Kulliyatlar - 72. Sayfa - Ekonomibanka
V. Mevzû hakkında bizim görüşümüz:
Düşünceme göre sigorta akdi mevzûunda hareket noktamız, bence temel taşı olan
noktadan başlamalıdır ki; bu da, İslâm hukukunda akit nevilerinin, ilâve kabûl
etmiyecek şekilde sınırlanmış olup olmadığı meselesidir. Yâni İslâm'ın akitleşme
nizâmı insanları muayyen akit nevileri içinde hapsediyor mu? İslâm'ın ilk
devrinde bilinen; Kitap, sünnet, icmâ gibi dînî hukukun kaynaklarında isimleri
zikredilen, hükümleri açıklanan beyi' (alış-veriş), icâre (kira), hibe, rehin,
şirket, sulh, kısmet (taksim), iâre (iğreti muâmelesi), idâ' (korumaya bırakmak)
gibi akitlerin dışına çıkmak yasak mı? İslâm hukuku insanlara, zikredilen akit
nevilerine girmeyen yeni neviler îcâd etmeleri için izin vermiyor mu? Yoksa
akdin bütün nevileri ve mevzûları, sâhasında insanlar için kapıları açık
bırakmış da onlar, önceden bilinen nevilere girmeyen, yeni ihtiyaçların
doğurduğu yeni akit nevilerini teâmül hâline getirebilirler mi? Bu takdirde, Hz.
Peygamber'in (s.a.) "Allah'ın kitabında olmayan her şart bâtıldır." 5 şeklinde
ifade buyurduğu "İslâm hukukunun esasları"na muhalif bir unsur ihtivâ etmeyen;
akdin mevzûu, irâde beyanı, karşılıklı rızâ gibi dînî hukuka göre matlûb olan
şartlara uygun ve dolayısıyle "İslâm'da umûmî akitleşme sistemi" olarak kabûl
edilen bütün unsur ve şartları taşıyan her yeni akit sahih olur mu?
Hadiste geçen "Allah'ın kitabı" Kur'ân-ı Kerim mânasında değildir; bu mefûl
mânâsında masdardır; mânası: Allah'ın müslümanlara yazdığı, farz ve gerekli
kıldığı demektir. "Namaz müminler üzerine vakitlenmiş bir kitaptır" (en-Nisâ:
4/103) ayetindeki "kitap" da "yazılmış, farz kılınmış" demektir.
Mezkûr suâllerin cevabına gelince: İslâm insanları, eskiden bilinen akitler
içinde hapsetmemiştir; müslümanlar, içinde yaşadıkları zamanın gerekli kıldığı
yeni akit nevilerini icad edebilirler; yeter ki bu akitler, yukarıda zikredilen
umûmî şartlara uygun düşsün.
Bize göre gerçek olan budur. Bu, İslâm hukukundaki "akdî irâde hürriyeti"
esasının bir uzantısıdır. "Yeni elbisesi içinde İslâm Hukuku" serîsinin birinci
kısmını teşkil eden "İslâm Hukukuna Giriş" isimli kitabımda, bu mevzûu daha
geniş bir şekilde açıklamıştım.
Zâhiriyye mezhebi bu mevzûda farklı bir görünüşe sahiptir; onlara göre mübâh
olduğuna dair dînî bir delîl ve açıklama bulunamayan her akit haramdır.
Yeni akitlerin prensip olarak mübah olduğunu gösteren, Hanefi mezhebine ait
vâkıa delîllerinden birisi, hicrî beşinci asırda ortaya çıkan "bey'ul-vefa"
akdidir. İslâm hukuk tarihinde, ilk ortaya çıkışı itibariyle, bey'ul-vefâ kadar
sigorta akdine benzeyen bir vâkıa bilmiyorum; tabiî bu benzeyiş iki akdin mevzûu
bakımından değil, hâricî münâsebetler ve her ikisini kuşatan ihtilaflar
bakımından bahis mevzûudur.
Bey'ul-vefâ da -sigorta gibi- kendine mahsus vasıfları; mevzûu ve gâyesiyle yeni
bir akittir; daha önceden fukahânın tanıdığı, muayyen isimlerle anılan diğer
akitlerden farklıdır. Bu akit fukahânın haram gördüğü bir gâye taşımaktadır;
çünkü gerisinde bir nevi -üstü örtülmüş- fâiz rengini gizlemektedir ki bu da,
ödünç verme karşılığında bir menfâat elde etmektir; şöyle ki, bu akitte iki
şahıstan müşteri adı verilen birisi, akarını kendisine teslim eden diğerine,
bunun bedeli diyerek bir meblâğ veriyor ve buna mukabil teslim aldığı akardan
oturmak veya kiraya vermek sûretiyle istifâde ediyor; şu şart ile ki, görünüşte
satıcı durumunda olan akar sahibi, satış bedeli diye aldığı meblâğı ödeyince
akarı geri alabiliyor. Neticede ödemeye bağlı alıcı denilen şahıs (el-müşteri
bi'l-vefâ ) satın aldığı akar üzerinde dilediği gibi tasarruf edemez,
rehnedilmiş mal gibi, onu korumaya mecbûrdur; çünkü sâhibi bedeli ona ödeyince,
akarı teslim etmek durumunda kalacaktır. Ayrıca her iki tarafın da -bir müddet
koymuş olsalar dahi- akdi bozmak ve verdiğini geri istemek hakkı vardır.
Beşinci hicret asrında, Buhâra ve Belh'te halk arasında yaygın bir şekilde
kullanılan, câiz olup olmadığı ve fıkıha uygunluğu mevzûlarında, o asrın
fukahâsı arasında -bugün sigorta akdi etrafında olandan çok- ihtilaf ve münâkaşa
meydana gelen bey'ul-vefânın hülâsası bundan ibarettir.
Hükmüne gelince:
a) Fukahâdan bazıları bu akdin şekline bakarak onu bir alış-veriş kabûl etmiş,
üzerinde bunun şartlarını aramış, ileri sürülen şart, akdi ifsâd eden şartlardan
olduğu için bey'i fâsid telâkkî etmiş ve böylece fetvâ vermişlerdir.
b) Bazıları bu akdi sahih bir alış-veriş olarak kabûl etmiş; iade şartını,
bozucu (müfsid) olarak değil, hükümsüz (lâğv) şart telâkki ederek ilgâ etmiş ve
böyle fetvâ vermişlerdir.
Bu görüş birçok problem getiriyor; çünkü âdete göre burada alınan meblâğ, akarın
gerçek değerinden azdır; tıpkı rehin karşılığı alınan borçta olduğu gibi; bu
sebeple de satıcı büyük bir zarara marûz kalabiliyor.
c) Bir kısım fukahâ da akdin şekline değil, gâyesine bakmış; alacak karşısında,
istifâde etmek şartıyle kabûl edilen rehin mânasında görmüş, rehin olarak
mûteber saymış ve faydalanma şartını hükümsüz addetmiş, bu yolda fetvâ
vermiştir.
Simavna kadısının oğlu Şeyh Bedruddîn Mahmûd, Cami'ul-fesûleyn isimli eserinin
18. faslında, İmam Necmuddîn Ömer b. Muhammed en-Nesefî'nin Fetvâ'sından naklen
şunları kaydediyor:
"Zamanımızda halkın fâize çâre bulmak için yaygın olarak kullandıkları ve adına
bey'ul-vefâ dedikleri şey gerçekte rehinden ibârettir; satın alan ona mâlik
olamaz ve asıl sahibinin izni olmadan ondan faydalanamaz. Yediği meyva ve telef
ettiği ağaçları öder; eğer zâyi olursa borç da düşer. Bize göre onunla rehnin
hiçbir hükümünde fark yoktur; akdi yapanlar ona satış deseler bile işlem, teâmül
hâline gelmiş rehindir ve gâyesi alacağı sağlama bağlamaktır. Bu böyledir; çünkü
mezkûr akitten sonra satıcı durumunda olan şahıs, herkese "mülkümü filâna rehin
verdim" alan da "filânın mülkünü rehin aldım" demektedirler. Tasarruflarda
mûteber olan mânâ ve maksadlardır; şahidler huzurunda mehir konuşulduktan sonra
kadının kendisini hibe etmesi nikâhtır; diğerleri de böyledir..."
Şeyh Bedruddîn nakle devam ediyor:
Büyük İmam (Nesefî) diyor ki imam el-Hasan el Mâtüridî'ye şöyle dedim: "Bu
alış-veriş halk arasında çok yayıldı; sen buna rehindir diye fetvâ verdin, ben
de aynı görüşteyim; şimdi yapılacak şey âlimleri toplayıp bunun üzerinde görüş
birliğine varmamız ve halka bunu açıklamamızdır." Şu cevabı verdi: "Bugün
mûteber olan bizim fetvâmızdır; bu da halk arasında yayılmıştır; kim bizden
farklı düşünüyorsa ortaya çıksın ve delîlini söylesin" (Nesefî'nin sözleri
burada bitti).
Ben derim ki: O tarihten sonra farklı düşünenler kendilerini ortaya attılar,
sonunda Hanefî mezhebinde fetvâ, adına "görüşleri birleştiren söz (el-kavlu-l-câmi)"
dedikleri rey üzerinde karar kıldı. Buna göre bey'ul-vefâ ne sahih satış, ne
fâsid satış ve ne de rehindir. Bu üç akitten de farklı husûsiyetlere ve mevzûa
sâhip yeni bir akittir. Fakat her üç akde de benzeyen tarafları vardır. Bu
sebeple sonradan Hanefî fukahâsı onu bu üç nevi akitten birine katmamış ve
üzerinde bir nev'in hükümlerini tatbik etmemiş; bu akdi, her üçünden istifade
ederek çıkardıkları hükümlere tâbi kılmışlardır.
Bu mevzûda, Hanefî mezhebine ait eserlerde geniş bilgi vardır. Mecelle-i Ahkâm-i
Adliye de aynı görüşü benimsemiştir. Nihâyet 1949 tarihli Medenî Kanunumuz
gelerek bey'ul-vefâyı kaldırmıştır; çünkü teslime dayalı rehin ve ipotek buna
ihtiyaç bırakmamıştır. Bu gün tarih tekerrür ediyor ve karşımıza bey'ul-vefâ
problemine benzer sigorta akdi problemini çıkarıyor; âlimler bunun da hükmü
etrafında ihtilâfa düşüyorlar: Kimileri bunu kumar kabûl ediyor, bazıları
Allah'ın kazâ ve kaderine başkaldıran bir meydan okuma olarak görüyor, bir kısmı
hukukun borç kılmadığı bir şeyi borçlanmaktır diyor, diğer bir kısmı da onu
meşrû bir yardımlaşma akdi mâhiyetinde görüyor; çünkü bu akdin gâyesi, kazâların
acılarını hafifletmek ve zararları telâfî etmek üzere yardımlaşmaktır; bunu
yürütenler, sistem için zarûrî olmayan bazı şeylerle onu lekeliyor ve hedefinden
saptırıyorlar ise de, aslında akit, karşılıklı yardımlaşmaya dayalı bir ödeme
akdidir.
Şüphe yok ki ben -yukarıda da işâret ettiğim gibi- bey'ul-vefâ akdinin mevzû
bakımından sigorta akdine benzediğini kastetmiyorum. Maksadım yalnızca şudur ki
bey'ul-vefâ, yeni akitler îcâdının câiz olduğu husûsunda İslâm hukuk tarihinden
ve vâkıadan alınmış canlı bir örnektir. Sigorta akdinde olduğu gibi o akit de
ilk ortaya çıktığında; fıkha göre formüle edilmesi, daha önce bilinen akitlerden
birisine katılması, bunun şartlarının ona tatbîki veya yepyeni bir akit kabûl
edilerek, mevzû ve husûsiyetlerine uygun hükümlere ulaşmak gibi husûslarda
tartışma konusu olmuştur.
5. Buhârî, Mükâteb, 3; Müslim, Itk, 8; en-Nesâî, Talâk, 31, Büyû', 85..
İslami Okul Okulların En Önemlisi