NETİCE Geçen açıklamalardan anlaşıldığı üzere sigortanın iki esas şekli vardır - Ekonomibanka - 76. Sayfa
NETİCE
Geçen açıklamalardan anlaşıldığı üzere sigortanın iki esas şekli vardır:
1. Mübâdeleye dayanan sigorta ki; buna üyelik yoluyla sigorta ismi de verilir.
2. Bugün yaygın olan primli sigorta. Buna ait hükümler medenî kanunlar ve husûsî
kanunlar ile düzenlenmiştir.
Aydınlanan bir başka husûs da birinci şeklin sırf karşılıklı yardımlaşma yolu
olmasına rağmen, ikinci şeklin, bu yardımlaşma gâyesi yanında, sigorta
şirketlerinden ibaret olan sigortacı nâmına bir kâr ve kazanç maksadı
taşımasıdır.
Birinci şekil (mübâdeleye dayanan sigorta) sigortalanan tehlikenin nev'i ne
olursa olsun, kesin ve şüphesiz olarak şer'an câizdir. Çünkü, içlerinden kazâya
uğrayan, felâkete marûz kalanların uğrayacağı zararı tamir ve telâfî etmek için,
muayyen topluluğun üye olduğu bir yardımlaşma sandığını kurma esasına
dayanmaktadır. Şüphesiz bu, kâr gâyesi gütmeyen bir yardımlaşma kooperatifidir;
tek gâyesi, içlerinden felâkete uğrayanların yaralarını sarmaktır. Bu, Kur'ân-ı
Kerim'in teşvik ettiği "iyilik için yardımlaşma" prensibinin en güzel tatbik
şekillerinden birisidir. Şüphelerden uzak olarak mezkûr yardımlaşma fikrindeki
asâleti temsil ettiği için, -umûmî sigorta sistemi olmaya ve yayılmaya- bu şekil
ne kadar lâyıktır ve müstehaktır!... Fakat bunun, iktisâdî faâliyet
sâhalarındaki uygulamada görülen güçlükleri ve eksiklikleri, nazarları ikinci
şeklin üzerine çevirmiştir.
Primli sigorta şekline gelince, sigorta akdinin haram olduğunu söyleyenlerin
bütün şüpheleri burada toplanıyor. Bu şüphelerin, yaptığımız fıkhî tenkit
karşısında tutunamadığını gördük. İslâm'da, sigorta sisteminin kendisini
meneden, câiz olmadığını ifade eden bir engelin bulunmadığını isbat için, mezkûr
şüphelerin yıkıldığını görmek bize kâfidir. Bununla, İslâm'da sigortanın helâl
olduğu da sabit olur; çünkü din haram kılmadıkça her şeyin mübah (serbest)
olması esastır. Ve çünkü İslâm, insanları daha önceden malûm olan akitler
çerçevesi içine hapsetmemiştir; İslâm hukukunun akitleşme sistemine, bunun umûmî
şartlarına aykırı olmamak üzere, içinde yaşadıkları asrın ihtiyaçlarının
sevkettiği yeni akitleri yasaklamamıştır. 11
Ancak biz -buna ilâve olarak- İslâm'ın hükümleri, fıkhın temelleri, fukahânın
sözleri içinde sigorta akdinin câiz olduğuna dair- açık kıyâsa mesned olacak-
delîller görüyoruz. Bunlardan yalnızca aşağıdakileri zikredeceğiz:
1. Müvalât akdi.
2. Hanefîlere göre yol tehlikesinin tazmînâtı (bu ikisine daha önce işâret
edilmiş idi.)
3. Mâlikîlere göre borçlanma esasları ve borçlandıran va'd.
4. İslâm'daki avâkıl (cinâî tazmînât) sistemi.
5. Bugün bütün dünyada kabûl edilen, her bölgedeki vazifeli İslâm ulemâsının
istifade ve tatbik ettikleri, devletin vazifelerini yürütmek için aklen ve
şer'an zarûrî bir esas olarak kabûl ettikleri, amelî hayatımıza girmiş, hukûkî
ve mâlî bir sistem var ki; ben bunda da, sigorta akdinin câiz olduğuna dair açık
bir delîl, sağlam bir dayanak buluyorum; bundan maksadım maaş ve emeklilik
sistemidir.
Şimdi size bu delîlleri açıklamak istiyorum:
1. Muvâlât akdi, -Prof. Ahmed Tâhâ es-Senûsî'nin görüşünü özetlerken de geçtiği
üzere- mesûliyet sigortasının cevâzı hakkında hemen hemen açık bir nas
durumundadır.
Tesâdüfe bakın ki, ben uzun zamandan beri bu muvâlât akdinde, sigorta akdinin,
câiz olduğuna dair delîl görüyordum; "İslâm Hukukuna Giriş" kitabımda, fıkhın
tanıdığı muayyen akitler arasında muvâlât akdini zikrederken bu husûsu da
kaydetmiş idim. Bununla beraber, mezkûr delâlet hakkındaki düşüncemin sahih olup
olmadığı husûsunda tereddüt geçiriyordum ki; bilâhare Prof. Senûsî'nin meseleyi
enine boyuna inceleyerek aynı neticeye vardığı makâlesini gördüm. Bu makâle,
düşüncemi kaydettiğim kitabın tabından önce yazılmış olmakla beraber, mezkûr
akit hakkındaki görüşümü ben onu görmeden kaydetmiş idim. Aramızdaki zihnî
yaklaşmaya hayret ettim ve bu benzer düşünmeyi fikrimin sıhhatine bir delîl
saydım. Yukarıda işâret edildiği üzere, Senûsî'nin makâlesinden yirmi yıl önce
Mısırlı bir fâkihin yazdığı, aynı mevzûda aynı düşünceyi destekleyen ve el-Muhâmât
dergisinde neşredilen makâleyi haber almakla güvenim biraz daha artmış oldu.
2. Yol tehlikesinin tazmînâtına gelelim: Bir şahıs diğerine "Şu yolu tutup git;
çünkü emîn bir yoldur; eğer başına bir şey gelirse ben ödeyeceğim" dese, şahıs
da mezkûr yoldan giderken soyulsa, teminat veren zararı öder. Bu Hanefîlerin,
kefâlet bahsinde açıkladıkları bir hükümdür. İbn Âbidîn'in de dikkatini çekmiş,
-işâret edildiği üzere- sigorta üzerine söz ederken bunu münâkaşa etmiştir.
Gerçi İbn Âbidîn bu delâletin kâfi olmadığını, onunla sigorta arasında kıyâsa
mâni fark bulunduğunu ileri sürmüştür; fakat ben bunda, mâlî zararların
sigortasının câiz olacağına bizi yaklaştıran -nas değerinde güçlü- bir fıhkî
düşünce buluyorum. Ve diyorum ki; eğer eski zamanda kefâlet hakkında bu hükmü
kabûl etmiş bulunan fukahâ bugün yaşasaydı ve otomobiller gibi, insana
bahşettiği sür'at kadar tehlike de getiren yeni vâsıtaların bu durumunu
görselerdi; evet onlar bütün bunları müşâhede etseler ve önlerine sigorta
düşüncesi çıksa, bizim gibi onlar da bunun, büyük felâketlerin zararını
hafifletmek için diğer hayâtî- iktisâdî sâhalarda da zarûrî olduğunu hissetmiş
olsalardı, sigortayı şer'i bir sistem olarak kabûl için bir an tereddüt
etmezlerdi.
3. Mâlikîlerin kabûl ettiği borçlanmalar ve borçlu kılan va'din özeti şudur: Bir
şahıs diğerine -aslında mecbûr olmadığı halde- ödünç veya iğreti (âriyet)
vereceğini yahut da bir zararı karşılayacağını vâdetse; bu va'd ile borçlu hale
gelir mi ve yerine getirmez ise aleyhine hükmedilir mi; yoksa borçlu olmaz mı?
Mâlikîlerin dört görüş hâlinde ihtilâf ettikleri bu meseleyi; el-Hattâb borçlar
hakkındaki risâlesinde anlatmış, Şeyh Muhammed Uleyş de "Fethu'l Aliyyi'l-Mâlik"
isimli Fetâvâsında bunu nakletmiştir. 12
a) Bu vâ'de (söz vermeye) dayanılarak hükmedilir. Yâni va'd onu mutlak olarak
borçlu kılar.
b) Bununla asla hükmedilemez; yani borçlu kılmaz.
c) Vâ'deden şahıs bir sebep zikrederek söz vermiş ise vâ'dedilen şahıs o sebebi
tahakkuk ettirmemiş bile olsa vâ'd borçlu kılar. Meselâ birisi diğerine:
"Tarlanı sürmek için sana öküz ve sabanımı âriyet olarak vereceğim" veya,
"Evlenmen için sana şu kadar ödünç vereceğim" dese, yahut da ödünç isteyen
"Yolculuğa çıkıyorum, veya borcumu ödemek istiyorum bana şu kadar ödünç ver"
dese de beriki vâ'detse, fakat vâ'di alan şahıs yolculuk evlenme, borç ödeme,
tarla sürme gibi mezkûr sebebe teşebbüs etmeden, söz veren sözünden caymak
istese cayamaz, vâ'dini yerine getirmek borcundadır; getirmezse icrâ cebren
alır.
d) Söz verilen şahıs, zikredilen sebebi icrâya teşebbüs etmedikçe söz veren
cayabilir, teşebbüsten sonra cayamaz. Meselâ bir şeyi satın almak isteyen
kimseye bedelini vâdetmesi, onun da satın alması; evlenmede mehir meblâğını
ödünç vereceğini söyleyip berikinin buna güvenerek evlenmesi gibi durumlarda söz
(va'd) borçlu kılar.
Mâlikî mezhebinde bu dört görüşün tercihe şayân olanı dördüncüsüdür.
Hanefîlere gelince -talîk (şarta bağlama) yoluyla olan çok dar sınırlar
içindeki- bazı haller dışında va'd kişiyi borçlu kılmaz.
Bu meselede Mâlikîlerin en geniş görüşlerini gözönüne alırsak bu borçlanma
kaidesinde, sigorta akdini tatbik edebileceğimiz geniş bir meydan buluruz. Şu
esasa göre ki -sigorta karşılıksız da olsa- sigortacı, sigortalıya va'd yoluyla,
marûz kalabileceği kazanın zararını yüklenmeyi, yâni zararını ödemeyi
borçlanmaktadır. Mâlikîler içinde en dar görüşün sahibi olan dördüncü gruba
göre: Bir kimse diğerine "Bağını şimdi sat; eğer bu satıştan zarar edersen seni
hoşnut ederim" dese de, muhâtabı da değerinden aşağı (zarar ile) satsa söz
verenin, zararı telâfî etmesi o satıcıyı râzı etmesi gerekir. Bu İbn Vehb'in
görüşüdür. Asbağ da "İbn Vehb'in bu görüşü benim de hoşuma gidiyor" demiştir.
İbn Rüşd bu görüşün dayanağını açıklayarak "Çünkü bu, satışa bağlanmış bir
va'ddir, sözdür; va'd bir sebebe bağlandığı zaman, sebep gerçekleşince yerine
getirilecektir, görüşler içinde en yaygın olanı budur" diyor. (Uleyş'in
Fetvâsından işâret edilen yer).
Sigorta akdi mevzûunda en az şunun söylenebileceği aşikârdır: Sigorta,
borçlandırma va'd yoluyla, vukûu muhtemel bir hâdisenin zararını, va'dedilen
şahıs adına yüklenmeyi borçlanmaktan ibarettir; tıpkı Mâlikîlerin, sadece bir
misâl olarak zikrettikleri "satıcının zararını yüklenmeyi borçlanmak" esası
gibi.
4. İslâm'ın benimsediği "avâkıl", hakkında sahih hadislerin bulunduğu, mezhep
imamlarının kabûl ettiği bir nizâmdır. Kısaca açıklayalım: Bir kimse, asıl
cezâsı kısas değil de diyet (tazmînât) olan kasıtsız bir öldürme suçu işlediği
zaman tazmînât, "âkile"sinin ferdlerine bölünür. Bunlar, tabiî olarak aralarında
yardımlaşma ve dayanışma yapan kimselerdir; yâni suçlunun kendilerinden
sayıldığı, karşılıklı yardımlaştıkları kimseler; akrabası ve ailesinin ergenlik
çağına gelmiş erkekleridir. Tazmînât (kan bedeli) üç yıl içinde ödenmek ve kişi
başına yılda dört dirhemden 13 fazla ödeme payı düşmemek üzere taksim edilir.
Suçlunun âilesi ve yakınlarının sayısı, tazmînâtın üç yılda ödenmesine kâfî
gelmezse, mîrastaki asabe tertîbine göre diğer kan hısımları da bunlara eklenir.
Bulunmuş çocuklarda olduğu gibi; eğer suçlunun kan hısımı cinsinden yakınları ve
yardımcıları yoksa diyet, kendi malından ödenmesi için üç yılda üç taksite
bölünür. Eğer kâfî malı yoksa âkilesi umûmî beytu'l-mâl yâni devlet hazinesidir;
maktûlün kan bedelini burası yüklenir.
Mevzû üzerinde mezheblerin küçük görüş farkları vardır. 14
Avâkıl sistemi, hatâ (kazâ) yoluyla işlenen cinayetlerin mâlî yükünü bölmeye,
küçültmeye mahsus olup bundaki hikmet iki hedefe yönelmiştir.
a) Kazâ yoluyla suç işleyen kimsenin uğradığı felâketin yükünü hafifletmek.
b) Kazâ kurbanlarının kanlarının heder olmasını önlemek. Çünkü istemeyerek ölüme
sebep olan kimse, kan bedelini ödeyemeyecek kadar fakir olursa tazmînât
ödenmeden kalabilirdi.
İbn Âbidîn Raddul-muhtâr'ının el-Maâkıl bölümünün başında "Mi'râc"dan naklen
şöyle der: "Âkıle durumunda olan yakınlar; kaza yapanı koruma ve denetleme
vazifelerini yapmadıkları veya eksik yaptıkları için diyeti yüklenirler; çünkü
o, yardımcılarıyle kuvvetli olduğu için suç işledi, bu sebeple onlar da kusurlu
oldular. İslâm'dan önce iyilik olsun diye ve asâlet îcâbı tazmînâtı
yükleniyorlardı; İslâm da bunu kabûl etti yâni gerekli ve mecbûr kıldı. Bu âdete
insanlar arasında rastlanır: Hırsızlık, yangın gibi bir zarara marûz kalan kimse
için -aynı sebeple- yardım toplarlar."
Ben derim ki:
Bu sözler açıkça anlatıyor ki avâkıl sisteminin esası, İslâm'dan önce de mevcut
olan güzel bir yardımlaşma âdetidir. Kazâ kurbanlarının haklarını çiğnetmemek,
kazâyı işleyenin omuzlarındaki ağır yükü de hafifletmek maksadıyle katil,
yangın, hırsızlık gibi felâketlerin meydana getirdiği mâlî zarar yükünün
bölünmesinde kullanılırdı. İslâm bu düşünceyi -iki yönlü faydasından dolayı-
kabûl etti ve kazâen öldürme suçunda mecbûrî kıldı. Çünkü burada, yardımlaşma ve
dayanışma ilişkisi sebebiyle başkalarına da geçen bir mesûliyet vardır. Tabiî
burada, Resûlullah'ın (s.a.v) "Kasten öldürme suçunda avâkıldan bir şey alınmaz"
buyurması sebebiyle -kanunun da îcâbı olarak- kasıtlı öldürme hâli dışarda
bırakılmıştır. Böyle olmasaydı, kastedene yardım yoluyla suça teşvik unsuru
bulunurdu. (Hîle ve kasten suç işleme sâhalarında mesûliyet sigortasının kanûnen
câiz olmaması da aynı mantığa dayanmaktadır.) İslâm, diğer malî zararlar ve
mesuliyetler sâhasında tazmînâta katılmayı ihtiyarî kılmış, dînin umûmî
yardımlaşma teşviklerine göre kişilerin seçimine bırakmıştır.
İmdi avâkıl sisteminde, bir akitleşme bulunmadığı halde İslâm'ın mecbûrî kıldığı
gibi (buna benzer şekilde) mâlî zararların telâfîsi için, serbest irâde ve
akitleşmenin mecbûrî kılacağı bir yardımlaşma sisteminin kapısını açmaya ne mâni
vardır. Çeşitli felâket ve kazâların meydana getirdiği büyük zararı telâfî etmek
için, çoğu korumak üzere azı vermeyi içeren karşılıklı ödeme ve akit esasına
dayanan, kapsamı geniş faydalı bir sistem, İslâm'ın mecbûrî kılacağı kadar büyük
bir faydayı taşıdığı halde, onu -bu ölçü ve şekilde- insanlar gerçekleştirince
kötülük olabilir mi? Bu kapsam genişliği, her isteyenin ondan faydalanabilmesi
içindir ve bu düşünce İslâm'ın serbest bırakarak, teşvik ettiği umûmî
yardımlaşma çerçevesine dâhildir.
İbn'ul-Kayyim, akitlerde, karşılıklı olarak dermeyân edilen şartların cevâzı
üzerine şunları kaydediyor: "Şart koşulmadan verilmesi ve bırakılması câiz olan
her şey şarta bağlandığı zaman gerekli olur" 15.
5. Devlet memurlarına ait maaş ve emeklilik sistemine gelince; bunun zamanımızda
umûmî bir mâlî sistem hâline geldiği malûmdur. Ben bunu, bir esas olarak ele
alıp delîl olarak kullanmayacağım; çünkü seküler hukuk düzenlemeleri, İslâmî
hükümler için delîl olamaz. Ancak emeklilik tam mânâsıyle sigorta sisteminden
ibaret olduğu halde, bunun karşısında İslâm ulemâsının durumunu ben burada delîl
olarak kullanacağım:
Emeklilik sisteminin esası şudur: Devlet hizmetinde çalışan memûrun aylık
maâşından nisbî küçük bir meblâğ kesilir. Memur kanunun kabûl ettiği yaşlılık
çağına gelip emekliye sevkedilince -artık bilfiil memûr olmadığı halde-
aylıklarından kesilen küçük meblâğın, hizmet müddetine göre kat kat fazlasını
maaş olarak alır. Emeklilik maaşı, eski memur yaşadığı müddetçe devam eder;
vefâtından sonra muayyen şartlar altında bakmaya mecbûr olduğu eşine,
çocuklarına ve yakınlarına intikâl eder. Şimdi bununla hayat sigortası arasında
ne fark vardır?
Her ikisinde de kişi, ne kadar devam edeceğini ve toplamının da ne olacağını
bilemediği, periyodik küçük taksitler ödemektedir. Her ikisinde de kişi veya
âilesi, yatırdığı periyodik küçük meblâğ karşılığında, emeklilikte aydan aya,
hayat sigortasında derhal, verdiğini çok aşan büyük bir meblâğ almaktadır. Hayat
sigortasında alınacak miktar belli olduğu halde, emeklilikte tahakkuk ve
intikâli sona erinceye kadar alınacak meblâğın miktarı bilinmemektedir.
Emeklilikte ğarar ve bilinmezlik nisbeti, hayat sigortasında olandan daha
büyüktür.
Emeklilik sistemini şer'i bakımından hiçbir şüpheli nokta ve mahzur görmeden,
bütün İslâm ulemâsı kabûl ediyorlar. Hattâ onlar bu sistemin devlet
hizmetlerinin düzenli yürümesi için zarurî bir esas; memurların yaşlılık
hayatları ile onlardan sonra, muayyen devrelere kadar âile ferdlerinin
hayatlarını korumak bakımından, âmme menfâatini ilgilendiren gerekli bir sistem
olarak telâkkî ediyorlar. Devlet ile memurları arasında düzenlenmiş bulunan bu
emeklilik nizâmı güzel oluyor da; benzeri, insanlar arasında akitle meydana
gelince neden câiz olmuyor?*
Hâsılı umûmî olarak akitli sigorta sisteminin câiz olduğunu İslâm dîni ve
fıkıhının bütün delîlleri desteklemektedir. Buna mukâbil haram olduğuna dair
sağlam bir dînî delîl yoktur. Haram olduğunu ileri sürenlerin takıldığı şüpheler
de sâbit değildir.
Etrafında birçok münâkaşanın cereyân ettiği bu önemli ve girift mevzûda, benim
düşündüklerim ve bulduklarım bunlardan ibârettir. Eğer doğru ise; bu Yüce
Allah'ın lûtfundan umduğum neticedir; hatâ ise mâzeretim, delîllerine bakarak
nûrlu dînin hükmünü anlamak yolunda, bütün gayretin safedilmesi şeklindeki
vazifeyi yerine getirdikten sonra bu hükme varmış olmamdır.
En yüce maksad Allah'tır. O'nun selâmı üzerinize olsun.
M. A. ez-Zerka
3 Nisan 1961
17 Şevval 1380
Dimaşk
11. İslâm Hukuku Haftası'nda bu tebliğimi sunduktan sonraki günde tertiplenen
münâkaşa celsesinde, şer'an sigorta akdinin cevâzına îtirâzın ağırlığını
yüklenen büyük üstad Prof. M. Ebû Zehra, mübâdele esasına dayanan sigorta
şeklinin cevâzını kabûl ettiğini, hattâ İslâm esaslarına uygun olarak iyilikte
yardımlaşmadan ibâret olduğu için onu teşvik ettiğini açıkladı. Sigortanın
primli olan ikinci şekline gelince, onun bütün îtirâzı burada toplanıyordu ve
münâkaşasında açıkladığı sebeplerden dolayı, onu şer'an câiz görmüyordu. (Bu
tebliğin arkasından onun münâkaşasını ve delîllerini de neşredeceğiz.)
Kahire'de Aynişems Üniversitesi Medenî hukuk hocası muhterem Prof. Dr. Abdullah
el- Hicâzî bu ayırım mevzûunda ona karşı çıkarak münâkaşa açtı ve " sigorta
sistemine temel teşkil eden yardımlaşma düşüncesinde bu iki sigorta şeklinin
birbirine eşit olduğunu" ileri sürdü, üstâdın görüşünü reddetti. Buna göre:
Mübâdele esâsına dayanan sigortada aynı tehlikeye marûz muayyen ve mahdut
şahıslar yardımlaşıyorlar. Bunu da beklenen tehlikeye marûz kalan üyelerinin
yarasını sarmak için ayırdıkları meblâğlar ile bir yardım sandığı kurmak
sûretiyle yapıyorlar. Bu yardımlaşmaya, kazâ ve rizikoların birçok nev'ini içine
alan daha geniş bir çerçeve içinde katılmak isteyenler çoğalınca, artık
birbirini tanımaları mümkün olmayan bu büyük sayıdaki istekliyi toplayacak bir
şahsa, bu idareden alacağı bir ücret karşılığında mezkûr yardımlaşmayı - üye
kaydı ve icrâ yönünden- idâre edecek bir kimseye, onlar da muhtaç olacaklardır.
İşte bu yardımcıları toplayan idâre, primli sigorta şeklinde, sigorta
şirketinden ibarettir. Yardımcı üyeler de şirket ile akit yapan sigortalıların
tümüdür. Şirketin, yardımlaşma işini yürütmesi karşılığında aldığı bedel, elde
ettiği kârdır. Bu da aldığı primler ile (ki bunlar mübâdele sigortasında
üyelerin giriş aidâtına tekabül eder) felâketzedenin zararını tamir için ödediği
tazmînât arasındaki farktan hâsıl olmaktadır.
Şu halde bu iki sigorta şekli arasında - esasta- bir fark yoktur. İkinci şekil
yalnızca yardımlaşanların sayısının, birbirini tanımayacakları kadar
çoğalmasiyle ortaya çıkan, yardımlaşma işinin idaresine ait teknik bir
kuruluştan ibârettir. Birinci şekilde vâki zararların tazmînâtından artan sandık
malı, üye olan sahiplerine iâde edilir; ikincisinde ise primler ile tazmînâtın
farkından meydana gelen farkın doğurduğu fazlalık prim ödeyenlere iâde edilmez;
işin idâresine karşılık şirkete kâr olarak kalır.
Üstad Ebû Zehra birinci şekli şer'an kabûl ediyorsa kesin olarak ikinci şekli de
kabûl etmesi gerekir.
Kaldı ki bizzat Üstad Ebû Zehra da arabaların sigortalanmasının şer'an câiz
olduğuna dair fetvâsını açıklamış idi; mevzû aynı olduğu halde nasıl onu, bazı
şeylerde câiz görüp bazılarında menedebilir?
Delîlin kendisini mağlub ettiğini gören Üstad, bu noktada kalktı ve el- Ehrâmu'l-İktisâdî
dergisinde neşrettiği, bizim de bu teblîğin dördüncü faslında naklettiğimiz
fetvâsından rücû ettiğini açıkladı.
Ben de bu noktada duruyor ve kendisine lâtife yoluyla şu cevabı veriyorum:
"Şimdi bu rücû, mûteber olmayan, hîleli bir rücû sayılır!."
(Yardımlaşanlar arasında hizmet veren, kurumu yöneten şirketin yaptığı iş, kâra
değil, ücret ve maaşa konu olur ve kurum bu esasa göre düzenlenebilir. Aksi
halde şirketin elde ettiği "Kârın" meşrû dayanağı yoktur. H. K.)
12. C. I, s. 255 (Borçlara dair meseleler bahsi)
13. Bu, altın dînarın onda dördüne tekabül eder. Dinar bir miskal
ağırlığındadır, bir miskal de yaklaşık beş gramdır.
14. Bunun için bak. İbn Âbidîn, C. V, Kitâbu'l- ma'âkıl. Ve diğer mezheplere ait
kitapların aynı bahsi.
15. Yani şartnâmeye konduğu takdirde ödenmesi, verilmesi, ifâsı mecbûrî hale
gelir. (çeviren) İ'lâmu'l- muvakkı'în, el- Mümîriyye baskısı, c. III, s. 339-420
* Hayat sigortasını emekliliğe kıyas etmek ölçüyü kaçırmaktır. Emekliye,
maaşından kesilenler toplamından daha fazlasını veren devlettir; devlet uygun
gördüğü vatandaşlara, önceden para ve hizmet almadan bile maaş verebilir. Hayat
sigortasının amacı paradan para kazanmaktır; bunu da faizcilik yaparak
gerçekleştirmektedir. H. K.
İslami Okul Okulların En Önemlisi