Kulliyatlar - 75. Sayfa - Ekonomibanka
VIII. İslâm'da sigortanın haram olduğu görüşüne sebep olan
şüphelerin münâkaşası:
Sigorta sistemi ve akdi hakkında sağlam bilgiler alabilmek için başvurulması
gereken metin ve şerh hâlindeki hukukî kaynaklardan -kendimize ait hiçbir görüş
ilâve etmeden- olduğu gibi özetlediğimiz bu kısa malûmatın ışığı altında, bazı
muâsır dîn âlimlerine göre, sigorta nizâmının içinde bulunan ve onun dince haram
olmasını gerektiren şüpheleri münâkaşa edebiliriz.
Birinci şüphe:
Sigorta bir nevi kumardır.
Cevap: Naklettiğimiz özetler ve bilhâssa sigortanın karşılıklı tazmînat ve
yardım gâyesinden ibaret bir eksen etrafında dönüp dolaştığını açıklayan üçüncü
madde, bu şüpheyi reddetmek için kafîdir. Zirâ kumar insanın faâliyetleri ve iş
ahlâkı için ölüm demek olan bir şans oyunudur. Kur'ân-ı Kerîm onu şeytanın bir
düzeni ve tuzağı olarak vasıflamıştır; onunla şeytan insanlar (kumarcılar ve
onlarla beraber olanlar) arasına düşmanlık ve kin sokar; onları Allah'ı anmak ve
namaz kılmaktan alıkor. (el-Mâide: 5/91) İmdi en büyük içtimâî ve ahlâkî
dertlerden biri olan, insanın ilmî ve iktisâdî verim gücünü meflüç hale getiren
kumar ile faâliyet sâhasında insanın malı ve canına dokunan kazâların,
felâketlerin zararını, elemini parçalayıp dağıtmak için yardımlaşmadan ibaret
olan sigorta sistemi arasında ne münasebet vardır; o nerede, bu nerede? Sigorta,
vukûu hâlinde -böyle bir tedbir olmasa- isâbet ettiği şahsın bütün gücünü ve
servetini silip süpürecek felâketlere karşı sigortalıya güven ve huzur
vermektedir. Bizzat kendisi varlığı silip süpüren bir felâket olan kumarda, bu
güvenlik ve huzuru bulmak mümkün müdür? Bir şeyi zıddına benzetmek, tam
karşısında olanla bir tutmak câiz midir?
Üçüncü olarak şunu da ilâve edelim: Geçen özetlerde sigorta akdinin, karşılıklı
ödemeye dayanan bir akit olduğunu görmüştük. Bu karşılıklı ödeme her iki tarafa
da gerçek faydalar getirmektedir. Bunda, netice itibâriyle sigortacı için kâr ve
kazanç, sigortalı için de kazâdan önce güvenlik, kazadan sonra tazmînât vardır.
Bu karşılıklı ödeme ve tazmînât kumarda var mıdır? Kumarda kaybedenin, kazanan
tarafın kârından istifâdesi nedir? Bu farklar, sigorta akdi içinde varlığı hayâl
edilen kumar şüphesini gidermek için kâfidir sanırım. Daha başka farklar varsa
da; sözü uzatmak istemediğimiz ve basit bir düşünce ile anlaşılacak kadar açık
olduğuna inandığımız için onları geçiyoruz. Ayrıca kumarın haram olmasının şerî
âmili yalnızca iktisâdî değildir ki, karşı çıkanlar, bu ikisini yalnızca mâlî
karşılık ve ihtimal unsuru bakımından mukâyese etsinler. Din yönünden kumarın
haram olmasının birinci derecede âmili -Kur'ân-ı Kerîm'in işâret ettiği gibi-
ahlâkî ve içtimâîdir.
İkinci Şüphe:
Sigorta kumarlı yarış ve müşterek bahis kabîlindendir; bu da -sigortaya şâmil
olmayan- bazı şekilleri müstesnâ dince yasaklanmıştır.
Cevap: Önceki şüpheyi cevaplandırırken bu şüphe de aydınlanmış oldu. Kazancını
yarışa bağlıyan kimse, kumarcı gibi tesâdüfe ve şansa dayanmaktadır: Ayrıca bu
da kumarcı gibi, yarış yüzünden vaktini israf edebilir ve iktisâdî faâliyetini
sekteye uğratabilir.
Yarış ile sigorta arasındaki farklılığın en açık olanı şudur: Yarışın, ne bir
şahsın yardım maksadıyle yüklenmesi ve ne de zararın dağıtılmasına yardımcı
olunması yoluyla, "insanın üretici iktisâdî hayatına ârız olan tehlikelerin
zararlarını tâmir" ile hiçbir alâkası yoktur. Yarış, üzerine para bağlayan
kimselerden herhangi birisine, sigortanın netice olarak -doğrudan doğruya-
verdiği huzur ve niyeti verebilmekten de uzaktır. Bütün bunlar da ikinci şüpheyi
ortadan kaldırmaya kâfîdir.
Üçüncü Şüphe:
Sigorta akdinde ve bilhâssa hayat sigortasında Allah'ın kudretine meydan okuma
mânâsı mevcuttur.
Cevabımız: Bu şüphe, sigorta sisteminin ve -hükümlerini kanunların tanzîm ettiği
akitleşme ile yürüyen- tatbikâtının esası hakkında bilgi almak için, asıl
kaynaklara inilmemiş olmasından doğmaktadır.
Yukarıdaki özetlerden anlaşılmış olacağı üzere; sigorta -onu kadere meydan okuma
sayanların zannettikleri gibi- sigortalanan kazânın vukû bulmayacağının teahhüdü
demek değildir; deliden başkası, ne kendisinde ne de başkasında böyle bir
kudretin varlığına inanmaz.
Sigorta, vukûbulduğu takdirde kazânın meydana getireceği zararları tazmin etme
teahhüdünden ibârettir. Sigorta, yalnız başına taşıyamayacağı bu zararları
sigortalı ferdin omuzundan, -son derece hafifliyeceği için hiçbirinin
hissetmiyeceği- ferdler topluluğuna kaydırmaktır: Bu yardımlaşma yoluyla tâmir
ve telâfi için en iyi misâl, yüksek binaların üzerine yerleştirilen yıldırım
siperidir; sigorta buna benzemektedir. Mühendisler bu yıldırım siperlerini,
sahiplerinin gözlerinden esirgedikleri değerli yapıların üzerine, birbiriyle
çarpışan bulut kümelerinin, tehlikeli elektrik şerâresini (yıldırım) atmasını
önlemek için yerleştirmiyorlar. Çünkü bu önleme -bulutların ayaklanmasını
kontrol altına alamayacak olan- mühendisin elinde değildir. Bu teknik âleti
oraya yerleştirmekten maksad, onun yıldırımı karşılaması, yolunu değiştirmesi,
onu kendi vücudundan geçirerek sönüp tükeneceği, tehlikesinin ortadan kalkacağı,
kabri durumunda olan bir çukura götürmesidir.
Sigorta sistemi ve tekniğinin îcâdına ait temel fikir budur. İmdi burada
-düşünenlere göre- Allah'ın takdirine meydan okuma diye bir şey var mıdır? Bu
gerçekte, Kur'ân'ında "iyilik ve takvâ üzerine yardımlaşın, günah ve düşmanlık
üzerine yardımlaşmayın" (el-Mâide:2/5) buyuran Allah Teâlâ'nın emrini yerine
getirmekten ibaret değil midir? Hattâ, Kur'ân-ı Kerîm'in "musîbet" dediği ölüm
6, bu nevi yardımlaşma ile neticelerini tâmir ve telâfîye, diğer felâketlerden
daha lâyık olmaz mı? *
Dördüncü Şüphe:
Sigorta meçhul bir unsur ihtivâ etmektedir. Medenî kanun onu böyle saymıştır (ğarar).
Unsurlarından birisi meçhul olan alış-verişi (bey'ul-ğarar) İslâm menetmiştir;
çünkü Rasûlullah (s.a.v) bu türlü alış-verişi yasak etmiştir; sigorta da bu
hükme tâbidir.
Cevap: Bu şüphe fıkha âittir. Arapçada ğarar tehlike, riziko, şans oyunu
mânâsına gelir. Burada ğarardan maksad -aslında karşılıklı bedeller ile neticesi
belli bir değişme yolu olarak dînin kabûl ettiği bey'in (alış-veriş vb.)- kumar
ve müşterek bahis gibi şansa bağlı, rizikolu bir akit hâline gelmesi, iki taraf
için karşılıklı ödeme ve değişme değil de, tesadüfe göre bir taraf için kazanç
diğer taraf için ziyân olmasıdır.
Hz. Peygamber (s.a.v)in yasakladığı ğarar alış-verişine tatbik ederek menettiği
alış-veriş nevileri üzerinde düşününce, hadîste geçen "ğarar"dan maksadın ne
olduğunu açıkça anlarız.
Ğarar cümlesinden olarak Rasûlullah (s.a.v) cins erkek develerin -henüz
doğmamış- nesillerinin (madâmîn) satışını yasak etmiştir.
Kezâ cins dişi devlerin henüz doğmamış yavrularının (melâqîh) satışını
menetmiştir.
Deniz avcısının ağından bir atışta çıkacak olan balığın, kara avcısının tuzağına
düşecek olan hayvan veya kuşun satışını yasak etmiştir.
İnci avcısının bir dalışta çıkaracağı incinin (ne çıkarsa çıksın şu kadara
şeklinde) satışını yasak etmiştir. 7
Hastalık, böcek vb.den kurtulmuş mahsûl belli olmadan, ağacı üzerindeki meyvanın
satışını menetmiş ve "Allah meyvayı vermez ise kardeşinizin parasını ne
karşılığında alacaksınız" buyurmuştur. 8
Bütün bu yasaklar, ğarar mefhûmunun tatbikâtından ibarettir. Hepsinin aslî vasfı
birdir ve maksadın ne olduğunu göstermektedir.
Bu düşünceye dayanarak fukahâ, teslimi mümkün olmayan -yâni satıcının sattığı
şeyi teslim ederek aynî icrâyı yapamıyacağı- şeylerin satışında akdin kurulmuş
olmayacağını (ademu'l-in'ikad) karara bağlamışlardır. Gökteki kuş, sudaki balık
gibi, akit esnasında meçhûl olmayıp tâyin ve tahdîdi mümkün bulunmakla beraber,
avlanmadan yakalanmaları mümkün olmayan şeylerin satışı bu kabildendir; çünkü
yakalanacakları kesin olmadığından bu satışta ğarar vardır.
İnsanın hiçbir tasarruf ve işinin, tabiî ölçüler içinde kalmak şartıyle ihtimâl,
riziko ve tehlikeden tamamen uzak kalamıyacağı, bütün mezheblerin benimsediği
açık bir gerçektir. Hayatın ihtiyaçlarını temin etmek ve kazanmak için peşinden
koşulan ticaret, zirâat ve diğer işler, tasarruflar da tehlikeye marûzdur.
Bunları yapanlar bir ölçüde tehlikeyi, zarar ihtimâlini göze alırlar; bu,
eşyanın tabiatı îcâbı böyledir. Bunu gözönüne alarak - bir kısımını açıkça
ğarara bağlamak sûretiyle, diğerlerini de bu ilkeyi uygulayarak Hz. Peygamberin
(s.a.v) yasakladığı- tasarruflar üzerinde düşünürsek hemen anlarız ki,
yasaklanan ğarar; karşılıksız olarak bir tarafın kazancını, diğer tarafında
zararını şansa bağlaması bakımından, akdi kumar hâline getirecek derecede tabiî
sınırları aşan, aşırı neviden olandır. Geçen örneklerde görüldüğü gibi bunlar,
tamamen vehim ve uzak ihtimâl esaslarına dayandığı için iktisâdî tasarruflara
temel olamıyacakları tabiîdir.
Sigorta sistemi ve akdini bu ölçüye vurunca, arada büyük farklar buluruz:
Sigorta akdinde hemen akit yapılınca gerçekleşen bir karşılık vardır. Hattâ
hukukçuların bunu -ihtiyatsız bir şekilde- ihtimâlî akitler içinde saymalarını
da ben uygun bulmuyorum. Sonra sigortada ihtimâl unsuru yalnızca sigortacı için
bahis mevzûudur; sigorta edilen kazâ meydana gelirse sigortalıya tazmînâtı öder,
gelmezse hiçbir şey ödemez. Bunun yanında mezkûr ihtimâl; ancak teker teker
sigortaya bağlı akitler ele alındığı zaman vardır; -sigortacının yürüttüğü
akitler mecmûu bakımından- sigorta sistemi için böyle bir durum yoktur; çünkü
sistem, sigortacı için dahi ihtimâl unsurunu kaldıran istatistik bir esas içinde
bulunmaktadır; o kadarı da her akitte bulunabilir. Sigortadaki gerçek karşılık,
sigortalının ödediği prim ile elde ettiği teminât arasında bahis mevzûudur. Bu
teminât ve teahhüt ise, sigortaya mevzû olan kazânın meydana gelmesini
beklemeden, sâdece akdin yapılmasıyle hâsıl olmaktadır; zîrâ sigortalıya
güvenlik veren bu taahhüt ve teminat sâyesinde kazânın meydana gelmesi ile
gelmemesi -sigortalıya göre- farksız hale geliyor; şöyle ki, kazâ vukubulmazsa
malları, hakları ve menfâatleri kurtulmuş oluyor; vukûbulursa alacağı tazmînât
onlara yeniden hayatiyet kazandırıyor. Şu halde, sigorta akdinden sonra kazâ ve
zararın meydana gelip gelmemesi ona göre eşit oluyor. İşte bu, güvenlik duygusu
ve teminattır ve burada gerçek bir karşılık mevcuttur.
Şu da var ki fukahâ, ne kadar büyük olursa olsun kefâlette ihtimâl unsurunu
kabûl etmişlerdir. Onların açık ifadelerine göre; kefâlet mevzûu meçhul olsa
dahi kefâlet sahihtir. Meselâ birisi diğerine "filân ile iş yap, onun sana karşı
borçlu olacağı bütün haklara ben kefilim" dese kefâlet sahihtir; gelecekte
borcunun hâsıl olup olmayacağı ihtimâle bağlı bulunduğu ve miktarı meçhul olduğu
halde bu böyledir. Uygun bir şart ileri sürüldüğünde, kefâletin sırf rizikoya
bağlanmasının da sahih olacağını açıklamışlardır: Meselâ bir kimse alacaklı olan
şahsa, "sana borçlu olan filân kimse iflâs ederse veya şu ayda ölürse yahut da
yolculuğa çıkarsa ben onun kefiliyim" dese bu sahihtir. (Bak. İbn Âbidîn,
Raddü'l-muhtar, Kitabu'l-kefâle, Matlab el-Kefâle bi'l-mâl.)
Şu hale göre eğer sigortada meçhul unsur (ğarar) var ise bu dînin menettiği
değil, kabûl ettiği nevidendir.
"Temînat bedel karşılığında alınacak bir mal değildir" denirse buna da şu cevabı
veririz: Güvenlik hayatın en büyük meyvasıdır. Allah Teâlâ "... Onları doyuran
ve korkudan emin kılan şu Kâbe'nin Rabbine ibâdet edin." (Kureyş: 106/4)
buyurarak, Kureyş kabîlesine bunun bir nimet olduğunu ihtar etmiştir. İnsan
kendisi, ailesi, hakları ve geleceği hakkında güvenlik ve emniyete kavuşabilmek
için en değerli malını ve râhatını sarfeder; yorulur, didinir, olanca gayretini
seferber eder. İmdi hangi dînî delîl bunun bir bedel karşılığında elde
edilemeyeceğini isbat ediyor. Bu - başka değil- Allah'ın dîni üzerinde keyfî
hüküm yürütmektedir.
Biz, bütün mezheblerin kabûl ettiği bazı eski akitlerde, güvenlik ve huzura
kavuşmak için akitleşme yoluyla mal sarfının câiz olduğuna delîller buluyoruz:
İşte bekçilik için kiralama akdi. Burada kiralanan bekçi- bekçilikten ibaret
olan bir iş için kiralanmış olsa da- işinin yegâne netice ve semeresi
kiralayanın malını düşman veya hayvanın saldırısından devamlı korumak, ona, malı
hakkında güvenlik vermekten ibaret oluyor. Bu kiralandığı işi yapan zanâatkârın,
hizmetini îfâ eden hizmetçinin, bir yerden başka yere eşya nakli için kiralanan
ve nakleden nakliyecinin işine benzemiyor. Bütün bunlar kiralanan kimsenin
yaptığı elle tutulur, gözle görülür neticeler veren işlerdir. Bekçiye gelince
onun işinde - mal sahibinin elde etmek için harcama yaptığı- güvenlikten başka
bir netice ve semere yoktur. Sigorta akdinde de durum böyledir; burada da
sigortalı, korktuğu bazı tehlikelerin neticelerinden emîn olabilmek için
malından bir kısmını vermektedir.
Beşinci Şüphe:
Hayat sigortasında bilinmeyen unsurlar vardır; çünkü sigortalı vefât edeceği
zamana kadar ödeyeceği primlerin miktarını bilmemektedir; bu durum ise ( meçhul
olması) akdin şer'an sahih olmasına mânidir.
Cevap: Hanefî fukahâsı, akitlerde yer alan meçhul unsurları (bilinmeyen
kısımları), derinliğine inceleme ve nevilerine göre neticelerini birbirinden
ayırma husûsunda eşsiz bir dehâ göstermişlerdir. Onlar, başkalarının yaptığı
gibi, meçhul unsurun girdiği akitleri, ayırım yapmaksızın bâtıl veya fâsid
saymamışlar; aksine akdin icrâsına mâni bir problem hâline geleni ile, icrâda
tesiri olmayanı birbirinden ayırmışlardır.
Buna göre birinci nevi, akdin yürümesine ve dolayısıyle sıhhatine mâni olan
bilinmezliktir (cehâlet). Bunun örneği bir kimsenin diğerine: "Sana, şuna
karşılık bir şeyi satıyor veya kiraya veriyorum" deyip de o şeyi tayin etmemesi,
yahut da şeyi tayin edip de bedeli veya kirayı tayin etmemesi, karşı tarafın
ise, bu bilinmeyen unsur ile beraber akdi kabûl eylemesidir. Sürüden herhangi
bir koyunu satması da böyledir; çünkü koyunlar birbirinden farklıdır. Bütün
bunlar ve benzerleri sahih olmaz. Çünkü bu bilinmeyen husûsta, iki tarafın
delîli eşit hale gelir; bu sebeple hâkim, akdin yürümesine mâni bir problemin
içine düşer; zîrâ satıcı ve kiraya veren en kötüsünü vermek, buna karşı en iyiyi
almak isterler; her ikisinin de delîli, bir unsurun tayin edilmemiş, meçhûl
bırakılmış olmasıdır. Burada bilinmezlik her iki taraf için eşit değerde bir
delîldir; akdin yürümesine ve dolayısıyla sıhhatine mâni olmaktadır.
İkinci nev'i, ne kadar olursa olsun bu neticeyi doğurmadığı için akde tesir
etmiyen bilinmezliktir. Bir kimsenin, muayyen bir bedel karşılığında, diğeri
üzerindeki bütün hak ve alacakları hesâbına -miktarını ve nevini bilmedikleri
halde- anlaşma (musâlâha) yapması buna örnektir. Bu durumda sulh sahihtir ve
borçlar düşer. Bunun sebebi; burada bilinmezliğin mâni teşkil etmemesidir; çünkü
hakların sukûtu icrâya muhtaç bulunmadığı halde, sulhun bedeli böyle değildir; o
icrâya muhtaçtır, bu sebeple malûm olması gereklidir. Diğer taraftan, neler
olduğunu açıklamadan haklarının bir kısmı üzerine anlaşma yapsa bu sahih
değildir; çünkü sulhun mevzûuna girmeyen haklar bâkîdir, gerektiği zaman icrâya
muhtaçtır, bilinmesi gerekir. Akdin bünyesine giren bilinmezlik hakkındaki
Hanefî nazariyesi işte bundan ibarettir. Şâfiîlere rağmen, Hanefîler umûmî
vekâletin sıhhatini bu esasa dayandırmışlardır. 9 Yukarıda işâret edildiği
üzere, ileride sabit olacak haklar için kefâletin sıhhatini de buna
bağlamışlardır.
Bu esası, hayat sigortasının primlerine tatbik ettiğimiz zaman, burada
bilinmezliğin, engel olmayan neviden olduğunu açıkça görürüz; çünkü vâdesi gelen
her pirimin miktarı bellidir; bilinmeyen sadece primlerin toplamıdır; bu ise
akit ile tayin edilen müddet içinde ölüm vukûbulunca -ödenen primler az olsun,
çok olsun- sigortacının, meselâ sigortalının ailesine, kararlaştırılan tazmînâtı
ödemeyi taahhüt ettiği müddetçe icrâya mâni olmaz. Bu içinde neyin ne miktar
bulunduğu bilinmeyen bir sandığın muhtevâsının, muayyen bir bedel karşılığında
satılmasını sahih gören Hanefîlerin görüşüne uygun düşmektedir. Onlara göre bu
bilinmezlik, fazla olmasına rağmen, tarafların anlaştığı üzere akdin icrâsına
mâni olmaz; çünkü satıcı, muayyen bedel karşılığında, ne kadar olursa olsun bu
malı elden çıkarmayı istemekle bunu borçlanmıştır; satın alan da miktarı ne
olursa olsun bunu kabûl etmiştir. Her ikisinin de -açık irâde beyanlarıyla-
borçlandırılmaları mümkündür. 10
Altıncı Şüphe:
Sigorta şirketleri ihtiyat sermâyelerini fâiz yoluyla çalıştırıyorlar. Hayat
sigortasında sigortalı, akit ile tayin edilen zaman geçtikten sonra hâlâ
yaşıyorsa ödediği primleri -fâizi ile beraber- geri alıyor; bu ise haramdır.
Cevap: Biz, hukûkî bir sistem olması yönünden sigorta üzerinde duruyoruz;
sigorta şirketlerinin meşrû veya yasak olan başka iş ve akitleri üzerinde
konuşmuyoruz. Kezâ hayat sigortasında, akit ile tayin edilen zaman geçtiği
halde, yaşamaya devam eden sigortalının geri aldığı primleriyle beraber fâiz de
alması, bir sistem olarak hayat sigortasının zarûrî neticesi ve ayrılmaz vasfı
değildir. Bu, akit esnasında ileri sürülmüş bir şarttır; bizzat, sigorta
sistemini ayırarak tek başına o şartı mahkûm etmek mümkündür.
Burada; bahsimiz bakımından çok önemli bir noktaya dikkat etmek gereklidir: Biz
dînin nasları ve esaslarının sigortayı yasaklamayı getirmediğini görünce; -temel
fikri ve tekniği itibâriyle meşrû bir faydayı temin eden sistem olması
bakımından- onun sahîh olduğuna hükmediyoruz; yoksa, kanun tecviz etse bile,
akdi yapanların aralarında kabûl ettikleri her şartın sıhhatine hükmediyor
değiliz. Bizzat sistemin meşrû olduğuna hükmetmemizin mânâsı; sigorta
şirketlerinin başvurduğu, âdet haline getirdiği bütün iktisadî işlem ve
teknikleri, bazı yerlerde ve devletlerde, bazı insanların âdet hâline
getirdikleri her sigorta şeklini kabûl etmemiz, meşrû görmemiz demek değildir.
Sigorta sisteminin kendisi şer'an sahih olunca; bundan sonra akit esnasında
ileri sürülen her şart, sigorta şirketlerinin tatbik edegeldiği her şekil
-bizzat sisteme ait- sıhhat hükmünden ayrı olup, İslâm hukukunun akdin şartları
ve mevzûu hakkındaki ölçülerine tâbidir. Buna göre ihtivâ ettiği, dînce makbul
olmayan bir şarttan dolayı, iki taraf arasında cereyân eden bir sigorta akdinin
sahih olmadığına hükmedilebilir. Nitekim İslâm hukuku alış-veriş, kiraya verme
gibi meşrû denilen akitleri mübah kılmakla beraber akdi yapanların kabûl
ettikleri fakat dînin esaslarına aykırı bazı şartları men etmektedir. Bazen bu
memnû şartlar akitleri de iptal etmektedir; bunun mânâsı, nev'i ve mevzûu
bakımından bizzat akdin gayr-i meşrû olması demek değildir. Bugün bazı ülkelerde
sigorta şirketleri, millet meclisi veya belediye üyelikleri için adaylığını
koyan kimseleri, seçimi kaybetmelerine karşı sigorta etmeye başlamıştır. Böyle
bir şey İslâm'ın temel prensiplerine ters düşer; fakat bu gibi durumları kabûl
etmek, sigorta sistemini şer'an câiz görmenin zarûrî neticesi değildir.
6. "Ölüm musibeti başınıza gelince..." (el- Mâide, 106)
(*) Uygulamada hayat sigortasının ölümle bir alâkası yoktur. Belli bir müddet
prim yatıran şahıs, müddet sonunda toptan ve perakende yatırdığından çok para
almaktadır. Şahıs ölürse parayı vârisleri alır. Şirket bu paraları vekâleten
veya ortak olarak alıp meşrû yoldan işletip kârını vermedikçe meşrû olamaz. (H.
K.)
7. Muvatta; Büyü', 63
8. Buhârî, Zekât, 85, Büyû', 82; Müslim, Büyû', 49 vd.; Ebû- Dâvûd, Büyû' 22;
en- Nesâî, Büyû', 28.
9. Şâfiîler, vekâletin şümûlüne giren şeyler malûm olmadığı delîline dayanarak
umûmî vekâleti kabûl etmiyorlar. Hanefîlere gelince; onlar bunu câiz görüyorlar;
delîlleri: Vekâleti, müvekkilin bütün işlerine şâmil kılan umûmileştirme, burada
bilinmezliğin mahzurunu bertaraf etmekte, engeli kaldırmaktadır; çünkü
bilinmezlik, iki tarafın eşit delîller ile ihtilâf edebilecekleri bir problem
doğuracağı için, şer'an akitlerin sıhhatine mâni oluyordu. Burada, vekâleti
bütün işlere şâmil kılan genelleştirme sebebiyle o mahzur meydana gelmemektedir.
Mâlikîler de bu hükümde onlara uymaktadır.
Bak. Bidâyetü'l- müçtehid, C. II, s. 253; Molla Hüsrev, ed-Durar şerhul- ğurar,
C. II, s. 282-284; Raddü'l-muhtâr, C. IV, s. 399-403; el- Bedâyi' , C IV, s. 3,
23.
10. Raddu'l- muhtâr, C. IV, s. 21 (el- Emîriyye, 1. baskı); ed- Durar, c. II, s.
154 (el- Büyû')
(Bize göre hayat sigortasının caiz olmaması "bilinmezliğe" değil, faizciliğe
dayanmaktadır. Hayat sigortasında tazmin edilen bir zarar yoktur, ortaklık
ilişkisi kurmadan, az verip çok alma amacı vardır. H. K.)
İslami Okul Okulların En Önemlisi