Kulliyatlar - 3. Sayfa
Alışverişte Vâde Farkı
Giriş
Alış-veriş (beyi') akdinde vâde farkının hükmünü araştırabilmemiz için evvelâ
onun akid içindeki mahiyetini ve yerini tayin etmemiz gerekecektir. Akid nedir,
hangi unsurlardan meydana gelmiştir, bu unsurların akdin kurulmasında ve geçerli
olmasında ne gibi rolleri vardır, akid yapma ve şart koşma hürriyetinin sınırı
nedir?.. Bu giriş kısmında bütün bu mevzûuları kısaca ele almaktan maksadımız
beyi' akdinde vâde farkının mâhiyet ve yerini tayin etmek; buradan da onun
hükmünü intikal eylemektir.
Akid:
Akid insana mahsus tasarruflardan biridir.
Tasarruf: Şahsın isteyerek, iradesiyle meydana gelen ve hukukî netice doğuran
veya hukukun üzerine hüküm binâ ettiği davranışlarıdır. Gasb, itlâf, teslim,
tesellüm gibi fiilî tasarruflar yanında söze dayanan (kavli) tasarruflar da
vardır. Kavlî tasarrufların akdî olanı karşılıklı iki iradenin anlaşmasından
meydana gelir; alış-veriş, kira, şirket... buna örnektir. Akdî olmayan kavlî
tasarruf iki nevîdir:
a) Vakıf, talâk âzâd etme gibi şahsın bir hakkı inşâ veya ıskât hususundaki
kesin iradesini ifade eden tasarruflar. Bazı fıkıh âlimleri buna da akid ismini
verirler (tek taraflı akid).
b) Bir hakkı inşâ veya ıskat etmemekle beraber davâ, ikrar, inkâr gibi hukukî
neticeler doğuran kavlî tasarruflar.
Şu hale göre tasarruf akidden daha geniş bir mâna ifade etmekte ve akdi de içine
almaktadır.1 Akid lûgatte bağlamak, düğümlemek, demektir. Hukukta ise
-Mecelle'nin ifadesiyle- akid: Tarafeynin bir hususu iltizam ve taahhüt
etmeleridir ki icâb ve kabûlün irtibâtından ibârettir.2
Mecelle'de 104. Maddede in'ikad tarif edilirken yer verilen "ber vech-i meşrû"
kaydı gözönüne alınırsa iki tarafın iradelerinin mutlak mânada birleşmesi ile
fıkhî akid meydana gelmez. İradelerin anlaşması yanında şer'in bunu muteber
sayması şartı vardır.
Borç doğuran sebepler veya borcun kaynakları başlığı altında yer verdikleri akdi
hukukçular şöyle tarif ederler: "Bir veya birkaç borcun doğmasına sebep olan bir
hukukî muâmeledir."3
Bir başka tarif:
"Bir hakkın inşâ, nakil veya nihayete erdirilmesi üzerinde iki iradenin
anlaşması, birleşmesidir."4
Akdin Unsurları:
Gerek umûmi olarak akdin ve gerekse onun bir nev'i olan bey'in tarifinden
anlaşıldığına göre akdin vücut bulabilmesi için iki veya daha fazla şahsın
bulunması, bunların muayyen bir mevzûu üzerinde hukukî netice doğuracak bir
anlaşmaya varmaları ve bu anlaşmanın fıkha göre muteber olması gerekmektedir.
Buna göre bir akdin vücut bulabilmesi için şu unsurlara ihtiyaç vardır:
Taraflar (akdi yapanlar), akdin mahalli, akdin mevzûu, akdin rükünleri.
1- Akdi Yapanlar:
Akdi yapan iki taraftan her birinin tek veya müteaddit, asil veya vekil olmaları
mümkündür.
2- Akdin mahalli:
Akdin mahalli veya üzerine akid yapılan şey (ma'kudun aleyh), akdin netice ve
hükmünün üzerinde gerçekleştiği şeydir: Beyi' akdinde satılan mal, rehin akdinde
rehnedilen eşya, bağışlamada bağışlanan şey gibi.
3- Akdin mevzûu (hükmü):
Akdin nev'ine mahsus gayesidir; yâni akid kendisi için vazedilen temel maksaddır.
Meselâ bütün satış akitlerinde akdin mevzûu, bedel karşılığında satılan şeyin
mülkiyetini müşteriye nakletmektir. Akdin mevzûuna hüküm ve eser de
denilmektedir.
Akdin mevzûunu sâikten ayıran husus birincinin nev'a, ikincinin ise şahsa ait ve
bağlı bulunuşudur. Her satış akdinde mevzûu mülkiyetin naklidir; bu, şahıs ve
ferdlere göre değişmez; ancak sâik, şahıslara göre değişir; kimi paraya
ihtiyacından dolayı satar, kimi malı istemediği, beğenmediği için satar, kimi
vâristen kaçırır, kimi kâr peşinde olur...5
4- Akdin rükünleri:
Akdin tekevvün ve teşekkülünde iki unsur rol oynar ki bunlardan birincisine "icâb",
ikincisine "kabul" denir. Akdin lâfzı ve sıygası da denilen icâb ve kabul ile
taraflar irâde beyanı yapmış olmaktadırlar. Meselâ alış-veriş akdinde ilk defa
söylenen "aldım" veya "sattım" sözü icâb; bunu takip eden aldım veya sattım
ifâdesi de kabuldür.
Akdin şartları
Bundan önceki bahiste özetlemeye çalıştığımız akdin unsurlarına ait umûmi veya
hususi in'ikad şartları vardır. Bunların umûmi olanları bütün akitlere şâmil
olup; bulunmadıkları takdirde akit meydana gelmez ve hukukî netice doğurmaz.
Husûsi şartlar ise bütün akitlere şâmil olmayıp bazılarında bulunan şartlardır;
beyi', hibe gibi ıvaz ve temlik akitlerinde ta'likin bulunmaması, nikâh akdinde
şâhid şartı buna örnektir. Bu husûsi şartlar daha ziyade akdin sıhhati ile
alâkalı olup bulunmamaları halinde -Hanefîlere göre- akit fâsid olur.
Umumî şartları yedi maddede hulâsa etmek mümkündür:
1- Akdi yapanların ehliyeti:
Akıl hastası, mümeyyiz olmayan çocuk gibi akit ehliyeti taşımayanların
yaptıkları akitler tekevvün etmez. Nâkıs ehliyetlilerin durumları da çeşitli
akitlerde farklı tesirler icrâ eder.
2- Akdin mahallinin uygun bulunması:
Şer'an mal sayılmayan lâşenin satılması halinde akit meydana gelmez. Kezâ buz,
meyve gibi çabuk değişen ve bozulan mallar rehin akdi için uygun mahal
olamazlar.
3- Şer'in izni (şer'i velâyet):
Bundan maksad akdin, onu icrâya selâhiyet sahibi şahsın bulunduğu zamanda;
şer'in iznine uygun olarak sâdır olmasıdır. Meselâ küçüğün malını hibe etmek
veya gabn-i fâhişle satmak bâtıldır; çünkü şeriât buna izin vermemiş, hiçbir
kimse için bu selâhiyeti tanımamıştır.
4- Nassın yasaklamış olmaması:
Sünnet bazı akit şekillerini yasaklamış, bu arada bazı maddelerin akde mahal
teşkil etmesini kabul etmemiştir. Haram edilen şekilde kullanmak üzere müskirât
ve uyuşturucu madde satmak, suç ve günah işlemek için bir kimseyi kiralamak buna
örnektir. Böyle akitler ya bâtıl yahut da - Hanefîlere göre kısmen - fâsid olur.
5- Akdin bir faide ve netice doğurması:
İki kişinin ticaretle meşgul olmamak üzere akitleşmeleri, emanet mukabilinde
rehin akdi, kişiyi üzerine farz ve vazife olan şeyleri ifâ için kiralamak buna
örnektir. Bu akitler mun'akit olmaz, çünkü fayda ve netice doğurmaz.
6- Kabûle kadar icâbın sahih olarak devamı:
Bilhassa yazı ile yapılan icaplarda karşı taraf yazıyı alıp kabul edinceye kadar
icabı yapan tarafın ölmesi veya ehliyetinin zâil olması mümkün ve çokça vâkidir.
Bu takdirde akit meydana gelmez.
7- Akid meclisinin ittihâdı:
Akit üzerinde konuşmak, pazarlık etmek hali ve zamanı veya akdin yapıldığı yer
akit meclisi olarak kabul edilmiştir. İcâb yapıldıktan sonra henüz kabul
yapılmadan meclis değişir ise bilâhare yapılan kabul ile akit tamamlanmaz; bu
kabul yeni bir icâb sayılır.
Bu in'ikad şartları yanında bir de sıhhat şartları6 vardır ki bunların çoğu
husûsi şartlar cümlesindendir ve bulunmamaları halinde akdin butlânından değil
-Hanefîlere göre- fesadından bahsedilir. Meselâ satış akdinde değişilen
mallardan birinin meçhul olması, bazı borç akitlerinde müddetin tayin edilmemesi
-akdin unsurlarına dokunmamakla beraber- anlaşmazlığa yol açacağı ve icrayı
imkânsız kılacağı için fesâdı mûciptir.
Asıl mevzûumuz bakımından bizi daha ziyâde ilgilendiren "fesâd" mefhumunu biraz
daha açalım:
Akdin Fesâdı
Butlân, tahyir, tevakkuf arasında zikredilen bir hukukî müyyide de fesaddır.
Müctehidlerin ekseriyetine göre akitler itibâri varlıkları bakımından ya
sahihtir ve mün'akittir; yahud da fâsid ve bâtıl, dolayısıyla gayr-i mün'akiddir.
Böyle olmasına sebep de akdin, akit nizamına ait şer'i emir ve yasaklara aykırı
bulunmasıdır.
Bu aykırılık Hanefîlere göre tek dereceli değildir. Kitâb ve sünnet bir akdin
batıl olduğunu nass ile tespit etmeyip yalnızca yasaklamış ise bunun hüküm ve
neticesi yasaklama sebebine ve aykırılığın nev'ine göre değişir:
a) Eğer bir fiil aslı (unsurları) meşrû olmadığı için yasaklanmış ise bunu
yapmak ve bununla alâkalı akitler bâtıldır; hiçbir hukukî faide ve netice
doğurmaz; zinâ, gasb, ana karnındaki yavruyu satmak... bu kabildendir. Bu nevi
akitlerde akdin temellerinden birisi veya daha fazlası eksiktir.
b) Bir fiilin aslı meşrû olmakla beraber yasaklanmış olursa bu yasaklama muayyen
bir vasfına yönelmiş, onu tasfiye etmeyi hedef almış demektir. Meselâ ribâ
yasaklanmıştır. Ribâ akdi ya karzdır (ödünç) yahut da beyi'dir. Bu iki akit
aslında meşrûdur; burada şâri'in istemediği, karşılığı bulunmayan fazlalıktır.
Beyi ve icâre akidlerinde ileri sürülen bazı şartlar da böyledir. İşte bu
takdirde akid bâtıl değildir; çünkü aslı meşrûdur; fakat fâsiddir; çünkü vasfı
veya bir fer'i meşru değildir. Fâsid akid -bâtılın aksine- ibtâl edilmedikçe
bazı hukukî neticeler doğurur ve meşrû olmayan vasfı izâle edilirse tam
meşrûiyet kazanarak sahih akid halini alır.7
c) Bir fiil asıl ve vasfından dolayı değil de akid hârici bir sebeple
yasaklanmış olursa ne bâtıl olur ne de fâsid; ancak onu işlemek diyâneten haram
olur; Cum'a ezanı sırasında alış-veriş ile meşgul olmak, bir kimsenin pazarlığı
üzerine -o vazgeçmeden ve izin vermeden- pazarlık etmek buna örnektir.
Fesâdın Sebepleri:
"Fer'i ve tamamlayıcı bir noktada şer'in akit nizamına aykırılık" fesâd
sebeplerinin en geniş ifadesidir. Bunu kısaca açıklamak için önce ikiye ayırmak
gerekir: Husûsi sebepler, umûmi sebepler.
Husûsi sebepler akidden akde değişeceği için onları burada ele almamız mümkün
değildir.
Umûmî sebepleri ise dörde ircâ etmek mümkündür: Cehâlet, ğarar, ikrah ve müfsid
şart.
1- Cehâlet:
Burada cehâletten maksad akdin mahalli, bedeli, bilinmesi gereken müddet gibi
unsurlardan birisinin bilinmemesidir. Bu bilinmezlik de iki derecelidir.
a) Tam bilinmezlik: Taraflar arasında anlaşmazlık çıktığı takdirde haklıyı
ortaya çıkarmaya mâni olacak ölçüdeki bilinmezliktir: Sürüden herhangi bir
koyunu satmak, kira bedelini ta'yin etmeden bir yeri kiralamak, hisseleri
belirtmeden zirâat ortakçılığı, kârın taksim şeklini konuşmadan şirket akdi
yapmak gibi.
b) Az bilinmezlik: Evde, dükkânda, sandıkta olanın hepsini satmak gibi akidlerde
de satılan şey belli değildir; fakat anlaşmazlık çıktığı takdirde dâvâyı
sonuçlandırmak mümkündür; buradaki cehâlet icrâya mâni değildir.8
2- Ğarar:
Olmayanı var göstermek, rizikoya düşürmek, aldatmak gibi lûgat mânalarında
kullanılan "ğarar"ın fıkıhtaki mânası: akdin kesin olmayan şüpheli veya muhtemel
bir unsura veya hususa dayanması ve bağlı bulunmasıdır.
Hanefîler ğararı da iki kısma ayırmışlar, akdin unsurunda olanı butlân sebebi,
vasıf ve miktarlarda olanı ise fesâd sebebi saymışlardır. Ana karnında yavruyu,
bir atışta ağın çıkaracağı balığı muayyen bir bedel karşılığında satmak
birincisine örnektir. Burada satılan şeyin az veya çok olması yanında hiç
olmaması da muhtemeldir. Bir ineği günde şu kadar süt vermesi şartıyla satmak da
ikinciye örnektir. Burada satılan şey kesin olarak mevcud, fakat verim miktarı
muhtemeldir.
3- İkrâh:
Zorlama, tehdit ve tazyik etme yoluyla meydana gelen akdin fâsid mi, mevkuf mu
olduğu ihtilâfıdır. Ebû Hanife ikrâhı fesâd sebebi, Züfer ise tevakkuf sebebi
olarak kabul etmişlerdir.9
4- Müfsid şart:
Umumi fesâd sebeplerinden birisi de akdi ifsâd eden şartlardır. Akid için ileri
sürülen öyle bâtıl şartlar vardır ki bunlar akdin aslına da tesir eder ve -bazı
içtihadlara göre- onu ifsâd ederler. Önemine binâen bu mevzûu "akid ve şart
koşma hürriyeti" başlığı altında inceleyeceğiz.
Akid ve Şart Hürriyeti:
Vadeli satış mevzûu üzerinde inceleme yapanlardan bazıları "peşine nisbetle
farklı fiyatla vâdeli satışı" şarta bağlı satışlar içinde telâkki etmişler ve
Hanefî mezhebinin şart koşma nizamına aykırı buldukları için de bu nevi bey'i
fâsid telâkki etmeye temâyül göstermişlerdir.10
Biz farklı fiyatla vadeli satışı şartlı satış içinde görmediğimizi ileride arz
edeceğiz. Ancak ona da mesned olmak üzere burada akid ve şart koşma hürriyeti
veya sınırı üzerinde durmak istiyoruz.
1- Akid Hürriyeti:
"Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin! Karşılıklı rıza ile
yapılan ticaret başka..."11
"...Eğer onlar (kadınlarınız) gönül rızâsı ile size bir şey bağışlar ise onu
âfiyetle yeyin"12 gibi nasslar bir başkasının malını veya hakkını ele geçirmenin
yolunu açıklamaktadır ki, bu da ya ticaret ve değişme ve yahut da bağışlama
yoluyla sahibinin râzı olmasından ibarettir. Yani burada yegâne âmil, şer'in
değişme ve bağışlamada tam hürriyet bahşettiği "mal sahibinin iradesidir." Bu
nassların mutlak olması hem isimleri belli olan "beyi, icâre, rehin" gibi
akitlere, hem de daha önce muayyen bir isim konmamış olan akitlere şümûlünü
gösteriyor.
Şu halde Kitâba, Sünnete aykırı olmayan her akdi yapmak kişiler için mübâhtır;
İslâm'da -bu sınır içinde- akit serbestliği vardır.13
2- Şart Koşma Hürriyeti:
Akitle alâkalı üç nevi şart vardır: Ta'lik, takyid, izâfe.
a) Ta'lik: Akdin vücuda gelmesini bir başka şeyin hâsıl olmamasına bağlamaktır.
Birisi diğerine, ortağımın razı olması şartıyla (veya ortağım razı olursa) şu
malı sana sattım dese, diğeri de kabul etse beyi' akdi şartta ta'lik edilmiş
olur.
Ta'likî şartın özelliği, şart koşulan şeyin akit esnasında mevcut olmaması,
fakat ileride vücuda gelmesinin ihtimal dahilinde bulunmasıdır.
b) Takyid: Sözlü tasarrufta -mutlak, şartsız söylendiği zaman lâzım gelmeyen-
bir hükmü yüklenmek, gerekli kılmaktır. Bir kimse diğerine "benim hesabıma senin
dükkânına taşınmak şartıyla (veya taşınmak üzere) şu malı sana sattım" dese,
diğeri de kabul etse satış takyidi bir şartla bağlanmış olur. Burada akid
tamamdır ve yapıldığı anda geçerlidir; akdin varlığı bir başka şeye
bağlanmamıştır. Ancak bu akid mutlak ve şartsız yapılsa idi taşıma külfeti
satana ait olmayacak, alıcı taşıyacaktı. Takyidî şart ile satan taşıma külfetini
yüklenmiş oldu.
c) İzâfe: Akdin hükmünü belli bir zamana tehirdir. Dükkân sahibi, kiralamak
isteyene, "bu dükkânı, şu kadara, filân ayın başından itibaren sana kiraya
verdim." dese, diğeri de kabul etse izafe gerçekleşmiş olur.
Âyetler, hadîsler ve ilk tatbikat örneklerinden anlıyoruz ki şâri' akidler için
bir takım neticeler, hüküm ve tesirler vazetmiştir. Meselâ beyi' akdi mülkiyeti
nakleder, müşterinin bedeli, satıcının da malı teslimini gerektirir, borç
kılar...
İmdi akdi yapanlar, ileri sürecekleri çeşitli şartlarla bu netice ve hükümleri
ne ölçüde ta'dil edebilirler? Başka bir deyişle koşulacak şartların akidlere ve
neticelerine tesiri nedir?
Müctehidler Kitâb ve Sünnette yer alana aykırı olarak koşulan şartın bâtıl
olduğunda ittifak ettikten sonra bunun dışında kalan şartların cevazı ve akde
tesiri üzerinde ihtilâf etmişlerdir.
1- İbn Ebi-Leylâ, Hasenü'l-Basrî, Eş-Şabî, Nehâ'î, Hakem, İbn Cerir, Ebû Sevr
gibi müctehidlere göre bu durumda beyi' caiz, şart bâtıl yani hükümsüzdür. Bu
görüşün mesnedi Berire hadîsidir. Berire bir câriyedir. Sahibi onu satmak, Hz.
Âişe de almak ister; ancak sahibi velâ hakkının14 kendisinde kalması şartını
koşar. Durum Rasûlullah'a (s.a.v) intikal edince "onu al ve onlar lehine velâ
şartını kabul et ve (fakat) velâ âzâd edene âittir." Buyurmuştur, Hz. Âişe de
buna göre hareket etmiştir. Rasûl-i Ekrem (sav) bununla alâkalı hitâbesinde: "Ne
oluyor bazı adamlara ki Allah'ın Kitâbında olmayan şartlar ileri sürüyorlar;
Allah'ın Kitâbında olmayan şart bâtıldır; isterse yüz şart olsun! Allah'ın hükmü
hakkın ta kendisidir; Allah'ın şartı en sağlamdır ve velâ ancak âzâd edene
âittir." Buyurmuştur.15
Hadîste geçen "Allah'ın Kitâbında" ifadesinden maksad "Allah'ın hükmünde ve
dininde" demektir. Çünkü bütün akdî şartlar Kur'ân'da bulunmaz.16
2- Hammâd, İbn Şübrume, Ahmed b. Hanbel ve bazı tâbiûn müctehidlerine göre akid
de şart da câizdir. Bu görüşün delili Câbir hadîsidir. Bir seferden dönerken
Câbir (r.a.) devesini -Medine'ye kadar binmeyi şart koşarak- Rasûlullah'a (sav)
satmış ve bu satış muteber olmuştur.17
3- Hz. Ömer, İbn Ömer, İbn Mes'ûd, Kûfeliler ve Şâfiî gibi müctehidlere göre hem
şart hem de akit bâtıldır. Bu görüşün delili Amr b. Şuâyb'ın rivâyet ettiği "Rasûlullah
(sav) şart ile beraber satışı yasakladı" hadîsidir.18
Bu sonuncu hadîs hem sened yönünden tenkit edilmiş, hem de diğer sahih hadîsler
karşısında "İslâm'ın şart nizamına aykırı olan" şeklinde tashih edilmiştir.
Üçüncü görüşün sahipleri içinde sınırı en dar tutan İmam Şâfiî'dir. İmam Mâlik
ve Hanefîler bazı istisnâlar tanımışlardır. Daha teknik olan Hanefîlerin şart
nizamını hulâsa edelim:
Hanefîler akdin muktezâsından fazla bir menfaat ve fayda getiren şartı, mâli
mübâdele akitlerinde ifsâd edici şart olarak telâkki ediyorlar. Meselâ
"satıcının malı taşımasını şart koşmak beyi' ifsâd eder" diyorlar.19
Hanefîler bundan üç nevi şartı istisna ediyorlar:
a) Şer'i kaynakların caiz gördüğü (akdin muktezâsından olan) şartlar; bedelin
sonra ödenmesi şartı, muhayyerlik şartı gibi.
b) Akde uygun düşen (muktezâyı teyid eden, mülâyim) şartlar, veresiye satanın
kefil veya rehni şart koşması gibi.
c) Şer'an muteber olan örf ve teâmülün kabul ettiği şartlar. Pabuca çivi
çakmayı, nalına tasma takmayı şart koşarak satın almak gibi.20
Şart koşma hürriyetini geniş ölçüde örfe bağlayan Hanefîler neticede sınırı en
geniş tutan Hanbelîler ile birleşmiş oluyorlar. Çünkü Hanefîlere göre nass ile
çatışmayan yerlerde umûmi örf kadar husûsi örf de geçerlidir ve muteberdir.21
Buraya kadar arzetmeye çalıştığımız İslâm hukukunda akit nazariyesi ile alâkalı
ön bilgiler asıl mevzûumuz olan "vâde farkı ile satış" meselesinin tedkikine
girmemiz için yeterli sayılabileceğinden bundan sonraki bahislerde onu ele
alacağız.
I- Vadeli Satışın cevazı
Bir satış akdinde, satılan mal ile bedelin peşin veya veresiye olmasına göre
dört şekil ortaya çıkar:
a) Her ikisi peşin
b) Mal peşin bedel veresiye
c) Mal veresiye bedel peşin
d) Her ikisi de veresiye.
Bu şekillerden birincisinin caiz olduğu ittifakla benimsenmiştir.
Dördüncü şekil hadîslerle menedilmiştir.22
Üçüncüsü "selem" ve "selef" isimleri ile meşhur olup ihtiyâç duyulduğu ve öteden
beri yapılageldiği için Rasûlullah (sav) tarafından bazı tedbir ve ta'diller ile
izin verilmiştir:23
İkincisi bizim mevzûumuzu teşkil etmektedir. Bedeli sonradan ödenmek üzere
(veresiye) alış-verişin caiz olduğuna dâir Kitâb ve Sünnette açık deliller
vardır:
Kur'ân-ı Kerîm'in en uzun âyeti şöyle başlar:
"Ey iman edenler! Tâyin edilmiş bir vakte kadar birbirinize borçlandığınız zaman
onu yazın..."24
Müfessirlerin çoğu bu âyetin hem veresiye satışa, hem seleme, hem de ödünç
vermeye şâmil olduğunda birleşmişlerdir.25
İmam Buhârî'nin, el-Câmi'u's-sahih'in oniki yerinde zikrettiği bir hadîs26
şöyledir:
"Hz. Peygamber (sav) bir yahûdiden veresiye yiyecek aldı ve demirden bir zırhını
rehin verdi."(27)
Nesâî'nin "Belli bir vâdeye kadar satış" başlığı altında verdiği Hz. Âişe
kaynaklı bir hadîse göre Rasûl-i Ekrem (sav), elbisesi yaz için kalın geldiği,
O'nu terlettiği için -Hz. Aişe'nin tavsiyesi ile- daha ince bezden bir elbise
almak istemiş ve bir yahûdiye veresiye almak üzere adam göndermiştir...28
Müctehidler bu deliller karşısında veresiye alışverişin cevâzında ittifak
etmişler; ancak bunun azimet mi ruhsat mı olduğunu tartışmışlardır.29
Vâdeli satışın peşinden farkı iki noktada görülmektedir.
a) Bedelin sonra ödenmesi. Bu bir taksitte olabileceği gibi birkaç taksitte de
olabilir; önemli olan vâde ve taksitlerin -sonunda anlaşmazlık çıkmayacak
kesinlikte- tayin edilmesidir.
b) Peşin fiyata nisbetle bedelin bir miktar farklı olması. Gerçi her vâdeli
satışta vade farkı bulunmayabilir; fakat farkın bulunması öteden beri teâmül
halini almıştır. İmdi vâde farkının mâhiyeti nedir? Bu fark satım akdini fâsid
veya bâtıl kılar mı? Yoksa câiz midir? Bundan sonra mezkûr sorulara cevap
arayacağız.
II- Vâde farkı
"Bir satış içinde iki satış yapmayı yasaklayan" hadîs-i şerif30 dolayısıyla bu
meselenin nazarî planda ele alınışı ilk İslâm asrına kadar uzanmaktadır. "Bir
satış içinde iki satış ne demektir, hangi hallerde tahakkuk eder, Rasûlullah
(sav)'ın bundan maksadı nedir?" suallerinin cevâbı aranırken vâdeli satışa da
temas edilmiştir. Bunu açık ve kesin bir şekilde tecviz edenler olduğu gibi
dolaylı bir şekilde tecviz edenler ile yalnızca meseleyi tasvir edip tercih
yapmayanlar ve menedenler olmuştur.
A) Açık bir şekilde câiz görenler:
1- İmam Mâlik yukarıda zikri geçen hadîsi naklettikten sonra açıklama
mahiyetinde bazı örnekler zikrediyor:
a) Bir adam diğerine "benim için şu deveyi peşin olarak al ki ben de senden
veresiye alayım" demiş; bu Abdullah b. Ömer'e sorulmuş, o bunu uygun görmemiş ve
menetmiştir.
b) Bir adam diğerinden bir malı "ya peşin bir dinara yahut da veresiye, vasfı
belli bir koyuna" satın alsa ve iki şıktan birisi tayin edilmeden alış-veriş
bitse -İmam Mâlik'e göre- bu mekrûhtur, uygun olmaz.
c) Bir adam bir malı "ya peşin on dinara yahut da vâdeli onbeş dinara" satın
alsa bu caiz midir diye el-Kasım b. Muhammed'e sorulduğunda bunu mekrûh görmüş
(uygun görmemiş) ve menetmiştir.
İmam Mâlik hadîsin şümûlüne giren örneklerden birisi olarak bunu da zikrettikten
sonra şöyle diyor: Bir adam bir malı ya peşin on dinara yahut da vâdeli onbeş
dinara diye satın alsa -satış, satın alanın bu iki bedelden birisini tercih
etmesine bırakılarak sona erse- bu uygun ve caiz olmaz; çünkü on dinarı tehir
etse vâdeli onbeş dinar olur, peşin verse vâdeli onbeş dinarı peşin on dinara
almış olur.31
Burada geçen "ya peşin on dinara, yahud da veresiye onbeş dinara bir mal satın
alsa" ifadesi birçok metinde açıklamasız geçmiş ve yanlış anlamaya sebep
olmuştur. Halbuki bu ifadeden maksat vâde farkı ile tek fiyat üzerinden yapılan
satışı menetmek değildir. Hemen arkasından gelen: "İki fiyattan birisi ile
müşteri nâmına kesinleşmiş olarak" ifadesi bu anlayışa mânidir ve maksad; iki
bedelden birisine karar verilmeden pazarlığı bitirmek demektir; caiz olmaması bu
şekle bağlıdır; on dinarı onbeş dinar ile değişme durumu da bu şekle mahsustur.
Vâdeli veya peşin olmaya önceden karar verildiği takdirde, onbeş dinara dahi
olsa, alınan "mal", ödenen "paradır", ve para ile paranın mübâdelesi bahis
mevzûu olmadığından ribâ tahakkuk etmez. Şimdi bu anlayışımızın delillerini
verelim:
a) el-Bâci Muvatta' şerhinde şu açıklamayı yapıyor: Bu satışın fâsid olmasının
sebebi bedellerden bir tekine karar verilmeden bitirilmiş olmasıdır.
İbn-Mevvâz'ın İmam Mâlik'ten naklettiğine göre her iki taraf da muhayyer olursa
yani bedellerden birisiyle alıp almamakta serbest kalırsa32 satış câizdir...
İsâ, İbnü'l-Kasım'dan şu açıklamayı da nakletmiştir; Konuşma icâb ve kabul
şeklinde olmaz da pazarlık şeklinde olursa; yani müşteri "şu malın kaçadır?"
diye sorduğunda satıcı "peşin bir dinar" der; müşteri "vâdeli kaça veriyorsun?"
dediği zaman "iki dinara" der ve müşteri de bu iki fiyattan birisine karar verip
satın alırsa bu caizdir.33
b) İmam Mâlik'in talebesi arasında mümtâz bir yeri bulunan İbn-Kasım ile
öğrencisi Kadî Sehnûn arasında şu konuşma geçiyor:
Sehnûn:
- Yanında bir mal bulunan birisine gelsem ve kaça sattığını sorsam o da: "peşin
elliye, veresiye yüze" dese, ben malı veresiye yüze veya peşin elliye almak
istesem bu İmam Mâlik'e göre caiz midir?
İbn-Kasım:
- Mâlik'in dediği şudur: Eğer satıcı isterse satar, isterse satmaz; alıcı da
isterse alır ister ise almaz durumda olurlarsa caizdir. İkisinden birisi veya
her ikisi muhayyer değil ise bu mekrûhtur; bunda hayır yoktur.34
2- Muhaddis Tirmîzî Sünen'de hadîsi rivâyet ettikten sonra şu açıklamayı
yapıyor:
Bazı âlimler "bir satış içinde iki satışı" şöyle açıklamışlardır: Birisinin şu
elbiseyi peşin ona, veresiye yirmiye sattım deyip de bu iki satıştan birisine
karar vermeden ayrılmalarıdır. Eğer bu ikisinden birisine -karar verip böyle-
ayrılır iseler caizdir.35
İbn-Arabi hadîsin şerhinde altı ayrı açıklama veriyor ve bu arada şunu
kaydediyor; Ebû Hanife şöyle demiştir: Eğer "bu (mal) peşin şu kadara yahut
veresiye şu kadara" der ve bu iki satıştan birisine kesin karar vererek
ayrılırlar ise bu caizdir.
3- Serahsî el-Mebsût'un iki yerinde meseleye temâs etmiştir.
Bunlardan birisinde gerekli açıklama yapılmamış sadece "peşin şu kadara,
veresiye şu kadara diye satması caiz değildir" denmiştir.36 Bu kısa ve mutlak
ifade yanlış anlaşılma sebebi olmuş; Serahsî'nin vâde farkı ile satışı caiz
görmediği zannedilmiştir.37
Diğer yerde gerekli açıklama yapılmış ve maksadın vâde farkı olmadığı
anlaşılmıştır.
Bir kimseye "şu vâdeye kadar şu fiyata, peşin şu fiyata" derse veya "bir ay vâde
ile şu fiyata, iki ay vâde ile şu fiyata" derse bu satış fasiddir; çünkü belli
bir fiyat ve bedel karşılığında alış-veriş yapılmamış, bedel kesinleşmemiştir ve
çünkü Rasûlûllah (sav) bir satış içinde iki şartı yasaklamıştır, bu örnek de
onun tefsiridir. Şer'i akitlerde böyle mutlak yasaklama (nehiy) fesâdı
gerektirir. Ancak bu hüküm o şekilde ayrılmalarına bağlıdır. Eğer aralarında
anlaşılır, belli bir (tek) fiyat biçmeden ayrılmaz ve bu tek fiyat üzerine
(meselâ vâdeli şu kadara sattım, aldım diyerek) akdi bitirirlerse bu caizdir;
çünkü bu takdirde akdin sahih olmasının şartını (ki bedelin muayyen ve sahih
olmasıdır) yerine getirmeden ayrılmamış olurlar.38
4- Hidâye müellifi Merginânî akdî şartlardan bahsederken "bir akid (safka)
içinde iki akid" hadîsini naklediyor ve buna örnek olarak da "satıcının bir ay
kullanmak şartıyla bir köleyi, içinde oturmak şartıyla bir evi satması yahut da
satın alanın hediye veya borç vermesini şart koşmasını" gösteriyor.
Fethu'l-Kadîr ismiyle Hidâye'yi şerheden İbn-Hümâm, hadîsin tahricini yaptıktan
sonra müellifin hadîsi tefsirini uygun buluyor ve bir başka tefsiri şöyle tenkit
ediyor: Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm hadîsi "bir kimsenin diğerine, bunu sana
peşin şu kadar, veresiye şu kadara satıyorum demesi ve bunun üzerine
ayrılmalarıdır" şeklinde tefsir etmiştir. Halbuki İbn-Hibbân'ın "bir akid içinde
iki akid ribâdır" şeklindeki mevkûf rivâyeti, Merğinânî'nin tefsirini
desteklemektedir; çünkü bu tefsir hem daha faydalıdır, hem de akla daha
yakındır; zira fiyatın peşin olması halinde bin, veresiye olması halinde iki bin
olmasının ribâ ile alâkası yoktur. Satıcının kullanma veya oturmayı şart koşması
ise bunun aksine ribâ mahiyetindedir.39
İbn-Hümâm'ın bu açıklaması çok vâzıh bir şekilde onun vâde farkını câiz
gördüğünü göstermektedir.
5- Bu mevzûuda Şifâu'l-ğalil fî hükm-i ziyâdeti's-semen li mücerredi'l-ecel
ismiyle bir risâle yazdığını ve burada meseleyi -kendisinden önce yapılmamış bir
ölçüde- incelediğini haber veren Muhammed b. Ali Şevkânî, Neylu'l-evtâr isimli
eserinde bir hulâsa yapmıştır. Kendisinden sonraki hadîs şârihlerine de kaynak
olan bu hulâsayı biz de biraz kısaltarak naklediyoruz:
Şevkânî'nin hadîslerini şerhettiği el-Müntekâ'da, şimdiye kadar gördüğümüz,
mevzûumuz ile alâkalı iki hadîsten başka, bir rivâyet daha yer almaktadır. Ebû
Davûd'un Ebû Hureyre kaynaklı olan bu rivâyeti şöyledir: "Kim bir satış içinde
iki satış yaparsa ya az olan bedeli alır veyahut da faiz olur."
Şevkânî hadîs mütehassıslarına dayanarak bu rivâyetin mevsûk olmadığını, diğer
iki rivâyetin ise mevsûk ve sahih olduklarını ifade ediyor. Ayrıca İbn Raslân'ın
bu rivâyetle alâkalı bir açıklamasını veriyor ki şöyledir: "Bir adam diğerine
bir ay sonra bir ölçek buğdayı teslim etmesi için bir dinar veriyor, müddet
dolup satıcı buğdayı tedârik edemeyince şöyle diyor: 'Benden alacaklı olduğun
bir ölçek buğdayı bir ay vâde ile bana iki ölçeğe sat.' İşte bu takdirde bir
satış içinde iki satış olur ve eğer iki ölçeği alırsa ribâ tahakkuk eder."
Şevkânî hükmün münâkaşasına ve mezheplerin görüşüne intikal etmeden Şâfiî'nin
hadislerle ilgili iki tefsirini veriyor. Bunlardan birincisi "peşin şu kadara,
veresiye şu kadara..." şeklinde olandır ve biz onu ileride ele alacağız.
İkincisi ise "Evini bana şu kadara satman şartı ile şu köleyi sana bin'e sattım"
şeklindedir.
Sonra Şevkânî şöyle devam ediyor: Hadîsin "Peşin şu kadara veresiye şu kadara"
şeklindeki tefsirine dayanarak Zeynel Âbidin Ali b. el-Hüseyn, Nâsır, Mansûr
billâh, Hâdeviyye ve İmam Yahyâ gibi müctehidler "vâde sebebiyle bir şeyin o
günkü fiyatından fazlasına satılması haramdır" demişlerdir. Buna mukâbil
Şâfiîler, Hanefîler, Zeyd b. Ali, Müeyyed billah ve cumhûr caiz olduğunu
gösteren delillere dayanarak bu satışın cevâzına hükmetmişlerdir ki kuvvetli
olan görüş de budur. Çünkü birinci grubun dayanağı Ebû Dâvûd'un rivâyet
şeklidir. Bu rivâyet mevsuk değildir. Meşhur olan rivâyet "bir satışta iki
satışın yasak edildiği"dir. Bunda ise onların istediği delâlet yoktur. Kabul
etsek ki onların dayandığı rivâyet sahihtir; yukarıda naklettiğimiz İbn
Raslân'ın tefsiri de bir ihtimaldir ve bu ihtimal mevcut oldukça mezkûr
rivâyeti, münâkaşa mevzûunda delil olarak kullanamazlar. Sonra şu da var ki o
rivâyet olsa olsa "peşin şu kadara veresiye şu kadara" şeklinde olan satışı
menetmektedir. Yoksa daha başta "veresiye şu kadar aldım" derse ve bu da o günkü
piyasa fiyatından fazla olursa hadîs bunu menetmiyor...40
6- Tirmîzî şârihi Abdurrahman b. Abdirrahim,41 Ebû Dâvûd şârihi Muhammed Eşref
el-Azimâbâdî,42 Bulûğu'l-meram şârihi Sıddık Hasen Han, Şevkânî'nin
mütâlaalarını aynen naklettikten sonra onun görüşüne katılıyorlar.
7- Ali Nasif et-Tâc'ın dipnotlarından birinde hadîsle alâkalı tefsirleri
naklettikten sonra şöyle diyor: "Eğer müşteri bu iki şekil ve fiyattan birisini
tercih ederse (meselâ "şu kadara peşin alıyorum" veya "şu kadara vâdeli
alıyorum" derse), vâde sebebiyle günün peşin fiyatından fazlasına satmayı caiz
gören cumhura göre (fukahânın ekseriyetine göre) bu satış caizdir.43
8- Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi tefsirinde meselemize temâs ile şu mütâlaayı
serdediyor:
"Bey'ideki viresi peşin farkına gelince, eğer alınan verilen bedeleyn bir
cinsten değil iseler bunlar herhangi bir akidde yekdiğerine tekâbül
ettirildikleri ve yalnız birbirleriyle ölçüldükleri zaman aralarında tefadul
farkına imkân yoktur. O tefadul bu mübâdelede değil akidden hariç olan üçüncü
bir mıkyasa nazaran sâbit olabilir. Bunun için yalnız bir akdi beyi' hiçbir
zaman ribih ifade etmez. Beyide ribih bir şey üzerine tevâli-i ukudun
neticesidir. Tüccar da böyle ukud-i mütevâliye ile iştigal edendir. Meselâ on
kuruş şu akidde bir okka buğdaya tam mukabil olabildiği gibi diğer bir gün ve
diğer bir akidde on okka buğdaya tekabül eder ve kuruş ile buğday arasında
cinslerinin ve menfaatlerinin tehalüfünden dolayı tarafeyn her zaman için seve
seve hakiki bir mübadele yapabilir ve hiçbiri maksadına nazaran bir şey zayi'
etmiş olamaz. Bu, bunlardan birisine bir kâr te'min etmiş olursa o kâr yalnız
bundan değil, bununla daha evvelki bir akdin mukayesesindendir. Yani on okka unu
on kuruşa satan ihtimal ki mukaddema unu beş kuruşa almıştır. Bil'âkis bir okka
unu on kuruşa satan da yirmi kuruşa almış olabilir. Ve beyi' suretiyle muamelâtı
ticârîyyedeki kâr-ü zarar hep böyledir. Yoksa eşyayı muhtelife arasındaki bir
mubâdele re'sen ve bizzat düşünüldüğü zaman ne kâr, ne zarar tasavvur
edilebilir, ancak bir teâdül düşünülebilir ve öyledir. Diğer esbâbı fesad
bertaraf edilirse mahiyyeti beyi' böyledir.44
Elmalılı merhum alınan ve satılan şeylerin aynı cinsten olmamaları halinde
faizden bahsetmenin mümkün olmayacağını tespit ettikten sonra, para ile eşyanın
mübadelesinden ibaret olan satış akitlerinde vade farkının caiz olduğunu ifade
etmektedir. Çünkü faiz aynı cinsten olan iki şeyi -biri diğerinden fazla olarak
veya eşit fakat veresiye olarak- satış yoluyla değişme halinde gerçekleşebilir.
On lirayı onbir lira ile değiştirdiğimiz zaman bir liranın karşılığı yoktur ve
ribâdır. Amma bir elbiseyi peşin veya veresiye yüz liraya aldığımız zaman bunun
bedeli yüz liradır, aynı elbiseyi yüz elli liraya aldığımızda da bedeli yüzelli
liradır; burada cinsler aynı olmadığı için birinin diğerine nisbetle
fazlalığından bahsedilemez; fazlalık olmayınca da ribâ tahakkuk etmez. Ancak
fâhiş fiyat tahakkuk edebilir. Bu mevzûu ileride tekrar ele alacağız.
Buraya kadar vâde farkını açık ve kesin olarak caiz görenlerin görüş ve
delillerini vermiş olduk. Aşağıda ise ya üstü kapalı yahud da dolaylı bir
şekilde caiz görenleri sıralayacağız.
B) Vâde Farkını Dolaylı veya Kapalı Bir üslûpta Caiz Görenler:
1- Şâfiî'nin talebesi arasında mümtâz bir yeri bulunan Müzenî üstâdından
naklediyor:
"Bir satış içinde iki satışın" iki şekli vardır: Birisi "sana şu köleyi peşin
bine veya bir sene vâde ile ikibine sattım! Bunlardan hangisini sen ve ben
istersek satış ona göre bitmiştir" demek sureti ile olur. Bu, bedeli meçhul olan
bir satıştır. Diğer şekli de şöyledir: "Sen bana evini bine satman şartıyla ben
de şu köleyi sana bine sattım."45
Gerek Şâfiî ve gerekse Müzenî burada daha fazla açıklama yapmamışlardır. Ancak
Şâfiî'nin "bu bedeli meçhul olan bir satıştır" demesi onun maksadına delâlet
etmektedir. Fesadın sebebi "bedelin meçhul olması"; bunun sebebi de iki şekilden
ve bedelden birisine karar verilmemiş bulunmasıdır. Eğer meselâ "veresiye iki
bine sattım, aldım" deselerdi, bedel meçhul olmayacak ve satış caiz olacak idi.
Nitekim Tirmîzî Sünen'inde, Şâfîi'nin tefsirini naklettikten sonra "bu belli bir
fiyata karar vermeden ayrılmadır; alan ve satan akdin hangi şekil ve bedel
üzerinde bittiğini bilmemektedirler" demiştir.46
Şâfiîlerden İbn Rif'a da Kadî'den şunu nakletmiştir. "Bu mesele satışın mübhem
kalmış olması faraziyesine bağlıdır. Eğer alan "Ben peşin olarak bine; veya
veresiye olarak iki bine kabul ettim" dese (bunlardan birisini söylese) satış
caizdir."47 İmam Şâfiî'nin bir malı günün fiyatından eksik veya fazlasına
satmanın cevazına hükmettiğini de el-Umm isimli eserinden öğreniyoruz.48 Bu
açıklamalardan sonra İmam Şâfiî'nin maksadının "vadeli satışı menetmek" olmadığı
açıkça ortaya çıkmaktadır.
2- Büyük Şâfiî fakih Ebû İshak Şirâzî mezkûr hadîse temasla şu açıklamayı
yapıyor:
"Peşin bine veya veresiye iki bine sattım" derse bu satış bâtıldır. Çünkü bu
akit muayyen bir bedel üzerine yapılmamıştır; tıpkı "sana şu iki köleden
birisini sattım" demek gibidir.49
Bu son örnek için İmam Muhammed de "fasid" tabirini kullanmıştır.50
Burada satışın bâtıl veya fasid olmasının sebebi (illeti), birinci örnekte
bedelin, ikinci örnekte satılan şeyin muayyen olmamasıdır (akitte cehalet
vardır); yukarıda geçen açıklamalardan anlaşıldığı üzere bazı müctehidlere göre
aynı mecliste, bazılarına göre ise bilahare fiyat veya satılan şey tayin
edilirse satış caiz ve sahih olur.51
Esasen akdin, onu ifsâd eden âmil ortadan kalkınca sıhhat kazanacağı, caiz
olacağı bir fıkıh prensibidir.52
3- İbn Hazm "bir satış içinde iki satış" hadîsini izah ederken diğer tefsir ve
örnekler yanında "peşin iki dinara, veresiye üç dinara" örneğini de veriyor ve
"bütün bunlar haramdır... Böyle bir satışta, bedelin az olanını kabul ederlerse
caiz olur meâlindeki hadîs de mensûhtur" diyor.53
Bu ifade ilk bakışta İbn Hazm'ın satışta vâde farkını caiz görmediği intibaını
verebilir. Halbuki eserinin diğer bölümlerindeki sözleri ve hükümleri göz önüne
alınınca maksadının vade farkı olmadığı, bedelin meçhul kalması sebebiyle bu
hükme vardığı anlaşılmaktadır. Nitekim günün fiyatından fazlaya satıştan
bahsederken bunun caiz olduğunu açıkça ifade ettikten sonra Mâlikîlerin
(fazlasına satarsa caizdir, eksik fiyatla satarsa caiz değildir) şeklinde
görüşlerini münakaşa ve reddediyor.54
Kezâ bir kimsenin bir malı veresiye sattığı kimseden aynı gün daha az bir bedel
ile peşin olarak alması mevzûunu tartışırken bunun caiz olduğunu söylüyor ve
karşı görüşleri reddediyor.55
Bütün bunlar İbn Hazm'ın yukarda geçen ifadesinden maksadının vade farkını
menetmek olmadığını, bedelin tayin edilmemiş olması sebebiyle bu hükme vardığını
göstermektedir.
4- Hindiyye ve Âlemgiriyye diye anılan meşhur eserde şartlı satıştan
bahsedilirken "peşin şu kadara, veresiye şu kadara" ve "bir aya kadar şuna, iki
aya kadar şuna" örneğine yer verilmiş ve bunun caiz olmadığı, akdin fasid olduğu
ifade edilmiştir.56
Aynı ifadeye el-Bezzâziyye adıyla meşhur fetvâ mecmûasında da yer verilmiştir.57
Bu kitapların esaslı kaynaklarından birisi el-Mebsût'tur. Söyledikleri de el-Mebsût'ta
aynen mevcuttur. Müellifleri, Serahsî'ye muhalefet edecek derecede değillerdir.
Bu karinelerle fetvalarını el-Mebsût'taki kayıt ve açıklama içinde anlamak
gerekir. Hatırlanacağı üzere orada fesad "bu iki şekil ve bedelden birisine
karar verilmeden ayrılmış olunmasına" bağlanmış, birisine karar verildiği
takdirde satışın caiz olduğu söylenmiş idi.
5- Kâsânî "bir satış içinde iki satış" ve "bir satışta iki şart" hadîslerine
örnek olarak "şunu sana ya bir ölçek buğday veya iki ölçek arpa karşılığında
sattım" ve "şu köleyi sana bir yıl vade ile bin dirheme, yahut iki yıl vâde ile
bin beşyüz dirheme sattım" cümlelerini vermiş ve bu satışların "bedel meçhul
olduğu için... caiz olmadığını, fasid olduğunu" ifade etmiştir.58 Şu halde akid
bitmeden tek fiyat üzerinde anlaşma olur ve satış buna göre yapılırsa cehalet
ortadan kalkacak ve satış caiz olacaktır. Vade farkı satışın caiz ve sahih
olmasına mani değildir. Kâsâni bir başka münasebetle "vade rağbet edilen bir
şeydir; görmez misin ki vade sebebi ile fiyat arttırılır" diyerek bu
anlayışımıza sarâhât getirmiştir.59
6- İbn Kudâme (Abdullah b. Ahmed) meselemize hem el-Muğni, hem de el-Mukni'
isimli eserlerinde temas etmiştir. Birincisinde "peşin şu kadar veya veresiye şu
kadara" örneğini zikrettikten sonra "bu sahih değildir, fakat sahih olması
ihtimali de vardır; bunu Tâvûs, Hakem, Hammâd ve bir rivâyete göre Ahmed caiz
görmüşlerdir." diyor.60
el-Muknî' isimli muhtasar eserinde ise daha kısa olarak "...sahih değildir,
sahih olması muhtemeldir" cümlesine yer veriyor.61
İkinci eserin hâşiyesindeki açıklamalardan faydalanarak bu kısa ifadelerden
maksadı anlayabiliyoruz. Buna göre:
a) Peşin veya veresiyeden birisine karar verilmeden iki fiyat söyleyerek
pazarlık bitirilirse bu -orada isimleri sayılan- bazı âlimlere göre caizdir;
fakat cumhura göre caiz değildir; amma sahih olması ihtimali de vardır.
b) Şayet pazarlıktan önce veya sonra peşin mi veresiye mi olduğuna karar verilir
ve buna göre bir fiyatla (vadeli ise vade farkı ile) satış yapılırsa cumhura
göre de caizdir.
7- İbn Abidin şartlı satış mevzûunu işlerken "evde oturma, hediye veya ödünç
verme şartlarıyla satmak" örneklerini vermiş, münakaşa ettiğimiz örneği
vermemiştir.62 Fakat murâbaha satışından bahsederken o da -El-Kâsâni gibi- vâde
sebebiyle fiyatın arttırıldığını ve bunun nazar-ı itibare alınması gerektiğini
ifade etmiştir.
Açık veya kapalı olarak meselemiz hakkında görüşlerini bildiren âlimler yanında
meseleyi sadece vazeden, görüşleri nakleden fakat tercih yapmayan âlimler de
olmuştur.63
Münakaşa:
Buraya kadar müctehidler ve fıkıh âlimlerinin vâde farkı ile alâkalı
görüşlerini, bu görüşlerin dayandığı delilleri -eskiden yeniye doğru- en mûteber
kaynaklara dayanarak arzetmiş olduk. Caiz görmeyenlerin şüphelerini ele alıp
izaleye çalışmak ve caiz görenlerin de delillerini sıralayarak neticeye varmak
işi, bu bölüme kalmış oldu.
A) Caiz Görmeyenlerin Şüpheleri:
Satış akdinde vâde farkını caiz görmeyenlerin dayandıkları delil ve şüpheleri şu
maddelerde toplamak mümkündür:
1- "Bir satış içinde iki satışı", "bir satış içinde bir veya iki şartı"
yasaklayan hadîsler.
2- Ribâ şüphesi
3- Bedelin meçhul olması (cehalet) şüphesi.
Bunları teker teker münâkaşa edelim:
1- Hadîsler:
a) Hadîs âlimleri şartlı satışı meneden hadîsin sahih olmadığını, senedinde
tenkide uğramış kişilerin bulunduğunu tespit etmişlerdir. Buna mukâbil
Rasûlullah'ın (sav) şartlı alış-verişler yaptığını ve böyle satışlara izin
verdiğini bildiren sahih hadîslerin bulunduğunu yukarıda gördük.64 "Bir satış
içinde iki satışı yasaklayan" hadîsin Ebû Dâvûd rivâyetinde geçen "ya fiyatın az
olanına sahip olur veya ribâya" ilâvesinin de rivâyet bakımından mevsuk
olmadığını mütehassıslardan öğrendik.
Geriye "bir satış içinde iki satışı yasaklayan" hadîs kalmış oldu.
Müctehidlerden hiçbirisi bu hadîse "mutlak olarak vade farkı ile satış" mânası
vermemiştir. Hadîsin altıyı bulan65 tefsiri arasında "peşin şu kadara veya
veresiye şu kadara sattım" şekli de zikredilmiş hemen bunun arkasından şu
açıklama yapılmıştır: "önceden veya sonradan peşin mi veresiye mi olduğuna ve
buna göre muayyen bir bedele karar verilmez ise satış fasid olur; amma karar
verilir ve satış "peşin şu fiyata" yahut da "veresiye şu fiyata" şeklinde
yapılırsa vade farkı caizdir, satış fasid değildir. Bu anlayış fukahânın
cumhuruna aittir. Ve bu anlayışa göre hadîsler vade farkı ile satışı
menetmemekte, aksine caiz kılmaktadır.
2- Ribâ şüphesi:
İslâm faizi "ribâ" ismiyle yasaklamıştır. Hadîste "altın, gümüş, buğday, arpa,
hurma ve tuz" zikredilmiş, bunlardan herbiri kendi cinsi ile değiştirileceği,
alınıp satılacağı zaman hem eşit hem de peşin olmaları istenmiş, aksi halde
ribânın tahakkuk edeceği ifade buyurulmuştur. Mesela elli gramlık bir altın
bilezik elli gram altın lira ile peşin değişilebilir. Bunlardan birisi veresiye
-veya peşin fakat diğerinden fazla- olursa faiz alınmış verilmiş olur. Dikkat
edilirse bu maddelerden ilk ikisi bedel (semen) diğerleri yiyecektir. Her iki
grup içinde kalanlar cinsleriyle değil de yekdiğeriyle mübadele edilecekse
mesela altın ile gümüş, buğday ile arpa değişilecek ise bunlar birbirinden fazla
olabilir; ancak peşin olması şarttır. On gram altın yirmi gram gümüş ile, on
ölçek buğday yirmi ölçek arpa ile peşin mübadele edilebilir; bu caizdir; ancak
veresiye yapılamaz; yapılırsa faiz olur.
İki gruptan birindeki diğerindeki ile eksik fazla, peşin veresiye alınıp
satılabilir; burada faiz bahis mevzuu olmaz. Mesela birinci gruptan gümüş ile
ikinci gruptan buğday peşin, veresiye, farklı ölçülerde alınıp satılabilir.
Elbette ki faiz yalnızca bu altı maddeye bağlı değildir.66
Müctehidlere göre değişen kriterler, vasıf ve illetler ile diğer maddelere de
şamildir.67
Bu açıklamadan varmak istediğimiz netice şudur; para ile, para olmayan bir mal
satıldığı zaman, peşin olsun veresiye olsun, fiyat farkından faiz doğmaz.
İslâm'ın faiz anlayışı buna müsait değildir. Burada faizden bahsedenler aradan
malı kaldırıyor, para ile parayı mukâyese ediyorlar; mesela bir mal peşin 100
lira, veresiye 110 lira ise yüz lirayı yüzon liraya satılmış kabul ediyor ve
bunun faiz olduğunu söylüyorlar. Halbuki gerçek, vakıa bu değildir. Hakikatte
para ile para satılmamış, para ile mal satılmıştır; aradan malı kaldırmak,
paranın karşısına parayı koymak vâkıaya uymaz; farazî ve hayalîdir, hükümler ise
hayale değil hakikate bina edilir. Ayrıca içtimai, iktisadi ve ticârî bakımdan
para ile paranın mübadelesi, para ile malın mübadelesinden çok farklı neticeler
doğurur. Eğer bu mantık doğru olmasaydı kârın da meşrû olmaması gerekirdi; çünkü
bir mal 100 liraya alınmış ise bu 100 liradır; aynı malı alan yüzon liraya
satarsa yüz lirayı yüzon lira ile satmış olmaz mı? Aradan malı kaldırırsanız kâr
bundan ibaret olmaz mı? Kâr mevzûunda aradan malı kaldırmayıp, vadeli satışta
kaldırmak tenâkuz değil midir?
3- Cehalet Şüphesi:
Bedellerden birinin meçhul veya ma'dûm (yok) olmasının akdi fasid kılacağını
"Giriş" bölümünde arzetmiştik. Vadeli satışta böyle bir durum yoktur. Satışın
peşin mi; veresiye mi olduğu ve buna göre fiyatın ne olduğu bilinmez ise
cehaletten bahsedilebilir. Bizim meselemizde hem satış şekli, hem de bedel
bellidir, sabittir; şu halde satış sahihtir, caizdir.
B) Caiz Görenlerin Delilleri:
Gerek peşin ve gerekse veresiye alış-veriş caiz olduğuna, günün fiyatından daha
ucuz veya pahalı satmanın da caiz bulunduğuna dair nakli delilleri daha önce
vermiştik. Satış akdinde vade farkının caiz olduğunu gösteren deliller bunlardan
ibaret de değildir. Kanaatimize göre şu akid nevileri ve onlara bağlı hükümler
de vade farkının cevazına delildir.
1- Iyne ve Bey'i bi'l-vefa:
Ödünç para bulmak için başvurulan iki usul vardır:
a) Iyne: Bir kimseye bir malı veresiye mesela yüz liraya satıp aynı şahıstan
peşin 90 liraya satın almaktır. Bu alış-veriş neticesinde ilk satıcı ilk alıcıya
90 lira verecek, vade sonunda yüz lira alacaktır. Sahâbe devrinden beri birçok
müçtehidin kabul ettiği bu usûl68 vade farkı ile satışa evleviyetle delalet
etmektedir.
b) Bey'i bi'l-vefa: Mesela bir evi parasını iade edince geri almak şartıyla bir
kimseye satmaktır.69 Tabii evi satın alan, iade edinceye kadar ondan istifade
etmektedir. Faizden kaçmak için tecviz edilen bu usûl bir hile mahiyetindedir;
buna rağmen -ihtiyaca binaen- caiz görülmüştür. Vade farkı ile satış ise gerçek
satıştır, muvazaa yoktur, bir faiz hilesi de değildir.*
2- Kâr ve Ğabn Delili:
İslâm'ın muayyen bir kâr haddi koymadığını, bunun tabiî ve ahlâkî şartlara göre
ayarlanmasını müslümanlara bıraktığını biliyoruz. Bir kimsenin malını pazarın ve
günün fiyatından fazlaya satmasına "ğabn" deniyor. Hanefîler ğabni şöyle
anlıyorlar: Bir mal anlayan kişilere gösterilir ve ortaya birkaç fiyat çıkar;
mesela biri 10, diğeri 15, üçüncüsü 20 lira der; 10 liradan aşağı, 20 liradan da
fazla fiyat biçen olmazsa bu mal 10 ila 20 liraya satılabilir; bu takdirde
gabinden bahsedilemez. 10 liradan aşağı, yirmi liradan fazla satılırsa bu
takdirde fahiş fiyat vardır ve bunun hükmü cari olur.70
Diğer üç mezheb böyle bir ölçü getirmemişler ancak yalan, hile ve aldatma
yoluyla fahiş fiyat gerçekleşir ise bunu satışın feshine sebep kabul
etmişlerdir.71
Şu halde İslâm'a göre fiyat ve kâr haddi bir çizgi değil bir satıhtır. Vade
farkı bu satıh içinde kaldığı müddetçe caizdir. Bu sathın sınırları aşılır ise
yine caizdir; ancak aldatma, yalan, hile vb. var ise zarara uğrayanın satışı
bozma (fesih) hakkı vardır. Vade farkı ile satışlarda -kabul edelim ki- satan bu
kâr sathı içinde hareket etmiş, peşin sattığına nisbetle veresiye sattığında bir
miktar daha fazla kâr etmiştir; bunun caiz olmaması için hiçbir sebep yoktur.
3- Selem Delili:
Selemin "peşin para ile veresiye mal almaktan ibaret olduğunu" zikretmiştik.
Bilhassa zirâat ile meşgul olanların hasad zamanından önce paraya olan
ihtiyaçları böyle bir muamelenin vaz'ında rol oynamış, Rasûl-i Ekrem (sav)
Medine'ye geldiği zaman karşılaştığı bu akdi, ölçü ve müddetin kesin olarak
tespiti şartıyla tasvip buyurmuştur.72 Selemde iki taraflı menfaat vardır.
a) Satan, malı elinde hazır olmadığı halde bedelini alıp işini görmektedir.
b) Satın alan ise bir miktar ucuza almak suretiyle kârını artırmaktadır. Burada
ucuz almanın sebebi malın peşin olmamasındandır; yani para yönünden değil de mal
yönünden bir vadeli satış bahis mevzûudur ve bu vadeden dolayı da mal ucuza
alınmaktadır.73 Hatta bazı devirlerde bu fiyat farkı fukahânın devletten tedbir
istemesine sebep olacak kadar büyümüştür.74
Malın teslimi vadeli olduğu için fiyat farkını caiz görmekle, bedelin teslimi
vadeye bağlandığı zaman fiyat farkını caiz görmek arasında fark olmaması lazım
gelir. Birincisi sünnet ile sabit olunca ikincisinin cevazına bu da ayrı bir
delil teşkil eder.
Netice:
Bir malı peşin fiyatına nisbetle farklı bir fiyat ile vadeli satmanın caiz
olduğunu gösteren deliller sahih ve sabit; buna mukabil caiz olmadığı hükmüne
götüren şüpheler gayr-i variddir; hükme temel olamayacak kadar zayıftır. Bu
sebeple İslâm âlimlerinin cumhuru (büyük ekseriyeti) ve bu arada dört mezhebin
ulemâsı bunun caiz olduğunu söylemişlerdir. Bizim de kanâatimiz bu yoldadır.
Vâde farkı helâl, vâde farkı ile satış caizdir. Ancak imkânı olanlar, aza kanâat
edenler, ahiret menfaatini dünya menfaatine tercih edenler -bilhassa tüketiciye-
satış yaparken peşin fiyatı ile verirler, vade farkı almazlarsa bu karz-ı hasen
sayılır. Karz-ı hasen Allah rızası için borç vermek demektir. Allah Teala böyle
yapanları kendisine borç vermişçesine sevmiş ve övmüş, onların kazancına bereket
vereceğini müjdelemiştir.75 İmkânı olan her müminin bu şeref ve berekete can
atması tabiîdir.
Dâvâmızın sonu: Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun! O'nun rızâsı her şeyden
büyüktür!
Raporlar, Tenkitler ve Cevaplar
"Alış-verişte Vâ'de Farkı" Araştırmasına Dair
Ön rapor: 1
İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Başkanlığına,
Tetkik Konusu:
Hayreddin Karaman, "Veresiye Satışta Vâde Farkı";
Veresiye satışta vâde farkları dolayısıyle semen üzerinde peşin satışlara
nisbetle tatbikatta görülen farkların İslâm hukukundaki yeri üzerinde kaleme
alınmış ilmî etüde dayalı mukayeseli bir risaledir. Bir Önsöz. Giriş ve I -
Vâdeli satışın cevâzı ile II-Vâde farkı şeklinde iki ana bölümden ibarettir.
Müellifin konuyu incelerken takip ettiği göze çarpan yol, mukayeseli bir usûl
kullanmasıdır. Bu mukayese, öyle anlaşılıyor ki mümkün olan nisbette dört ana
İslâm Hukuku ekolü ile, ayrı ayrı bu ekollerde mümessil durumda olan müteaddit
âlim fakih'in eserlerini nazarı itibara almak suretiyle gerçekleştirilmiştir.
Risâlenin bu bâriz husûsiyeti yanında göze çarpan bir diğer nokta, eserin baş
kısmına konan Giriş bölümünün ziyâdesiyle elemanter bilgiler ihtivâ etmiş
olmasıdır.
Her ne kadar müellif, okuyucunun müteakip sahifelerde karşılaşabileceği hukukî
müesseselerde ilgili noktalarda bu bilgileri nazari itibara alması gibi bir
kolaylığı kavuşturulduğunu ileri sürebilirse de, bu, teknik bakımdan asıl
konusunun hayli ötesinde kalmaktadır.
Müellif Karaman, risalesinde sadece Hukuk mektepleri arasındaki görüşlerde bir
muvazene unsuru olmakla kalmamış, aynı zamanda müstakil olarak hareketle, hemen
her noktada âyetlere ve Sünnet'teki prensiplere dayanmak suretiyle, hem belki
bir neticeye varmada ve hem de okuyucunun bu hukukî neticeyi görmesinde
açıklıklar getirmiş olmaktadır.
Edindiğimiz kanaate göre işbu risale, sırf ilmî alandaki prensip, görüş ve
temâyülleri görüp anlamamızdan ayrı, daha da önemlisi, belki bir sonuca varan ve
konunun aydınlanmasında fayda bekleyenler için gerçekten pratikte ilmî
istifadeler sağlayacak husûsiyetler de taşımaktadır.
Risalenin neşri düşünülüyorsa giriş bölümünün ihtisarı ancak mali bir kolaylık
sağlar.
Hitab edilen okuyucu kütlesinin genişletilmesi hedef alınmışsa hatta denebilir
ki bu bölümün bu kütleyi aydınlatıcı vasıfta olduğu da söylenebilir.
Durumu arzeder, gereğini saygılarımızla rica ederim.
İslâm Araştırmaları Enstitüsü
Edebiyat Fakültesi, İSTANBUL
1.9.1976
Salih TUĞ
Ön rapor: 2
İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Mütevelli Heyetine,
Tedkiki istenilen "peşin satışla vadeli satışın hükm-ü şer'isi" hakkında yapılan
tahkikatı okudum. Ciddî emek sarfedilerek muteber meraciden nakiller yapmak
suretiyle hazırlanmış olması takdire şayandır. Fakat mevzûun dibacesinden
itibaren itnâb yapılmış olması ve ifade tarzı da mahza ilmî ıstılahatla meşhûn
bulunması hasebiyle bugünkü Türkiye kari'lerine kafi derecede faideli
olamayacağı mülahaza edilmektedir.
Binâenaleyh bu ilmî makalenin ikinci bir şahıs veya bizzat muharriri tarafından
efrâdını cami ağyârını mani kılacak şekilde ihtisar edilmesi, uslûbunu da vasat
seviyye itibâre alınarak tavzih edildikten sonra mevki-i intişâra konulması
münasib olacağı kanaatine varmış olduğumu arz ederim. Hürmetlerimle.
17. Ramazananu'l-Mübârek 1396
Muhammed Emin Saraç
"Alışverişte vâde farkı" araştırması hakkındaki tenkidler ve cevapları
A) Müzâkere celsesine tenkitlerini yazılı olarak gönderen
Sayın Doç.Dr. Ali Şafak'ın tenkitleri:
- "İfadede eğer kapalılık yoksa "haram edilen şekilde kullanılmak üzere..."
ifadesinin mefhum-u muhalifinden bazı hallerde müskirât ve uyuşturucu madde
satmanın meşrû olduğu ve haram edilen yerde kullanma da müşterinin kendisine ait
bir şey olacağından müskirât ve uyuşturucu madde satmanın meşrû olduğu sonucu
çıkabilir ki, İslâm hukukunca kesin surette "Mal-ı Gayr-ı Mütekavvim" sayılan
bir malın -ki sözü geçen maddeler de bu nevi maldandırlar- İslâm toplumunda bazı
hallerde mütekavvim sayılabildiği ve akde konu olduğu, satana bir mesûliyet
terettüp etmeyeceği neticesini verir ki, bugüne kadar fıkıh kitaplarında
rastlanılamayan, onlara zıd bir mâna taşıyan bir husustur. Hanefîler muâmelâtta
bâtıl ve fâsidin hukukî neticelerini tamamen ayırt ederler. Onlarca mal-ı gayr-ı
mütekavvimin satışı kesinlikle bâtıldır. Diğer mezheplerde de hâkim görüş budur.
Nasıl olur da "-Hanefîlere göre kısmen- fâsid..." denilebilir?"
Cevap:
- Bu maddede (s.296), iki mesele vardır.
1- Sünnetin yasakladığı akitlerin bir kısmının Hanefîlere göre bâtıl değil,
fâsid oluşu.
2- Haram edilen şekilde kullanılmak üzere müskirât ve uyuşturucu madde satışının
hükmü.
1- Hanefîlere göre sünnetin yasakladığı akitlerden bir kısmının bâtıl, bir
kısmının fâsid, bir kısmının da sadece mekrûh olduğunda hiç şüphe yoktur. Bütün
fıkıh kitaplarımızda bu husus örnekleriyle açıklanmıştır. Hz. Peygamber (sav)
hür insanın satılmasını yasaklamıştır; bu satış bâtıldır. Unsurlarında cehalet
(bilinmeyen hususlar) bulunan akitleri yasaklamıştır; bu satışların çoğu
fâsiddir. Almak niyeti olmadan arttırmayı, başkasının pazarlığı üzerine pazarlık
yapmayı, pazara gelen malı şehir dışında karşılayıp satın almayı yasaklamıştır;
bu satışlar ise ne bâtıldır, ne de fâsiddir; yalnızca mekrûhtur. Kur'ân-ı Kerîm
Cuma ezanı okunurken alış-verişi yasaklamıştır; bu alış-veriş de -Hanefîlere
göre- bâtıl ve fâsid değil, mekrûhtur. (Bkz.. İbn-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır,
1316, c. V, s. 186-240)
2- Müskirât ve uyuşturucu maddelerin satışında hükümleri farklı şıklar vardır:
a) Şarabın (hamr) satışı.
b) Şarap dışında kalan müskirat (sarhoş edici maddeler) satışı.
c) Şarap dışında kalan müskiratın ve uyuşturucu maddelerin yasaklanmış şekilde
kullanılmak üzere satışı.
d) Haram olmayan bir şekilde kullanılmak üzere satışı.
Bu şıkların hükümlerini kısaca açıklayalım.
a) Şarap mütekavvim mal değildir; bunun müslümanlar arasında satılması haram ve
bâtıldır. "Böyle akitler ya bâtıl..." derken bunu ifade etmiş oluyoruz. Şuna da
işaret edelim ki şarap para ile değil de mal karşılığında trampa usulüyle
satılırsa bu da Hanefîlere göre bâtıl değil fâsiddir. (Fethu'l-Kadîr, c. V, s.
188.)
b) Şarap dışındaki müskirâtın satışı Ebû Hanife'ye göre caizdir (yani fâsid
değildir), Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre caiz değildir (Fethu'l-Kadîr, c. V, s.
187; Kâsânî, Bedâyi'u's-sanayi', c. V, s. 144).
c) Şarap dışındaki müskirât ve uyuşturucu maddelerin haram edilen şekilde
(meselâ içip sarhoş olmak için) kullanılmak üzere satışları cumhûr'a göre caiz
değildir. Yukarıdaki maddelerden bu anlaşılmaktadır.
d) Kolonya, ispirto, afyon gibi "içildiği, yutulduğu zaman sarhoşluk veren"
müskirâtın; temizlik, yakmak ve ilaç sanayiinde kullanılmak üzere alınıp
satılması umûmiyetle caiz görülmüştür; yani bunların satışı ne bâtıl, ne de
fâsiddir.
Bu açıklamadan vardığımız netice şudur: Müskirât denince yalnız şarap
anlaşılmaz. Şarap dışında kalan bazı müskirâtın, haram kılınmış şekilde
kullanılmamak üzere satışı caizdir. İşte bu sebeple risâlemizde "haram edilen
şekilde kullanılmak üzere" kaydı konmuştur.
B) Dr. Şafak:
-"Oysa fıkıh kitaplarının pek çoğunda sözü geçen vakitte vâki satışın fâsid
olduğu ve mahkemece feshedilebileceği açıklanır. Zira Borçlar Hukukundaki
ifadeyle "Gerek satıcı ve gerekse müşteri icab ve kabul üzerinde düşünebilmek
için yeterli vakte sahip değildir, mâkûl bir sürenin tanınmayışı iradenin
sıhhatli beyanında şüphe meydana getirmektedir (İbn Hazm, el-Muhallâ, c. 9, s.
647 ve başka kaynaklar.)"
Cevap:
- Hanefî fıkıh kitaplarının pek çoğunda değil, hiçbirinde Sayın Şafak'ın
söyledikleri yoktur. Çünkü Hanefi ve Şâfiîlere göre Cum'a ezanı sırasında
alış-veriş ne fâsiddir, ne de bâtıldır, bu noktada ittifak vardır; yalnızca -diyâneten-
tahrimen mekrûhtur veya haramdır. (İbn-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, c. V, s. 240;
Kâsânî, Bedâyi', c. V, s. 144).
Sayın Şafak'ın verdiği kaynakta (İbn Hazm, el-Muhallâ) "Borçlar Hukukundan"
naklettiği ifadeye delâlet eden bir cümle de mevcut değildir. Zâhiri mezhebinin
müctehidlerinden olan İbn Hazm, mezhebi icabı Cuma ezanı sırasındaki alış-verişi
bâtıl saymış, fakat -ne garibtir ki- nikâh, kirâ, selem akitlerini bâtıl
saymamıştır; çünkü -İbn Hazm'e göre- âyette yalnız beyi' zikredilmektedir. (İbn
Hazm, el-Muhallâ, Mısır, 1351, c. IX, s. 26).
C) Dr. Şafak:
- "Muhâlif fukahânın görüş ve izahlarına yer verilmediğini" kaydettikten sonra
İbn Hazm, İbn Kudâme, M. S. Medkûr'a dayanarak şartlı satışlar hakkında bilgi
veriyor; intifâ hakkının mal sayılması hususunda Hanefî mezhebi dışındaki bazı
mezheblerin görüşlerini tercih ederek Câbir hadîsinde geçen şartlı satışı, "Hz.
Câbir'in, hayvandan faydalanmayı kiralayışı ile açıklıyor; sonra İbn Âbidin'den
şunları naklediyor: "İbn Âbidin 'Evde oturma, hediye veya ödünç verme
şartlarıyla satmak' örneklerini verirken akdin mûteber olduğunu, hal böyle
olunca âkidlerden bilhassa satıcı lehine menfaat temin eden satış akidlerinde
şart batıldır, hatta karşılıksız menfaat temin eden şart isterse üçüncü şahıs
lehine de olsa yine şartın bâtıl olduğunu söyler (ag. Esr.l, c. 4, s. 134)" ve
"İşte satıcıya menfaat temin eden vâde farkı şartı da evleviyetle bâtıl ve satış
mûteberdir. Aslında modern hukukta da terdidli fiyatlar üzerinden satışlar
şüpheyle karşılanır. Onun içindir ki, proforma faturalar hukuken tarafları
bağlayıcı değildir," diyerek tenkidini devam ettiriyor.
Cevap:
1- Şartlı satışlar mevzûunda olsun, vâde farkı ile satış bahsinde olsun
karşılıklı görüşleri eksiksiz olarak verdiğimiz kanâatindeyiz.
2- İbn Âbidin'den nakledilen ifadeyi verilen kaynakla karşılaştırdığımız zaman
önemli farklar gördük. İbn Âbidin, "bilhassa satıcı lehine menfaat temin eden
satış akitlerinde şart bâtıldır" gibi bir şey söylemiyor. Onun söyledikleri ile
risâlede özetlediklerimiz (s. 301 vd.) arasında hiçbir fark yoktur.
3- Risâlemizin 314. Sayıda 65. Dipnotunda açıkladığımız gibi, meselemizin şartlı
satışla alâkası yoktur. Meselâ peşin alış-verişte satıcı, alıcının teklifini
reddederek 100 liraya vermem, 125 liraya veririm dese, alıcı da bunu kabul etse,
"satıcının 125 lirayı şart koştuğu" ileri sürülerek buna şartlı satış denmez;
hiçbir fakih böyle dememiştir. Aynı şekilde vadeli satışta satıcının 100 liraya
değil, 125 liraya veririm demesi, alıcının da bunu kabulü ile meydana gelen
satış şartlı satış değildir. Bununla beraber zorlama yoluyla bunu şartlı
satışlar içine soksak, bu takdirde satışı ibtal eden şartlar içine sokmamız
mümkün değildir. Çünkü bedel, akdin gereğidir (muktezâsıdır); akdin muktezâsı
olan şart, -alıcının lehinde olsun, satıcının lehinde olsun- akdi ifsâd etmez;
çünkü beyi' akdinden maksad, karşılıklı menfaat teminidir.
D) Dr. Şafak:
- "Risâlede asıl konu ile yakın alâkası olmayan bahislere de yer verilmiş"
olduğunu ifâde ediyor.
Cevap:
- "Asıl konu ile yakın alâkası olmayan bahisler" derken "Giriş" bölümü
kastedilmiş olsa gerektir. Bu bölümde yer alan hususlar bizce konu ile yakından
ilgili ve gerekli idi. Çünkü mevzûumuz satış akdi idi; biz de satış akdi ile
alâkalı genel bilgiler verdik. Bunları önceden arzetmese idik, asıl mevzûu
işlerken sık sık, geniş parantezler açmak, bu bahisleri oralara aktarmak
gerekecek idi; bu ise mevzûu dağıtırdı.
E) Dr. Şafak:
- "Eğer burada kasdolunan fark bugünkü anladığımız mânada bir vâde farkı ise
şunu unutmayalım ki vâdeli satışlardaki vâde farkı, bırakalım kapitalist olmayan
İslâm Hukuk ve İktisâd nizâmını, kapitalist nizamda, modern hukuk sisteminde
bile çok yakın bir geçmişe sâhiptir. Nasıl olur da müslüman toplumda bu müessese
öteden beri teâmül halini almıştır' denilebilir? Bu tatbikatın cemiyet içinde ve
muayyen bir grup arasında umûmi veya husûsi teâmül halini alabilmesi için biri
maddi; bir veya iki asır gibi uzun bir süre tatbik edilir olması, diğeri manevi;
herkes tarafından ve ahlâk kurallarınca benimsenmiş olması gibi iki unsur
aranır. Halen veresiye satışlardaki vâde farkı İslâm toplumunda uzun süre tatbik
edilir ve kabule mazhar olmadığından işbu seminer tertiplenmiştir. Eğer teâmül
halini almış olsa idi risâle sahibi aleyhte değil, lehte pek çok kaynak
bulabilirdi, oysa lehteki bir iki görüşü, aleyhteki görüşler karşısında takviye
için zorlayıcı tefsire girişmektedir. Bugüne kadar hiçbir fıkıh kitabı böyle bir
teâmülden bahsetmediği herkesçe müsellemdir." diyor.
Cevap:
- Biz burada vâde farkının meşrû oluşunu, bunun teâmül halini almış olmasına
dayandırmıyoruz. Sadece bir vâkıayı naklediyoruz ki o da "vâdeli satışta fiyat
farkının öteden beri uygulanıp geldiğidir." Bu teâmül halinde olmayıp, son
senelerde uygulanmaya başlamış olsa idi bize göre netice yine değişmeyecekti;
çünkü meşrû olan bir gün önce de meydana gelse meşrûdur, meşrû olmayan
asırlardır devam etse de meşrû değildir. Bir şeyin teâmül haline gelmesi ile
meşrûiyet kazanması mutlak olmayıp şartlara bağlıdır. Bunların yanında, sayın
tenkitçiye katılamadığımız başka noktalar da vardır:
1- Risâlemizde görüleceği üzere çok eski kaynaklarda "peşin bin liraya, veresiye
iki bin liraya" gibi ifadeler vardır. Bu ifadeler böyle bir teâmülün (vade farkı
ile alış-verişin) öteden beri varlığını göstermektedir.
2- Teâmülün geçerli olması için "bir iki asır gibi uzun bir süre tatbik edilmiş
olması" diye bir şart yoktur. Bütün İslâm ülkelerinde veya belli bir ülke ve
memlekette, yahut da belli bir iş kolunda yaygın, kabul edilmiş, benimsenmiş
olması şarttır. Meselemizle alâkası bakımından İbn Âbidin'in şu ifadesini
nakletmekte fayda görüyoruz: "Eskilerin nalın, elbise, ayakkabı gibi şeylerin
satışında kabul ettikleri şartlardan başka, bir takım yeni şartlar örf-ü âdet
haline gelse -böyle bir örf sonradan meydana gelse- anlaşmazlığa sebep olmadığı
takdirde bunun da muteber olması gerekir" (Reddu'l-muhtar, c. V, s. 136). Bu
ifadeden anlaşılan şudur: Örfün mûteber olabilmesi için onu herkesin (veya
ilgililerin) bilmesi, "böyle bir âdet yoktur" diye itiraz edilememesi gerekir.
Bu hale gelen âdet, davranış ve tasarruflar -nasslara aykırı olmadıkça- mûteber
örf ve teâmüldür.
3- Risalemiz dikkatle okunursa lehteki nakillerin aleyhtekilerden daha çok ve
kuvvetli olduğu görülecektir.
F) Dr. Şafak:
- "İmam Mâlik sebebini açıklamazsa da genellikle böyle vâdeli ve farklı fiyatla
satışı doğru bulmaz" diyor ve aynı yeri kaynak gösteriyor.
Cevap:
- İmam Mâlik'in talebe ve mensupları arasında mezhebde müctehid derecesine
ulaşmış zâtların açıklamalarını verdik. Bunlardan kesin ve açık olarak anlaşılan
odur ki İmam Mâlik'in caiz görmediği şekil, tek fiyata karar verilmeden
bitirilen akittir; yani akit bitmiştir, cayılamaz; fakat "peşin mi veresiye mi
ve bedel hangisidir?" konuları kesinleşmemiştir. Bu şekli tecviz etmeyen yalnız
İmam Mâlik de değildir. Fakat pazarlık esnasında tek fiyata ve şekle karar
verilmiş olmak şartıyle -vâde farkı bulunsa dahi- İmam Mâlik bunu caiz
görmektedir.
G) Dr. Şafak:
- "Hindiyye fetvâsına kaynak teşkil eden ve İslâm fıkhının temel kaynak
kitaplarından es-Serahsî merhumun el-Mebsût, cüz 13, s. 7-8'de durum ve misâl
aynıdır. Orada da bu nevi satışların fasid olduğu belirtilir. Zaman ve şartlarda
bazı farklılıklar olabilir ama insanların tab'ı, birbiriyle olan hukukî
münâsebetleri iyilik ve kötülük yönünde hep aynıdır."
Cevap:
- Biz Serahsî'nin el-Mebsût'taki ifadesini aynen terceme ettik. Burada çok açık
olarak, Serahsî'nin vade farkını caiz gördüğü anlaşılmaktadır. Onun üzerinde
durduğu nokta tek şekil ve tek fiyat üzerinde anlaşarak akdi buna göre
yapmaktır. el-Mebsût'un zikredilen metninden, başka mânâ çıkarılamaz.
H) Dr. Şafak:
- "Her şeyden önce materyalist ve kapitalist sistemlerde taksitle ve vâde farkı
ile satış müesseseleri ticaret ve borçlar hukukuna yeni girmiştir. Orada ferdler
arası hukukî münâsebet hep maddi ölçü ve menfaatlerle güçlü veya zayıftır. Öyle
bir cemiyette vâde farkı da belki normal ve hukukîdir. Ama unutulamamalıdır ki,
İslâm'ın getirdiği hukuk sisteminde ve kurduğu cemiyette ferdleri birbirine
bağlayan şey maddeden çok mânevi değerlerdir. Anadolu halkı taksitle işini
yürüten kişi ve ticâri işletmelere "Boş ver orası iş bitirmeyen yer veya
kişidir" der. Zirâ iş bitirmek, darda olan din kardeşe yine parası karşılığı
yardımdır, yoksa vâde farkı alarak iş bitirme şeklinde adlandırılmaz. Acaba şu
meseleyi hukuken nasıl değerlendirebiliriz?
A. Karz-ı hasen isteyen B'ye "falan şeyi hediye verirsen ödünç para veririm" der
ve B de o malı A'ya verir ve ödünç parayı alırsa zâhiren hediye gibi olan şey
meşrû mudur? Tereddütsüz bu faiz sayılamaz, ama sebepsiz bir iktisab olup gayr-ı
meşrudur. Buna evet diyorsak vâdeyi bahane ederek alınan fazla parayı nasıl mal
karşılığı gibi düşünebiliriz? Evet ortada bir mal var ama veresiye satışta her
artan zamana göre fiyat farkının da zamana muzaaf olarak artışını mala bağlı
düşünüp meşru bir şey gibi göstermek güçtür, tamamen zamandan doğan bir sun'î,
karşılıksız artış ve iktisabdır. Bu artışın yasaklığı için adına illâ faiz demek
mi gerekir? İslâm'da her nevi sebepsiz, haksız iktisab tereddütsüz yasaktır."
Müzâkere celsesine katılan zevattan sayın Bekir Sadak hocamız da -şifâhi olarak-
şu mütâalayı ileri sürmüşlerdi: "Vade farkı sırf araya giren zamana dayanıyorsa,
bu farkın karşılığı zaman ise ribâ bahis mevzûu olur. Şu halde bu kâr farkının
neye karşılık olduğunu iyi tespit etmek gerekir.
Cevap:
- Sayın Dr. Şafak'ın vadeli satışı karz-ı hasene kıyâs etmesi kanâatimize göre
isabetli değildir. Ödünç verme başka, satış başkadır. Aralarında çok önemli
farklar vardır. Ödünç vermede caiz görülmeyen birçok şey satışta caiz
görülmüştür. Yüz lira ödünç verene yüz bir lira ödenemez; amma bir malı yüz
liraya alan 150 liraya satabilir. Haksız iktisap bahsine gelince: önce vade
farkının İslâm'da caiz olmadığını, haksız olduğunu isbât etmek gerekir; bunu
yapmadan "vade farkı haksız iktisabdır; bu sebeple meşrû değildir" demek,
eskilerin tâbiriyle musâdere ale'l-matlubdur. Bizim münâkaşamız "vade farkının
İslâm'daki hükmü" üzerinedir. Biz deliller ile bunun caiz olduğunu, faiz
mahiyetinde bulunmadığını isnat ettik. Karşı görüşte olanların da mûteber
deliller ile "caiz olmadığını" isbat etmeleri gerekir. Bu yapılmadan bir kazanca
"haksız iktisab" demekle o kazanç haksız iktisab olmaz.
Sayın Sadak hocamızın mutâlaasına gelince: Kâr delilini açıklarken buna da temas
etmiş, kârın bir çizgi değil, bir satıh olduğunu, iki sınır arasında oynadığını,
vadeli satışta üst sınırın tatbik edilmiş olacağını ifade etmiştik. Satışta mal
karşılığı ödenen para ne kadar fazla olursa olsun faizden bahsedilemez; bu
noktada fukahâ ittifak halindedir. Risâlede verdiğimiz nakillerden anlaşıldığına
göre fukahâ, zaman sebebiyle fiyat farkını da caiz görmekte ve bunu faiz
saymamaktadır. Mala, değerinden fazla para ödenmiş ise burada gabn-i fahişten
(fahiş fiyatla satıştan) bahsedilebilir. Vadeli, vadesiz satışlarda fahiş fiyat
uygulanırsa akit yine sahihtir; ancak bazı fukahâya göre aldanan fesih davası
açabilir.
Vade farkının illeti ve karşılığı yalnızca zamandır da denilemez. Celseye
katılanlardan Sayın Celil Yeniçeri'nin, Prof. M. Hamidullah'tan naklettiği üzere
vade farkının sebeplerinden birisi ilave külfettir. Malını satıp parasını alan
işini bitirmiştir. Malını satıp parasını alamayan alacağını yazmak, takip etmek,
tahsil etmek, bunun için masraf etmek gibi külfetlerle karşı karşıyadır. Bütün
bunlar bir farka tekâbül eder.
İslâm'da meşrû kazanç yalnızca emeğin mahsûlü değildir. Tarlasını, evini,
dükkânını kirâya veren, sermayesini şirkete yatıran kişi hiçbir emek sarfetmeden
kazanç ve kâr sağlar. Malını veresiye satan tacir, bir müddet o malın bedelini
alamayacak, onunla yeniden mal alıp satamayacak, kazançtan mahrum kalacaktır.
Başka sebeplerle bu paraya ihtiyaç duyduğunda onu elinde hazır bulamayacaktır.
Bu mahrûmiyet de mâkul bir kâr farkının meşrû sebebi olabilir; yeter ki veresi
mübâdele edilen iki şey aynı cinsten olmasın, işte ikrazda verilen ile alınan
aynı cinsten olduğu için fazlalık faizdir. Vadeli satışta verilen mal, alınan
para oldukça yalnızca az veya çok kârdan bahsedilebilir.
Vadeli satışta mal verilmiş, para alınmamıştır. Tahsil edilmemiş alacaklar için
her zaman bir riziko bahis mevzûudur. Bu riziko tahsil edilememe ihtimâlini ve
enflasyon ihtimâlini ihtivâ eder. Bu da kârın farklı tutulmasına sebep teşkil
edebilir.
Farzedelim ki yukarıda arzettiğimiz mutâlaalara rağmen vade farkının illetini
bulamadık. Bu durum, mezkûr farkın faiz veya haksız iktisab olduğunu söylememiz
için yeterli değildir. Bir kere müctehidler faizin illetini tespit etmişlerdir;
vade farkında bu illet mevcut değildir; bizler yeni illetler icad edemeyiz.
Sâniyen dört mezhebin mûtemed uleması vade farkını caiz görmüşlerdir. Onların
caiz gördüklerine biz haksız iktisab diyemeyiz.
I) Şüpheler bahsini kapatırken iki mütâlaaya daha yer vermemiz gerekiyor:
1) Müzâkere celsesine katılanlardan Sayın Senatör Lütfi Doğan hocamız:
- "Vade farkıyle satış yapanların buna sebep olarak sermayeye faiz ödediklerini
ileri sürdüklerini, vade farkını da faize göre ayarladıklarını" ileri sürerek
faiz şüphesinden bahsettiler.
Cevap:
- Faiz şüphesini açıklarken vadeli satışın, İslâm'ın menettiği faizle alâkası
olmadığını delilleriyle arzetmiştik. Faizle ödünç para alıp ticaret yapanlar,
peşin satışlarında bile -faizsiz çalışanlara nisbetle- daha fazla fiyatla
satarlar; niçin diye sorulduğu zaman maliyet fiyatına faizin de girdiğini
söylerler. Faizle sermaye temin etmek ve bununla ticaret yapmak İslâm'da caiz
değildir. Ancak bazı tacirlerin faiz ödedikleri için, peşin veya veresiye
satışlarında daha fazla kâr etmeleri bu kârın da faiz olmasını gerektirmez. Kâr
meşrû olan alış-verişin mahsul ve meyvesidir. Faiz ise meşrû olmayan ikrâz ve
mübâdelenin memnû meyvesidir. Bu ikisi birbirine kıyâs edilemez.
2- Celseye katılanlardan sayın Dr. M. Cevat Akşit -şifâhi olarak:
- "Vade farkı ile bir malı satın alan ihtiyaç sevkiyle satın alır; burada irade
serbest değildir, tam rızâ yoktur; bu ise satışın meşrû olmamasını gerektirir,
ayrıca vadeli satış, seleme kıyas edilemez." dediler.
Cevap:
- Risâlenin Giriş bölümünde ikrâh (zorlama, zorla yaptırma) meselesine temas
edilmiş idi. Fukahânın açıkladıkları ikrâh mefhûmuna "ihtiyaçların sevki"
girmez; yani ihtiyaç sevkiyle bir akdi yapan, ikrâh-ı mülci (dayanılmaz zorlama)
altında bunu yapmış sayılmaz. Ayrıca ikrâh halinde yapılan akitlerin sahih
olduğunu kabul eden müctehidler de vardır. Selem bahsine gelince biz burada
kıyas yapmadık. Selemde, malın teslimi gecikeceği için fiyatın değiştiğini
tespit ettik. Usûlde deliller yalnız kıyasa inhisar etmez. İşâret, delâlet,
iktizâ gibi istidlâl yolları mevcuttur.
3- Dr. Şafak, sedd-i zerîadan bahsederek:
- "Vade farkına caiz demenin birçok kötü neticelere yol açacağını" ifade ediyor.
Cevap:
- Sedd-i zerîa prensibi, harama ve zarara giden yolu tıkamayı gerektirir; bu
doğrudur. Ancak bu prensibe dayanarak helâl olan bir şeye haram denemez. Allah
ve Rasûlü'nden (sav) başka hiç bir kimsenin helâli haram, haramı helâl kılma
selahiyeti yoktur. Kötülüğe yol açan davranış vade farkı ile satışı menetmektir.
Çünkü bu menedilince tüccar malını peşin satmaya yönelecek, mala ihtiyacı olan,
elinde parası da bulunmayan kişi ödünç para arayacak, onu da bulamayınca faizle
para almaya kalkışacaktır. İşte bu haram yolunu tıkamak için de caiz olan vade
farkını menetmemek gerekir.
İ) "Sahabe devrinden itibaren birçok müctehidin kabul ettiği bu usûl" diye ifade
ettiğimiz bey'u'l-ıyne hakkında Dr. Şafak:
- "Kaynaklarda yalnız Ebû Yûsüf'ün buna taraftar olduğu, diğer fakihlerin böyle
bir satışın aleyhinde oldukları görülür" diyor ve kaynak olarak da İbn Hazm'ın
el-Muhallâ'sını gösteriyor.
Cevap:
- İbn Hazm de bir müctehiddir ve el-Muhallâ'da bu nevi satışı şu ifade ile
takdim ettikten sonra uzun uzadıya müdâfaa etmektedir: "Bir malı, belli bir
fiyat karşılığında peşin -veya kısa, uzun vade ile- satan kimse aynı malı
sattığı kimseden aynı fiyatla veya daha ucuza, yahut da daha pahalıya peşin ve
-uzun, kısa vade ile- veresiye satın alabilir..." (c. IX, s. 47 vd. ) İbn Hazm,
Ebû Hanife ve Mâlik'in bunu tecviz etmediklerini kaydettikten sonra onların
görüşlerini reddetmeye çalışır. İmam Şâfîi el-Umm isimli eserinde aynı görüşü
(bu nevi satışın caiz olduğunu) müdâfaa eder. (c. III, s. 68). İbn Âbidin meşhur
eserinde Ebû Yûsuf'a atfen "bu satışı yapanların sevap kazanacaklarını"
kaydeder. (c. IV, s. 269, 307, 3089. Muâmele adı da verilen bu usûl, Osmanlılar
devrinde yaygın olarak tatbik edilmiş, aradaki farkın yüzdesi bile tespit
edilerek sû-i isti'mallerin önüne geçilmeye çalışılmıştır (Ebu's-Su'ûd, Ma'rûzât,
Kitâbu'l-büyû', birinci mesele; Fetâvây-i Ali Efendi, İst. 1324, c. I, s. 332).
Sahâbe devrinden itibâren bu satışın caiz olduğunu söyleyenler arasında Zeyd b.
Erkam, İbn Ömer, İbn Sîrîn, Şâfiî, Ebû Yûsuf, İbn Hazm gibi müctehidler vardır.
Buna göre bizim ifademiz gerçeğe uygundur.
Şunu da kaydedelim ki biz, "araya böyle bir satış muâmelesi sokarak borç
vermeyi" tasvib edenlerden değiliz. Yalnızca "bu caiz olursa vade farkı ile
satışın evleviyetle caiz olması gerekir." Demek üzere ıyneden bahsettik.
J) Sayın Dr. Şafak yazılı tenkitlerinin sonunda:
Peşin fiyatına vadeli satışın hem ticârî ve iktisâdi hayatımız, hem de dinî ve
uhrevî hayatımız bakımından hayırlı olacağını, bunu teşvik etmemiz, bunun için
çareler aramamız gerektiğini ifade ediyor.
- Biz de risâlemizin sonunda aynı hususu teşvik ettik. Ticâri sermayenin rolünün
asgariye indirildiği, faizin tamamen kaldırıldığı, faizsiz kredi müesseselerinin
kurulduğu bir cemiyette peşin fiyatına vadeli satış -herkesin ihtiyacını
karşılayacak ölçüde- gerçekleşebilir; ayrıca peşin para ile satın almak
isteyenler istedikleri zaman faizsiz para bulabilirler; bunu biz de cânu
gönülden isteriz, böyle bir düzenin kurulması için gayret edilmesini vazife
biliriz. Ancak mesele helâl ve haram mevzûunda fetvâ vermeye, gerçeği
araştırmaya dayanınca, hislerimizi, temennilerimizi bir tarafa bırakır, ilme ve
kaynaklara teslim oluruz. Risâlemizle ortaya koymuş olduk ki İslâmî kaynaklarda,
vâde farkı ile satışın caiz olduğu görüşü ağır basmaktadır.
Bu vesile ile müzâkere celsesine katılmak, veya tenkitlerini yazarak göndermek
lûtfunda bulunan zevâta şükranlarımı arzederim.
1. Tasarrufun bu mânâda istimalleri için bkz. Mecelle, mad. 1660-1661: İbn
Abidin, Tenkihu'l-fetâvâ, Bulak, 1300 c. II, s. 3-4.
2. Madde: 193.
3. Prof. Dr. Kemâleddin Birsen, Borçlar Hukuku Dersleri, İst. 1954, s. 32.
4. Prof. Dr. M. Ahmed ez-Zerkâ, el-Fıkhu'l-İslâmî, Dimaşk, 1959, s. 275.
5. Hukukçular mahal yerine "mevzû", mevzû yerine "hüküm, netice" tabirlerini
kullanıyorlar. Bkz. Prof. Birsen, age., s. 118, 330 vd.; Prof, ez-Zerkâ, age.,
s. 300 vd.
6. Mevzûumuzla doğrudan alâkası bulunmadığı için lüzum ve nefâz şartlarının
tafsilatına girmiyoruz.
7. Mavsilî, el-İhtiyâr, Mısır, 1951, c. II, s. 26.
8. İbn Abidin, Reddu'l-muhtâr, c. IV, s. 21; Kâsânî, Bedâyi'u's-sanâi', c. V.,
s. 156; Mecelle, mad. 1336; Molla Hüsrev, Dürer, c. II, s. 154.
9. Mecelle'nin 1006. maddesi "...fakat mükreh ba'de-zevâli'l-ikrâh müciz olur
ise o halde muteber olur" diyerek Züfer'in görüşüne meyletmiştir. Çünkü fasid
akid icâze ile muteber olmaz.
10. Celâl Yıldırım, İslâm Fıkhında Taksitle Satış, (Bolu 1974 Müftüler
seminerinde sunulan gayr-i matbû broşür, s. 3.
11. Nisâ: 29.
12. Nisâ: 4.
13. Şâfiî, el-Umm, Mısır, tarihsiz, c. III, s. 2 vd.
14. Azâd edenin bazı şartlarla vâris olmasını sağlayan bir haktır.
15. En mufassal rivâyet için bkz. Nesâî, Sünen, c. VII, s. 297. Şerhi için bkz.
Bedruddin Aynî, Umdetü'l-kârî, c. VI, s. 248.
16. İbn Kudâme, el-Muğnî, c. VII, s. 448; Keşşâfu'l-gınâ', c. III, s. 53.
17. Buhârî, Müslim. Açıklaması için bkz. Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. V. S. 201.
18. Şevkânî, age., c. V. S. 202; İbn-Hümam, Fethu'l-Kadîr, Kahire, 1316, c. V,
s. 215 vd.
19. Ancak nikâh gibi mâli mübâdeleye dayanmayan akitlerde bu gibi şartlar
hükümsüz olur ve akde zarar vermez.
20. İbn-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, c. V, s. 215; İbn Abidin, Reddu'l-muhtâr, c. IV,
s. 134 vd.; Ali Haydar, Düraru'l-hukkâm, İst. 1330, c. I, s. 290 vd.
21. İbn Abidin, age., c. IV, s. 16, s. 136. Bu bahis için yukarda geçen klahis
kaynaklardan başka bkz. Prof. Dr. M. Yusuf Mûsâ, el-Emvâl ve nazariyetü'l-akd,
Kahire, 1062, s. 410 vd; Prof. Dr. M. Ahmed ez-Zerkâ, age., s. 465-520; Prof.
Dr. A. Zeydân, el-Medhâl, Bağdâd 1968, s. 370 vd.; H. Karaman, Mukayeseli İslâm
Hukuku, c. II.
22. Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. V, s. 176.
23. Buhârî, Selem, B. 1, 2, 7; Müslim, Müsâkat, nu. 128: Toplu bilgi için.
24. Bakara: 282.
25. el-Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân, İst. 1335, c. I, s. 483.
26. Müslim, Müsâkat, nu. 124-126; Buhârî, İstıkrâz, B. I: Büyü', B. 14.
27. Açıklama için bkz. Aynî, age., c. V, s. 415-416, 555.
28. Nesâî, Sünen, c. V, s. 294.
29. Aynî, age., c. V, s. 416.
30. İmam Mâlik, Nesâî, Ahmed b. Hanbel, Tirmizî gibi muhaddisler rivâyet
etmişlerdir. el-Muvatta', Kahire, 1951, c. II, s. 663; Nesâî, Sünen, c. VII, s.
295; Ebû Dâvud, maa şerhi İbnu'l-Arabî, c. V, s. 238.
31. el-Muvatta', c. II, s. 663.
32. Bâcî'nin nakline göre İmam Ebû Hanîfe ve Şâfiî tek fiyata karar verip
ayrılırlarsa satış caizdir; muhayyer ayrılırsa caiz değildir demişlerdir.
33. Bâci', el-Müntekâ, Mısır, 1332, c. V, s. 39-40.
34. Sehnûn b. Sa'îd, el-Müdevvenetü'l-kübrâ, Mısır, 1323, s. IX, s. 151.
35. Sünen maa-Şerhi-İbnu'l-Arabî, c. V, s. 240.
36. el-Mebsût, c. XIV, s. 36.
37. Celâl Yıldırım, age., s. 14-15.
38. el-Mebsût, c. XIII, s. 8.
39. Fethu'l-Kadîr, Bulak, 1316, c. V, s. 215-218. İbn-Hümâm burada "bir satış
(beyi') içinde iki satış" ile "bir akid (safka) içinde iki akdin" farklı
olduğunu, safka'nın daha geniş bulunduğunu, bey'in de safkanın bir nev'i
olduğunu ifade ediyor. Bu sebeple biz de "safka"yı "akid" diye tercüme etmeyi
uygun bulduk.
40. Neylu'l-evtâr, Tab'u'l-Halebî, c. V, s. 171-173.
41. Tuhfetü'l-ahvezî, c. IV, s. 428. Bu zâtın lâkabı Mebârkefûrî veya
Mübârekfûrî'dir.
42. Miskü'l-hitâm, Hind tab'ı, fârisi, c. II, s. 17.
43. et-Tâcu'l-câmi'u li'l-usûl, Mısır, 1961, c. II, s. 206.
44. Hak Dini Kur'ân Dili, s. 965 vd.
45. el-Muhtasar, Mısır bilâ târih, c. II, s. 204.
46. Sünen maa şerh-i İbn Arabî, c. V, s. 240-241.
47. Şevkânî, age., c. V, s. 172.
48. el-Umm, c. III, s. 68 vd.
49. Şirâzî, el-Mühezzeb, Mısır, 1959, c. I, s. 273.
50. el-Câmi'u'l-kebir, Neşru'l-Efgânî, Mısır, 1356, s. 230.
51. Kâsânî, Bedâyi'u-sanâyi', Mısır, 1328, c. V, s. 137, 156.
52. Mavsilî, el-İhtiyâr, c. II, s. 26.
53. el-Muhallâ, el-Müniriyye 1351, c. IX, s. 15.
54. Age., c. IX, s. 40 vd.
55. Age., c. IX, s. 40 vd.
56. Mısır, 1310, c. III, s. 136.
57. Mısır, 1310, c. IV, s. 431.
58. Kâsânî, age., c. V, s. 158.
59. Kâsânî, age., c. V, s. 224.
60. el-Muğnî, c. IV, s. 177.
61. el-Mukni', Selefiyye 1282, c. II, s. 17.
62. Reddu'l-muhtâr, c. IV, s. 134.
63. Örnek olarak bkz. San'ânî, Sübülü's-selâm, Mısır, bilâ târih, c. III, s.
20-21 Zürkânî, Şerhu'l-Muvatta', Mısır, 1962, c. IV, s. 169-271.
64. Mezkûr hadîsin sahih olduğunu farzetsek dahi vâde farkı şart mâhiyetinde
değildir. Bedel, akdin iki önemli unsurundan (satılan ve bedel) biridir.
Pazarlık bedel (fiyat) üzerinde olmakta, rıza da burada tahakkuk etmektedir.
Meselâ peşin satarken 1000 liraya veririm diyen ve böyle satan kimsenin sözünü
nasıl şart saymıyorsak, vâde farkını da şart saymamamız gerekir; bu fark fiyatın
bir cüz'üdür. Eğer bunu şart sayarsak bu takdirde müfsid şart değildir; çünkü
akdin muktezâsına dahil olup, sıhhati bozacak bir tarafı yoktur.
65. İbn Arabi, Şerhu-Sünen-Ebî-Dâvûd, c. V, s. 238 vd.
66. Zâhiriyye mezhebi faizin yalnız bu altı maddeye münhasır olduğu hükmünü
benimsemiştir; fakat bu, cumhurun görüşüne aykırıdır.
67. Hadîsler ve ribâ ile ilgili açıklamalar için bkz. Şevkânî, age., c. V, s.
123 vd.; İbn Hümâm, age., c. V, s. 274 vd.; İbn Abidin, age., c. IV, s. 194; el-Fıkhu
ale'l-mezâhibi'l-erba'a, c. V, s. 245 vd.: Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm
Hukuku, c. II.
68. İbn Abidin, age., c. IV, s. 269; Şâfiî, el-Umm, c. III, s. 68, İbn Hazm, age.,
c. IX, s. 40 vd.; 47 vd.
69. İbn Abidin, age., c. IV, s. 271-275; Mecelle, mad. 396-493.
* Biz bu iki örneği tasvip ederek buraya almadık; ancak bazı fıkıh kitapları ve
Mecelle'nin caizdir dediği gibi bu iki muamelenin, mevzûumuza (vâde farkı ile
satışın cevazına) itiraz edenleri iskât edeceğini düşünüyoruz. Bize göre İslâmın
karz-ı hasen ve ortaklık kaideleri işletilirse ıyne ve beyi bi'l-vefâ hileleri
ile faiz alıp vermeye gerek kalmaz.
70. İbn Abidin, age., c. IV, s. 176. Mecelle ticârî eşyada % 5 hayvanlarda % 10,
akar ve arâzide % 20 ve fazlasını fâhiş fiyat (gabn-i fâhiş) kabul etmiştir.
Mad. 165. 356-360.
71. el-Mezâhibu'l-erba'a, c. II, s. 283 vd.
72. Şevkânî, age., c. V, s. 255 vd.
73. el-Fıkhu ale'l-mezâhibi'l-erba'a, c. II, s. 302: T. Karaçizmeli, age., s.
228 vd.
74. İbn Abidin, age., c. IV, s. 194.
75. Bakara: 2/245; Mâide: 5/12; Hadîd: 57/11. 18; Teğabün: 64/17.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------
Çaresizlik
Sebebiyle Faizli Kredi*
Türkiye ve Türkiye dışındaki İslâm ülkelerinde ekonomi faaliyetlerini yürüten
müslümanların muhtaç oldukları uzun ve orta vadeli sermaye ihtiyacı meselesinin
nasıl çözüleceğini Türkiye şartları içinde biz burada iki haftadır görüşüyoruz.
Kanaatimce bir neticeye varmak, bulunduğumuz ülkede İslâm ulemâsının ya ittifak
ya da ekseriyet halinde bir karara varmaları demektir. Çözüm budur. Böyle bir
toplantıda bile böylesine farklı görüşler ortaya atılırsa, bir başka yerdeki
toplantıda bu görüşlerin en muhafazakâr olanı bile reform diye reddedilirse ve
her iki gurup görüşü dinleyen müslümanların tereddütleri devam ederse mesele
çözülmemiş demektir. Meselenin özüne girmeden önce, izin verirseniz, geçen hafta
söz hakkımı kullanmadığımdan, meselenin özü ile ilgili yaklaşımlar üzerinde
biraz durmak istiyorum.
Benim yıllardan beri bu gibi meseleleri tartıştığımızda gördüğüm manzara şudur
ki, Türkiye'de bu gibi meselelere iki türlü yaklaşım vardır:
1. Muhafazakârca yaklaşım; 2. Mücahidçe, başka bir ifade ile tavizsiz yaklaşım.
Bunu temsil eden insanların temiz ve iyi niyetli olanları da vardır şüphesiz. Bu
zevat diyorlar ki: Biz yasakları delmeyelim; bu çıkar yol değildir. Bunları
delmekle bir yere varamayız. Bırakalım, müslümanlar bunalsın, daralsın. Okula
gitmek isteyen başını açamadıkça okula gidemesin, daralsın. Okulun kapısında
yığılsın ya da önünde yığılsın daralsın. Tüccarımız, sanayicimiz, esnafımız,
faiz sebebiyle banka ile muamele yapmasın. Kredi almasın ve daralsın, iflas
etsin. Yani, problemleri biz böyle tavizler vererek çözmeyelim de bunalım
noktasına kadar gelsin ve nihayet patlasın. Türk'ün ayranı kabarsın ve
dolayısıyle sokağa çıksınlar, bundan sonrasını daha itiyatlı kelimelerle
söylemek gerekirse, iradesinin gücünü kullansın ve bu yollarla tavizsiz İslâm'ı
bütünü ile ikame etsin.
Bu yaklaşım erbabı ile bir kere bizim metodda anlaşmamız mümkün değildir.
Dolayısıyla, öyle sanıyorum ki, o grup bu tutumlarını devam ettireceklerdir ve
onlara itibar eden, onları daha muttaki ve daha tavizsiz, daha iyi müslüman
telâkki eden tüccar ve sanayicilerimiz, bunalmaya devam edeceklerdir. Çünkü
onlar, İslâmî sayabileceğimiz bu nevi çözümlere taraftar olmayacaklardır.
Diyelim ki, siz bir faizsiz banka kuruyorsunuz, yahut birkaç sanayici bir
sigorta şirketi kuruyorsunuz. Onlar buna bütünü ile karşı çıkar ve bütünü ile
bunları İslâm'a karşı telâkki ederler, tasvip de etmezler. (Doğrusu, ben bunları
söylerken onları zem de etmiyorum. Sadece bir anlayışı, saygı duyarak huzura
getirmek istiyorum.) onlar diyorlar ki, "bu konular oyalayıcı ve engelleyicidir.
Bunları bırakın siz. Böylece İslâmlaşma sürecini uzatmış olursunuz. Bu bir
hizmet değildir. Çünkü, cüz'idir. Siz böyle sivilcelerin tedâvisi ile meşgul
oluyorsunuz. Asıl karaciğere inmiyor, onu tedâvi etmiyorsunuz..." Bu bir görüş.
Bu yaklaşım sahiplerince çözüm, çözümsüzlüktür.
Şimdi bizim camiaya gelelim: Ben, hedefte diğer arkadaşlarla birleşiyorum ve
diyorum ki, hakikaten İslâm inancıyla, ibadetiyle, sosyal, siyasî, ekonomik
hukukî ve ahlâkî düzeniyle bir bütündür. Bunların her biri diğerini tamamlar,
her biri diğerine tesir eder. O halde siz, her şeyi olduğu gibi bırakın. Yalnız
ekonomik veya hukukî sahayı ele alın. Biri diyelim aile hukukunu, diğeri
boşanmayı ele alır, bunlara bir çare getirirseniz, bir de finansman meselesine
bir çare bulur iseniz çok şey yapmış olmazsınız. Ancak gerektiğinde bir ara
çözüme de gidebilirsiniz. Bu ara çözümü ana çözümle karıştırmayalım. Ana çözümün
kaideleri bellidir. Mesela: Ali Özek Hocamız diyor ki: "Şu faizi yeniden tarif
et bana!" Faizi 99 kere de tarif etsem, eğer ana çözüme göre tarif ediyorsam, o
faizdir, tatbik edemezsiniz ve haramdır. Delemezsiniz, giremezsiniz,
kıramazsınız... Bu tarif değişmez. Çünkü biz, netice itibariyle bu tarifi
hadîslerden çıkaracağız. Hadîsler değişmez. Hadîsler faizin tarifini vermemiş,
ama tatbikini anlatmış. "Şunu şununla değişirsen şöyle" değiş demiş. Peşinden
veresiyeden bahsetmiş. Bu ölçüleri koyduktan sonra tarifi yaparsınız. Tarifi o
kadar zor bir şey değil.
Faizi yeniden tarif etmek sureti ile olsun, başka türlü olsun, mevcut sistem
mahiyetini, özünü değiştirmeden ona bir cübbe giydirmek, başına bir sarık koymak
veya fes koymak diyebileceğim bazı çözümler var; bunlara katılmıyorum. Meselâ:
"Mevcut ücretli, pirimli sigorta sistemi, hadd-i zâtında İslâm'ın öngördüğü
üyelik sistemi gibi bir şeydir. Orada sigortacı, hizmet veren, bu hizmetinin
ücretini alan bir kuruluştur. O halde, o sigortaya dahil olanlar kendi
aralarında bir dayanışma içindedirler. İslâm da olsa böyle olacaktır. Bu bir
dayanışma sigortası demektir, şirketler bundan bir hizmet bedeli alıyorlar, bu
normaldir" deyip sigortayı meşrûlaştırmak; (mevcut pirimli sigortayı,
anlatıldığı gibi olmayan ve bu şirketlerin sadece bir hizmet payı almadıkları
sizce malum olan) pirimli sigorta şirketlerini ve uygulamasını yasallaştırmak
buna örnektir. Bir başka örnek bankalarla ilgilidir: "Efendim! Banka, aslında
yatırımcı ile sermaye sahibi arasında bir ara kuruluştur. Ortada bir mudaraba
vardır. Kâr-zarar esası vardır. Bankalar ara kuruluştur. Parayı sizden alır, adı
mevduattır, şudur, budur. Verir yatırımcıya, müteşebbise, tâcire. O kazanır.
Kazandığının bir miktarını size verir. Banka da bu arada bir hizmet vermiştir.
Hizmetten dolayı bir ücret alır. O halde bunun neresi gayr-i İslâmi?" demek
suretiyle mevcut bankaları da İslâmlaştırmak. Bu yol değildir. Bunun mahiyetini,
özünü, fârık vasfını nazar-ı itibara almadan, yani kıyas maa'l-fârık dediğimiz
kıyas ve benzetme sureti ile varılmış yanlış bir hükümdür. Bu da bizi bir çözüme
götürmez. O halde bir kere ara çözüm ile ana çözüm kaidelerini birbirine
karıştırmamak, ara çözümü asıl çözüm, İslâm'ın ideal nizamı saymaktan kaçınmak
gerekir. Başka bir örnek: Bankaları veya devletin hazinesini beytü'l-mâle
benzetmek; dürüst adamlara kredi vermek, onları çalıştırmak suretiyle zamanında
çalıştırılmış sistemi al şimdi bugünkü bankalara tatbik et. Bu çıkış yolu değil.
Çünkü, onlar tamamen bizim ana çözüm içerisinde konuşacağımız meselelerdir. Biz
bugün unutmayalım ki, dini nazar-ı itibara almayan bir lâik düzen içindeyiz.
Zaten lâik demek, yönetime, tanzime, mevzûata dini müdahale ettirmeyen sistem
demektir; dinle alakası olmayan sistem demektir. Böyle bir sistem içinde
yaşıyoruz. Yaşıyoruz ama, müslümanca yaşamak ve müslümanca güçlenmek,
kuvvetlenmek, var olmak istiyoruz.
Dar boğazı nasıl aşacağız, mesele bundan ibarettir. O halde bu gibi meseleleri
görüşürken, kanâatım, daima zaruretten hareket etmek gerekir. Zaruretten hareket
edilecektir, çözüm zarurete dayalı ruhsatları kullanmaktır.
"Devlet teşvik kredisi veriyor. Bu kredi acaba İslâm'ın yasak gördüğü faiz
sisteminden bir istisna teşkil eder mi? Bir tarafta devlet, bir tarafta şahıs
bulunursa faiz cereyan etmez mi?" Suali böyle vaz' ederseniz o zaman ana
çözümden hareket ediyorsunuz demektir. Yani İslâm devleti de olsa teşvik kredisi
verip enflasyonun altında faiz alabilir mi? Demektir. Siz ana çözüm üzerine
hareket ediyorsunuz demektir. Ben de diyorum ki bu çözüm bizi neticeye götürmez,
hatta zararlı da olur. Çünkü zarûret halinin kronikleşmesine ve devamlılık
kazanmasına, sistemleşmesine, İslâmlaşmasına sebep olur. Yani siz, zaruret
haline ait çözümü ana çözüm gibi ele alır ortaya koyarsanız, arayış orada durur,
"Zaten hangi sistem gelirse gelsin çözüm budur." denir. Halbuki zarûretten
faydalanan, diken üzerinde oturan kimse gibidir, rahatsızdır. O rahatsızlık bizi
daima ondan kurtulmaya teşvik eder. Kurtulmak ne demektir? Her gün biraz daha
İslâmlaşmak demektir. Ama siz dikeni altından çeker yumuşak bir minder
verirseniz, İslâmiyet bu derseniz kişi rahatlar, bir daha çözüm de aramaz. Ve o
zaman İslâmlaşma durur. Arayış durur. Tekâmül durur. Gelişme, değişme durur. Bu
da zararlıdır.
Benim kanaatıma göre İslâm'da faizciliği ne şahıs yapabilir, ne de devlet
yapabilir. Faiz yasaktır. Faiz yasak olunca bunu şahıs da yapamaz. Zaten şahıs
konuşuyorsanız, bankalar hep hükmi şahıstır. Eğer siz deseniz ki şahısla hükmi
şahıs arasında faiz cereyan etmez, o zaman meseleyi çözdünüz demektir. Hiç
uğraşmaya gerek yok, çünkü zaten size, önemli, büyük orta ve uzun vadeli
kredileri te'min edecek olanlar hakiki şahıslar değildir, onlar hükmi
şahıslardır. "Hükmi şahıslar arasında faiz cereyan etmez derseniz iş biter."
Öyle mi? Pek iyi, nerede bunun delili? "Hükmi şahıslar arasında faiz cereyan
etmez"in delili nerede? Delili yok. Faizin tarifinde bir tarafta şahıs, diğer
bir tarafta hükmî şahıs olursa diye bir kayıt var mı? Yok. (Zaruret hali ayrı,
ben de sözü hep oraya getirmek istiyorum.) Diğer yaklaşım tarifi değiştirmektir.
"İslâmî bir sistem gelse de, sizin tarifinize göre, hükmî şahıslar arasında faiz
tahakkuk etmez" derseniz o zaman İslâmî düzende de faiz devam edecek demektir,
halbuki bu doğru değildir. Özetle, ana çözümde ne devlet faizcilik yapabilir, ne
ferdler, ne de şirketler. Şimdi biz onu bırakalım ara çözüme gelelim:
Faizli ekonomide o ekonominin içinde yaşayan müslümanlar ticaretle sanayi ile
yatırımla, teşebbüsle meşgul olmalı mıdır? Olmalıdır. Hatta bunlar kısmen farz-ı
kifâye hükmündedir. Öyle ise şimdi bunların da orta ve uzun vadeli krediye
ihtiyaçları varsa bu ihtiyaç nasıl çözülecektir? Mesele ortaya atılınca
bakıyorum burada bir takım arkadaşlar, ya ileriye, ya geriye gidiyorlar. Yani
zamanın problemini çözmek zor olduğu için bu sualden kaçıyorlar. Efendim ilerde
şöyle olur, bu mesele çözülür. Ya da şöyle olmalı, olunca da bu çözülür
diyorlar. Ama şu anda ne öyle olduğu var, ne de böyle! Adamın şu kadar milyon
krediye ihtiyacı vardır, şu anda, mesele budur ve çözüm beklemektedir. Geçen
defa arkadaşlar şunu diyorlardı: Efendim faizsiz bankalar geliştirilmeli,
şubelerini artırmalıdır. Özel finans kuruluşları uzun vadeli kredi vücuda
getirmeli ve bunlar bizim müslim tacirimizin ve şirketlerimizin orta ve uzun
vadeli finansman ihtiyacını te'min etmeli, karşılamalıdır. Doğru, olmasın diyen
var mı buna? Yok. Ancak bunlar oluncaya kadar ne olacak? İşte sual bu. O zamana
kadar şimdi şu anda ne olacak? Yalnız burada izin verirseniz bir parantez
açacağım. Şimdi bizim geçiş dönemi için veya ara çözüm olarak ileri süreceğimiz
şey (tekrarlıyorum bunu, ama önemine binaen tekrarlıyorum) bizi rahatlatmamalı
ve hedefimizi unutturmamalı. Onun için de ben bunu diken üzerinde oturma
şeklinde ifade etmeye çalıştım. Bu şartla, yani diken üzerine oturmakla, yani
işin ara çözüm olduğunu unutmamak kaydı ile, yani bu işin zarurete darboğaza
dayalı olduğunu unutmamak kaydıyla bir çözüm ortaya koyacağız, bu çözümle benim
müslüman tacirim ve yatırıcım bugün sıkıntısını çözecek ama rahat değildir,
tatsızdır, üzüntü içindedir. Ancak yine de "ona faiz veriyor, haram işliyor"
denemez. Unutmayınız ki zaruretler, mahzurları, yani memnûları, yani haramları
helâl kılar, mübah kılar, caiz kılar. Biz ona bir müddet haram işlesin demiş
olmuyoruz. Onu hiç kimse söyleyemez. Hiç bir müslüman diğer bir müslümana bir
müddet haram işle diyemez. Eğer zaruret tahakkuk etmişse, zaruretin şartları
varsa ve siz imkânları zaruret miktarınca kullanıyorsanız zaten mübah saha
içindesiniz demektir. Ama en meşhur olan misalle söylüyorum; Mübah da kılınsa
domuz eti yiyorsunuz demektir. Mübah da kılınsa şarap içiyorsunuz demektir, bu
aslında sizin sevmediğiniz ve size ait olmayan bir gıdadır. Bu arada hedefimiz
bu köprüyü biran önce geçmektir. Efendim ben bu gibi toplantılarda esas olsun
diye bir görüş, bir yaklaşımı arz etmek için sözü uzattım. Onun ötesinde
mevzûumuzla ilgili sözüm şu olmalıdır:
Türkiye'de bugün ekonomi sahasında meşgul olan müslümanların iki mükellefiyeti
vardır. Biri en az faiz vererek en fazla parayı nereden bulursa te'min etmek ve
sanayiini kurmak yatırımını yapmak, güçlenmek, fakat o gücüyle, milyarlar,
altınlar, gümüşler, zebercetler içinde, "zahit sultanlar" gibi yaşamaktır. Yani
demek istiyorum ki, siz kendiniz için zengin olmuyorsunuz, kendiniz için
güçlenmiyorsunuz. Milyonları yemek ve torunlarınıza aktarmak, onların da bunu
Montekarlo'da kumarda yemesi için yapmıyorsunuz. Bu işi İslâm'ın, müslümanların
kuvvetlenmesi için yapıyorsunuz. Zarûret buradan kaynaklanıyor. Tekrar
söyleyeyim, zaruret bir müslüman tacirin geçiminden kaynaklanmıyor. Zarûret
müslümanların durumundan kaynaklanıyor. Müslümanların bir geçidi geçmek
mecburiyetinden kaynaklanıyor. İslâm'ın Türkiye'de geleceğini sağlama almaktan
kaynaklanıyor. İslâm'ın Türkiye'de geleceği ne olacaksa bunun gereğinden
kaynaklanıyor. Öyle ise bunu unutmamak gerekiyor. En az faizi vererek (niye
verelim çoğunu, çünkü çoğunu vermek karşımızdakine vermek demektir) evet az
faizi vererek en çok parayı nereden alabiliyorsak alalım diyorum. Bu devlet de
olabilir, devlet dışı da olabilir; çünkü ben faizi zarûret olarak ortaya koydum;
yani şurada faiz helâl, burada haram diye değil, faiz faizdir, haramdır, onu
zaruret mübah kılıyor, zarûret ise miktarlarıyla takdir edilir. Az faizle işini
görebiliyorsan çok faiz vermek haramdır. Öyle ise az faiz vererek nereden
bulabiliyorsan bulacaksın ve iktisaden güçleneceksin. Bu gücünle ana çözüme
giden bütün hizmetlerine finansmanlarını sağlayacaksın, takviye edeceksin,
kurduğun bazı finansman fonları ile arzettiğim hizmetleri yapacaksın. O halde
ben tartışılması gereken husûsun şu olduğu kanaatindeyim. (Bu mesele hocalardan
şimdi çıkıyor. Hoca olarak ben şunu söylüyorum size "zarûret varsa mübahtır"
Bakın bizim iş bitti. Topu attık size.) Siz şimdi müslüman tacirler ve
ekonomistler olarak bir araya geleceksiniz. Bugünkü şartlarda, yarın değil
bugünkü şartlarda, "başka yolumuz, çaremiz var mı?", soracaksınız, "yok". Yoksa
hemen teşvik kredisini veya zarûri krediyi alacaksınız. Öte yandan da ikinci bir
soru soracaksınız. "Ama bunun devam edip gitmemesi lâzım arkadaşlar, devam edip
gitmemesi,için, yarını hazırlamak için ne yapalım?" diyeceksiniz. Yarını, yani
bu sistem içinde hiç taviz vermeden ortaklık esasına göre kredileşme, finans
temini işini nasıl yapalım; (bu ister Süleyman Karagülle gurubunun belirttiği
gibi ortaklık ve sened sistemleriyle olsun, ister başka sistemle, meselâ özel
finans kurumlarını güçlendirmek suretiyle olsun) "ne yapalım, ne yapmalıyız?"
diyeceksiniz. Bir başka toplantıyı siyasîlerle beraber yapacaksınız. Onlar da
sizi darboğazdan "faizsiz kredi ve finans temini" rahatlığına kavuşturacak
imkânları ortaya koymak üzere faaliyete geçecek, çalışacak; parlamentoda
çalışacaklar, başka yerde çalışacaklar... Ben tetkik edemedim, deniyor ki:
"Finans kurumlarının ikisi kuruldu, daha dört teşebbüs var, bunlar durduruldu."
"Durduruldu." Ne demek? Durdurulmayacaktı o ve bizim parlamenterlerimiz,
siyasîlerimiz, ekonomistlerimiz, bizim güçlü kuvvetli, kalem ve para sahibi
adamlarımız bu işin peşine düşecek yolları açacaklardı. Efendim, bunu kim
durduruyor, niye durduruyor? Bunu açacaklar, bu gelişecek, ama bu gelişinceye
dek ekonomi beklemez, hayat beklemez. Atı alan Üsküdar'ı geçer. Atı hırsıza,
soysuza kaptırmayacaksınız. Atı siz alıp, siz bineceksiniz...
Şimdi zarûret kavramını biraz açalım: Zarûretler şahıslar için söz konusu
olsaydı "kim fakir, kim zengin, kim için zarûret, kim için değil" belirlemek
gerekirdi. Arkadaşımız sorduğu için, suale hürmeten, birkaç cümle söyleyeyim.
Fakat diyorum bizim buradaki tartışma konumuz bir müslüman ferdin şahsî, ailevî
durumundaki zarûreti değildir; nitekim başka münasebetlerle bu konu üzerinde
durduk. Buradaki konumuz amme ihtiyacıdır, sosyal zarûrettir.
Zekatla mükellef olan bir zatın, sahip olması gereken servetle ilgili
açıklamalar yapılırken fıkıhta daima havâic-i asliyye diye bir malvarlığı
istisna edilir; "havâic-i asliyyeden gayri..." denir. Bu havâic-i asliyye de bir
insanın kendisine, eşi ve çocuklarına, bakmakla yükümlü olduğu kimselere gerekli
olan mesken, yiyecek, giyecek, binek vb. şeylerdir. Kişi bunlara sahip olmak
mecburiyetindedir. Şayet sahip olmazsa önce güçlüklere ma'ruz kalacak,
zayıflayacak ve böyle giderse hayatı devam edemeyecektir. Yani havâic-i asliyye,
te'min edilmediği takdirde yokluğu, hemen veya 24 saat içinde ölümüne sebep
olacak şeyler değil, sıkıntı, darlık, zaaf...doğuran mallardır. Mesela bir
insanın bineğini havâic-i asliyyeden saymışlardır. Bir insanın bineği olmazsa
ölür mü? Yürüyerek gider gelirse ölmez, fakat güçlüğe ma'ruz kalır. İşte bu
hâcettir, ihtiyaçtır.
Bugünkü terimlerle a) Lüks sayabileceğimiz maddeler vardır, b) ihtiyaç
sayabileceğimiz maddeler vardır, c) Olmaması halinde insanın hayatının hemen yok
olabileceği maddeler vardır. Bu son iki derecedeki ihtiyaç maddeleri (lüks
olanlar hariç) havâic-i asliyye içinde mütalâa edilir. Bu da doğrusu değişmez
bir şey değildir. Çünkü havâic-i asliyeyi arzetmeye çalışıyorum.
İşte bir insanın, İslâm'a göre, başkalarına yardımda bulunacak kadar zenginliği,
(zenginliğin çeşitli tarifleri) vardır; baz olarak ele aldığım zenginlik,
zekattaki zenginliktir.) bu havâic-i asliyye dışında kalan, nisap dediğimiz
belli bir servetin; o da gelir getirir, nâmi olan bir servetin mevcut olmasına
bağlıdır. Nisaba malik olmanıza bağlıdır. Bu nisaba malik olana zengin derler.
İslâm'da o nisaba malik olmayandan başlayan fakirlik artık günü birlik yiyecek,
içecek, giyecek bulamayan insana kadar gelir. Fakirlik, dikkat buyurulursa, bir
düzlem, bir satıhtır; çizgi değildir. Ferd, havâic-i asliyeye sahip değilse
zaruret içindedir, çünkü fukahâ, asli ihtiyacı (haceti) zaruret saymışlardır.
Şimdi ferd için zaruretten toplum için zarurete intikal edeceğim, asıl konumuza
geliyorum.
Ferd için zarûret üzerinde dururken ben dikkat ediyorum, bazı arkadaşlar
"zaruret hali o hale derler ki, izale edilmezse kişi 24 saatte ölür. Veya kısa
bir zamanda ölür, yahut bir uzvu telef olur, zarûret hali o hale derler ki,
İslâm insanın o halde domuz eti yemesine müsaade etmiştir" şeklinde ta'rif
ediyorlar. Tabiî bu tarifler de, netice itibariyle, aşağı yukarı şöyle
anlaşılıyor. Dağın başına -bir zaman olduğu gibi- uçak düşmüş, ulaşım mümkün
değil, etraf karla dolu, ortada yaralı ve canlı kalmış insanlar da var. Bir de
ölmüş insanlar var. Yaşayabilmek için bu ölmüş insanların etlerini yemekten
başka çare de yok. Domuz olsaydı daha basitti, yani daha kolaydı. İnsanın etini
yiyeceksiniz. Hatırlarsanız böyle bir vaka oldu ve orada, bir tıp öğrencisi
zannediyorum, eti doğradı ve yenir bir hale getirdi ve yedi, hayatlarına devam
ettiler. Bu zarûrettir, İslâm'a göre de böyledir ve bu durumda ölü insanların
eti yenir, ama bu zarûretin doruk noktasıdır. Zarûret bundan ibaret değildir.
Zarûret bundan ibaret olsaydı, şu toplantıda bizim pek işimize yaramazdı ve biz
ona istinaden bir ara çözüm bulamazdık. O halde zarûreti fukahâ bu noktada
bırakmamışlardır. Tekrar ediyorum, bu, zarûretin doruk noktasıdır.
Buradan hareketle zarûret, "te'min edemediğimiz takdirde güçlüğe ma'ruz
kalacağımız, zayıflayacağımız, hayatımızın normal seyrinin değişeceği" hallere
kadar gelir. Bunun içindir ki, Mecelle kavaid-i külliyesi içinde şöyle bir madde
sevketmiştir: "Hacet (ihtiyaç demek ve bundan da kastedilen arzettiğim gibi aslî
ihtiyaçlardır) umûmi olsun, husûsi olsun (umûmi: toplumla ilgili, herkesi
ilgilendiren; husûsi ferdlerle ilgili) zarûret menzilesine tenzil olunur."
Türkçesi zarûret kabul edilir, tıpkı o dağdaki durumumuz gibi değerlendirilir,
bazı mahzurları mübah kılar. O hal ortadan kalkıncaya kadar yasak kalkar.
Mecelle bunu neye istinaden söylüyor? Geçmişte demek böyle bir uygulama var ki,
uygulayacağımız nasslar var ki, geçmişte bizi bağlayıcı uygulama ve misaller var
ki bunu söyleyebiliyoruz. (Mecelle mad. 21, 32). Buna bağlı bazı örnek çözümler
sunalım: O zaman göreceksiniz ki ihtiyaç, hemen insanı öldürecek veya
sakatlayacak bir yokluk değildir. Bundan daha geniştir. Ve bizim şu durumumuzu
ihtiva edecek, çerçevesine alacak bir eksiklik ve durumdur. Rüşvetten
başlayacağım size örnek olarak. Çünkü üslûp aynıdır. Peygamber Efendimiz (sav)
nasıl Allah faiz yiyeni, yedireni, alanı, aldıranı, yazanı lânetlesin dediyse,
aynı şekilde de rüşvet alanı, vereni, rüşvete aracılık edeni Allah lânetlesin
demiştir. Yani "Allah'ın lâneti onlar üzerine olsun" demiştir. Hadîs bu, ama
yönetim ve toplum ahlâkı bozulur da insanlar meşrû hak ve menfaatlerini
rüşvetsiz elde edemeyecek, zararlardan rüşvetsiz kurtulamayacak duruma
gelirlerse rüşvet verebilirler mi? Verilmez mi? Problem zamanımızdan daha da
öncedir ve en az bin sene önce söz konusu edilmiştir; daha da öteye götürmek
mümkündür. Fakat ben en yakında gördüğüm fetvaya istinaden söylüyorum ki, bin
yıl önce de İslâm toplumu bu haldeymiş, yani kadı var, halife var, mahkeme-i
şeriyye var; ama gene de bazen rüşvet vermeden hakkınızı elde edemiyorsunuz.
Zaten haksız bir iş için rüşvet vermeyi tecviz etmek hiçbir zaman mümkün
değildir. Bir hakkınız var. Meşrû bir menfaatiniz var, paranızı
kurtaramıyorsunuz, ya da bir şeyden mutazarrır oluyorsunuz. O zararı bertaraf
edemiyorsunuz. Bir yere dükkân açacaksınız, kimseye bir zararınız yok. Bu da
sizin hakkınız ama o pazarın, o çarşının başkanı, rüşvet almadan size müsaade
etmiyor. Şimdi siz o dükkanı açmazsanız, 24 saat içinde hemen ölecek misiniz?
Ölmezsiniz, ama meşrû bir menfaati elden kaçırırsınız. İbareyi size tercüme
ederek naklediyorum; diyor ki: "Bir insan emir, ya da devlet başkanı nezdinde,
bir işini tesviye etsin, düzeltsin, yoluna koysun, böylece meşrû olan bir
menfaati elde etsin ve bir zarardan kurtulsun diye, bu maksatla, birine rüşvet
verse bu caiz midir? Cevap veriyor: "Alana haramdır, verene caizdir." (İbn
Nüceym, Risâle fi'r-rüşve, Mecmuâ, s. 112, 115.) Bakın rüşvetle ilgili hadîsten
hareket ettik, bu noktaya geldik. Şunu bir daha tekrarlıyorum: Burada emirin,
valinin veya sultanın, rüşvetinizle sizin evrakınıza imza atması, size
isteğinizi vermesi, istediğiniz emri çıkarması hadisesi vukua gelmezse, siz
hemen bir haftada veya 24 saat içinde ölmezsiniz; ama meşrû bir menfaat
elinizden gider ve siz artık ondan istifade edemezsiniz. Edemeyince, demek ki,
dinimiz bunu bir zarûret olarak kabul ediyor, ve bundan dolayı rüşvet verirsin
diyor. Bu senin için caizdir. Ama karşı taraf için haramdır. İşte önemli özel
veya amme ihtiyacını gidermek için faiz vererek kredi temini de böyledir;
günahı, başka türlü, mesela ortaklık yoluyla sermaye vermeyen yüklenir.
Efendim rahatsız oluyorsunuz, mesela cildinizde bir hastalık olsa, afedersiniz
bu da en açılmaz yerinizde olsa, kadın olsanız üstelik, (yani rahatsız ediyor
ama öldürmez, hatta sonra anlaşılır ki bu sizinle ömrübillah gitse de öldürmez,
fakat kaşındırıyor, rahatsız ediyor, böyle bir şey) soruyorum şimdi size doktora
gidebilir misiniz? Yani bizim ulema heyetine soruyorum daha doğrusu.
Gidebilirsiniz değil mi? Ve en açılmaz yerinizi açabilirsiniz değil mi efendim.
Halbuki doktor, hanım da olsa, ona da haramdır, normal hallerde açamazsınız.
Eğer kadın doktor bulamazsanız, erkeğe gidersiniz, böylece doktora açarsınız. Bu
kadar değerlendiriyor zarûreti, bu ölçülerle değerlendiriyor dinimiz. Şimdi başa
geliyorum. Bu hanım veya erkek kardeşimiz, orasını açmak haram, normal halinde
haram, bir başkasına göstermek haram olduğu halde niye açıyor. Hayatını
kurtarmak için değil, rahatsızlığını gidermek için açıyor. Bu rahatsızlık, sizi
10-20 yıl içinde zayıflatarak öldüren bir şey de olabilir. Hatta hastalığınızın
süratli değil de geç iyi olma ihtimali de olabilir. Bizim fıkıh kitaplarımız
zarûreti ta bu noktaya kadar getirmişler. Son söyleyeceğimi söyleyeyim ve
bağlayayım sözümü:
Diyelim ki siz, dinin aslında yasak kıldığı bir şeyi yiyip içmezseniz iki ayda
iyi olacaksınız, yerseniz bir haftada iyi olacaksınız. Zarûreti daima tepe
noktasından alıp görenlere göre, iki ay sonra iyi olmak yerine bir haftada iyi
olmak pahasına bu haramı yiyebilir misiniz? Hiç sanmıyorum. Bu fetvayla, bu
sözle buraya gelinemez. Bir fıkıh kitabını açın, fıkıh kitabı der ki; "Bir
insanın hastalığı belli bir ilâcı tatbik etmeden ya geçmez, ya da zann-ı galibe
göre geç iyi olursa yasak kılınan tedâvi alet ve şekilleri geçici olarak mübah
olur ve uygulanabilir. Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür; ama ben daha
fazla vaktinizi almamak için neticeye geliyorum.
Dileyenler Mecelle'nin 21, 32 ve 58. maddelerine, amme ihtiyacı sebebiyle
istimlâki caiz gören 1216. maddeye, bunların şerhlerine, Suyûtî'nin Eşbah'ının
(ihtiyacı zarûret sayan) kaidesine ve şerhine (s. 88, Kahire, 1959)
bakabilirler. Yine amme ihtiyacı sebebiyle Hz. Ömer'in, Irak topraklarını
gazilere dağıtmayıp devlete bırakması, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için
müslümanlardan zekat dışında bir de vergi alınmasını fukahânın caiz görmesi
üzerinde düşünebilirler.
Bütün bunlardan anlıyoruz ki, zarûret ifadesinden maksat yalnızca, toplumun veya
ferdin hayatını yok eden hal ve ârızalar değildir. Toplumu rahatsız eden,
sıkıntıya sokan, zayıflatan, normal seyrinden alıkoyan haldir, arızadır,
eksikliktir. Bunun altını çizmek istiyorum ve bu konuda bizim ittifakımız
olmalıdır diyorum. Bu konuda ben kimsenin ihtilaf edeceğini sanmıyorum. Öyle ise
biz anlattık, ortaya koyduk. Zarûret hali devam ettiği sürece geçici olarak bazı
yasak çözümleri de kullanabileceğimizi anlatmış olduk. Bu sebeple bugün ister
Türkiye'de, ister Türkiye dışında müslüman cemaatlerin ve toplumların sosyal ve
kültürel müessese ve faaliyetlere ihtiyaçları olduğu gibi ekonomik ve sinai
faaliyetlere de ihtiyaçları olup olmadığı, müslümanların bunlarla meşgûl
olmamakla zayıflayıp zayıflamayacakları, bu yüzden bizim dinimizin ve dinî
faaliyetlerimizin geleceği olup olmayacağı mütalâa edilir. Bunların gereğine,
yani zarûretine karar verilirse o zaman yine düşünülür: O halde biz bu
ihtiyaçları temin için imkânlara sahip miyiz? Sahip olmadığımız ortaya çıkarsa,
imkânları nereden elde edeceğimiz suali sorulur. Bugün, hemen şu anda, ondan
sonra şeklinde sıralama yapılabilir. Bu imkânlar sağlanır. Ama bu arada "Bu
ruhsat diken üzerine oturmaktır" diye arz etmiştim. Bu sebeple çalışmalarımızı
şu yöne de kaydıralım ve mesela bu faizsiz banka modelini çoğaltalım. Bu
kiralama sistemini geliştirelim. Onun yanında da başka sistemler geliştirelim.
Çünkü şu sırada Pakistan'da ve özellikle Pakistan'da bizden çok daha hızlı ve
kuvvetli düşünülüyor bu meseleler, çünkü onlar işin tam içinde, ortasındalar.
(Şu mânada ki, devlet de teyid ediyor.) Devlet de çözümler istiyor onlardan.
Onlar da bir geçiş dönemi yaşadılar. İlle onları alalım demiyorum, faydalanalım
diyorum. Mesela Pakistan önce bütün bankalarına bir de faizsiz fon açmalarını
emretti. Siz mevduat sahibi olarak gidiyorsunuz, dilerseniz faiz getiren fona,
dilerseniz ortaklık fonuna yatırıyorsunuz paranızı, ama bu hizmeti bir süre
banka yürütüyor. Çünkü teşkilât ve kuruluşu tamamlayamadılar. Birkaç sene bu
devam ettikten sonra ikinci bir kararla bütün bankaları bu sefer faizsiz çalışır
hale getirdiler. Bizim imanlı, ahiret menfaatini dünyanınki üzerinde tutan
tacir, müteşebbis kardeşlerimiz biraraya gelirlerse bu zarûret çözümlerini,
zarûret hallerini ortadan kaldıracak çözümleri de bulur ve devreye sokarlar.
Bununla da mükelleftirler. Teşekkür ederim.
Faizli Kredi Konusundaki Konuşmaya Ek
Daha önce yapılan üç toplantıdan sonra dördüncü ve son olarak 19.12.1987
tarihinde İSAV merkezinde yapılan toplantıda, yazılı ve sözlü olarak ileri
sürülen itirazlar ile sorular tarafımızdan aşağıdaki şekilde
cevaplandırılmıştır:
İtiraz:
Zarûret ayrı, hâcet ayrıdır. Mesela buzdolabı, çamaşır makinesi hacet-i
aslıyyedir, herkes buna muhtaçtır, evsiz yaşamak zordur, ama bunları temin etmek
için gasb veya hırsızlığa başvurmak caiz değildir. Ev sahibi olmak için haram
olan ribaya girmek caiz değildir. Teşvik kredisi de böyledir, vatandaş buna
muhtaçtır, ama zarûri değildir...
Cevap:
Bu itirazın dayandığı temel düşünce, zarûret ile temel ve önemli hacetin
(ihtiyacın) aynı şey olmadığı, zarûretin haramı helal kıldığı, halbuki ihtiyacın
böyle bir özelliğinin bulunmadığıdır. Örneklere geçmeden önce bu temel düşünceyi
delillerle çürütmek gerekecektir. Bunun için de önce "zarûret ile hacetin
haramları mübah kılma bakımından aynı rolü oynadıklarını" ortaya koyan kaide ve
ifadeleri verecek, sonra bu kaideye dayanılarak zarûret sayılan ve mahzurların
mübah olmasını sağlayan hacet (ihtiyaç) örnekleri vereceğiz.
Geçen haftalarda yaptığımız konuşmalarda Mecelle'nin 32. maddesi ile Suyûtî'nin
el-Eşbâh ve'n-nezâir isimli kitabında geçen kaideyi zikretmiştik. Bu iki kaynak,
açık ve kesin bir ifade ile "Hacet (ihtiyaç), umûmi olsun, husûsi olsun zarûret
sayılır." diyordu. Aynı ifadeyi Zeynuddin İbn Nuceym'in (v. 970/1563) el-Eşbâh
ve'n-nezair isimli eserinde de görüyoruz (c. I, s. 126). Kaidede zikredilen
"umûmi ihtiyaç", amme ihtiyacı, genel ihtiyaç; "husûsi ihtiyaç" ise ferdlerin,
şahısların ihtiyacıdır. Genel ihtiyacın hem zarûret sayıldığı, hem de özel
ihtiyaçtan daha önemli ve güçlü bulunduğu birçok fıkıh âlimi tarafından
zikredilmiştir. Bunların başında büyük Şâfiî fakih İzzüddin b. Abdisselam (v.
660/1262) vardır. el-Kavâ'id isimli eserinin "Ivazlı akitlerle ilgili kaidelerin
istisnaları" bahsinde şöyle diyor: "Haram yeryüzüne öyle yayılsa ki, artık helâl
bulunamaz hale gelse, ihtiyaç kadar haramı kullanmak, bundan faydalanmak caiz
olur. Bu durumda haramdan faydalanmak, zarûret hallerine bağlı değildir; çünkü
haramdan faydalanmak zarûrete bağlı kılınırsa giderek müslümanlar zayıflar,
düşmanlar İslâm topraklarını istilâ ederler, insanlar, amme menfaatini ayakta
tutan zanâat ve meslekleri yapamaz hale gelirler. Bu durumda haram maldan,
ihtiyacın ötesinde -lüks ve refah seviyesinde- istifade edilemez, ihtiyaç kadar
istifade edilebilir. Mesela istifade edilen haram malın başkalarına ait olduğu
bilinse, fakat sahipleri henüz bilinemez olsa -ileride de bilinmesi mümkün
değilse mal zaten ammeye intikal eder- bu maldan istifade etmek caizdir; çünkü
amme menfaati, özel zarûret gibidir. Zarûret bir kimseyi, halkın malını
gasbetmeye mecbur bıraksa onun için bu caiz olur; hatta açlık, soğuk, sıcak gibi
bir sebeple öleceğinden korksa, bu ihtiyaçlarını karşılayacak malı gasbetmesi
gerekli hale gelir. Bir kişiyi hayatta bırakmak için bu gerekli olursa, binlerce
hayatı kurtarmak için gerekli olmaz mı? İçinde Allah'ın makbul kullarının da
bulunması muhtemel olan toplumu ayakta tutmak, bir kişinin zarûretini
gidermekten daha önemlidir ve ona tercih edilir. Din, ilân ettikten sonra sahibi
bulunamayan kayıp eşyayı, bulanın yemesini caiz görmüş, bunun için zarûreti şart
koşmamıştır. İslâm dininin, "menfâatin elde edilmesi, zararın ve kötülüğün
ortadan kaldırılması" maksadına yönelik hükümlerini inceleyen kimsede - hakkında
özel bir nas, icmâ ve kıyas bulunmasa dahi -mezkûr maslahatların ihmal edilmesi,
sözü edilen mefsedetlere de yaklaşılmaması gerektiği konusunda bir inanç ve
bilgi hasıl olur. Dini iyi anlamak kişiyi bu sonuca götürecektir. Bu şuna
benzer: Fazilet, hikmet ve akıl sahibi bir insan ile uzun zaman beraber yaşayan,
her konuda onun neyi tercih ettiğini ve neyi hoş görmediğini anlayan bir kimse,
o zatın hakkında ne dediğini bilmediği bir menfâat-mefsedet meselesi ile
karşılaştığı zaman -yol ve âdetini bildiği için- bu konudaki tercihini de
kestirebilir..." (Kavâ'du'l-ahkâm, Mısır, 1934, c. II, s. 180-181)
Muâsır âlimlerden Prof.Dr. M. Mustafa Şelebi, Ta'lihu'l-ahkâm isimli eserinde
ihtiyacın zarûretle bir tutulduğunu şu satırlarıyla ifade ediyor: "Deliller
zarûret olan menfâate (maslahata) olduğu gibi ihtiyaç seviyesinde bulunan
menfâate de itibar edildiğini isbat etmektedir. Birini caiz sayıp diğerini
saymamanın delili yoktur. Ayrıca sahâbeden beri geçmiş nesillerin, nass
karşısında bile işlettikleri menfâat prensibi, zarûret haline gelen menfaatler
değildir. Aslında nass karşısında menfâat prensibi ile amel etmek, akıl ve reyi
işletip nassı terketmek değildir; tam aksine bir nas ile ameli, birçok nassa
dayanarak askıya almaktır... Şu da unutulmamalıdır ki âlimler "ihtiyaçların
zarûret sayılması" kaidesini benimsemişler, bu kaide aralarında meşhur hale
gelmiş, tartışmasız kabul edilmiştir." (Kahire, 1947, s. 302). "Sözün özü Ebû
Hanife ve arkadaşları mesalih prensibini kullanmışlar, bununla nassları tahsis
etmişler, hatta bazen bunları askıya almışlardır; bu menfâatlerin de kimi
zarûret derecesindedir, kimi ondan daha aşağıdadır..." (s. 362 vd.). Şelebi
burada Hanefî müctehidlere ait birçok örnek zikretmiştir.
İhtiyacın zarûret kabul edildiğini gösteren örneklere geçmeden önce yine muasır
âlimlerden Tunuslu M. et-Tahir b. Aşûr'un, özellikle ictimai ihtiyaca (genel
zarûret ve ihtiyaca) dikkat çekmek üzere yaptığı bir tasnifi gözönüne almak
faydalı olacaktır: İbn Âşûr'a göre fukahâ, zarûretin ferdlere ait ve geçici olan
çeşidi üzerinde durmuş, örneklerini de bu çeşitten seçmişlerdir. Kur'ân-ı
Kerîm'de yer alan "...darda kalana (zarûrete düşene) başkasının payına el
uzatmamak ve gerekli miktarı aşmamak üzere (haramı yemek ve ondan faydalanmakta)
günah yoktur." (Bakara: 2/173) meâlindeki âyet, geçici ve özel olan zarûretlerle
ilgilidir. Bunun yanında biri devamlı, diğeri gelip geçici olmak üzere iki çeşit
zarûret daha vardır ki bunlar aynı zamanda genel (umûmi, içtimai) zarûrettir.
Umûmi zarûret ve ihtiyacın devamlı olanı, yine devamlı olan istisnai hükümler
gerektirdiği için Sünnet kaynağı bu hükümleri getirmiştir; selem, zirai
ortakçılık vb. hükümler bu kabildendir. Umumi zarûret ve ihtiyacın gelip geçici
olanı da ya ümmetin tamamını, yahut da büyük kitleleri ilgilendirmektedir. Din,
ümmetin selâmetini, güçlü olmasını, dirlik ve düzen içinde bulunmasını
istemektedir. Dinin bu istek ve maksadı tehlikeye düşer, bu mânâda bir zarûret
meydana gelirse ilgili yasaklar kalkar, haramlar helal olur. Şüphe yok ki bu
nevi zarûreti ruhsatlarla gidermek, özel zarûreti gidermekten daha önce gelir. (Mekâ-sıdu'ş-şeri'a,
s. 125).
Bu tasnifi esas alarak sıralayacağımız örnekler, hem ihtiyacın zarûret kabul
edilmesi, hem de ihtiyaç dolayısıyla bir kısım yasakların serbest hale gelmesi
konusunda şüpheye yer bırakmayacaktır:
1. Özel (ferdî) zarûret ve ihtiyaçlara dayalı ruhsatlar:
Konuşmada açıklanan rüşvet verme ruhsatı ile muâyene ihtiyacına binaen açılması
haram olan yerlerin açılma ruhsatı bu çeşidin örnekleridir. Diğer bazı örnekler:
a) Erkeklere ipek giymek haramdır; deri hastalığı çeken ve pamuklu vb. gömlek
giydiği takdirde rahatsız olanların ipek iç gömleği giymeleri caiz görülmüştür (Buhârî,
Cihad, 91; Libas, 29; İbn Nüceym, el-Eşbâh, c. I, s. 110).
b) Yalan söylemek haramdır; fakat arabulmak, mal ve cana yönelen haksız bir
zararı önlemek vb. ihtiyaçlarla yalan söylenmesine cevaz verilmiştir.
c) Genel kaide, alması haram olan bir şeyin vermesi de haram ve yasaktır"
şeklindedir (Mecelle, md. 34). Ancak ihtiyaç sebebiyle; yani ihtiyacı başka
türlü gidermek mümkün olmadığı, yahut güçlük bulunduğu zaman, alınması haram
olan bazı şeylerin verilmesi caiz görülmüştür. Yukarıda zikredilen rüşvet buna
bir örnektir. Ayrıca gasıp haram olduğu halde bir şahıs, bir çocuğun malına
zorla el koysa (gasbetse), çocuğun vasisi, bu malın bir kısmını gasbedene
bırakmak suretiyle geri kalanını kurtarabilir (İbn Nüceym, s. 189). Mecelle
şârihi bu ruhsatı, "zarûretler yasakları mübah kılar" kaidesine bağlamak
suretiyle "ihtiyacın zarûret gibi değerlendirildiğini" açıkça ifade etmiştir (Durar,
c. I, s. 91). el-Eşbâh şârihi Hamevî, "önemli ihtiyaç sebebiyle kredi arayan
kişi bulamadığı takdirde faiz ödeyerek ödünç para alabilir" şeklinde ifade
ettiği ruhsatı da yukarıdaki kaideye bağlamıştır bu örnekte faiz "alana haram,
verene ihtiyaç sebebiyle caizdir" (c. I, s. 189).
d) Evlenmesinin iyileşmesini sağlayacağı umulan akıl hastasının bir defaya
mahsus olmak üzere evlenmesi caiz ve sahih görülmüştür (İbn Nüceym, s. 119).
2. Genel ve devamlı zarûret ve ihtiyaçlara bağlı hükümler:
İbn Âbidin'in de Neşru'l-arf isimli risalesinde bir kısmını verdiği (s. 120,
126, 134) bu kısmın örnekleri en zengin bir ölçüde İbn Nüceym'in eserinde
görülmektedir. Fakihimiz, "güçlük kolaylığa yol açar" kaidesini açıklarken
Fıkh'ın hemen her bölümüne ait örnekler sıralamıştır. İşte bunlardan bazıları:
"Sonraki fıkıhçılar, fiyatta aşırı aldanma sebebiyle alınan malın iadesini caiz
görmüşlerdir; kimi bunu sınırlamadan caiz görmekte, kimi de satıcının hilesini,
aldatmasını şart koşmaktadır; bu fetva ile müşteri kayırılmıştır. Kusurlu malı
iade hakkı, karşılıklı yeminleşme, anlaşarak akdi bozma (ikale), rehin, havale,
tazminat, ibra, kredi akdi, şirket, sulh, hukukî kısıtlama (hacr), vekalet, kira
akdi, ziraatte ortakçılık (Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre), sermaye-emek
ortakçılığı (mudârabe), ariyet, emanet bırakma (vedi'a) -insanlar büyük
güçlüklere düşmesinler diye- caiz görülmüştür. Çünkü bunlar caiz görülmeseydi
her şahıs ancak kendi mülkünden faydalanacak, alacağını bizzat borçlusundan
alacak, tam alacak, işlerini ancak kendisi yürütebilecekti. Bunda güçlükler
bulunduğu için İslâm dini mezkur ruhsat hükümlerini devamlı olarak getirmiştir:
İnsanlar kiralama, ariyet ve ödünç alma yollarıyla başkasının mülkünden de
istifade edebilmektedirler; vekalet, vedi'a, şirket, mudarebe, ziraat
ortakçılığı yolları ile başkasının emek ve bilgisinden de
faydalanabilmektedirler; havale akdi, rehin ve kefalet gibi teminat akitleriyle
alacağı, asıl borçludan başka şahıslardan da tahsil edebilmektedirler; sulh
yoluyla alacağın bir kısmından, ibra yoluyla da tamamında
vazgeçebilmektedirler... Doktora, şahide, bir kadınla evlenmek isteyen, bir
cariyeyi almak isteyene bazı haram yerlere bakma izni verilmiştir. Görmeden bir
şeyi satın alana, görünce beğenmediği takdirde almaktan vazgeçme hakkı tanındığı
halde, görmeden bir kadınla evlenen şahsa bu hak tanınmamış, ayrıca görmeden
evlenme akdi de caiz görülmüştür; aksi halde insanlar güçlük çeker, bu gibi
işlerini rahat yürütemezlerdi... Ebû Hanife evlenme akdi konusunda ictihadıyle
büyük kolaylıklar getirmiştir: Velisiz nikâhı caiz görmüştür, evlenme
şahitlerinin iyi ahlâk sahibi olmalarını şart koşmamıştır, diğer akitleri bozan
şartları evlenme akdinde bozucu saymamıştır, "nikâh" ve "tezvic" kelimelerinin
kullanılmasını gerekli görmemiş, akit anında mülkiyet ifade eden sözlerle de
akdin kurulacağını ifade etmiştir, evlenenlerin çocuklarının şahit olmalarını,
sonradan akdi hatırlayan uykulu veya sarhoş şahısların şahit olmalarını, bir
erkekle beraber iki kadının şahit olmasını geçerli saymış, evlenme akdinde
evlenen kadının bizzat taraf olmasını (akdi bizzat yapmasını) caiz görmüştür;
bütün bunlar insanların zina meşakkatine düşmemeleri içindir; bu sebepledir ki
'bunca evlenme kolaylığına rağmen yine de zina eden Hanefî mezhebli müslümana
şaşarım' denilmiştir." (c. I, s. 110-112).
Bu örnekler İslâm hukukunun hukuk tekniğine ve umûmi kaidelere göre olması
gereken hüküm ve uygulamalardan, kolaylık olsun, halk güçlük çekmesin diye
vazgeçtiğini, devamlı ruhsat hükümleri getirdiğini, güçlük çıkarmak istemediğini
göstermektedir.
3. Genel, fakat geçici ihtiyaç ve zarûretlere bağlı ruhsatlar:
Bu çerçevenin yukarıdakinden farkı geçici olmasıdır. Yukarıdaki örnekler
toplumun devamlı olan ihtiyaçları (öldürücü zarûret değil, ihtiyaçları)
sebebiyle getirilmiş kolaylaştırıcı hükümleri göstermektedir. Burada ise aynı
mahiyette olmakla beraber devamlı olmayan, bazı zaman ve yerlerde bulunan ve
bulunduğu müddetçe ruhsatlara sebep olan ihtiyaçlar söz konusudur. Bu iki gurup
örnekler "ihtiyaç umûmi olsun, husûsi olsun zarûret sayılır" kaidesinin "umûmi,
genel ihtiyaçlar" kısmına aittir. Umûmi ihtiyaçların, amme menfaatinin, husûsi
ihtiyaç ve menfaatlerden daha önemli, daha hayati olduğunda ittifak edilmiş ve
daima amme menfaati, husûsi menfaate tercih edilmiştir. (Mecelle, md. 26).
Bu kısma giren bazı örnekler:
a) Raşid Halifeler devrinde Mescid'in genişletilmesine ihtiyaç hasıl olunca
başlayan istimlak uygulaması Mecelle'nin 1216. maddesinde kanunlaşmış ve amme
ihtiyacı gerekçesine bağlanmıştır. Kişilerin mülkiyetinde bulunan bir taşınmazı,
bedeli verilse dahi zorla (bunu istemedikleri halde) almak caiz olmadığı halde
amme ihtiyacı sebebiyle istimlak caiz görülmüştür.
b) Normal hallerde, yani devlet gelirlerinin giderleri karşıladığı durumlarda
müslümanların, zekattan başka bir ödeme yükümlülükleri yoktur. Amme ihtiyacı ve
menfâati gerektirdiği halde devletin malvarlığı belli bir harcama için yeterli
olmaması halinde, durumu müsait olan müslümanlardan vergi alınmasının caiz
olduğunda ittifak edilmiştir. Bu hüküm, İslâm'ın getirdiği kardeşlik ve sosyal
dayanışma esasları yanında "amme menfâatine riayet, mefsedeti defetmenin
menfâati korumadan önce gelmesi, çok zararı defetmek için az zararın göze
alınması, umûma ait zararı defetmek için husûsi zararın yüklenilmesi"
kaidelerine bağlanmıştır (Kardâvi, Fıkhu'z-zekât, s. 1073 vd.)
c) Hicri beşinci asırda Buhâra ve Belh bölgelerinde halk, muhtaç oldukları
krediyi temin etmek için bir usul icat etmişlerdi. Buna göre ödünç para almak
isteyen bir taşınmazını, parayı alacağı şahsa "bedeli geri ödediğinde taşınmazı
da geri almak şartıyle" satıyordu. Alacaklı, borç ödeninceye kadar bu
taşınmazdan istifade ediyor, borçlu da aldığı krediden faydalanıyordu. Sonunda
bedel iade edilirse mal da geri alınıyordu. Bu asrın fukahâsından itibaren konu
tartışıldı, bunu kimi fasid satım, kimileri şartı hükümsüz satım, yahut rehin
kabul etmişlerdi. Sonunda Hanefîlerde fetvâya esas olan görüş bu muamelenin
farklı ve yeni bir muamele olduğu ve halkın ihtiyacına binaen caiz bulunduğu
şeklinde yerleşmiş. Mecelle de (md. 398-402) bu görüşü kanunlaştırmıştır (Bak.
H. Karaman, İslâm'a Göre Banka ve Sigorta, İst. 1981, s. 165-169).
d) Vefaen satım gibi yine amme ihtiyacı sebebiyle caiz görülmüş bir uygulama da
Endülüs'te görülmektedir. Diğer bölgelerde olduğu gibi burada da geniş vakıf
topraklar vardı. Bu topraklar kiraya verilerek gelir sağlanmak ve bu gelir belli
yerlere sarfedilmek üzere vakfedilmişti. Ekilen topraklar bakım ve masraf
gerektirdiği için, ağaç dikilen ve bina yapılan yerler de belli bir müddet
sonunda kiracının elinden alınacağı için halk bu toprakları kiralamıyor, bundan
vakıf ve toplum zarar görüyordu. Bu durumu tesbit eden, İbn Sirac, İbn Manzûr
gibi fıkıh âlimleri dokuzuncu hicrî asrın sonlarında, bu toprakların süresiz
olarak kiraya verilmesinin caiz olduğuna fetvâ verdiler. Toprağı süresiz kiraya
vermek "fasid bir kira akdidir" ve bu akdi yapmak caiz değildir; ancak amme
ihtiyaç ve menfâati bu akdi caiz hale getirmiştir. İbn Âşûr'un verdiği bilgiye
göre onuncu asırda Mısır'da Nâsıruddin el-Lekâni buna benzer fetvâlar vermiş,
yine benzer uygulamalar Fâs ve Tunus'ta son zamanlara kadar benimsenmiştir (el-Mekâsıd,
s. 125-126).
e) Hz. Ömer devrinde Suriye ve Irak toprakları fethedilince bu topraklara
verilmesi gereken statü tartışıldı. Fetih ordusunda bulunanları temsil eden
gurup, ganimet mahiyetinde olan bu toprakların, ganimet âyetinde emredildiği
gibi (Enfal: 41, 69) askerlere dağıtılması (mülk olarak verilmesi) gerektiği
tezini savunuyorlardı. Hz. Ömer'in dahil bulunduğu grup ise "toprakların
dağıtılmayıp bütün müslümanlar adına vakfedilip işletilmesini, gelirinden mevcut
ve gelecek bütün vatandaşların faydalanmalarını" savunuyorlardı. Hz. Ömer şöyle
diyordu: "Bu topraklar dağıtılırsa yetimler, dullar, fakirler ne olacak,
sınırları ve bu toprakları kim koruyacak?" Sonunda Hz. Ömer'in görüşü tercih
edildi ve böylece "haraci arazi" adı verilen bir toprak nev'i doğdu. Bu hükmün
ve uygulamanın temelinde amme ihtiyacı ve menfâatinin bulunduğu açıkça
görülmektedir. (Ebû Yûsüf, Harâc, s. 24 vd.)
Amme menfâati sebebiyle umûmi kaideden (kıyastan) istisna edilen, caiz görülen
bir başka örnek yine Hz. Ömer ile ilgilidir. Büyük Halife, bunda devamlı amme
menfâati bulunduğunu görerek Irak topraklarını "miktarı belli ve mevcut olmayan
bir bedel" karşılığında devamlı (süresiz) olarak kiraya vermiştir. Bu
tasarrufta, hem bedel, hem de kira konusunda belirsizlik vardır, bunu bir şahıs
özel menfâati için yapsa caiz ve geçerli olmaz, fakat amme menfâati sebebiyle bu
akit caiz görülmüştür; çünkü "özel menfâat için caiz olmayan şeyler, amme
menfâati için caiz olur." (İbn Abdisselâm, Kavâid, c. II, s. 177).
f) Osmanlılar devrinde bulunan "mîrî arazi" uygulaması da amme ihtiyacına
dayanmakta, fıkha göre caiz olmayan uygulama bu sebeple caiz görülmektedir.
Ebussuûd Efendi'nin fetvâlarına dayanan uygulamaya göre bu topraklar aslında
haracîdir, fakat kimseye temlik edilmeyip devlet malı olarak bırakıldığı için
"arz-ı mîrî, yahut arz-ı memleket" adını almıştır. Bu topraklar bedellerine
yakın bir peşin kira bedeli, bir de raicinden az olmak üzere kullanıldıkça
alınacak kira bedeli karşılığında süresiz olarak kiraya verilmiştir; yani
"muaccele ve müeccele karşılığında tasarrufu tefviz kılınmıştır" Ebussuûd
Efendi'nin açık ifadesine göre bu kira akdi fasiddir; taraflar -Fıkha, şeriate
göre- bu akdi bozma hakkına sahiptirler, ancak kanun gereği bozamazlar.
(Kanunname-i mu'tebere, özel yazma nüsha, 4 a-b, 8 a-b; Ali Haydar, Ş.
Kanunnâme-i arâzi, s. 36-37).
g) Buradan itibaren sıralayacağımız örnekler, başka kaynaklarda da yer almakla
beraber İbn Nüceym'in el-Eşbâh'ından nakledilecektir. Peygamberimiz (sav) Harem
bölgesinin ağaçlarının kesilmesini, otlarının yolunmasını yasaklayınca, "Mekke
ayrığı ölülerimizi gömerken bize lâzım oluyor" denilmiş, O da bunu yasaktan
istisna etmiştir. İmam Ebû Yûsüf bu istisnanın halkın ihtiyacına dayandığını, o
zaman bundan başka ota ihtiyaç bulunmadığını, halbuki sonraları halkın
hayvanlarını doyurmak için de Harem bölgesinin otuna muhtaç olduklarını, eğer bu
yasaklanırsa zahmet çekeceklerini ve sıkıntıya düşeceklerini ileri sürerek
istisna sınırını genişletmiştir (s. 110).
h) Düşman, müslüman esir ve rehineleri siper yaparak İslâm birliklerine doğru
ilerlese kendilerine ateş açılır, bu arada müslümanların da isabet almaları
tabiîdir, fakat büyük ve genel zarar, küçük ve nisbeten özel zarar ile
defedilecektir. (s. 121)
ı) Peygamberimize (sav) teklif edildiği halde fiyatları sınırlamaya, narh
koymaya yanaşmamış, haksızlık yapmaktan çekindiğini ifade buyurmuşlardı. Sonraki
devirlerde fukahâ bu konuyu tartıştı ve serbest fiyat politikasının, halkın
menfâatine aykırı olması halinde devlet başkanının narh koymasının caiz olduğu
sonucuna vardılar (s. 121).
j) Bu madde doğrudan doğruya tartışma konumuzla ilgilidir; yani ihtiyaç
bulunduğu ve başka yoldan giderilemediği takdirde faizle, ödünç para alınıp
alınamayacağı sorusuna cevap getirmektedir. İbn Nüceym "İhtiyaç umûmi olsun,
husûsi olsun zarûret sayılır" kaidesini örnekler vererek açıklarken şu satırlara
yer vermektedir: "Gunye ve Buğye isimli fıkıh kitaplarında, ihtiyacı olan
kişinin, kâr (ribih) karşılığında ödünç para almasının caiz olduğu
zikredilmiştir." (s. 126). Hamevî de bu ifadeyi şöyle açıklamaktadır: "İhtiyacı
olan şahıs mesela on altın ödünç alır ve alacaklısına, her gün için belli bir
meblâğı fazladan ödemeyi taahhüt eder." Bu ruhsatın dayanağının da halkın
ihtiyacı olduğu metin ve şerhin örneklerinden açıkça anlaşılmaktadır.
Buraya kadar sıraladığımız ifadeler ve örnekler şu gerçekleri ortaya koymuştur:
a) Aslî, önemli ihtiyaçlar zarûret sayılmış ve zarûretler gibi ihtiyaçlar da
bazı haramların mübah hale gelmesine sebep olmuştur.
b) Amme ihtiyaçları, kamu yararı ferdin zarûreti gibi kabul edilmiş, hatta daha
güçlü ve önemli bir ruhsat sebebi sayılmıştır.
c) Bu ruhsatlar, Osmanlıların son zamanlarında, şeriat hükümlerinin terkedilmeye
başlandığı çağda değil, en az bin yıldan beri İslâm dünyasının çeşitli
bölgelerinde, muteber fıkıh âlimleri tarafından ortaya konmuş ve benimsenmiştir.
d) Günümüzde müslüman kesimin iktisaden güçlenmesi ve bu gücü ile İslâmî
değerleri ayakta tutması bir ihtiyaç ise, bunda İslâm toplumumuzun menfâati
varsa, iktisaden zayıflamak bir dizi zayıflık ve zarara yol açacaksa
müslümanların bir çaresini bulup iktisaden güçlenmeleri farz olur. Eğer bu çare,
şu gün için faizli kredi almak ise bu yola başvurulacak, fakat en kısa zaman
içinde faizsiz kredileşme ve sermaye sağlama yolları aranacak ve bulunacaktır;
bu yollar bulunup işletilince -ihtiyaç ve zarûret ortadan kalkacak, "faiz,
faizdir ve haramdır" hükmü yürürlüğe avdet edecektir. İtirazda gasb, hırsızlık,
ev almak için faizli kredi ve teşvik kredisinin ihtiyaç sebebiyle caiz
olamayacağı zikrediliyordu.
İhtiyaç sebebiyle başkasının malını gasbetmek veya çalmak "haramı almak"tır,
ödünç almak için faiz vermek ise "haramı vermektir". Alınması haram olan şeyin,
ihtiyaç sebebiyle verilmesinin caiz olduğunu "rüşvet, gasbedilen malın çoğunu
kurtarmak için azını vermek" gibi örneklerde gördük. Ayrıca kişi zarûrete
düşerse gasb ve hırsızlık da yapabilir; İslâm'da bunun caiz görüldüğünü bilmeyen
yoktur. İçtimâi ihtiyacın, ferdi zarûret gibi değerlendirildiğini de yukarda
zikretmiştik. Hz. Ömer halife iken Hâtıb b. Ebi-Belte'a'nın köleleri birinin
devesini çalmış, kesip yemişlerdi, yakalandılar, suçları sabit olduğundan
halife, cezalarının infaz edilmesi için emir verdi, sonra bu kararından
vazgeçerek Hâtıb'a "Bunları hırsızlığa mecbur edecek kadar aç bırakıp
çalıştırdığın kanâatinde olmasaydım cezalarını infaz ettirecektim, şimdi ise
seni müessir bir şekilde cezalandıracağım" dedi, devenin sahibine bedelini sordu
ve Hâtıb'a bu bedeli iki katı ile ödetti (el-Bâci, el-Münteka, c. VI, s. 64 vd.)
Hz. Ömer'in, yine bir kıtlık yılında hırsızlık cezasını genel olarak
uygulamadığı bilinmektedir. Prof. Şelebi yukarıdaki uygulamayı açıklarken şu
satırlara yer vermiştir: "Hz. Ömer'in anlayışına göre ceza, ihtiyaç içine
düşmediği halde hırsızlık yapan kişiye uygulanır, bunlar ise aç kalmış ve bu
sebeple çalmışlardı. (Ta'lilu'l-ahkâm, s. 62-63) Amme ihtiyacı sebebiyle
istimlâkin ve vergi almanın caiz olması bir bakıma gasbın caiz olması demektir.
Kişiler, şahsî ihtiyaçları için bile (bu ihtiyaçlar ciddî ve önemli olduğu
takdirde ve başka türlü giderme imkânı da bulunmayınca) faizli kredi
alabildiklerine göre amme ihtiyacı sebebiyle faizli krediye başvurma yolunun
evleviyetle açık olduğu anlaşılmaktadır. Teşvik kredisinin enflasyondan yüksek
faizle alınması halinde faizden bahsedilebilir ve bunun hükmü yukarıda
açıklanmış oldu. Enflasyon oranından düşük faizli teşvik kredileri ise ileride
ele alınacaktır.
Fertlere ait ihtiyaç, zarûret sınırına dayanmadıkça gasb ve hırsızlığa cevaz
verilmemiştir; çünkü bu takdirde kamu düzeni bozulacak, anarşi çıkacak ve az
zarar, daha büyük zararla giderilmiş olacaktır; halbuki İslâm'da kaide, "çok
zararı, az zarar ile gidermektir." (Mecelle, md. 27).
İkinci itiraz:
Evi olmayan bir kimsenin kredili olarak ev almasını belki ihtiyaca dayandırmak
mümkün; benzeri kredileri de buna dayandırmak mümkün; yatırım kredisi dediğimiz
uzun vadeli kredileri buna dayandırmak mümkün mü acaba? Bu hususta zarûret
olmadığı gibi hacet olduğu da söylenemez. Bu kapıyı dikkatli kullanmak gerekir.
Mesela evlenemeyen insanların ihtiyaçlarını göz önüne alarak zina yasağını
delecek miyiz?... Bir yandan faiz yasak diyeceğiz, diğer yandan kuvvetlenelim,
İslâm'a yardım edelim diye faizi kabul edeceğiz. Bu tutarlı gelmiyor bana. Eğer
böyle düşünülüyorsa afyon ticareti gibi daha kârlı yollar bulunabilir...
Cevap:
Bir ülkenin iç ve dış ticarete, büyük ve küçük çapta yatırımlara, kalkınmaya
ihtiyacı olduğu tartışılamaz; bunlara zarûret derecesinde ihtiyaç vardır.
Büyük yatırımlar büyük sermaye ister, bu sermayeleri sağlamanın şüphesiz çeşitli
yolları vardır. İslâm prensip olarak faizsiz, ortaklık esasına dayalı sermaye
temini yolunu teklif etmektedir. Ancak bu yolla gerekli sermaye temin
edilemediği zaman ve zeminlerde ne yapılacaktır? Temin edinceye kadar bekleyelim
denemez; çünkü ihtiyaç ve zarûret beklemez; bu sebepledir ki İslâm'da ara çözüm
adını verdiğimiz ruhsatlar vardır. İşte bu ruhsatlardan biri de ferdî ve genel
ihtiyaçları gidermek için -başka yol bulunamadığı müddetçe- faizli kredi
almaktır. "Özellikle müslümanların iktisaden güçlenmeleri ve bu güçleri ile
İslâmî faaliyetleri finanse etmeleri bir ihtiyaç mıdır?" sorusuna bizim
verdiğimiz cevap "evet ihtiyaçtır, hatta zarûrettir" şeklindedir. Buna
katılmamak gerçekleri görmemekten, sünnetullahı bilmemekten kaynaklanır.
"Bu kapıyı dikkatli kullanmak gerekir..." Elbette, bu kapı hacet ve zarûret
kapısıdır, bu kapıyı açanlar "zarûretler kendi miktarları ile takdir olunur;
yani ihtiyaç ve zarûret ne kadar ruhsatı gerektiriyorsa o kadarı helâl olur,
onun ötesine bir adım dahi atılamaz." (Mecelle, md. 22) demek suretiyle gerekli
ihtiyatı kaideleştirmişlerdir. Biz de bunu "diken üzerinde oturmak" şeklinde
ifade ettik ve "müslümanlar bu uygulama içinde rahatlayıp uyumamalı, safâ
sürmemeli bir an önce bu ara çözümden ana çözüme geçmenin yollarını
aramalıdırlar, aksi halde mesul olurlar" dedik. Şunu da unutmamak gerekir ki
"faiz yasaktır, haramdır" hükmü ana çözüm hükmüdür. İhtiyaç ve zarûret sebebiyle
faiz verip ödünç almak ise haram değil, mübahtır, caizdir; tıpkı ihtiyaç
sebebiyle haram yerlerini açıp doktora göstermek, zarûret sebebiyle haram
nesneleri yemek vb. gibi. Şu halde faiz vermeye, normal düzende "haram", ihtiyaç
ve zarûret halinde -ara çözüm olarak- "helâl, caiz" demekte bir tutarsızlık
yoktur.
Zina ve ayfon ticareti örneklerine gelince: İslâm'da büyük zararın küçük zarar
ile, ammeye ait zararın özel zarar ile, büyük şerrin küçük şer ile
giderilmesinin esas olduğunu biliyoruz. Buna göre iki zarar birbirine eşit ise
biri diğeri ile giderilemez. (Mecelle, md. 25). Küçük zararın daha büyüğü ile
giderilmesi de düşünülemez. Evlenemediği için cinsî ilişki ihtiyacı duyan
insanın bu ihtiyacı Allah vergisidir, meşrûdur, insanlığın bekâsına sebep
kılınmıştır. Ancak bu ihtiyacın giderilmemesinden doğacak zarar, zinadan büyük,
zinadan mahzurlu değildir; zarar zinanın kendisidir. Zinaya ruhsat verilirse
zarar, eşit zarar ile giderilmiş olur; bu da caiz değildir. Bu sebeple mezkûr
ihtiyacı normal, tabiî ve önemli bulan İslâm prensip olarak meşrû tatmin yolunu
kolaylaştırmış, bu mümkün olmadığı takdirde ise zararı daha az olan telafi
yolları ve ruhsatlar göstermiştir. Cinsî ihtiyacın normal tatmin yolu
evliliktir. İslâm kadar evliliği kolaylaştıran, başarılı olmayan evliliklere son
verme yollarını açan bir sistem gösterilemez. Normal olmayan şartlar sebebiyle
evlenme imkânı bulamayan insanlara bir yandan oruç gibi nefsi terbiye eden,
iradeyi güçlendiren yollar gösterilmiş, bir yandan da toplum ilişkilerinde,
insanların cinsî duygularını tahrik eden davranışlar asgariye indirilmiştir.
Anormal şartlarda, farklı toplumlarda kişi iradesine sahip olamaz, boşalmadığı
takdirde zinaya düşeceğinden korkarsa "el ile tatmin yoluna başvurabilir"
denilmiş, bu çare, zinadan ehven görülmüştür. (İbn Âbidin, Reddu'l-Muhtâr, c. II,
s. 109; H. Karaman, Helaller-Haramlar, s. 109).
Afyon, alkollü içkiler ve çeşitli uyuşturucular insanların akıl ve ruh
sağlığını, hayatlarını tehlikeye düşürmekte, yok etmektedir. İslâm'ın bütün
hükümleri, altı değeri korumaya yöneliktir: Hayat, akıl, mal, din, nesil ve
namus. Bunların korunması bakımından genel olarak müslüman ile gayr-i müslim
eşit haklara sahiptir. Hukuk kaidelerine göre hak etmedikçe gayr-i müslimlerin
de bu değerlerine tecavüz edilemez, aksine korunur. Uyuşturucu ticareti
insanlığın, hayat ve akıllarını tehdit eden bir cinayet, bir insanlık suçudur,
sebep ne olursa olsun İslâm'ın bunları caiz görmesi düşünülemez; vasıta gayeyi
aşamaz, maksadı yıkamaz. Helâl bilip yiyene, "mecbur olan" birisinin faiz
vermesi, ölmek isteyen kimseye birinin zehir vermesi ile bir tutulamaz ve bu iki
davranış birbirine kıyas edilemez; çünkü hiçbir zarûret, masum insanların
öldürülmesine, sağlıklarının tehlikeye düşürülmesine sebep kılınmamıştır.
Sorular:
1. Devletin verdiği teşvik kredilerinin faizi, genellikle enflasyon nisbetinden
daha düşük olmakta, böylece menfi faiz gerekleşmektedir; yani alınandan
fazlasının geri ödenmesi bir yana, alınan meblâğ bile -değer bakımından- geri
ödenmemekte, enflasyon sebebiyle eksik ödeme yapılmaktadır. Bu bakımdan düşük
faizli ve uzun vadeli teşvik kredilerini almakta hiçbir sakınca yoktur ve bu
uygulamada gerçek faiz söz konusu değildir denebilir mi?
Cevap:
Fâizin tarifinde "karşılığı bulunmayan fazlalık" unsuru vardır. Menfi faiz ise
"karşılığı bulunmayan eksikliktir", İslâm hukukunun ortaya koyduğu faizin tam
zıttıdır. Bu sebepledir ki "faizsiz ödünç alanların ödeme yaparken enflasyon
farkını ödemeleri gerekir, aksi halde borçlu kalırlar, tam ödeme yapmamış
olurlar" denilmiştir. Akit yapılırken düşük de olsa bir faiz kabul edildiği,
böyle bir kredi anlaşmasına imza atıldığı zaman -sonunda faiz ödenmeyecek de
olsa başta, akit esnasında- faiz kabul edilmiş olmaktadır. İşte düşük faizli,
uzun vadeli -vade içinde enflasyonun, faizi sıfıra, hatta daha aşağıya
indirdiği- kredilere imza atma olayında söz konusu olan "başta faizi kabul etme
olayı" bizi uzun zaman tereddütte bırakmıştı. Nihayet bir hadîs problemi çözdü
ve tereddüdümüzü giderdi. Hz. Âişe, Berîre isimli bir cariyeyi satın alıp âzâd
etmek istemiş, cariyenin sahipleri ise İslâm'a göre caiz ve geçerli olmayan bir
şart ileri sürmüşlerdi (hukuka göre âzâd eden lehine doğması gereken velâ
hakkının kendilerinde kalmasını şart koşuyorlardı). Hz. Aişe durumu
Peygamberimiz'e (sav) aksettirdi ve problemi nasıl çözebileceğini sordu.
Rasûlullah (sav): "Onu satın al ve âzâd et, ileri sürdükleri şartı da kabul et;
sonunda velâ hakkı şüphesiz âzâd edene aittir..." buyurdu. (Buhârî, Mukâteb, 1,
2, 4.) Bu olayda Peygamberimiz (sav), İslâm'a uymayan, hukuka aykırı bulunan bir
şartı, Hz. Âişe'nin yerine getirmeyeceğini bildiği halde -akit esnasında- kabul
ettirmekte, âdeta "kabul et, nasıl olsa yerine getirmeyeceksin" demektedir.
Nitekim daha sonra bir hutbe irad ederek "Allah'ın kanununa aykırı olan bu gibi
şartların hükümsüz olduğunu" açıklamıştır. Bu hadîsi açıklayan âlimler (Aynî,
Umde, c. VI, s. 250; İbn Hacer, Feth, c. VI, s. 117-118) çeşitli yorumlar
getirmişlerdir: Bu tehdittir, kınamadır, Hz. Âişe'ye mahsus bir ruhsattır...
diyenler olmuştur. Ancak daha tutarlı olan şu yorumlar bize ışık tutmaktadır: a)
Böyle bir şartı kabul etmek serbesttir; Peygamberimiz'in (sav) emri bunun mubah
olduğunu bildirmek içindir. Sonuç İslâm'a uygun olacağına göre başta bunu kabul
etmenin bir sakıncası yoktur. b) Bu hadîs şöyle bir kaideye temel teşkil
etmektedir: "Ortada iki mahzur (mefsedet, kötülük) varsa, bunlardan büyüğünü
gidermek için küçüğüne göz yumulur." Bu hadîsi ve mezkûr yorumları gördükten
sonra şu kanâate vardık: Zamanla enflasyonun sıfıra, hatta sıfırın altına
düşürdüğü faize başlangıçta, akit yapılırken, anlaşma imzalanırken "evet" demek,
sonunda bu faiz ödenmeyeceği için ve bu bilinerek "evet" denildiği için caizdir,
bunda bir sakınca yoktur.
2. Devletin malı ammenin, halkın malıdır. Teşvik kredileri, enflasyon sebebiyle
tam dönmediği, devletin verdiğini geri alamadığı anlaşılmaktadır. Devletin bunu
vermeye, alanın da bunu -ana paranın bir kısmını- mülkiyetinde bırakmaya hakkı
var mıdır?
Cevap:
Devletin malvarlığı halka aittir; bunda geçmişin, yaşayanların ve gelecek
nesillerin hakkı vardır. Bu sebeple yöneticilerin, devlet malını uluorta
harcamaları yasaktır, haramdır. Devlet zarûrete düştüğü, başka çare bulamadığı
takdirde topraklarının bir kısmını vatandaşlarına satacak olursa bunun,
değerinin iki misline, hiç olmazsa değeri pahasına olması gerektiği ifade
edilmiştir (Mecelle, md. 370; H. Karaman, M. İslâm Hukuku, c. III, s. 75).
Mecelle'nin 58. maddesinde kanunlaşan bir hukuk kaidesine göre yöneticinin halk
ve devlet malı üzerindeki tasarrufu amme menfâatine (maslahata) bağlı olarak
caizdir. Mecelle şârihi Ali Haydar Efendi'nin el-Eşbâh'tan naklettiği bir örnek
de ilgi çekicidir: Devlet başkanının, zengin olsun, fakir olsun vergi borçlusuna
vergiyi terketmesi (borçludan vergiyi almaması) caizdir. Ancak borçlu zengin ise
vergiyi devlet başkanı tazmin eder, fakir ise başkanın tazmin borcu yoktur (Durar,
c. I, s. 129). Burada, başkanın tazmin sorumluluğu bakımından zengin ile fakirin
farklı olmaları "zenginin beytulmalde hakkı olmadığı fakirin ise son kapı olarak
beytülmalden ihtiyacını giderme hakkının bulunduğu" hükmüne dayanmaktadır. İşte
bütün bu kaide ve hükümler birlikte gözönüne alındığında şu sonuç ortaya
çıkmaktadır: Devlet, amme menfâati, genel ihtiyaç söz konusu olduğu zaman teşvik
kredisi verebilir, çeşitli yollarla, genel menfâatin gerektirdiği yatırım ve
faaliyetleri teşvik edebilir. Ancak devletten kredi sağlayan kişiler bunu tam
olarak iade etmek, geri vermekle yükümlüdürler. Fakir olmadıkları halde
aldıklarını eksik verirlerse haksız kazanç elde etmiş olurlar, bunun ise dünya
ve ahirette sorumluluğu vardır. Devlet verdiğini eksik alır, tam almamakta ısrar
ederse (kanun, yönetmelik vb. böyle düzenlenmiş ise) bu takdirde krediyi
kullanan şahıs ve şirketler, anaparanın kendilerinde kalan kısmını amme
menfâatine, hayır ve hasenata sarfetme durumundadırlar. (Devletin teşvik
maksadıyla verdiğini, geri almadığını, kamu menfâati yönünde çalışan, yatırım ve
üretim yapan müteşebbisin hakkı olarak değerlendirmek de mümkündür)
* İSAV merkezinde, 1987 yılının Kasım ve Aralık ayı toplantılarında yaptığımız
konuşmanın banttan yazılan şeklidir. İtiraz ve sorulara cevap kısmı tarafımızdan
-daha sonra- kaleme alınmış ve sonuna eklenmiştir.
-----------------------------------------------------------------
Enflasyon Ortamında Borç
Akidlerde para olan mevzûun tayini ve enflâsyon
Para olan mevzuda taayyün:
Batılı hukuklarda olduğu gibi İslâm hukukunda da akdin mevzûu para olması
halinde, nevi ve miktar olarak belirlenmesi şarttır. Eskiden bir ülkede, ismi
"mesela dirhem, dinar, lira" gibi aynı olan, fakat değerleri ve geçerlikleri
(revacı, farklı bulunan paralar olurdu. Bu durumda akdin mevzûunu veya mevzûun
bedelini teşkil eden paranın tayininde bazı problemler ortaya çıkmış ve şu
çözümler üzerinde durulmuştur: Revaçta olma, kullanılma bakımından farklı
paralar varsa, bunların değerleri (maliyet) eşit olsun, farklı olsun akid sahih
olur ve ödeme en çok kullanılan, en revaçta olan para ile yapılır. Mesela dirhem
denildiği halde piyasada sarı ve beyaz renkte iki çeşit olsa, bunların değerleri
de birbirinden farklı bulunsa hangisi daha çok revaçta ve kullanılmakta ise
ödeme onunla yapılır. Her ikisinin değeri eşit ise borçlu ödemeyi dilediği
çeşitten yapar. Paralar arasında revaç farkı yoksa ve değerleri de farklı ise,
önceden tayin edilmemesi halinde, yalnızca genel isim zikredilerek, mesela "şu
kadar dirheme" diyerek yapılan akid fasid olur; çünkü ödemenin hangi paradan
yapılacağı belli olmadığı gibi bunu tayin edecek revaç farkı da mevcut değildir;
bu sebeple ödeme esnasında taraflar arasında ihtilaf çıkacak, borçlu değeri az
olandan, alacaklı ise daha değerli olandan ödeme isteyebilecektir.76
Enflâsyon ve taayyün:
Günümüzde para mefhumu ve para ile ilgili uygulama oldukça değişik bir mahiyet
almış, altın, gümüş gibi bizzat kıymetli olan madenlerin para olarak
kullanılması veya kâğıt ve madenî paranın değerinin altınla garanti edilmiş
olması uygulamada terkedilerek daha komplike para sistemlerine geçilmiştir. Yeni
para sistemi, ekonomik konjonktür, sosyal ve siyasî hareketler ve para-kredi
politikalarının önümüze çıkardığı en önemli meselelerden biri de enflasyondur.
Bilindiği üzere mübâdele vasıtasının (mesela paranın), mübadelesine vasıta
olduğu mallara nazaran artışına enflâsyon denir. Enflâsyon mâden para ve kredide
de bahis mevzûu olmakla beraber daha ziyade kâğıt para rejiminde görülmektedir.
Çünkü altınla bağlantısı olmayan para kâğıt paradır. Kâğıt para rejimine geçiş,
paraya olan ihtiyaçtan doğmaktadır. Fevkalâde haller dolayısıyla bu ihtiyaç
durmadan artış gösterdiğinden para miktarı artmakta, enflâsyon ve neticeleri
hasıl olmaktadır. Mala ve istihsale nazaran kâğıt para miktarının artışı, yani
enflâsyonun ilk neticesi para değerinin düşmesi, alış gücünün azalması ve
fiyatların yükselmesidir.
Bazı muâsır müelliflerin, eski fukahâ devrinde böyle bir problemin bahis mevzûu
olmadığını ve onların buna çözüm getirmekle meşgul olmaktan müstağni
bulunduklarını kaydetmelerine rağmen77 biz durumu farklı görüyor, en azından
neticeleri itibariyle aynı mahiyette olan problemlerle mezheb müctehidlerinin
dahi meşgul olduklarına şahid oluyoruz. Fıkıh kitaplarında, mevzûun tayini
bahsinde, cehalet sebebiyle akdin fesadı bahsinde de ele alınan mevzûumuz İbn
Âbidin tarafından "Tenbihu'r-rukûd alâ mesâili'n-nukûd" isimli bir risalede
müstakilen incelenmiştir.78
Mezkûr kaynaklardaki açıklamalara göre akid mevzûu veya ödeme vasıtası olan para
tedâvülden tamamen kalkmış, ülkede bulunmaz ve kullanılmaz hale gelmişse buna "kesâd",
piyasada bulunmamakla beraber sarraflarda ve özel şahıslarda bulunuyorsa
"inkıtâ", altına nisbetle gümüş, gümüşe nisbetle diğer madeni paranın değeri
düşmüş veya yükselmiş ise buna da "rahs ve ğalâ" denilmektedir. Ödeme
vasıtasının kesâdı akdi ifsad eder. İnkıtâ'ın fesad sebebi olup olmayacağı
tartışılmış, hak sahibine aynı parayı veya başka paradan değeri kadarını alma
hakkı tanınmıştır. Asıl mevzûumuz olan ucuzlama ve pahalılaşma meselesine
gelince bundan maksad, iki mâden esasına dayanan para sistemlerinde görülen
olaylardan biridir; burada çeşitli sebeplerle altına nisbetle gümüş paranın
(dirhem), gümüş paraya nisbetle bakır vb. mâdenden yapılmış paranın (fülûs)
kıymetinin düşmesi bahis mevzûudur. İşte bu düşüş mahiyeti bakımından
enflasyondan farklı da olsa benzeri neticeler doğurmakta, ezcümle paranın mal
karşısındaki değerine tesir etmektedir. İmam Ebû Hanife gerek beyi, ve gerekse
karz akidlerinden hasıl olan borçlarda, para kıymetinin değişmesinin miktara
tesirini caiz görmemekte, akid yapılırken üzerinde anlaşma hasıl olan miktarın
ödeneceğini ifade etmektedir. İmam Ebû Yûsuf ise önceleri aynı görüşü
paylaşırken sonra bu ictihadından rucû etmiş ve ödeme sırasında konuşulan
paranın kıymeti düşmüş ise akdin (satım akdi, ödünç verme akdi vb.) yapıldığı
sıradaki kıymeti ödenir demiş ve fetvâ da buna göre verilmiştir.79 Günümüzde
gümüşün değeri çok değiştiği ve ödeme vasıtası olarak da hiç kullanılmadığı için
altını esas almamız gerekecektir. Buna göre bir örnek vermek gerekirse akdin
yapıldığı sırada cumhuriyet altını bin lira iken ödeme yapılacağı zaman 1100
liraya yükselmiş, yâni kâğıtpara, altına nisbetle %10 değer kaybetmiş, ucuzlamış
ise yüz bin T.L. olan borç yüz on bin lira olarak ödenecektir.
Meseleyi "mevzûun tayini" açısından ele alırsak: Mevzu veya bedel ileride
değişikliğe uğraması ihtimali ile birlikte tayin edilmiş olmaktadır. Akde mevzu
veya ödeme vasıtası olan paranın kıymet bakımından değişmesi, ödeme sırasında
onun -rakam olarak- miktarının değişmesi ve dolayısıyla miktarın önceden tayin
edilememesi demektir. Buna rağmen akdin sahih olması, belli bir esasa, ölçüye ve
kriteryuma göre kabil-i tayin olan mevzularda, bilfiil önceden tayin
edilemeyişin, akdin sıhhatine dokunmaması hükmüne dayanmaktadır.
Bilâhare ödenecek olan meblağı, akid yapılırken belirleyebilmek (tayin) için
kullanılacak ölçü nedir? Yukarıda altını misâl olarak kullandık. Ancak günümüzde
altın da istikrarlı bir ölçü olmaktan çıkmıştır. İktisadî, psikolojik ve
milletlerarası birçok hadise ve faktör, altının değerine ve altına karşı talebe
tesir etmekte, altın fiyatlarında büyük iniş ve çıkışlara sebep olmaktadır. Bu
sebeple paranın değer kaybının miktarını tesbit için, tarafları mutazarrır
etmeyecek daha müstakar ve sağlam ölçülere ihtiyaç vardır. Sağlam verilere
dayandığı takdirde indekslerden ve hükümetin resmen açıkladığı enflâsyon
nisbetlerinden faydalanmak mümkündür. Ayrıca yiyecek, giyecek, mesken (inşaat)
gibi bazı temel maddelerin fiyatlarında meydana gelen artışların ortalaması esas
alınabilir. Nihayet ticârî ve sinâi kredi ve borçlarda, üzerinde çalışılan,
üretilen, alınıp satılan madde esas alınabilir. Özellikle tüketim için yapılan
borçlarda alacaklının, değer kaybını asgarî nisbetten alması İslâm ahlâkı ve
sosyal adalet ve dayanışma prensiplerine uygun olacaktır.
76. İbn-Hümâm, age., c. V, s. 74-75; Şerhu'l-Hattâb ala muhtasar-ı Halil, c. IV,
s. 277.
77. Senhûrî, Mesâdiru'l-hak, c. III, s. 77.
78. Mecmûat-u resâil-i İbn Abidin, İst. 1325, c. II, s. 57-67.
79. Reddu'l-muhtâr, c. IV, s. 26-29.
---------------------------------------------------------------
Pey Akçesi ve
Pişmanlık Akçesi
Mefhumu ve hükmü:
Daha ziyade satım ve kira akidlerinde teâmül haline gelmiş bulunan pey
akçesinden maksad,akid icra edildiği takdirde ücret ve bedele mahsûb edilmek
üzere mal sahibine verilen meblâğdır. Pişmanlık akçesi ise taraflardan birinin
akidden vazgeçmesi, pişman olması halinde karşı tarafa verdiği meblâğdır; bu da
ya önceden verilmiş pey akçesinin geri alınmaması veya sonradan verilmesi
şeklinde gerçekleşmektedir.
İslâm hukukunda pey akçesi ve dolayısiyle pişmanlık akçesi üzerinde iki farklı
görüş vardır. Bunlardan menfi olanı, yani "akid icra edilirse bedele mahsûb
etmek, vazgeçilirse geri almamak üzere verilen, pey akçesinin caiz olmadığını"
ileri süren görüş üzerinde daha çok mâlikîler söz etmişlerdir. Fıkıh
kitaplarındaki ifadelerinden anlaşıldığına göre:
a) akid icra edilirse bedele saymak, icra edilmezse geri almak üzere verilen pey
akçesi caizdir.
b) Akid icra edilirse bedele saymak (semenden mahsûb etmek), icra edilmez ise
geri almamak, karşı tarafa bırakmak üzere verilen pey akçesi caiz değildir; bu
şekilde yapılan akid bâtıldır.
c) Akid, ikinci şıkka göre yapılmış olmakla beraber mesela satın alan akdin
icrasını tercih eder ve pey akçesini bedele saymak isterse, ekseriyete göre -akid
baştan bâtıl olduğu için- bu da caiz değildir. Ancak İbn Amr ve bazı tâbiûn
fukahâsından bunun caiz olduğu görüşü nakledilmiştir.80
Şâfiî ve Hanefîlerin de katıldığı bu menfi görüş, Hz. Peygamber (sav)'in bunu
yasakladığını ifade eden bir hadîs ile, pey akçesinin karşılıksız olduğu ve
sınırı belli olmayan bir muhayyerlik mahiyetinde bulunduğu esaslarına
dayanmaktadır.
Pey ve pişmanlık akçesini caiz görenlerin başında Ahmed b. Hanbel ve Hanbelîler
vardır. Onlara göre:
Pey akçesi -her iki nev'i ile- caizdir; çünkü Hz. Ömer'in bunu caiz gördüğü ve
tatbik ettiği bilinmektedir. Bunun caiz olmadığını ifade eden hadîs zayıftır,
sabit değildir. Ayrıca normal bir satım akdinde satın alan bilâhare pişman olup
malı satıcıya iade etse ve onu razı etmek üzere fazladan bir şeyler (para, mal
vb.) verse bu ittifakla caiz görülmüştür; pey ve pişmanlık akçesi de mahiyet
bakımından bundan farklı değildir. Keza bir kimse, malını satmakta olan bir
başka kimseye "bu malı satma, şu meblâğı sana veriyorum, eğer gelip malını
alırsam bedelden mahsûb ederim, almazsam verdiğim şu meblâğ senin olsun" dese,
bu şekil caiz görülmüştür; pey akçesinin de -netice itibariyle- bundan farkı
yoktur.81
Satıcı veya mucirin pişman olması halinde alıcı veya müste'cire bir meblağ
vererek akdin icrasından vazgeçmesi mahiyet bakımından pey akçesine
benzetilerek, onu caiz görenlerin bunu da caiz görmüş sayılacakları ifade
edilmiştir.82
Mukayese:
Roma hukuku ve ondan mülhem olarak Fransız hukuku pey akçesi ile pişmanlık
akçesini -tasrih ve şart koşma bakımından- birbirinden ayırmamış, tarafların
akdi icra edip etmemelerine göre verilen meblâğ ya bağlılık akçesi veya
pişmanlık akçesi mahiyetinde olmuştur; şöyle ki alan rucû ederse verdiği meblâğ
satanın olmuş, satan rucû ederse pey olarak aldığının iki mislini alıcıya vermek
mecburiyetinde kalmıştır.
İsviçre ve Türk Medeni Kanunları ise pey (bağlılık) akçesi ile zamân-ı rucû
(pişmanlık akçesi)'ni birbirinden şöyle ayırmıştır:
"Bir kimse pey akçesi verdiği takdirde bunu zaman-ı rucû olarak değil, belki
akdin in'ikadına delil olmak üzere vermiş addolunur.
Hilâfına mahalli âdet veya mukavele olmadıkça pey akçesini alan, alacağına
mahsup etmeyerek onu muhafaza eder.
Zamanı rucû şart edildiği halde akitlerden her biri akitten rucû selâhiyetini
haiz addolunur. Pey akçesi vermiş olan rucû ederse verdiğini terkeder ve pey
akçesini almış olan rucû ederse aldığının iki mislini iade eder." (T.B.K. md.
156)
Akit esnasında taraflardan birinin diğerine verdiği bir kısım meblâğ çeşitli
maksatlara istinad edebilir. Yukarıdaki madde iki maksada temas etmektedir:
a) Yapılan akdin in'ikadını kuvvetlendirmek, bağlılık ve kararlılığı belirtmek.
b) Rucû halinde pişmanlık akçesi olmak.
Ancak kanun, verilen meblâğı, kaide olarak bağlılık (pey) akçesi saymış,
pişmanlık akçesine gelince bunun akit esnasında açıkça ifade edilmesini gerekli
görmüştür.83
İslâm Hukuku'nda pey akçesini caiz gören ictihad ile Batı hukukunun aynı
konudaki hükmü arasında önemli bir fark yoktur. Pişmanlık akçesine gelince Batı
Hukuku'nda, pey akçesinin iki misli ile sınırlanmış olduğunu görüyoruz. Hanbelî
ictihadına göre İslâm hukukunda caiz olan pişmanlık akçesinde ise böyle bir
sınır yoktur; karşılıklı rıza esastır.
80. Mâlik, Muvatta', c. II, s. 609-611; Hattâb, c. IV, s. 369: Hırşî, c. V, s.
78; Senhûrî, Mesâdiru'l-hak, c. II, s. 96 v.d.
81. İbn Kudâme, el-Muğnî kenarında matbu (el-Şerhu'l-kabir ale'l-mukni'), c. IV,
s. 58.
82. Senhûrî, age., c. II, s. 102.
83. Birsen, age., s. 422-426.
--------------------------------------------------------
Yurtdışında Müslümanlar
İslâm ve Küfür Ülkelerinde Hükümler
Giriş:
Yazının başlığından ilk bakışta anlaşılana nisbetle daha geniş bir mevzûu ele
almak istiyoruz: İslâm'da yurt (ülke) mefhumu, müslümanların dinî hayatları
üzerinde ülkenin tesiri, müslümanlar ile gayr-i müslimler arasındaki çeşitli
münasebetlerin İslâm yurdunda veya yurt dışında oluşuna göre farklı hükümleri...
Bir makale çerçeve ve ölçüsü içinde tetkik edeceğimiz bu mevzular hakkında daha
geniş bilgi sahibi olmak isteyenler için faydalı olur düşüncesiyle bu giriş
bölümünde bazı ön bilgiler sunmak istiyoruz.
1. Mevzûun Fıkıh ve Hukuk Sistematiğindeki Yeri
Herhangi bir ülkede aralarında teb'alık farkı bulunan şahıslar arasındaki hukukî
münasebetleri bugün kanunlar ihtilafı diye de ifade edilen "Devletler Husûsî
Hukuku" tanzim etmektedir. Devletler arasındaki harb, sulh ve tarafsızlık
ilişkileri ile bu ilişkilerin doğurduğu hukukî neticeler de "Devletler Umûmi
Hukuku" sâhasına girmektedir.
İslâm'da bu iki nevî münâsebetler "es-Siyer" adı verilen bir ilim dalında tetkik
ve bu isim altında tanzim edilmiştir.84 Bize kadar intikal eden fıkıh
kitaplarının en eskileri hicrî ikinci asrın başlarına (miladî sekizinci asrın
ortalarına) kadar uzanmaktadır. Bunlardan itibaren zamanımıza kadar te'lif
edilen hemen her fıkıh kitabına bu mevzûular, "siyer, cihâd" gibi başlıklar
altında girmiş, müctehid imamlar devrinden itibaren (ikinci hicrî asrın başları)
müstakil kitapların da muhtevasını teşkil etmiştir.85
Devletler Hukuku konusunda müslümanların dünya hukukuna tesirleri, müstakil ilim
olarak ilk defa yine müslümanların ortaya koymuş bulunmaları, İslâm Devletler
Hukuku'nun bugün bile Batı'da tam mânâsiyle erişilememiş seviyedeki yüce ve
ileri prensiplerinin kısaca arzı dahi bir makaleye konu teşkil edebilir ve bizim
mevzûumuzun dışında kalır.86
2. Yurt Mefhumu (Dâru'l-İslâm, Dâru'l-Harb):
İslâm'ın diğer millet ve devletlere bakışı; başka bir deyişle müslüman ve gayr-i
müslim iki devlet arasındaki tabiî ve devamlı münasebetin harb mi, sulh mu,
tarafsızlık mı olduğu öteden beri tartışılmıştır.
Bazı İslâm hukukçularına göre müslümanlar ancak müdafaa harbi yaparlar; savaş
arizîdir, geçicidir; asıl münasebet sulh içinde yaşamaktır.87
Çoğunluğu teşkil eden diğer hukukçulara göre İslâm, "Adaleti tesis etmek, din
yüzünden insanlara yapılan baskıyı kaldırmak ve İslâm'ın tebliğine imkân
hazırlamak" maksadıyla bütün gayr-i müslim toplumlar ile savaş halindedir.88
Durum ne olursa olsun ortada bir İslâm cemiyeti ve devleti ile onun karşısında
gayr-i müslim cemiyetler, devletler vardır. Bütün müslümanların tek câmia ve tek
devlet olmaları -nazarî olarak- matlup ise de realitede Râşid Halifeler
devrinden sonra dünya yüzünde birden fazla İslâm devleti bulunagelmiştir. Bir
müslüman hangi İslâm devletinin teb'ası olursa olsun diğer İslâm devletlerinin
de teb'ası, vatandaşı sayılmış, hak ve vazifelerde her müslümanın diğerine
eşitliği -ittifakla- kabul edilmiştir.89
Müslüman câmialara ait olmayan devletlerin ülkesi ise -umûmiyetle- savaş ve
küfür ülkesi (Dâru'l-Harb, Dâru'l-Küfr) olarak düşünülmüştür.
Bu umûmî tasniften sonra fıkıh bilginlerinin verdikleri tariflere geçebiliriz:
a) Dâru'l-İslâm:
İslâm ülkesinin tarifinde iki esastan hareket edilmiştir:
1) Hâkimiyet ve emniyet esası. Buna göre "müslümanların elinde bulunan, onların
hâkim olduğu ve güvenlik içinde bulundukları ülke Dâru'l-İslâm'dır." Bu ülkenin
vatandaşı müslümanlar ile gayr-i müslim'ler yani zimmilerdir. Ebû Hanife'nin
anlayışı böyledir.
2) Hâkim düzen esası. Buna göre İslâmî düzenin hâkim olduğu ülkeye "Dâru'l-İslâm"
denmiştir. Diğer bazı müctehidlerle beraber Ebû Yûsuf ve Muhammed'in görüşü de
bu esasa dayanmaktadır.90
b) Dâru'l-Harb:
Yukarıda geçen tarifler aynı zamanda dâru'l-harb mefhumuna da açıklık
getirmektedir. "Müslümanların hâkim ve emin olmadıkları yahut da İslâmî düzenin
yürümediği ülkeler" dârû'l-harb olarak telâkki edilmiş, vatandaşlarına da
"harbî" denmiştir.
Bir ülkenin bu iki sıfattan birisini -değişerek- nasıl kazanacağı da tartışma
konusu olmuştur.
Umûmiyetle benimsenen görüşe göre ülkede hâkim ve geçerli olan düzen (ahkâm)
burada da ayırıcı bir rol oynamaktadır. Ebû Hanife ise ancak şu üç hal ve şartın
birlikte bulunması ile İslâm ülkesinin harb ülkesi haline geleceğini ileri
sürmüştür:
1) İslâmî olmayan ahkâmın hâkim olması.
2) Harb ülkesine bitişik (muttasıl) olması.
3) Müslümanlar ile zimmîlerin önceki güvenliği kaybetmeleri.91
Moğol istilasından sonra ortaya değişik bir durum çıkmış, "İstilâya uğrayan
İslâm ülkesinde ezan, namaz, cuma gibi bazı İslâmî hükümler câri olursa bu
ülkenin sıfatı ne olacaktır?" konusu fukahâyı meşgul etmiştir.
Beşinci asır Hanefi fukahâsından Abdülaziz el-Halvânî ile yedinci asrın yine
Hanefi fukahâsından Muhammed b. Ahmed el-Esbicâbî bu meseleyi ele almış ve şu
neticeye varmışlardır. Önce İslâm ülkesi iken istilâya uğrayan ülkede bir kısım
İslâmî ahkâm kaldıkça; yani İslâm kısmen de olsa yaşandıkça o ülke dâru'l-İslâm'dır.92
Bu önbilgilerden sonra esas mevzûumuza gelerek İslâm ülkesinde gayr-i müslimler
ve yabancı ülkelerde müslümanların tâbî olacağı statüyü tetkik edebiliriz.
I- İslâm Ülkesinde Gayrimüslimler
İslâm ülkesinde gayr-i müslimleri hak ve mükellefiyet açısından üçe ayırmak
gerekir: Zimmîler, Müste'menler, Harbîler.
A- Zimmîler:
Daha önce de işaret edildiği üzere zimmi: İslâm ülkesi vatandaşlığını talep
etmiş ve bu talebi kabul edilmiş bulunan gayr-i müslimler ile bunların eş ve
çocuklarıdır.
Zimmîler İslâm ülkesinde -prensip olarak- müslümanlar gibidir; aynı haklara
sahiptirler. "Bizim leh ve aleyhimizde ne varsa onlar için de aynı şeyler
vardır" ifadesi umûmiyetle benimsenmiştir. Hz. Ali'nin "Onlar mal ve canları
bizimkiler gibi olsun diye zimmî olmuşlardır" ifadesi meşhurdur.93
Bu umûmi kaidenin bazı istisnaları vardır. Bu istisnalar onların dinî
husûsiyetlerine dayanmaktadır. Misâl olarak zekât ve cihad ile mükellef
olmadıklarını, buna mukabil cizye (bir nevi vergi) ödemeleri gerektiğini, devlet
başkanı olamayacaklarını zikredebiliriz.94
B) Müste'menler:
Müste'men "emn ve emân" kökünden olup kendisine emân (güvenlik, emniyet)
verilmiş, müste'min ise emân isteyen demektir. Istılâhi bakımdan "İslâm ülkesine
izinli girmiş yabancılar" şeklinde anlamak mümkündür.
Yabancı bir gayr-i müslimin (harbî) İslâm ülkesine geçici olarak girebilmesini
sağlayan bir sıfat ve statü şu şekillerde kazanılmaktadır:
1- Bir veya birkaç kişiye izin ve emân verilmekle. Bunu -devlet sakınca
görmemişse- her müslüman verebilmektedir.
2- Büyük topluluklara emân verilmekle. Bunu ancak devlet verebilir.
3- "Muvâde'a, mu'âhede, musâleme ve muhâdene" kelimeleriyle ifade edilen
"ateş-kes, sulh ve anlaşma" yoluyla.
4- Elçiler, tacirler gibi muayyen şahıslara mahsus olup örf ve teamüle dayanan
emân ile.
5- Müste'menin aile ve çocuklarını içine alan ve eman verilen şahsı ailesiyle
beraber mütâlaa etmeye dayanan eman ile.
Bir yabancı izin ve eman ile geçici olarak İslâm ülkesine girmek istediğinde
bakılır: Maksadı İslâm'ı öğrenmek ve Kur'ân-ı Kerîm'i dinlemek ise ona izin
vermek ve bu imkânı sağlamak sonra da selâmetle avdetini temin etmek devletin
vazifesidir.95
Bunun dışındaki maksadlarla girme talebine izin vermek takdire bağlı olup farz
değildir.
Müste'menler de umûmiyetle -husûsi haklar bakımından- zimmîler gibidir.96
C- Harbîler:
İzinsiz olarak İslâm ülkesine giren yabancının (harbinin) mal ve can emniyeti
yoktur.97
II- Yabancı Ülkede Müslümanlar
Yabancı ülkede müslümanlar ya savaş maksadıyla yahut da başka bir maksatla
bulunurlar.
A- Savaş Halinde:
Bizim asıl mevzûumuz savaş dışı münasebetler olduğu için bu husûsu şöyle bir
hülâsa içinde arzetmekle iktifa edeceğiz:
Harb mıntıkasında düşmanın mal ve can emniyetinden bahsedilemez. İşkence, imha,
ızrar gibi gayr-i insanî düşünce ve maksadlar bahis mevzûu olmaksızın, zaferi
kazanmak için gerekli her tedbire başvurmak tabiî ve meşrûdur.98
Savaş halinde ve düşmana karşı harekete rağmen ulvî ve insânî düşüncelerle bazı
takyidler ve yasaklar konmuştur:
1- Muharip olmayanları öldürmek. Kadınlar, çocuklar, bizzat savaşa katılmayan
hizmetçi ve köleler, keşişler, kendini ibadete vermiş kişiler, çok ihtiyarlamış
kimseler, sakatlar, akıl hastaları... Bu yasağa dahildir.
2- Zulüm ve işkence ile öldürmek.
3- Harb esirlerini katletmek. Esirler harb suçu ile katledilmez; ancak zarûret
halinde ve devletin yüksek menfâati bunu gerektirdiği zaman katledilebilir.
4- İnsan ve hayvanların uzuvlarını kesmek,
5- Hıyânet ve sözünde durmamak,
6- Lüzumsuz yere zirai mahsulleri imha etmek,
7- Hayvanları imha etmek,
8- Irza tecâvüz,
9- Rehinleri öldürmek,
10- Katliam,
11- Meşrû müdafaa hali müstesna olmak üzere ebeveyni ve akrabayı öldürmek.
12- Savaşa katılmayan çiftçi, esnaf vb. öldürmek,
13- Yakarak öldürmek,
14- Anlaşmaya aykırı hareket etmek.99
B- Savaş Dışında:
Müslümanlar savaşmak maksadı dışında da çeşitli sebeplerle yabancı ülkelerde
yani dâru'l-harbde bulunabilirler.100
Bu durumda ibadet ve benzeri hususlarda İslâmî kaidelere tâbî ve bağlı
olacakları hükmünde ittifak vardır.
Cezayı gerektiren bir suç-fiil işlendiği zaman -bu fiil şer'an memnû olmakla
beraber- cezası yabancı ülkede verilir ve infaz edilir mi mevzûunda farklı
görüşler vardır. Hemen işaret edelim ki burada bahis mevzûu olan ceza, müslümana
veya gayr-i müslime karşı suç işleyen müslümana, yine müslümanların yani başkan,
komutan, kadı vb. vereceği cezadır.
1- Ahmed b. Hanbel, Evzai ve İshâk'a göre şer'i ceza (had) İslâm ülkesine
dönülmeden infaz edilemez.
2- Mâlik, Şâfiî, Ebû Sevr ve İbn el-Münzir'e göre ceza her yerde infaz edilir;
buna ülke farkı engel olmaz. Ancak Şâfiî'ye göre komutan, devlet başkanı veya
eyalet valisi değilse ceza onların bulunduğu yere gelinceye kadar tehir edilir.
3- Ebû Hanife'ye göre dâru'l-harbde işlenen suçun had ve kısası ne orada ne de
dönünce infaz edilir.
Ebû Hanife'nin delili aklidir ve dâru'l-harbde İslâm devletinin hakimiyeti
bulunmadığı esasına dayanır.
Diğer görüşler ise Kitab ve Sünnet'in umûmi, husûsi nasslarına dayanmaktadır.
Ayrıca -bilhassa harb halinde- yurtdışında ceza infaz edilirse bunun zafer
aleyhine bazı neticeler doğurabileceği, ceza görenin düşmana katılabileceği de
gözönüne alınmıştır.101
Mâlî ve ticârî sahaya gelince, müslüman ve gayr-i müslim şahısları ayrı ayrı ele
almak gerekecektir.
İki müslüman arasındaki münasebetlerin daima İslâm ahkam ve ahlâkına tâbî
olacağı, bu mevzuda yurt farkının tesiri olmadığı husûsunda ittifak vardır. Bir
müslüman ile gayr-i müslim; veyahut da harb ülkesinde müslüman olup orada oturan
iki şahıs arasındaki malî münasebetlere gelince bazı görüş farkları ile
karşılaşıyoruz.
1- İmam Ebû Hanife ve Muhammed'e göre bu şahıslar arasında meydana gelen batıl
ve fasid tasarruflar mesela faizli alışveriş caizdir; ayrıca müslüman ve zimmî,
harbîden borç aldığı veya gasbettiği malı ödemeyebilir; bu müslüman veya zimmî
İslâm ülkesine dönse, mezkûr harbî de müste'men olarak gelse ve malını talep
etse hâkim harbî lehine hükmetmez. Ancak müfti, harbî lehine fetvâ verir.
Bu iki imamın delili: -riba hakkında- Mekhûl'un rivâyet ettiği bir mürsel hadîs
ile "harb ülkesinde müslümanların velayet ve hakimiyetlerinin bulunmadığı"
düşüncesidir.
2- Şâfiî, Mâlik, Evzâî, Ebû Yûsuf, İshak, Ahmed b. Hanbel gibi müctehidlere göre
dâru'l-harbde ve harbî ile de olsa müslüman için bu gibi muamele ve tasarruflar
caiz değildir. Sirkat, gasp, borcu ödememe gibi durumlarda harbî, İslâm ülkesine
gelir ve hakkını talep ederse hakim onun lehine hükmeder.
Bu görüşlerin delilleri:
a) Kitab ve Sünnet emir ve yasaklarını, helâl ve haram hükümlerini -zarûret hali
dışında- bir şeyle takyid etmemiş, bir şarta bağlamamıştır.
b) Bir müslüman yabancı ülkeye harb ederek girmediğine göre, ya şahsına yahut
mensup bulunduğu camiaya verilmiş bir emandan ve giriş izninden istifade etmiş
demektir. Bu izinde, ya teâmül halinde yahut da sözlü olarak, toprağına girdiği
ülke vatandaşına zarar vermemek... vardır. Birçok âyet ve hadîs müslümanların
verdikleri söze riayet etmelerini, emanete hıyanet etmemelerini ve zulme
sapmamalarını emretmektedir.
c) Hz. Peygamber (sav) Hudeybiye ve benzeri andlaşmalarında, gayr-i müslimlere
verdiği sözde durmuş, onlar bozmadıkça ahdini bozmamıştır.
d) Dâru'l-harb sakinlerinin malı müslümanlara her zaman değil, ancak harb
halinde helâldir. İzin eman, anlaşma hallerinde karşılıklı mal ve can emniyeti
vardır.
Bu görüşün sahipleri ilk görüşün delillerini de şöyle çürütüyorlar:
a) Mekûl'ün rivâyet ettiği "müslümanlarla dâru'l-harb sakinleri arasında riba
yoktur" hadîsi sağlam kaynaklarda yoktur, rivâyet mürseldir, delaleti de kesin
değildir. "Riba yasaktır" manasına da gelebilir:
b) Dâru'l-harbde velayet, sulta ve selahiyet yoksa da İslâm yurdunda vardır.
Burada hak talep edilince hakimin harbî lehine hükmetmesi mümkündür.
Bu deliller mukabele edilince Ebû Yûsuf'un "müslümanlar nerede olurlarsa
olsunlar İslâmî ahkâm ile bağlıdırlar" şeklinde ifade ettiği görüşün daha
isabetli ve sağlam olduğu anlaşılmaktadır.102
Netice:
İslâm Devletler Hukuku müellifleri, Batı'ya tekaddüm ve tesir eden eserlerinde
ülke, vatandaşlık ve kanunlar ihtilafı mevzûunu da ele almış, tetkik etmiş,
orijinal görüş ve mütalâalar serdetmişlerdir. Bu cümleden olarak ülke mefhumunu
tetkik ederken İslâm ve harb ülkeleri taksiminde birleşmiş, bunların tarifinde
bazı küçük farklar getirmişlerdir. Ayrıca İslâm ülkesinin hangi hallerde harb
ülkesi haline geleceği konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Umûmi meyil şüpheli
olan yerlerde -ihtiyaten- İslâm ülkesi hükmünü benimseme istikametindedir.
İki müslüman arasındaki her nevi münasebet ve muameleye ülke farkının tesir
etmeyeceği, nerede bulunursa bulunsunlar müslümanların, dinin emir ve
yasaklarına riayet etmeleri gerektiği hükmünde ittifak vardır.103
Harb ülkesinde müslüman veya zimmî ile harbî yani harb ülkesi vatandaşı
arasındaki muâmele ve tasarrufların fasid ve batıl olanlarının da caiz
olabileceği şeklindeki ictihad, cumhuru teşkil eden muhaliflerin ictihad ve
delilleri karşısında zayıf kalmıştır. İslâmî mevzuatın lafız ve ruhu da her
hâlükârda hukuka riayet, ahde vefa ve adaleti gerekli kılmaktadır. Ayrıca elde
edilen malın hükmü (helâl olup olmadığı, bir yana, müslümanın kiminle olursa
olsun faizli muamele yapması, kumar oynaması, gasıp fiili işlemesi... caiz
değildir, bu tasarruflara kimsenin "caiz" demesi düşünülemez.
84. Prof. A. Abdülkerim Zeydân, "eş-Şeriatü'l-İslâmiyye ve'l-kânûnu'd-devliy..."
Mecelletü'l-külliye, Bağdâd, 1970, s. 74 vd.; Prof. Dr. M. Hamîdullah, İslâm'da
Devlet İdaresi, İst., 1963, s. 19 vd.
85. Prof. Zeydân, age., s. 137; Prof. M. Hamîdullah, "Hukuku'd-düvel-fi'l-İslâm",
Takdîmu kitâbi-ahkâmî-ehli'z-zimme, Dimaşk, 1961, s. 75, 83.
86. Bu mevzular için bkz. Prof. M. Hamîdullah, age., s. 56-57, adı geçen takdim
yazısı, s. 75, 83; Prof. Zeydân, age., s. 137 vd.; A. Mansur, eş-Şerîatü'l-İslâmiyye
ve'l-kânûnu'd-devliyyu'l-amm, Mısır, 1962, s. 21, 28-48.
87. Bu görüşün savunması için bkz. A. Mansûr, age., s. 298 vd.
88. Bkz. Prof. Zeydân, age., s. 51 vd.; Prof. Hamîdullah, age., s. 67, 71, 135.
89. İbn Teymiyye, el-Fetâvâ ve'l-ihtâyârât, c. IV, s. 185.
90. Serahsî, Şerhu's-siyer, Hind 1330, c. III, s. 81; Kâsânî, Bedâyi'u's-sanâyi,
Mısır, 1910, c. VII, s. 130 vd.; Prof. Zeydân, Ahkâmu'z-zimiyyîn, Dimaşk, 1961,
s. 365, 475; Prof. M. Hamîdullah, age., s. 103.
91. Kâsânî, age., c. VII, s. 130; Prof. Zeydân, age., s. 20-21.
92. Prof. Zeydân, age., s. 21; Prof. M. Ferâc es-Senhûrî, el-İcrâatü'l-kadâiyye,
Kahire, 1942, s. 39-40; H. Karaman, Günlük Hayatımızda Haramlar Helaller, (giriş
bölümü).
93. Kâsânî, age, c. VII, s. 111.
94. Tefsilât için Prof. Zeydân ve Prof. Hamîdullah ile İbn Kayyim'in adı geçen
kitabına, bizim Mukayeseli İslâm Hukuku'nun 3. cildine bakınız.
95. Tevbe; 6.
96. Prof. Zeydân, age., s. 76-136.
97. Prof. Hamîdullah, age., s. 104.
98. Bazı kayıtlar ve tafsilât için bkz. Prof. Hamîdullah, age., s. 181-186.
99. Prof. Hamîdullah, age., s. 166 vd.
100. Gayrimüslimlerin ülkesine umûmiyetle "dâru'l-harb" dendiği için burada aynı
tâbir kullanılmıştır. Arada fiilî harb olmadığına, eman ve anlaşma bulunduğuna
göre buraya "sulh, eman, ahd ülkesi" de denebilir.
101. Tafsilât için bkz. İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, 1969, c. IX, s. 308 vd.
Kâsânî, age., c. VII, s. 131; H. Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, c. III, s.
328 vd.
102. Serahsî, el-Mebsût, c. X, s. 95. Kâsânî, Ebû Yûsuf bu görüşünü şöyle ifade
etmiştir: "Müslümanlar için dâru'l-harbde de ancak daru'l-İslâm'da caiz olan
şeyler caizdir." Bu münakaşalar ve deliller için bkz. Kâsânî, age., c. VII, s.
131-132; İbn Kudâme, age., c. IV, s. 32; c. IX, s. 308; Prof. Zeydân, age., s.
560 vd.; Prof. Hamîdullah, age., s. 94 vd.; H. Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku,
c. III, s. 409, 413 vd.
103 Ebû Hanife, dâru'l-harbde müslüman olup İslâm ülkesine göçmemiş bulunan
müslümanın orada, bir başka müslüman ile faizli akit vb. yapabileceğini ileri
sürmüş ve "çünkü böyle bir müslümanın malı telef edilse tazmine hükmedilmez,
faiz almak da telef sayılır" demiştir. Ancak Ebû Hanife'nin bu ictihadı,
talebelerince dahi desteklenmemiştir.
İslâm'da İşçi-İşveren İlişkileri
Haklar, Anlaşmazlıklar, Çözümler
Takdim
Bu makalede, çağımızın önemli meselelerinden birisi haline gelen işçi-işveren
ilişkilerini, İslâm'ın görüşü açısından ele almaya, incelemeye çalıştık.
Çalışmamızın sonunda, Mevdûdî'nin, konumuzla ilgili bir yazısı ile bir başka
makaleyi, Arapça'dan çevirerek ekledik. Ülkenin kaderine, toplum hayatımızın
gidişine ağırlık koyacak, tesir edecek ölçüde ehemmiyet kazanmış bulunmasına
rağmen, meseleye İslâmî açıdan yeterince bakılmamış olması, bizi bu mevzuda
düşünme ve yazmaya sevkediyordu. Son olarak birkaç samimî ve gayretli dostun
teşvîki, niyetimizi fiile çevirmiş oldu. Bu çalışmaların daha mükemmele doğru
birbirini takip etmesi, işçi ve işveren kardeşlerimizle beraber devleti idare
sorumluluğunu yüklenmiş kişilerin de yollarına ışık tutması, gönüllerine ilham
vermesi halisane dileğimizdir.
Müminin her davranışı ibadet olur; yeter ki meşrûiyet, niyet ve ihlâs bulunsun.
Meşrûiyet: İşin İslâm'a uygun olması, İslâmî hükümlere aykırı bulunmamasıdır.
Niyet: Mükellefin, işini Allah'a kulluk icabı bilmesi, kulluk görevini yerine
getirme şuuru içinde olmasıdır. İhlâsa gelince: Allah rızasından başka hiçbir
maksadın araya girmemesidir. Veya işe sevkeden, harekete geçiren asıl sebebin,
yalnızca Allah olmasıdır ve bu ihlâs din hayatının temeli, müslümanların
öncelikli emelidir. Rabbim bizleri bu emele kavuştur, senin sevgin bütün
arzularımıza hâkim olsun, hürriyeti sana kullukta bulalım, yalnız senin kulun ve
şanlı Rasûlünün (sav) ümmeti olalım; inâyetinle, lûtfunla, ihsânınla Rabbim!
Giriş
A) İslâm'a göre insan ve hayatın gayesi
Yerküresi üzerinde tarih boyunca tanıyabildiğimiz canlı varlıklar içinde,
kendisi ve çevresi hakkında bilgi ve şuur sahibi tek varlık insandır.
İnsanoğluna kendini ve çevresini tanıyabilmesi, bilgi sahibi olabilmesi için
duyular, akıl, sezgi, ilham gibi vâsıtalar verilmiş, bunları tamamlamak ve gayb
âlemini tanımak için de ilâhi vahye dayanan dinler gönderilmiştir. Ancak filozof
ve bilginler içinde akıl ve duyuların verdiği bilgiler dahil her şeyden şüphe
edenler, yalnız akla veya akıl ve duyulara güvenenler olmuş, bunların yanında
sezgiye ve ilhama da dayananlar bulunmuş, vahyi ve dini, bütün bunların üstünde
görenler mevcut olmuştur. İşte bu vasıtalarla kendini tanımaya uğraşan insanın
bilgisi, şümûl ve gerçeklik bakımlarından kullandığı, dayanıp güvendiği
vâsıtalara bağlı kalmış, buna göre eksik veya tam, doğru veya yanlış, hak veya
bâtıl olmuştur. İnsanların vicdanına hâkim olan, düşünce ve değer hükümlerine
yön veren inançlar, ferd ve toplum olarak hayatına hâkim olan sistem ve
doktrinler de, yukarıda andığımız vasıtalar ile elde edilen bilgilere bağlıdır.
Meselâ yalnız akıl ve duyularına dayanarak bilgi sahibi olduklarını, gerçeği bu
yoldan bulduklarını iddia eden materyalistlere göre insanoğlu, maddenin kendi
kendine ve tesadüfen mârûz kaldığı kimyevî değişme ve birleşmeler sonunda
meydana gelmiş, tekâmül yoluyla (evrim) hayvandan oluşmuş ve gelişmiştir.
İnsanoğluna ait, dıştan dikte edilmiş bir gaye yoktur; yapılacak iş insanların
maddî refahlarını sağlamak, onları mümkün olduğu ölçüde arzu ettiklerini yapma
hürriyetine kavuşturmaktır. İşte asırlardan beri maddeci filozof ve bilim
adamlarının ileri süregeldikleri bu doktrin, eksik bilgi vasıtalarına,
meçhûllere, tesadüf gibi ilmî olmayan mefhumlara, acele edilmiş genellemelere...
dayandığı için eksik, hatâlı ve tutarsız olmuş, insanoğlunun manevî refah ve
huzuru bir yana, maddî refahını ve hürriyetini bile temine muvaffak olamamıştır.
Buna mukabil Allah'a ve dîne inananlar, akıl ve duyuları yanında diğer bilgi
vasıtalarına da dayanan, bütün bunları vahyin ışığı altında ayıklayan,
tamamlayan ve billûrlaştıran bilginler, mürşidler, insanı daha tam, daha derin
ve inceden tanıma imkânını bulmuşlar, buna bağlı olarak ileri sürdükleri doktrin
ve düzenlerde gayeye ulaştırma yönünden daha başarılı olmuşlardır. Dinlerin en
sonu ve en kâmili olan İslâm'a göre insanoğlunun yaratılış hikmeti ve gayesi
yalnız Allah'a kulluk ve yeryüzünde O'nun hükümranlığını temsildir (Halîfetullah):
"Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır." (Zâriyât:
51/56)
"Rabbin meleklere 'Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım' demişti..." (Bakara:
2/30)
Birinci âyetin gösterdiği hedef insanın, hem kendi arzu ve duygularına, hem de
kendisi dışındaki herhangi bir varlığa ve iktidara kul, köle olmaması, kulluk
duygusunu yalnız Allah'a tahsis etmesi ve yalnız onun huzurunda eğilip secdeye
kapanmasıdır. Âyette geçen "li-ya'budûn: bana kulluk etmeleri için" ifadesi
yalnızca namaz, oruç, hacc gibi doğrudan ibadetleri değil, insanın ferd ve
toplum halinde bütün hayatını, davranış ve yönelişlerini içine almaktadır.
Esasen Kur'ân-ı Kerîm'de kâinatın yaratılışından ve tâbî olduğu hârikulâde
nizâmdan bahseden birçok âyet, canlı cansız her varlığın, bu mânâda Allah'a
kulluk ettiğini, onun emir ve tâlimâtına boyun eğdiğini, programlandığı gibi
hareket ettiğini ifade etmektedir. Böylesine muazzam bir birlik, denge ve düzen
içinde kendisine irade verilmiş ve yeryüzünde Allah'ın hükümranlığını temsil
için gönderilmiş bulunan, kâinatın gözbebeği ve efendisi olmaya namzet
yaratılmış olan insan, bu hedefe varabilmek için bütün diğer kulluk ve
köleliklerden kurtulmak borcundadır.
Yalnız Allah'a kulluk üç temel üzerinde durur veya bu hedefe üç vasıta ile
ulaşılabilir:
1. Maddî ve manevî, hukukî ve iktisadî tam hürriyet,
2. İnsanlar arasında eşitlik,
3. Sosyal dayanışma.
1. Tam Hürriyet:
İnsan ruh, düşünce ve duygu dünyasında hürriyete (manevî hürriyete) kavuşmadan
dış dünyada, hukukî ve iktisadî hürriyete (maddî hürriyete) kavuşamaz. Manevî
hürriyet sağlam bir imana, dünyada başlayan fakat mezarda bitmeyen, ebediyet
âlimine uzanan bir dünya görüşüne ve hayat anlayışına, her nevi korku ve
endişeyi silip atabilecek güçte maddî ve manevî temele, dayanağa muhtaçtır; işte
İslâm da bunları insanlığa en mükemmel bir şekilde sunmuştur; âmentü esaslarında
toplanmış İslâm imanı, temel ibâdetlerde ve İslâm'ın içtimâî, hukukî ve iktisadî
düzeninde kendini gösteren ruh terbiyesi, sosyal ve hukukî adâlet, sosyal
dayanışma, maddî ve manevî hürriyetin temelleridir. Hukukî ve iktisadî tedbirler
yanında manevî hürriyet terbiyesine yönelik iki âyet meâlini buraya örnek olarak
alıyoruz:
"De ki: babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde
ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticâret, hoşunuza giden evler
size Allah'tan, Peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise
Allah'ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah fâsık kimseleri doğru yola
eriştirmez." (Tevbe: 9/24)
"Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere,
ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya
hayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır. Ey
Muhammed, de ki: Bundan daha iyisini size haber vereyim mi? Allah'a karşı
gelmekten sakınanlara, Rablerinin katında, altlarından ırmaklar akan ve orada
temelli kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızâsı vardır..."
(Âl-i İmrân: 3/14-15)
2. İnsanlar Arasında Eşitlik:
Hürriyetin ikinci temeli insanların birbirine eşit oldukları inancı ve bu inanca
dayanan uygulama ve düzenlemelerdir. Eşitlik mefhumunun tanınmadığı, kimilerinin
tanrılardan geldiği, kimilerinin damarlarında dolaşan kanın asil ve mavi
olduğuna inanıldığı bir çağda; insanların demir perdelerle bölünmüş sınıflara
ayrıldığı; kiminin mukaddes, kiminin âdî kabul edildiği, kadının ruhunun bulunup
bulunmadığının tartışıldığı bir devirde İslâm, insan cinsinin birlik ve eşitliği
inancını getirmiştir; insanlar kökte ve gidiş ve oluşta, hayatta ve ölümde,
haklarda ve borçlarda, kanun ve Allah huzurunda, dünyada ve âhirette eşittir;
üstünlük ancak iyi iş ve eserler ile olur, kerâmet takvâdadır:
"Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yaratmış, sonra da sizi çiftler halinde
var etmiştir. Dişinin gebe kalması ve doğurması, ancak O'nun bilgisiyledir.
Ömürlülerin çok yaşaması ve ömürlerinin azalması şüphesiz Kitâb'dadır. Doğrusu
bu Allah'a kolaydır." (Fâtır: 35/11).
"Ey İnsanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi
milletler ve kabileler haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız.
Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanızdır.
Allah Bilen'dir, haberdârdır." (Hucûrât: 49/13)
Saygıya lâyık ve kemâle namzet olmak -hiçbir fark gözetilmeden- bütün
insanoğullarına şamildir:
"Andolsun ki biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde
gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yarattıklarımızın pek
çoğundan üstün kıldık." (İsrâ: 17/70)
3. Sosyal Dayanışma:
Bütün ferdlerin hiçbir kayıt ve sınır tanımadan hür hareket ettikleri ve eşitlik
istedikleri bir toplumda, hem ferd, hem de toplum yıkılmaya ve ölüme mahkûm
olur; ferd hürriyeti, toplumun yüksek menfâatiyle çalıştığı çizgide durmalı;
diğer ferdlerin hürriyet sınırına da tecâvüz etmemelidir. Şu halde hürriyet ve
eşitliğin ideal çizgide kalması sosyal dayanışmaya bağlıdır. İslâm'da sosyal
dayanışma; ferd ile nefsi (kendisi), ferd ile âilesi ve yakınları, ferd ile
toplum, toplum ile diğer toplumlar ve mevcut nesil ile gelecek nesiller arasında
bahis mevzûudur:
a) Ferd kendisi ile meşgul olacak, kusur ve aşırılıklarını ıslâha çalışacak,
uğrunda yaratıldığı hedefe ulaşmak için gayret sarfedecektir:
"İşte azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir.
Ama kim Rabbinin azametinden korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa, varacağı
yer şüphesiz cennettir." (Nâziât: 79/38-39).
"Kimse kimsenin günah yükünü yüklenmez. İnsan ancak çalıştığına erişir." (Necm:
53/38-39)
b) Aile toplumun temel taşıdır; millî ve manevî değerlerin ilk mektebidir,
insanî duyguların mayalandığı teknedir; aileyi kaldırdığımız zaman ideal ve
fıtrî (tabîi) insan tipi ortadan kalkar; aile aynı zamanda nesiller arası
dayanışmanın da vazgeçilmez bir unsurudur:
"Rabbin, yalnız kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi buyurmuştur.
Eğer ikisinden biri veya ikisi senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara
karşı "öf" bile demeyesin, onları azarlamayasın. İkisine de hep tatlı söz
söyleyesin. Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: "Rabbim!
Küçükken beni yetiştirdikleri için sen de onlara merhamet et!" de." (İsrâ:
17/23-24).
"Anneler çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak isteyen baba için, tam iki sene
emzirirler. Anaların yiyecek ve giyeceğini sağlamak, uygun bir şekilde, çocuk
kendisinin olan babaya borçtur. Herkese ancak gücü nisbetinde teklifte
bulunulur. Ana çocuğundan, çocuk kendisinin olan da çocuğundan dolayı zarara
sokulmasın. Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur. Ana baba aralarında danışarak
ve anlaşarak sütten kesmek isterlerse, ikisine de sorumluluk yoktur.
Çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz, vereceğinizi uygun bir şekilde
ödersiniz, size sorumluluk yoktur. Allah'tan sakının, yaptıklarınızı gördüğünü
bilin." (Bakara: 2/233)
"Mü'minlerin, Peygamber'i kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir. O'nun
eşleri onların anneleridir; akraba olanlar, mîras hususunda, Allah'ın Kitâb'ında
birbirlerine müminler ve muhacirlerden daha yakındırlar. Dostlarınıza
yapacağınız uygun bir vasiyet bunun dışındadır. Bu, Kitâb'da yazılı
bulunmaktadır." (Ahzâb: 33/6)
Son âyet, mîras hukukunun da felsefesini vermektedir.
c) Ferd ile toplum arasında herbirine sorumluluk yükleyen ve haklar veren
karşılıklı bir bağlılık ve dayanışma vardır. Her ferd kendi işini en güzel bir
şekilde yapmakla mükelleftir; işi tam ve güzel yapmak Allah'a kulluk gereğidir,
ibâdettir; çünkü herkesin özel işinin meyvesi, fayda ve neticesi topluma aittir:
"De ki: 'İstediğinizi işleyin; Allah, Peygamberi ve müminler işlediğinizi
görecektir. Hepiniz, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O,
size işlediklerinizi bildirecektir'". (Tevbe: 9/105)
Her ferd, bir bekçi, bir görevli gibi toplum menfâatini kollamak ve gözetmekle
mükelleftir. Hayat denize açılmış bir gemidir, ona binenler de geminin
selâmetinden sorumludurlar, bunlardan hiçbirisi, ferdî hürriyetine dayanarak
gemideki kendi yerini tahrîb edemez: "Allah'ın çizdiği sınırlar üzerinde duran
ile bunları aşan kimsenin misâlî, kur'a çekerek kimi üst kata kimi alt kata
yerleşmiş gemi yolcularıdır; alt kattakiler su lâzım oldukça üsttekilerin
mevkiinden geçip dururken: "Kendi yerimizden bir delik açsak da, üstümüzdekileri
rahatsız etmesek!" deseler; eğer gemidekiler onların bunu yapmalarına izin
verirlerse hep birden boğulup ölürler; onlara mânî olurlarsa hem onlar, hem de
kendileri kurtulurlar." (Buhârî, Tirmizî)
Hadîs-i şerîf, ferd-toplum ilişkileri ve menfâatlerinin nasıl birbirine bağlı
bulunduğunu ne güzel tasvir ediyor! Toplum içinde her ferd umûmî menfâati
gözetmekle mükelleftir: "Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürüsünden sorumludur." (Buhârî,
Müslim)
Bütün ferdlerin toplum yararına, iyilik ve hayır şuuru içinde yardımlaşmaları
vazîfedir:
"...iyilikte ve fenâlıktan sakınmakta yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı
gitmekte yardımlaşmayın. Allah'tan sakının, Allah'ın cezası şiddetlidir." (Mâide:
5/2)
"Siz, iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenâlıktan meneden bir ümmet olun.
İşte başarıya erişenler yalnız onlardır." (Âl-i İmrân: 3/104)
Her ferd, gördüğü kötülüğü, gayr-i meşrûluğu ortadan kaldırmak borcundadır:
"Bir kötülük göreniniz onu eliyle düzeltsin, gücü yetmeyen diliyle, buna da gücü
yetmeyen kalbiyle; bu da imânı en zayıf olandır." (Müslim, Ebû Davûd, Tirmizî)
En büyük toplum olan ümmet, içindeki zayıfları korumak, onların menfâatlerini
gözetmek ve kollamaktan sorumludur; gerektiğinde onları korumak için savaşı göze
alır:
"Size ne oluyor da: "Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından
bize bir dost kıl, katından bize bir yardımcı gönder" diyen zavallı çocuklar,
erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?" (Nisâ: 4/75)
"Yetimleri, evlenme çağına gelene kadar deneyin; onlarda olgunlaşma görürseniz
mallarını kendilerine verin; büyüyecekler de geri alacaklar diye onları israf
ederek ve tez elden yemeyin. Zengin olanı, iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan
uygun bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit
bulundurun. Hesap sormak için Allah yeter." (Nisâ: 4/6)
"Kimsesiz dullar ve yoksulların ihtiyaçları peşinde koşan kimse Allah yolunda
cihad etmiş veya geceyi namazla, gündüzü oruçla geçirmiş gibidir." (Buhârî,
Müslim)
Ümmet yoksullarının ve muhtaçlarının rızıklarını, yetecek ölçüde teminden
mesûldür; bunun için zekâtı toplar ve dağıtır; zekât yetmezse zenginlerden daha
fazlasını alır ve ümmet içinde bir tek aç ve açık kalmayıncaya kadar dağıtır;
eğer bir tek kişi geceyi aç geçirir ve bütün ümmet de elinden geleni yapmamış
bulunursa, aynı geceyi günah içinde geçirmiş olurlar:
"Hayır; yetime karşı cömert davranmıyorsunuz. Yoksulu yedirmek konusunda
birbirinize özenmiyorsunuz. Size kalan mirası hak gözetmeden yiyorsunuz. Malı
pekçok seviyorsunuz. Ama yer, çarpılıp paralandığı zaman; melekler sıra sıra
dizilip, Rabbinin buyruğu gelince, o gün cehennem ortaya konur. O gün insan öğüt
almaya çalışır ama, artık öğütten ona ne? "Keşki bu hayatım için önceden bir şey
yapsaymışım" der. O gün, hiç kimse, Allah'ın azab ettiği gibi azab edemez." (Fecr:
89/17-25)
"Hangi bölge ahalisi içinde bir kişi, geceyi aç geçirirse Allah onlardan
taahhüdünü kaldırır." (Ahmed, Müsned)
"Fazla bineği olan onu, bineği olmayana, fazla yiyeceği olan onu, yiyeceği
olmayana versin." (Müslim, Ebû Dâvûd)
Bütün ümmet bir vücut gibidir; bütün ferdlerinde sanki bir tek kalb atar ve
hepsi bir tek his ile, aynı duyu organı ile duyarlar; Rasûlullah (sav) şu hadîsi
ile bu bütünlüğü ne güzel ifâde buyuruyor: "Birbirini sevmeleri, yekdiğerine
merhamet ve ilgileri bakımından müminler bir vücut gibidir; vücudun bir organı
hastalanınca diğer organları da ateş ve uykusuzluk çekerek rahatsız olurlar." (Buhârî,
Müslim)
"Mümin için mümin, kısımları kenetlenerek birbirini tutan bina gibidir." (Buhârî,
Müslim)
İleride ele alacağımız sosyal adâlet bu üç esâsa (dayanışma, hürriyet ve
eşitliğe) dayanır, ahlâki/insânî adâlet de bunlarla gerçekleşir. Bunlar olmadan
insanoğlunun uğrunda yaratıldığı hedefe varması mümkün değildir.
B) Ferd kendine yeterli değildir
Allah Teâlâ insanları önce topraktan, sonra da kadın erkek çiftinden yarattığı
halde, renklerini, dillerini ve kabiliyetlerini farklı kılmış, onları millet ve
kabilelere ayırmıştır; bunda, insanlık çapında tanışma, ilim, marifet ve
medeniyet alış-verişi ile dayanışma gibi hikmetler vardır; tıpkı bunun gibi
kadın ve erkek cinsini ve herbirini kendi aralarında farklı yaratmış, şekilleri,
sesleri, parmak izleri gibi kabiliyet ve istîdatlarını da farklı kılmıştır. Bu
farklılık, farklı eserler ve neticeler verdiğinden, farklı ihtiyaçları
karşılandığından dolayı -aileden millete doğru, küçük ve büyük topluluk içinde-
ferdler ve gruplar, yaşamak ve gelişmek için birbirine muhtaç olmuşlardır.
İnsanın tek başına insanlık ideallerini gerçekleştirebilmesi bir yana, biyolojik
hayatını devam ettirebilmesi, romanlarda bile mümkün olamamıştır.
Her şeyin tek yaratıcısı olan Allah, insandaki kabiliyetlerin ve husûsi
vasıfların da yaratıcısıdır:
"Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin. Erkeklere,
kazandıklarından bir pay, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır.
Allah'tan bol nimet isteyin. Doğrusu Allah her şeyi bilir." (Nisâ: 4/34)
"Allah rızık verirken kiminizi diğerine üstün tutmuştur. Üstün kılınanlar
emirleri altında bulunanların rızıklarını vermezler? Oysa rızıkta (temel
ihtiyaçların karşılanması hakkında) hepsi eşittir. Allah'ın nîmetini bile bile
inkâr mı ediyorlar?" (Nahl: 16/71)
"Onları birbirlerinden nasıl üstün kıldığımıza bir bak, doğrusu âhirette daha
büyük dereceler ve daha büyük üstünlükler vardır." (İsrâ: 17/21)
Şu halde kabiliyetleriyle gururlanmak, başkalarına karşı üstünlük taslamak,
iğreti elbise ile çalım satmaya benzer. Yapılacak şey, Allah tarafından
bahşedilen kabiliyet ve imkânları değerlendirmek ve yerinde kullanmaktır ki,
İslâm'da buna "şükür" denilmekte (Gazzâlî, İhyâ, Kitâbu-ş-şükr), insanların
çoğunun bu şükür vazifesini yerine getiremediklerine işaret edilmektedir:
"...Ey Dâvûd oğulları! Şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır." (Sebe':
34/13)
Toplum hayatı ferd için, toplumu teşkil eden ferdlerin farklılığı toplum hayatı
için zarurîdir. Zarurî olan bu farklılık; yanî insanların biyolojik, psikolojik,
ekonomik ve kültürel yönlerden, kimisi doğuştan, kimisi sonradan olma
farklılıkları, bazı sistemlerde sınıfların teşekkül ve çatışmasına âmil olurken,
İslâm'da dayanışma, yardımlaşma ve bütünleşme sebebi olmaktadır.
C. İslâm'da mülkiyet anlayışı
Özel mülkiyet meselesi, sosyal ve ekonomik doktrinlerin nirengi noktalarından
biri ve belki de birincisidir. Özel mülkiyeti hiç tanımayan, kısmen kabul eden,
kayıtsız tanıyan doktrinler, sistemler vardır. Bütün bunlara karşı, İslâm'ın,
kendine mahsus, orijinal bir mülkiyet anlayışına sahip bulunduğunu görüyoruz:
Bir kere İslâm özel mülkiyeti kabul eder, meşrû yollardan elde edilmiş bulunan
her mülkiyet için dokunulmazlık tanır; İslâm, hırsızlık, gasb, yağma gibi
yollarla mülkiyete tecavüz etmeyi önleyici tedbirler almıştır; bunlar hem
eğitim, hem de ceza tedbirleridir. Yine bu hakkı tanımanın tabiî netîcesi olarak
kişiye, mülkünde satım, kiralama, hibe, vasıyet, rehin verme gibi çeşitli
tasarruf hakları tanınmıştır:
"...Erkeklere kazandırdıklarından bir pay, kadınlara da kazandıklarından bir pay
vardır..." (Nisâ: 4/32)
"Yetimlere mallarını verin. Temizi murdara değişmeyin, onların mallarıyla kendi
mallarınızı karıştırarak yemeyin, çünkü bu büyük bir suçtur." (Nisâ: 4/2)
"Malını korumak uğrunda öldürülen şehittir." (Buhârî, Müslim)
Ferdî ve husûsi mülkiyet hakkını tanımak, emek ile karşılığı arasındaki adâlet
ve dengeyi sağladığı gibi, insanın yaratılıştan gelme temel eğilimlerine de
uygun düşmektedir; İslâm sosyal nizâmını kurarken bu eğilimleri daima hesaba
katmıştır. Husûsi mülkiyet hakkının -İslâmî ölçüler içinde- tanınmasında
toplumun da menfâati vardır; bu sayede ferdler, refah seviyelerini yükseltmek
için ellerinden gelen gayreti sarfedecekler, bundan da toplum istifade
edecektir.
Ancak İslâm'ın tanıdığı özel mülkiyet hakkı mutlak, kayıtsız ve şartsız
değildir; İslâm bu hakkı tanımakla beraber bir yandan ferdin, öte yandan
toplumun menfâatlerini korumak ve insan hayatına temel kıldığı ahlâkî hedefleri
gerçekleştirmek için öyle kayıtlar ve sınırlar koymuşturki bu hak adetâ nazarî
hale gelmiştir; malın sahibi onu arttırma, harcama ve değiştirme mevzûunda
serbest bırakılmak yerine sanki yönlendirilmiştir.
İslâm'ın özel mülkiyet prensiplerini ve getirdiği sınırları şöylece özetlemek
mümkündür:
1. Mülk Allah'ındır; Allah mülkünde ta
sarruf etmek üzere topluma temsil hakkı vermiştir, toplum da iş bölümü, emeği
değerlendirme, ihtiyaç, ehliyet ve liyâkat gibi şer'î ölçüler içinde bu umûmî
temsil hakkını ferdlere, şahıslara devretmiştir. Şu hale göre mal sahibinden
malikten ziyade vekil vasfı görülmektedir; aşağıda vereceğimiz âyet meâllerinden
başka "Vârisi bulunmayan malın devlete (topluma) intikali ve mâlikin sefih
olması halinde tasarruf hakkının velî ve vasîye geçmesi" (Nisâ: 4/5) bu
anlayışın delilleridir:
"Ey Muhammed, de ki: 'Mülkün sahibi olan Allah'ım, mülkü dilediğine verirsin,
dilediğinden çekip alırsın; dilediğini yükseltir, dilediğini alçaltırsın; iyilik
elindedir. Doğrusu sen her şeye kadirsin'". (Âl-i İmrân: 3/26)
"Ey insanlar! Allah'a ve Peygamber'ine inanın, size (vekâleten) bıraktığı
şeylerden sarfedin; aranızdan inanıp da sarfeden kimselere, büyük ecir vardır."
(Hadîd: 57/7)
"...Onlara (azad olmak isteyen kölelere) Allah'ın size verdiği maldan verin,
Dünya hayatının geçici menfâatini elde etmek için, iffetli olmak isteyen
cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları buna zorlarsa bilsin ki, Allah hiç
şüphesiz onu değil, zorlanan kadınları bağışlar ve merhamet eder." (Nûr: 24/33)
Bu anlayış, hem topluma vekâleten mülkünde tasarruf eden kimsenin topluma karşı
vazifelerini (zekât, vergi, yardım, faizsiz, kredi vb.) yerine getirmesini
kolaylaştıracak, hem de toplumun, meşrû mülkiyet hakkına saygısını temin
edecektir.
2. Servet toplumun belli bir kesiminin elinde toplanmamalı, zengin giderek daha
zengin, fakir ise daha fakir olmamalıdır. Bu prensibi koyan âyetin nüzûl sebebi,
mevzûumuza daha da aydınlık getirmektedir. Şöyle ki: Allah ve Rasûlullah (sav)
sevgisi uğruna herşeylerini geride bırakarak Medîne'ye göçen müslümanlara (Muhâcirûna),
Medîne yerlileri (Ensâr) kardeşlik etmiş, adetâ bütün varlıklarını onlarla
paylaşmışlardı. Bir zaman sonra Benî-Nadîr olayı vukû buldu; kaideye göre sulh
yoluyla elde edilen malın (feyi') tamamı devletin idi, mücâhidlerin bunda beşte
dörtlük hakları yoktu. Rasûlullah (sav) muhâcirlerle ensâr arasında ekonomik
denge sağlamak üzere bu malı -iki fakir ensâr ile- muhâcirlere dağıttı; mezkûr
âyet şöyle diyordu:
"Allah'ın, fethedilen memleketler halkının mallarından Peygamber'ine verdikleri,
Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir;
içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşması için değildir. Peygamber size
ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun; Allah'tan sakının,
Doğrusu Allah'ın cezalandırması çetindir. Allah'ın verdiği bu ganîmet malları,
yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah'tan bir lûtuf ve rızâ dileyen,
Allah'ın dinine ve Peygamber'ine yardım eden muhacir fakirlerindir. İşte
dosdoğru olanlar bunlardır." (Haşr: 59/7-8)
İslâm servetin belli ellerde toplanmamasını zekât, mîras, gerektiğinde malı
vergilendirme, mecburî nafaka, komşu hakkı gibi yollarla sağlamış, bu
prensibiyle, dünyanın başına belâ olan sınıf çatışmasının, sosyal
gerginliklerin, anarşi ve ihtilâllerin önüne set çekmiştir.
I. TOPLUM İÇİNDE İŞ BÖLÜMÜ ZARÛRETİ
İnsanların farklı vasıf ve kabiliyetlere sahip oluşları, dayanışma, birbirini
tamamlama ve bütünleşme hikmetine bağlı bulunduğuna göre bunun tabiî neticesi
her ferdin, kendi kabiliyet ve imkânlarına göre bir iş tutması, bir vazife
görmesi; böylece toplum hayatının bütün ihtiyaçlarının tatmin edilmesidir.
İslâm bilginleri devlet, medeniyet ve toplumun ayakta kalması için zarurî olan
mühendislik, tabâbet, toprağın işlenmesi gibi işlerin, çeşitli sanâyi ve
zanâatların kurulmasının, ülkeyi korumak maksadıyla Allah yolunda cihad
edilmesinin, bunun için gerekli tesislerin vücuda getirilmesinin, İslâm
toplumuna farz olduğunu ifade etmişlerdir. Bütün bunlar, her birine kabiliyet ve
kudreti olan ferdlere, özellikle ve teker teker farzdır; devlet başkanının
şahsında temsil edilen ümmete de umûmi olarak farzdır (farz-ı kifâye). Toplum bu
farzı şöyle yerine getirecektir:
a) Herkese fırsat eşitliği vererek kabiliyetleri bulup ortaya çıkaracak ve her
işi ehline teslim edecektir.
b) Bunun için eğitim ve öğretimi derecelere ayıracak, ilk öğretim herkese açık
olacak, buradan ikinci dereceye geçemeyenler ziraat, ticaret ve sanayiin daha
çok el ve ayak işinde faaliyet göstereceklerdir. İkinci derece tahsilde kalıp
üçüncüye geçemeyenler muhasebe, istatistik, kalifiye işçilik, kontrol gibi
hizmet sâhalarına yöneltileceklerdir. En üst derecede eğitim ve öğretim görenler
ise, komutanlık, hâkimlik, mühendislik, idarecilik, irşad ve öğretim gibi üstün
kabiliyet ve ihtisas isteyen işlerde istihdam edileceklerdir. Böyle bir sistem
kurulduğu takdirde herkese fırsat eşitliği tanınmış olacak, her iş ehli ve
lâyıkı olana verilecek, hiçbir kimsenin, diğerinin işinde ve aşında gözü
olmayacak, kabiliyetler heder edilmeyecektir. (Bu konu için bak.: eş-Şâtıbî, el-Muvâfekât,
c. I, s. 176-181; M. Ebû Zehrâ, Tanzimu'l-İslâm li'l-müctema', s. 39-40).
II. İŞ VE ÇALIŞMANIN DE¼ERİ
İslâm, toplumun muhtaç olduğu iş, teşebbüs ve hizmetleri yerine getirmeyi ibâdet
(farz-ı kifâye) telâkki ettiği gibi, rızık temini için çalışmayı, iş yapmayı ve
emek sarfetmeyi, hararetle teşvik etmiş, birini diğerinden ayırmadan, her meşrû
işi şerefli saymıştır:
"Yeryüzünü size boyun eğdiren O'dur. Öyleyse yerin sırtlarında dolaşın, Allah'ın
verdiği rızıktan yeyin; sonunda dönüş O'nadır." (Mülk: 67/15)
Bu âyet, öncelikle toprağın üstünde ve altındaki zenginliklere dikkat çekerek
onlardan istifade maksadıyla çalışmayı emrediyor.
"Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah'ın lûtfundan rızık isteyin; Allah'ı çok
anın ki, saâdete erişesiniz." (Cuma: 62/10)
Bu âyet ise, daha ziyade ticaret ve hizmetlere yönelik iş ve çalışma sâhalarını
teşvik ediyor. Âyetler kül halinde ele alındığı zaman "husûsi mânâda ibâdetin"
hemen ardından çalışmayı; böylece rızkı, iş, emek ve çalışmada aramayı emrederek
"umûmî mânâda ibâdetin" yolunu gösteriyor; çalışmak Allah buyruğudur, Allah'ın
emrine itaat ise ibadettir.
"De ki: İstediğinizi işleyin; Allah, Peygamberi ve müminler işlediklerinizi
görecektir. Hepiniz, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O
size, işlediklerinizi bildirecektir." (Tevbe: 9/105) meâlindeki âyet, iş ve
çalışma hayatına müstesnâ bir mâhiyet ve heyecan getiriyor: Bir kere, iş güçlü
bir murakabe altında cereyan ediyor! Allah, Rasûlü (sav) ve müminlerin
murakabesi... Ayrıca "haydi gösterin kendinizi" dercesine, kulaklara bir ilâhî
teşviki fısıldıyor; sonra da siz size lâyık olanı yapın, başkalarından geri
kalmayın, çok ileride olun diye hedef gösteriyor:
"Ey inananlar! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar -Allah'ın düşmanı ve sizin
düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi
yıldırmak üzere- kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda sarfettiğiniz
herşey size haksızlık yapılmadan, tamamen ödenecektir." (Enfâl: 8/60)
Rasûlullah'ın (sav) eşsiz lisânında, iş ve çalışma, şu sözlerle
değerlendiriliyor:
"Allah, iş ve meslek sahibi mümini sever." (Kurtûbî, Tefsir)
"Hiçbiriniz, el emeğinden daha hayırlı olan bir yoldan lokma yememiştir; yani,
yediğiniz en hayırlı lokma, el emeğinden kazandığınız lokmadır." (Buhârî)
"Herhangi birinizin, ipini sırtına alıp bir demet odun getirerek satması -ve
bununla Allah'ın, o kimsenin şerefini korumuş olması- halktan istemesinden daha
hayırlıdır; onlar da ya verirler, veya vermezler." (Buhârî, Müslim)
Birçok peygamberin, peygamber olmadan önce işçilik etmiş olmaları (Buhârî) da
İslâm'da işin değerini göstermesi bakımından mânidârdır.
III. İŞÇİ VE İŞVEREN
İslâm'da işçi ile işveren, bir sınıf teşkil edecek ve birinden diğerine geçiş
veya ikisini bir anda temsil mümkün olmayacak şekilde birbirinden ayrılmış
değildir. Bu ayırım, ancak kapitalist sistemde, büyük iş kollarında, kapital ve
teşebbüs sahibi ile çalışanların ayrı olduğu yer ve durumlarda bahis mevzûudur.
İslâm'da iş akdi, "icâre"; yâni "kiraya verme" mefhumu içinde ele alınmıştır;
işçi, emeğini kiraya verendir. Ayrıca sermaye-emek (mudârebe), toprak-emek (muzâraa,
müsâkat) ortaklıklarında da emekten (amel) bahsedilmiştir. Buna göre herkese iş
yapan zanaatkârlar, sanâyiciler, doktor, avukat gibi serbest meslek sahipleri bu
vasıflarıyla işçidirler (ecir-i müşterek); işlerini yaparken başkalarının
emeğinden de istifade ediyor, yani işçi kullanılıyorsa, bu vasıflarıyla da
işverendirler? Buna mukabil, yalnız bir şahsa veya müesseseye çalışan kimse sırf
işçidir (ecîr-i hâss); ancak bu işçi, emeği karşılığında ücret yerine, üretim ve
gelirden pay alıyorsa, işçilik vasfına bir ölçüde işverenlik de katılmaktadır.
İşte bu işçi-işveren anlayışı İslâm'da hem sınıf teşekkülü ve çatışmasını
önlemiş, hem de işçinin işe sahip çıkarak üretimi arttırmasını, bir gün işveren
haline gelme ümidiyle daha verimli olmasını sağlamıştır.
İslâm hukukuna göre iş akdi karşılıklı rızâ ve irade beyanı ile tamam olur. İşin
meşrû ve mübah olması, işçinin yapacağı iş ve hizmetin -müddet veya iş ve eser
şeklinde- belli olması, alacağı ücretin ve istifade edeceği hakların kesin
olarak tayin edilmesi, iş akdinin sıhhat şartlarıdır. Mecelle, madde: 448-457).
Bugün işe ilk girişte genellikle ferdî sözleşme ve akit yapılırken, muayyen
müddet geçtikten sonra, işçi ve işveren temsilcileri arasında toplu sözleşme
yoluna gidilmektedir? Toplu sözleşmenin İslâm'ca meşrû olabilmesi için,
sözleşmeyi yapanlara işçilerin ve işverenin, serbest irade ve rızâlarıyla temsil
(vekâlet) selâhiyeti vermiş olmaları, selâhiyet verilmemiş mevzularda ise,
tarafların kabul veya red muhayyerliklerinin bulunması gerekir. Tehdit, zorlama
ve tazyik altında kalan taraf veya tarafların yaptıkları akit ve sözleşme meşrû
ve sahih değildir.
IV. İŞÇİNİN HAKLARI
Bir başkası namına çalışmak veya hizmet etmek suretiyle onun üretim veya kâr
yahut da refah ve huzuruna katkıda bulunan bir kimsenin, bundan dolayı kendisine
de bazı menfâatler sağlaması tabiî hakkıdır; ancak, sistemler arasında da
tartışılan ve pazarlık konusu yapılan husus, bu hakkın çeşitleri ve miktarıdır.
Biz burada işçi haklarını; işten önce, işe girdikten sonra çalışırken ve işten
ayrıldıktan sonra olmak üzere üç grup içinde incelemeye çalışacağız:
A) İşe girmeden önce
İnsanın şahsiyetinin gelişmesi, huzur ve mutluluğa ermesi büyük ölçüde, istediği
işte, kabiliyetlerini geliştirebileceği sâhada çalışma imkân ve hürriyetine
bağlıdır. İslâm, kişinin her hangi bir sosyal kesim veya sınıfa mensub olduğuna
bakmaksızın ona, güç ve kabiliyetine uygun her işte çalışma hürriyetini
tanımıştır. Hiçbir kimsenin, örf-âdete veya iktidara dayanarak belli bir işe
öncelikle veya münhasıran girme imtiyazı yoktur; iş ve çalışmada tam fırsat
eşitliği vardır; öncelik hakkı ehliyet ve kabiliyete bağlıdır:
Rasûlullâh (sav) "Emanet zâyi edilince kıyâmeti bekle" buyurmuş, "emânetin zâyi
edilmesi nasıl olur?, suâline karşı da "iş ehline değil de, ehli olmayana
verilince kıyâmetin kopmasını bekle" cevabını vermişlerdir. (Buhârî)
İslâm'ın "insanlar arasında eşitlik" prensibine yukarıda işaret etmiş, buna
delil teşkil eden nassları göstermiştik.
Şüphesiz, çalışma hayatında fırsat eşitliği ve hürriyet -prensiplerin yürüdüğü
ülkede- yeterince iş sâhasının varlığına bağlıdır. İstediği işi bulamayan veya
ekmek parasını kazanacak işi bulamayan kimsenin iş hürriyetinden bahsedilemez.
Bu sebeple İslâm, devlete, herkese iş bulma vazifesini vermemekle beraber, bunun
için gerekli tedbirleri almasını ve iş bulamayan kimselerin geçimlerini
sağlamasını ondan istemektedir.
B) İş ve çalışma hayatı içinde işçi hakları
İşçi ve işveren serbest iradeleriyle anlaşarak akit yaptıkları andan itibaren iş
ve çalışma hayatı başlamıştır. Bu hayat içinde işçinin yaptığı iş ve hizmete
karşılık, birtakım maddî ve manevî hakları vardır:
1. Maddî Hakları:
İş esnasında işçinin maddî hakları denilince, bugünkü tatbikata göre akla
gelenler ücret, ikramiye ve çeşitli yardımlardır. Bunlar ve benzeri haklar ferdî
veya toplu sözleşmelerde pazarlık konusu olduğuna göre, İslâmî açıdan bunların
hepsini ücret içinde mütâlâa etmek zarûreti vardır; çünkü ücrete dahil olmayan
bir yardım, bir bağış, bir ikramiye vb. pazarlık konusu olamaz.
Şu halde işçinin maddî haklarını "ücret" çerçevesi içinde toplamak gerekecektir.
Burada işçinin hakkı olan ücret ile ilgili tafsilâta geçmeden önce üretilen mal
ve hizmetlere temel teşkil eden unsurlar ile her bir unsurun üretimden hakkı ve
âdil gelir dağılımı üzerine genişçe bir parantez açmamız gerekecektir:
Üretim ve gelir dağılımı:
Bilindiği üzere üretim, işbirliği ve işbölümü ile ve çeşitli unsurların iştiraki
ile yapılır. İşte bu müşterek üretimin hâsılasını bölüşmeye inkısam (dağılım)
denir. Bölüşülen millî gelirdir; yani muayyen bir devrede milletçe meydana
getirilen ve para ile ifâde olunan mal ve hizmet toplamıdır. Millî gelirin
paylaşılması "gelir dağılımı" meselelerini ortaya çıkarır; bu meseleler hukukî,
ekonomik ve sosyal müesseselerle sıkı bir şekilde birbirine bağlıdır.
Kapalı ekonomide, aile ekonomisinde ve müşterek mülkiyet rejiminde dağılım
meselesi oldukça basittir; burada hak ölçüsü, ihtiyaç ve örf-âdettir. Ferdî
mülkiyet rejiminde paylar, üretime iştirak nisbetine göre tayin edilir.
Dağılım, bir yandan da üretim şekline bağlıdır. Emek ve sermayenin müteşebbise
ait olduğu basit ve müstakil üretimde gelir de müteşebbise aittir. Ancak, emek
ve sermayenin dışarıdan temin edildiği büyük teşebbüslerde, üretilen malların
bedelinden emeğe, sermayeye ve sermayeyi temin ederek üretimin yapılmasını
üzerine alan müteşebbise ve devlete paylar ayırmak icap etmektedir. Ekonomi
kitaplarında emeğin gelirine "ücret" sermayenin gelirine "faiz", toprak
sahibinin gelirine "kira" (rant), müteşebbisin muhtemel gelirine de "kâr ve
temettu" denilmektedir. Kapitalizmde devletin aldığı pay vergidir. Dirijizm'de
devlet ücret, faiz, fiyat ve kâr sınırlarını tesbit ederek gelirlere müdahale
eder. Kollektivist rejimlerinde husûsî mülkiyet hakkı bulunmadığından, paylaşma
daha basittir; üretimi ve üretime katılanların payını devlet tesbit eder, kâr ve
faiz bahis mevzûu değildir.
Sanayileşme, işçi sınıfının teşekkülü ve teşkilâtlanması, halkın devleti
idaresine katılması, devletleri, inkısam meseleleriyle meşgul olmaya
sevketmiştir. Bir yandan gelir paylarının ekonomik prensiplere göre tesbiti,
diğer taraftan adâletin gerçekleşmesi problemleri vardır. Bazı iktisatçılar,
üretimde olduğu gibi dağılımda da tabiî kanunlar bulunduğunu ve buna uyulması
gerektiğini ileri sürerken, diğerleri gelirin insan iradesiyle daha âdil bir
şekilde paylaştırılabileceğini ve bu arada üretime katılamayacak halde olan
hasta, yaşlı ve sakatlara millî gelirden yardım edilmesi gerektiğini iddia
ederler.
Aslında bu iki iddia âdil ve ekonomik paylaştırma işini tamamen insan aklı ve
iradesine bırakmakta birleşmiş oluyor; çünkü dağılımın tabiî kanunlarını bulacak
ve değerlendirecek olan da yine insandır.
İslâm, insan aklı, tecrübe ve iradesi yanında bunlara yön veren, hatâ payını
asgarîye indiren, tabiî yoldan sapmaları önleyen vahiy rehberine, Kur'ân ve
Sünnet'in ışığına tâbîdir. Ona göre, emeğin gelirden payı olan ücret ittifakla
meşrûdur, helâldir, işçi ve emekçinin hakkıdır. Ayrıca emek mülkiyetin temel
kaynağıdır. Sermayenin payı denilen faiz ittifakla haramdır, gayr-i meşrûdur.
Sahibinin emeği devreye girmeden yalnızca toprağının geliri, ziraî ortakçılık
yoluyla olursa, müctehidlerin çoğuna göre helâldir ve meşrûdur. Toprağı kiraya
vermek sûretiyle olursa, ancak bazı müctehidlere göre meşrûdur. Teşebbüs ile
sermaye aynı elde olursa kazanç (kâr, temettu') meşrû ve helâldir; teşebbüs ile
sermaye ayrı ayrı ellerden olursa, sermayenin payı ancak kâr ve zararda
ortaklık, teşebbüs ve emeğin payı ise kârda ortaklık şeklinde caiz olabilir.
İşte İslâm'ın kendine mahsus bu paylaştırma sistemi içinde hemen bütün üretim
unsurlarının meşrû, mâkûl ve âdil payları bulunmaktadır. Bu payların ekonomik
ölçülere ve adâlet prensiplerine göre tesbit ve takdiri ise nassların getirdiği
sınırlar içinde müslümanlar ve onların meydana getireceği tarafsız kuruluşlarca
yapılacak, devlet de bunun yürütülmesinden sorumlu olacaktır.
Diğer rejim ve sistemlerde ya emek devleştirilerek diğer üretim unsurlarını
yutmasına, insanın tabîi duygu ve eğilimlerini hiçe saymasına meydan verilmiş,
yahut da emeğin hakkına riayet edilmeyerek, emekçiye haksızlık edilerek önce
sömürme ve ezmeye, sonra da sınıf çatışmasına, sosyal krizlere, anarşi ve hattâ
ihtilâllere yol açmıştır. İslâm ise -yukarıda özetlenen tablo içinde- herkese
hakkını vererek, zulmün yollarını tıkayarak, sınıfların teşekkül ve çatışmasını
önleyen köklü tedbirleri alarak, işçisi, köylüsü, tüccarı, zanatkârı, idare
edeni ve edileni birbirini kardeş bilen, bu duygu içinde çatışma değil, sosyal
dayanışma yolunu seçen insanların oluşturduğu bir sosyal dayanışma yolunu seçen
insanların oluşturduğu bir sosyal ve ekonomik düzen kurmuştur. Bu düzen içinde
herkes gibi emekçi de hakkını alır. İşsiz, yaşlı, hasta ve benzeri ise
çalışmadan, ortalama refah ölçüsünde yaşama imkânını bulur. (İçtimâî adâlet ve
sigorta mevzûu ileride tekrar ele alınacaktır.)
Ücret:
Gelirden ve üretimden emeğin payı olan ücret üzerinde İslâm'ın ana kaynakları
titizlikle durmuş bir yandan ücretin en temiz, en hayırlı kazanç olduğuna işaret
ederken, diğer taraftan, işçiye haklarının ve özellikle ücretinin tam ve
zamanında ödenmesini teşvik etmiş, bunu teminat altına almıştır:
"...Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir, kendilerine haksızlık yapılmaz." (Ahkâf:
46/19)
"...Ölçü ve tartıyı tam yapın, insanlara vereceğiniz şeyleri eksik vermeyin,
düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin; inanıyorsanız bilin ki,
bunlar sizin için hayırlıdır." (A'râf: 7/85)
"Dünya hayatını ve güzelliklerini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını
eksikliğe uğratılmadan veririz." (Hûd: 11/15)
"İnanmış olarak yararlı iş işleyen kimse, haksızlıktan ve hakkının yeneceğinden
korkmaz." (Tâhâ: 20/112)
"Doğrusu inanıp yararlı iş işleyenlere; onlara kesintisiz bir ecir vardır." (Fussilet:
41/8)
Eşit işe eşit ücret vermek ne kadar âdil ise, eşit olmayan işe ve emeğe eşit
ücret vermek de o kadar haksızlıktır. Adâlet herkese hak ettiğini ve lâyık
olduğunu vermektir. Gerek emek ve gerekse değer bakımından her iş ve her hizmet
aynı değildir; verimin arttırılması ve teşvik faktörünün varlığı "farklı işe ve
emeğe farklı ücret ve karşılık" esasına bağlıdır:
"İşlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardır..." (Sâffât: 37/39)
"...Birbirinizden meydana gelen sizlerden, erkek olsun, kadın olsun iş yapanın
işini boşa çıkarmam." (Âl-i İmrân: 3/195)
Şu hadîsler, işçi hakları ve özellikle ücret mevzûunda levhalık sözlerdir:
"İşçiye, teri kurumadan ücretini veriniz." (İbn Mâce)
Kudsî hadîs: "Üç kimse kıyamet gününde, karşılarında beni (Allah'ı)
bulacaklardır: 1. Benim namıma verip haksızlık eden, 2. Hür bir kimseyi satıp
parasını yiyen, 3. Bir işçi tutup çalıştırdıktan sonra ücretini vermeyen." (Buhârî)
Bir başka hadîste Hz. Peygamber (sav) tarihten şu örneği veriyor: "Bir yere
gitmekte olan üç kişi, yolda yağmura yakalanıp bir mağaraya sığınıyorlar,
yağmurun getirdiği büyük bir kaya parçası mağaranın ağzını kapadığı için içeride
mahpus kalıyorlar ve aralarında konuşarak "Allah nezdinde en değerli olması
muhtemel amellerini öne sürerek kurtuluş için duâ etmeye" karar veriyorlar.
Bunlardan birisi (üçüncüsü) şöyle niyaz ediyor: Ya Rab! Ben üç işçi tutmuş,
bunlardan ikisinin ücretini ödemiştim; üçüncüsü ücretini almadan bırakıp
gitmişti. Onun hakkını işletip artırdım, birçok malı oldu. Bir müddet sonra bana
geldi ve: "Ey Allah'ın kulu, ücretimi ver!" dedi. "Gördüğün deve, sağır, koyun
ve hizmetçiler hep senin ücretinden hâsıl oldu" dedim. "Benimle alay etme" diye
mukabele etti. "Seninle alay etmiyorum" dedim, bütün malını alıp gitti, hiçbir
şey bırakmadı. "Rabbim, bunu sırf senin rızân için yaptıysam, bizi kurtar!"
Bunun üzerine mağarayı kapatan kaya yuvarlanıyor ve kurtuluyorlar." (Buhârî)
Bu hadîs işçi hakkını korumanın, -Allah'ın izniyle- mucizeler meydana getirecek
kadar büyük bir ibadet olduğunu ifade etmektedir.
Bu nassların ışığı altında ictihad eden İslâm hukukçuları, iş akdi geçerli
olmasa dahi, çalışan kimsenin ücretinin zâyi olmayacağını ve emsâl işlerde
çalışan kişilerin ücretine hak kazanacağını hükme bağlamışlardır.
Ücretin Miktarı:
İslâmî kaynaklar ücret üzerinde bu kadar titizlik göstermiş, çalışanın hakkını
korumayı topluma ve devlete görev olarak vermiş olmakla beraber ücretin miktarı
üzerinde durmamıştır ve bunda haklıdır; çünkü, âdil ücretin miktarı işe, zamana,
bölgeye, sosyal ve ekonomik şartlara göre değişik olmaktadır.
Batıda ücret ve miktarı üzerine bir takım nazariyeler ortaya atılmıştır. Tabiî
ücret nazariyesine göre, emeğin birim fiyatını, emeğin istihsal masrafı tayin
eder. Tabiî ücret, işçinin ve ailesinin artmaksızın ve eksilmeksizin yaşaması ve
çalışması için zarûrî olan maddeleri temin eden ücrettir ve bu ücret zarurî
maddelerin fiyatına bağlıdır. Ücret sermayesi nazariyesine göre vasatî ücret,
emeğin arzı ve talebi arasındaki nisbete bağlıdır. Ücret, emeğe tahsis olunan
sermayenin işçi adedine bölünmesinden çıkan miktara eşittir. Verim nazariyesine
göre ücretin sınırını, işçinin verimi, işçinin teşebbüse temin ettiği fayda
belirler; bu da marjinal işçinin temin ettiği faydadır. Marjinal işçi:
Teşebbüsün kullanmakta fayda gördüğü işçidir. Sosyalistlere göre, değer emeğe
göre tayin olunur ve gelir yalnızca emeğin hakkıdır...
Bütün bu nazariyeler tenkid edilmiş, uzun uzadıya tartışılmış, eksik ve tutarsız
yanları tesbit edilmiştir. Bugün ücretin tesbitinde üç düşünce hâkimdir:
a) Ücret emeğin fiyatıdır; emeğin verimine uygun olmalı, emeğin vasfına,
miktarına ve verimine göre değişmelidir.
b) Emek de sermaye gibi, üretim unsurlarından biridir; emek sahibine sabit bir
ücret vererek onu teşebbüsün dışında tutmak doğru değildir. Teşebbüsün
kazancından, emek sahibine de pay ayırmak ve onu kâra ortak etmek gerekir.
c) Ücret emek sahibini yaşatacak bir gelir olmalıdır. Cemiyetin menfâati,
işçinin husûsî ve ailevî durumunu gözönüne alarak ücret verilmesini âmirdir.
Emeğin miktar ve verimi dışında verilen pay, sosyal düşüncelerden kaynaklanır.
Bu düşüncelere, İslâmî açıdan bakılınca, şunları eklemek gerekir:
a) Ücretin emeğe göre olması meselesine yukarıda temas edilmiştir.
b) İslâm, mudârebe, muzâraa, müsakât vb. şirketleri teşvik ederek emeğin
istihsal unsuru olarak da değerlendirilmesi ve buna göre gelirden pay alması
yolunu açmıştır. Ancak bu, emeğin âdil ücretle değerlendirilmesine de mânî
değildir.
c) "Ücret emek sahibini yaşatacak bir gelir olmalıdır" düşüncesini olduğu gibi
uygulamak bir takım mahzurlar doğurur: Evvelâ bu, "emeğe göre ücret" prensibine
aykırıdır ve ücret adâletini zedeler. Sâniyen, teşebbüslerin ayakta kalması ve
verimli olmasına ters düşebilir. Bu sebeple İslâm, işverene, adâletle ve
zamanında işçiye ücretini vermesini emretmekle yetinmiş, bu ücret -husûsî
durumları bakımından- bazı işçilerin geçimini karşılamıyorsa bunun için, "sosyal
adâlet" bahsinde ele alacağımız başka tedbirler getirmiştir.
d) İslâm toplumu, adâleti ayakta tutmakla mükelleftir; devlet de bu mevzûuda
toplumu temsil eder. Buna göre İslâm cemiyetinde, işçi ile işveren arasında, her
iki tarafın da meşrû menfâatlerini korumak ve adâleti gerçekleştirmek için
toplum vardır, devlet vardır, bunun için teşkil edilmiş tarafsız kuruluşlar
vardır. Bu kuruluşlar her zaman ve zeminde âdil ücreti tesbit ve hak sahibine
ulaşmasını temin ederler.
2. İşçinin Manevî Hakları:
İşçi herşeyden önce bir insandır, insan olmanın getirdiği şeref, haysiyet ve
haklara sahiptir, her insan gibi o da ruh ve beden sağlığını korumakla
mükelleftir. Bu sebeple işçi haklarını, yalnızca ücret ve onun içine giren diğer
maddî haklardan ibaret saymak mümkün değildir.
Allah Teâlâ kullarını bazı vazifelerle mükellef kılarken -iş hayatına da ışık
tutan- şu prensipleri koymuştur:
"Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler..." (Bakara: 2/286)
"Allah size kolaylık ister, zorluk istemez." (Bakara: 2/185)
"İnsan zayıf yaratılmış olduğundan Allah sizden yükü hafifletmek ister." (Nisâ:
4/28)
Rasûlullah'ın (sav) aynı mevzûudaki irşadları daha husûsi ve daha açıktır:
"Kimin elinin altında bir kardeşi bulunuyorsa, ona yediğinden yedirsin,
giydiğinden giydirsin. Onlara kaldıramayacakları işleri yüklemesin, eğer
yüklerseniz kendilerine yardım ediniz." (Buharî)
Hadîs, işçiyi ve çalışanı işveren ve çalıştıranın kardeşi kılmakta, aralarındaki
karşılıklı ilişkinin kardeşçe olmasını istemektedir. Ayrıca yiyecek ve giyecek
bakımından, işverenden daha aşağı bir seviyede tutulmaması hedefini
göstermektedir.
Yine bir hadîste Rasûlullah (sav):
"Vücudunun sende hakkı vardır, gözünün sende hakkı vardır, eşinin senin üzerinde
hakkı vardır, müsafirinin senin üzerinde hakkı vardır" buyurmuşlardır. (Buhârî)
Bu ilâhî tâlimatın ışığında işçinin başta gelen manevî haklarını şöyle sıralamak
mümkündür:
a) İşçiyle işveren arasındaki insanî ilişkiler ve beşerî münasebetler kardeşçe
olacaktır.
b) İşçinin beden sağlığını korumak için iş ve işyeri şartları iyileştirilecek,
mesâi müddeti buna göre tesbit edilecek, dinlendirme, muâyene, gerektiğinde
tedâvi gibi bütün tedbirler alınacaktır.
c) İşçinin ruh sağlığını korumak için haftalık, aylık izinler ve inancı
istikametinde ibadet fırsatı verilecek, gerekli diğer tedbirler alınacaktır...
C) İşten ayrılan işçinin hakları
İşçinin işten ayrılması, neticeleri ve hükümleri birbirinden farklı sebeplerle
olacağı için, bunları ayrı maddelerde ele almak gerekecektir:
1. Akit müddetinin sona ermesi:
İş akdi gün, ay, hafta, yıl, mevsim gibi belli bir zaman veya belli bir iş
üzerine yapılmış olursa, zamanın dolması veya işin bitmesiyle iki taraf da
serbest olur; işveren, işçinin emeğinden istifade etmiştir, işçi de buna karşı
ücretini almıştır.
2. İşten çıkarma:
Müddet ve iş bitmediği, işçide bir kusur bulunmadığı halde işveren, işçiyi işten
ayırmak isterse, işçi bir müddet işsiz kalacak ve bundan dolayı zarara
uğrayacaktır. İslâm'ın sözleşmelere riâyet ve her türlü zararı önleme prensibi
gereği, bu durumda işçinin zararını tazmin bahis mevzûu olacaktır. Verilecek
tazminatın takdiri, tarafsız, âdil, ehliyetli bilirkişi heyetince yapılacaktır.
3. Hastalık ve sakatlık dolayısıyla işten ayrılma:
Hastalık ve sakatlık ya işverenin bir kusuru, tedbirsizliği ve hatâsı ile
meydana gelir, yahut da bunda işverenin bir dahli olmaz. Birinci halde işveren,
sebebiyet verdiği zararı tazmin etmek, hastalık veya sakatlığın durumuna, işçi
üzerinde yapacağı tesire göre bir meblağ ödemek mecburiyetindedir. İkinci halde
ise, işçiye bakmak -son merci olarak- devletin görevidir.
4. Emeklilik:
İşçi, hasta ve sakat olmadığı halde yaşlanma ve yıpranma sebebiyle verimsiz hale
gelebilir ve bu durumu devam edeceğinden işi bırakmak zorunda kalır. Zamanımızda
işçi, memur, esnaf ve serbest meslek sahipleri için emeklilik diye bir sistem
getirilmiştir. Ancak bu sistemin İslâmî esaslar bakımından bazı sakat ve aksak
tarafları vardır; şöyle ki:
a) Gerek işveren ve gerekse işçi ve esnaftan alınan primlerde, keseneklerde
mecburîlik vardır; yani ilgililer bu sisteme girmeye kanunla mecbur
edilmişlerdir. Eğer emeklilik bir yardımlaşma müessesesi ise, cebir olamaz;
devletin muhtaçlara yardımı ise, sistemin buna göre kurulması, gerekiyorsa vergi
alınması ve muhtaçların, ihtiyaçlarına göre maaş almaları gerekir.
b) Prim ve kesenekler, hem zenginden, hem de fakirden (geliri geçimini ancak
karşılayan veya kısmen karşılayan dar gelirlilerden) alınmaktadır. Emekli olup
bu paralardan maaş alanların içinde ise hem fakir (dar gelirliler) hem de
zenginler vardır; dolayısıyla, fakirden alıp zengine vermek gibi bir durum
ortaya çıkmaktadır. Dar gelirliden prim ve vergi alınmamalıdır.
c) İşverenden alınan primi ertelenmiş ücret olarak kabul etmek uygun değildir;
çünkü ileride kimin ne kadar ücret alacağı belli olmadığı gibi ücretin birbirine
karıştığı da bir gerçektir.
d) Devletin katkısı vergilerden oluştuğuna göre, geçimini başka yerden
sağlayabilen kimselerin devletten yardım görmeleri caiz değildir.
e) Emeklilik müesseselerinde biriken para ve mallar üzerinde yapılan
tasarrufların bir kısmı İslâmî açıdan caiz olmayan tasarruflardır...
Bu durum karşısında emekli olan müslüman için çıkar yol şu olabilir:
a) Karşılıklı rızâ ve anlaşmaya göre belirlenen ücretinden kesilerek ve
işverenin de ilâvesiyle biriken parasını -kısmen ayrılırken ve kısmen de üç
aylıklar halinde- alır; bu kendi hakkıdır ve helâldir. Bu hakkının tamamını
aldıktan sonra iktisadî duruma bakar: Eğer başka bir kaynaktan geçimini temin
edemiyorsa emekli maaşını almaya devam eder. Başka bir kaynaktan geçimini
sağlayabiliyorsa; meselâ birikmiş parası, serveti, akarı vb. varsa, bu takdirde
emekli maaşını almaya devam edemez; çünkü bundan sonra alacağı kendi parası
değildir; ya vergilerden biriken veya başkalarından (zengin, fakir işçilerden)
cebren kesilen paradır. Yapması gereken şey, bu maaşı alıp fakirlere ve dar
gelirlilere vermektir.
İslâm'ın kendi sistemi içinde emeklilik, ya sandığa dahil olanların karşılıklı
rızâlarıyla kuracakları bir yardımlaşma ve dayanışma müessesi ile olur, yahut da
-bu olmadığı takdirde- zaten bütün vatandaşların, geçimden aciz oldukları zaman
ihtiyaçlarını karşılamak devletin vazifesidir; bu mânâda bütün vatandaşlar İslâm
devletinin sigortası altındadır.
V. İŞVERENİN HAKLARI
İslâm toplumu, işbölümü anlayışı içinde dayanışma yolunu seçmiş kardeşlerin
teşkil ettiği bir toplumdur. Toplumun muhtaç olduğu her iş, zanaat, sanâyi,
ticâret, ilim, fen, meslek ve üretimi temin etmek bütün müslümanlara farz-ı
kifâyedir; bunlar yeterince bulunmaz ve bundan dolayı toplum zarar görürse teker
teker bütün müslümanlar sorumlu olurlar. Bu anlayışa göre, işveren bir amme
hizmeti yapmakta, toplumun bir ihtiyacını karşılayarak farz-ı kifâye olan bir
vazifeyi onlar namına yüklenmektedir. İşçilerin ve diğer vatandaşların işverene
bu gözle bakmaları İslâm gereğidir. İşte bu sebepledir ki daima hak ile vazifeyi
dengeleyen İslâm, işçilere tanıdığı geniş haklar yanında, onlara bazı vazifeler
de yüklemiştir. Bu vazifeler aynı zamanda işverenin haklarıdır:
1. İşçi işini kendi yapacaktır:
İslâm hukuku, herkese iş yapan zanaatkâr ve serbest meslek sahiplerini de işçi
saydığı için, işçileri, husûsi ve müşterek olmak üzere ikiye ayırmaktadır.
Müşterek işçi denilen zanaatkârlar ve benzerleri ile iş anlaşması yapılırken,
"İşi bizzat kendisi yapması" söylenmiş ise veya örf bunu böyle kabul ederse,
işçi aldığı işi bizzat kendisi yapacaktır; işverenin rızâsını almadan başkasına
yaptıramaz. Mecelle bu esası şöyle ifade etmektedir: "Binnefis amel etmek yâni
kendi işlemek üzere isticâr olunan ecîr (anlaşma yapılan işçi) kendi yerinde
başkasını kullanamaz." (Madde: 571)
Eğer böyle bir şart yoksa müşterek işçi kendi kalfa veya işçisini kullanabilir.
Husûsi işçi, yani yalnızca bir şahsa veya bir müesseseye çalışmak üzere akit
yapılarak alınan işçi -işverenin izin ve rızâsı olmadan- kendi yerine başkasını
kullanamaz, işi bizzat yapmakla görevlidir.
2. İşçi, mesâî saatleri içinde devamlı çalışacaktır:
İşçiler, ya işbaşı veya zaman üzerinde anlaşma yapılarak alınırlar. Eğer iş
üzerinde anlaşma yapılmış ise işin belli zaman içinde bitirilmesi gerekir; eğer
işçinin ihmali yüzünden iş gecikir ve işveren bundan zarar görürse, zararı işçi
ödeyecektir.
Saat, gün, hafta, ay gibi zaman üzerinde anlaşma yapılmış ise işçinin vazifesi,
mesâi zamanı içinde işyerinde ve işinin başında olmak ve iş verildiği müddetçe
devamlı çalışmaktır. İşinin başında olduğu halde kendisine iş verilmezse,
yapacak iş bulunmazsa işçi bundan sorumlu değildir ve ücrete hak kazanır.
(Mecelle, madde: 425) Ancak, işi olduğu müddetçe devamlı çalışacaktır: Kaytarma,
işi yavaşlatma, kendi işi veya başkasının işi ile meşgul olma gibi davranışlar
caiz değildir; bu sebeple işveren aleyhine kaybolan saatlerin ücretine hak
kazanamaz, mesâî içinde çalışmadığı, kaytardığı zamanların ücreti işçiye helâl
olmaz; çünkü anlaşma şartlarına riâyet Allah emridir, Allah emrine riâyetsizlik
ise hıyânettir.
3. İşi sağlam ve iyi yapmak:
İşçi, elinden geldiği, gücü yettiği kadar iyi çalışacak, elindeki işi en iyi bir
şekilde yapmaya gayret edecektir. Bütün işlerimiz Allah, Rasûlü (sav) ve
müminlerin kontrolu altında yürüdüğü, iyi kötü yaptığımızın neticesini
göreceğimiz ve her yaptığımızdan sorumlu tutulacağımız bir çok âyette ifade
edilmiştir. Ayrıca Rasûlullah (sav): "Biriniz bir iş yapınca, onu en sağlam ve
en iyi bir şekilde yapması, Allah'ın sevdiği ve istediği bir davranıştır"
buyururlar. (Beyhakî)
Bu âyet ve hadîsler işi tam, iyi ve sağlam bir şekilde yapmayı teşvik eden
nasslardır. Bunların yanında bir de işi baştan savmayı, savsaklamayı, bilerek
eksik, çürük ve kusurlu yapmayı yasaklayan, müminleri bundan sakındıran nasslar
vardır:
"Kendilerine hainlik edenlerden yana uğraşmaya kalkma, Allah, hainlikte direnen
suçluyu sevmez." (Nisâ: 4/107)
"Yûsuf: Maksadım, vezire gıyabında ihanet etmediğimi, hainlerin tuzaklarını
Allah'ın başarıya erdirmediğini bilmesini sağlamaktı, dedi." (Yûsuf: 12/52)
"Bize hile yapan, bizi aldatan bizden değildir." (Müslim)
4. İşçi işyerini, âlet ve malzemeyi emanet bilecektir:
İslâm umûmi olarak emanet mefhumuna ve duygusuna, husûsi olarak da işçi ve
memurların rızık vâsıtalarını ve iş yuvalarını emanet bilmelerine itina
göstermiş, bu duygu ve düşünceyi telkin etmiştir:
"İki kadından biri: 'Babacığım! Onu ücretli olarak tut; ücretle tuttuklarının en
iyisi bu güçlü ve güvenilir (emîn) adamdır' dedi." (Kasas: 28/26) meâlindeki
âyet, işçinin iki vasfına dikkat çekmektedir:
a) Güçlü, kuvvetli, işe yatkın ve becerikli olması,
b) Emanet duygusuna sahip olması, elindeki işi, malı ve malzemeyi emanet
bilmesi.
Emanet duygusu içinde, gönlünden gelerek, en iyi bir şekilde işini yapan işçi ve
memuru Rasûlullah (sav), sanki işverenmiş, işin ve malın sahibi imiş gibi
-yapılan hayırlarda- manevî ecre, sevap ve şerefe iştirak ettirerek şöyle
buyurmuştur: "Gönül hoşluğu ile vazifesini yerine getiren veznedâr, Allah rızâsı
için sadaka verenlerin ecrini alır." (Buhârî)
Herkesin kendi işinde ve eli altında bulunandan sorumlu olduğunu ifade eden bir
hadîste, "İşçi, işverenin malının çobanıdır ve bundan sorumludur" buyurulmuştur.
(Buhârî)
İşte bu tâlimât ve irşadların ışığında yürüyecek olan müslüman işçi ve memur,
işverenin ve devletin malını, rızkını, temine vasıta olan işini emanet bilecek,
yetimin malını koruyan vasî, vakıf malını koruyan mütevellî gibi o da işyerini,
makina, âlet ve malzemeyi koruyacak, bakımlarını yapacak, ücreti dışında bir
iğneyi bile zimmetine geçirmeyecek, hakkı olmayan bir menfâati elde etmeye,
bundan faydalanmaya kalkışmayacaktır.
İslâm hukuku yukarıda zikredilen nasslara dayanarak husûsi işçiyi emîn kabul
etmiş, onun elindeki mal, âlet ve malzemeyi emanet telâkkî etmiş ve işçinin
ihmali, kusuru, kastı olmadan zâyi olursa ödetme yoluna gitmemiştir. (Mecelle,
madde: 610) Ancak bilerek, kasten veya ihmal ile meydana gelen telefât ve
zarardan işçiyi sorumlu tutmuştur.
Esnaf, zanaatkâr vb. müşterek işçilere gelince, önceleri bunlar da emin kabul
edilirken zamanla emanet duygusu zayıfladığı için, bunlar zâyi ettikleri malı
ödemekle mükellef tutulmuşlardır.
VI. HAKLARIN KORUNMASI VE İŞ BARIŞI
Her sistem kendi prensiplerini ve düzenini korumak için tedbirler almış,
müeyyideler koymuştur. Totaliter rejimlerde ferdler, devletin soluğunu her an
enselerinde hissederler. Liberal rejimlerde ise işçiler, işçi-işveren
anlaşmazlıklarında idarenin, işvereni tuttuğu kanâati içinde hareket ederler ve
bu kanâat yer yer, zaman zaman, bir ölçüde doğrudur. İşte bu durum, -diğer
faktörlerle beraber- işçiyi birleşmeye, sendikalaşmaya, grev ve benzeri
davranışlara itmektedir.
a) Sendika:
Muayyen bir meslek mensuplarının meslekî hak ve menfâatlerini korumak maksadıyla
vücûda getirdikleri teşekkülden ibaret olan sendikayı, sanayî inkılâbından sonra
kapitalist sistemler zarûrî kılmıştır. Ortaçağda esnaf teşekkülleri,
mesleklerini ve mensuplarını koruyor, üyelerine ekonomik ve sosyal yardımlar
temin ediyordu. Zamanla bu teşekküller maksat ve gayelerinden uzaklaştı,
yetersiz hale geldi. Liberaller, iş hayatındaki teşekküllere karşı olduklarından
işçi teşekkülleri vücut bulamıyor ve işverenler, işçileri rahatça istismar
ediyorlardı. Devam eden mücadele, işçilerin zaferi ile sonuçlandı. Bu defa işçi
teşekkülleri karşısında işveren teşekkülleri kuruldu; karşılıklı menfâat
mücadelesi giderek hız ve şiddet kazandı. Günümüzde, demokratik idarelerde bu
teşekküllerin varlığı ve mücadelesi tabiî ve kanunîdir.
Görülüyor ki ortada bir karşılıklı menfâat çekişmesi vardır. İşçi hemcinsleriyle
birleşerek işverenden hakkını veya daha fazlasını almak istiyor, işveren de
birlikler vücuda getirerek ve başka imkânları da kullanarak az vermekte
direniyor. Liberalizm ve kapitalizm iş hayatına müdahale etmiyor; yahut da
müdahaleyi asgarî sınırda tutuyor, işçi ile işveren karşı karşıya kalıyor;
kuvvetli zayıfı sömürmek istiyor, zayıf kuvvetlenmek için çare arıyor, birleşip
teşekküller kuruyor; sesini duyurup sosyal ve iktisadî hayatta tesirini
hissettirince devlet, sosyal adâlet hedefine yönelmek, tedbirler almak,
müdahaleyi arttırmak mecburiyetinde kalıyor...
Halbuki İslâm'da devlet, tam mânâsıyla sosyal devlettir ve sosyal adâlet onun
baş hedefidir. Çalışanın normal olarak geçim şartlarını sağlamak devletin
görevleri arasındadır. Bunu gerektiği zaman önce ücrete müdahale, âdil bir
asgarî ücreti tayin ile gerçekleştirir. Bu yeterli olmadığı takdirde devletin
kaynaklarını kullanır, vatandaşın ihtiyacını temin eder. Buna göre İslâm
devletinde hak aramak, adâlet sağlamak için teşekkül kurmaya gerek yoktur. Eğer
devlet vazifesini yapmıyorsa -veya devlete yardımcı olmak üzere- işçi ve esnaf
teşekkülleri kurulabilir; ancak bu teşekküller politikanın aleti olamaz,
gayelerinin dışına çıkamazlar. Nitekim bir doktrin olan ihtilâlci sendikalizm,
yeni bir ekonomik ve sosyal nizam kurmak için sendikadan istifade eder. Bununla,
hak ve menfâat koruyucusu sendikayı birbirinden ayırmak gerekir.
b) Grev:
Grev, bir teşebbüsün bir kısım işçilerinin, bütün işçilerinin, yahut bir bölge
veya memleket işçilerinin; işverenler, âmme makamları ve âmme efkarı üzerine
baskı yapmak, arzularını kabul ettirmek üzere anlaşarak işi bırakmaları
demektir. Grevde işi bırakmak, işten ayrılmak mânâsında değildir, grevin sonunda
işe devam fikri mevcuttur. XVI. Asırda işçilerin, güçleşen hayat karşısında,
ücretlerin arttırılması için birlikte hareket ettikleri görülmektedir. Ancak
asıl grevler, XIX. asrın başlarından itibaren Batı ülkelerinde sık sık
tekrarlanır olmuştur.
Grev sebepleri çeşitlidir. Çoğu işçi hakları ve menfâatleri ile ilgili olmakla
beraber bazan bu sınırın aşıldığı da görülür. Greve vücut veren âmiller,
liberalist ve kapitalist sistemlerin bünyesinde mevcuttur; bu sebepledir ki
mezkûr sistemleri benimseyen rejimler grev hakkını kanunlaştırmışlardır.
Komünizmde devlet, işverenin ve patronun yerini aldığı için, işçilerin hak
aramak maksadıyla sendikalaşması ve greve gitmesi mümkün değildir. İşyerini ve
ücreti takdir hakkı yalnızca devlete aittir.
İslâm'ın getirdiği hukukî, sosyal ve iktisadî düzende greve ihtiyaç duyulmaz.
İşçi, ücretinden memnun değilse ilgili mercilere başvurarak arttırılmasını
ister. Bu merciler tarafsızdır. Ücret uygun görüldüğü halde işçi râzı olmuyorsa,
işi bırakır. İşçi işsizliğe karşı devletin sigortası altındadır. Ammâ, hem işi
bırakmamak, hem çalışmamak, hem de ücret almak İslâm hukukuna uygun düşmez.
Baskı yoluyla akit yapmak ise "karşılıklı rızâ" prensibine aykırı düşer.
Önemli olan hastalığı tedâvi değil, daha önceden alınacak önleyici tedbirlerle
hastalanmaya mâni olmaktır. Bu esası meselemize tatbik edersek, diyebiliriz ki:
Önemli olan toplumun, hak ve adâleti gerçekleştiren, herkesin insanca yaşamasını
ve şahsiyetini geliştirmesini sağlayan bir düzen kurarak, greve, lokavta,
kargaşa ve anarşiye giden yolları tıkamasıdır. Böyle bir düzen için yalnız maddî
ve kanunî tedbirler, düzenlemeler yeterli değildir; ruhlara sindirilecek bir
hayat felsefesine, buna uygun iman ve ahlâk düzenine ihtiyaç vardır. Baştan beri
yazılanlar ile kitabın sonunda yer alacak olan Mevdudî'nin yazısı okunursa böyle
bir düzeni İslâm'ın kusursuz olarak gerçekleştirdiği anlaşılacaktır. Daha
sonraki fasılda ele alacağımız sosyal adâlet ve refah dağılımı prensipleri bu
eşsiz düzeni daha iyi anlamamıza ve bir bütünlük içinde kavramamıza yardımcı
olacaktır.
Sendika konusunda söylendiği gibi burada da yazılanlar, bütün olarak kurulup
işleyen İslâmî bir düzen içinde söz konusudur. Ülkemizin mevcut düzeni içinde
hak almanın yolu grevden geçerse elbette bu yola başvurulabilecektir.
VII. İŞÇİ-İŞVEREN ANLAŞMAZLIKLARINDA ÇÖZÜM YOLLARI
A) Anlaşmazlığı Önleyici Tedbirler:
Çözüm olayı bir anlaşmazlığın peşinden gelir, anlaşmazlık bulunmayan yerde dâva
ve çözüm de söz konusu olmaz. Her anlaşmazlık toplum bünyesinde ateşin
yükselmesi, âhenk ve disiplinin, küçük veya büyük ölçüde bozulması demektir.
İslâm birlik ve beraberliğe önem verdiği, müslümanları birbirine kenetlemiş bir
bütün, bir kardeşler toplumu olarak görmek istediği için önceden tedbir almayı
tercih etmiş, anlaşmazlığa götüren yolları mümkün olduğu ölçüde tıkamıştır.
İslâm hukukunda akit ve tasarruflarda "cehâlet" ve "ğarar"; yani akdin unsur ve
şartlarında mevcut bilinmezlik; belirsizlik ve riziko hukukî tasarrufun sakat
doğmasına, yahut butlân ile malûl bulunmasına sebep olmaktadır; çünkü
bilinmezlik ve riziko tarafların, sonuca bilerek razı olmalarını önlemekte,
beklenmeyen sonuçlar ise çoğu kez anlaşmazlıklar doğurmaktadır. İşçi-işveren
arasındaki anlaşma da bir akittir, bu akitte İslâm hukukunun, anlaşmazlığa
meydan vermemek için ileri sürdüğü şart ve vasıflar aranacaktır. Ancak
anlaşmazlığın tek sebebi akdin kuruluşundaki bilinmezlik ve sakatlıklar
değildir; genellikle şartlarına uygun olarak kurulmuş bir akdin gerekleri yerine
getirilmediği, emanete riâyet edilmediği ve haklar verilmediği için taraflar
anlaşmazlığa düşmekte, bu da birliğe, karşılıklı sevgiye ve kardeşlik duygusuna
zarar vermektedir. İslâm'da hukuk, ahlâk ve din bir bütün teşkil etmekte,
işlerlik ve karşılıklı tesir bakımından birbirinden ayrılamaz telâkkî
edilmektedir.
Müslümanlar, ister işveren olsun, ister işçi olsun, bir Allah'ın kulu, birbirine
kardeş, birbirine emanet, görülen ve görülmeyen her davranışlarından, dünyada ve
âhirette sorumlu olduklarını bilmekte, davranışlarını bu şuur içinde
yürütmektedirler. Ayrıca devlet ve toplum da, ilişkilerin bu düzen ve atmosfer
içinde yürümesini sağlamak ve kontrol etmekle yükümlü bulunmaktadır. Buradan
hareketle anlaşmazlıkları önleyen tedbirleri hukukî, manevî ve idârî olmak üzere
üç kategoride ele almak mümkün görülmektedir.
1. Hukukî tedbirler:
Akdin kuruluşunda öngörülen ve ileride çıkması muhtemel anlaşmazlıkları önlemeye
yönelik bulunan tedbirlerden yukarıda söz edilmişti. Burada onlara bir tedbiri
daha eklemek mümkündür: "Çaresizin yaptığı akitle ilgili hukukî tedbir". İslâm
hukuku taraflardan birinin bilgisizliği, ihtiyacı, akıl zayıflığı, îffeti, irade
za'fı gibi zayıflıklarından istifade edilerek yapılan gabinli işlemleri kabil-i
fesih saymaktadır. (H. Karaman, Mukayeseli İslâm hukuku, c. II, s. 137).
İslâm'da devlet, vatandaşlarını, çaresiz kaldığı için emeğini ucuza satacak hale
getirmemekle yükümlüdür. Devlet bu görevini yerine getirmemiş, yahut getirememiş
bulunur ve işçi açlık, açıklık yüzünden ücrette haksızlığa uğramış bulunursa
yaptığı akit bağlayıcı olmamakta, böylece hukukî bir müeyyide getirilmiş
bulunmaktadır.
2. Manevî tedbirler:
İslâm toplum, hukuk ve ekonomi düzeni, iman etmiş, hayatı ile imanı arasında bağ
kurmuş ferdlerin oluşturduğu bir toplumun düzenidir. Müslümanların hem
sevdikleri, hem korktukları, her şeyleri ile O'na ait olduklarına inandıkları
Allah ve O'nun elçisi (sav), işçi-işveren ilişkilerini de içine almak üzere şu
gerçekleri ortaya koymakta ve buna göre davranılmasını istemektedirler:
"İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince Allah onların mükâfatlarını
(amellerinin karşılığını) eksiksiz olarak verecektir; Allah zâlimleri (haksızlık
edenleri) sevmez" (Âlî-İmrân: 3/57)
"Ölçü ve tartıyı tam yapın, insanlara vereceğiniz şeyleri eksik vermeyin,
düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin..." (A'râf: 7/85)
"Üç nevi kimse, kıyamet gününde karşılarında dâvâcı olarak beni bulacaklardır:
1. Benim namıma verip haksızlık eden, 2. Hür bir insanı satıp parasını yiyen, 3.
Bir işçi tutup çalıştırdıktan sonra ücretini vermeyen." (Kutsî hadîs, Buhârî).
"Kimin elinin altında bir kardeşi (din kardeşi işçi vb.) bulunuyorsa ona
yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin, kaldıramayacakları işleri
yüklemesin, yüklerse kendilerine yardım etsin." (Buhârî)
"İşçi, işverenin malının çobanıdır (emanetçisidir) ve bundan sorumludur." (Buhârî)
Bu etkili telkinleri alabildiğine çoğaltmak mümkündür. Bunların etkisi altında
yaşayan işveren ve işçi haksızlık yapmayacağına, işi ve işçiyi emânet
bileceğine, emanete hıyanet edenlerin Allah'ın hasmı olduğuna inanacağına göre
anlaşılmazlık sebeplerinin büyük bir kısmı kendiliğinden ortadan kalkacak ve
sendikalar, hakemler, hâkimler haksızlık ve anlaşmazlıklarla meşgul olmaktan
büyük ölçüde kurtulacaklardır.
3. İdârî tedbirler:
İslâm'a göre insanların hayatında Allah irâdesinin gerçekleşmesini ve bu iradeye
dayanan düzenin korunmasını kollamak ve sağlamak toplumun ve devletin görevleri
arasındadır. Bunun için, zaman ve zemine, medenî ve kültürel gelişmelere paralel
olarak alınması gereken tedbirler alınacak, vücuda getirilmesi gereken
kuruluşlar gerçekleştirilecektir. Bugün gerekli bulunan bazı kuruluşların
geçmişte bulunmaması, bazı tedbirlere daha önce başvurulmamış olması bunların
İslâm'a aykırı olduğunu, yahut İslâm'da bulunmadığını göstermez. İbn Kayyim'in
şu tesbiti, bu konuda düstur vasfını taşımaktadır: "Hz. Peygamber'in (sav)
zamanında Medine'de fiyatlara müdahale edilmemesi, narh konulmaması şu sebeplere
dayanmaktadır: Onlar arasında ücretle un öğüten ve ekmek pişiren, para ile ekmek
ve un satan kimseler yoktu. Onlar tahılı satın alır, kendi evlerinde öğütür ve
pişirirlerdi. Tahılı dışarıdan pazara getirenleri kimse yolda karşılamaz (ucuza
alıp pahalıya satmak için kapatmaz), ihtiyacı olanlar pazarda, doğrudan
getiriciden satın alırlardı. Bu sebeple hadîste 'pazara mal getiren bol rızık
alır, stoklayan lânetlenir' buyurulmuştur. Kezâ Medine'de dokumacı da yoktu,
kumaşlar Suriye ve Yemen'den gelirdi, halk bunları getirenlerden satın alır ve
giyinirlerdi." Daha sonra şartlar değişince gerekli tedbirler de alınmış
fiyatlara müdahale edilmiş ve narh konmuştur. (et-Turuku'l-hukmiyye, Kahire,
1317, s. 233). Geçmiş asırlarda toplum içinde, piyasada ve iş hayatında hak ve
adâletin gerçekleşmesini, dinin talimatına ve İslâm ahlâkının gereklerine
uymasını sağlamak üzere "hisbe" adı verilen bir faaliyet yürütülmüş ve zamanla
bu faaliyet kurumlaşmıştır. Aşağıda, anlaşmazlıkların çözümünde oynadığı rol
münasebetiyle ele alacağımız hisbe, piyasada ve iş yerlerinde devamlı
kontrollerde bulunmuş, haksızlıkları anında gidermiş, böylece anlaşmazlıkları
önleyen idarî bir tedbir olarak devrede bulunmuştur. Anlaşmazlığı asgariye
indiren idari tedbirlerden biri de gerektiğinde ücretlere müdahale etmek ve bu
müdahaleyi hem anlaşmazlığın tarafları, hem de toplum için en uygun olan biçimde
yapmaktır. Geçmiş devirlerin İslâm hukukçuları bu konuyu daha çok ihtikâr ve
narh koyma münasebetiyle ele alıp işlemişlerdir. Buna göre devlet, fiyatların ve
ücretlerin tabiî ve ekonomik gereklere uygun olarak oluştuğu ve yürüdüğü sürece
müdahalede bulunmaz. Mal, emek ve iş arzında tabiî ve âdil olmayan, amme
menfâatine de aykırı bulunan gelişmeler olursa devlet müdahale eder, işten
anlayanlar ile danışmalar yapılır,ücret ve fiyatlar buna göre belirlenir. (İbn
Kayyim, age., s. 237, 241). Günümüzde ücretlere müdahale daha çok "asgarî
ücretin belirlenmesi" şeklinde olmakta, bu da, hak edilenden daha az olduğu
iddiâsı ile anlaşmazlık doğurmaktadır. İslâm'da devlet, ne işçinin, ne de
patronun yanındadır; devlet hak ve adâletin yanındadır, onun görevi insanlar
arası ilişkilerde hak ve adâleti hâkim kılmak, iyi duyguları geliştirmektir.
Gerektiğinde ücret belirleme işi de bu ölçüler içinde yapılacaktır.
B. Anlaşmazlıkları Çözüme Bağlayan Kuruluşlar ve Çözüm Yolları:
1. Sulh aracıları:
Anlaşmazlık olduğunu bilen, haber alan her müslüman elinden gelen gayreti
sarfederek tarafları anlaştırmak, aralarında uzlaşma sağlamak için gayret
edecektir; çünkü Kur'ân-ı Kerîm müslümanları buna teşvik etmiş, bunu yapanlara
büyük mükâfat vâdedilmiş (Nisâ: 4/114), "sulhun hayırlı olduğu" bildirilmiş
(Nisâ: 4/128), bizzat Peygamberimiz (sav) defalarca, anlaşmazlığa düşen
tarafların arasına girerek onları uzlaştırmış ve şöyle buyurmuştur: "Müslümanlar
arasında sulh caizdir; ancak haramı helâl kılan, yahut helâlî haram kılan
anlaşma müstesnadır." (Ebû Dâvûd, Akdıye, 13). Kendileri sulh teşebbüslerinde
genellikle güçlü olanların zayıf olanlar lehine bazı fedâkârlıklarda
bulunmalarını, zayıf veya borçlu olanın da elinden geleni yapmasını isteyerek
anlaşma sağlamıştır (Buhârî, Sulh, 10, 12, 14). Peygamberimizin (sav), sayısız
iş ve meşguliyetine rağmen sulh aracılığı yapması, toplumda itibarlı ve tesirli
kişilerin gerektiğinde bu vazifeyi yerine getirmekten geri durmamaları konusunda
bir teşvik ve örnek davranış mahiyetindedir.
2. Hakemler:
İslâm'dan önce de anlaşmazlıkların çözümünde kullanıldığı bilinen hakem usûlü,
İslâm'ın gerçekleştirmek istediği maksatlara uygun bulunduğu için benimsenmiş,
Kur'ân-ı Kerîm aile anlaşmazlığında hakeme başvurulmasını tavsiye etmiş,
Peygamberimiz (sav) de gerektikçe bu yola başvurmuştur. Hakemlikle ilgili âyette
şöyle buyurulmaktadır: "Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız,
erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin; bunlar
barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur, şüphesiz Allah her şeyi bilen ve
her şeyden haberdar olandır." (Nisâ: 4/35). Kur'ân-ı Kerîm'in tavsiyesi ve
Peygamberimizin (sav) uygulamasını göz önüne alan hukukçular, hakemler yoluyla
anlaşmazlıkların çözüme bağlanmasının yalnızca aileye mahsus olmadığı, diğer
haklar ve dâvalarda da geçerli bulunduğu sonucuna varmışlardır. Mecelle,
1841-1851. maddelerinde tahkîm (anlaşmazlıklarda hakem tayini) usûlünü
kanunlaştırmıştır. Sulh ile hakem kararı arasındaki en önemli fark, birincisinin
karşılıklı rızâ ile fedâkârlığa, kısmen de olsa hak ve alacaktan vazgeçme
esasına dayanmasına karşılık ikincisinin, hakkın tesbitine ve sahibine
verilmesine yönelik bulunmasıdır. Ayrıca sulh, aracıların yardımı ile tarafların
karşılıklı rızaları ve bir çözüme birleşmeleri şeklinde olmaktadır; hakem
usulünde ise tarafların rızası yalnızca hakem tayininde aranmakta, bir kere
hakemler tayin edildikten ve karar ortaya çıktıktan sonra -taraflar sonuca rıza
olsunlar, olmasınlar- bağlayıcı olmaktadır (Mecelle, md. 1842, 1848). Bununla
birlikte anlaşmazlığın tarafları, hakemlere sulh etme selâhiyeti verirlerse, bu
takdirde hakemlerin sulh yoluyla çözüme gitmeleri de mümkün bulunmaktadır (md.
1850). Hükümden önce hakemlerin azli caiz olmakla beraber hükümden sonra, yahut
da hakemleri mahkeme tasdik eyledikten sonra azilleri mümkün değildir (md.
1849). Hakem iki kişi olursa karar ancak ittifakla alınabilir. Hakemin ikiden
fazla olması durumunda ekseriyet kararının geçerli olup olmadığı konusu
doktrinde tartışılmıştır. Mecelle şârihi, hakemlerin belli olmaları şartından
hareketle "ekseriyeti kimlerin teşkil edeceğini önceden taraflar
bilmediklerinden" ekseriyet kararı geçerli olmaz sonucuna varmıştır. Ancak
tarafların, kararlarının ne olacağını bilmedikleri halde hakemlerin tamamına
razı oldukları gözönüne alınırsa, ekseriyet kararının da geçerli olması
gerekecektir. Bu noktada azınlıkta kalanlar ile çoğunluğu teşkil edenlerin
kimler olduğunu önceden bilmek, yahut bilmemek önem arzetmemektedir (Mecelle,
md. 1844 ve Ali Haydar, Duraru'l-hukâm, c. IV, s. 810).
İşçi-işveren anlaşmazlıklarında tarafların belirleyeceği hakemler, gerekli
inceleme ve araştırmayı yaptıktan sonra adâlet ve hakkaniyet kaidelerine göre
anlaşmazlığı gidermek, gereken kararları -bağlayıcı olarak- almak imkânına
sahiptirler.
3. Hisbe teşkilâtı:
Hisbe görevi İslâm toplumuna ait olup marûfu emretmek, münkeri yasaklamak ve
önlemek vazifesi ile yakından ilgilidir. Marûf İslâm dininin ve müslümanların
iyi, doğru ve gerekli buldukları inanç ve davranışlar, münker ise bunun zıttıdır.
Müslümanlar toplum içinde marûfu gerçekleştirmek, münkeri de yok etmekle
yükümlüdürler. Her müslüman bunu gücü ve imkânı nisbetinde yerine getirme
durumundadır; ancak hem görevin tam olarak yerine getirilmesi, hem de anarşiye
meydan verilmemesi için baştan beri, devletin tayin ettiği hisbe görevlileri
bulunmuştur. Hz. Peygamber (sav) devrinde bu işi Hz. Ömer'in yürüttüğü
bilinmektedir. Hisbenin önemli bir özelliği ve mahkemeden farkı, tahkikat ve
isbata muhtaç olmayan açık ihlâllere müdahale etmek, anında icrâ ve infâz ile
münkeri önlemek, ortadan kaldırmaktır, bunun için mağdurun veya bir başkasının
başvurması da şart değildir. Hisbe görevlileri İslâmî talimatın çiğnenmesi
muhtemel yerlerde devamlı kontroller yapar, gördükleri gayr-i meşrû, çirkin,
haksız, ahlâka aykırı davranışlara müdahale eder, bunları ortadan kaldırırlardı.
Eğer münker konusu tahkikatı ve isbatı gerektiriyorsa, yahut hüküm ve infâz
bakımından mahkemenin selâhiyetine giren bir suç teşkil ediyorsa bunu mahkemeye
götürürlerdi. Kaynakların verdiği bilgi ve örneklere göre hisbe görevlileri
pazarcılar, zanaâtkârlar, taşımacılar, tüccarlar, işverenler, işçiler ve
benzerlerini kontrol etmişler, ölçü, tartı, ücret ve fiyatlarla ilgilenmişler,
insanların toplandığı, eğlendiği, ibâdet yaptığı yerlerde bulunmuşlar ve açıkça
işlenen günahlara, çiğnenen dinî yasaklara yapılan haksızlıklara müdahale
etmişlerdir. Meselâ Hz. Ömer'in, devesine fazla yük vuran bir taşımacıyı hisbe
memuru sıfatıyle cezalandırdığını bütün ilgili kaynaklar kaydetmektedir. (İbnu'l-uhuvve
Muhammed b. Ahmed el-Kuraşî (v. 729/1329), Me'âlimu'l-kurbe, Mısır, 1976, s. 11;
277-323, H. Karaman, İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri, c. II.) Muhtesib adı
verilen hisbe görevlileri stokçuluk, tekelleşme, toptan işi bırakma gibi amme
menfâatine ve ihtiyacına aykırı davranışlarla da ilgilenmiş, bunları önlemiş,
gerek iş sahibi ve gerekse çalışanların haklarını vermek şartıyle onları işe
zorlamış, calışmaya mecbur etmişlerdir. İbn Kayyim'in kitabında konumuzla ilgili
çok önemli ifadeler yer almaktadır: "Hisbe görevlisi, fiyat ve ücretleri
yükseltmek için kurulan ortaklıklara mani olacaktır... halkın arâzîsini taksim
işini görenlerin, ücreti yükseltmek için kuracakları ortaklıkları engellediğine
göre, belli bir fiyattan aşağı satış yapmamak üzere sözleşen tüccarlara elbette
mani olacaktır. Alım ve satımda serbest rekabeti önleyen, ucuza alıp, değerinden
pahalıya satmak ve aradaki farkı paylaşmaya yönelik bulunan birleşme ve
anlaşmalar da böyledir; muhtesib bütün bunları engelleyecektir; çünkü bunlara
dokunmamak zulüm ve düşmanlığı desteklemek olur... Bir de insanların, çiftçilik,
dokumacılık, inşaat gibi belli bir zanâatın icrasına ihtiyaçları bulunursa
devlet görevlisi vâsıtasıyle bunları, emsal ve raiç ücretle bu işleri yapmaya
mecbur eder... (s. 226). Toplum içinde bu işleri yapanlar, toplumun ihtiyacına
denk, yahut ondan daha az olursa bu işleri yapmak, becerenlere farz-ı kifaye
olur. Bu sebeple devlet bunları, mezkûr işleri yapmaya, emsal ve raiç ücreti
verdirerek mecbur kılar. Bu işleri yapanlar halktan fazla ücret talep
edemiyecekleri gibi, halk da (işveren de) bunlara hak ettiklerinden daha azını
vererek zulmedemez; devlet bunları engellemekle yükümlüdür..." (s. 228).
İşçi ile işveren arasındaki anlaşmazlıklar, taraflardan birinin haksızlığından,
hakkı teslim etmemekte direnmesinden, gücüne dayanarak karşı tarafa
zulmetmesinden kaynaklanıyorsa devlet ve onu temsilen hisbe görevlileri duruma
müdahale etmek, haksızlığı gidermek ve böylece anlaşmazlığı çözmekle
yükümlüdürler. Bugün işçi-işveren anlaşmazlıklarının sürüncemede kalmasının
sebeplerinden biri de -hisbe teşkilatı gibi- hakkın ve adâletin tarafını tutan,
taraflarla birlikte amme menfâatini de gözeten, tam mânâsıyle tarafsız ve
güvenilir bir kuruluşun bulunmamasıdır.
4. Mahkemeler:
İslâm'da nazarî olarak mahkemeler hür ve müstakildir, hâkimleri bağlayan şey
yalnızca kanunlar ve -kendileri müctehid değil iseler- müctehidlerin
ictihadlarıdır. Hâkimler, kaza yetkisi de kendisine ait bulunan devlet başkanını
temsil ederler ve devlet başkanının bunları azil yetkisi vardır; ancak devlet
başkanı da Kur'ân-ı Kerîm, Sünnet ve Şûrâ önünde sorumludur, hesap verme
durumundadır. İslâm tarihi boyunca gereken sayı ve çeşitte mahkeme kurulmuş,
görev yapmıştır. Başlangıçta idare ve kazâ aynı şahısta toplandığı halde zamanla
bunlar bir birinden ayrılmış, büyük, önemli, tarafları bakımından hüküm ve
icrada güçlük bulunan dâvâlar için "dîvânu'l-mezâlim" ismiyle ayrı mahkemeler
kurulmuştur. İslâm dini adâletin tevzîini emretmiş (Mâide: 5/8; Nisâ: 4/58),
bunu devlet başkanına görev olarak vermiş, muhâkeme usûlü ile ilgili prensipler
koymuş, bunların ötesinde şekil ve detayları topluma ve devlete bırakmıştır?
Mesâlih (amme menfâatinin gözetilmesi, korunması) prensibine göre devlet, sayı
ve çeşitlilik bakımından gerekli gördüğü kadar mahkeme kurmak, bunların
selâhiyetlerini belirlemek yetkisine sahiptir. Gerekiyorsa işçi-işveren
anlaşmazlıklarına bakan, bunları hükme ve çözüme bağlayan ihtisas mahkemeleri
kurma imkânı her zaman mevcut bulunmaktadır.
VIII. SOSYAL ADÂLET
İşçi ve işveren, fakir ve zengin, âmir ve memur; üst ve ast, âlim ve câhil...
bir toplumun ferdleri, cüzleri, bütünleyen parçalarıdır. Bunları, mensubu
bulundukları toplumdan ve bu topluma hâkim olan sosyal, iktisadî, hukukî ve
ahlâkî düzenden ayrı düşünmek, ayırarak ele almak uygun değildir; araştırıcıyı
yanlış neticelere götürür. İnsanı ruhu ve maddesiyle, dünyası ve âhiretiyle,
ferdi ve toplumu ile bir bütün halinde ele alan İslâm'ın hedeflerinden biri de
sosyal adâlettir; ona göre toplumun dirlik ve düzeni, bu düzen içinde ferdin
şahsiyetini geliştirmesi, kabiliyetlerini, azamî derecede ferdî ve içtimaî
menfâatler sağlayacak şekilde işletmesi toplumda sosyal adâletin varlığına
bağlıdır.
Sosyal adâlet, toplum içinde ferdin, hiçbir imkândan ve fırsattan mahrum
edilmeksizin, insana yaraşır bir hayat yaşayabilmesini, bilgi, beceri ve
kabiliyetlerini, şahsı ve toplumu için en verimli bir şekilde işletip
kullanabilmesini gerektirir. İslâm'da sosyal adâletin hedefi, toplum içinde tek
fakir bırakmamak ve bütün ferdleri, ekonomik yönden eşit kılmak değildir; çünkü
İslâm gerçeklere, insan tabiat ve fıtratına dayanan bir dindir. İnsanların
kabiliyet, imkân ve bunlara bağlı olarak malî durumlarının farklı oluşu ise
ezelî bir gerçektir. Kabiliyeti, emeği ve işi ne olursa olsun, gelirden payı
aynı olan ferdlerin teşkil ettiği bir toplumun, fakirlik probleminden kurtulayım
derken bir nevi esaret zincirine bağlandığı, hürriyetlerini kaybettiği,
kişiliğini geliştirme imkânından mahrum kaldığı... bütün bunlara rağmen ekonomik
eşitliğe de kavuşamadığı görülmüştür. Bunları önceden takdir eden ilâhî din
İslâm'a göre hedef, fakirliği ortadan kaldırmak değil, ona yeni bir mefhum
kazandırmak, fakire insanca yaşama imkânı ve fakirlikten kurtulma fırsatı
vermektir. İslâm'a göre fakirlik mefhumunun değişmez bir sınırı yoktur; çünkü o
fakirliği, insanın temel ihtiyaçlarına, bu ihtiyaçları ise örf-âdete
bağlamıştır. Şüphesiz örf-âdetin de ekonomik hayat, teknik ve medenî seviye ile
sıkı bir ilişkisi vardır. Dün bilinmeyen ve ihtiyaç sayılmayan nice âlet,
malzeme, gıda ve eşya bugün ihtiyaçtır. Bu zamana göre değiştiği gibi, toplumdan
topluma da değişmektedir. Bir toplumda millî geliri ferdlere taksim ettiğimiz
zaman ferd başına düşen gelir ve bu gelirin sağlayacağı refah seviyesi aynı
zamanda aslî ihtiyaçların yaklaşık olarak ölçüsünü verir. İşte bu refah seviyesi
taban kabul edilecek, bundan mahrum olanlar fakir sayılacak, ihtiyaç
derecelerine göre yardıma ve desteğe hak kazanacaklardır. Sosyal adâletin hedefi
her ferdi, ortalama sosyal refah seviyesine ulaştırmaktır. İslâm bunun için iki
yol takip etmiştir:
1. Manevî (ruhî) ve ahlâkî,
2. Maddî, hukukî ve kanunî.
A. Manevî ve ahlâkî tedbirler:
Bundan maksat, insana kendini tanıtmak, onu yüce insanî maksatlara ve hedeflere
yöneltmek, insana, maddî ve bedenî ihtiyaçları yanında ve bunların üstünde ruhî
ve manevî ihtiyaçlarını hissettirmek ve onu, dengeli bir şekilde bu iki ihtiyacı
birden tatmin yollarına sevketmek, içten ve dıştan gelen hürriyet engellerini
ortadan kaldırmak, insanı herşeyden önce vicdan polisi ve Allah sevgisine
dayanarak karar ve davranışa itmektir. Bu ahlâkî terbiye olmadan yalnızca
ekonomik ve kanunî tedbirlerle sosyal adâlet, sosyal güvenlik ve huzuru sağlamak
mümkün değildir. İslâm getirdiği iman esasları, ibâdetler ve ahlâk
prensipleriyle manevî tedbirlerin en mükemmel örneğini vermiştir.
B. Ekonomik ve hukukî tedbirler:
Sosyal adâleti de ihtivâ eden İslâmî bir toplum düzenini gerçekleştirebilmek
için alınacak hukukî ve iktisadî tedbirler, yalnızca İslâm'ın ilk devirlerinde
tatbik edilenlere münhasır değildir; bunların yanında, İslâm'ın ruhuna ve
prensiplerine aykırı olmayan, âmme menfâatini temin (celb el-mesâlih) ve kötüye
giden yolları tıkama (sedd ez-zerâi') kâidelerinin gereği olan daha başka
tedbirleri de almak mümkündür. Gerek geçmişte alınmış ve gerekse bugün alınması
mümkün olanları -bir fikir vermek üzere- şöyle sıralamak mümkündür:
1. Zekât:
Günümüzde zekâtın toplanma ve dağıtılmasını teşkilâtlara bağlamak, zekât
gelirlerinden fakirler için fabrika, işyeri vb. devamlı gelir kaynakları tesis
etmek, yeni bazı mal ve servet kaynaklarını zekâtlandırmak... üzerinde önemle
durulması gereken tedbirlerdir.
2. Sosyal dayanışma müessesesi:
Bu müesseseyi nazarî plânda daha önce açıklamaya çalışmıştık. Sosyal dayanışma
ve yardımlaşma daha ziyâde ferdin ve toplumun vicdanına, ihtiyarına
bırakılmıştır. Toplum bunu ihmal ederse, devlet şu tedbirleri alabilir:
a) Her ferd için asgarî sosyal refahı temin edinceye kadar mal ve gelirleri
vergilendirmek; tabiî bunu yaparken devlet, iş hayatının devamını mümkün
kılacak, üretim kaynaklarını kurutmayacak ve özel teşebbüsü baltalamayacaktır.
b) Gerektiğinde kullanılmayan mülk toprakları bedelsiz veya sembolik kira
bedelleriyle fakirlerin istifadelerine vermek. (Mülkiyet yine sahiplerine ait
olacaktır).
c) İşçilere ve çalışanlara, ücret yerine, işyerlerinin gelirlerinden pay
verdirmek; bu pay -ücrette olduğu gibi- asgarî geçim karşılığından az
olmayacaktır; eğer işverenin bunu sağlaması mümkün olmazsa üzerini devlet
tamamlayacaktır.
3. Âmme hizmetlerinin gerektirdiği giderleri temin etmek:
Savunma, eğitim ve öğretim, sağlık, yol, su, elektrik vb. âmme hizmetlerinin
yeterince sağlanabilmesi için gerekli gelir kaynaklarını harekete geçirmek ve
icâbında vergi kaynağına başvurmak.
4. Gerektiği zaman madenleri, petrolü, su, elektrik ve toplu taşıma vasıtalarını
ve benzerlerini devletleştirerek ferdlerin bunlardan en ucuz bir şekilde
faydalanmalarını sağlamak. Devletleştirmenin kamu yararına aykırı olması
durumunda, dar gelirlilerin ezilmesini ve mahrum kalmasını engelleyecek başka
tedbirler almak
5. "Miras taksiminde yakınlar, yetimler ve düşkünler bulunursa, ondan onlara da
verin, güzel sözler söyleyin:" (Nisâ: 4/8) âyetine dayanarak fakirler lehine
verâset ve intikal vergisi koymak.
6. Kumar, fuhuş, alkollü içki ve uyuşturucu madde alışkanlığı ile mücadele
ederek bunların sebep ve saiklerini ortadan kaldırmak.
7. "Faydalı olanı sağlama ve zararlı olanı önleme" prensibinin gerektirdiği
diğer tedbirleri almak.
İşte bütün bu tedbirler, işçi-işveren ilişkilerini tayin ve tanzim eden hüküm ve
kaidelerle beraber işletildiği zaman toplum huzuru, kalkınması ve barışı içinde
iş barışı da gerçekleşecek, müslümanlar dünyaya örnek bir toplum
oluşturacaklardır.
"Böylece sizi, insanlara örnek olmanız için tam ortada bulunan bir ümmet kıldık.
Peygamber de size örnektir..." (Bakara: 2/143).
İslâm Ekonomi Düzeni İçinde İşçi-İşveren Meselesi
Bu yazı, Mevdûdî'nin Usûlü'l-İktisâd isimli eserinden tercüme edilmiştir (s.
98-120).
Teşhis ve tedâvi
İktisâdı ve iktisâdî doktrinler tarihini, geniş bir perspektif içinde
inceleyenler, şu apaçık neticeleri göreceklerdir:
1. Batı'nın dünkü ile bugünkü içtimâî hayatı arasında ortak problemler ve
açmazlar vardır. Feodal sistem, birçok özellikleriyle toplumumuzda varlığını
devam ettirmektedir. Sayısız kusur ve noksanlarıyla bizde kapitalizm de
doğmuştur. Ortada, gerileme devrimizden kalan hastalıklar yanında, ülkemize
kapitalizmle birlikte giren dertler vardır. Ancak bizim toplumumuz ile batı
toplumu arasında mevcut önemli fark: Batıda olduğu gibi müreffeh sınıfın
tarafını tutan, Allah ve din namına onların haksız imtiyazlarını ve Allah'ın
kulları üzerine zorla yüklenmiş hakları koruyan papalık, kilise nizâmı ve din
adamları sınıfının (priest class) bizde mevcut olmamasıdır.
2. Bu tarihî incelemeyi yapanlar bizim akıllı ve bilgili geçinenlerimizin,
toplumun problem ve çıkmazlarını çözmek için Allah'ın her günü ileri sürdükleri
gülünç ve değersiz tekliflerinin kökünü ve kökenini de tesbit etme imkânını
bulacaklardır. Birisi çıkıyor, sosyal plânlamaya olan şiddetli ihtiyaçtan
bahsediyor, diğeri ülkenin ekonomik düzeni üzerinde inkılâp ve değişiklikler
istiyor, üçüncüsü toprağın devletleştirilmesine ve fertlerin elinden alınmasına
çağırıyor. Dördüncüsü ülkedeki ağır sanayîin (key industries) devletleştirilmesi
tezini ilân ediyor, bazan bir reçeteciler meclisi toplanıyor, uzun boylu düşünüp
taşındıktan sonra feodalite kalıntılarının kökünü kazıma şeklindeki kararını
sunuyor. Bütün bunlar doğulu doktor taslaklarının, batılı meslektaşlarının
ilhamlarından aşırdıkları reçetelerden ibarettir. Üstadlarının Rusya, Almanya,
İtalya, Amerika ve İngiltere'de deneyip de başarısızlığa uğradıkları bütün
tecrübe ve operasyonları, onlar da doğuda denemek istiyorlar. Ancak, bu noktada
bizimle batılılar arasında büyük bir fark vardır. Çünkü batılı doktor
taslakları, yetersiz bilgileriyle beraber, doktrin sahibi, düşünen kişilerdir.
Halbuki bizde eczane açıp hastalıkların tedâvisinde mütehassıs olduklarını iddiâ
edenler, bilgisizlik ve anlayışsızlık yanında, üstadlarını körükörüne taklidi
kendilerinde birleştirmiş kimselerdir. Batılı üstadları, ilâçlarının hastayı
sıhhate kavuşturmadığını görünce, hemen reçeteyi değiştirirken, doğudaki sadık
talebeleri, yine batıdan değişikliğe müsaade eden yeni bir ilham almadıkça,
hastanın son nefesine kadar tedâviyi değiştirmeye yanaşmazlar.
3. Batının içtimâî tarihini, batılı milletlerin düşünce ve davranışlarını
inceleyen kimsenin tesbit edeceği bir başka vâkıa da, sürekli "mücadele ve
çatışma"dır; bunlardan bir grup (sınıf) hayat meydanına hâkim olur; ahlâk, din,
hukuk, örf-âdet, kültür ve medeniyeti belli bir yöne çeker, diğer sınıfların
maruz kaldıkları acılara, baskılara ve haksızlıklara aldırmaz, bunları
düzeltmeye gayret etmez. Sonra bu ezilen gruplar içinden bir grup, zalimlere baş
kaldırarak ayaklanır, kötülerin yanında iyileri de silip süpürür, düşünce ve
hareket sisteminin hedefini değiştirir... nihâyet haksızlık, baskı ve işkence
yine doruk noktasına ulaşır, sonra durum şikâyet ve yakınma sınırını aşarak
üçüncü bir grubun ülke düzenine karşı çıkmasına varır, direnme ve mücadele seli
bâtıl ile beraber hakkı da alıp götürür, ülkede öncekileri de aratan sivrilikte
bir düzen teşekkül eder, sonra aşırılıkta bundan geri kalmayan yeni bir sel,
eskisini bastırır... İşte bu devamlı çekişme ve çatışma sebebiyle insan, batı
tarihinin, akıllı bir kimsenin dosdoğru yolunda yürüdüğü gibi değil de,
sarhoşun, eğriler çizerek yalpaladığı gibi seyretmekte olduğunu müşahade eder.
İşte bu vâkıadır ki zavallı Hegel'i ve Marks'ı bu zikzaklı gidişin, insan
medeniyetinin ilerlemesinde takib ettiği normal yol olduğu zan ve hayaline
sevketmiştir. Fakat gerçek şudur ki, bütün bunlar bir tek şeyin neticeleridir:
Batı, uzun bir süreden beri hayatını, kitapsız ve rehbersiz olarak
sürdürmektedir. Saint Paul vasıtasıyla kendilerine ulaşan hıristiyanlık, daha
önceden musevîlik ile alâkası kopmuş durumda idi. Muhtevâsı da Hz. İsâ'dan (a.s)
nakledilen bir takım ahlâkî mev'izelerden, öğütlerden ibaret idi; medeniyete,
idare ve ekonomiye temel teşkil edecek ilâhi hidâyet ve talimâttan mahrum
bulunuyordu. Yüzde doksan sekizi insan sözü, yüzde ikisi Allah kelâmı olan
mukaddes kitâbın Ahd-i kadim kısmı da böyleydi; sonradan hıristiyanlar bir inanç
ile ona da yönelip rehber edinmek istediler ise de hayatları için muhtaç
oldukları ışık ve hidâyeti orada da bulamadılar. Roma İmparatorluk döneminin
yayılmasından bir müddet sonra ve Ortaçağ karanlığının ufukları kaplamağa
başladığı sırada İslâm güneşi de doğudan yükselmeye başlamıştı. Fakat
hıristiyanlığı, hayatlarını düzenleyen hükümlerden uzak bulunması şartıyla kabul
eden Avrupalılar için İslâm'ın rehberliğine yönelmek mümkün değildi; çünkü
İslâm, insan hayatının bütün yön ve yanlarını kaplayan, bunlara şekil ve
istikamet veren "nizâmlayıcı hükümlerinden" soyularak, yalnızca "ibadet ve
imanını" insanlara sunmayı asla kabul etmiyor, buna rızâ göstermiyordu. Bir bu
sebeple, bir de kilise adamlarının aleyhte propagandaları ile, halk arasında
meydana getirdikleri "İslâm'a karşı taassup" sebebiyle Avrupalılar İslâm
hidâyetinden faydalanmadılar. Bütün bunlardan sonra Avrupalılar için hayatlarını
bizzat kendi akıllarıyla düzenlemekten başka çare kalıyor muydu? İşte onlar da
bunu yaptılar. Ancak tabiâtı icabı olarak insan, hiçbir halde yalnızca aklına
dayanarak kanun vazetme ve hükümler verme kudretine mâlik değildir; çünkü aklın
her anında yanından ayrılmayan arzu şeytanı vardır. Ayrıca hayatı düzenleyen
kâide ve kanunların vaz'ına bütün insanların katılmaları da mümkün değildir,
insanlar arasında bulunan akılca ve zekâca üstün kimseler bir düzen teklif eder
ve bunu vazederler; şüphesiz bu kanun koyucuların bilgileri yanında şahsî
bağlantıları ve zümrevî temayülleri de vardır; bu sebeple de koydukları nizama
ancak aynı bağlantı ve temayülleri paylaşanlar râzı olurlar. İşte bu sebepler
yüzünden Avrupa tarihinin her merhalesinde vazedilen hayat düzeni dengesiz
olmuş, bunun tabiî neticesi olarak da ehâlisî arasında sert çatışmaların ardı
arkası kesilmemiş, ihtilâfın sonu gelmemiştir.
Burada ortaya bir sual çıkıyor: Biz müslümanlar da batılılar gibi yolumuzu
aydınlatan bir kitaptan ve rehberden mahrum muyuz? Biz de, mesele, problem ve
dertlerimizi halletmek için, batıda komünist, nazi, faşist ve kapitalistlerin
seçtikleri yolları seçmeye mecbur muyuz? Hayatımız için dengeli ve tutarlı bir
nizam kurmamıza yardımcı olacak bir ışığa biz de mi sahip değiliz? İslâm'ı bilen
herkes bu suallere -İslâm adına- müsbet cevap verecek, "dertlerimizin çaresi,
problemlerimizin çözümü İslâm'dadır," diyecektir.
Gerçek problem:
İslâm esaslarına göre bu meselelerin çözümünü nasıl arayacağız noktasına gelince
dünyanın ve bizim karşımızda duran problemi bir kere daha kavramamız
gerekecektir. Bu da kısaca şöyle ifade edilebilir:
Mutlak hürriyet esasına dayanan ekonomiyi alsak ki buna göre herkes kayıtsız,
şartsız ve itirazsız olarak dilediği üretim vâsıtası ve servet kaynağını ele
geçirmek, müsabaka ve rekâbet dışında hiçbir sınıra tâbî olmadan dilediği ölçüde
şahsî menfâati için çalışmak hakkına sahiptir... İşte bu ekonomik düzeni alırsak
bizdeki feodalite düzeninin bakiyesi ile beraber kapitalizmin de bütün
kötülükleri hayat sâhasında kendini gösterir.
Ferdî ve özel mülkiyeti ortadan kaldırır ve onun üzerinde, tam bir toplumcu
düzen çerçevesinde tasarruf edersek, şüphesiz zikredilen kötülükleri büyük çapta
önleyip telâfî edebiliriz; ancak gerçek şudur ki bu köklü değişiklik, sınırsız
ölçüde cana ve mala kıymadan, ahlâk ve dine açıkça cephe almadan gerçekleşemez;
nitekim Rus komünist ihtilâlinde bunun böyle olduğu görülmüştür. Ayrıca -olmaz
ya- bu değişikliğin, bazı sosyalistlerin dediği gibi barışçı demokrasi yoluyla
gerçekleştiğini kabul etsek dahi, sosyal mülkiyet sistemi şüphesiz olarak
ferdlerin şahsî hürriyetlerini sona erdirecektir. Şu halde demokratik yollarla
sosyalizmi kurmak, bizzat demokrasi ile demokrasinin hakkından gelmek demektir;
çünkü demokrasinin var olması ve yürümesi toplum içinde, iş ve mesleklerinde hür
ferdlerin teşkil ettiği bir ekseriyete bağlıdır. Halbuki sosyalizm, tam bunun
aksine hür meslek ve işleri ortadan kaldırmaktadır; çünkü bu takdirde ekonominin
her kesimi, toplumun idaresi altında yürütülmekte ve işçileri de devlet memuru
haline gelmektedir ki bunların ne ölçüde iş ve fikir hürriyetine sahip
olduklarını bilmeyenimiz yoktur. Ekonomik hayatta bu tatbikat ne kadar
genişlerse; düşünce, söz, toplanma, konuşma, yazma, çalışma ve yaşama hürriyeti
de o ölçüde daralmaktadır. Sosyalist idare, ülke ekonomisine tam olarak hâkim
olunca, ülkenin bütün vatandaşları hükümetin memurları haline gelmektedir. Yine
bu sistemin tabiî bir neticesi olarak bir kere ülkenin idaresini ele geçiren ve
halkın başına geçeni, bir daha mevkiinde uzaklaştırmak ve vazifesinden azletmek
mümkün olmamaktadır.
Ferdî ve özel mülkiyeti kaldırmak yerine, üzerine devlet otoritesini koysak,
nazi ve faşistlerin yaptığı gibi bütün ekonomik faaliyetleri merkezî bir plân
içinde yürütsek şüphesiz bu da kapitalizmin birçok kötü neticelerine çare olur;
fakat ferdî hürriyet o kadar nazik bir şeydir ki, bu kadarlık bir sosyal
plânlama ve müdahale dahi ona zarar verir, onu bizden uzaklaştırır.
Kapitalist sistemi olduğu gibi bırakarak Amerikalıların ve İngilizlerin kendi
ülkelerinde yaptıkları gibi bazı düzeltmeler, reformlar yapsak bu yol
demokrasiye dokunmaz ve ferdî hürriyet de kurtulur; ancak kapitalizmi dünyanın
büyük belâsı ve lâneti haline getiren gerçek ve tehlikeli kötülüklerinden
hiçbiri bu tedbirlerle ortadan kalkmaz.
İnsanlık iki belânın arasında kalmış gibidir; bir tarafında kuyu varsa diğer
tarafında da uçurum vardır; yürümek ve ilerlemek istediği takdirde ikisinden
birine düşmek durumundadır. Zavallı insanlık toplumun kurtulması yolunu tutsa
ferdlerinin şahsî hürriyetlerini kaybediyor, ferdlerin şahsî hürriyetlerini
kurtarmak için çalışsa, toplum hayatı tehlikeye giriyor; hâsılı bugüne kadar
arzu edilen hayat düzenini bulamadı; öyle bir hayat düzeni ki: Bir yanda bütün
fayda ve bereketiyle hedefine doğru yürüyüp ilerleyen sanayi inkılâbı, öte yanda
ferdî hürriyet ve sosyal kurtuluş olsun; bu ikisi tam bir itidal ve denge içinde
yanyana yürüsünler! İnsanlığın geleceği işte böyle bir düzeni bulup ortaya
koymasına bağlıdır; talihsizliği yüzünden bunu keşfedemezse, sınaî inkılâp
silâhıyla kendi kendini öldürecek; tâlihi yâr olur da onu bulabilirse
-yeryüzünde yaşayan hangi millet böyle sağlam, tam ve başarılı bir örneği ortaya
koyarsa -, insanlığın önderlik, liderlik ve öncülüğü onlara ait olacaktır.
İslâm'ın getirdiği çözüm:
Şimdi de İslâm'ın teklif ettiği iktisadî esaslara ve usûle göre bu çıkmazın
nasıl aşılabileceğini görelim. Bunun için de öncelikle bazı temel gerçekleri
gözönüne alalım:
İslâm'ın sosyal düzenini anlamak için bilinmesi gereken ilk esas, ona göre
birinci derecede önem taşıyan varlığın, cemaat, toplum ve ümmet değil, "ferd"
olduğudur; ferd toplum için değil, toplum ferd içindir. Herhangi bir cemaat ve
millet, toplum olma vasfıyla Allah'a karşı sorumlu değildir, aksine toplumun her
bir ferdi, bu sıfatı ile Allah'a karşı sorumludur; insanın kurtuluşu ve ahlâkî
değeri, yalnızca bu ferdi sorumluluk üzerine bina edilmiştir. İçtimaî (sosyal)
hayattan asıl maksad, toplumun kurtuluş ve refahı değil, ferdlerin kurtuluşu,
refahı ve saadetidir. Bir toplum düzeninin uygun olup olmadığının gerçek ölçüsü,
ferdlerinin şahsiyetlerini geliştirme, istidat ve kabiliyetlerini değerlendirme
mevzûundaki başarı derecesi ile anlaşılır. Bu sebepledir ki İslâm, ferdlerin
müstakil şahsiyetlerinin eriyip dağılacağı, büyük bir kısmının bir azınlığın
elinde cansız âletler haline geleceği bir sosyal plânlama ve düzenlemeyi, böyle
bir toplum düzeni ile ferdlerin sımsıkı bağlanmalarını istemez.
Gerçek şudur ki insanın ferdiyetinin olgunlaşması ve kişiliğinin tam olarak
gelişmesi düşünce ve hareket hürriyetinden istifade etmedikçe mümkün olamaz. Bu
maksada ulaşmak için insan yalnızca düşünce, yazı, söz, çalışma ve toplantı
hürriyetine değil, hayatını ve geçimini istediği gibi sağlama hürriyetine de
muhtaçtır. Bu, isbat gerektirmeyen, herkesin tabiî olarak anlayıp kabulleneceği
bir gerçektir. Herkes bilir ki geçimini istediği yoldan sağlama hürriyetine
sahip olmayan kimsenin ne söz ve yazı, ne de çalışma ve iş hürriyeti vardır.
Yeryüzünün en iyi toplumu insanın, vicdanını pazarlık konusu yapmadan, belini
doğrultacak, hayatını devam ettirecek geçimliğini, çalışarak kazanmak için
yeterince fırsat bulabildiği toplumdur. Şüphesiz sınaî inkılap çağında insan
için bu fırsatlar oldukça azalmış, büyük sınaî, ticarî ve ziraî birlikler,
kuruluşlar ferdî meslek, ticaret ve zanâat sâhasını daraltmıştır; öyle ki,
bunlar iş ve mesleklerini hürriyet içinde yürütüp başarıya ulaşma imkânını
kaybetmişlerdir? Prensip olarak şahsî mülkiyeti kabul eden düzende gücü, âleti
ve vasıtası olan ferdler, kendileri nâmına müstakil ziraî, ticarî ve sınâî
kuruluşlar meydan getirebilirler. Hattâ aynı düzen içinde üretim vasıtalarına
sahip olmayanlar (meselâ işçiler) işi veya işvereni beğenmez, araya kırgınlık
girerse o işten ayrılır ve başka bir işe girerler. Ammâ üretim vasıtalarının
tümüne veya büyük bir kısmına el koyan, bunları toplumun mülkiyetine sokan veya
-nazizm ve faşizmde olduğu gibi- şahsî mülkiyete dokunmamakla beraber bütün
iktisâdî faaliyetleri devletin tam güdümüne sokan sistemlerde, ferdler için
ekonomik hürriyetin varlığından söz edilemez; ekonomik hürriyet olamaz. İnsanın
ferdiyetini koruyan, kişiliğinin gelişmesi için çalışan ve bunu en önemli amaç
sayan her sistem; arazî, ticaret ve sanayi devletleştirmeyi veya nazilerin
yaptığı gibi bütün ekonomik faaliyetleri tam bir merkezi denetim ve yönetim
altında yürütmeyi teklif eden her nevi toplumcu plânı, prensip olarak reddetmek
mecburiyetindedir. İşte İslâm'ın bu mevzûudaki tercihi de bundan ibarettir.
İslâm'ın komünizmle savaşının bir başka sebebi de komünistlerin, üretim
vasıtalarını ferdlerin elinden çıkarmak için katil, işkence, soygun, baskı ve
tehdit vasıtalarına başvurmalarıdır. İslâm'ın tabîatı, sosyalizmin teklif ettiği
sistemi de kabûle müsait değildir; sosyalistler her ne kadar rejimlerini
yürütmek için zulüm, işkence ve soygun metodlarını kullanmıyor, arazî, ticaret
ve sanayii kanunlar çıkararak adım adım devletleştiriyorlarsa da, bu sistem de
insanlığın yaratılışı bakımından öldürücüdür. Aynı şekilde faşizm ve nazizmin
getirdiği kayıtlar ve plânlar da insan fıtratına aykırı düşmektedir her ne kadar
bunların bazı içtimaî faydaları varsa da, her hâlükârda insan kişiliğinin
ilerleme ve gelişmesini önlemektedirler.
Meselemizin başka bir yönü de şudur ki: İslâm'ın insanda oluşturmak istediği
düşünce tarzı ve ahlâkî şuurun temeli takvâdır ve kıyamet gününde Allah'a karşı
sorumlu olma şuurudur.
Ferd olsun, cemaat olsun bu iki vasfı (takvâ ve sorumluluğu) taşıyan hiçbir
kimse yeryüzünde, milyonlarca insanın şahsî mesûliyet yükünü alıp bizzat
yükleneceği bir nizâmı kurmaya ve yürütmeye rızâ göstermez. Medine'de fiyatlar
yükselip, halk, kendisinden narh koymasını, fiyatları sınırlandırmasını istediği
zaman Rasûlullah (sav): "Fiyatı koyan, darlık ve bolluk getiren, herkesin
rızkını veren yalnız Allah'tır ve ben, içinizden hiçbir kimsenin mal ve can
yönünden bir hakkını üzerime geçirmeden, böyle bir haksızlık dâvasına marûz
kalmayacak şekilde Rabbime kavuşmak istiyorum" derken, buna işaret
buyurmuşlardır.104
Ayrıca İslâm insanın, fıtrata (yaratılış özelliklerine) en yakın bir durumda
kalmasını istemekte, hayatının hiçbir yönünde zorlama ve sunîliğe kaçmasını hoş
görmemektedir. İnsanî iktisâdın fıtrata uygun hali, ferdlerin yeryüzünde
Allah'ın yaratıp yaydığı rızık kaynaklarına ve yollarına sahip olmaları, ferd ve
grup olarak onlar üzerinde tasarruf edebilmeleri ve faydalanmalarıdır. Malları,
emekleri ve hizmetleri aralarında serbest olarak mübâdele etmeleridir.
Başlangıcı bilinmeyen bir zamandan beri, insanî ekonominin mekanizması böyle
işleyip gelmektedir. Ferdin maîşetinde hür ve hayatında bağımsız olarak toplum
içinde kalabilmesi ve onun bir parçası olabilmesi yalnızca bu tabiî düzen içinde
mümkündür. Fikirleri pişmemiş ve akılları olgunlaşmamış bir takım kişilerin her
gün birini icad ettikleri sayısız ve yaygın doktrinlere gelince, bunlar tabiî
olmayan bir düzen teklîf etmektedirler; bu düzende ferd bir ruh, bir irade,
hayatta bir gaye sahibi olmaktan çok ve şahsiyetinde müstakil bir insan olmaktan
ziyade sosyal makinanın bir parçası durumundadır.
İslâm sun'î, anormal yolları benimsemediği gibi devrim yollarını da benimsemez.
İslâm'dan önce Arapların, hayatlarını kazanmak için kullandıkları pekçok yolu
sonradan İslâm yasakladı; ancak sahiplerinin bu yar-i meşrû yolardan
kazandıkları mal ve mülkleri ellerinden almadı; kezâ tefecilere, fuhuş yapanlara
ve yağmacılara dokunmadı; yâni geçmişte yaptıklarından dolayı onları sorumlu
tutmadı. Tam aksine İslâm medenî hukuku, bütün ferdlerin daha önceden mâlik
oldukları mallar üzerindeki mülkiyet haklarını kabullendi ve geleceğe ait olmak
üzere bütün haram kazanç yollarını kapadı, koyduğu miras hukuku da zaman içinde
tedrîcen eski mülkleri dağıtma yolunu açtı.
Bazı açıklamalar:
Yukarıda geçen mütâlaamız ve "yeni kapitalist sistem" hakkında söylediklerimiz
incelenirse serbest ekonominin insana en uygun ekonomi prensiplerini ihtivâ
ettiği anlaşılacaktır; ancak bu sistemi, burjuva sınıfının, aşırılık ve
bencillikleri sebebiyle karıştırdıkları unsurlardan temizlemek şarttır; esasen
-açıkladığımız - kötü neticelerin sebebi de bu aşırı katkılardır; bunlar
temizlenince insanî ekonomi, bütün kolaylık ve huzuru ile fıtri ve tabiî
temelleri üzerinde yürüyecek, kapitalist sistemin kötülükleri doğuş fırsatı
bulamayacak ve insanlar bunları tedâvi için tabîi olmayan bazı tedbir ve yollara
başvurmak mecburiyetinde kalmayacaktır.
İşte İslâm'ın yolu budur; o, mutlak (tam serbest) ekonomiyi "hür ekonomi"ye
çevirmekte, içtimaî ve medenî hayatın şubelerine ait hürriyete koyduğu gibi
ekonomik hürriyete de bazı sınırlar ve kayıtlar koymaktadır. Aynı şekilde, hür
ekonomi içinde, zâlim kapitalizmin özellik, eser ve neticelerini doğurabilecek
bütün yolları da tıkamaktadır. Şimdi İslâm'ın böyle bir ekonomik düzeni nasıl
kurduğunu görelim.
Toprak Mülkiyeti:
İslâm insanın, diğer yaşama vasıtaları ve ihtiyaç maddeleri yanında, toprağa da
mâlik olmasını kabul etmiş, insanın diğer şeylere sahip olabildiği meşrû ve
kanunî bütün yollar ve vâsıtalarla toprak mülkiyetine de sahip olabilmesini caiz
görmüş ve bu mülkiyet hakkını, mâlikin hayatı boyunca devamlı kılmıştır.
İslâm'ın özellikle toprak mülkiyeti üzerine koyduğu (yalnızca toprak mülkiyetine
ait) hiçbir kayıt ve sınır yoktur. İnsan kanunî ve meşrû yollardan, küçük veya
büyük bir toprak parçasına sahip olunca bu onun meşrû mülkiyetidir; bizzat
ekmesi gibi bir kısıtlama mevzû-bahis değildir. Nasıl bir insanın evi, eşyası ve
bineği olması ve bunları istediği zaman başkasına kiraya vermesi caiz ise, aynı
şekilde toprağının olması ve istediği zaman onu başkasına kiraya vermesi
caizdir. Eğer toprağı, kira bedeli almadan bir başkasına vermeyi isterse bu onun
sadakası olur; yok eğer kira veya ortakçılık şekliyle muâmele (iş) yapmak
isterse -tıpkı ticaretteki sermaye-emek ortaklığı gibi - bu da caizdir.105 Bugün
bizdeki feodal sistemin kötülükleri doğrudan doğruya toprak mülkiyetinde doğmuş
değildir; bu sebeple tedâvisi de, iktisadın bilgili ve akıllı geçinen ulemâsının
"ziraî reformlar" ismiyle teklif ettikleri "mülkiyete tabiî olmayan sınırlar
koymak" veya "ferdlerin toprak mülkiyetlerini ortadan kaldırmak" değildir.
İslâmî sisteme göre bunun tedâvisi şöyle olacaktır:
1. Toprak alış-verişinden her türlü kayıt kaldırılacak, diğer eşya ve ihtiyaç
maddeleri gibi toprak da serbest bir şekilde alınıp satılacaktır.
2. Ziraatle meşgul olan ve olmayan kesimler arasındaki fark bütün şekil ve
yönleriyle ortadan kaldırılacaktır.
3. Toprak sahiplerinin köy hayatında istifade ettikleri imitiyaz ve tazminatlar
kanunla iptal edilecektir.
4. Toprak sahipleri ile toprağı ekenler asasındaki haklar ve borçlar kanunla
belirlenecek, bunun dışında toprak sahiplerinin ekiciler üzerinde hiçbir hakkı
olmayacaktır.
5. Miras konusunda İslâm öncesi devirlerden kalma bütün uygulama ve âdetlere son
verilecek, toprak sahiplerinin mülkleri, hayatta kalan yakınları arasında şer'î
usûle göre taksim edilecek, İslâm miras hukuku arâzî sahasında da büyük bir
dikkat ve titizlik ile tatbik edilecektir.
6. Arazinin, ekme veya üzerine bina yapmayı terketmek sûretiyle imar edilmemesi
ve boş bırakılmasını önleyecek tedbir ve kayıtlar getirilecektir. Buna göre
hükümetin, hiçbir karşılık almadan bir kişiye verdiği arâzî, üç yıl boş
bırakması ve imar etmemesi halinde bu kimseden geri alınacaktır. Parası ile
aldığı halde, sahibinin boş bıraktığı arâziye gelince, belli bir zaman geçtikten
sonra vergi konması uygun olacaktır.
7. Arâzinin sahipleri ve ekicilerinden, "zekât" mâhiyetinde olmak üzere mahsul
ve gelirin bir bölümü alınacaktır.
8. İlmî ve modern teknikle büyük çapta ziraat yapılmak istendiği takdirde,
yardımlaşma birlikleri (bir nevi kooperatif) kurulması, küçük toprak
sahiplerinin, toprakları üzerindeki mülkiyetleri bozulmadan, bu kuruluş
sayesinde, küçük toprak parçalarını rızâlarıyla büyük arazilere çevirmeleri,
sonra da aralarında yardımlaşarak işi yürütmeleri uygun olacaktır.
Bütün bu tedbirler ve ıslâhattan sonra, toprak mülkiyetinin makul sayılabilecek
bir mahzuru ve kötü tarafı kalır mı? Elbette kalmayacaktır.
Diğer üretim vâsıtaları ve iş hayatı:
İslâm, tüketim araçları ile üretim vâsıtalarını -birinde özel mülkiyet meşrû,
diğerinde gayr-i meşrû olacak şekilde- birbirinden ayırmaz. Tam aksine bir
kimsenin, bir ihtiyaç maddesini üretmesi veya imal etmesini sonra da bir
başkasına satmasını tereddütsüz caiz görür. Üretici işi bizzat yapıp
yürütebileceği gibi başkasını da çalıştırabilir; o, üretim için kullandığı
hammadde, âlet, makine ve fabrika gibi bütün vasıtaların meşrû sahibidir. Bu,
sinâî inkılâptan önce olduğu gibi bugün de -onun için- meşrû olur. Halbuki
hiçbir kayıt ve sınır tanımayan sanâyi ve ticaret, inkılaptan önce sıhhatli ve
meşrû olmadığı gibi şimdi de değildir. Bunun hâlâ, maddeler halinde
sıralayacağımız -İslâmî prensiplere müstenid - birtakım kayıtlarla sınırlanması
gereği ve ihtiyacı mevcuttur:
1. Ticaret ve sanâyide, insan gücü yerine makine kullanan teknik istihdamına
izin verilmeden önce bunun, toplum ferdlerinden ne kadarını işsiz bırakacağı ve
geçimlerine tesir edeceği inceden inceye araştırılmalı, sonra bunların geçim
vâsıtalarının teminine çalışılmalıdır.
2. Şüphe yok ki işverenle işçi arasındaki hak, görev ve şartların tayini, iki
tarafın karşılıklı karar ve rızâlarıyla gerçekleşir. Ancak hükümetlerin bu
mevzûuda, bazı adâlet ve anlaşma prensipleri koymaları gereklidir:
Asgarî ücret ve maaş, işçinin mesâî saati, işçinin hastalığında tedâvi ve
sakatlanması halinde tazminat hakkının asgarî sınırı, çalışamaz hale gelen
işçinin geçimliği ve benzerlerini bunlar arasında sayabiliriz.
3. İşçilerle işverenler arasında meydana gelebilecek anlaşmazlık ve
gerginlikleri gidermek, bunun için anlaşma, mahkemeye ve hakeme başvurma
kâidelerini vazetme; böylece grev ve lokavtların önünü almak hükümetlerin görevi
olmalıdır.
4. İhtikâr (stokçuluk), spekülasyon, kumar, şans oyunları ve hileli ticaret
kesin olarak yasaklanmalı, piyasada fiyatların sun'î olarak artmasına sebep olan
bütün yollar kanunla tıkanmalıdır.
5. Sınâî mamûller ve zirâî mahsullerin imha edilmesi suç sayılmalıdır.
6. Sanâyi ve ticaretin her şubesi, mümkün ölçüde rekâbet ve yarışmaya açık
olmalı, ferd olsun grup olsun hiçbir kimse, başkalarının faydalanamadığı hak ve
imtiyazları tekeline geçirememelidir.
7. Umûmi ahlâka ve sağlığa zararlı olan sanâyi ve ticaret kollarının kurulmasına
izin verilmemeli, herhangi bir sebeple zarûret hâsıl olursa çok dar sınırlar
içine alınmalıdır.
8. Her ne kadar hükümetler, nazilerin yaptığı gibi sanâyi ve ticareti, hâkimiyet
ve güdümleri altına almayacaklarsa da kılavuzluk ve koordinasyon vazifesini
yerine getireceklerdir; böylece ülkenin sanâyi ve ticareti yanlış istikametlere
yönelmeyecek, iktisadî hayatın çeşitli şubeleri arasında arzu edilen bütünleşme
ve birbirini tamamlama durumu gerçekleşmiş olacaktır.
9. Ülkede, devamlı olarak lüks içinde yaşayan grubların doğmaması için toprak
sahiplerinin emlâkinde olduğu gibi sanâyici ve tüccarın malı da -sahibi vefat
edince- İslâm miras hukukuna göre taksim edilecektir.
10. Ziraatçilerden alındığı gibi sanâyici, tüccar ve çeşitli meslek
sahiplerinin, belli ölçüde zengin olanlarından da, İslâm'ın tayin ettiği yerlere
sarfedilmek üzere "zekât" adıyla bir miktar mal alınacaktır.
Mâlî konular:
İslâm, mal ve servet mevzûunda ferdlerin, ihtiyaçlarından artan gelirlerini
biriktirmelerini veya başkasına ödünç vermelerini, yahut ticaret, sanâyi ve
diğer iş kollarına bizzat veya kârda ve zararda ortak olmak üzere şirketleşerek
yatırmalarını caiz görmektedir. Şüphe yok ki, İslâm'a göre daha iyi olanı,
insanların, ihtiyaçlarından artan gelirlerini hayırlara ve âmme menfâatlerine
sarfetmeleridir; ancak, yukarıdaki sayılan yollarla tasarruf etmeyi de İslâm,
aşağıdaki şartlar dahilinde câiz ve helâl kılmaktadır:
1. Kişiler mal biriktirdikleri takdirde her yıl bunun %2,5 nisbetindeki
miktarını zekât olarak verecek, vefat edince de servetleri İslâm miras hukukuna
göre taksim edilecektir.
2. Eğer mallarını başkasına ödünç vermiş iseler -borçlu malı, ister tüketim
ihtiyaçları için kullanmış, ister ticaret ve sanâyide değerlendirmiş olsun-
ancak verdiklerini geri alabileceklerdir; hiçbir durumda ödünç üzerine faiz alma
hakkına sahip olmayacaklardır. Aynı şekilde, eğer alacağı teminata bağlamak
maksadıyla borçludan rehin almışlarsa ondan faydalanmaları ve onu kullanmaları
helâl değildir. Alacaktan menfâat sağlama, her halde faizdir ve hiçbir şekilde
meşrû değildir. Kezâ insanın malını, müşteri bedeli peşin öderse daha ucuz,
veresi alırsa daha pahalı satması da helâl değildir.106
3. Eğer, mallarını bizzat ticaret, sanâyi ve ziraatte değerlendirip arttırma
yoluna gideceklerse, bu mevzularda İslâm'ın koyduğu kaide ve hükümlere tâbi
olacaklardır.
4. Eğer sanayî ve ticarette şirketleşme yolunu tercih ederlerse ortaklık hem
kârda hem de zararda olacaktır. Bu kazanç veya zarar, ortaklar arasında,
üzerinde anlaştıkları nisbetler dahilinde paylaşılacaktır. Ticaret ve sanâyi
ister kâr etsin ister zarar etsin, mal (Para vb.) sahibine belli bir kârı veya
menfâati garanti eden bir şirket şekli -şer'an caiz olmadığı için- kanunla
yasaklanacaktır.
Zekât:
İslâm devlete, bütün ferdleri için iş hazırlamak, iş bulmak vazifesini
vermemiştir; çünkü bu, bütün üretim vasıtaları üzerinde toplu hakimiyeti veya en
azından Nazizmin ön gördüğü şekilde bir hâkimiyet bulunmadıkça mümkün olmaz;
öyle bir hâkimiyetin zararlı ve isâbetsiz yönlerinden daha önce bahsetmiştim.
Bununla beraber İslâm, ferdleri kendi başlarına bırakarak, herkesin kendi
durumu, arzusu ve vâsıtasıyla toplum hayatında dilediğini yapmasını, sonra da
toplum içinde hiçbir kimsenin, acizler, fakirler ve düşmüşlerin durumlarını
gözetmek, ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumlu olmamasını caiz ve mübah
görmemiştir. İslâm bir yandan ferd olarak her insana, elinden geldiği kadar,
akrabasına ve diğerlerine yardım etmesi borcunu yüklerken diğer taraftan
ticaret, sanâyi, ziraat ve diğer meslek erbâbından, çalıştırdıkları kimselerin
haklarını tam olarak ödemelerini istemekte, bütün bunların üstünde devletten de
şunları talep etmektedir:
a) Sınırları içinde bulunan hiçbir kimseyi, hayâtî ihtiyaçlarından mahrum
bırakmamak.
b) İşsiz kalanların, devamlı veya geçici bir sebeple iş yapamaz, çalışamaz hale
gelenlerin ve bir felâkete maruz kalanların geçimini sağlamak.
c) Babaları ve diğer yakınları ölmüş çocukların bakımını üzerine almak.
d) İlâç ve tedâvi masraflarına gücü yetmeyen hastaların tedâvilerini yaptırmak.
e) Her açı doyurmak, her çıplağı giydirmek ve borcunu ödemekten aciz olanların
borçlarını yüklenmek.
İşte bu, devletin idare ve murâkabesi altında kurulması ve işlemesi gereken en
geniş sosyal sigorta müessesesidir. Bu sigortanın muhtaç olduğu finansman
kaynaklarına gelince, İslâm bunları da şu yollardan sağlamaktadır:
1. Kendisinde nisâbı aşan miktarda mal biriken herkese bu malın yüzde iki
buçuğunu zekât olarak vermeyi farz kılmıştır.
2. Arâzisi olan herkese, kaldırdığı mahsulü yağmur suluyorsa yüzde on, kuyu vb.
den külfet ve masrafla sulanıyorsa yüzde beş nisbetinde zekât yüklenmiştir.
3. Her tâcir ve sanâyiciye, her sene nihayetinde, ticaret mallarının yüzde iki
buçuğunu zekât olarak vermeyi farz kılmıştır.
4. Serbest merada otlayan hayvanları olan kimselere, bunlar nisâbı dolduracak
kadar ise belli bir miktarını devlete vermelerini farz kılmıştır.
5. Madenlerden ve definelerden beşte bir devlet hissesini farz kılmıştır.
6. Savaşta alınan ganîmetlerin beşte birinin, aynı maksatlara tahsisini farz
kılmıştır.
Bütün bu kaynaklardan toplanan malın sarfı, Kur'ân-ı Kerîm'in zekât ve humus
(beşte birlik devlet hakkı) için açıkladığı usûl ve yerler çerçevesinde
olacaktır ki, bunların en büyüğü, yukarıda zikredilen sosyal sigortadır.
Devletin sınırlı müdahalesi:
İslâm, prensip olarak özel ticaret, sanâyi ve ziraat sektörlerinin yaptıklarını,
onların yerine bizzat devletin yapmasını benimsemiyor. İslâm'a göre devletin
vazifesi, ülkede dirlik ve düzeni sağlamak, eğitim ve öğretim yoluyla halka
doğru ve hayırlı yolu göstermek, adâleti tesis etmek, bozukluk ve gayr-i
meşrûluklara son vermek, âmme hizmetlerini yerine getirmektir. Siyasî güç
yanında arâzî mülkiyetini, sanâyi ve ticareti devletin tekeline almasından doğan
kötülükler ve problemler, az olan faydasına nisbetle o kadar büyüktür ki, İslâm
buna tahammül edemez. Devletin yürütmesine İslâm'ın cevaz verebileceği sanâyi
kolları ve büyük işler ancak, toplum hayatı için zarûrî olduğu halde ferdlerin
(özel sektörün) yapamayacağı veya ferdlerin elinde bulunması, gerçekten âmme
menfâatine aykırı ve zararlı olan işlerdir. Eğer devlet, diğer ticarî ve sınâî
işlere el atarsa kurup yürüttükten ve başarı sağladıktan sonra bunları ilk
fırsatta ferdlere devretmelidir.
İşte bu kâideler, sınırlamalar ve ıslâhat teklifleri -yukarıda zikri geçen- yedi
tabiî prensip107 ile birleştirilince toplum, feodalite ve kapitalizmin bütün
kötülüklerinden kurtulacak, dengeli bir ekonomik düzen kurulacak ve bu düzen
içinde, ferdî hürriyet ile sosyal huzur ve denge -sınâî inkılâbın gelişmesi
yolunda hiçbir engel meydana getirmeden, adâlet ve düzen içinde- yanyana
yürüyebilecektir.
104. Bu sözlerden Rasûlullah'ın (sav) pahalılığı olduğu gibi bıraktığı ve çare
bulmak için gayret etmediği mânâsı çıkarılamaz. Bu hadîste Peygamber'in (sav)
istemediği husûs, devletin tabiî olmayan müdahalesiyle eşya fiyatlarının düzen
ve dengesini bozmasıdır. Bunun içindir ki O (sav) ticaret ve zanâatle meşgul
olanları ahlâken ıslâh etmek için olanca gayretini sarfetmiş, devamlı öğüt
vererek onların gönüllerine "gerektiren bir sebep olmaksızın fiyatları
arttırmanın büyük günah olduğu" fikir ve duygusunu yerleştirmiştir. Nitekim bu
öğütler onlara istenilen tesiri yapmış ve kısa bir müddet sonra fiyatlar
kendiliğinden düşmeye başlamıştır.
105. Arâziyi kiraya vermek ve ektirmenin meşrû olan ve olmayan şekillerini
İslâm'da Toprak Mülkiyeti Problemi isimli kitabımızda açıkladık.
106. Bu son hüküm müellifin tercih ettiği görüş olup, vâde farkını caiz gören
İslâm bilginleri çoğunluktadır. Burada "helâl değildir" yerine, "satıcının
sermayesi ve piyasa şartları imkân veriyorsa, İslâm'a göre daha iyi olanı vâde
farkı almamaktır" hükmü bizce daha uygundur.
107. Müellifin yedi tabiî (fıtrî) prensipten maksadı şunlardır: 1. Husûsî
mülkiyet hakkı, 2. Çalışma ve iş hürriyeti, 3. Çalışmaya teşvik faktörünün şahsî
menfâat olması, 4. Ferdler arasında rekabet ve yarışma imkânı (fırsat eşitliği),
5. İşçi ile işverenin farklı haklara sahip olmaları, 6. Kalkınma ve gelişmeyi
tabiî ve normal yollardan gerçekleştirmek, 7. Devletin müdahale etmemesi.
Müellif bunları "yeni kapitalizmin de prensipleri" olarak sıraladıktan sonra
tenkide tâbi tutmuş ve ancak, İslâm'ın koyduğu kayıtlar ve sınırlar içinde ele
alındığı zaman maksada uygun hale geleceklerini isbata çalışmıştır. (Usûlü'l-iktisâd,
s. 34-53).
**********************************************************
İşçiler ve İslâm*
İslâm, başka hiçbir düzene nasib olmamış ölçüde toplum ve ferdlerin
problemlerini ele almış, çözümler getirmiştir. Gelir ve üretim kaynaklarının
çoğu ellerinde oluşan, böylece milleti ayakta tutan işçilere İslâm'ın, önem
vermesi ve çözüm sâhalarında önemli bir yer ayırması tabiîdir.
- Ahmed es-Sebî'î
İslâm işi ve çalışmayı, ferdin bir şeye mâlik ve sahip olma hakkını elde
etmesinin asıl yolu olarak kabul etmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Yeryüzünü
size boyun eğdiren O'dur; öyleyse yerin sırtlarında dolaşın, Allah'ın verdiği
rızıktan yiyin; sonunda dönüş O'nadır." (el-Mülk: 67/15). "İnsan için ancak
çalıştığının (karşılığı) vardır." (en-Necm: 53/39). Rasûlullah (sav) de: "Hiçbir
kimse, elinin emeğiyle elde ettiğinden daha hayırlı bir ekmek yememiştir.",
"Birinizin eline ipini alarak dağa gitmesi, odun getirip satması, bundan yiyip,
hayır yapması, insanlardan dilenip istemesinden hayırlıdır," buyurmuştur.
İş (amel), beden veya fikirle emek vermek ve çalışmaktır. Bunun bedeli mal veya
başka bir karşılıkla ödenecektir. İşten maksat, dünya hayatında insanların
ihtiyaçlarını karşılamak ve refahlarını sağlamaktır.
İslâm'ın işe ve çalışmaya verdiği yer ve değer o dereceye varmıştır ki
Rasûlullah (sav) Sa'd b. Mu'âz'ın, çalışmaktan yarılmış ellerini öpmüş,
"Allah'ın ve Rasûlünün sevdiği el işte budur," buyurmuştur. "Allah, iş ve meslek
sahibi kulu sever" ifadesi de yine Rasûl-i Ekrem'e (sav) aittir.
İslâm işçi ile işveren arasındaki ilişkileri düzenlemiş, işçiye yüklenen işin
onun güç sınırını aşmasını yasaklamış, işçinin zorlanmamasını tavsiye etmiştir:
"Allah bir kimseye, ancak gücünün yettiğini yükler," (Bakara: 2/33). Rasûlullah
(sav) buyuruyor: "onlar (işçiler), Allah'ın elinizin altında kıldığı
kardeşlerinizdir; onlara yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin,
güçlerini aşan şeyi yüklemeyin, yüklerseniz de yardım edin."
"Herkesten gücünün yettiği kadar" şeklindeki prensip, işçiden normal ve mutâd
gücünü aşan bir işin istenemeyeceğini ifade eder. Aynı mevzûuda Hz. Peygamber
(sav): "Size bir şeyi yapın dediğim zaman, gücünüzün yettiği kadarını yapın,"
buyurmuştur.
İslâm'da kira hukuku (el-icârah) ile ilgili hükümler aynı zamanda işçi işveren
münâsebetlerini ince ve detaylı bir şekilde tanzim etmiştir. Bu cümleden olarak
iki tarafa "işin çeşidini, sarfedilecek emeği, işin vakit ve müddetini, ödenecek
ücreti" önceden belirlemelerini emretmiştir.
İşçiye, "işini iyi ve sağlam yapmasını" buyurmuştur. Ücret alan yaptığı işten
hesaba çekilecektir; hadîse göre: "Biriniz bir işi yaptığı zaman Allah, onu
mükemmel yapmasını ister, bunu sever." İslâm iş hayatında hile ve ihmali de
haram kılmıştır; Rasûlullah (sav) buyurmuştur ki: "Bize hile yapan, bizden
değildir."
İslâm işçinin ücretini, sarfettiği emeğe paralel olarak tayin etmiştir. Hz.
Peygamber (sav): "Ecir, çekilen zahmete göredir" buyurmuştur. Burada "ecir"den
maksad ücrettir. Bu kudsî hadîs de şöyle diyor: "Üç kimse, kıyamet günü beni
karşılarında bulacaktır: 1. Benim rızam için (veya benim adıma) vermeye kalkışıp
hıyanet eden. 2. Hür bir insanı satıp parasını yiyen. 3. Bir işçiyi tutup işini
yaptırdıktan sonra ücretini tam olarak ödemeyen" Bir âyette de şöyle buyuruluyor:
"İnsanların mal ve ücretlerini eksik vermeyin," (el-A'râf: 7/85)
İslâm işçiye ücretinin sallanmadan ve geciktirilmeden verilmesini gerekli
görmüştür; Rasûlullah'ın (sav): "Teri kurumadan işçiye ücretini ödeyiniz" emri
bunun delilidir.
Böylece İslâm, üretimi en verimli hale getirecek, toplumda güven ve mutluluğu
sağlayacak sağlam kaidelerle, iş ve işçi meselelerini tanzim etmiş, yoluna
koymuştur.
Zamanımızda, bazı toplumlarda uygulanan emeklilik sistemi ile emekli olurken
ödenen kıdem veya hizmet tazminatı İslâm'da mevcut değildir. Çünkü İslâm,
ümmetin bütün ferdlerinin tabîi ihtiyaç ve haklarını, doğumundan itibaren hayatı
boyunca; gerek gücü kuvveti yerinde iken ve gerekse yaşlanıp aciz hale gelince
teminat altına almıştır. Ferde, ümmetin bir cüz'ü, bir parçası olarak üstün bir
yer vermiş, onu bu anlayış içinde himaye etmiştir. Râsûl-i Ekrem'in (sav)
ifadesiyle: "Müminler, karşılıklı sevgi, merhamet ve samîmî alâka bakımından bir
tek vücut gibidir; vücudun bir organı hastalanınca diğer bütün organlar da
uykusuzluk ve ateşten muzdarip olur."
İslâm ferdlerin yiyecek, oturacak, giyecek, ulaşım, tedâvî öğrenim gibi bütün
temel ve zarûrî ihtiyaçlarını teminat altına almış, bunları hırsızlık, dilenme
ve el açma yollarıyla temin etmeyi yasaklamıştır. Buna göre yiyecek, mesken ve
giyeceğini teminden öncelikle ferdin kendisi sorumludur. Eğer kendisi bunda âciz
olur ve temin edecek bir başka kimseye muhtaç bulunursa sorumluluk ailesine
intikal eder; ikinci sırada mesul olan bu aile ferdleri baba, dede, oğul, torun
gibi nafakasını temin ile mükellef olan yakınlarıdır. Nitekim Ebû Süfyân b.
Harb'ın eşi Hind, Rasûlullah'a (sav) gelerek, kocasının cimri olduğunu, bu
sebeple kendisinin ve çocuklarının nafakasını vermediği için onun haberi olmadan
malından almak mecburiyetinde kaldığını intikal ettirmiş ve şikâyette
bulunmuştu. Efendimiz (sav) şöyle buyurdular: "Ebû Süfyân'ın malından, sana ve
çocuklarına, normal ölçüde yetecek kadarını al."
Buna göre usûl ve fürûdan olan aile yakınlarına, içlerinden muhtaç hale gelmiş
bulunan kimselerin nafakasını temin etmek İslâmî bir vecîbedir; yeter ki onların
da buna güç ve imkânları müsâit bulunsun.
Ferd bizzat ihtiyaçlarını teminden âciz hale gelir, yakınları da bunu temine güç
yetiremez veya yakınları bulunmazsa bu takdirde devlet ona, yapabileceği ve
böylece ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir iş bulmak durumundadır.
Rasûl-i Ekrem'e (sav) başvurarak ihtiyaç içinde bulunduğunu ve çalışabileceğini
bildiren bir kişiye O'nun iki dirhem vererek ip ve balta almasını söylediği ve
onun da bunları alıp odunculuk yaparak ihtiyacını karşıladığı bilinmektedir.
Halife Ömer b. El-Hattâb, farz namazının vakti dışındaki bir zamanda mescide
girmiş ve Allah'a duâ etmekte olan iki kişi görmüştü; aralarında şu konuşma
geçti:
-Bütün insanlar işlerinin başana gitmişken siz burada ne yapıyorsunuz?
-Biz Allah'a tevekkül eden, O'na güvenen kimseleriz.
-(Sert bir şekilde azarlayarak) Siz öyle değil, öyle görünen kimselersiniz;
bilmiyor musunuz ki gökten altın ve gümüş yağmaz!
Halîfe bunu söyledikten sonra onları mescitten çıkarmış, kendilerine tohumluk
buğday vermiş ve: "Bunu ekin, sonra Allah'a güvenin" demiştir.
Buna göre, muhtaç olan vatandaşa âmme mallarından veya kullanılmayan yerlerden
veya sahipsiz topraklardan yahut âmme emlâkinden, yahut da imar edilip
kullanılabilecek araziden yeteri kadar vermek devletin vazifesidir. İlk
halîfeler (Hulefâ-i Râşidin) bazı müslümanlara böyle topraklardan vermişler,
buralar onların mülkü olmuş, kafa ve kollarını çalıştırarak bu toprakları
işlemiş, hem kendileri istifade ederek topluma yük ve başıbozuk bir grup
olmaktan kurtulmuş, hem de halka faydalı olmuşlardır. Rasûlullah'ın (sav)
izinden ayrılmayan ilk halifeler, muhtaçlar için gerekli harcamaları yapmışlar,
devletin hazinesi olan beytü'l-maldan, çalışamayan tek insan bırakmaksızın
nafakalarını temin etmişlerdir. Hz. Peygamber (sav) bekâra bir hisse, evliye iki
hisse ayırmıştır. Devlet hazînesi, kişinin din ve milliyetine bakmaksızın
çalışamayan vatandaşın asgarî ihtiyaçlarını temini vazife bilmiş, Üzerine
almıştır. Hz. Ömer, müslüman olmayan, kazanmaktan da âciz bulunan zimmî
vatandaşların ihtiyaçlarını karşılamış, onlardan vergiyi (cizyeyi) düşürmüş ve:
"Gençliğini yer, ihtiyarlarını da yüzüstü bırakırsak onlara karşı âdil davranmış
olmayız" demiştir. Hz. Ömer'in bu neviden ilk uygulaması bir yahûdî için
olmuştur.
Yine Hz. Ömer, doğumundan itibaren her çocuk için beytü'l-maldan bir maaş
bağlamıştı. Nakledildiğine göre bir gün bir çocuğun ağladığını işitmiş, annesine
bunun sebebini sormuştu. Annesi, onu tanımadığı için şu cevabı verdi: "Onu
sütten kesmek istiyorum, o da direniyor; Ömer ise sütten kesilmemiş çocuklar
için maaş vermiyor!" Halîfe bunu işitince kendi kendine: "Ömer'e yazıklar olsun!
Kimbilir kaç müslüman çocuğunun ölümüne sebep olmuştur." dedi ve ilân etti: "Ey
ahâlî! Çocuklarınızı sütten kesmek için acele etmeyin; bundan sonra her çocuğa,
doğduğu andan itibaren maaş veriyoruz."
İslâm'da devlet başkanı bütün vatandaşlardan sorumludur; çünkü Rrasûlullah (sav)
şöyle buyurmuştur: "Hepiniz çobansınız ve her çoban sürüsünden sorumludur...
Devlet başkanı da bir çobandır ve halkından sorumludur."
Hayatın zarûrî ihtiyaçlarını temin cümlesinden olarak çalışma gücü olanlara iş
bulmak, âciz, kimsesiz ve hastalara sığınak ve barınak bulmak devletin
vazifeleri arasındadır. Abdülmelik b. Mervân, kötürüm insanların hizmetine
bakanlarla, gözü görmeyenler için kılavuzluk yapanlara maaş bağlamıştır.
Hazine, muhtaç olduğu halde evlenmek isteyenlerin düğün masraflarını da tekeffül
eder; nitekim Hz. Peygamber (sav) birisini evlendirmiş ve eşine mehir olarak bir
miktar hurma vermiştir.
İslâm'da devlet, vatandaşların öğrenim ve tedâvi ihtiyaçlarını da maccenen
karşılama durumundadır. Çünkü İslâm karının nafakasını kocaya, çocuğunkini de
babaya yükleyip, bunlar vazifelerini yapmadıkları veya tam zamanında yerine
getirmedikleri takdirde hâkime icbar selâhiyeti verirken, nafaka mükellefi
olanlara, eş ve çocukları hasta olduklarında tedâvi ettirmek ve öğrenimine
ihtiyaç duyduklarında öğrenimlerini yaptırmak vazifesini yüklememiştir. Ve bu
hükmü benimserken de tedâvi ve öğretimin, ferdlerin değil, devletin vazifesi
olduğu esasından hareket etmiştir. Müslümanların, İslâm'ı tam olarak
uyguladıkları bütün asırlarda öğretmen ve doktorlar, yaptıkları hizmet
karşılığında vatandaşlardan ücret almamışlar, bunu beytü'l-mal karşılamıştır. Şu
halde İslâmî hükümlere göre tedâvi ve öğretim devletin en önemli vazifeleri
arasında yer almaktadır.
Bugün memurlar ve işçiler sosyal sigorta, sosyal dayanışma kanunları, emeklilik
ve kıdem tazminatları gibi düzenlemeleri duymakta, bunları beğenip
desteklemektedirler. Ancak bunların görmesi gereken bir husûs daha vardır:
İşsizlik, fakirlik, çaresizlik ve ihtiyaç toplumlarda durmadan yayılıp
genişlemektedir. Zikredilen düzenleme ve kanunlar onların bütün problemlerini
çözememekte, bu sebeple sık sık isteklerini kabul ettirmek için işi
bırakmaktadırlar. Böylece grevler birbirin takip etmekte, bu da ülkelerin harab,
vatandaşların muzdarip olmasına sebep teşkil etmektedir.
Her vatandaşın yiyecek, mesken, evlenme, ulaşım, tedâvî, öğrenim gibi temel
ihtiyaçlarının tamamını (son kapı olarak) devletin tekeffül ettiği, yüklendiği
İslâm toplumuna gelince burada işçiler huzur, güven ve mutluluk duymakta ve bu
tatmin duygusu içinde, korkutma, yıkma gibi yollara başvurarak hak isteme
ihtiyacından uzak kalmaktadırlar.
Kuzey Afrika'da vâli bulunan Yahyâ b. Sa'd, İslâm nizâmının gölgesinde
vatandaşın vâsıl olduğu refah ve tatmin seviyesini şu sözleriyle
tablolaştırmıştır: Halife Ömer b. Abdülazîz beni, fukara ve muhtaçları
araştırmak üzere görevlendirdi; ihtiyacını giderecek şeyler vermek üzere
yaptığım araştırma ve soruşturmalar sonunda yardım ve sadaka isteyen bir fakir
dahi bulamadım. Halkın hep şöyle dediklerini işittim: "Ömer b. Abdülazîz İslâm
sayesinde halkı ihtiyaçtan kurtardı." Vâli Yahyâ bunu üzerine Halifeye "Kuzey
Afrika'da muhtaç kimsenin kalmadığını, muhtaçlar için ayrılmış zekât fonu ile
hazinenin dopdolu olduğunu" yazmış, halife de şu emri göndermiştir: "Bütün
borçluların borçları ödensin." Yahyâ ödenmedik tek borç bırakmadıktan sonra
durumu tekrar halifeye bildirmiş, o da "kölelerin bedelleri ödenerek hürriyete
kavuşturulmasını" emretmiştir.
Müslümanların uygulamakta kusur ettikleri bu prensip ve kaideler işçi ve
memurların problemlerini emsalsiz bir şekilde çözmek için yeterlidir. Mutluluk,
huzur ve istikrarı bunlar temin edecektir; çünkü Allah'ın kanunlarından
çıkarılmıştır:
"...Sana verdiğimi al ve şükret!" (A'râf: 7/144).
"...Şükreden kimse ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden ise bilsin
ki Allah herşeyden müstağnîdir..." (Lokmân: 31/12)
* Râbıtatu'l-âlem el-İslâmî dergisinin 19. Yıl, II. Sayısında (Eylül, 1981)
neşredilmiş bulunan bu makaleyi, faydalı görerek çevirip kitabın sonuna koyduk.
***************************************
İslami Okul Okulların En Önemlisi