Kulliyatlar - 55. Sayfa - Ekonomibanka
i. Hedefe Götüren Vâsıtaların Azlığı ve Yetersizliği:
Malûm olduğu üzere kalkınmakta olan ülkelerde plâncı hızlı ve acelecidir. Çoğu,
zorlu gerçek ile karşılaşınca büyük projelere önem verme hatâsına düşerler.
Ülkelerin çoğunda yerel yönetim sorumluları, gerekli projelerin icrâsı için,
merkezî hükümetin bölgelerine tahsis ettikleri kaynaklara dayanıyorlar. Tahsis
edilen kaynaklar eksik olursa üretim de az oluyor; yâni durum bütçe kaynaklarına
bağlı kalıyor. Normal olarak merkezî hükümetin tahsis ettiği kaynaklar, muayyen
ve sınırlı projelere münhasır kalıyor.
Hiçbir fi'lî neticesi görülmeksizin, mahallî kuruluşların kendi gayret ve
imkânlarıyla kalkınma projesine katılmaları zarûretini ilân edip duran
nazariyeler oldukça çoktur, fakat çağrıları netice vermemiş, bunun da psikolojik
ve ekonomik bakımlardan tesiri çok kötü olmuştur. Şu sözleriyle Ursula Hicks
buna işâret etmektedir:
"Gerekli finansman kaynaklarının yokluğu; büyük ölçüde bu ülkelerdeki finansman
müesseselerinin tasarrufları toplama, finansman vâsıtalarını iyi kullanma ve
bunları, üretim güçlerini harekete geçirmek için seferber ederek üretime yatırma
mevzûlarındaki başarısızlığına dayanmaktadır."
Kısaca bütün bunlardan maksat; bir yandan akıp gelen gelirlerin tasarruf
yolları, diğer yandan toplum içinde gizli kalmış, işletilmemiş maddî ve beşerî
güçleri kullanma ve değerlendirme çâreleridir. Bununla kalkınmakta olan
ülkelerde problemin yalnızca kredi kolaylığı sağlamaktan ibaret olduğunu ifade
etmek istemiyoruz; fakat inanarak diyoruz ki, vatandaşlara üretim kredisi ve
güvenliği sağlamadan kapsamlı bir kalkınmanın gerçekleşmesi mümkün değildir.
Önümüzdeki model; vatandaşların küçük veya önemsiz gelirlerinin esaslı bir
finansman kaynağı olabileceğini fi'len isbat etmiştir. Vatandaşların gelirlerine
katılan nakitleri, husûsî bir müessesenin idare ve tanzim etmesi ile bu iş
kolayca gerçekleşebilmektedir.
Ferd başına gelirin düşük olması sebebiyle bu iddiâ garip gözükebilir. Bu
sebeble ihtiyarî küçük tasarrufların önemi üzerinde biraz daha açıklama
yapacağız:
Cebrî tasarruflarla karşılaştırıldığı zaman, ihtiyarî (isteğe bağlı) küçük
tasarrufların, kalkınmakta olan ülkelerde finansman kaynağı olarak küçük önem
taşıdıkları fikri yaygındır. Bunun içindir ki; tasarruf sahiplerinin sayısı
posta sandıkları ile ticaret bankalarına para yatıranlara münhasır kalmıştır,
bunlarla sınırlanmıştır.
Biz bu fikre -mutlak olarak- katılmıyoruz. Fakat bu yaygın hatânın bazı
mazeretlere dayandığını da kabûl ediyoruz. Mezkûr görüşün yaygınlaşması iki
âmile dayanıyor:
1. Sınaî kalkınmasını yapmış ülkelerdeki yeni iktisâdî nazariye ve fikirlerin
meydana getirdiği büyük tesir. Bunlara göre gelir tasarrufa bağlıdır ve
kalkınmakta olan ülkelerde gelir artışı ile tüketim meyli paralel yürümektedir;
bu konu münâkaşa edilemez.
2. İster Doğuda, ister Batıda olsun bu ülkelerdeki finansman müesseselerinin
oynadığı ve oynamakta olduğu rol. Bilindiği üzere Batı devletlerinin çoğu sınaî
kalkınmanın başından beri, sermâye teşkili devresinde, müstemlekelerden
(sömürgelerden) gasbedilmiş servete ilâve olarak, nisbeten büyük bir taban
teşkil eden ve aralarında tasarruf ve bankerlik şuûru gelişmiş bulunan büyük
gelir ve iş sahiplerine dayanmışlardır. Doğu bloku ülkeleri ise sermâyelerini
cebrî tasarruf yoluyla sağlamışlardır.
Şimdi ferdî-ihtiyarî tasarruf ile gelir arasındaki alâkaya geçebiliriz.
Söylediğimiz gibi ferdî-ihtiyarî tasarrufları bir finansman kaynağı olarak
küçümseyen grup bu inancında, "gelir ile tasarruf hacimleri arasında sağlam bir
alâka bulunduğunu" iddiâ eden iktisâdî nazariyelere dayanmaktadır. Ben de burada
şunu ileri sürüyorum: Mezkûr alâkanın sağlamlık ve sıhhati amelî olarak - mutlak
mânada- sabit olmamış, bugüne kadar - mezkûr nazariyelerin iddia ettiği gibi-
gelirlerdeki değişmeler ile tasarruf hacimleri arasında sağlam, istatistiğe
dayanan bir alâkanın varlığı isbat edilmemiştir.
Sanırım bunun sebebi, hür ferdî tasarrufun, ferdden ferde değişen çeşitli ahlâk,
davranış ve kullanma biçimlerinin neticesinden ibaret bulunmasıdır. Tasarruf
sahipleri gelirlerini, tüketme ve biriktirme bakımlarından, resmî bir tasarruf
nizâmına göre hareket eden, her biri diğerine benzer cüzlerden meydana gelmiş
bir bütün teşkil etmezler. Aksine her cüz (ferd) diğerinden tamamen farklıdır.
Öyle zannediyorum ki birçok kimsenin düştüğü büyük hatâ buradan ileri geliyor.
Bunlar tasarrufu, kül hâlinde topluma şâmil iktisâdî bir hâdise olarak ele alan
yeni nazariyelerin neticelerini, o toplumun her ferdine tatbik etmeye
kalkıyorlar. Halbuki tasarruf bütünü ile ele alındığı zaman doğru olan her
hüküm, her bir cüz için doğru olmayabilir.
Yeni nazariyelerdeki tasarruf tarifi önemli birçok ferdî sâiklerin ihmâline
sebep olmuştur. Zîrâ herhangi bir ferde nisbetle gelir artışı, onun hayat
seviyesinin yükselmesine ve tasarruflarının azalmasına sebep olurken, bunun
aksine de sebep olabilmektedir. Bazen de gelirin azalması, eksilen geliri telâfi
etmek üzere ferdi tasarruf eder hale getirmektedir.
Tabiî burada maksadımız; her ferdin tasarruf gücüne nisbetle gelir hacminin
önemini inkâr etmek değildir. Gelir hacmi ve değişikliği, tasarruf yapabilmenin
iki âmilinden birini temsil etmektedir. Fakat bu tek âmil değildir. Yükselen
gelirin (mutlaka) tasarrufa sebep olacağını kabûl mümkün değildir. Aynı şekilde
düşük gelir de tasarruf eden erkek ve kadınların bulunmayacağı mânâsına gelmez.
Gelir artışı tasarruf gücünün artmasını, gelirin eksilmesi de bu gücün
zayıflamasını temsil etmez. İşâret ettiğimiz gibi her ferde göre harcama hacmi,
tasarruf kudretini sınırlama mevzûunda, gelir ile birlikte esaslı bir âmil
durumundadır.
Harcama hacminin kişiden kişiye değiştiği malûmdur. Umumiyetle ferd, kendisine
göre zarûrî olan ve kaldırılması, geciktirilmesi mümkün bulunmayan, meselâ
yiyim, giyim gibi tüketim ihtiyaçlarını karşılamadan tasarrufa başlamaz. Hem
kemmiyet hem de çeşit bakımından bu arzuların tatmini geniş ölçüde farklılık arz
etmektedir. Böylece eşit gelirli şahısların tasarruf güçleri her birinin hayat
tarzına, gelişmesine, tüketim meyline, baktığı kimselerin sayısına, yaş
farklarına, ahlâklarına, ideallerine göre değişmektedir.
Tasarruf gücünü doğuran ve takviye eden âmillere bakınca çoğunun, ferdin
şahsiyetine dayanan, onunla alâkalı sübjektif âmiller olduğunu görürüz.
Gelir hacmi de - ekseriyetle- toplumun üretim ehliyet ve gücü, umûmî iktisâdî ve
siyasî durum, bunlara bağlı olarak ücretlerin seviyesi, malî siyâset, para
politikası, fiatların seviyesi... gibi dış âmillerin tesiri altındadır. Ancak
gelir ferdin öğrenim seviyesi ve buna bağlı olarak meslek ve işinin nev'i,
kendine mahsus güç ve faâliyet gibi şahsî, iç âmillerin de tesiri altındadır.
Bütün bu şahsî ve hâricî âmiller birbirine bağlıdır; her biri diğerine tesir
eder. Fakat harcama yalnızca ferde aittir; peşinen harcayacağı ve biriktirip
sonra harcayacağı miktarı sınırlayan bizzat odur.
Böylece şu neticeye varmış oluyoruz: Ferdin tasarruf ahlâkı bakımından - gelir
ile kişinin tasarruf eder veya etmez olması arasında- bir alâka yoktur. Şu halde
güvenle söyleyebiliriz ki; ferdleri tasarruf meyil ve işinden alıkoyan husûs,
çevrelerindeki tasarruf sâiklerinin zayıf olması ve bunu yapacak olan kurumların
bu sâikleri uyandırmak, güçlendirmek ve engelleri ortadan kaldırmaktan âciz
bulunmalarıdır.
Şimdi gönüllü birey tasarruflarıyla ilgili önemli bir noktaya geçiyoruz; çünkü
bana göre bu noktanın, onu başlıca finans kaynağı hâline getirecek husûsiyetleri
vardır;
Gönüllü birey tasarruflarına, " ferdin harcamayı geçici olarak geriye bıraktığı
gelirin parçası" olarak bakınca, bu mânâda tasarrufların, kalkınmakta olan
ülkelerdeki mecbûrî finans kaynaklarının hepsinden önemli bir husûsîyet ile
ayrılmakta olduğunu görürüz ki bu da oynaklık ve devamlılıktır. Bu tasarrufların
farklı vasfı, kendilerine mahsus tasarruf sâiklerini gerçekleştirmek için
ferdlere tasarruf hürriyeti vermesidir. Kalkınmakta olan ülkelerde yaşayanların
sayısı ve gelirleri devamlı artmaktadır. Bu artışa -bir tasarruf sâiki olarak -
ferdlerin hayat seviyelerini yükseltme arzularının da katılması sebebiyle;
vatandaşlar arasında tasarruf eğitimi geliştikçe, bunları toplayan sandıklar
muhtevâsının da devamlı artacağı tabiîdir; bilhâssa ferdlerin tasarrufları
üzerinde diledikleri gibi davranmalarını sınırlayan bir kayıt bulunmayınca...
Bu durum mezkûr tasarrufları, ilerdeki finansman ihtiyaçlarını karşılamak için
devamlı ve sağlam bir dayanak hâline getirmektedir. Bu karşılama bir yandan
tasarrufları toplayan müesseseler yoluyla, diğer yandan da bir nevi
değerlendirme mânâsı taşıyan faydalı ferdî tüketimin artması yoluyla olmaktadır.
Daha ziyâde açıklamak üzere şöyle düşünelim: Muayyen bir hedefe varmak veya
hayat seviyesini yükseltecek bir şey satın almak maksadıyla ferd, zaman zaman
kazancından muayyen bir kısmını, serbest iradesiyle tasarruf sandıklarına
yatırmaktadır; bu maksat hâlihazırda tasarrufa gidenlerin çoğunu tahrik eden
sâiktir. Bu iş de nâdir veya bir defa olup biten neviden olmayıp, tasarruf şuur
ve davranışı bulundukça devam etmesi tabiîdir. Bunun devamlılık ve oynaklığı üç
noktaya dayanmaktadır:
1. Ferdler devamlı olarak nakdî gelir elde ediyorlar.
2. Hayat seviyesinin yükselmesi arzusu muayyen bir sınırda durmuyor; bilhâssa
modern ihtiyaçlar ve refah vâsıtalarının sonsuz olduğu asrımızda.
3. Gelirini bir tasarruf sandığına yatırarak şimdi değil de sonra harcamayı
kuran ferdin -bazı şahısların harcamalarının çoğunda gördüğümüz gibi- bu
tasarrufu, sıhhatine zarar verecek veya verimliliğini azaltacak sakat bir
şekilde harcayacağı düşünülemez.
Buna binâen ortaya çıkan gerçek şudur ki; ferdler arasında tasarruf şuur ve
davranışı ile yeterli müesseseler, organlar bulundukça - yeni nazariyenin
tasavvur ettiği gibi- her gelir artışı ile meydana gelen tüketim meyil artışı,
kalkınmakta olan ülkelerde tasarruf ve üretimin azalmasını değil, artmasını
ifade eder.
Ayrıca tasarruf eğitiminin varlık ve kapsamı ile gönüllü- ferdi tasarrufların
önemli bir finans kaynağı olması mümkündür; her ne kadar bu işin gerçekleşmesi
tasarruf eğitimine muhtaç toplumlarda biraz vakit alırsa da bu böyledir. Bu
tasarrufların makûl tüketim rehberliği yönünde sür'atli tesirini gözden
kaçırmamak gerekir; ayrıca tüketim maddeleri ve taksit sistemine ait
kolaylıkların getirdiği arzu edilmeyen neticelerin sınırlanması üzerinde de
tesiri vardır. Bu tasarruflar enflâsyon cereyanlarına karşı mücadelede aktif bir
rol oynayabilir; çünkü iyi idare edildiği takdirde paraya değer kazandırma âmili
de olabilir. Şu halde kalkınmakta olan ülkelerde fertlere nisbetle ne kadar az
ve önemsiz olursa olsun gönüllü tasarruflar, devamlı ve düzenli bir şekilde
fertler ve müesseselerden toplanınca, aktif bir güç hâline gelmektedir.
Bilhâssa sanâyîleşme döneminin başında olan ve vatandaşlarının insanlık ve
hürriyetlerinin korunması üzerinde titizlik gösteren devletlerde bu kaynağa
esaslı, önemli bir kaynak olarak bakmak zarûreti vardır. Kapitalist ülkelerdeki
- ferdî tasarrufların temel kaynağını temsil eden- büyük iş adamları ve
patronların bulunmadığı ülkelerde bu zarûret karşımıza çıkmaktadır.
Nihayet sistemin iktisâdî kalkınmanın finansmanına katkısı ile alâkalı önemli
bir noktaya daha işâret etmek istiyoruz. Finansman ile tasarruf eğitimi
birbirine bağlı ve yekdiğerini tamamlayan iki önemli fonksiyondur. İktisâdî
yönden finansman işini (fonksiyonunu) " mal ve güç akımını, sermâye temelini
genişletme hedefine yöneltmek" şeklinde tarif edersek, bilhâssa devamlı olan
para birikim ve akışına hâkim olması bankaya, her nevi iktisâdi gelişmenin
temeli olan aktif güçleri, üretimi ve diğer faktörleri birbirine bağlama,
organize etme imkânını verir. Buna bir de tasarruf terbiyesi eklenince, kalkınma
potansiyelinin yolu açılmış olur.
İslami Okul Okulların En Önemlisi