Kulliyatlar - 2. Sayfa
Hz. Peygamberin (sav) Aile
Hayatı1
Giriş:
Vatandaşlarımızı din yönünden aydınlatmak, yahut İslâm dini ile ilgili
araştırmalar yapmak gibi bir amacı bulunmayan, çizgisi bakımından da dinlere ve
özellikle İslâm'a karşı olduğu bilinen bir dergi, Hz. Peygamber'in (sav) "cinsel
hayatını" inceleme konusu yapmış ve abartma, saptırma, yanlış yorumlama, kasten
yanlış tercüme etme gibi yolları kullanarak Peygamberimiz'i (sav) tahkir, dini
tezyif ve müslümanları tahrik için elinden geleni geri koymamıştır.
Biz bu yazımızda, konu ile ilgili gerçeği ortaya koymaya ve "bilimsel, objektif
görünüm" perdesinin arkasındaki çirkin yüzü göstermeye çalışacağız. Arkasından
da Resûlullah'ın (sav) örnek aile hayatını ana çizgileri ile vereceğiz.
I. YAZININ TENKİDİ
A. Kaynakların Değerlendirilmesi:
Adı geçen yazıda bir bölüm, "İslâmcı düşünürlerin kaynaklar hakkındaki görüşleri
ve değerlendirmelerine" ayrılmış ve bu zevatın, sözde "kaynakların
güvenilirliğini" doğruladıkları ifade edilmiş, kaynaklardaki hangi konu
işleneceği ve bu konu ile ilgili bilgilerin doğru olup olmadığı sorulmamış,
yalnızca "genel olarak" bu kaynaklara güvenilip güvenilemeyeceği hususunda bilgi
alınmıştır.
"Meşhur altı hadîs kitabı (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, Tirmizî, İbn Mâce),
Muvatta', Ahmed b. Hanbel'in Müsned'i, Gazzâlî'nin İhyâ'sı, İbn Sa'd, İbn Hişâm,
İbn Hallikân ve Taberî'nin Târih kitapları; Râzi, Kurtubî, İbn Kesîr ve
Sâbûnî'nin Tefsir'lerinden ibâret olan" bu kaynakların güvenilir olup
olmadıkları kendilerinden sorulan zevât, meseleye genel açıdan baktıkları için
müsbet cevap vermişlerdir.
Bir balya malın içinde birkaç adet bozuk parça bulunur ve bunların bozuk olduğu
da balyanın üzerinde yazılmış olursa, işten anlayan kişiye, "bu balyadaki
mallara güvenebilir miyim?" şeklinde bir soru sorulduğu zaman, onun vereceği
cevap "evet"tir. Yukarıda sayılan hadîs kitaplarının bir kısmı, bazı zayıf,
gerçeğe nisbetle değişik, hattâ bazıları uydurma haberleri de ihtivâ etmektedir;
ancak bu işin uzmanları onları tesbit etmiş ve yerinde işaretlemişlerdir.
"Târih ve tefsir kitaplarında yazılı olanların tamamına güvenilir, ne yazılmış
ise doğrudur" diyecek bir tane İslâm âlimi bulmak mümkün değildir. Bu kitaplar
umûmî vasıfları itibarıyla değerlendirilir ve bu mânâda güvenilir olup
olmadıkları ifade edilebilir. Belli konulara ait haber ve yorum sözkonusu olunca
"ancak incelenerek, ilmî metodlar uygulanarak" doğru olup olmadıklarına karar
verilir.
Gazzâlî'nin İhyâ isimli eseri tarih, hadîs ve tefsir kitabı değildir. Bütün
yönleriyle İslâm'ı anlatmak ve gereken yerlerde yorumlamak üzere kaleme alınmış,
ilhâm ve ictihad mahsulü bir kitaptır. Bu eserde geçen hadîslerin güvenilir olup
olmadıkları konusunda hadîs âlimleri, onlarca yılı kaplayan çalışmalar yapmış ve
doğruyu yanlıştan, güvenilir olanı böyle olmayandan ayırmışlar, bu çalışmalar da
İhyâ ile birlikte neşredilmiştir. Bugün her ilgilinin elinde bulunan İhyâ
nüshalarının her sayfasının altında, metinde geçen hadîslerin sahih olanları ile
böyle olmayanları, hatta aslı olmayanları tesbit edilmiştir.
Şu halde kaynakların değerlendirilmesi konusunda hile ve saptırma sözkonusudur.
B. Üslûp:
Laik Türkiye Cumhuriyetinde kişiler bir dine inanmak mecburiyetinde değildirler;
dileyen mümin, dileyen münkir olabilir. Ancak hiçbir kimsenin bir mümini
inancından dolayı kınamaya, onun imanı ve dini kanaatlarıyla alay etmeye, tahkir
ve tazyifte bulunmaya hakkı yoktur. Nüfusunun yüzde doksanından fazlası müslüman
olan bir ülkede, kitle iletişim vasıtalarında hizmet veren şahısların, vicdanî
kanâatlere saygı göstermeleri, bu saygıyı üslûplarında da ortaya koymaları
beklenir. Eskiler "üslûb-i beyân aynıyle insandır" derler; yani kişinin üslûbuna
bakarak nasıl bir insan olduğunu anlamak mümkündür.
İnanan kişileri rencide etmek, 1 milyar insanın aşk ve sevgilerinin hedefi olan
bir değere böylesine âdî bir üslûp içinde dil uzatmak medenî bir kişinin
davranışı olamaz. Gerçekleri saptırmak, insanlara tuzak kurmak, doğruyu yanlışa,
yaşı kuruya katmak, işine geleni görüp, işine gelmeyenden yan çizmek... ilmî
trafsızlık ile bağdaşmadığı gibi, adı geçen yazının başında yer alan "hiçbir
yorum yapmaksızın ve orijinal anlatıma bağlı kalarak" vaadlerine de ters düşer.
Aşağıdaki satırlarda işte bu "eylemlerin" örneklerini göreceğiz.
C. Temas Edilen Konular:
1. Hz. Âişe'nin "görüyorum ki senin Allah'ın yalnızca senin şeyinin keyfini
yerine getirmek için koşuyor" demesi:
Yazıya göre Hz. Âişe, bazı kadınların kendilerini Hz. Peygamber'e (sav) armağan
etmelerine kızıyor ve kıskançlık duygusu içinde "dünyada ne kadınlar varmış, hiç
kadın da kendini peygambere armağan eder miymiş?" diyor, bu söz üzerine -âdetâ
onu susturmak için- bunun caiz olduğunu bildiren âyet iniyor. Sonra yine Hz.
Âişe'nin sırasını koruma konusundaki titizliği ve bunu başkalarına kaptırma
endişesi karşısında, Hz. Peygamber'i (sav) sıra konusunda serbest bırakan âyet
iniyor ve bunun üzerine Hz. Âişe yukarıdaki sözü söylüyor!
Burada sözler ve âyet meâlleri, "Kur'ân âyetlerinin, Hz. Peygamber'in (sav)
arzularını tatmin etmek üzere indiği, yahut Hz. Peygamber (sav), çevresini
susturmak ve arzularını gerçekleştirmek için sözler söyleyip bunları âyet diye
takdim ettiği" mânâsı çıkacak şekilde sıralanmış, satır aralarına sokuşturulan
kelime ve cümlelerle -meselâ "ne var ki âyet hemen iniyordu"- okuyucu bu menfî
mânâya yönlendirilmiştir.
Yanlışlara ve saptırmalara işaret etmeden önce ilgili iki âyetin meâlini
verelim:
"...Bir de peygamber kendisi ile evlenmek istediği takdirde, kendisini
peygambere bağışlayan2 mü'min kadını -diğer mü'minlere değil, sırf sana mahsus
olmak üzere- helâl kıldık... Ta ki sana zorluk olmasın; Allah bağışlayandır,
merhamet edendir."3
"Onların dilediğini geriye bırakır, dilediğini de yanına alırsın. Boşadığın
hanımlardan arzu ettiğini, tekrar yanına almanda senin üzerine bir günah yoktur.
Böyle yapman onların gözlerinin aydın olmasına (sevinmelerine), üzülmemelerine
ve hepsinin senin verdiklerine razı olmalarına daha uygundur..."4
Dergide verilen meâller doğru değildi. Birinci âyette geçen "Ta ki sana zorluk
olmasın" kısmı Hz. Peygamber'e (sav) verilen özel izinlerle ilgilidir.
"...onların da üzerine neyi farz kıldığımızı bildirdik" şeklindeki tercüme
yanlıştır; âyette "bildirdik" değil, "bildik, biliriz" meâlinde bir kelime
vardır. İkinci âyetin meâlinde "...bu onların gözlerinin aydın olmasından,
tasalanmamalarını hepsine verdiğin şeylere razı olmanı daha iyi temin eder"
şeklinde dergide yer alan mânâsız sözlerin, âyetin meâli ile ilgisi yoktur;
doğrusu yukarıda yazdığımız gibidir.
Hz. Âişe'nin her iki sözü de kıskançlıktan kaynaklanan sözlerdir; ancak
kıskançlık tabiî bir duygu olduğu ve sevgiye de dayandığı için Hz. Peygamber
(sav) onu mazûr görmüştür. Hemen işaret edelim ki Hz. Âişe'nin söylediği ve
Peygamberimiz'in (sav) de mazur gördüğü sözler dergide saptırılmış, kasten
yanlış çevrilmiştir. Verilen kaynaklara baktığımız zaman Hz. Âişe'nin "dünyada
ne kadınlar varmış!" gibi bir sözüne rastlamadık. Kendisi şöyle diyor: "Kendini
Hz. Peygamber'e (sav) bağışlayan (mehir istemeden onunla evlenmeye razı olan)
kadınları kıskanırdım ve kadın kendini armağan eder mi, bir kadın, kenidisini
bir erkeğe bağışlarken utanmaz mı? derdim." Bu sözler, kocasını kıskanan bir
kadının rahatça söyleyebileceği sözlerdir.
"Senin Allah'ın, yalnızca senin şeyinin keyfini yerine getirmek için koşuyor"
sözü ise Hz. Âişe'nin ağzından asla çıkmamıştır. O'nun söylediği sözün kelime
kelime tercümesi şudur: "Rabbin, senin arzunu hemen yerine getiriyor" Bu da
kıskançlık yüzünden söylenmiş bir sözdür; ancak dergideki edep dışı sözle bunun
bir alâkası yoktur.
Allah Teâlâ'nın, Peygamberi (sav) için gerçekleştirdiği arzular, daha doğrusu
O'na (sav) bahşettiği bazı özel izinler ve kolaylıklar doğrudan cinsî istek ve
doyum ile ilgili olmayıp, taşıdığı ağır yükle alâkalıdır. O (sav), birçok kadını
nikâhı altında tutarken veya yeniden evlenirken de çoğu kez cinsî arzu dışında
maksatları gerçekleştirmeye, yüklendiği vazifeyi yerine getirmeye yönelmiştir.
Bu hususu aşağıda O'nun (sav) niçin birden fazla evlendiğini ve dörtten fazla
eşini boşamadığını açıklarken göreceğiz.
Peygamberimiz'in (sav) arzularını gerçekleştirdiği ileri sürülen âyetlerden
birincisinde Hz. Peygamber'e (sav), mehir istemeden kendisi ile evlenmek isteyen
kadınlar ile evlenebileceği bildirilmiştir. Bu hükmün, bütün mü'minler için
geçerli olan hüküm ile büyük bir farkı yoktur; çünkü diğer müslümanlar da peşin
ödemeden bir mehir üzerinde anlaşarak bir kadınla evlenebilirler ve kadın,
evlendikten sonra rızası ile bu mehri kocasına bağışlayabilir.
İkinci âyette söz konusu edilen "kadınlar arasında adâlete riâyet" konusu da
dergideki yazıda hedefinden saptırılmıştır. Bir kere müfessirler, adâlet ile
ilgili kısmın mânâsında birleşmiş değillerdir; bazılarına göre "dilediğini
geride bırakır, dilediğini de yanına alırsın" cümlesi, eşlerinden dilediğini
boşaması, dilediğini nikâhı altında tutması ile ilgilidir. "Kadınların yanında
geceleme konusunda serbestlik verildiği" yorumunu benimseyen müfessirler de
vardır. Ancak Hz. Peygamber'in (sav) bu konuda ömrünün sonuna kadar genellikle
adâlete riâyet ettiği bilinmektedir.
Adâlet konusunda (kasm) önemli olan, kişilerin mükellef tutulduğu husûs,
kadınların yanında gecelemeyi sıraya koymak, bu konuda adâlete riâyet etmektir.
Yanında kalınan kadınla birleşme mecburiyeti hiçbir kimse için sözkonusu
değildir; ayrıca eşit sevme yükümlülüğü de yoktur; çünkü sevgi yükümlülükle
olmaz. Hz. Âişe "ne yapıp etmiş herkesten çok sıra ve ayrıcalık almayı
başarmıştı" cümlesi dayanaksızdır. Bunun doğrusunu Müslim'in Sahih'inden
öğreniyoruz. Şöyle ki; Hz. Peygamber'in (sav) eşlerinden Sevde yaşlanınca kendi
sırasını, rızası ile Hz. Âişe'ye vermiş, bu sebeple Peygamberimiz (sav) ona iki
gece ayırmıştır.5
2. Hz. Âişe ile altı yaşında evlenmesi:
Dergide, mûteber hadîs kitaplarına dayanılarak Hz. Âişe'nin, Resûl-i Ekrem (sav)
ile evlenmesi anlatılmış, bu kaynaklarda bulunmayan bazı kelimeler tercümeye
eklenerek maksada hizmet edilmiştir. Dergideki hadîs tercümesinde "Hiçbir şeyden
korkmadım. Ama ansızın karşılaştığım Peygamber'den (sav) çok korktum..." cümlesi
vardır. Metinde bu tercümeye tekabül eden kısmın doğru tercümesi ise şöyledir:
"Kuşluk vakti Resûlullah'ı karşımda buluvermem dışında beni hiçbir şey
heyecanlandırmadı". Burada geçen "rava'" kelimesi, tehlikeli bir şeyden
korkmaktan ziyade "ürkütmek, heyecanlandırmak" mânâsına gelmektedir.
Bu hadîslerde, Hz. Âişe'nin kendi ifadesine dayanılarak altı yaşında evlendiği,
dokuz yaşında da Peygamber'e (sav) teslim edildiği ifade edilmektedir. Altı
yaşında yapılan nişandır, evlenme akdi değildir. İslâm'da her şahıs, velîsi
tarafından küçük yaşında evlendirilebilir; yani nikah akdi yapılabilir. Küçük
evliler ergenlik çağına geldikleri zaman "ergenlik muhayyerliği" hakkını
kullanırlar. Buna göre isterlerse evlilik devam eder ve fiilen gerçekleşir,
istemezlerse evliliği kabul etmezler ve akit bozulur.
Hz. Âişe, Resûlullah (sav) ile ancak ergenlik çağına geldikten sonra zifaf
olmuş, birleşmiştir. Bu sırada kaç yaşında olduğu kesin olarak bilinmemektedir.
Prof. M. Hamîdullah "bülûğa erdikten sonra" demektedir. Asr-ı Saâdet isimli
eserin 1007-1014. safyalarında, güvenilir kaynaklara dayanılarak on sekiz
yaşında evlendiği savunulmuş, ikna edici deliller getirilmiştir.6
Kaynaklar güvenilir, râviler dürüst oldukları halde dahi râvînin yanılma, hataya
düşme, unutma ihtimali vardır. Bu sebeple tarihçiler, belli bir hükme varırken
bütün rivâyetleri, ilmî metodla tenkit ve tahlil etmek, hepsini bir arada
değerlendirmek durumundadırlar.
3. Zeyneb ile evlenmesi:
Dergide Hz. Peygamber'in (sav), halasının kızı Zeyneb b. Cahş ile evlenmesi tam
bir aşk romanına çevrilmiş, uydurma tasvirler yapılmış, Resûlullah'ın (sav)
kalbi okunmuşçasına ahkâm kesilmiştir. Bu cümleden olarak "...Zeyneb
yorgunluktan ve terden pembeleşmiş yüzü ve yarı çıplak haliyle son derece
çekicidir. Peygamber, Zeyneb'in güzelliği karşısında coşkuya kapılır ve şu
sözleri söylemekten kendisini alamaz: 'Ey kalbleri evirip çeviren Allah'ım,
gönlümü çeviriverdin...' Zeyd, karısını yitireceği önsezisi ile Peygamber'e
koşar, 'Zeyneb'i sevdinse hemen boşayayım sen al' der, Muhammed'in karşılığı 'O
nasıl söz, karını boşama, Allah'tan kork' olur... Peygamber gerçekten seviyordu
Zeyneb'i, ama... insanlardan çekiniyordu... gizlediği... Zeyneb'e vurulmasından
başka birşey değildi..." denilmektedir.
"Hiç yorum yapılmaksızın ve orijinal anlatıma bağlı kalarak" aktardıklarını
iddiâ ettikleri bu satırları, atıf yaptıkları kaynaklardan bir de biz aktaralım:
Ahzâb sûresi'nin 37. âyeti bu hâdise ile ilgilidir: "Allah'ın nimet verdiği ve
senin de kendisine lûtufta bulunduğun kimseye eşini yanında tut, Allah'tan kork'
diyorsun. Halbuki Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde
gizliyorsun. Oysa asıl korkulamaya lâyık olan Allah'tır. Zeyd o kadından
ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları, karılarıyla
ilişkilerini kestiklerinde (onlarla evlenme konusunda) mü'minlere bir güçlük
olmasın. Allah'ın emri daima yerine getirilmiştir."
Müteakip âyetlerde de Allah'ın helâl kıldığı bir şeyi yapmanın peygamberlere de
vebal olmayacağı, Resûlullah'ın (sav), hiçbir erkeğin babası (bu arada Zeyneb'in
eski kocası Zeyd'in de babası) olmadığı... bildirilmektedir.
Bilindiği üzere Hz. Hatîce, Resûlullah'a (sav) Zeyd isimli bir köle hediye
etmişti. Peygamberimiz (sav) sonradan bu zatı hürriyete kavuşturarak evlatlık
aldı (o zaman evlât edinmek serbest idi), sonra İslâm'ın getirdiği "insanların
birbirine eşit olduğu" fikir ve inancını pekiştirmek için bu eski köleyi, kendi
halasının kızı (asil bir aileye mensup bulunan) Zeyneb b. Cahş ile evlendirdi.
Bu evlilik bir inkılâb mahiyetinde idi. Zeyneb önce bu evliliğe karşı çıktı ise
de Peygamberimiz'in (sav) ısrarı üzerine kabul etti. Ancak bu evlilik yürümedi,
taraflar sık sık birbirinden şikâyet ediyorlardı, Hz. Peygamber (sav) de
kendilerine öğüt vererek sabretmelerini istiyordu. Sonunda bu işin
yürümeyeceğini anladı ve Zeyd'e eşini boşaması konusunda izin verdi. Zeyneb
Zeyd'den boşandıktan sonra, ikinci bir inkılâb hükmünü gerçekleştirmek ve bu
arada Zeyneb'in vaktiyle kendisini kırmayarak eski köle Zeyd ile evlenme
fedâkârlığınıaşkalarına zulmetme sürecinin bir diğer adıdır kibirlenrnek. Sahih
düşünce ve salih amel olgun bir meyve gibidir ve üzerinde bulunduğunu yere doğru
eğer ağırlığıyla. Tıpkı bir ağaç gibi. Meyvesiz ağaçların dalları havaya doğru
kalkık olduğu gibi kibirli-lerin de burunları havaya kalkmıştır. Herkes görür ve
bu diklik gözlere batar. Ne yapıp yapıp vazgeçmelidir.
Şahsiyet sahibi olmak deyimi de doğru düşüncelili-ğin ve tutarlı davranışların
sahibi olmak anlamında kullanılmaktadır. Kişilik sahibi olmak güven vericidir.
Herkes fıtraten güven verici olmayı ister ve sever. Ama kimileri gereğince
değerlendiremediğinden tutarsızlıkla-rı ile güven verici olunacağını sanır ve
tabii ki aldanır. Fakat çevresi asla aldanmaz. Hemen farkedilir bu çiğlik.
Üzerinde çiğlik bulunanlar da kerih görünür in-sanlara..
Gerçek bir kişilik taşımanın, imrenilecek bir şahsiyet olmanın en.sapmaz yolu
iyi bir müslüman olmaktan geçmektedir. Islam'ın değerlerini gereği gibi
kavramak, anlamak ve hayatına geçirebilmek şahsiyettir. Ki bu zor da değildir.
Zaten zor olanı, yapılması mümkün bulun-mayanı insanlar için seçmiş olsaydı
Allah, mutlaka zulüm etmiş olurdu yaratılışını bildiği insana.. O'na ise zulüm
yakışmaz ve yaraşmaz. Zaten zulüm bir eksikli-ğin, bir noksanlığın tezahürü
değil midir? Allah ise eksiklik veya noksanlığın her türlüsünden müstağnîdir. Bu
sebeble de zalim olamaz. Zira kadirdir 0. Peygam-berimiz haza bir şahsiyet
sahibidir. Bu şahsiyetini Islam'la bulmuş, Islam'da bulmuştur. Gerçekten insanı
yaratan, Islam'la onun gerçek kişilik sahibi olmasını
dilemiştir. Kem sair kulları nezdinde, hem de kendi nezdinde itibar görmesi
için; ınsanlar için, kulları için Islam'ı seçmiştir din olarak. Diri bütün bir
hayatı kapsa-yan düşünce ve davranışların tümüne renglni, kokusu-nu sindiren ve
adeta'insanı kendisi haline getiren şeyin adıdır. Tabiidir ki din seçerken insan
fıtratını göz önün-de bulundurmalı, eşyanın tabiatına uygunluğu düşün-meli ve
hele bunu kendisi için yaratıcısı Allah yapmış ve kendisi için hazır olarak
elçileri vasıtası ile gönder-mişse mutlaka o dine teslim olmalıdır ki emîn
olsun. Insan aldanabilir, insanlar aldatabilir lakin yaratıcı Allah kullarını
asla aldatmaz. Aldatmak bir eksikliktir. Allah ise eksiklikten münezzehtir.
Islam ile sağlam kişilikler oluşturmaya koşunuz. Okuyunuz Kur'an'ı ve ahlak
edininiz. Göreceksiniz kişi-liğinizi oluşturacak en sağlam esaslar Kur'andadır.
Kur'an'daki esasları hayatına geçiren Resulullah ömek kişiliğini bu kitabtan
edinmiştir. Hepimiz için de yol budur. Başka yol arayan' hem yanılır, hem de
boşa aramış olur. Boşa çalışmak ise insana yakışmaz. Insan kendisine verilen
akıl ile dolu dolu bir hayat yaşayabilir, hayatını anlamlandırabilir.
Kur'an kişiliği, kişiliklerin en güzelini oluştumr. En emîn kişiliği oluşturur.
Başa Dön
skançlık hiddeti içinde "Bu ne biçim şey! Bir köle kadını, benim günümde, benim
yatağımda yapıyorsun" der. Peygamber de onu yatıştırmak için hemen "Vallahi
billahi bir daha onunla yatmayacağım" der, hem de Hafsa'ya, babasının birgün
halîfe olacağını haber verir. Bunun üzerine Tahrim sûresinin ilk âyeti iner...
Hâdisenin aslında hiçbir çirkinlik ve dine, ahlâka aykırılık bulunmadığı halde,
derginin yukarıya aldığımız anlatımı ile olay son derecede çirkinleşmiştir.
Derginin kullandığını iddiâ ettiği kaynaklara göre olayın aslı ve derginin
saptırmaları, uydurmaları şöyledir:
a) Hz. Hafsa, ana-babasını ziyaret için Peygamberimizden (sav) bizzat izin alıp
gitmiştir. Câriyesi Mâriye'ye haber gönderip onu çağıran da Peygamberimizdir
(sav) (Birisine hazırlanıp, diğeri ile yatma gibi bir olay yoktur).
b) Mâriye, Peygamberimiz'e (sav) Mısır devlet başkanı tarafından hediye edilmiş
bir cariyedir ve bu cariyeden İbrâhim isimli bir oğlu olmuştur. Hz. Peygamber'in
(sav) de, diğer müminlerin de cariyeleri ile karı-koca hayatı yaşamaları
serbesttir, cariye için yapılan akit, nikâh akdi yerine geçmektedir.
c) Hafsa döndüğü zaman odasına girmemiş, dışarıda Marya'nın çıkmasını
beklemiştir; sonraki konuşmalar Mariye'nın çıkıp gitmesinden sonra ikisi
arasında geçmiştir.9
d) Hafsa'nın kıskançlık duygusuna kapılması ve Hz. Peygamber'e (sav) karşı
"kendisini küçük düşürdüğünden şikâyet etmesi" normaldir. Resûlullah (sav) eşine
sevgi, eşinin babasına saygı duyduğu için onu teselli etmek istemiş, bunun için
de hem "onu kendime haram kıldım, bir daha beraber olmayacağım" demiş, hem de
Hafsa'ya, bir gün babasının halîfe olacağını bildirmiş, ancak bunu kimseye
söylememesini istemiştir. Peygamber (sav) de olsa, hiçbir kimse Allah'ın helâl
kıldığını haram edemeyeceği için -bunu müslümanların böyle bilmeleri gerektiği
için- ilgili âyet gelmiş ve gerekli açıklamayı yapmıştır. Bu arada Hafsa, eşinin
sırrını saklamadığı için Kur'ân, onu da ikaz etmiştir:
"Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi
niçin kendine haram ediyorsun. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir."10
5. Cüveyriye ile evlenmesi:
Derginin düzmecesi:
"Tutsaklar arasında... on üç yaşında nefes kesen bir kız. Âişe, bunu Peygamber
görür de yine bir âyet gelir diye kaygılanır ve kızı çadırın yanından
uzaklaştırır. Ne var ki korktuğu başına gelir, Peygamber kızı görür, "vahiy
geldi, Cebrail bu kızı bana nikâhladı" der. Buhârî'nin anlattığına göre bu
akıllı kız, Peygamber akrabasının tutsak olamayacağını söyler ve kabilesinden
yediyüz kişiyi âzâd ettirir.
Doğrusu:
a) Bu olay ne bu şekilde, ne de başka şekilde Buhârî'nin işaret edilen yerinde
yoktur.11 Burada yalnızca Cüveyriye'nin kabilesine baskın yapıldığı, birçok esir
arasında Cüveyriye'nin de bulunduğu yazılıdır.
b) Güvenilir kaynaklara göre olay şöyle cereyan etmiştir: Cüveyriye Benî-Mustalık
kabilesinin reisinin kızıdır. Bu kabile müslümanlar aleyhine düşmanla birleşmiş
ve savaşmıştır. Bir fırsatı düşünce, bir İslâm müfrezesi baskın düzenleyerek
kabileyi yenmiş ve savaşçıları öldürmüş, geri kalanları esir almıştır. Hz.
Peygamber (sav) esirleri savaşçılara paylaştırmış, Cüveyriye de iki gâzîye
düşmüştür. Bunlar cariye üzerinde ortaklık istedikleri için satıp parasını
paylaşmaya karar vermişlerdir. Cüveyriye bunun üzerine Hz. Peygamber'in (sav)
huzuruna çıkmış, müslüman olduğunu bildirmiş ve ondan yardım istemiştir.
Peygamberimiz (sav) de ricasını kabul ederek ona evlenme teklif etmiş, Cüveyriye
bunu sevinçle kabul etmiştir. Haber yayılınca müslümanlar, Hz. Peygamber'e (sav)
akraba sayılan insanların esir olarak kalmalarını istememiş hepsini serbest
bırakmışlardır. Bunun üzerine gerek serbest kalan esirler ve gerekse kaçaklar
gelip müslüman olmuşlardır.12
6. Safiyye ile evlenmesi:
Derginin düzmecesi:
"...Safiyye'nin güzelliği Peygamber'in yakınlarının dilinden düşmüyordu. O,
ancak Peygamber'e lâyık olabilirdi. Safiyye tutsaklar arasında idi. Dihye adında
bir genç onu aldı. Hadîslere göre Peygamber onları çağırtır ve der ki: Bu kadını
Cebrâil bana nikâhladı, sen git başkasını al. Dihye de üzgün ayrılır, 'bu sırada
sanki Uhud dağı üzerime çökmüştü' diye anlatır."13
Doğrusu:
Bu kısım için verilen kaynaklara baktığımızda ne "Cebrâil'in nikâhlamasından, ne
Dihye'nin üzerine Uhud dağının çöktüğünden, ne de Safiyye'nin güzelliğine
vurulmaktan söz ediliyor! Buhârî'de yalnızca Hayber savaşından sonra bir yahûdî
liderin kızı olan Safiyye'nin, esirlerin taksiminde Dihye'ye düştüğü, sonra
Resûlullah'a (sav) geçtiği ve O'nun (sav) da Safiyye'yi âzâd ederek -bu âzâd
bedelini mehir sayarak- onunla evlendiği" kaydedilmiştir.14 Müslim'in Sahih'inde
olay bir parça daha aydınlanıyor: Hayber fethedilince esirler bir araya
toplanmıştı. Dihye, Resûlullah'a (sav) gelerek bir câriye istedi. Resûlullah
(sav) "bak, dilediğini al" dedi, o da Safiyye'yi beğenip aldı, bu sırada birisi
Resûlullah'a (sav) gelerek "bu, Kurayza ve Nadîr yahudilerinin başkanı olan
Huyeyy'in kızıdır, bunu cariye olarak ona vermeniz uygun değildir; kendinizin
alması daha uygundur" dedi. Peygamberimiz (sav) bunun üzerine Dihye ile
Safiyye'yi çağırdı, Dihye'ye "bir başka cariye al" dedi, Safiyye'yi ise
hürriyetine kavuşturdu ve kendisine nikâhladı.15
Görüldüğü üzere, Safiyye'nin alınması, diğer birçok izdivaçlarında olduğu gibi,
yeniden bir topluluğun gönlünü almak, onlara şeref bahşetmek ve müslümanlar
adına kazanmak hikmetine bağlıdır. Böyle olmasaydı önceden onu eş veya cariye
olarak alması için hiçbir engel mevcut değildi ve bu sebeple de alabilirdi.
Dihye ise onu henüz seçmiş bulunuyordu, aralarında bir gönül veya vücut ilişkisi
sözkonusu olmamıştı.16
7. Esmâ ve Kuteyle:
Derginin uydurmalarına, yahut uyduranlarından naklettiğine göre Eş'as isimli
birisi Peygamberimiz'e (sav) çok güzel bir dul kadından bahsetmiş ve bunu
almasını teklif etmiştir, Peygamber (sav) "aldım gitti" demiştir, Eş'as kadını
getirince Hafsa ve Âişe kıskançlığa düşerek kadına "zifafa girdiğin zaman
Peygamber'e (sav) 'senden Allah'a sığınırım' de, O, bundan çok hoşlanır"
demişlerdir, kadın da bunu deyince Peygamber (sav) onu terketmiştir. Bunun
üzerine Eş'as kendi kız kardeşi Kuteyle'yi teklif etmiştir, Peygamber (sav) yine
'aldım gitti' demiştir, kız getirilirken Peygamber (sav) ölmüş, kız da
başkasıyla evlenebilmek için dinden dönmüştür, kabilesi de aynı yolu takip
etmişlerdir."
Doğrusu:
Buhârî ve Müslim'de böyle bir hikâye yoktur. İbn Sa'd'in Tabakat'ında her iki
olay da çeşitli şekillerde rivâyet edilmiştir, rivâyetler arasında farklar
vardır, olay hakkında kesin bilgi yoktur. Yine de rivâyetler içinde "aldım
gitti" gibi hafif ifadeler mevcut değildir. Ayrıca hayatının son günlerini
yaşayan Resûlullah'ın (sav) bu konularla uğraşmaya vakti de yoktur. Eş'as'ın
ısrarı, Esmâ'nın da bir prenses olduğunu ve Peygamberimiz'i çok istediğini
söylemesi üzerine getirmesine izin vermiştir. İbn Sa'd'in eserinde Kuteyle ile
asla evlenmediği rivâyeti de mevcuttur. Bu son evlenme olayında da o bölge
ahâlisini bu vâsıta ile İslâm'a kazanma niyeti açıkça görülmektedir.17
8. Âişe'nin kaybolan kolyesi ve Safvân:
Benî-Mustalık savaşından dönerken Hz. Âişe, bir konaklama yerinde tuvâlet
ihtiyacı için birlikten uzak bir yere gider, orada farkında olmadan kolyesini
düşürür, dönünce bunu farkeder ve aramaya gider, o aramada iken hareket emri
verilir, kadınlar deve üzerine konan kapalı odacıklarda seyâhat ettikleri ve Hz.
Peygamber'in (sav) eşlerinin artık perde arkasından konuşup görüşmeleri emri de
gelmiş bulunduğu için onun devesini çekenler, kendisini mahfede zannederler ve
çekip giderler, Hz. Âişe döndüğü zaman birliği bulamaz, düşünür ve "en iyisi
konaklama yerinde beklemektir, arayınca beni burada bulurlar" diyerek orada
bekler. Sonra askerî birliğin artçılarından Safvân gelir, Hz. Âişe'yi orada
bekler bulur, devesini çöktürüp bindirir ve bundan sonraki konaklama yerinde
birliğe yetişirler. İslâm'ın ve Hz. Peygamber'in (sav) düşmanı, münafıkların
başı Abdullah b. Übeyy bu olayı kullanarak büyük bir iftira kampanyası başlatır,
bazı şahısları da tesiri altına alır ve Hz. Âişe'nin iffetine iftira atarlar.
Hz. Peygamber (sav) uzun ve ince bir araştırma yapar, sonunda Hz. Âişe'nin ve
Safvân'ın masum olduklarına, iftiraya uğradıklarına kani olur. Bu sırada Nûr
sûresinin 11. ve müteakip on âyeti iner ve hem iftira edenlerin maskelerini
indirir, hem de önemli hükümler getirir. Bütün mûteber kaynakların tafsilâtıyla
ihtiva ettiği bu olayı, mahut dergi, çerçeve içinde özetledikten sonra, baş
münafık İbn Ubeyy ve yandaşları ile ağız birliği ederek şu zehirleri
kusmaktadır:
"Safvan Âişe'yi, Âişe Safvân'ı tanıyorlardı... Gecenin önemli bir bölümünde
birlikte kalan Âişe ile Safvân, bu birlikteliği daha önce planlamış olamazlar
mıydı? Çünkü Safvân'ın arkadan geldiğini herkes gibi Âişe de biliyordu. Âişe
isteseydi kolyeyi aramaya giderken haber verebilirdi..."
Dergi, bu ifadelerle, iki bin yılına doğru hâlâ eski iftiracı ve münâfıkların
peşinden gidenlerin bulunduğunu ortaya koymaktadır. İddiâlara gelince:
a) Güvenilir kaynaklara göre ve orijinal anlatıma uygun olarak olayları
verdiğini iddiâ eden yazara soruyoruz: Bu konuda Kur'ân-ı Kerîm'den daha
güvenilir bir kaynak, Buhârî ve Müslim'in Sahih'lerinden daha mevsuk bir başka
hadîs kitabı var mıdır? Bu kaynaklarda, yukarıda tekrarlanan iftiralar
bulunmadığına göre ve Hz. Âişe'nin iffetli bir müminler annesi olduğu tasdik
edildiği halde, yukarıdaki anlatım mızrağı hangi çuvala sığacaktır? Hangi
güvenilir kaynakta bu iftiralara yer verilmiştir?
b) Gerek Müslim18 ve gerekse Buhârî19 Sahih'lerinde hâdiseyi bütün tafsilatıyla
vermişlerdir. Buradan anlaşıldığına göre Hz. Âişe sabaha karşı tuvalet için
gitmiştir. Zâten Hz. Peygamber (sav) bu zamanlarda hareket emri verirlerdi. Hz.
Âişe'nin gerdanlığı aramak üzere gitmesi ve bulması da ortalığın ağarmakta
olduğunu gösterir. Buhârî'de Safvân'ın tan yeri ağardıktan sonra oraya geldiği
açıkça ifade edilmiştir. İkinci konaklama yerinde hemen arkalarından
yetiştikleri de yine bütün rivâyetlerde kaydedilmektedir. Bütün bunlar güvenilir
kaynaklarda yer aldığına göre "gecenin önemli bir bölümünü birlikte geçirdiler"
sözü, baş münafıkın baş iftirasına benzemiyor mu?
c) Hz. Âişe'nin kolyeyi aramak üzere gittiğini haber vermemesinin makul
sebepleri vardır: Hemen gidip dönecektir, Peygamber (sav) hanımlarının perde
arkasından olmaksızın başkalarıyle konuşmaları yasaktır, insanlar birşeylerini
kaybedince hemen söylemez, önce arayıp bulmaya çalışırlar...
9. Cebrâil'den cinsel kudret ilâcı:
Derginin belki en çirkin ve en desteksiz düzmecesi örneğini şu satırlarında
buluyor: "...Peygamber'in cinsel gücünün bir gün sonu gelmişti. İmam Gazzâlî'nin
yazdığına göre, Peygamber'in cinsel organı (Gazzâlî en açık ifadeyi kullanır)
artık kalkmaz olmuştu. Kaygılanıyordu, konuyu Cebrâîl'e açtı. Bu şeyin nasıl
kaldırılıp sertleştirilebileceğini sordu. Cebrâil bu konuda Allah'tan aldığı
bilgiyi Muhammed'e iletti: Herîse (aşûre gibi bir şey) yiyeceksin."20
Bu katmerli düzmecenin katlarını açalım:
a) Gazzâlî'nin İhyâ'sı güvenilir bir hadîs kitabı değildir. Kitabın içindeki
hadîsler, sonradan hadîs uzmanlarınca incelenmiş ve asılsız olanlar ile mûteber
olanlar ayrılmış, kitabın her sayfasının altında dipnotu şeklinde yazılmıştır.
Derginin hadîs diye naklettiği söz ve olayın rivâyet yönünden güvenilir
olmadığı, zayıf, asılsız ve uydurma olduğu, aynı sayfanın altında, 6 numaralı
dipnotunda açıklanmıştır. Hem "tarafsızlık" ve "bilimsellik" örtüsüne bürünmek,
hem de bu açıklamayı görmezlikten gelmek en azından göz boyamadır. Böyle bir
olay ve böyle bir hadîs yoktur.
b) Gazzâlî bu söze ve dergide yer verilen diğler zevâtın bu konudaki sözlerine
şu başlık altında yer vermiştir: "Evliliğin beş faydası vardır: Çocuk sahibi
olmak, cinsî doyum, ev idaresi, ailenin genişlemesi, onların bakım ve
eğitimlerini sağlama yoluyla nefis terbiyesi." Bu faydalardan biri olarak
kişinin eşi ile aile hayatını yaşamasını açıklarken Gazzâlî, her zaman ibâdet
yapılamayacağını, birşeyi devamlı yapmanın rûhî sıkıntılara yol açacağını,
insanların ruh yapılarına göre eğlencelerinin olduğunu, akar suya bakmak, kırda
dolaşmak gibi yollarla ruhunu dinlendirenler olduğu gibi eşleriyle beraber
olarak da aynı sonucu elde edenlerin bulunduğunu kaydetmiştir. İşte bu çerçeve
içinde derginin hadîs diye ileri sürdüğü söz ve olayı da kaydetmiştir. Ancak
"bazı rivâyetlerde geldiğine göre", "eğer bu haber doğru ise" demek suretiyle
kendisinin de de hadîsin sıhhatinden şüphede olduğuna işaret etmiştir. (s. 31).
Bütün bu hususları belirtmemek bilimsellikle(!) bağdaşmaz.
c) Uydurma olduğu halde bu haberi bir de biz, doğru olarak tercüme edelim ve
derginin yaptığı saptırmanın, tahrîfin ve düzmecenin boyutlarını görelim:
"Cebrâîl'e, cinsî temas konusundaki zayıflığımdan şikâyet ettim, o da bana
herîseyi tavsiye etti." Evet, bu uydurma sözün de tamamı kelimesi kelimesine
budan ibârettir. Buna göre:
aa) "Peygamber'in cinsel organı artık kalkmaz olmuştu" sözü derginin
uydurmasıdır.
ab) "Gazzâlî en açık ifadeyi kullanır" sözü, o şeyi yazı boyunca ağzından
düşürmeyen yazarın uydurmasıdır.
ac) "Bu şeyin nasıl kaldırılıp sertleştirilebileceğini sordu" sözü yazarın
katmerli yalanlarındandır.
ad) "Cebrâîl, Allah'tan aldığı bilgiyi Muhammed'e iletti" sözü yazarın
uydurmasıdır.
Sonuç olarak böyle bir hadîs yoktur. Derginin yazarı, uydurma hadîsle de
yetinememiş, birkaç cümle de kendisi uydurarak yalancılar safına katılmıştır.
10. "Hemen ihramdan çıkın ve karılarınızla yatın":
Derginin mahut yazıyı hazırlayan yazarına göre "kalkmış zekerin indirilmesi için
hiç zaman yitirilmemesi istenir. Nerede ve ne zaman olursa olsun zekerin öfkesi
giderilmelidir. Bir hadîse göre bir hacc esnasında Peygamber şu buyruğu verir:
"Hemen ihramdan çıkın ve karılarınızla yatın..."
Bu sözleri okuyan kimse, "insanın cinsel duygusu harekete geçince haccda bile
olsa ihramdan çıkıp eşi ile yatmalıdır, Hz. Peygamber (sav) böyle emretmiştir"
mânâ ve hükmünü çıkaracak ve yanılacaktır. Çünkü ihramın belli bir yeri ve
müddeti vardır ve bu müddet içinde ihramdan çıkıp eşi ile yatmak yasaktır, bunun
dinî cezası bile vardır. Yazının altında gösterdiği kaynakları yazar da okusa ve
ilim namusuna sadık kalarak okuduğunu doğru aktarsa idi hâdisenin şundan ibâret
olduğu anlaşılacaktı: Peygamberimiz (sav) yalnızca hacc etmeyi niyet ederek
gelen ashâbının, uzun zaman ihram içinde ve ihram yasaklarını yaşayarak vakit
geçirmelerini önlemek üzere -zamanı geldiği, müddeti dolduğu için- ihramdan
çıkmalarını ve isterlerse eşleri ile de yatabileceklerini, sonra Arafât'a
çıkılacağı zaman yeniden ihrama gireceklerini bildirmiştir. Müslim'in
Sahîh'inde, hadîsi Câbir'den nakleden Atâ, bu emrin mâhiyetini, yukarıda
gördüğümüz şekilde istismar edilmesin diye, nasıl da güzel açıklamıştır:
"Peygamberimiz (sav) bu emri ile ashâba, ille de karılarınızla yatın demedi,
yalnızca bunun helâl olduğunu onlara bildirdi"21
II. HZ. PEYGAMBER VE KADINLAR
Burada, Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz'in kadına verdiği değeri, kadınlarla
ilgili ıslâhatını, niçin birden fazla evlendiğini özet halinde sunmaya
çalışacağız.
İslâm'dan önce kadınların birçok insanî haktan mahrum bulunduğu ve eşya gibi
kullanıldığı bilinmektedir. İslâm kadını yüceltmiş, özelliklerine bağlı farklar
dışında erkeğe eşit kılmış, aile ve toplum hayatı içinde yerini almasını
sağlamıştır. Kadın istemediği bir kimse ile zorla evlendirilemez, istemezse
-evlenirken şart koşmak suretiyle- kocasının ikinci bir kadınla evlenmesine mâni
olabilir, gerektiğinde camiye giderek ibadet eder, öğrenim görür (bunlardan onu
kimse mahrum bırakamaz), evin geçimi kocaya ve erkek yakınlarına ait olduğu için
geçim tasası yoktur, ev işlerini gücü yettiği kadar yapar, kocası ve
çocuklarından başkasına hizmet etmeye mecbur değildir, mirasta erkek kardeşinin
aldığının yarısı kadar pay alır; fakat kendisi cihadla (askerlikle) yükümlü
olmadığı, evin masraflarına ve evlenme masraflarına katılmadığı için aldığı
yanında kalır, sonunda erkek kardeşinin aldığına eşit hale gelir, seçme (bey'at)
ve danışmaya katılma hakkı vardır, toplum içinde kendi özellikleriyle bağdaşacak
görevler alır ve hizmete katılır...
Peygamberimiz (sav) bütün evlilik hayatında eşlerinden birine bir fiske
vurmamış, hakaret etmemiş, sevgi ve saygı göstermiş, ev işlerinde -gerektiğinde-
onlara yardım etmiş, müslümanlara "kadınlar hakkında daima iyi davranmalarını,
onları kendi akıllarınca düzeltmeye kalkmamalarını, maddî ve mânevî
ihtiyaçlarını temin etmelerini tavsiye etmiş", "iyileriniz, kadınlarınıza karşı
iyi olanlarınızdır" buyurmuştur.
İslâm'da boşama hakkı prensip olarak erkekte bulunmakla beraber, akit esnasında
veya daha sonra bu hakkı kadının da alması mümkündür. Ayrıca geçimsizlik,
erkeğin yetersizliği, bazı hastalıklar, kayıplık vb. sebeplerle hâkim veya
hakeme başvurmak suretiyle kadına da, evlilik hayatını sona erdirme hakkı
verilmiştir.
Sevgili Peygamberimiz (sav) kadınları (eşlerini) severdi, "Bana dünyanızdan üç
şey sevdirildi (üç şeyi severim): Kadın, güzel koku ve namaz; ama benim gönlüm
namazdadır" buyurmuştur. O eşlerini sever, onları mutlu etmeye çalışırdı, ancak
sabahlara kadar da namaz kılar, günlerce -bazen iftar etmeden- oruç tutar, başta
peygamberlik, toplumun liderliği ve devlet başkanlığı olmak üzere yüklendiği
birçok görevi mükemmel bir şekilde yütürdü. Peygamberimizin (sav) niçin birden
fazla kadınla evlendiğini anlamak isteyenler önce şu gerçekleri bilmelidirler:
Kendisi yirmi beş yaşında iken, kırk yaşında dul bir kadın olan Hz. Hatice ile
evlenmiş ve yirmi beş yıl yalnızca bu eşi ile mutlu bir hayat yaşamışlardır.
Kırk yaşından sonra Kureyş büyükleri, İslâm dâvasından vazgeçmesi pahasına
kendisine başkanlık, kadın (kızlarını) ve servet teklif ettikleri zaman "Güneşi
sağ elime, ayı da sol elime verseniz, ya uğrunda ölmeden, yahut da hedefime
varmadan bu dâvadan dönmem" demiştir. Hz. Hatice'den sonra, kendisi elli üç
yaşlarında iken evlendiği ikinci kadın ise elli yaşında dul ve kimsesiz bir
kadın olan Sevde idi. Bütün bunları iz'an ve insaf ile düşünen kimse, ister
müslüman olsun, ister gayrimüslim, Peygamberimiz'in (sav) birden fazla kadınla
evlenmesine, cinsî tatmin dışında sebepler aramak durumundadır. Biz bu sebepleri
şu maddeler içinde görüyoruz:
a) Birden fazla kadınla evliliği Hz. Peygamber (sav) getirmemiştir. İslâm
geldiği zaman dünyanın birçok yerinde ve bu arada Arabistan'da erkekler birden
fazla kadınla evli idiler. İslâm zaman içinde bir yandan kadına çeşitli haklar
verip onun durumunu iyileştirmiş, diğer yandan zarûrî haller dışında tek kadınla
evlenmeyi tavsiye etmiş, gerektiğinde birden fazla kadınla evlenmeyi ise
yeterlik ve adâlet şartlarına bağlamıştır. Bütün bu ıslâhatın tamamlandığı
zamanlarda, Peygamberimiz (sav) de -aşağıda sıralanacak sebeplerle- birden fazla
eşe sahipti, O'nun (sav) boşadığı kadınlar da mü'minlerin anneleri olmakta devam
edecekleri için başkasıyla evlenemezler, devamlı dul kalmaya mahkûm ve perişan
olurlardı. İşte bu sebeple Efendimizin (sav) onları boşaması, kendileri için bir
felâket demekti; nitekim Resûlullah (sav) bunu kendilerine teklif ettiği zaman
içlerinden bir tanesi bile kabule yanaşmamıştır.
b) Kadınlarından bir kısmı ile evlenmesi onların İslâm uğrunda çektikleri
meşakkatlere karşı bir mükâfatlandırma mahiyetindedir. Ümmü Seleme, Ümmü Habîbe,
Sevde gibi eşleriyle bu yüzden evlenmiştir. Bu hanımlar dinlerini koruma uğrunda
Habeşistan'a göç etmişler, orada eşlerini de kaybederek dul kalmışlardı.
c) Birkaç eşiyle evlenme sebebi, onların kabilelerini İslâm'a kazanmak, aradaki
düşmanlık duygularını dostluğa çevirmektir; Safiyye, Cüveyriye gibi hanımları
ile bu yüzden evlenmiştir.
d) Ebû Bekir, Ömer gibi en büyük dostları ve yardımcıları kızlarını O'na (sav)
teklif etmişler, kendileri de bunu uygun buldukları için Âişe ve Hafsa ile
evlenmiş ve dostlarının arzularını yerine getirmişlerdir.
e) Resûlullah'ın (sav) en önemli görevi İslâm'ı ümmetine doğru bir şekilde
aktarmak, öğretmek, yaşatmak ve gelecek nesillere intikalini sağlamaktı; ümmetin
yarısı kadındı, onların da İslâm'ı ve bu arada aile hayatı ile ilgili ahkâmı
bilmeleri gerekiyordu; birden fazla kadın, bir kadından daha çok bilgi edinme ve
aktarma kaynağı demekti ve Allah Resûlü (sav) bundan da istifade etti, bugün
elimizde bulunan birçok hadîsin ilk râvîleri O'nun (sav) sevgili eşleridir.
Eğer Peygamberimiz (sav) isteseydi yüzlerce kadınla evlenebilirdi, bunlarla sırf
cinsî tatmin için evlense idi, birçoğu yaşlı dul kadınlarla değil, daima güzel
ve çekici kızlarla evlenirdi. (Hz. Âişe'den başka kızla evlenmemiştir). O'nunla
(sav) evlenmeye can atanların, nikâhı altında kalmak için her fedâkârlığa razı
olanların ruh halini anlamak için O'na (sav), kafasını "cinsel dürtü" ile bozmuş
insanların gözüyle değil, ümmetin gözüyle bakmak gerekir; ümmetine göre, O
(sav), Allah sevgilisi, günahkârların şefâatçisi, eşsiz ve üstün örnek; insan,
cin ve peygamberlerin Efendisi, kâinatın yaratılış sebebi, dışı insanlar ile,
içi daima Allah ile meşgul, dünyanın en büyük dininin Peygamber'i ve Allah'ın
insanlığa son elçisidir. Bugün dünyada yaşayan bir milyar müslümanın her gün
kendisini, iman ve sevgi ile selâmladığı, dünya ve âhirette şefâatini dilediği
yegâne kâmil insandır.
"Merhaba ey Rahmeten li"l-âlemîn
Merhaba sensin şefi'a'l-müznibîn"
......
"Ben sana âşık olıcak ey lâtîf
Senin olmaz mı dü âlem ey şerîf"
III. PEYGAMBERİMİZİN GÜNLÜK VE AİLE HAYATI
A. Günlük Hayatı:
Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz sabah namazını kıldıktan sonra seccadenin üstüne
uzanır, güneş doğuncaya kadar istirahat eder, sonra uzaktan yakından kendisini
görmeye gelenleri kabul etmeye başlardı. Gelenler halka şeklinde etrafında
toplanırlardı, O, çevresindekilere vaaz eder, öğütler verir, sorularını
cevaplandırır, hattâ gördükleri rüyâları tabir ederdi. Bazen arkadaşlarına kendi
rüyâlarını anlatırdı. Hem okul, hem meclis, hem de sohbet yeri olan mescitteki
bu oturumlarda herşey konuşulurdu. Bir yandan cahiliyye devri konuşulur, bu
devre ait şiirler okunur, öte yandan yeni İslâm devlet ve toplumunun sosyal,
ekonomik, siyâsî meseleleri müzâkere edilir, ganîmet ve zekât dağıtılır, gelir
ve gider durumu görüşülürdü.
Genellikle bu faaliyet kuşluk zamanına kadar sürerdi. Kuşluk vakti gelince
(güneşin doğmasından bir iki saat sonra) Peygamberimiz (sav) dört, yahut sekiz
rek'at kuşluk (duhâ) namazı kılar, sonra evine gelir, ev işleriyle meşgul olur,
elbise ve ayakkabıları tamir eder, hayvanlarını sağardı.
İkindi namazından sonra eşlerini teker teker ziyaret eder, hal ve hatırlarını
sorar, geceyi ise -genellikle- sırayla birinin yanında geçirirdi.
Peygamberimiz'in (sav) evi, herbirini bir eşine tahsis ettiği, kerpiçten
yapılmış, üstü hurma dallarıyle örtülmüş basit odacıklardan ibaretti. Geceyi
geçireceği eve diğer eşleri de gelir, Peygamberimiz (sav) yatsı namazından
dönünceye kadar aralarında görüşüp konuşurlardı. O (sav), namazdan dönünce
herbiri kendi odasına çekilirdi; Resûlullah (sav) Efendimiz, yatsı namazından
sonra oturup konuşmayı, vakit geçirmeyi sevmezdi. Yatmadan önce "İsrâ, Zümer,
Hadîd, Haşr, Teğâbun, Cum'a" sûrelerinden birini okur, sonra dûasını yapar ve
sağ tarafı üzerine yatar, sağ elini, sağ yanağının altına koyardı. Yatağı ya
deri, ya hasır, yahut da basit bir yataktı.
Allah'ın ve ümmetin Sevgilisi Peygamberimiz Efendimiz (sav) gecenin yarısı,
yahut üçte ikisi geçince uyanır, yastığına yakın bir yerde bulundurduğu misvakı
(belli bir ağaçtan yapılmış bir nevi fırça) ile dişlerini ovar, sonra kalkar,
abdest alarak -bütün ömrünce devam ettiği- gece namazını kılardı.22 Bu namaz on
bir rek'attı, uzun zaman ayakta durduğu için ayaklarının şiştiği olurdu.
Önceleri sekiz rek'atta bir oturduğu, sonra on bire tamamladığı halde,
yaşlanınca iki rek'atta bir oturarak kılardı. Gece ibâdetini edâ edince bir süre
daha yatağında uyur, sonra Bilâl sabah ezanını okurken uyanır, abdest alır,
sabah namazının sünnetini odasında kılar ve cemâatle farzı edâ etmek üzere
mescide giderdi.
B. Aile Hayatı:
İnsânî duygular, siyâsî ve sosyal sebeplerle hayatını birleştirdiği eşleri,
O'nun (sav) sâde hayatına ayak uydurmak zorunda idiler. Bu sebeple bazen
hayatlarından şikâyetçi olur, bazen de birbirlerini kıskanırlardı; fakat Resûl-i
Ekrem (sav) bir gün bile onlardan şikâyetçi olmamış ve kendilerine karşı sertlik
göstermemiştir.
Eşleri arasında en çok Hz. Hatice'yi severdi; kendisi yirmi beş, o ise kırk
yaşlarında iken evlenmişlerdi, buna rağmen yirmi beş yıl, yalnız Hatice ile
iffetli ve mutlu bir hayat yaşamış, çok yaygın bir âdet olmasına rağmen onun
üzerine ikinci bir kadınla evlenmemişti. Sevgili eşinin vefâtından sonra da onu
hiçbir zaman unutmamıştı. En küçük bir hatıra ona olan sevgisini tazeler, sevgi
ve rahmetle anmasına vesile olurdu. Hz. Hatice'nin vefatından sonra idi; bir gün
kızkardeşi Hâle, Efendimiz'i (sav) ziyarete gelmiş, huzuruna girmek için izin
istemişti. Sesi, Hz. Hatice'nin sesine benzediği için Peygamberimiz (sav)
heyecanlanmış ve "bu gelen muhakkak Hâle'dir" demişti. Yanında bulunan Âişe bu
durumdan üzülmüş, "ölen bir kadını böylesine hatırlamanın ne mânâsı var, Allah
sana daha iyi zevceler verdi" demişti. Resûlullah'ın (sav) cevabı şöyle oldu:
"Hayır, gerçek senin dediğin gibi değildir; herkes bana inanmadığı zaman bana
inanan o idi, herkes Allah'a ortak koşarken o müslümanlığı kabul etmişti, benim
hiçbir yardımcım yok iken o bana yardım ediyordu!"
Resûl-i zîşân Efendimiz (sav) Hz. Hatice'den sonra en çok Hz. Âişe'yi severdi;
ancak bu sevginin yönlendiricisi ne çekicilik idi, ne de cinsî arzû! Çünkü
Sâfiyye, Âişe'den daha güzeldi, güzellikte ondan geri kalmayan başka eşleri de
vardı. Bu sevginin sebebi, Hz. Âişe'nin kabiliyeti, zekâsı, İslâm'ı anlama,
yorumlama ve aktarmadaki başarısı idi. Peygamberimiz (sav) "Bir kadın dört şeyi
için seçilir: Malı, güzelliği, soyu ve dindarlığı; siz kadının dindar olanını
tercih ediniz" buyurmuşlardır. Kendileri de tercihlerinde bunu dikkate
almışlardır. Hz. Âişe ictihad kafasına sahip, görüp işittiğini iyi kavrayan,
kavradığını iyi yorumlayan bir kadındı. Ashâb ile dînî konular üzerine girdiği
tartışmaların çoğunda kendisi haklı çıkmıştır (Bu konuda Zerkeşî'nin müstakil
bir eseri vardır).
Efendimizin (sav) eşleri arasında arasıra meydana gelen sürtüşmeler kalıcı
olmaz. Muhterem Eşlerinin, eğitimi sayesinde temizlenmiş gönülleri, kötü
duygulara kısa zamanda galip gelir, dostlukları avdet ederdi. Her gün bir araya
gelip yatsı sonuna kadar Peygamberimizi (sav), sırası gelenin odasında
beklemeleri de bunu göstermektedir. Hz. Âişe'nin, münafıklar tarafından ortaya
atılan bir iftira ile suçlandığı sırada -meşhûr deyişimizle kuması olan-
Zeyneb'in onun lehinde şahitlik etmesi bu dostluğun bir başka delilidir.
Hz. Âişe, Sevgili Eşine (sav) karşı beslediği aşırı muhabbet sebebiyle sık sık
kıskançlık duygusuna kapılır, bazen bunu yenemeyerek sert çıkışlar yapardı.
Böyle bir davranışının üzerine babası Ebû Bekir gelmiş, onu azarlamak istemiş,
fakat Peygamberimiz (sav) bunu önlemişti. Ebû Bekir kalkıp gitti, bir süre sonra
tekrar uğradığında karı-kocanın barıştıklarını, sevgi içinde sohbet ettiklerini
görmüş ve "demin kavganıza katıldık, şimdi de barışınıza katılalım" demişti.
Tarih boyunca birçok büyük insan, yüce hedeflere erişebilmek için dünya
menfaatlerine, rahat ve huzura arkasını dönmüş, büyük çileler çekmişlerdir. Bu
sıkıntılı ve çileli hayatı, sevdiklerine yaşatmamak için bunların çoğu bekâr
kalmayı tercih etmiş, kadın ve çocuk sevgisinden mahrum yaşamışlardır. Resûl-i
Ekrem Efendimiz (sav) bu konuda emsalsiz bir örnektir; O (sav), hem çilelerin en
büyüğünü yaşamış, hem evlenip çoluk çocuk sahibi olmuş, hem de -çoğu servet ve
refâh ortamında yetişmiş- eşleri ile çocuklarına, diğer müslümanların altında
bir refah yaşatmıştır. Fetihler İslâm toplumuna servet akıtmaya başlayınca,
eşleri bundan pay istemişler, O (sav), buna karşı çıkarak "ya ben, yahut da
dünya zineti ve zevkleri" demişti. Eşsiz eğitiminin tesiri iledir ki hepsi O'nu
(sav) tercih etmiş, birer kat elbiselerini ve kerpiçten odaları içinde birer
gönül sultânı olarak yaşamışlardı. Olayı Kur'ân âyetlerinden takip edelim: "Ey
Peygamber, eşlerine şöyle de: Eğer dünya(nın parlak) hayatını ve güzelliklerini
istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle
(gönül hoşluğu) ile serbest bırakayım. Eğer Allah'ı, peygamberini ve âhiret
yurdunu diliyorsanız bilin ki, Allah içinizden güzel davrananlar için büyük bir
mükâfat hazırlamıştır."23 Resûl-i Ekrem (sav) bu zühd hayatını yaşarken
zorlanmıyordu. Çünkü insanlara maddî varlığın ve zevklerin bahşettiği huzur ve
mutluluğu O (sav), sevdiği Rabbi ile, bir an kesintiye uğramadan devam eden
beraberlikte buluyor, "bu kadar açlık ve susuzluğa nasıl dayandığını" soranlara
"O beni yedirip, içiriyor" cevabını veriyordu. Bu ruh halini ve kemâlini, yirmi
üç yıllık eğitimcilik hayatında, başta ailesi ve yakınları olmak üzere ashâbına
da aktarmaya çalışmış ve büyük ölçüde başarılı olmuştur. Sevgili Peygamberimiz
(sav) dünya menfaat ve zevklerine hor bakan hayatı ile, kendisinden sonra
gelecek olan devletlilere de örnek olmak istemiştir.
Örnek İnsan, Yüce Peygamber (sav) ev idaresi ile bizzat meşgul olmaz, eline
geçeni, evine gelmeden son kuruşuna ve parçasına kadar ümmete dağıtırdı. Kendisi
ve âilesi, Hayber civarındaki küçük arâziden elde edilen gelir ile geçinirlerdi.
Evin idaresini Hz. Bilâl yürütürdü, bir gün kendisine Hz. Peyamber'in (sav)
âilesinin nasıl geçindiğini sordular. Bilâl şöyle anlattı: "Resûlullah'ın (sav)
evinin idaresini ben yürütüyordum. Kendileri çok sâde ve yoksulca bir hayat
sürerlerdi. Bununla beraber hiçbir misafiri çevirmez, onlara bazen bizzat hizmet
ederdi. Eve bir yoksul gelir de yardım isterse olanı verirdi, evde birşey
bulunmazsa beni gönderir, ödünç buldurur ve yoksulu yine boş çevirmezdi."
C. Çocuklar ve Çocukları:
1. Çocuklar:
Resûl-i Ekrem (sav) ümmetini, evlenip çocuk sahibi olmaya ve çoğalmaya teşvik
etmiş, çocukları sevmiş ve herkesin sevmesini istemiştir. Kendileri deve
üzerinde bir yerden gelirken çocukları görürse onları devesine alır ve
sevindirirdi. Çocukları sevdiği için rastladığı yerde selâm verir, böylece hem
onları sevindirir, hem de eğitirdi.
Bir gün Hâlid b. Sa'îd isimli sahâbî, yanına aldığı küçük kızı ile beraber
Peygamberimiz'i (sav) ziyarete gelmişti. Kız Habeşistan'da dünyaya geldiği için
ona, Habeş dili ile "güzel kız" diye hitap etmiş, onu yanına almış, kızın
kendisi ile oynamasına ve bu arada, iki kürek kemiği arasındaki "peygamberlik
mührü" ile oynamasına izin vermişti. Bilâhare kendisine bir yerden, etrafı
işlemeli kumaş parçaları hediye edilmiş, bunu kime vereceğini bir müddet
düşündükten ve yanındakilere sorduktan sonra, Hâlid'in bu küçük kızını
çağırtarak kumaşları ona vermişti. Bir başka gün yoksul bir kadın, iki çocuğu
ile beraber Hz. Âişe'ye gelir, Âişe bunlara verecek başka bir şey bulamadığı
için bir tek hurma verir, kadın da bu hurmayı iki parçaya böler ve çocuklarına
verir. Misafirler ayrıldıktan sonra Resûlullah (sav) Hz. Âişe'nin yanına gelince
Âişe olayı kendilerine anlatır, Efendimiz (sav) şu cevabı verir: "Allah kimlere
çocukları sevdirir, onlar da hakkıyle severlerse ateşten kurtulurlar."
Çocukluğunu Hz. Peygamber'in (sav) yanında geçiren Hz. Enes, Resûlullah'ın (sav)
şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Uzunca kılmak üzere bir namaza durduğum zaman,
bir çocuğun ağladığını duyarsam, namazımı kısaltırım; çünkü çocuğun ağlaması
anneyi üzer."
O'nun (sav) çocuklara karşı sevgisi ve merhameti, yalnızca müslüman çocuklarına
ait değildir. Bir savaşta, iki birlik arasında kalan birkaç çocuk ölmüştü.
Sonradan Resûlullah (sav) durumu haber aldı ve son derece üzüldü. Ashâb O'nun
(sav) bu derecede üzüldüğünü görünce "Ey Allah'ın Resûlü (sav)! Niçin bu kadar
üzülüyorsunuz, onlar nihayet kâfir çocukları değil mi?" dediler ve şu cevabı
aldılar: "Bu çocuklar, Allah'a ortak koşan kâfirlerin çocukları da olsalar
sizden daha iyidirler; dikkat ediniz, çocukları öldürmeyiniz, asla çocukları
öldürmeyiniz! Her insan, Allah'ın insan nev'ine verdiği özellikler (fıtrat) ile
doğmaktadır!"
Efendimiz (sav) elindeki meyvaları en küçük çocuklara verir, onları sever, okşar
ve öperdi. Bir gün yine çocukları severken bir bedevî gelmiş, "siz çocukları
böyle sever misiniz, benim on torunum var, daha bir tanesini kucağıma alıp
sevmedim" demişti. Resûl-i Ekrem (sav): "O halde Allah seni, şefkat duygusundan
mahrum etmiş" buyurdu.
Kâinâtın Öğünç Vesilesi (sav), Mekke'den Medine'ye ulaştığı sırada ensâr kızları
-diğer kalabalık içinde- karşılamaya çıkmış, şarkı ve marşlar okumuşlardı.
Peygamberimiz (sav) bu çocukları okşadı ve onlara sordu: "Beni sever misiniz?"
hepsi birden "evet" diye bağırdılar; O (sav), "ben de sizi, hepinizi seviyorum"
dedi.
2. Çocukları:
Peygamberimiz'in (sav) -ittifak edilen haberlere göre- altı çocuğu olmuştur.
Bunlardan ikisi (Kâsım ve İbrâhim) erkek, dördü ise (Zeyneb, Rukayye, Ümmü
Külsûm ve Fâtıma) kızdır. Bu çocuklardan beşi Hz. Hatîce'den, İbrâhim ise
Mâriye'den doğmuştur. Allah'ın takdiri ve nice hikmetleri yüzünden olmalı ki,
çocuklarından erkek olanlar küçük yaşlarında vefat etmişler, kendisinden sonraya
kalan tek çocuğu Hz. Fâtıma da, Sevgili Babasından altı ay kadar sonra O'na
(sav) kavuşmuştur.
Efendimizin (sav) oğlu İbrâhîm son nefeslerini solurken gönderilen haber üzerine
Peygamberimiz (sav) yetişmiş, çocuğu kucağına almış ve üzüntüsünden ağlamıştı.
Yanlarında bulunan Abdurrahman b. Avf "Ey Allah'ın Resûlü, ne yapıyorsunuz, siz
de mi ağlıyorsunuz?" deyince şu cevabı vermişlerdi: "Gönül üzülür, göz yaş
döker, ancak -bu sırada dilini göstererek- şu, Allah'ın razı olmadığı bir kelime
söylemez, Ey İbrâhîm, ölümünden dolayı çok üzgünüm!" Hz. Fâtıma, onbeş
yaşlarında iken kendisinden beş altı yaş büyük olan Hz. Ali ile evlenmiştir. Onu
daha önce Ebû Bekir ve Ömer de istemişler, Resûl-i Ekrem (sav) kendilerine
müsbet veya menfî bir cevap vermemişti, bu sırada Hz. Alî de isteyince ona
verdi. Mü'minlerin "Fâtıma Anamız" diye en az kendi anaları kadar sevdikleri bu
büyük kadının çeyizi "bir yatak, bir yatak çarşafı, iki el değirmeni (un ve
bulgur için) ve bir su tulumundan ibaret idi.
Resûlullah'ın (sav) çok sevdiği bu iki aziz varlık mutlu, fakat yoksul bir hayat
geçirdiler... Aile hayatında kaçınılmaz olan kırgınlıklar olursa Sevgili
Babaları (sav) hemen gelir, onları barıştırır, neşe ve mutluluklarını görünce
mesut olarak ayrılırdı. Birgün böyle bir barışma dönüşünde kendisine sevincinin
sebebini sormuşlardı, "en çok sevdiğim iki kişiyi barıştırdım" cevabını verdi.
Allah Sevgilisi'nin (sav) bu ölçüde sevdiği kızı unu kendi eliyle öğütür, bu
yüzden elleri yaralanırdı, evinin suyunu taşır, bu yüzden göksü yara olurdu,
evini barkını süpürür, toz toprak içinde kalırdı, ekmek ve yemeğini kendi
pişirir, dumana boğulurdu. Bu hal müslümanlar fakir iken böyle olduğu gibi,
servete kavuştuktan sonra da böyle devam etmiştir. Bir gün karı koca aralarında
dertleştiler; Hz. Alî su taşımaktan göğsünün yara olduğunu söyler, eşi de un
öğütmekten elinin yaralandığını dile getirir, Hz. Alî "babana bugünlerde birçok
esir geldi, gidip bir tane hizmetçi istesen" der, eşi de bunu uygun görüp
babasına gelir. Babası (sav) "hayır ola kızım, bir isteğin mi var?" diye sorunca
utanır, isteğini söyleyemez ve "babacığım sizi görmek ve selâm vermek için
geldim" diyerek evine döner. Bu defa Hz. Alî de yanına katılır, birlikte tekrar
gelirler ve durumlarını arzederek bir hizmetçi isterler. Yüce Peygamber (sav)
onlara "Suffe ehli ve diğer yoksullar sizden daha muhtaç, size veremem" der,
çaresiz dönerler. Resûl-i Ekrem (sav) işlerini bitirince, gönüllerini almak
üzere evlerine gelir, bu sırada yatmışlardır. Üzerlerinde kısa bir yorgan
vardır, başlarına çekseler ayakları, ayaklarına çekseler başları açıkta kalır,
Sevgili Babaları'nı görünce fırlarlar, O (sav), "sakın kalkmayın" der, gelip
yanlarına oturur ve şöyle buyurur: "Size, hakkınızda, sizin benden
istediğinizden daha hayırlı olacak bir şey (bilgi) vermeye geldim, bunu bana
Cebrâîl öğretti, yatacağınız zaman otuz üç kere sübhânellah, otuz üç kere
elhamdülillah, otuz dört defa da Allahuekber deyiniz". Evet hizmetçi
çalıştırmanın birçok maddî ve mânevî sorumlulukları vardı. Bir Peygamber kızına
bunları taşımak ve belki de üzerinde kul hakkı bulunarak Rabbine kavuşmaktan
çok, çileli hayatın içinde pişmek, bitip tükenmez dünya işleri arasında devamlı
Allah'ı anmak ve ebedî hayatta Babası'nın (sav) meclisine lâyık olmaya çalışmak
yakışırdı.
Peygamber hanesinde hâkim olan sade hayat, O'nun çocuklarının evlerinde de
görülmeli idi. Nitekim Hz. Fâtıma'ya kocası bir altın gerdanlık hediye etmişti.
Peygamberimiz (sav) bunu görünce -doğrudan kendisine bir şey söylemeyip- Hz.
Âişe'ye: "Herkesin, Peygamber'in kızı Fatma'nın boynunda alevden bir halka
gördük" demelerini kabul eder misiniz?" demiş, Hz. Fâtıma bunu duyunca derhal
gerdanlığı sattırmıştı. Onlar Peygamber hanımları, peygamber çocukları idi,
diğer müslümanlardan farklı olmalı idiler; ancak bu fark, başkalarından daha
zengin, daha müreffeh olmak şeklinde değil, başkaları açlıktan karınlarına bir
taş bağlarken onlar iki taş bağlamak, başkaları doymadan doymamak, başkaları
zînetler içinde dolaşırken onlar sade yaşamak suretinde gerçekleşecekti.
O'nun (sav) engin sevgi gölgesinin, torunlarının üzerine düşmemesi
düşünülemezdi. Onları sık sık görür, sever, gönüllerini alır, gerektiği zaman
avuturdu. Kızı Zeyneb'den olma torunu Ümâme küçüktü, Peygamberimiz'in (sav)
yanında bulunuyordu, Sevgili Dede çocuğu bir şeyler ile oyalayıp namaza
durmuştu, başını secdeye koyunca çocuk koşarak geldi ve sırtına bindi, merhamet
ve şefkat kaynağı Yüce Peygamber (sav), namazının geri kalan kısmını çocukla
tamamladı, kalktıkça düşmesin diye onu bir eliyle omuzunda tutuyor, secde
ettikçe bırakıyordu.
Bir gün elinde bir gerdanlık olduğu halde eve geldi ve "bunu, içinizde en çok
sevdiğime vereceğim" dedi, evdekiler "her halde Ebû Bekr'in kızına (Âişe'ye)
verecek" dediler, torunu Ümâme'yi çağırttı, gerdanlığı eliyle onun boynuna
bağladı, çocuğun gözleri ağrıyordu, mübârek elleriyle onları da sildi.
Asırlar boyu milyarlarca insanın gönlünde taht kuran Yüce Peygamber'in (sav)
sâde ve mütevâzı görünüşü içinde insana ürperti, hayret ve gıpta duygularını
birlikte yaşatan aile hayatından çizgiler sunmaya çalıştık. Görülen odur ki kişi
dururken Peygamber, has kul, büyük ve kâmil insan, milyarların sevgilisi
olamıyor!*
--------------------------------------------------------------------------------
1. Tercüman gazetesi ve Girişim dergisinde yayımlanmıştır. Yıl: 1987.
2. Bunun mânâsı "mehir istemeden onunla evlenmeye razı olan kadınlar"dır.
3. Ahzâb: 33/50.
4. Ahzâb: 33/51.
5. Müslim, Sahih, 1463.
6. İslâm Peygamberi, c. II, s. 18; Mevlânâ Şiblî'ye göre Hz. Âişe, Peygamberimiz
(sav) ile evlendiği zaman on sekiz yaşında idi; Asr-ı Sa'âdet, İst. 1928, c. II,
s. 997.
7. Tabakât, c. VIII, s. 101 vd.; Prof. Hamîdullah, age., c. II, s. 20 vd.
8. Prof. Hamîdullah, age., c. II, s. 20 vd.
9. Taberî, c. 28, s. 91.
10. Tahrîm: 66/1.
11. Itk, 13.
12. Muhabbar, s. 88-89; Prof. Hamîdullah, age., c. 2, s. 22.
13. Buhârî, Meğâzî, 38; Hucurât, 11; Talâk, 1.
14. Meğâzî, 38.
15. Müslim, Nikâh, 84.
16. Ayrıca bkz. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, c. 2, s. 24.
17. Tabakât, c. 8, s. 148.
18. Müslim, Tevbe, 56.
19. Buhârî, Tefsîru sureti'n-Nûr, 6.
20. Gazzâlî, İhyâ, c. 2, s. 28.
21. Müslim, Hacc, 141.
22. Müzzemmil: 73/20.
23. Ahzâb: 33/28-29.
* Peygamberimiz'in (sav) âile hayatını yazarken başvurduğumuz kaynaklar: Kur'ân-ı
Kerîm, meşhur altı hadîs kitabı (el-Kütüb's-sitte), İbn Sa'd, Tabakat (8. cilt),
Prof. M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I-II, Mevlânâ Şiblî, Asr-ı Sa'âdet, II,
A. Azzâm, Resûl-i Ekrem'in (sav) Örnek Ahlâkı...
İslami Okul Okulların En Önemlisi