Kulliyatlar - 35. Sayfa - Ekonomibanka
3. Japonya Örneği:
Japonya örneği, kendi nev'i içinde tek örnek olarak kabûl edilir. Japonya'da
Batı'nın iktisâdî ideolojisini (pazar sistemi ve felsefesini) benimsemiştir,
ancak onun geniş bir ferdî üretici tabanına ihtiyacı vardı. Bu noktada Japonya,
Sovyetler Birliği'nin yoluna iltifat etmedi ve özel teşebbüsün faâliyetine son
vermek yerine bütün vâsıtaları kullanarak, onların faâliyet alanını teşvik
etmeye ve genişletmeye çalıştı. Bunun için özel amaçlı vergi ve mâliye siyâseti
ile devlet teşvikleri yöntemlerine başvurdu. Bununla da iktifâ etmeyerek, devlet
kendi idarî mekanizmasıyle iktisadî faâliyetlerin gelişmesi için- yâni tüccar ve
çiftçileri sanâyî sâhasına ve rizikoya atılmaya teşvik etmek ve yeni üreticiler
çıkarmak için- bizzat teşebbüsler yaptı ve öncülük etti. Batı Avrupa
devletlerinde olduğu gibi hükûmet, iktisadî faâliyetler karşısında alâkasız
(tarafsız) bir vaziyet almadığı gibi, Rusya ve Çin'de olduğu şekilde, iktisadî
faâliyetler üzerinde hükûmetin tam hâkimiyet ve kontrolü altında, vatandaşların
muayyen fedâkârlıkları yüklenerek belli bir yolu- mecbûren- tutmalarını da
istemedi. Şuurlu bir şekilde Batı ideolojisine dayanarak orta bir yol tuttu.
O zamana kadar hâkim olan an'anevî sosyal piramit ve ictimaî değerler uzun
zaman, esasta bir değişikliğe uğramadan devam etti. Millet, gönül rızâsiyle ve
sabırla hükûmetin kalkınma siyâsetini omuzladı. Bu durum başlangıçta hükûmete,
sosyal hizmetler kesimini ihmal etme ve tüketimin artması tehlikesinden uzak
olarak doğrudan doğruya üretken sâhaya yönelme imkânını bahşetti. Fakirler hayat
seviyelerini yükseltemediler, zenginler de an'anevî hayat tarzlarını değiştirme
ve hâkim olan âdetleri bozma yoluna gitmediler. Uzun zaman tüketim şeklinde
büyük bir değişme olmadı. Böylece her millî gelir artışını tekrar üretime sokma
imkânı doğdu. Bugün kalkınmakta olan ülkelerin çoğunda görülen siyasî ve
iktisadî sâhadaki çeşitli güç merkezleri ve birbirine zıt çıkarlar da orada
mevcut değildi. Bu devlete, iktisadî siyâsetini rahatlıkla ve kolayca yürütme
imkânını verdi. Buna ilâve olarak, millet karşılaştığı her güçlüğü, yüklendiği
her fedâkârlığı Allah'ın irâdesi kabûl ediyor, kızmadan ve îtirâz etmeden kadere
ve ilâhî hikmete rızâ göstererek karşılıyordu.
Bütün bunlar devlete, iktisadî plânlarını kolaylıkla icrâ imkânı verdi. Hükûmet,
üretim için gerekli olan alt yapı kuruluşlarını tamamlamaya yöneldi. Her vâsıta
ve çâreye başvurarak ferdî teşebbüsü teşvik ettiği gibi, uygun vergi siyâsetiyle
de zirâî üretimi teşvik eyledi. Uzun ve kısa vâdeli yatırımlar için ferdlere
kredi kolaylığı sağlayan bankalar kurdu. Rekâbet ve ihrâcatı teşvik etti. Büyük
mülk sahiplerinden bir parça arazî alarak fertler nâmına bedelini ödedi; böylece
şuurlu bir şekilde hem üreticilerin sayısını çoğalttı, hem de birdenbire nakit
gelirleri artan büyük iş adamları sınıfını yarattı, aynı zamanda devlet, işin
başında bizzat kurduğu iş yapan fabrikaları satışa çıkardı. Bir yandan da
-şehirlerdeki büyük sanâyi ile aralarında müşterek menfâatler tesis ederek-
küçük sanâyîi teşvik etti.
Böylece Japonya hükûmetinin siyâsetinin asıl hedefi, yatırımcı ve müteşebbis
yetiştirmek, büyük mülk sahibi çiftçileri büyük iş adamı hâline getirmek için
uygun atmosferi hazırlamak, meydana getirmek oluyordu.
Bu üç örnek üzerindeki kısa açıklamalarımız bize, iktisaden geri kalmışlıktan
kalkınmışlığa geçişin temel faktörlerini ve kalkınmakta olan ülkelerde, hızlı
kalkınmanın karşısında duran, onu engelleyen önemli sebepler üzerine görüşümüzü
açıklarken dayanacağımız ahlâkî temeli vermeye kâfidir.
Dikkatimizi yalnızca iktisadî açıya teksif edersek, kalkınan ülkelerde
gelişmenin münhasıran iki faâliyet sâhasına dayandığını görürüz:
1. Toplumun üretim gücünü var etmek veya genişletmek, başka bir deyişle- en
geniş mânâda- tasarrufu gerçekleştirmek.
2. Üretim güçlerini ve devamlı olarak bu güçleri genişleten ve ferdlerin hayat
seviyesini yükselten imkânları sonuna kadar kullanmak; başka bir ifade ile - en
geniş mânâda- üretim.
Buna göre, tasarruf ve üretim ile bunların birbirine bağlanması gelişmenin iki
kutbunu temsil ediyor. Şüphesiz bunlardan her birinin gerçekleşmesi, kalkınmakta
olan ülkelerde birçok engel ve problem ile karşı karşıya bulunuyor. Bu
engellerin nelerden ibaret olduğunu da, iktisatçıların yazılarından daima okuyor
ve işitiyoruz; burada onları tekrar ederek kafanızı şişirmeyeceğim; çünkü
hepiniz onları başkalarından daha iyi biliyorsunuz. Ancak biz- görüş ve
kanâatimize göre- bütün diğer problemlerin kaynağı, kökü olan bir âmil üzerine
ışıkları tevcih etmek istiyoruz. Bilinen, alışılagelen iktisâdî problemler işin
dış yüzüdür, görünüşte engellerdir. Onların arkasında kalkınma probleminin
esasını teşkil eden bir âmil vardır ki, bu âmil; bireylerin davranış ahlakıdır.
Güç yaratma mânâsında tasarruf, gücü kullanma ve tasarrufla bağlı kılabilme
mânâsında üretim- bütün bunlar- maddî faktörlerden önce beşerî davranış ahlâkına
dayanır.
Bu anlayışın ışığı altında mâlî kaynakların azlığı, kalkınma yolunda bir engeli
temsil etmez. Her toplum maddî ve beşerî kaynakların gereğinden azına sahiptir;
bu güçleri arttırmak ve en iyi bir şekilde kullanmak, kişilerin ahlâk ve
davranışlarına bağlıdır. Çeşitli kalkınma dönemleri için gerekli olan içtimaî ve
iktisadî değişim süreçleri, ancak bu ahlâk ve terbiye sâyesinde kendiliğinden
gerçekleşebilir.
Geçen örnekler üzerindeki açıklamalarımız bize, kalkınmada kişilerin ahlâk ve
davranışlarının oynadığı rolün ölçüsünü açıkça göstermiş olmalıdır. Batı Avrupa
devletlerinde şeref payı, yol boyunca kalkınma bayrağını omuzlarında taşıyan
yatırımcı ve müteşebbislere aittir. Rusya'da devletin kumandası altında kalkınma
mesûliyetini halk yüklenmiştir. Japonya'da devletin yardımıyla müteşebbislerin
kalkınmayı gerçekleştirdiklerini görüyoruz. Kalkınma dönemine ait her örnekte -
isteyerek veya zorla- halkın iştiraki bahis mevzûudur.
Ancak şurası muhakkaktır ki; her ahlâk ve davranış biçimi, muayyen bir
cemiyetin, içtimaî ve kültürel çevresine bağlı birçok faktörün ortak semere ve
neticesidir. Bu çevre ve çerçeve, kalkınmakta olan ülkelerde, çeşitli kültür ve
medeniyetler arasındaki mesafeyi kaldıran yeni haberleşme ve ulaşım vâsıtaları
sebebiyle devamlı olarak değişmeye tâbidir. Bu noktada önümüze çıkan soru şudur:
Bu ahlâk ve davranış biçimini, çeşitli değişmelerle beraber kendiliğinden
yürümeye terk edersek, arzu edilen kalkınmaya, yakın bir zamanda kavuşmayı
bekleyebilir miyiz?
Şüphe yok ki ileri devletler ile geri kalmışların kalkınma seviyeleri arasında
büyük bir fark vardır ve bu fark, her geçen gün biraz daha büyümektedir. İşi
tesadüfe bırakmaksızın, derhal istenen gelişme ve kalkınma faâliyetlerine
girişilmezse durum böylece devam edip gidecektir.
Psikoloji ve eğitim uzmanlarından öğreniyoruz ki, her davranış onu yönelten bir
motife veya sonunda belli bir fikrî yönelişe şekil veren motifler grubuna
dayanır. Marksist felsefe, Sovyet halkından ona inananlar için bir davranış
motifi olmuştur. Serbest rekâbet ve liberalizm Japonya'da kalkınmaya yön
vermiştir. Buna göre kalkınma felsefesinin açıklığa kavuşmamış olması,
karşılaştığımız her problemin ana sebebidir. Bundan maksat "iki felsefeden
birisini kabûle dâvet ediyorum" demek değildir. Benim bu felsefe üzerindeki
anlayışım daha şumûllü ve geniştir. Maksadım: Mutlak veya nisbî olarak mantıklı,
tutarlı olmasına bakmaksızın kişilerin, kalkınma mesûliyetini benimseyip
omuzlamalarını temin edecek gizli birtakım sâikleri, motifleri bulup çıkarmanın,
harekete geçirmenin zarûrî olduğunu anlatmaktır.
Kalkınmakta olan ülkelerde insan gücü ile kalkınma siyâsetleri arasındaki müsbet
iştirâkin yokluğunda görülen, hükûmetlerin hazırladığı ve büyük bütçe payları
ayırdığı plânlarda temsil olunan - her zaman gördüğümüz- büyük boşluğu bize
ancak bu hüküm açıklayabilir.
Böylece ortaya çıkmış oluyor ki, kalkınma hareketinin yürümesi ve hedeflerini
gerçekleştirebilmesi; insanların davranışlarını yöneltmeye elverişli, uygun
sâikleri (motifleri) mümkün olan en büyük içtimaî ve iktisadî kalkınmayı
gerçekleştirecek şekilde idâre edebilme kudretine bağlıdır.
Kalkınmakta olan ülkelerde gördüğümüz hükûmetlerin ve idarelerin şu veya bu
felsefenin birer tarafına sarılma çabaları, bu iki felsefenin hatâlarını
toplamaktan başka bir semere vermez. Ya bu felsefelerden birisi, halkı da iknâ
ederek, inandırarak alınacak, yahut da içtimâî ve iktisâdî kalkınmada ki
rollerini îfâ edebilmeleri için büyük kitleleri harekete geçirecek, onları
yerinde saymak, donup kalmak ve işi oluruna bırakmaktan kurtaracak yeni bir
felsefe aranacaktır.
Şu halde kalkınacak ülkelerin, kitlelerin anlıyabileceği, prensip ve
hedefleriyle kaynaşabileceği bir kalkınma felsefesine ihtiyaçları vardır.
Hangi devlette olursa olsun müslümanların, diğer geri ülke vatandaşlarından
hayli farklı oldukları idrâk edilince, onları duygu, karakter, arzu ve idealler
yönünden -büyük ölçüde- birleştiren husûsî bir rûha ve psikolojiye sahip
bulundukları bilinince, bu rûhun dinden doğduğu ve müslümanların psikolojik
terkiplerinin, Muhammedî misyonun işletilmesiyle derinden teşkil olunabileceği
anlaşılınca, onları medenî terkiplerine, başka bir ifade ile dînî esaslarına
aykırı bir felsefeye bağlamamız mânâsız olur.
Bu dünya insanına, - kalkınma hareketine katılmalarını temin için- onların
hamâset duygularını ve şevklerini tahrik edecek bir muharrik takdim etmek
istiyorsak, bunun dîn kaynağından taşması ve nûrlu yola dayanması zarûrîdir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi