Kulliyatlar - 38. Sayfa - Ekonomibanka
İslâm İnsanı:
İslâm insanını tarif ile söze girelim. Fikir adamları, filozof ve bilginler
tarafından ortaya atılan birçok tarif içinde onun yeri neresidir?
O bir düşünen ve konuşan canlı mıdır? Gökten inmiş melek midir? Evrimleşip
gelişmiş hayvan mıdır? Üretken bir yaratık mıdır?
Sanırım bu tariflerden hiçbirisi İslâm insanına tam olarak intibâk etmez. Bu
büyük ve derin varlığı anlatmak için yalnızca "düşünen, konuşan" vasfı kâfî
olmadığı gibi ona: "yere inmiş bir melek, yücelmiş bir hayvan, fonksiyonu
üretmekten ibaret olan bir mahlûk" demek de yeterli değildir; zirâ birçok
hayvan, üretme sâhasında onu geride bırakmıştır. Biz insanı "yükümlü varlık"
diye tarif etmeyi daha uygun buluyoruz. Bu varlığı özet hâlinde ve çarçabuk
tasvir etmek, kabataslak bir resmini çizmek için bu tariften hareket edeceğiz.
Onun karakterini, psikolojik yapısını, medenî unsurlarını, komplike duygularını,
zihnî yapısının girdi-çıktılarını ve orada nelerin dönüp dolaştığını bilmeliyiz,
bunları gerçeğe yakın bir şekilde tesbit etmeliyiz ki; mâhiyet, hakikat ve
bünyesine uygunluğundan emin olduğumuz bir yolda yürümeyi garanti altına almış
olalım. Bunun için de;
1. Bünyesinin kabûl etmiyeceği bir parçayı ona eklemeyelim. Filozofların,
dünyamız insanları arasında bulamayınca fildişi kulelerinde hayâl ettikleri ve
bir süpermen olarak söz ettikleri örneği cihana sunalım. Böylece bu insan,
düşmanlarının elleriyle hazırlanan sun'î hastalıklardan kurtulduktan sonra, arzu
edilen sıhhate kavuşmuş, kendini bulmuş olsun.
2. Onu dikkatle incelersek, Batıdan devşirme çârelerin uyandıramadığı, asırlar
boyu işlemeyen gizli güçlerini keşfedip uyandıracak çâreleri kendisine takdim
edebiliriz; işte bunu yapalım.
Hatta biz ona kahramanlık duygularını coşturacak, onu şevk ve heyecâna getirecek
bir reçete sunduğumuz zaman o, rûh ve kafasındaki boşluğun doyma ve dolma yoluna
girdiğini hissedecek; böylece düşmanlarının parçalayıp sağa sola, doğuya batıya
çekiştirdikleri şahsiyeti tamamlanacaktır.
Kesin olarak diyebilirim ki; bizim her birimizin onun şahsiyetini sıhhate
kavuşturma, hayatını değiştirme, ayaklarını sağlama bastırma ve eline gerçek
gücü verme yolunda gayret payımız olursa, dünya onunla mücâdeleden de
vazgeçecektir; zîrâ dünya, insan ve toprak, servet ve menfaatler olarak ona
sahip olmak için (bunu umduğu için) mücadele etmektedir.
İslâm insanı vâsıta değil gâyedir, bir maksadın âleti değil, bizzat maksattır.
Ona verilmiş, idaresi eline bırakılmış bir vazife için, gerçekleştirmesi
istenmiş bir gâye için, taşıması istenmiş bir emânet için yaratılmıştır. Burada
insan kelimesinin iki cinse; kadın ve erkeğe şâmil olduğunu ayrıca söylemek
fazladan bir söz olur. "İnsan başıboş bırakıldığını mı sanıyor. Atılan meniden
bir tohum değil miydi? Sonra rahime tutunmuş bir embriyo oldu; Allah onu yarattı
ve düzeltti, sonra ondan erkek, dişi bir çift yarattı. (el-Kıyâme: 75/ 36)
O yeryüzünün halîfesi, orada ilâhî hükümrânlığın temsilcisidir; "Hani Rabbin
meleklere 'Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım' demişti..." (el-Bakara 2 /30)
O'nu Allah ilimle donatmıştır: "Âdeme bütün isimleri öğretti." (el-Bakara:2/31)
Sonra onun omuzlarına emâneti yüklemiştir: "Biz emâneti göklere, yere ve dağlara
vermek istedik de onlar yüklenmekten çekindiler, korktular ve insan onu
yüklendi." (el-Ahzâb: 33/72) Peşipeşine ona peygamberler gönderdi, halde ve
gelecekte ona tebliğ vâsıtalarını bahşetti: "...kulak, göz ve gönül bunların
hepsi ondan sorumludur. (el-İsrâ: 17/36) Ve Allah, mükâfat ve cezâyı dinin
tebliğine bağladı: "Peygamber göndermedikçe cezâlandırmayız." (el-İsrâ: 17/15)
O (İslâm insanı) devamlı olarak Allah'ın insanı olma duygusu içindedir; hayatı
O'nun rızâsı etrafında dönüp dolaşır, O'nun emrine uyarak durur, o, Allah'ın
temsilcisi kıldığı varlık âleminde, O'nun kanunlarını yaşamaktadır, ilim onun
derecesini arttırır, cehâlet derece kaybettirir: "Allah içinizden iman edenler
ile kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltti." (el-Mücâdele: 58/11)
"Söyle, bilenler ile bilmeyenler hiç müsâvi olur mu?" (ez-Zümmer: 39/9) "Kulları
içinde Allah'tan ancak bilenler korkar." (Fâtır: 35/25) Onun hürriyeti
ölçülüdür; ne Batı insanı gibi kayıtsız, şartsız hürdür; ne de doğu insanı gibi
cıvataya takılmış somundur; o hem bağımlı, hem de hürdür.
O ne Batı insanı gibi fertçi, egoist ve bencildir; ne de doğu insanı gibi
şahsiyeti erimiş ve dağılmıştır: "Ve her insanın mukadderâtını kendi boynuna
doladık." (el-İsrâ:17/13); Onun ferdçilik ve sorumluluğu budur. "Siz insanlar
için yaratılmış en iyi toplumsunuz..."; onun toplumculuğu ve özgeciliği da işte
budur.
O ne batı insanı gibi dar kalıplar içinde milliyetçi, ne de doğu insanı gibi
dünya vatandaşı; silik veya sınıfçıdır. O'nun milliyetçiliği dindaşlarına, hak
idealinde dost ve taraftar olmaktır: "Mümin erkekler ve mümin kadınlar
birbirinin dostu, velîsidir." (et-Tevbe:9/ 7) O humanisttir; yâni insanlıktan ve
onun doğru yolu bulmasından sorumludur: "İnsanlara örnek olasınız diye sizi
kâmil bir ümmet olarak yarattık." (el-Bakara:2/133)
O, haftada altı gün bankalar, bir tek gün de Allah için veren Batı insanının rûh
çöküntüsünden uzak olduğu gibi; Doğu insanı gibi madde çamuruna saplanmış,
materyalist de değildir. "Allah'ın sana verdiğiyle âhiret yurdunu kazanmaya bak;
ve dünyadan da nasîbini unutma." (el-Kasas: 27/77) Çünkü onun ana maddesi bir
parça çamur ile Allah'ın rûhundan bir nefestir, "Hani Rabbin meleklere,ben
çamurdan bir insan yaratacağım; ona şeklini verip rûhumdan üfleyince ona secde
edin demişti..." (Sâd: 38/71)
O, ilan edilince savaş adamı, işaretini aldığı zaman barışın gerçek öncüsüdür:
"Onlara karşı savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azâb edecek, onları
rezîl edecek ve sizi onlara karşı muzaffer kılacaktır." (et-Tevbe: 9/14) "Onlar
sulha yönelirse sen de ona yönel ve Allah'a güven." (el-Enfâl: 8/61)
Dünya onun için âhirete geçiş köprüsü, ona hazırlık yeri ve onun için tohum
ekilen tarladır.
O, bütün bu vasıflarıyle Doğu ve Batının insanından ayrılmaktadır. O, dünyayı
müstesnâ bir fırsat ve son hazırlık sığınağı olarak kabûl etmiştir. Servet onun
elinde gâye değil, vâsıtadır; kalbinde değil elindedir; servet peşinde ihtiras,
aşırı düşkünlük, aldatma, hîle ve dövüş yoktur. Dünya onun hizmetçisidir, o
dünyanın hizmetçisi değildir. Hayırlı mal onun istediğidir, kirlenmemiş
zenginlik için ona fırsat kapıları açıktır; bu da onun istediğidir.
İşte bizim insanımız budur. Bir göz yerde, diğer göz semâdadır. Bir el yücelere
uzanmıştır; Allah iledir; diğer el, insanların elleri ile tokalaşmaktadır. Ne
pat diye yere düşmek, ne de gökte perende atmak. Değerli ve ilâhî bir çerçeve
içinde; gelişmenin âmilleri, ilerlemenin yolları ve varlığın kanunlarıyle
çarpışmaksızın, bütün gerçekleri gören ve muâmelesini isâbet içinde onlarla
ayarlayan tam gerçekçilik. İşte iman, güç ve ilmin insanı; İslâm'ın insanının iç
ve dış dünyasının şekli (resmi) budur; onu çok acele çizgilerle resmettik; âdeta
zengin, bereketli, uzun, geniş mevzûların başlıklarından meydana gelmiş bir
cetvel, bir fihrist yaptık.
Ancak bu, İslâm insanının varsayılan örneğinin ve onun terkibini meydana getiren
unsurların tasvîridir. Mezkûr vasıflarıyle "bu insan, bugünlerde aramızda
yaşayan insandır" demiyorum ve aramızda bunu söyleyecek birisinin bulunduğuna da
inanmıyorum.
Unutmamamız gereken bir şey daha var ki, o da gösterdiğimiz bu insan resminin
geniş ve derin bir kökten, yâni dinden doğabileceğidir. Dolayısıyla İslâm insanı
kendisini meydana getiren terkîbi ancak ebedî bir dinin çocuğu olarak
kazanabilir.
Hâlihazır durumunun, asıl şeklinden bu ölçüde uzak oluşu -bu şekliyle de onun-
sağlam bir köke bağlı bulunduğunu, derin bir kaynaktan geldiğini
unutturmamalıdır. Ve bu asıl şekline, mâhiyetine dönebilmesi imkânsız şeyler
arasında değildir. İlk vazifemiz ve en büyük çabamız onu bu sağlam ve asıl
şekline kavuşturacak vâsıtaları sunmak ve ortamı hazırlamak için seferberlik
ilân etmek olmalıdır.
Bundan bir mesele çıkıyor ki, onu şu şekilde ortaya koymak istiyoruz:
İslâm insanının bugünkü şekli, kendisinde bulunması gereken şekilden farklı
olunca biz, onun ebedî dîninin kendisi için çizdiği şekli kazanıncaya kadar
elinden tutmanın ilmî sorumluluğunu taşıyoruz demektir; bu bir...
İkincisi cevabını aradığımız baş suâldir: Geri kalmışlıktan onu kurtarmak için
ona göstereceğimiz yol nedir? "Başka ülkelerde denenmiş ve parlak başarılar elde
etmiş ithal malı metot ve sistemleri sunmak sûretiyle, onu bu geri kalmışlıktan
kurtarabilir miyiz" dersiniz? Yoksa onun tarihi, karakteri ve medenî terkîbine
uyan yeni metot ve sistemler mi bulmaya çalışmalıyız?
Düşünürlerimizin çoğu -Allah onları bağışlasın!- kendilerini çepçevre kuşatan
fikrî esaretin baskısı altında, diğer ülkelerde başarıya ulaşmış metot ve
sistemleri almaya dâvet için koşuşturuyorlar ve bunun tek hal çâresi, girilmesi
zarûrî biricik yol olduğunu zannediyorlar.
Bunların ileri sürdükleri bu iddiâ ot gibi yerden çıkmış değildir; onun acı,
makbûl olmayan bir tarihi kökü vardır; Bunlar, kendilerine ait değerlerin
-gerçek mânâda- bulunmadığı bir zamanda gözlerini, Batı medeniyetinin
parlaklığından kamaşmış olarak açtılar; Batı düşüncesinin liderliğine boyun
eğdiler. Bilerek veya bilmeyerek İslâm dünyasının esas problemini, ileri Batı
ülkelerinden iktisaden geride kalmış olmaktan ibaret telâkki ettiler. Bundan
dolayı da "tedâvî yolu ve hal çâresi, Avrupa insanını örnek almak, yoluna düşmek
ve izlerini takip etmektir" dediler.
İslâm dünyamıza tatbik edilmek istenen sistem ve metotların, üzerinde başarı
kazandığı manevî zemin olması itibâriyle - kendime ve onlara- "Avrupa'da ahlâk
ve ahlâkîliğin mâhiyetini" sormak istiyorum. Bu soru büyük önem taşıyor; çünkü,
geri kalmışlığın hangi şekline karşı olursa olsun savaşta başarılı olmanın temel
şartı, bütün milletin bu savaşa katılmasıdır. Teklif edilen herhangi bir sistem
veya metot ile kaynaşmaya milletin kâbiliyetli ve hazır olmaları da ikinci temel
şarttır. Hepimiz kabûl etmişizdir ki milletler, fertlerinin duygu, düşünce,
tarih ve medenî terkip kaynaklarıyla uyuşmayan, bunlara ters düşen hiçbir
tahrîke cevap vermez, böyle dâvete icâbet etmezler.
Bu suâle vereceğimiz cevabı kısaltmak istersek; Avrupa düşüncesine hâkim olan
mûtâları (doneleri) araştırmamız gerekir. Çünkü bu düşünce, Avrupa tabanı ve
Avrupa insanını oluşturan terkip ve ortamın bir meyvası, bir tezâhürüdür.
Avrupa düşüncesi, kendisini fikir dünyasına sokan değerleri kazandığı günden
beri, Darvin, Marks ve Freud'un sunduğu mûtâların (verilerin) hükmü altındadır.
Bunların düşünceleri neyi aksettirir, neyi temsil eder dersiniz?
Onlar insanı yeryüzünün halîfesi olarak değil, bir hayvan olarak ele alırlar.
Darwin bu insana, hayvanlar içinden bir nesil, bir kök bulabilmek için kendini
ne kadar yormuştu. Nitekim Lamark da onun insanlığını bir seçilme ve içinde
yaşadığı muhitin şartlarına göre şekillenme esası üzerine açıklamak için
didinmiş durmuştu. Freud insanların, yücelerden gelmiş değerlere sahip olduğunu
bir türlü kabûl edemedi de onun ahlâkını, örnek davranışlarını içgüdülerin hâkim
olduğu veya olsa olsa benlik (ego) istekleri ve üst-benlik (süper-ego) istekleri
dediği kuvvetler ile bu içgüdünün uzlaştığı bir zemine oturtmaya çalıştı.
Marks'a gelince; o önünde, her şeyi ölçüsüne vurduğu ve içinde gördüğü bir
diyalektik çatışma ve çelişmeden başka bir şey bulamadı.
Ben burada Avrupa düşüncesinin, Avrupa insanının ahlâkîliğine yansıyan
akislerini detaylarıyle verecek değilim. Varmak istediğim netice; felsefesi,
düşünce sistemi ve terkibi ile Avrupa insanının, İslâm insanından farklı
olduğudur. Birincisi, ibâdet hayatına varıncaya kadar maddeci iken, ikincisi
bunun aksinedir. Birincisi, dünyayı ve kâinatı devamlı bir çarpışma ve çatışma
içinde görürken, ikincisi öyle değildir. Birincisi, sorumsuz veya düzensiz bir
hürriyeti benimserken ikincisi başkadır. Birincisi, başkalarının mahvına sebep
olsa dahi yalnızca kendi hayatını, kendisi için yaşarken, ikincisi böyle
değildir. Birincisi, değerlerini, örneklerini kendi içinden (nefsinden) veya
Freud'un üst benlik dediği seviyeden alırken ikincisi buna uymamaktadır.
Bu, genel olarak görüş farklarının özetidir. Mukâyeseyi daha belirli sâhalara
aktardığımız zaman da aynı farklılıkları göreceğiz. Meselâ İslâm'ın ekonomik
yapısının üç direği vardır:
1. Çeşitli şekillerde tezahür eden mülkiyet ki; dağılım bunun ışığı altında
belirlenmektedir.
2. Üretim, tüketim ve dağılım sâhalarında İslâmî değerlerle sınırlanmış
hürriyet.
3. Kıymetlerin sınırlanmasında esas olarak dengeye ve karşılıklı kefâlete
dayanan içtimaî adâlet.
İki cephesiyle Avrupa dünyasının iktisadında bunların mukâbili olan husûslara
bakışlarımızı çevirirsek İslâm'ın, mülkiyet prensibi ve onun şekillerinde,
kapitalist ve sosyalist sistemlerden farklı olduğunu görürüz. O, kapitalizmle
beraber özel mülkiyetin esas olduğunu kabûl etmediği gibi, sosyalizmle beraber
olup kamu mülkiyetinin esas olduğunu da kabûl etmez. İslâm çeşitli şekillerde
mülkiyeti kabûl etmiştir: Birkaç kaynaklı özel mülkiyet, kamu mülkiyeti ve
devlet mülkiyeti. Bunların her birinin işlediği, her birine has sâhalar ayırmış;
hiç birisini istisnaî veya şartlar icabı geçici bir çâre olarak görmemiştir.
Öte yandan kapitalizmde hürriyetler başını alıp giderken, sosyalizm (marksizm)
de her nevi hürriyete el koyarken, İslâm-hürriyeti eğiterek cemiyete faydalı bir
araç kılacak ölçütler ve değerler çerçevesi içinde- kişilerin hürriyetlerini
kullanmalarına izin vermiştir.
Üçüncü direğe gelince biz bugüne kadar, ferdin değerini düşürmeden, sosyal
adâlet prensibine vücût veren, mefhumunu sınırlayan, plânını ışıklandıran bir
sistem görmedik. Ama İslâm düzeni devlete, çalışma gücü olanlara iş imkânları
açmak, gücü olmayanların geçimlerini üzerine almak vazifesini yükleyerek İslâm
toplumu fertlerinin hayat ve maîşetlerini sigorta etmesini sağlamak suretiyle
bunu tam mânâsıyla gerçekleştirmiştir.
Şimdi soruyorum: Hem İslâm dünyası insanı için dışardan aktarma bir sistem ve
metot aramamız, hem de sonradan uygulama fiyasko verince kendimizi bırakıp yolu
ve muhtevâsını suçlamamız doğru olur mu? Bunun yerine, daha önce de işâret
ettiğimiz gibi, zenginleştirmemiz gereken ve zorunlu olan özden; yâni "sistem
veya metodun, onu tatbik edecek olan milletin bünyesinden doğmuş, onun tarîhi,
psikolojisi, mefkûresi ve arzularıyle kaynaşmış olması" zarûretinden gaflet
ettiğimizi kabûl etmemiz daha doğru olmaz mı?
Üçüncü bir yolun işâret taşlarını koymak, sınırlarını tesbit etmek için devamlı
ve ciddî gayret hepimizin vazifesidir; boynumuzun borcudur, hiç birimiz bu
vazifeden affedilemeyiz.
Bu yolun umûmî çerçevesini dînimizin kaynakları bize sunmuştur. Bize düşen bu
çerçevenin verilerini amelî kalıplara dökmek ve işi yürütmektir. Böylece
sınırları çekilmiş, binası sapasağlam kurulmuş olarak İslâm'ın iktisad teorisini
ortaya koymuş olacağız ki, bu hepimizin üzerine yüklenmiş bir farzdır; herkes
Allah'ın verdiği ilim, tefekkür, tesir ve güç nisbetinde bununla mükelleftir.
İktisadî muâmele ve faâliyetler etrafında koparılan şüpheler fırtınası bir esas
şüphe çerçevesinde toplanmaktadır. İddiaya göre fâiz, şirket ve bankaların
temelidir.
Allah Teâlâ bana, Mısır Arap Cumhuriyeti topraklarında meseleyi iktisadî yönden
ele alan ve çözümler getiren bir tecrübe yapma imkânı bahşetti. Bu tecrübe aynı
zamanda, İslâm dünyamızda gerçekleştirmek için işler bir yol bulmak çabasıyle
çoğumuzu uykusuz bırakan, içtimaî ve iktisadî kalkınma hareketine katkıda
bulunuyordu.
Bundan sonraki konferansta - Allah'ın izniyle- bu tecrübeyi anlatmaya geçmeden
önce teyit etmek isterim ki; ben bu tecrübenin, kalkınma problemine ait bütün
meseleleri çözeceği iddiasında değilim. Ben bunu, içtimaî ve iktisadî kalkınma
probleminin çözümünde payı olan bir örnek; İslâm dünyasında ona verilecek
yayılma fırsatı, boşluğu doldurma ve çözüme katılma payı ölçüsünde, fayda ve
tesiri genişleyecek olan bir model olarak arzediyorum.
İslami Okul Okulların En Önemlisi