Büyük Üstad Prof - Ekonomibanka - 78. Sayfa
Büyük Üstad Prof. M. Ebû-Zehra'nın Cevabî Yazısı
(Sonradan Hadâratü'l-İslâm dergisinde bizzat neşrettiği şekliyle alınmıştır.)
1. Bu mevzûda söz edenlerin bir kısmı bütün nevileriyle ve detaylarıyle
sigortayı mübah (serbest) görmüşler; hiçbir kayıt koymamışlardır; ancak dostumuz
büyük âlim Prof. M. ez-Zerka akitlerin fâizden arınmış olması kaydını
koymaktadır. 1
Diğer bir grubun sözlerinden de öyle anlaşılıyor ki; onlar da sigortayı mutlak
olarak menediyor; haram biliyorlar. Fakat sözleri üzerinde iyi düşünen anlıyor
ki, bunların îtirâz hedefi, taraflardan biri şirket, diğeri ise ferdler veya
başka bir şirket olan sigortadır. Çünkü ileri sürdükleri bütün delîller bu nevi
sigortaya yöneliyor; zarar burada, kumar burada cârî oluyor; delîller de buna
uygun düşüyor.
Üçüncü grup, şirket ile ferdler veya ticârî, sınaî v.b. şirketler arasındaki
akitlerle meydana gelen sigortayı açık olarak tecviz etmiyor; fakat bütün
sigortacıların, sigortalılardan ibaret oldukları, karşılıklı yardımlaşmaya bağlı
sigortayı helâl görüyorlar. Bu bir topluluğun yaptığı karşılıklı yardım aktidir.
Bazan da hükümetin, bütün idâresi altındakilere gerekli kıldığı sistem şeklinde
gerçekleşir. Bu nevi sigortayı câiz görüyorlar, çünkü birincisinin helâl
olmasına mânî şüpheler burada yoktur. Ve çünkü karşılıklı yardım Kur'ân-ı
Kerim'in nassı ile sâbittir. "İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşın, günâh ve
düşmanlık üzerine yardımlaşmayın." (el-Mâide: 5/2)
Şüphe yok ki bu, görüşlerin en iyisidir ve "işlerin en iyisi orta olanıdır"
hikmeti ile, bazı İslâmî nakillere de uygun düşmektedir. Hicretin ilk yıllarında
vâkî olan kardeşlik akdi, yardımlaşma mevzûunda aklın tasavvur edebileceği en
değerli, en yüksek bir örnektir. Bu nevi sigorta da ona dâhildir.
Birinci görüşün bayraktarlığını muhterem Prof. M. ez-Zerka yapmıştır. Prof
Abdurrahman İsâ onun sakındığından sakınmayarak îtirâz etti; çünkü bu zât, fâiz
(fâide) şartı konsa dahî, sigorta akitlerini mutlak olarak mübah görüyor ve bu
kârın (fâide) fâiz olmadığını ileri sürüyordu. 2
2. Prof. ez-Zerka -Allah onu korusun- isbat yükünü de üzerine aldı; delîllerini
güzel bir şekilde tertipleyip ifade etti, dinleyicilerin dikkatini çekti;
birtakım şüpheler tasarlayarak onları reddetmeye çalıştı. Merhum yazar Mustafa
Lutfi el-Menfelûtî'nin sözünü, burada ona uyan örnek olarak zikredersek,
haksızlık etmiş olmayız zannediyorum. Menfelûtî, sosyal reform taraftarı Kasim
Emîn'in yazarlığı ve yazıları hakkında şöyle demiş idi: "Kasim Emîn'in sözü
kadar hakka benzeyen bâtıl bir söz görmedim." Biz bu kürsüden onun
(ez-Zerka'nın) ifâde ve takdim şeklinin güzelliğinden bahsediyor, onu övüyoruz;
fakat hakkı olan bu övgüde fazla ileri gitmek istemiyoruz ki, onun yaptığı gibi
bizim de tatlı sözleri rüşvet olarak kullandığımız zan ve töhmeti hâsıl olmasın.
Çünkü Cezâ Kanunu'nda rüşvetin büyük cezâsı vardır. İçimizde bulunan cezâ
profesörlerinin bu rüşveti de suç sayılan rüşvetler içine sokmalarından
korkarız!
Bizi bağlayan sevgi ve dostluktan sıyrılmadan sözünü incelemeye başlayalım;
Allah'ın lûtuf ve hidâyeti ile bu sevgi bizi, ileri gitmek ve haksızlık etmekten
alıkoyacaktır.
3. Muhterem profesör sigorta akdini, gök yıldırımlarının yere inmesini önleyen
yıldırım siperine benzetmiş idi. 3 Biz de Allah Teâlâ'dan şunu niyâz ediyoruz.
Yerden çıkan yıldırım ve kasırgaların, -halkalarını birer birer koparmak üzere-
semâvî dîne yol bulmasına mâni olacak siperler îcâdı için, beşer aklına, başarı
lûtfeylesin. 4
Ez-Zerka sözlerine, Hanbelî mezhebinin ve bilhâssa İbn Teymiyye'nin kabûl ettiği
"akitlerde esas serbest olmasıdır" prensibiyle başladı. Akdin içinde, dînin nas
ile yasakladığı bir şey olmadıkça bu akit mübahtır, serbesttir. Bu kaide sigorta
akdine tatbik edilince şu netice çıkar. Ortada onu men eden bir delîl
bulunmadığına göre sigorta şer'an mübahtır.
Profesör bununla iktifâ etmeyerek "şer'î delîle dayanmayan akitlerin mûteber
olmayacağını" benimseyen Hanefilerin, günah ile karışık veya günâh şüphesi
bulunan bazı akitleri, ihtiyaçtan ve ihtiyaç kabûl edilen "kaçınılmaz oluş"tan
(umûmî belvâ) dolayı mübah gördüklerini ileri sürüyor ve buna da bey'ul vefâyı
örnek veriyor.
Bununla da iktifâ etmiyor; sigorta akdini kıyas yoluyla ispat etmek istiyor;
müvâlât akdi ve âkıle üzerine tazmînâtın farz olması ile sigorta akdi arasında
karşılaştırmalar yapıyor.
Aynı zamanda bilfiil yardımlaşmaya dayansın, şirket ile fertler arasındaki
akitle olsun bütün nevileriyle sigortayı, İslâm'ın dâvet ettiği ve sünnetin
teşvik eylediği yardımlaşma içine sokmaya çalışıyor. Aslında onun, iyiliğinde
akılların birleştiği güzel bir teminat olduğunu söylüyor. Sonra bize Venedik
tâcirlerinin hikâyelerini, yardımlaşmanın onları nasıl can, mal ve gemileri
sigortalamaya sevkettiğini anlatıyor. Şirketin bir taraf, sigortalının da bir
taraf olduğu akit durumunda yardımlaşmanın, şirket vâsıtasiyle bir yardımlaşma
olduğunu; malını, canını, eşyasını sigorta ettirenlerin sigortalılar arasına
girdiklerini ve hep beraber yardımlaştıklarını tasvir ediyor. Sonra hayat, mal
ve mesuliyet sigortalarının iktisadın temelini teşkil eden yaygın bir sistem
olduğunu söylüyor ve sigortanın helâl olmasını önleyen şüphelere geçiyor;
sigortada bilinmezlik unsuru ve kadere meydan okuma durumu bulunduğu, onun kumar
olduğu şüphelerini reddetmeye çalışıyor. Kumar şüphesini: "Sigorta ve güvenlik
kumar değildir; çünkü kumar ciddiyetten uzak bir oyundur; bunda ise hayatî
ciddiyet vardır." Diyerek; kadere meydan okuma şüphesini; "Kazâ ve kadere iman,
gelecek tehlikelere karşı tedbir almaya mâni değildir; sigorta, meydana geldiği
takdirde, felâketlerin yaralarını tedâvî tazmînâtıdır; bu zararları, ona
tahammül edemeyecek olan ferdin omuzlarından topluluğun omuzlarına kaydırmaktır,
eğer kazâ ve kadere iman sebebiyle sigortayı menedersek, ona benzeyen yıldırım
siperlerinin yapımını da haram kılmamız gerekiyor" diyerek; ğarar şüphesini:
"İslâm hukukunda akdi bozan cinsten değildir; çünkü sigorta akdinde akitten
hemen sonra gerçekleşen bir karşılık vardır" diyerek reddediyor. Akdin mevzûunun
ihtimâle dayandığını da kabûl etmiyor ve sigorta akdinde ihtimâlin varlığını
kabûl eden hukukçuları tenkit ediyor. "Akdin mevzûu teminattır" diyor ve buna,
İslâm hukukundan "bekçilik için kiralama akdini" örnek gösteriyor. Ğarar
nev'inden bir şüpheyi ve bilinmezliği de: "sigorta akdindeki bilinmezlik ihtilâf
doğurmaz ve icrâya mâni olmaz; akdin sıhhatine mâni olan bilinmezlik, icrâyı
önleyendir." ifadesiyle cevaplandırıyor. Nihayet bütün nev'ileriyle sigortanın
helâl olduğu hükmüne varıyor; ancak fâize dayanan bir şartı muhtevî akdi sahih
saymıyor, yahut da en azından şartı hükümsüz sayıyor.
4. Söyledikleri kısaca bundan ibarettir. Eksik bir şey bırakmamış olduğumu ümit
ediyorum. Şimdi onun ve diğerlerinin sözlerinin münâkaşasına geçelim.
Münâkaşaya geçmeden önce şunu ifade edelim ki bizimle, kısmen veya kül hâlinde
sigorta akdini mübah görenler arasındaki görüş ayrılığı; yalnızca bir sâhada
bahis mevzûudur: Birbirine yabancı bir sigortalı ile bir sigortacı şirketin iki
tarafını teşkil ettiği, her birine haklar ve vazifeler yükleyen sigorta
akitleri. Devletin tesis ettiği sosyal sigorta ve güvenlik -ister işçiler, ister
memurlar arasında olsun; herkese şâmil olsun veya bazı gruplara mahsus bulunsun-
sahihtir, mübahtır; buna hiçbir îtirâzımız yoktur; ister anlaşmaya dayansın
ister hükûmet takdir etsin, bu bir nevi kardeşlik anlaşmasıdır; borçlandırma
veya mecbûr kılma yoluyla olması da fark etmez. Bizim ihtilâfımız sadece, işi,
sigortacılıktan kazanç sağlamak olan şirket ile yapılan akitlere münhasırdır.
5. Münâkaşamıza, Profesörün ileri sürdüğü fıkıh kaidesi ile başlayalım:
"Hanbelîlere ve bilhâssa İbn Teymiyye'ye göre aktiler, meneden şer'î bir delîl
bulunmadıkça mubahtır, serbesttir." demişti. Biz de deriz ki: Münâkaşa mevzûu,
akitlerin aslı değil, ileri sürülen şartlardır. Profesör buna şu cevabı veriyor:
"Bazı şartlaşmalar akdin mânâsını değiştirir; akitlerde ihtilâf aslında
şartlarda ihtilâftan ibarettir." Cevabımız: İbn Teymiyye'nin el-Uqûd kitabında
zikrettiği kaide şartlar hakkındadır. Bunun akitler için bahse konu olması,
ancak şartların tabiatleri îcâbı akdin gereğini değiştirmesindendir. Şu halde
şartlar bazı yönlerden onun mâhiyetini değiştirmektedir. Durum böyle olunca
"sigorta yeni bir akittir; bu kaidenin ona tatbiki mübah olur mu?" konusuna
gelelim: Biz de Profesörle beraber yürüyor ve dînin akitler için koyduğu
esaslara uygun olan, bunlara aykırı bulunmayan akitlerin mübah olduğunu kabûl
ediyoruz; fakat biz bu akde, câiz olan yeni bir akit oluşu yönünden değil,
ihtivâ ettiği husûsların şer'î hükümlere uygun olup olmadığı cihetinden
bakıyoruz.
Bey'ul-vefâ'ya gelince bunun mânâsı: bir kimsenin, belli bir zaman içinde
bedelini iâde ettiği takdirde geri alması şartıyle bir şeyi satmasıdır. Çok kere
bu akde mevzû olan şeyin geliri vardır ve bu gelir satın alana ait olur ki;
netice itibariyle satıcı, mezkûr gelir karşılığında ödünç para almış olmaktadır.
Her ne kadar nâdir ise de satılan şeyin geliri yoksa fâiz ortadan kalkmış olur.
Bu akit Menverâünnehir'de çok yayılmış idi; ödünçler ancak bu esasa göre cârî
oluyordu, insanların buna ihtiyacı vardı ve ihtiyaç onu matlûp hale getiriyordu.
İhtiyaçlar yaygın hale gelince zarûret gibi değerlendirilir; işte bu sebeple İbn
Nüceym onun sahih bir akit olduğunu nakletmiştir. 5
Sahih olduğunu söyleyenler de bunun üzerinde rehnin mi, yoksa satıcının
muhayyerliği şartı bulunan satışın mı hükümleri tatbik edileceğinde ihtilâf
etmişlerdir. Birinci şıkka göre gelir (ğalle) helâl değildir. İkincisine göre
mülkiyet satın alana geçmez; çünkü Hanefî mezhebine göre muhayyerlik satıcı için
ise, eşya üzerindeki mülkiyeti devam eder.
Fukahâdan birçoğu da bu akdi mübah ve câiz görmüyorlar. 6
Şüphelerle çevrili olan bir akdi profesörün bu şekilde delîl olarak niçin
kullandığını anlayamadık. Mübah olduğunu kabûl etsek bile o, mevcut bir akit
nev'i içine sokulmuştur; ya rehindir, veya satıştır, şu halde yeni bir akit
değildir. 7 Profesör cevabında buna temas etmekle beraber, fukahânın ona dair
görüşlerini nakletmek dışında yeni bir şey söylememiş; o görüşleri ise biz zaten
baştan kabûllenmiştik.
6. Şimdi yaptığı kıyasa geçelim; sigorta akdini, âkılenin tazmînâtı yüklenmesine
olduğu gibi muvâlât akdine de kıyas etmiş idi. Biz bir kazanç şirketi ile
yapılan sigorta akdinin, muvâlât akdi ve âkılenin diyeti yüklenmesine kıyas
edilmesi karşısında hayretten hayrete düştük. Çünkü muvâlât akdi, Arap
olmayanlardan İslâm'a giren bir şahsın, müslüman bir Arap ile "suç işlediği
zaman Arabın diyeti ödemesi, vâris bırakmadan ölmesi hâlinde ona vâris olması
üzerine anlaşmasıdır." Biz burada hiçbir ortak nokta tasavvur edemedik ve bunu,
Prof. ez-Zerka gibi büyük bir âlimin yapmış olmasını garipsedik. Bu hayretimiz
karşısında şu cevabı vermişti: Benzetmeden maksadımız, cezâî mesuliyete bağlı
sigortadır. Çünkü Arap tazmînâtı yüklenmektedir ki, bu, cezâî mesuliyetten
neş'et etmiştir.
Bu açıklama da -izah edeceğimiz üzere- bizim hayretimizi arttırmaktan başka bir
işe yaramamıştır; muvâlât akdi, Arap olmayan bir kimseyi bir Arap âilesine
katıyor, akdi yapan onlardan birisi; âile ferdi hâline geliyor, ismini, soyadını
alıyor, bununla çağrılıyor. Ebû-Hanîfe el-Fârisî'ye, Ebû Hanîfe el-Teymî
deniyor. İmdi bir ticarî kazanç şirketi ile akit yapan kişi onlardan birisi
oluyor mu, genel olarak topluluğun üyesi oluyor mu, bütçesine, gelir ve giderine
müdâhele edebiliyor mu?8 Böyle olmayınca sigorta akdi nasıl muvâlât akdine
benzetilir? Bu, aradaki büyük farka rağmen, hattâ kıyasın iki tarafını
birleştiren bir nokta olmadan yapılmış bir kıyastır.
Bundan daha garip olanı sigortanın, tazmînâtı âkılenin yüklenmesine kıyas
edilmesidir. Çünkü âkıle: Kan bağı, Allah'ın riâyetini emrettiği hısımlık
alâkası, iyilik ve takvâ üzerine yardımlaşma, borcu yüklenme ve kazancı
paylaşmada yardımlaşma râbıtasının bağladığı bir âiledir. İmdi kazanç gâyesiyle
kurulmuş bir şirket ile -ona her ay veya yıl bir meblâğ veren- diğer taraf
arasında meydana gelen ve irâdenin doğurduğu sun'î akit, herhangi bir noktadan o
tabiî rabıtaya benzer mi? Biz bu kıyası Profesörün açıklamasından sonra daha da
artan bir hayretle karşılıyoruz.
7. Değerli Profesör (Allah onu korusun!) sigorta akitlerini, bütün şekilleriyle
Kur'ân ve sünnetin istediği yardımlaşma içinde mütalâa ediyor ve bunun, önce
gemilerin ve malların denizde maruz kaldıkları tehlikeleri, sonrada hayat
tehlikelerinin zararını defetmek için yardımlaşan Venedik tüccarı arasında
doğduğunu, bunların topluluk hâlinde hem sigortalı, hem de sigortacı olduklarını
açıklıyor ve devamla sigortanın yardımlaşma mânâsını kaybetmediğini, hayat, mal,
gemi ve mesuliyetler üzerine sigorta ile sermâyesini değerlendiren, para kazanan
şirketlerde bile bunun -sigortalılar arasında- bir yardımlaşma olduğunu,
şirketin ise bu yardımlaşmanın aracısı durumunda bulunduğunu zikrediyor.
Biz bu düşünceye karşı deriz ki: Gerek Venedik tüccarı arasında olan sigortada
ve gerekse üyelerinin yardımlaştığı içtimaî sigortalarda, şüphesiz olarak
yardımlaşma mevcuttur. Fakat her birinin kendi başına borcu ve muayyen hakları
olan kişiler ile sigorta şirketi arasındaki akitte böyle bir yardımlaşmayı
tasavvur edemiyoruz; aksi halde, bir şirket ile akit yapan her fert, onunla akit
yapan diğer fertler ile yardımlaşmış olurdu. Buna göre banka ile akit yapan da,
onunla akit yapan herkes ile yardımlaşmış olur; bu acayip bir anlayıştır.
Evet sigortanın aslı karşılıklı yardımlaşmaya dayanıyordu. Fakat, Venedik
tâcirlerinin zamanından sonra iktisadî hayata hâkim olan yahudiler onu,
yardımlaşma mâhiyetinden, bu apaçık sömürü mekanizmasına çevirdiler. Bu ters
çevirmeden sonra, hâlâ yardımlaşma mânâsına sarılan kimse, aslı helâl üzümden
olduğu için şarabı da helâl sayan kimseye benzer. Değişen, halden hale geçen her
şey böyledir. Hattâ biz deriz ki: Kazanç şirketlerinin yürüttüğü sigorta,
yardımlaşma sigortası temeline de dayanmaz; bunun ismini taşısa bile başka
mâhiyettedir. İsimler, varlıkların mâhiyetini değiştirmez; beyaza zenci diyen
onu zenciye çeviremez, siyaha beyaz diyen onu beyaz yapamaz. 9
Sigorta yoluyla kazanç kapısını açmak önümüze ne garip şekiller çıkardı? Öyle ki
kadınların güzelliklerinin ve bacaklarının sigorta edildiğini görüyoruz. Maksat,
kazanç olduğuna göre bunlar tabiîdir. Şimdi bunu, Venedik tâcirlerinde
gördüğümüz yardımlaşma sigortasının devamı sayabilir miyiz? Hayır. İstismar ve
menfâat yolları arayıp duran yahudi kafası fesadın ve kötülüğün başıdır.
Muhterem Profesör Mustafa ez-Zerka bize cevap veriyor ve sigortanın bir yahudi
îcâdı olmadığını söylüyor. Evet, sigortanın iyi ve üstün yönü yahudi îcâdı
değildir; sömürü şirketlerinin yürüttüğü sömürü düzeni yahudilere aittir. Hangi
asırda olursa olsun sigorta şirketlerini incele, yahudilerin onlara hâkim
olduğun göreceksin.
Şimdi onun şüphelerinin reddine ve bu reddin bazılarının münâkaşasına geçelim:
Bazı âlimler, yardımlaşmaya dayanmayan (teâvünî olmayan) sigortaların kumar
olduğu, helâl olmayan bir yoldan kazanç sağladığı şüphesini ileri sürdüler;
çünkü bunda bir şahıs yirmi verir yüz kazanır; bazen yüz verir yüz alır;
şirketin iki yüz zarar ettiği ve bir sigortalıdan bin kazandığı olur. Sigortalı
veya vârislerinin aldığı, hakları değildir. Sigorta akdinde verileceği,
alınacağı kesin hiçbir şey yoktur. Bu kumar değil ise de kumar mânâ şüphesinden
uzak değildir.
Fakat Prof. Mustafa ez-Zerka şu noktalara dayanarak bu şüpheyi kesin olarak
reddediyor: Kumar bir oyundur; bu oyun değil, ciddî bir iştir. Kumar insanları
birbirine düşürür, Allah'ı anmayı ve namaz kılmayı önler; halbuki bunda öyle bir
şey yoktur. Bunda karşılıklı borçlanma vardır, kumarda böyle bir mâhiyet yoktur.
Halbuki sigortayı kumara benzetenler, ondaki riziko ve ihtimal unsuruna, kazanç
ile kayıp arasındaki tutarsızlığa; kazanç hâlinde âdil bir nisbetin yokluğuna
dayanıyorlar.
Kumarın dâimâ bir oyun olduğu iddiâsı da gariptir; çünkü Araplar kumar okları
ile taksim yapıyor, taksimde bunu hakem kılıyor ve bununla yapılan taksimi
adâletli buluyorlardı. Allahü Teâlâ "ve kumar okları ile kur'a çekmeniz... bir
günâhtır" (el-Mâide: 5/3) buyurarak onu yasaklamış; "Şarap, kumar, kurban
kesilen putlar ve fal okları pistir; şeytanın işi cinsindendir" (el-Mâide: 5/90)
buyurarak bunu -haram kılınan şeyler arasında- şarap ile bir tutmuştur. Şu halde
şüphesiz olarak bu da bir nevi kumardır ve her kumar oyun değildir.
İkinci farka gelelim: "Sigorta akitlerinde Allah'ı anmaya ve namaza engel olma
durumu, kin, haset ve düşmanlığa sebep olma hâli yoktur" denmiştir. Biz de deriz
ki bunlar yasaklamaya uygun düşen hikmet ve vasıflardır; hükmün müsbet ve menfî
olma yönlerinden kendisine bağlı bulunduğu illet değildir ki, bu mevcut olunca
haram hükmü bulunsun, bulunmayınca da helâl olsun. Şarap içenlerden de bazıları
birbirini sever, sayarlar; bu durum onlar hakkında şarabın haram kılınmasını
önler mi? 10 Sigorta akdinin karşılıklı ödemeye ve borçlanmaya dayanması da onun
kumar mânasını önlemez. Hattâ onun böyle olduğu da belli değildir; çünkü
bedeller sabit değildir; iki bedelden birisi belli olmayan bir akdin mevzûu
belli ve sabit olmaz; iki yüz almak için yirmi veren iki kişi arasında hangi
karşılıklı ödemeden bahsediliyor; sonra bu fâiz değil midir?
Bizim Profesörün şüpheyi defetmek için söyledikleri karşısındaki görüşümüz
budur; biz şüpheyi izale edilmemiş buluyoruz. Hattâ bize göre kumarın yanında
(hayat sigortasında) sigortalının, muayyen müddetten önce ölmesi hâlinde düpedüz
bir de fâiz vardır; çünkü o, az bir şey veriyor, karşılığında çok şey alıyor; bu
şüphesiz fâizdir; veya imâmların (müçtehitlerin) kabûl etmediği bir muâmeledir.
9. Karşılıklı yardımlaşma esasına dayanmayan sigortayı kabûl etmeyenler bunda
bilinmezlik, ihtimâl (ğarar) bulunduğunu söylediler. Gerçekten bunda akdin
mevzûu sâbit, varlığı gerçekleşmiş değildir; bu, ağın çıkaracağı balığı,
hayvanın karnındaki yavruyu satmak gibidir. Benzeyen taraf: Bu satışlarda
satılan şeyin yeri ve varlığı bilinmemektedir; varlığı ihtimâle dayanmaktadır.
Bunun gibi menedilen sigorta akdinde de akdin mevzûu sabit değildir.
Akdin mevzûu nedir? Sigortalının verdiği mi, sigortacı şirketin verdiği mi,
yoksa -bu akdi sarf nev'inden sayarsak ki başka türlü hüküm çıkarılamaz- her
ikisi midir?
Şüphe yok ki sigortalının verdiği belli değildir, az olur, çok olur, bazen de
anlaşmada zikredilenlerin tamamı olur. Şirketin verdiği de bazen az, bazen çok
olur, çok kere de hiçbir şey vermez; hattâ aldığına, kazandığından ekleyerek
iâde ettiği de olur.
Şimdi bunlar ğarar değil de nedir? Sonra bu, haram olan bir para muâmelesi
(sarf) değil midir? Sarfta teslim almak şart olduğu halde bu, toptan bin liraya
karşılık taksitle bin lira; yâni borca karşı borcun satışı değil midir? 11
Profesör "mübâdelelerde farklılık akdin sıhhatine dokunmaz" diyor. Biz de
diyoruz ki: Buradaki fark sadece ihtimâldir; belli olmamaktır. Bilinen mübâdele
akitlerinde bedellerin kıymetlerinin farklı olması ile ihtimâlin alâkası yoktur.
Nerede ihtimâl varsa orada ğarar ve kumar vardır. Burada az veya çok belli bir
bedel yoktur. 12 Bunun içindir ki medenî hukuk âlimleri sigortayı, mevzûu
ihtimâlli olan bir akit olarak kabûl etmişlerdir. Onlara göre bunun câiz olması
için bir mâni yoktur.
Fakat Prof. ez-Zerka "Bunda aslâ bilinmezlik olmadığını, akdin mevzûunda ihtimâl
bulunmadığını, akdin mevzûunun teminat ve güvenlik olduğunu" söylüyor. Bu da
garipliklerden birisi. Biz güvenlik ihtiyacının akde sebep oluşunu anlıyoruz;
fakat akdin mevzûu olmasını anlayamıyoruz. Bir kimse bir akar satın alınca akdin
mevzûu akardır; sebep ve sâik ise oturmak veya gelirinden istifade etmektir
(istiğlâl); bu istifade akdin mevzûu sayılmaz. Güvenlik manevî bir şeydir;
alınıp satılmaz; pisikolojiktir, rûha bağlıdır. Bazen parasız gelir; bazen de
uğrunda büyük paralar sarfedilir de elde edilmez. Güvenliğin (emân) mevzû teşkil
ettiği, şer'i veya hukukî (medenî) hiçbir akit bilmiyoruz ki bu yeni akdi de ona
katalım. 13
Fakat Profesör (Allah onu korusun!) düşünüyor ve karşımıza bekçilik akdini
çıkarıyor; burada güvenliği, akdin mevzûu kabûl ediyor, benzeyenlerin birbirine
ilhâk edildiği gibi, sosyal olmayan sigorta akdini de buna katıyor, bu kabilden
telâkki ediyor.
Ve bu sözü cevaplandırmak üzere de şöyle diyor: "Bütün akitler gâye ve
neticeleri gözönüne alınarak vazedilmiştir. Buna göre bekçilik akdinin gâyesi
nedir? Bekçinin işinden hâsıl olacak şu netice neden ibarettir? Cevap açık
olarak şudur: Bekçiyi tutanın güvenlik ve huzuru dışında bu akdin hiçbir netice
ve faydası yoktur."
Ben de değerli Profesöre diyorum ki: Bu söze katılmıyorum; çünkü akitlerin
netice ve semeresi "mevzû" adını alamaz. Ben oturmak için bir akar satın alsam
bu maksadımı akdin mevzûu mu sayacaksınız? Bakıp inceledikten sonra, almış
olmama rağmen, sonradan benim oturamayacağımı veya orada oturulamayacağını
anlasam, satış bâtıl olacak ve satanın tazmînât vermesi mi gerekecek?
Bir daha söylüyoruz ki, akitlerin netice ve gâyeleri -fıkıh yönünden- mevzûları
sayılamaz. Ve mahcubiyetle ilâve edeyim ki bu nokta tartışma ve ihtilaf konusu
olamaz. 14
10. İleri sürülen üç noktaya geçiyoruz; bunları birer birer nakil ve münâkaşa
edeceğiz:
a) Yeni akitlerin şer'i prensipler içinde yerini bulmak, geniş kapıları
daraltmamak din âlimlerinin vazifesidir. Onların aksine davranışları, İslâm'a
zarar verir, onun yenilenmesini önler, ebedî din oluşuna aykırı düşer...
Biz bu sözlere bir şartla katılıyoruz: Yeni akitlerde, İslâm'ın sabit esaslarına
aykırı düşen bir husûsun bulunmaması gerekir. Her yeni akit nas ile veya
müçtehitlerin icmâı ile sabit bir kaideye ters düşmesine rağmen kabûl edilirse,
giderek İslâm'ın gerçekleri ve esasları birer birer bozulur; kendimizi kaybeder,
başkasında eririz. Biz Avrupalıların kendi hukuk ve kanunlarına sımsıkı
sarıldıklarını görüyoruz. Her devlet kendi hukukunu millî varlığının bir parçası
gibi görüyor; toptan değiştirmeyi aslâ düşünmüyor; sadece elverişsiz olduğu
anlaşılan parçaları değiştiriyor. Bizim de kendi hukukumuz karşısındaki durum ve
tutumumuz bu olamaz mı? Şâri'in İslâmî maksatlarına uygun düşenlere kapıyı açıp,
uygun düşmeyenlere zarûret olmadıkça- kapatamaz mıyız? Açıklayacağımız üzere biz
bu mevzûda (sigorta mevzûunda) zarûret görmüyoruz.
b) Kendisine karşı takdir hisleriyle dolu bulunduğumuz bir âlim şöyle diyor:
"Memleketimizde cârî olan örf ve âdet, sigorta akdini kabûl etmemizi
gerektirecek bir hale geldi. İslâm hukukunda ve bilhâssa Hanefî fıkhında örf ve
âdet, hükmü nas ile değil de içtihat ile elde edilen meselelerde kabûl edilmiş
bir delîldir."
Biz de şartlarını taşıyan sahih örfü, delîl olarak kabûl husûsunda ona
katılıyoruz. Gerçekten önceki âlimler ile sonrakiler arasında görüş ayrılığı,
delîl farkından değil, zaman ve örf-âdet farkından ileri gelmiştir. Fakat biz
sormak istiyoruz: Karşılıklı yardıma dayanmayan sigorta bugün umûmî veya husûsî
örf hâline gelmiş midir? Biz bu nevi sigorta ile sigortalanan kişiler üzerinde
bir istatistik araştırma yapsak, genel nüfusa nisbetle bunların -bir örf tesis
edemeyecek kadar- az olduklarını görürüz.
Sonra varlığı iddia edilen bu örf, naslardan çıkarılmış -yukarıda açıkladığımız-
bazı husûslar ile çatışıyor. Eğer "bunlar şüphelerden ibârettir," denirse, şu
mukâbelede bulunuruz: Bu şüpheler o kadar çoğaldı ve koyulaştı ki, artık bu nevi
akdin İslâm'ın hedeflerine ve fukahânın görüşlerine ters düştüğüne hükmeder
olduk; hattâ bize göre bu bir nassa da karşıdır; fâiz nassına; çünkü fâiz bunun
her tarafını sarmıştır.
c. Tebliğini yazılı olarak sunanlardan birisi şöyle diyordu: Bu akitte umûmun
menfâati (maslâhat) vardır; maslahat kendi başına bir fıkıh prensibidir. Hattâ
bu akit iktisadî bir zarûret hâline gelmiştir. Çünkü ticârî firmalar mallarını
ancak sigortalı gemilerle gönderiyor ve malın sigorta ettirilmesini de şart
koşuyorlar. Hükûmetler bazı işlerde sigortayı şart koşuyorlar. Arabaların
ruhsatnâmeleri ancak sigorta ile tamam oluyor...
Biz de bunları kabûl ediyoruz; çünkü olanı inkâr etmek durumunda değiliz. Fakat
bu nevi sigortanın zarûrî olduğuna hüküm verebilmek için, bundan başka bir
sigorta şeklinin bulunmasının mümkün olmadığını kabûl etmemiz gerekir. Çünkü
zarûret ancak işlerin tıkandığı ve haramdan başka çıkış yolu olmadığı zaman ve
yerde gerçekleşir. Acından ölme derecesine gelen ve domuzdan başka da yiyecek
bulamayan kimsenin hâli gibi ki, bu durumda onu yemesi mübah olur. Fakat
domuzdan başka yiyecek bulunur da, temiz ve helâl olmasına rağmen, daha
lezzetsiz olursa zarûret hâli tahakkuk etmez.
Burada da durum aynıdır. Çünkü içtimaî sigortanın kapıları açıktır; o tesis
edilmemiş ise etmeliyiz, dar ise genişletmeliyiz, ufuk dar ise düşünürlerin
önüne ufukların en genişini koymalıyız.
Takdirle andığımız bir hâdise Hartumlu şoförlerin davranışıdır. Sigorta
mecbûriyeti getirilince onlar aralarında bir yardımlaşma cemiyeti kurdular;
sigortayı bu cemiyet yapıyor; hepsi birden hem sigortacı hem de sigortalı
oluyorlardı. (Allah onların imânını korusun ve kazançlarına bereket versin!) Bir
yahudi bid'atı olduğunda hâlâ israr ettiğim bu sömürü sigortası yerine,
karşılıklı yardımlaşmaya dayanan bir sigorta sistemi kurmayı İslâm dünyası bize
sağlasa ne olur! *
Apaçık, aydınlık ve ışıklı bir yolu bırakıp da, haram olması şüphesi bile
bulunan bir yola girmemiz, dînî bakımdan bize uygun düşmez. Resûlullah (s.a.v)
"Sana şüphe veren bir şeyi bırak, şüphe vermeyeni yap"15 buyurmuştur. Hz. Ömer
"Fâizi de şüpheli olanı da terkedin" demiştir.
11. Kürsüden ayrılmadan, münâkaşa esnasında veya tebliğlerde ileri sürülen
birkaç husûsa daha temas etmek istiyorum:
Prof. Abdurrahman Îsâ âmme menfâatinden (maslahat) bahsederken Hz. Ömer'in bu
sebeple bazı nasları tatbik etmediğini söyledi ve tekrarlanarak eskimiş iki
örnek zikretti: Müellefe-i kulûbun hissesi ve kıtlık yılında el kesme cezâsının
tatbik edilmemiş olması.
Önce hisse meselesini ele alalım: Hz. Ömer gönülleri İslâm'a ısınsın diye
kendilerine maaş bağlanan kimselerin maaşlarını kesmedi; zaten Kur'ân'ın nassı
ile sabit olan bir şeyi kaldıramazdı. Hz. Ömer'in yaptığı Zibirkan b. Bedir gibi
hem Hz. Peygamber, hem de Hz.Ebû Bekr devrinde maaş alan bazı kimselerin
maaşlarını kesmekten ibarettir. O, bu maaşı müktesep bir hak olarak değil,
mezkûr şahısların ve müslümanların durumuna göre değişen, muvakkat bir tahsisât
olarak kabûl etmiştir.
"Başkalarına da vermedi" dedikleri oluyor. Evet, müslümanların buna ihtiyaçları
olmadığını gördüğü için böyle yaptı. Borçluların hissesi de böyledir. Borcu
ödenecek kimse bulamayınca bunların hisseleri kesilmiş, giderden çıkarılmış mı
sayılır? Köle âzâdı için ayrılan pay da böyledir; âzât edecek müslüman bir köle
bulamayınca bu pay ıskat edilmiş mi olur?
Bunun içindir ki fukahâ, ittifak hâlinde "Bazı kimselere gönüllerini kazanmak
için bir şeyler vermenin gerektiği durum avdet ederse, bunda İslâm'a fayda varsa
Kur'ân nassının tatbiki gerekir." demişlerdir. Bu sebeple hiçbir kimsenin "Hz.
Ömer onların hisselerini -bütçeden- kaldırdı" demesi uygun değildir. Bu, İslâm'a
saygısı olmayan, naslarını çürütmek isteyen yabancıların sözüdür.
Bazı büyük âlimler de delîlsiz olarak onların peşine düştüler; ilmî derecesi ne
olursa olsun herkesin yanılması ve isâbet etmesi mümkündür. 16
Felâket yılında el kesme cezâsının tatbik edilmemesi mevzûuna gelince: O yıl
müslümanlar amansız bir kıtlık içine düşmüşlerdi. Hz. Ömer -bu sebeple- cezânın
tatbik şartının tahakkukunda şüphe buldu. Fıkıhta bilinen bir gerçek "Had
mâhiyetindeki cezâların, şüphe üzerine düşeceğidir." Hz. Peygamber (s.a.v)
"Mümkün olduğu kadar, şüpheli durumlarda cezâyı düşürünüz" 17 buyurmuştur.
Buradaki şüpheli durum, Hz. Ömer'in hırsızları, büyük bir açlık ve zarûret hâli
içinde görmesidir. Her fıkıh âlimi bilir ki; zarûret halleri, yasakları mübah
kılar. Yemediği takdirde ölecek derecede bir açlığa marûz kalan kimsenin,
başkasının yiyeceğinden yemesi mübahtır. Öyle ki, zarûret hâlinde bulunmayan
yiyecek sahibi bunu vermez ve kavga ederler de zarûrette kalan onu öldürürse
tazmînât gerekmez.
Hâdise de bunun böyle olduğunu gösteriyor: Hâtıb b. Ebî-Belta'a'nın köleleri bir
deve çalmış, onu keserek yemişlerdi. Hz. Ömer onları cezâlandırmak istedi, fakat
Hâtıb'ın kölelerini aç bıraktığını anlayınca cezâyı uygulamadı ve Hâtıb'ı
ödemeye mecbûr etti. Bu hikâye, zarûret hâli dolayısıyle çalınmış olması şüphesi
üzerine haddin düşürülmüş olduğunu göstermiyor mu? Onlar şikâyet ettiler, o da
tahkikat yaparak doğru söylediklerini anladı; zaten kıtlık yılı içinde
bulunuyorlardı.
Bunun içindir ki Hanbelîler ve diğer birçok fıkıhçı, hırsızlık suçunda cezânın
tatbiki için hırsızın, kıtlık yılında yiyecek çalmış olmamasını şart
koşmuşlardır; çünkü bu durumda cezânın tatbiki husûsunda zarûrete düşmüş olma
şüphesi vardır.
Münâkaşa sırasında ileri sürülen görüşlerden birisi de içtimaî olmayan sigorta
akdini, ce'âle akdi gibi kabûl etmek idi.18 Bize göre ce'âle akdi bir iş ve
hizmet akdidir. Onun, kaybolan şeyi bulmaktan ibâret olan bir mevzûu vardır.
Bunda takıldıkları yer işin bilinmemesidir. Fakat sarfedilecek mesâinin miktarı
sınırlanamıyorsa da, bunun muayyen bir mevzûu vardır. Diğer birçok kira
akitlerinde de mesâinin kesin olarak takdiri mümkün değildir. Meselâ terzi veya
süslemecinin yaptıkları işe, ne kadar mesaî sarf edeceklerini önceden kesin
olarak sınırlamak ve takdir etmek mümkün değildir. Halbuki sigorta akdinin
mevzûu bilinmemektedir; veya ihtimâle bağlıdır. 19
12. Şimdi vardığımız ve iki noktada özetlenmesi mümkün olan neticeyi ifade
edelim:
1. İçtimaî ve karşılıklı yardımlaşmaya dayanan sigorta helâldir; bunda hiçbir
şüphe yoktur.
2. Biz, şu sebeplerden dolayı, karşılıklı yardımlaşma esasına dayanmayan sigorta
akitlerini mekrûh görüyoruz. 20
a) Çünkü bunda kumar veya en azından kumar şüphesi vardır.
b) Çünkü bunda bilinmeyen unsurlar vardır; bu bilinmezlik akdin sıhhatine
mânidir.
c) Bunda fâiz vardır; çünkü kâr veriyor. Başka bir yönden daha fâiz vardır;
çünkü az para veriyor, çok alıyor.
d) Bu bir para muâmelesidir (sarf); çünkü ileride para almak üzere para
yatırmaktır. Halbuki bedellerin derhal teslim alınması sarf akdinde sıhhat
şartıdır.
e) Ve çünkü bunu gerektiren iktisadî bir zarûret yoktur.
Büyük âlim Prof. Mustafa ez-Zerka fâizli akitleri kabûl etmediğine göre; bizim
görüşümüze iyece yaklaşmış oluyor. Çünkü mevcut sigorta akitlerini hep iptal
edecektir; zîrâ bunların hepsinde fâiz vardır: Bunlarda kâr verilir, az para
karşılığında çok para verilir, sigorta şirketlerinin kazancı, fâiz
muâmelelerinden uzak kalamaz, karşılıklı yardımlaşmaya (üyelik esasına)
dayanmayan, fakat fâizden de uzak kalan bir sigorta yoktur; varlığı hayâlîdir,
farazîdir; üzerine hüküm bina edilemez.
Eksiksiz bilmek Allah Teâlâ'ya mahsustur; her şeyi hakkıyle o bilir.
Diyeceklerim bundan ibaret olup Allah'tan mağfiret diler, fazîletli kişilere
karşı sevgi ve dostluğumuzun idâmesini niyâz eylerim.
Kahire
M. Ebû-Zehra
1. Üstadın bu ifadesi, sigorta mevzûunda konuşanlardan bazılarının bu işe fâiz
karışsa bile, mutlak olarak onu câiz gördükleri zannını uyandırmaktadır. Fakat
burada bu kastedilmiş olamaz; çünkü böyle bir şey olmamıştır. Mutlak olarak câiz
olduğunu söyleyenlerin bundan maksatları, bizzat sigortanın bütün nevilerinin
câiz olduğudur. Sigorta akdine fâiz karışırsa bu, alış- verişe fâiz karışmasına
benzer; bu takdirde haram oluş, sigorta veya alış- verişin kendilerinden değil,
fâizden dolayıdır. Bu husûsu tebliğ metninde, bazı kimseleri haram hükmüne
sevkeden şüphelerin altıncısını bahis mevzûu ederken açıklamıştım.
2. Prof. Abdurrahman İsâ, ne tebliğinde ve ne de münâkaşada, sigorta akdinde
faizi şart koşmanın mübah olduğunu söylemedi. Her halde Prof. Ebû-Zehra bu
bilgiyi dışardan almış olacak.
3. Şöyle demiştim: Yıldırım siperi, yıldırımın yere düşmesine mâni olamaz, fakat
onu hedefinden çevirerek hazırlanmış bulunan bir çukurdaki mezarına çeker; yâni
siper, yıldırımın düşmesini önlemek için değil, zararını önlemek için konmuştur.
Bu sigorta akdinin vazifesini hatırlatmaktır.
4. Evet ben de büyük üstad Ebû Zehra'nın bu niyâzına katılıyorum; bununla
beraber Allah Teâlâ'ya yalvarıyorum: Semâvî rahmetin yere inmesine izin verecek
bir İslâm anlayışına götüren doğru yolu bulmakta akıllarımıza yardımcı olsun!
Muhterem hocamıza şunu da söylemek istiyorum: Bu nevi hissî münâkaşa sözlerinin
ilmî ölçüye göre hiçbir netice ve değeri yoktur. Hak veya bâtıl için mücadele
eden, âlim ve câhil herkes bunu ve daha fazlasını söyleyebilir. Üstad Ebû-
Zehra'nın (Allah onu korusun ve faydasını devam ettirsin!) ilmi ve zekâsı -
şer'î delîl ve kuvvetli mantıktan başkasının geçerli olmadığı böyle bir ilim
meydanında- bu üslûba sığınmaktan kendisini müstağnî kılacak kadar büyük ve
geniştir. Çünkü burası, İslâm ulemâsı ve hukuk âlimlerine has, çok husûsî bir
meclistir. Şer'î delîlleri anlamaktan uzak olan - ancak bu nevi hissî ifadeler
ile tesir altına alınabilen- halka söylenecek sözler, burada söylenmez. Bu gibi
sözlerin yeri, beynelmilel bir fıkıh konferansı ve böylesine ince ve önemli bir
konu değil, halka karşı verilen siyasî nutuklardır.
Üstâdın ifadesinde yer alan ve " kendi görüşüne muhâlif olanların, dînin
halkalarını birer birer çözdükleri" şüphe ve ithamını işâretleyen söz atmaya
gelince derim ki: iyi niyetliyi kötü niyetliden ayıran Allah onu bağışlasın! Ona
şefâat eden ve bizi aynı şekilde karşılık vermekten alıkoyan şey, kendisine
karşı beslediğimiz sevgi ile dîni oyuncak hâline getirmek isteyenlere karşı
verdiği mücadeleyi ve samimiyetini bilmemizdir.
Bununla beraber Üstadın dikkatini, İbnu'l Kayyim'in "şer'î siyâset"ten
bahsederken zamanındaki idarecileri "siyasî kanunlar" îcâdına sevkeden sebepler
hakkındaki sözlerini ve bu mevzûda Ebu'l- Vefâ İbn Akîl'in görüşünü hatırlama
yönüne çekmek isterim. İbnu'l-Kayyim merhum bu münasebetle, zamanındaki bazı
İslâm âlimlerinin, dînin geniş bıraktığı husûsları daraltmalarının vahim
neticelerini açıklamıştır. Bu açıklamaya göre mezkûr âlimler ya dînin
sınırlarını tecavüzden korumak ve ihtiyatlı davranmak titizliğinden yahut da,
İslâm'ın her mekân ve zamanda insanların hayatî menfâatleri ve makûl
ihtiyaçlarını tatmin edecek geniş, hikmetli çâreleri, temsil ettiği kolaylık ve
müsâmahayı bilmediklerinden böyle davranmışlardı. İbnu'l-Kayyim'in buradaki
sözleri, nesiller için öğüt ve ibret olacak değerdedir. (Bu sözlerin tamamı için
bak: İ'lâmu'l-Muvakkı'în, Feracullah el- kürdîtab'ı, C. III, s. 543;
et-Turuku'l-hükmiyye, (baş tarafı.)
Âlimler safına sızmış kiralık insanlar vâsıtasiyle, dîni yıkmaya ve izlerini
silmeye çalışan dinsizlerin çoğaldığı- zamanımız gibi günlerde- dinde geniş
yollar açmanın tehlikeli ve kritik bir davranış olduğunu ben de biliyorum. Fakat
dînin geniş caddesini daraltmanın zarar ve tehlikesinin, daha az olmadığını da
biliyorum. Bu sebeple emniyet supabı, araştırıcıların karakterleri ve sicilleri
olmalı; görüş farkları bulunduğu zaman, ilmine ve dindarlığına güvenilen
kimselerin görüşleri alınmalıdır.
5. Bunun sıhhatini nakleden yalnızca İbn Nüceym değildir. Mezhebin kitaplarına
başvurulunca anlaşılacağı gibi, hicrî altıncı asırdan beri Hanefî mezhebi
fâkihleri bunun sahih olduğunda birleşmişlerdir.
6. Bu birçok fukahâ da kimler acaba? Ortaya çıktığı asırdan sonra adına
bey'u'l-vefâ diyerek sıhhatinde ittifak ettiklerini öğrendiğimiz hanefiler mi?
Kaldı ki diğer mezheplerin âlimleri de tatbikatta onlara uymuş, halka o yolda
fetvâ vermiş ve kendileri de tatbik etmişlerdir.
7. Bu yeni çıktığı ve tanınmaya başladığı beninci hicrî asırda idi. Sonradan, ne
sahih veya fâsit satış, ne da rehin olmadığı hükümleriyle müstakil bir yeni akit
olduğu kabûl edilmiştir.
8. Bu müdâhale hakkının bulunup bulunmamasının mevzûmuzla ne alâkası var? Kabûl
edelim ki kâr gâyesi güden sigorta şirketi ile akdi yapan sigortalı, şirketin
üyesi oldu ve bütçesinde söz sahibi kılındı; bu takdirde hocamız Ebû-Zehra'ya
göre; muvâlât ve sigorta akitleri arasındaki kıyas sahih olacak ve ona göre
bununla, sigortanın şer'an câiz olduğuna delîl bulunmuş olabilecek mi? Gerek biz
ve gerekse bizden evvel -muvâlât akdi ile sigorta arasında kıyasa götürecek bir
delâletin varlığını yakalayanlar- ne demişiz? Bu iki akit birbirine eşittir, bu
iki isim eş mânâlıdır mı demişiz ki üstad, her ikisinin bütün hükümlerinin
-toptan ve teker teker- aynı olmasını arıyor? Yoksa biz kıyasımızı tek noktada;
ikisinin ortak bulunduğu "akdin, gerçekleşmemiş, muhtemel bir hadiseye binâ
edilmesi" esas noktasında mı yürütmüşüz?
9. Dayandıkları esas açısından primli sigorta ile mübâdeleye dayanan sigortayı
(veya üstadın tâbiriyle yardımlaşma sigortasını) birbirinden ayrı mütalâa etmesi
karşısında üstad Ebû Zehra'ya, Prof. Dr. Abdulhayy el-Hicâzî'nin verdiği cevap
yukarda geçmişti. Bak. S. 246-247.
10. Bu ifade muhterem hocamız Ebû Zehra'nın dinleyenlerin fikirlerini çelmek
husûsundaki mahâretinin parlak bir delîlidir. İçki, bir halden diğerine göre
değişmeyen mutlak, kesin ve umûmî bir nas ile haram kılınmıştır. Sigorta mevzûu
ise, dînin esaslarına göre hükmü çıkarılmak istenen yeni bir hâdisedir. İmdi
nassın çirkin ve kötü vasıflarını açıkladığı bir haram üzerine, o vasıfları
taşımayan bir şey kıyas edilebilir mi? İçkiyi haram kılan nas mutlak ve umûmî
olduğu için, kendisinde kötülükleri görülmeyen kimseye helâldir demiyorsak,
bundan bir şeyi tam zıddına, ortak vasfı bulunmayan başka bir şeye kıyası kabûl
etmemiz mi lâzım gelir?
11. Düşünmek ve hükmetmek okuyuculara âittir: Sigorta akdi; mevzû'u, para ile
parayı mübâdeleden ibâret olan sarf kabilinden midir ki şer'an, akit yerinde
bedellerin tesellümü gerekli olsun ve teslim alma şartı bulunmayınca akit bâtıl
olsun! (Hayat sigortası için Ebû Zehra'nın dedikleri doğrudur. H. K. )
12. Prof. Ebû-Zehra konuşmasının bu noktasında bizzat şu notu koymuştur:
"Profesör cevabında, mal ile bedeller arasındaki fark üzerine geniş açıklamalar
yapmış ise de, bunun münâkaşamızda yeri yoktur. Çünkü az olsun, çok olsun ödenen
veya satılan şey bedel olarak bellidir. Menedilen sigortada ise belli ve sâbit
olan bir şey yoktur; bunun için de mukâyesesi tutarsızdır." Bu not, münâkaşa
celsesinde verdiğim cevabı aldıktan sonra, itirâzını neşrederken koyduğu nottur.
Buna da cevabımız ileride gelecektir.
13. Muhterem Prof. Ebû-Zehra'nın garip gördüğünden daha garibi: Hayatın ve
vâsıtalarının gelişmesinden doğan yeni ihtiyaçların ortaya çıkardığı ve
gerektirdiği her akit için, "içine sokacağımız, şart ve hükümlerini tatbik
edeceğimiz, şekillerinden birisi telâkki edeceğimiz, daha önceden bilinen" eski
bir akit aramaktır!
Bu, yeni akitler yapmanın mümkün olup olmadığı meselesidir. Daha önce de
-tebliğimin metninde- açıkladığım gibi, dînimizde bunu meneden ve insanlığı,
eskiden beri mevcut olan, İslâm'ın da kabûl edip hükümlerini yeniden düzenlediği
akitler içinde hapseden hiçbir delîl yoktur. Bu durumda -bize göre- haram ve
uygunsuz olduğuna şer'î delîl bulunmadıkça her yeni akit "mübah olmak esastır"
kaidesinin şümûlüne dahildir.
Daha önce üzerinde akit yapılmamış yeni akit mevzûlarının bulunması da
"akitlerin yeni şekilleri" cümlesindedir.
Prof. Ebû-Zehra, güvenlik ve teminatın akitleşme mevzûu olmasını garip görüyor,
şu yeni bedelli (ivazlı) akitlerin mevzûlarına ne diyecek: Bir taraf bir meblâğ
ödüyor, karşı taraf da bir işi yapmaktan meselâ muayyen bir yerde bir binayı
yapmak, dükkân açmak, fabrika inşâ etmekten vazgeçiyor. Bugün bunlar kanûnî
hükümler içinde cereyân ediyor ve biz de İslâm hukukunda bunu meneden bir delîl
bulamıyoruz?
İvazlı akitlerde firma unvanının akitleşme mevzûu olması mümkün oluyor da, kazâ
ve tehlikelerin zararlı sonucundan -iktisadî yönden- emîn olmanın (ekonomik
güvenliğin) akit mevzûu olması niçin mümkün olmuyor?
Sigorta akdinde, bir bedel karşılığında akitleşmeye müsait bir sâha olarak
gerçekleşen teminatın, akdin mevzûu olmasına ne mâni vardır?
Şer'i naslardan hangisi akdin mevzûnun maddî bir şey olmasını gerektirmektedir?
Yalnızca akitleşme ile gerçekleşen bu iktisadî güvenlik ve teminatın akdin
mevzûu olmaya elverişliliğini gösteren en açık delîl, akdin adına güvenlik verme
akdi (akdu't-te'min, assurance) denmiş olmasıdır; bu dahi mezkûr akdin mevzûnun
güven ve huzurdan ibaret olduğunu göstermektedir.
İslâm'da, devletlerarası anlaşma ve münasebetlerde bilinen ve tatbik edilen bazı
sulh akitleri vardır; bir topluluk veya devlet, kendilerini koruması veya ona
karşı güvenlik içinde bulunmak için İslâm devletine, cizye veya başka bir isimle
yıllık bir meblâğ verir.
Bekçilik akdi dışında yukarıdaki anlaşma ve akitte prensip bakımından, muayyen
bir tehlikenin vukûundan hâsıl olacak zararların telâfisinden emîn olmak, huzur
içinde bulunmak için bir şeyler vermenin şer'an mümkün olduğunu -düşünen bir
fâkihe- göstermez mi? Dolayısıyle bu güvenlik ve teminatın, medenî hukuk
sâhasında yeni bir akitleşme mevzûu olmasının mümkün bulunduğuna delâlet etmez
mi?
14. Ben de değerli Profesör Ebû-Zehra'ya bütün mehcûbiyetimle şunu söylemek
isterim: Söz ve görüşlerin nakli emânettir; olduğu gibi nakledilmesi gerekir.
Ben bekçilik akdinde akdin mevzûu güvenliktir demedim. Şüphesiz bu akdin mevzûu
beklemektir ve bu bir iştir. Fakat bu işin, diğer hizmet akitlerinden farklı
olarak tek eseri ve neticesi güvenliktir. Prof. Ebû-Zehra da sözlerimin bir
kısmını birkaç satır önce nakletti. Ona baksın, tebliğ metninde ve ileride
gelecek olan cevaplarımda, bu akdi delîl olarak kullanırken söylediklerime
müracâat etsin; görecektir ki ben bekçilik akdinin güvenlikten ibaret olan
netice ve gâyesini ele alarak ve bunu; husûsî bir akit ile, güvenliğe kavuşmak
üzere para vermenin şer'an câiz olduğuna -birbirine okşadığı için -delîl
getirmek istedim. Sigorta akdinde olan da bundan ibârettir.
15. Buhârî, Kitâb'ül-Büyû', 3; Tirmizî Kitab'ül-Kıyame 60.; Nasâi,
Kitab'ül-Kudât, z.
* Türkiye'de de İslam'a uygunluğu ittifakla kabul edilen "üyelik sigortası"
kurulması için bundan on yıl kadar önce Albaraka gurubu bir teşebbüste bulundu.
Proje aşamasındaki tartışmalara biz de katılmıştık. Ne yazık ki laik devlet buna
izin vermedi. H. K.
16. Hz. Ömer'in Müellefe-i kulûbdan maaş alanların maaşlarını kesmesinin sebep
ve esası hakkında Prof. Ebû-Zehra'nın söyledikleri gerçeğin ta kendisidir. Hz.
Ömer elbette Kur'ân'ın getirdiği bir hisseyi ilga etmedi ve edemez. İslâm'ın
buna ihtiyacı olduğu için gönüllerini kazanmak üzere kendilerine verilenlere,
ihtiyaç kalmadığını görünce vermedi. Bu Kur'ân nassının tam tatbikidir. Bunu
"el-Medhalu'l-âmm..." isimli kitabımda, bütün teferruâtiyle açıklamışımdır. (52.
fıkra ve dipnotları).
17. İbn Mâce, Bâb'ül-Hudûd: 5.
18. Münâkaşa celsesinde beni teyît etmek için bu görüşü ileri süren zât Mısırlı
âlimlerden Prof. Abdurrahman İsâ'dır. Kendisi, aynı zamanda İslâm Hukuku
Haftası'nda, sigorta mevzûunda konuşanlardan birisidir.
19. Tam aksine fıkıhtaki ce'âle akdi de ihtimale dayanan bir akittir. Burada
önemli olan durum sadece ücret karşılığı yapılacak işin bilinmemesi değildir.
Açıklayalım: Ce'âle, ücret veren (câil) ile hizmet borçlanan (mültezim) arasında
yapılan bir akittir. Akdin mevzûu, ikincinin birincisi hesabına, neticesi kat'î
olmayan (ihtimâle dayanan, gerçekleşeceği belli olmayan) bir işi yapmasıdır.
Ödenecek bedel (cu'l) de bu muhtemel neticenin gerçekleşmesi şartına bağlıdır.
Bunun benzeri, ücreti, iyileşme şartına bağlı olmak üzere bir hastanın tedâvîsi
için bir doktorla anlaşmak, öğrenmesi şartıyle bir çocuğa bir öğretmen tutmak,
bulmak şartiyle kayıp eşya için bir arayıcı kiralamaktır. Hasta iyileşmez, çocuk
öğrenemez ve arayan, kayıp eşyayı bulamaz ise bir şey alamazlar. Su çıkması
şartıyla bir kuyu kazma mevzûunda anlaşma (mücâ'ale) de bunun gibidir.
Fıkıh imamları ce'âle akdinin câiz olup olmadığı husûsunda ihtilâf etmişlerdir.
Ödenecek ücret (cu'l) belli olmak şartiyle imâm Mâlik câiz görüyor. Ebû-Hanîfe
kabûl etmiyor. İmam Şâfîi'den ise müsbet ve menfî iki görüş naklediliyor.
Kabûl edenlerin delîli Yûsuf Sûresinde yer alan "... Onu getirene bir deve yükü
verilecek ve ben buna kefîlim" meâlindeki âyettir. (Bak. Bidâyetü'l-müctehid, C.
II, s. 196).
Görülüyor ki Ce'âle akdinde ihtimal unsuru, sigorta akdinden fazladır; yahut
bunun gibidir. Bu sebeple Prof. Abdurrahman İsâ'nın onu delîl olarak göstermesi
yerindedir ve isabetlidir.
20. Prof. Ebû-Zehra buraya şöyle bir not düşmüştür: Burada mekruh görüyoruz
(nekrahu) demekten maksadım "onu helâl görmüyoruz" demektir. Geçmiş fukahâmızın
ifade edebini takip ettik. Onlar; kesin delîl bulunmadıkça "haram" kelimesini
kullanmazlardı.
İslami Okul Okulların En Önemlisi