İslâmî Uyanışın Öncüleri1 Uyanış Öncesi - Külliyat - 3. Sayfa
İslâmî Uyanışın Öncüleri1
Uyanış Öncesi:
Uyanış kavramı insan zihnine hemen onun zıddı olan uyku kavramını çağırmaktadır.
Uyanışı, çelişkisi içinde kavrayabilmek için, uyku dönemini kısaca tasvir ve
tahlil etmek gerekir.
İslâm dünyasının uyku dönemi için genellikle benimsenen ve tekrarlanan şu
tasviri gözönüne alabiliriz: İslâm dini Hz. Peygamber (sav) ve Râşid Halifeler
(Hz. Hasan'a kadar) çağında sosyal düzen ve teşkilât bakımından değilse de
bunlara da temel teşkil edecek olan mânevî değerler sistemi olarak tamamlanmış,
gelişmiş ve yayılmıştır. Emevî ve Abbasîlerin hâkim olduğu yüzyıllarda ise
müslümanlar siyasî sahaya olduğu gibi ilim ve sanat sahasına da gerekli önemi
vererek büyük medeniyet kurdular. Abbasîlerin sonuna doğru başlayan Haçlı
Seferleri ve Moğol istilâsı İslâm dünyasını derinden sarstı ve zayıflattı.
Selçuklu ve Osmanlıların hâkimiyeti, çöküşü önleyerek siyâsî varlığı korudu;
ancak onaltıncı yüzyıldan itibaren İslâm dünyasında önce duraklama, sonra
gerileme şeklinde kendini gösteren vâkıa önlenemedi. Osmanlı Devleti'nin
dağılması ile İslâm dünyasının esâret hayatı başladı.2 Onaltıncı yüzyıldan
itibaren gelişen durumu hafiften ağıra seyreden uyku olarak isimlendirirsek,
ondokuzuncu asırdan itibaren başlayıp gelişen esarete karşı savaşa da uyanış
diyebiliriz.
Uyku döneminin yukarıdaki tasviri, sebeplerden ziyade sonuçları ihtivâ
etmektedir. Sebepler bahsinde "dinden uzaklaşma, tasavvuf, Moğol istilâsı,
medreseler, saltanat..." üzerinde durulmuştur. İlk devirde müslümanların dine
bağlılıklarını, ters düştükleri cahiliyye inanç ve kurumlarının olumsuzluğuna,
Hz. Peygamber'in (sav) fevkalâde tesir gücüne ve örnekliğine, yenilik ve tazelik
heyecanına bağlamak daha doğru olabilir. Duraklama ve gerileme dönemlerinde dine
bağlılık zayıflamışsa, bunu sebep olarak değil, sonuç olarak görmek gerekir.
Ayrıca bağlılık ve din kavramları da aydınlığa kavuşturulmalıdır. İnsanlar
genellikle korku ve sıkıntı zamanlarında dine daha fazla sarılırlar; uyku
döneminde de bu böyle olmuştur, ancak sarıldıkları din ve dindarlık vasıfları
ilk İslâm çağınınkinden farklıdır. Din anlayışına donukluk gelmiş, dine bidat ve
hurafeler karışmıştır. Dindarlık bölünmüş, ferdî ve manevî hayata yönelmiştir.
Resûlullah'ın (sav) derûnî ve manevi hayatını, Allah ile olan sırrî kulluk
ilişkisini temsil eden tasavvuf, bir zühd (dünyevî ve maddî menfaatten yüz
çevirme) ve ahlâkî dinamizm olarak başlamış, ancak zamanla cezbe tarafı ve çoğu
kez sünnî prensiplerle çatışan bilgi ve inanç manzumesi hâkim hale gelmiştir.
Sûfilik hareketi kontrolsüz bir şahsî yoruma açık bulunmaktadır. Sûfilik,
kendilerinde fevkalâde güçler bulunduğunu iddia eden veya böyle olduklarına
inanılan ve tenkid dışı tutulan şahıslar (şeyhler) etrafında gelişen bir
harekettir. Tasavvuf akılüstüdür. Medrese ise şeriat otoritesine dayanmakta ve
rasyonel bir doktrini temsil etmektedir. Sûfi hareketinin -samimi önderler
elinde dahi- ferdî, içe dönük ve sosyal planda pasif bir yol takip etmesi uyku
dönemini hazırlayan sebepler arasında görülebilir. Kelâmın ilham ve kerâmeti
kabullenmesi, İbn Teymiyye gibi önemli selefiyye temsilcilerinin keşfi kabul
etmeleri tasavvuf ile kelâm arasında bir yakınlaşma sağlamış olmakla beraber,
tasavvufun zengin duygu dünyasını ve itici gücünü de içine almak üzere kendini
yenilemesi hâlâ beklenmektedir.3
Moğol istilasının hemen arkasından istilâcılar İslâm medeniyetinin içinde
erimişler, ilim ve imar faaliyeti yeniden başlamıştır. Oldukça karmaşık
sebeplerle İslâm medeniyetinin hamle gücünü kaybetmesi ile mezkûr istilâ aynı
zamanda vâki olmuş; istilânın tesiri, ilim ve sanat faaliyetinin sınırlarının
daralması, umûmî bir bıkkınlık ve ümitsizlik şeklinde kendini göstermiştir.
Durgunluk ve gerilemenin âmilleri arasında medreselere fazla yüklenilmiştir.
Aslında medreselerdeki gerileme, İslâm medeniyetindeki durgunluğu takip etmiş,
ondan sonra hâsıl olmuştur. Ortaçağda Avrupa medreseleri ilmi gerçeği, tecrübe
ve müşahede yerine Aristo gibi üstadların kitaplarında arayarak koyu bir
skolastisizme düşmüşken, İslâm medreselerinde oldukça rasyonel bir öğretim ve
eğitim yapılıyordu. Avrupa'da akıl-nakil çatışmaları sebebiyle ilmî gelişmelere
kiliseden reaksiyon geldiği olmuştur; İslâm dünyasında baskı ve reaksiyon ile
ilmî gelişmeye karşı çıkıldığı nadirdir ve bu da son zamanlara aittir. Onaltıncı
yüzyıla kadar medreselerimizde dinî ilimler yanında aklî ilimlere de yer
verilmiş, tıp ve matematik okutulmuştur. Avrupa'da Ortaçağ skolastisizmi
onaltıncı ve onyedinci asırlar arasında yenilmiş, ilim inkılâbı yapılmıştır. Bu
asırlarda Kopernik, Batlamyus sistemi ile birlikte -o sistemle uygunlaşan-
hristiyan kâinat görüşünü yıkmış; O'nun ardından, gezegenlerin kanunularını
ortaya koyan Kepler, mutlak zamanın ölçülmesi ve düşme ile ilgili tecrübeleriyle
Aristo fiziğini tarihe karıştıran Galileo gelmiştir. İşaret etmek gerekir ki, bu
ilim inkılâbının öncüleri inkılâbı plânlamış değillerdir; çoğu defa gayeleriyle
netice farklı olmuş, buluşları kilise yanında üniversite adamlarının da şiddetli
tepkilerini çekmiştir. Ancak Batı'da başlayan hamle gücü bu engelleri aşmış ve
sonunda Ortaçağ zihniyeti tarihe ihtikâl etmiştir. Bizde ise umûmî durgunluk ve
gerilemeden medreseler de nasibini almış, sonradan skolastisizme saplanmıştır.
Bu çizgide medreseler dinî ilimlere özellikle fıkıh ve kelâma ağırlık vererek
aklî ilimleri, faydasız olduğuna inandıkları için program dışına atmışlardır.
Fıkıh (İslâm Hukuku) öğrenimi toplumun değişmesi ile ortaya çıkan meselelere
çözüm getirmeye, yeni sosyal kurumlar ve kaideler bulmaya değil, eskilerin
ortaya koyduklarını tekrarlamaya ve değişmez kılmaya yönelmiştir. Kelâm, VI/XII.
asırdan itibaren bilhassa Fahrüddin Râzî'nin gayretleriyle mantığı benimsemiş,
kendi doğmatik kelâm tezlerini felsefî metafizik ile değiştirmiş, böylece fıkıh
ile rekabet etmiş ve aklî felsefenin yerini almıştır. Bu gelişme menfî olmamakla
beraber kelâmî-felsefî planın muhtevası her türlü aklî düşüncenin yerini alarak
kendi kendine yeter sayılmış, ileri götürücü rekabet imkânını ortadan
kaldırmıştır. "Birer uzuv gibi bütün ilimleri birbirine bağlamak ve bu bilgileri
de dogmatik kelâma göre ayarlamak, fikrî verimliliğin ana kaynaklarını kurutmuş
ve özgün düşünce imkânını yoketmiştir.4 Denebilir ki Sünnî müslümanlığı
eğitim-öğretim sahasında temsil eden medreseler, mevcudu muhafaza ve taarruzları
defi' (müdafaa) konusunda başarılı olmakla beraber geleceğe hazırlık yapamamış;
yeni şartlarda İslâm'ı temsil edecek, başlangıçta olduğu gibi sosyal kurumlar
kuran, kaideler vazeden imamları yetişecek bir program bulup uygulamada muvaffak
olamamışlardır.
İlk beş halifeden sonra Emevîler hilâfeti saltanata çevirmişler; hürriyet içinde
en lâyık olanı beyat ile işbaşına getirme prensibi, yerini siyasî entrikalara,
baskılara, şahsî menfaat ve nüfûz temini için her vasıtayı mübah gören zihniyete
bırakmıştır. Yine adına halife denilen idareciler bir müddet düzen kurup hâkim
olmuşlar, ancak IV/X. asırdan itibaren gerçek iktidar onlara görünüşte bağlı
olan emir ve sultanların eline geçmiştir. Askerî ve siyasî liderler gönüllü
askerlerine ücret ödemek ve hazineyi doldurmak için vergi yükünü
ağırlaştırmışlardır. Bu, diğer sebeplerle birlikte, tüccar ve zanaatkâr
sınıfının zayıflamasına yol açmıştır. Şehir hayatı gücünü yitirip orta sınıf
zayıflayınca medeniyet kurmak ve geliştirmek bir yana, mevcudu korumayı ümid
etmenin bile mümkün olmadığı bilinmektedir.
Kısmen tahlil edilen tarihî sebeplerle vücuda gelen durgunluk ve gerilemenin,
Osmanlı Devleti'nin sona ermesi ile esarete dönüşmesi uyanış için nihaî şok
olmuştur; ancak bundan önce de önemli uyarıcılar ve bunları algılayarak uyanış
teşebbüsünü temsil edenler eksik olmamıştır.
Uyanış:
A - Siyasî Görünüm :
Ondokuzuncu yüzyılda sanayileşmiş Avrupa ile sanayileşme yolunda olan Rusya'nın
gözü kendi sınırları dışında kalan ülkelerde idi; bunlar ise müslümanların
elinde bulunuyordu. İslâm dünyasında Osmanlı ve İran'da başka müstakil devlet
yoktu. İngiltere Hindistan'ı ele geçirmiş, Uzakdoğu hâkimiyetini tamamlamak
üzere Afganistan'dan Mısır'a kadar birçok ülke üzerinde faaliyete girişmişti.
Fransa, Kuzey Afrika ülkelerine yönelmişti. Rusya, Ortodoksların yaşadığı yerler
ile kendisini Akdeniz'e ulaştıran Boğazlar'ı yahut Basra Körfezi'ne ulaştıran
İran'ı istiyordu. Osmanlılar, onsekizinci asır sonlarına kadar ülkeye ve İslâm'a
yönelen bütün düşmanca emelleri önlemiş, İslâm vatanını korumuştu; ancak hemen
bütün cephelerde kendini gösteren geri kalmışlık Osmanlı'yı modern güçlere karşı
koyamaz hale getirdi. III. Selim devrinden itibaren teşebbüs edilen yenilik
hareketleri, Avrupa'daki modern gelişmelerin temeline ve kökenine değil, dış
görünüşe ve sonuçlara yöneldiği için başarılı olamamış, yenilgi yenilgiyi takip
etmişti. Müslümanların tek müstakil devleti Berlin Kongresi'nden itibaren yavaş
yavaş paylaşılırken, diğer İslâm toprakları da birer birer sömürge haline
geliyordu.
B - Tepkiler :
Batı'nın sömürgelerinde kendi hâkimiyet ve değerlerini zorla kabul ettirme
faaliyeti karşısında üç temayül görümektedir: a) Kendini yenilemeksizin Batılı
herşeye karşı düşmanca direniş, b) Kendini hor, yabancıyı üstün görme eğilimi,
c) Millî bir sentez: Kendine güven ve modernleşme eğilimi.5 Başlangıçta sıradan
âlimlerde ve halkta genellikle birinci temayül; bilgi, iman ve şuurda İslâmî
yanı zayıf aydınlarda ikici meyil; ıslâhatçı, ihyacı, modernist, müceddid gibi
kelimelerle (aralarında nüanslar vardır) ifade edilen zümrede ise üçüncü eğilim
temsil edilmiştir. Zamanla birinci ve ikinci zümreden üçüncüye katılmalar olduğu
gibi, aydınların tavır ve temayül değiştirdikleri de görülmüştür. Çünkü İslâm
ülkelerinde aydınların kendilerini inkâr ederek bütünüyle Batı medeniyetine
yöneldikleri 20. asırda Batı kendi medeniyetinden şüpheye düşmüş, Batılı
aydınlar Medeniyetlerinin geleceği üzerine ciddî endişeler ileri sürmeye
başlamışlardı. İslâm ülkelerinde de aydınlar Batı'yı taklid yolunda aradıklarını
bulamayınca kurtuluşu sosyalizm, İslâm gibi başka sistemlerde aramaya
yöneleceklerdir.
C - Öncüler :
Uyanışın öncüleri bu yazın
ın asıl konusudur ve öncüden maksat yenileşmeyi ve gelişmeyi İslâmî temele
dayandıran, çözümü gene İslâm'da arayan siyaset, ideoloji ve hareket adamıdır.
Öncüleri, Muhammed bin Abdulvahhab'dan Cezayirli Abdulhamid bin Bâdis'e kadar
önemli saydığımız örneklerle sınırlıyoruz. Islâhatçıları Cemaleddin Efganî'ye
kadar modernizm öncesi, bundan sonra modernistler diye iki gruba ayıranlar
olmuştur.6 Bu ayırım müslümanların ondokuzuncu asırdan itibaren Batı tesirine
girmelerini, bu tesir karşısındaki tavır ve mücadeleyi esas almaktadır. Biz
modernizm öncesi ve sonrası ıslâhat hareketlerinin "batıl inançların ve
cehaletin yokedilmesi, sûfuliğin ıslâhı, ahlâkın yüceltilmesi, dinin esaslarına
(Kitap ve Sünnet'e) dönüş, cihad" gibi ortak vasıflarını baz olarak aldığımız
için sözü geçen ayrımdan yürümeyecek, kronolojik sırayı takip edeceğiz.
1. Şah Veliyullah Ahmed b. Abdurrahim (v. 1763) :
Hindistan'da İslâm'ın yeniden düşünülüp yorumlanması, bünyenin yabancı
unsurlardan temizlenmesi, İslâm ilim ve medeniyetinin kuruluş çağındaki usûle
dönülmesi ve müesseselerin çağın ihtiyaçlarına göre yeniden kurulması
hareketinin en önemli siması Delh bölgesinden Şah Veliyyullah'tır. O hemen
tamamı orijinal eserleriyle, dersleri ve ıslâhata yönelik faaliyletileri ile hem
çağında, hem de günümüze dek süren zaman içerisinde müessir olmluştur. İctihad
kapısının açılması, mezheb taassubunun terkedilmesi,7 siyasî organizasyonun
Râşid Halifeler devrindeki esaslara dayanması8 O'nun müstakil kitaplara konu
ettiği meseleleridir. Huccetullahi'l-bâliğa isimli eserlerinde önce, kendine has
bir metod ve uslûp ile İslâm'ın metafiziğini, dünya görüşünü, sosyo-ekonomik
sistemini "kelâm ile tasavvufun bilgi teorisini meczederek" anlatmış, sonra
çeşitli konulara ait hâdiselerin hikmetini, sırrını (arkasındaki gerçeği, fert
ve topluma faydalarını) açıklamıştır.
Şah Veliyyullah'ın tesiri öğrencileri ve özellikle büyük oğlu Abdüaziz
vasıtasıyla ondokuzuncu yüzyılın başlarında Hindistan'da yayıldı. O'nun ıslâhat
hareketinde "tasfiyecilik, Kitap ve Sünnet'e dönme, ahlâkı takviye, cihad" gibi
-diğerlerinde de bulunan- özellikler yanında Sünnî prensiplerle ters düşmeyen
bir tasavvuf anlayışı ve temayülü dikkat çekmektedir. O'nun yolunda
yürüyenlerden Seyyid Ahmed, ıslâhatı bir cihad hareketine dönüştürdü, ordu
teşkil etti, kendisi Şah İsmail ile beraber Sihlere karşı savaşırken şehit düştü
(1831); ancak taraftarlarının Sihlere ve özellikle İngilizlere karşı savaşları
1890'lara kadar sürmüştür. Yine Veliyullah ekolüne bağlı âlimler 1876'da
Deoband'da bir okul kurdular.
Okulun iki gayesi vardı: a) Islâhatçı din bilginleri yetiştirmek, b) Hindistan'ı
İngilizlerden kurtarmak. Bhopal Devleti Begümü'nün kocası Sıddık Hasen Han (v.
1889), İbn Teymiyye ve Yemenli Şevkânî yanında Şah Veliyullah'ın tesiri altında
kalmış, eserleri ve dersleri ile tasfiyecilik ve esasa dönüş hareketini temsil
etmiştir.9
2. Muhammed b. Abdulvahhab (v. 1792) :
Genç yaşında İran ve Irak'ta bulunan, dinî ilimlerden başka felsefe dersleri
alan ve tasavvufa intisab eden Muhammed, sonradan İbn Teymiyye'nin tesirinde
kaldı; O'nun gibi bu da, vahdet-i vücud'u esas alan İbn Arabî tasavvufunu
reddetti; halkın tasavvuf büyüklerine ve bunların kabirlerine karşı
gösterdikleri büyük alâkaya ve şirk derecesine varan davranışlara şiddetle karşı
çıktı; taklidi reddederek ictihad yapılmasını, Kitap ve Sünnet'e dönülmesini,
bidat ve hurafelerden uzak durulmasını istedi. Halkın selef anlayış ve
uygulayışındaki İslâm'a ters düşen davranışlarını, bunlardan menfâatlenen
şeyhlerin ve din adamlarının inkâr etmemesinden, bunlara karşı çıkmamalarından
şikayet etti.
İbn Abdulvahhâb ıslâhât hareketi için Arabistan yarımadasını, onun da gözden
ırak bir mıntıkasını seçmişti. Gerçekleşebilmek için ıslahâtın siyasi bir
desteğe ihtiyacı olduğunu hissederek Der'iyye Emîrî Muhammed b. Suûd ile temas
kurdu, ona fikirlerini açtı, ikna etti ve tam desteğini kazandı. 1792 yılında
vefat ettiği zaman -İbn Suûd da 33 yıl önce ölmüştü- ıslâhât Yarımada'da
tutulmuş ve yayılmış bulunuyordu. Emîr'in oğlu Abdülaziz ve torunu Suûd
zamanlarında yeni cereyan Yarımadanın dışına taştı. Osmanlı'ya meydan okudu,
Irak, Suriye ve Haremeyn'e girildi. 1801 yılında Kerbelâ'ya hücum eden
Vehhabîler, Hz. Hüseyin'in kabri dahil, bütün mukaddes bilinen makamları yerle
bir ettiler. Osmanlı Devleti hareketin hem siyasî hem de fikrî yönden
kendilerine ters düştüğünü, tehlikeli gelişmeler gösterdiğini görerek Mısır
Valisi Mehmed Ali Paşa'yı tenkil ile görevlendirdi ve ayrıca kesif bir aleyhte
propagandaya girişti. Mehmed Ali Paşa, Vehhabî kuvvetlerini yendi ve Yarımadanın
içlerine sürdü, bu şekilde yeni hareketin devletleşmesi yüz yıl gecikmiş oldu;
ancak bu esnada hareket propaganda ve davet faaliyetine devam ederek gelişme ve
genişlemesini sürdürdü.
Bilâhere "Vehhâbilik" diye adlandırılan hareket, halk sûfiliğinin en önemli
faktör haline geldiği bir sırada, İslâm ümmetinin tedricen içine düştüğü ahlâkî
çöküntüye bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. Vehhâbiliğin ilk müsamahasız ve dar
görüşlü günleri geride kaldıktan sonra da bu ahlâkî sâik onun mirası olarak
devam etti. Modernistler, açılan yoldan ilerleyerek onun muhafazakâr ve lafza
bağlı tutumunu aşmanın dinî metinleri daha serbest bir şekilde yorumlamanın
yolunu buldular. Vehhâbilik sedece kurucusunun başlattığı hareket için bir ad
değil, İslâm dünyasında dinin, yozlaştırıcı düşünce ve tutumlardan ayıklanmasını
savunmanın ve din üzerinde bağımsız (ictihada dayalı) hükümler verme, yorumlar
yapma faaliyetinin genel adı olmuştur.10
3. Muhammed b. Ali Şevkânî (v. 1834) :
Yemen'in başşehri San'a'nın yakınında dünyaya gelen Şevkânî, kendi ülkesinde
babasından, Zeydiyye mezhebine mensûb âlimler ile müstakil ictihad geleneğini
sürdüren ve talebelerine ictihad terbiyesi veren hocalardan okumuş, genç yaşında
ictihad derecesine ulaşmış, itikâdî sahada da Zeydîliği reddederek selefî bir
yol tutmuştur. Şevkânî, Muhammed bin Abdulvehhâb ile temas kurmadığı halde,
onunkine benzer fikirlere ve ıslahât programına sahiptir; ondan farklı olarak
kendisi İbn Teymiyye'den beri gelişmekte olan yeni tasavvuf cereyanına da mensûb
sayılabilir. Bu tasavvuf anlayışı, Sünnî İslâm'ın sınırlarını zorlayan tevilci,
cezbeci, keşifci tasavvuf yerine Resûlullah'ın ruhânî hayatını örnek alan,
ahlâka ağırlık veren, Sünnî prensiplerle çatışmayan bir muhtevâya sahiptir.
Şevkânî "benim bir dostuma (veli) düşmanlık edene savaş ilân ederim..." diye
başlayan kudsî hadîsin şerhi için yazdığı bir eserde bu tasavvuf anlayışını
savunmuş, vahdet-i vücûdçu tasavvufu reddetmiş, keşif, kerâmet ve ilhamı Sünnî
prensipler içinde benimsemiştir. Bu eserinde ve İrşadu'l-fühul, el-kavlu'l-müfîd,
Neylu'l-evtâr, el-Bedru't-tali'11 gibi eserlerinde taklîdi reddetmiş, ictihâd
etmiş, bidat ve hurafenin karşısında olumuştur. Fethu'l-Kadir isimli tefsirinde
Kur'an-ı Kerîm'i önce Sünnet ve sahâbe anlayışından hareketle, sonra da dil,
örf-âdet ve akıl prensiplerine göre yorumlamış, sıfat âyetlerinde selefî bir
üslûp kullanılmıştır. 34 yaşından vefâtına kadar Yemen'de kadı ve vezir olarak
da vazife yapan Şevkânî oğulları, talebeleri ve özellikle eserleri vasıtasıyla
tesirini Hindistan'dan Ortadoğu'ya yaymış ve günümüze kadar devam ettirmiştir.
4. Muhammed b. Alî es-Senûsî (v. 1859) :
Yeni tasavvuf veya ıslâh edilmiş sûfiliği benimseyen, ictihad üzerinde ısrar
eden, Faslı Ahmed bin İdrîs'in talebesi Cezayirli Muhammed bin Alî es-Senûsî
Mekke'de Senûsî tarikatını kurdu. Onun tasavvuf anlayışı, icma konusundaki
düşüncesi, ictihadı teşvik etmesi ve bizzat müctehid olduğunu ifade etmesi12
Mekke'de muhalif bir cephenin oluşması sonucunu doğurdu ve 1843 yılında
Mekke'den ayrılmak zorunda bırakıldı. Kuzey Batı Afrika'ya geçen Senûsî daha
ziyade Libya çölünde kurduğu zaviyelerde tâbîlerine tarikat disiplini içinde
İslâm esaslarını öğretiyor, zikir yanında cihâd, zirâat ve zanâat bilgisi
veriyor, eğitim yaptırıyordu. Bu zaviyelerde yetişen mürîdleri Afrika'da İslâm'ı
yayarak hıristiyan misyonerler karşısında en güçlü engeli teşkil ettikleri gibi
Kuzey Afrika'da huzuru ve kısmen birliği sağlamışlar, önce Fransızlara, sonra
Osmanlıların müttefiki olarak İtalyanlara karşı savaşıp, Mısır'da da İngilizlere
karşı direniş hareketine katılmışlardır. Senûsîlik ıslâh edilmiş tasavvuf
disiplini ve şevki içinde ahlâka ve hareketliliğe ağırlık veren, dünyadan
el-etek çekme yerine İslâm'ın eşitlik ve kardeşlik anlayışına dayalı sosyal
adalet ve kalkınma tedbirleri getiren bir tarikat olarak "Müslüman Kardeşler"
hareketine kadar -kendi nevinden- birçok harekete örnek olmuştur. Bizde
Şehbenderzâde Ahmet Hilmi Bey, hem Senûsîlik konusundaki eseri, hem de A'mâk-ı
Hayâl isimli tasavvufî romanının sosyal ıslâhâta yönelik kısımları ile bu tesiri
temsil etmiştir. Senûsî'nin maksadı önce Afrika'da, sonra da bütün İslâm
dünyasında birliği sağlamak (panislamizm), müslümanları tek halifenin idaresinde
toplamaktı. Bu maksad, Osmanlı siyasetine de uygun düştüğü için -bazı Batılı
yazarların iddialarının aksine- Osmanlılara bağlı kalmış, onları
desteklemişti.13
5. Cemâleddin Efgânî (v.1897) :
İslâm dünyasının uyanması, esaretten kurtulması, bir yönetimde birleşmesi ve
modernleşmesi konusunda muhtemelen en büyük tesir Cemâleddin Efgânî'ye aittir.
Efgânî'nin İranlı bir Şiî aileden mi, yoksa Afganistanlı Sünnî bir aileden mi
geldiği konusunda karşılıklı iddialar mevcuttur; vesikalar ikinci iddianın daha
doğru olduğunu göstermektedir.14 1832'de Kabil yakınlarında dünyaya gelen Efgânî,
Hz. Hüseyin soyundan inen asil bir aileye mensuptur. Sekiz yaşında iken ailesi
Kabil'de ikâmete mecbûr edildiği için tahsilini orada yapmış; Arapça, dinî
ilimler, tasavvuf, tarih ve askerlik bilgisi almıştır. İlmini, görgü ve
tecrübesini geliştirmek için bir yıldan fazla Hindistan'da bir yıl Hicaz'da
dolaşmış, İran'da bulunmuş sonra tekrar memleketine dönmüş, iç savaşta Muhammed
A'zam'ın tarafını tutmuş, onun iktidarı elde etmesi üzerine 27 yaşında iken
veziri olmuştur. İngilizlerin desteğini kazanan Şir Ali'nin iktidara gelmesinden
bir müddet sonra yeniden Hindistan'a geçmiş, burada müslümanları İngiliz
politikasının aleyhine şuurlandırma faaliyetine girişmiş; İngilizler kendisini
ülkeyi terke zorladıkları zaman şu meşhur sözü söylemiştir: "Hakk'ın kudretine
yemin ederim ki ey Hindistanlılar, sizler -ki yüzlerce milyonsunuz- eğer sinek
olabilseydiniz, vızıltınız Büyük Britanya'nın kulaklarını sağır ederdi!"
Hindistan'dan sonra 1870'de Türkiye'ye gelmiş, Sultan Abdulaziz'in iltifatına
mazhar ve altı ay sora meclis-i maârif azası olmuş, maârifi ıslâha teşebbüs
etmesi sebebiyle şeyhülislâm ile ters düşmüş ve bir bahane ile Türkiye'den
uzaklaştırılmış; Mısır'da sekiz yıl kalmış, husûsî ders ve sohbetlerinde önce
çevre ile ilgilenip sora siyasî irşad ve yönlendirme faaliyetlerinde bulunmuş,
1879'da Hidiv Tevfik'in emri ile Mısır'dan çıkarılmış ve Hindistan'a gitmiş,
burada meşhur er-Reddu ale'd-dehriyyin (Tabiatçılığa Reddiye) risâlesini
yazmıştır. Yine İngilizlerin zorlaması ile Hindistan'ı terkederek kısa bir
müddet Londra'da bulunmuş, sonra Paris'e gelerek burada Muhammed Abduh ile
beraber 1884'te el-Urvetu'l-vuskâ isimli dergiyi çıkarıp, şubelerini yaydıkları
bir gizli cemiyet vasıtasıyla İslâm dünyasına dağıtmaya çalışmışlardır. Derginin
ve cemiyetin gayesi, ilk sayıda ifade edilmiştir: a) Şarklılara ihmal ettikleri
vazifelerini anlatmak, geçmişi telâfi etmelerini sağlamak, b) Ümitsizlik ile
mücadele etmek, c) Müslümanları selefin dayandığı esaslara çağırmak, d) Doğulu
ve müslümanlar aleyhindeki ithamları ve özellikle müslümanların dinlerine
sarıldıkça medeni olamayacakları iddiasını reddetmek, e) Müslümanları umûmî ve
husûsî siyasî konularda bilgi sahibi kılmak, f) İslâm birliğini teşvik etmek,
müslümanlar arasındaki bağı güçlendirmek...
Efgânî, sömürgecilerin tazyiki sonunda dergiyi durdurduktan sonra kendi
çizgisindeki irşad ve politikayı yürütmek üzere Rusya, Almanya, İran, İngiltere
gibi ülkelere gitmiş, buralarda önemli faaliyetlerde bulunmuş, İran Şahı'nın
ricası üzerine Abdülhamid'in davetine icabetle tekrar Türkiye'ye gelerek burada
"altın kafes" içinde ömrünü tamamlamış ve 1897'de vefat etmiştir. Efgânî'nin
fikrî ve siyasî hayatını ve bu arada benimsediği ıslâhât esaslarını üç merhalede
özetlemek mümkündür:
a) Doğumundan 1869'da vatanını terketmek mecburiyetinde kalmasına kadar devam
eden birinci merhalede tahsilini yapmış, seyahat ve vezirliğe kadar resmî
vazifelerle tecrübe kazanmış, olgunlaşmıştır. Bu dönemde şahsî ve fikrî yapısını
şekillendiren önemli amiller arasında asil soyu, tahsili, seyahat ve
incelemeleri, önemli mevkiler işgal ederek sorumluluklar alması, ve millî-İslâmî
menfaatlere aykırı olan İngiliz siyasetiyle karşılaşması vardır.
b) 1883 yılında Londra ve Paris'e gitmek üzere Hindistan'dan ayrılmasına kadar
devam eden ikinci merhalenin başında daha çok ilmî, sonuna doğru ise siyasî
ıslâhât faaliyeti ağır basmaktadır. Üzerinde durduğu konular öğretim ve eğitimin
yaygınlaşması, İslâm esaslarının çağın gereklerine göre yorumlanıp ortaya
konması, halkın yönetime katılması, istibdat ile mücadele ve sömürgeciliğe karşı
savaştır. Bu dönemde ıslâhât faaliyetinin sınırları dardır.
c) Üçüncü merhalede ıslâhât faaliyeti bütün İslâm dünyasını içine almış; önce
üzerinde düşündüğü üç büyük semâvî din sâliki milletlerin birleşmesinin hayâl
olduğunu anladıktan sonra İslâm birliği (panislamizm) üzerine eğilmiş, çıkardığı
dergi, kurduğu cemiyet ve gizli ajanları vasıtasıyla emeline kavuşmak için
çalışmış; şahısları, hidivleri makamlarından etmiş, sultanların ortak gayeler
için yardım ricalarına ve davetlerine mahzar olmuştur.
Efganî'nin fikirleri Abduh'tan, İkbâl'e, Mehmed Akif'e kadar birçok talebesi,
tâbii ve muhibbi tarafından -bazı tadilât ve farklarla- benimsenmiş, diriliş
hareketinde büyük rol oynamıştır.15
6. Şeyh Muhammed Abduh (v. 1905)
Mısırlı Muhammed Abduh, ilk hocaları arasında bulunan Kuzey Afrikalı dayısının
tesiriyle tasavvufa intisab etmiş; Sünnî esaslarla bağdaşan, ahlâkî ve faal yönü
ağır basan, ıslâhât hareketini kolaylaştıracak olan bir sufî hareketine daima
taraftar olmuştur. Bu özelliği dışında fikirleri ve ıslâhât programı, büyük
ölçüde, hocası ve kader arkadaşı Cemâleddin Efganî ile aynı çizgidedir.
Geçirdikleri uzun ve meşakkatli tecrübelerden sonra Abduh, Efganî'den farklı
olarak, siyâsî faaliyetten önce ilmî faaliyetin geldiğini idrak etmiş, siyasî
misyonu üstlenecek bir kadro ve bunlara taban oluşturacak şuurlu bir halk
yetiştirmek istikâmetinde gayret göstermiş, tedbirler almıştır.
Abduh'un fikirlerini Tefsir derslerinden, Risâletu't-tevhîd isimli eserinden ve
çeşitli gazete ve dergilerde neşredilen makalelerinden takip etmek mümkündür. O
da ictihada taraftar, taklide karşı, tasfiyeci bir ıslâhâtçıdır. İslâm'ın ilme
ve akla karşı olmadığını Efganî ifade etmiş ise, Abduh isbat etmek istemiştir.
Bir çok müslümanın anladığı ve uyguladığı şekliyle İslâm, ona göre, modern
gelişmelerin tehdidi altındadır. Bu sebeple Asr-ı Saâdet ve ictihad çağlarının
usûlüne dönerek, aklı ve modern ilmi kullanarak İslâm'ı yeniden ifade etmek
şarttır. Aslında İslâm, ilim ve akıl ile çatışmaz, tam aksine aklı kullanmayı ve
tabîatı (ilâhî sünneti) tanımayı teşvîk eder.
Abduh, muâsırı olan Hindistanlı Seyyid Ahmed Han (v. 1898) kadar olmasa da Batı
ilim ve medeniyetinin tesiri altında kalmış , İslâm'ı modern ilmin ve medenî
gelişmelerin gerektirdiği şekilde ifade için zaman zaman zorlanmıştır. Ancak o
bunu klâsik kelâm ve fıkıh usûlü çerçevesinde yapmaya çalışmıştır. Seyyid Ahmed
Han ise ondokuzuncu yüzyıl Avrupa'sının akılcılığı ve tabiat felsefesinin
tesirine girmiş, kelâmcıların değil, İslâm filozoflarının usûlünü benimsemiş,
mucizeyi inkâr etmiş, aşırı tevil yoluyla nassları Batı felsefesi istikametinde
şahsî yoruma tâbî tutmuştur.16
Bir mânâda Efganî ile başlayan modernizmin ilk çıkışından sonra birbirine zıd
iki istikamette (batılı ve selefi) gelişmesine ve dolayısıyle Abduh'un tesirine,
son uyarıcı örneğimiz Abdulhamîd bin Bâdis'ten sonra geleceğiz.
7. Abdulhamîd b. Bâdis (v. 1940):
Abduh, Kuzey Afrika'ya yaptığı seyahatleri, Cezayir ve Tunus'taki fikir
arkadaşları ve dostlarıyla vefatına kadar devam eden yazışmaları ile bu
mıntıkada ıslâhâtın tohumlarını atmış bulunuyordu. Cezayir halkı, millî
hasletleri ve ıslâhâtçı ulemânın teşviki ile tevekkül anlayışına dayanan pasif
tarikatların tesiri altında idi. Abdulhamîd bin Bâdis bu zemin ve şartlarda 1889
yılında Cezayir'in Kostantiniyye şehrinde dünyaya geldi. Şiî iken onbirinci
yüzyıl başlarında sünnîleşen Emîr Sanhacî soyundan geliyordu. Önce Cezayir'de,
1908'den itibaren Tunus'ta Zeytûne Üniversitesi'nde okudu ve bu sırada Zeytûne
Rektörü (Şeyhi) olan Tâhir bin Âşûr'un öğrencisi oldu. Şeyh Tâhir, Efgânî-Abduh
çizgisinde ictihad ve ıslahat taraftarı değerli bir İslâm âlimi idi. İbn Bâdis
1912 yılında Hicaz'a gitti. İslâm dünyasından buraya hicret etmiş âlimlerle
görüştü, selefi daveti yerinde tanıdı, ülkesine dönerek girişeceği ıslâhât
hareketinin fikriyat ve programını geliştirdi; kendisi bu sırada 24 yaşında idi.
Döndüğü Cezayir'de, ailevî durumu onu sömürgecilerden vazife kabûlüne mecbur
etmediği için serbestçe faaliyete koyuldu; ders okutuyor, halka konferanslar
veriyor, gazetelerde yazıyor, kabiliyetli kişiler ve ileri gelenlerle temaslar
kuruyordu. Bu faaliyetler 1931'de semeresini verdi ve kendisi "Cezayirli
Müslüman Ulemâ Cemiyeti'ni kurdu. Bu cemiyetin gerek sömürgeciye karşı savaşta
ve gerekse İbn Bâdis'in ıslâhâtının yayılmasında önemli hizmetleri olacaktır.
İbn Bâdis gayesine ulaşabilmek için basın ve okul vasıtalarından faydalandı;
aylık 'Şihâb' dergisini, haftalık 'Sırât', 'Şerîat', 'Sünnet' gibi gazeteleri
çıkardı. Ülkenin her tarafında millî ilkokullar açtı ve yetiştirdiği
talebelerini buralara hoca olarak gönderdi. Bütün bu faaliyetleri yanında
vefatına kadar yolunu tıkamak için didinen sömürge idaresi ve bunlarla işbirliği
yapan şuursuz sôfi ve âlimlerle mücadele etti.
İbn Bâdis de Abduh gibi, doğru olan İslâm anlayış ve inancını ortaya koymaya
öncelik veriyor, onun gibi Kur'an tefsirinden faydalanıyor, onun gibi öğretim ve
eğitime ağırlık veriyordu. Her ikisi de, cemiyet, okul ve basın vasıtalarını
kullandı. Abduh, bulunduğu çevre gereği daha çok taklid ve mezheb taassubu ile
mücadele etti; İbn Bâdis ise yine husûsî şartları sabebiyle pasif,
istikametinden saptırılmış ve -bilerek, bilmeyerek- sömürgecilerle işbirliği
yapmış tarîkatlerle uğraştı, halkı onların sultasından bidat ve hurafelerin
zincirinden kurtarmaya çalıştı.17
İbn Bâdis'in ıslâhât faaliyetleri Cezayir'in Fransızlaşmasını önlemiş, halkın
müslüman-Arap özelliğini koruyup geliştirmiş, kanlarını dökerek Cezayir'e
istiklâl kazandıran mücahitlere iman ve güç kaynağı olmuştur. İbn Bâdis,
İslâmlaşma yolunda emekleyen Cezayir'in bugün de imamıdır.
D-Uyanış Hareketinin Abduh'tan sonraki Seyri ve Neticeleri:
Abduh'un faaliyetlerini Ortadoğu ve diğer ülkelerde iki zıt cereyan takip
etmiştiler. Bunlardan birincisi Abduh'un Suriyeli öğrencisi Reşîd Rızâ (v. 1935)
liderliğindeki ihyacı, selefî harekettir. Diğeri ise Ali Abdurrâzık ve Tâhâ
Hüseyin gibi şahısların temsil ettiği Batıcı laik harekettir. Reşid Rızâ
çıkardığı el-Menâr dergisi vasıtasıyla selefî ıslâhât çerçevesindeki fikirlerini
Mısır'dan Endonezya'ya kadar yaymış; bu hareketin meyvesi, fikir ve faaliyet
sahasında, Mısır'daki "Müslüman Kardeşler", Pakistan'daki "Cemâat-i İslâmî",
Hindistan'daki "Nedvetu'l-ulemâ" gibi birtakım grup ve partiler ile, Pakistan
gibi bir devletin doğuşu olmuştur. Bu grup ve partilerin programlarında İslâmî
esaslara bağlı sosyal ve hukukî ıslâhât ağırlık kazanmış, bazıları sosyo-politik
program için nazarî prensipler de oluşturmuşlardı.
Geleceğin İslâm dünyasında, sözü edilen bu çizgideki ıslâhâtçıların, Batı
yanlısı modernistlerden daha şanslı olduklarını söyleyebiliriz. Ancak
ihyacıların, sosyal vâkıayı daha yakından görmeleri; günün aydınını ikna edecek,
yirminci yüzyıl insanını kendine çekecek İslâmî sistem ve formülleri
şekillendirip sunmaları hâlâ bir ihtiyaç olarak ortada durmaktadır.
1. Toplum ve Bilim dergisinde neşredilmiştir; 1985, sayı: 29-30.
2. Prof. Dr. Erol Güngör, İslâmın Bugünkü Meseleleri, İstanbul 1981, s. 26 vd.
3. Prof. Dr. Fazlurrahman, İslâm, çev. M. Aydın ve M. Dağ, İstanbul 1981, s. 311
vd.
4. Age., s. 235
5. Rupert Emerson, Sömürgelerin Uluslaşması, çev. Türkkaya Ataöv, Ankara 1965,
s. 6, 10 vd.
6. Fazlurrahman, age., s. 243 vd.
7. el-İnsâf, Ikdu'l-cîd gibi eserleri.
8. İzâletu'l-hafâ an hilâfeti'l-hulefâ isimli eserinde.
9. Benimsediği ıslahat esaslarını vermesi yönünden el-Iklîd ve et-tarîkatü'l-müslâ.
(İstanbul 1296) isimli eserleri önemlidir.
10. Dr. Muhammed Fethi Osman, Da'vetu'l-ıslâh, Cezayir 1983, s. 7 vd.;
Fazlurrahman, age., s. 249-251, 260; Dr. Abdulbâsıt M. Hasen, Cemâleddin el-Efgânî,
Kahire 1982, s. 70 vd.
11. Şevkânî'nin 150'yi aşan eserinden pek azı arasında bunlar da basılmıştır.
12. Matbû risâleler mecmûası içindeki Ikâzu'l-vesnân ve Buğyetu'l-mekâsıd isimli
risâleleri bu konulardaki fikirlerini ihtivâ etmektedir.
13. Şekip Arslan'dan naklen Abdulbâsıt M. Hasen, age., s. 75 vd.
14. Abdulbâsit M. Hasen, age., s. 24. İran'da Esedâbad'da doğmuş, daha bebek
iken Afganistan'a (ailesiyle) taşınmış olması ikinci güçlü ihtimaldir.
15. Age., s. 104 vd., Fazlurrahman, age., s. 271 vd; Hayreddin Karaman, Gerçek
İslâmda Birlik, İst., 1996.
16. Reşîd Rızâ, Târîhu'l-üstâzi'l-imâm, Kahire 1931; Abbâs Mahmûd el-Akkâd,
Muhammed Abduh, Kahire 1969; Abdulbâsıt, age., s. 198 vd.; Fazlurrahman, age.,
s. 272 vd.
17. M. Fethi Osman, Da'vetu'l-ıslâh isimli eserinin ilgili yerleri.
*****************************************************************
İslâm
Dünyasında Yeni İctihad Teşebbüsleri18
Giriş:
A - İctihadın mânâ ve mahiyeti:
İctihad, "özellikle ilgili delillerden fer'i-şer'i hükümleri çıkarmak için
sarfedilen ilmî ve fikrî çaba" şeklinde tarif edilmiştir. İmam Şâfiî gibi
ictihadı kıyasla eş mânâlı sayan âlimler bulunmakla beraber, Ebû Bekr er-Râzî
el-Cessâs (v. 370/980) gibi onu farklı ve daha geniş mânâlı anlayan ve uygulayan
fıkıh bilginleri çoğunluktadır. "Nassın bulunduğu yerde ictihad caiz değildir"
kaidesi19 ya nass karşısında kıyas ictihadını menetmekte, yahut da nassa karşı
ve aykırı ictihadı mahkûm etmektedir. Nassın bulunduğu konularda onu anlama,
delâletlerinden faydalanarak şümulünü tesbit etme, nassa dayalı hükmün illetini
(hükme esas olan vasfı) bulma, hükmü hayata ve olaylara uygulama... çalışmaları
hep birer ictihattır. Ve bunların men'i sözkonusu değildir. Biz ictihadı geniş
mânâsıyla alıyor, "Tefsir ve kıyas yanında, örf, mesâlih ve zarûretten hareketle
hükme varma usullerini" de ictihad içinde mütâlaa ediyoruz.
B - İctihada ihtiyacımız:
İslâm'ın ana kaynakları müslümanları Allah ve Resûlü'ne (sav) bilerek, delile
dayanarak itaat etmeye, kitap ve sünnet yolundan ayrılmamaya davet etmektedir.
Bu davete icabet farzdır; toplum için farz-ı kifâye, fertler için ilmî güce
bağlı olarak farz-ı ayndır. İlmî gücü olanların başkalarını taklid etmeleri,
Allah ve Resûlü'ne (sav), başkalarının yorum ve anlayışlarına göre itaat
etmeleri caiz değildir. Gücü bulunmayanlar için taklidi caiz görenler de bunu
zarûrete bağlamışlardır. "Zarûret kendi miktarını aşmamalıdır" kaidesine göre
fertler taklid içinde rehavetli bir ömür geçirmek yerine, buldukları imkân
ölçüsünde dinin ana kaynaklarına yönelmek, azar azar da olsa taklidî
müslümanlıklarını ittibâ ve ictihad mertebesine çıkarmakla mükelleftirler.
Toplumun hayatı müctehidlere muhtaçtır. Bu ihtiyaç yalnızca "farz-ı kifâye"
mefhumundan değil, aynı zamanda İslâmî hayatın zarûretinden gelmektedir. Sınırlı
nassın, sınırsız gelişme ve oluşmaları, teker teker hükme bağlamamış olması
tabiidir. Ayrıca hastalık geldikten sonra doktor yetiştirmeye kalkışmak ile,
dini mesele ortaya çıktıktan sonra müctehid yetiştirmeye kalkışmak arasında,
tutarsızlık bakımından, önemli bir fark yoktur.20
C - Geçen asırdaki ictihad teşebbüsleri:
Fert ve toplum için dinî bir vecibe ve hayatî bir zarûret olan ictihad hareketi
tarihî sebepleri21 içinde önce zayıflamış, sonra büsbütün durmuştu. Karanlık
gecede arasıra çakan şimşek misali şurada burada ictihattan bahseden veya bizzat
ictihad eden âlimlerin sesi kalabalığın gürültüsü içinde boğuluyordu. İslâm
toplumunun gelişme ve ilerleme çağında elde ettiği, siyâsî, askerî ve ekonomik
gücü ile ilim ve kültür mirası arkadan gelen nesilleri beslemeye asırlarca
yetti. Ancak bu arada hıristiyan Avrupa, Haçlı Seferleri, Sicilya ve İspanya
gibi kendilerine yakın İslâm ilim ve kültür merkezleri, ticârî seyahat ve
temaslar... sayesinde uyanarak, rönesans ve reform hareketlerini gerçekleştirme
imkânını elde ettiler. Sanat, düşünce ve ilimde inkılâb, 18. asırdan itibaren
sanayi inkılâbını, bütün bunlar Avrupa devletlerinin güçlenip gelişmesini,
müslümanlar lehine kaybettiklerini geri alma ve İslâm ülkelerinde yayılma
hareketine girişmelerini sağladı. Avrupa'da bu gelişmeler olurken maddî ve
mânevî mirası yiyen, etrafında olup bitenleri dikkat ve tedbirle takip edemeyen
İslâm toplumları ancak bütün cephelerde İslâm'a ve müslümanlara düşman
milletlere yenilmeye başlayınca, hayli gecikmiş olarak, uyanma dönemine
girmişlerdir. İşte bu gelişmelerin ve ihtiyacın 19. asırdan itibaren ortaya
çıkardığı ıslâhâtçı kişilerin (müceddidlerin) programlarındaki ortak noktalardan
biri "taklide karşı çıkmak ve ictihadı teşvik" etmektir. Ortaya çıkan yeni
meseleler üzerinde ictihad etme yanında taklidi yerme ve ictihadı savunmayı da "ictihad
teşebbüsü" sayarak önceki asrın müteşebbislerine şu örnekleri vermek istiyoruz.
1. Hindistan'da Şah Veliyyullah'ın (v. 1762) açtığı ıslâhât çığırı, kendisini
takip eden müceddidler ile okul haline gelmiştir. Bu okulun mensuplarından
Seyyid Ahmed (v. 1831), Şah Veliyullâh'ın "ıslâhâtçı okulunu bir cihad hareketi
şekline sokmuştur."22 Şah Veliyyullâh ve tâbîlerinde ictihad büyük teşvik
görmüş, sahih hadîslere aykırı reylerle amel menedilmiş, taklid ancak zarûrete
bağlı olarak caiz görülmüştür. Yine Hindistan'da Sıddîk Hasan Han (v. 1889),
aşağıda zikredilecek olan Yemenli müctehid Şevkânî'yi örnek almış, kendisi
taklidi terkettiği gibi yazdığı çeşitli risalelerle ictihad hareketini savunmuş
ve teşvik etmiştir.23 1886'da vefat eden Hindistanlı Abdulhayy Lüknevî ictihad
ve taklid konusundaki fikirleri ile Dehlevî okulunun temsilcilerinden
olmuştur.24
2. Yemenli mutlak müctehid Muhammed b. Ali eş-Şevkânî (v. 1834) usûlde ve fürûda
tamamen ictihad mahsulü eserler yazdığı gibi25 bazı risalelerini taklidin men'i
ve ictihadın gerekliliğini izah ve müdafaya tahsis etmiştir.26 Zeydî bir muhitte
yetişmiş olmasına rağmen kendisi itikatta selefî, fıkıhta Sünnî usûl
çerçevesinde müctehiddir.
3. Kuzey Afrika'da ve özellikle Libya'da Muhammed b. Ali es-Senûsî (v. 1859)
zahirde tasfiyeci vehhâbî hareketi ile bâtında tasfiyeci tasavvuf hareketini
birleştiren bir tarikat kurmuş (Senûsiyye), eserlerinde taklidi yermiş, ictihadı
savunmuş, ictihad kapısının kapandığı iddiasını muknî deliller ve örnekler
vererek reddetmiştir.27
4. Bugün Sovyet Rusya sınırları içinde kalan Kazan vilayetinin Mercân
kasabasından Şihâbuddîn b. Bahâuddîn el-Mercâni (v. 1889) ictihad mertebesine
geldiğini açıklamış, gerektiğinde önceki asırlarda yaşamış müctehidlerin
görüşlerini tenkit etmiş ve ictihad mahsulü eserler yazmıştır.28
5. Başta Mısır olmak üzere birçok İslâm ülkesinde mektep kişi olarak kabul
edilmiş bulunan Cemâleddin Efgânî'nin (v. 1897) ıslâhât programı içinde
ictihadın önemli bir yeri vardır. O'na göre İslâm toplumlarının zayıf kalma
amillerinden biri de ictihad kapısının kapalı olduğu inancıdır. Kapı açıktır,
ictihad ehliyetini kazanmak imkânsız değildir, ictihad devam etmelidir.29
D. Asrımızda ictihad hareketinin önemli merkezleri ve simaları
Yirminci asra girerken Avrupalıların denge gereği ölmesine de, sıhhat ve güç
kazanmasına da izin vermedikleri hasta adam Osmanlı Devleti'nin miadı dolmuş,
1878 Berlin Konferansı'ndan itibaren mezkûr ülkeler mirasın paylaşılmasını
müzakere masasına getirmişlerdi. Benimsenen yeni siyaset gereği İngilizler
1878'de Kıbrıs'ı 1882'de Mısır'ı; Fransızlar 1831'de Cezâyir'i, 1881'de Tunus'u
istilâ ettiler. İslâm devletlerinin zayıflığından faydalanan Avrupalıların
istilâları artarak devam edecek ve bütün İslâm dünyasını kaplayacaktır.
19. ve 20. asır ıslâhâtçıları, sömürgecileri İslâm ülkelerinden atmak ve İslâm
toplumunu, yükselme çağının madde ve mânâda güçlü günlerine döndürebilmek için
geri kalış sebepleri üzerinde durup çareler aradılar. Hemen hepsinin ittifak
ettiği bir zayıflama ve geri kalma sebebi de ictihad kapısının kapanması,
taklidin, şuursuz ve tefekkürsüz dinî hayatın müslümanlara hakim oluşu idi. İşte
bu sebeple Hindistan'dan Fas'a kadar birçok ülkede ortaya çıkan ıslâhâtçılar
taklide savaş açmış, ictihadı teşvik etmiş, ferd ve kuruluşlar olarak ictihad
teşebbüslerinde bulunmuşlardır.
1. Mısır:
Şeyh Muhammed Abduh (v. 1905) hocası ve kader arkadaşı Cemaleddîn Efgânî'nin
daveti üzerine Paris'e gitmiş ve orada el-Urvetü'l-vüskâ isimli bir dergi
çıkararak30 aynı adı taşıyan gizli bir cemiyet vasıtasıyla İslâm dünyasına
dağıtmışlardır. Derginin ilk sayısında neşredilen ve çıkış maksadını açıklayan
yazıdaki bir madde mevzûmuzla ilgilidir: "Bütün müslümanları, selefin tutunduğu
köklere tutunmağa çağırmak, çünkü bu işin evveli ne ile düzen buldu ise sonu da
onunla düzelecektir."
Abduh ömrü boyunca bu prensibe sadık kalmış; el-Ezher'de giriştiği ıslâhât
teşebbüsünde, derslerinde ve eserlerinde taklidin yerine ictihadı ve ilmî
düşünceyi yerleştirme gayesini hedef almıştır. Mısır Müftüsü olduktan sonra
verdiği fetvâlar genellikle icthada dayanmaktadır. Bunların içinde posta
sandığına para yatırmak, hayat sigortası, şapka giymek gibi yeni konulara ait
olanları da vardır.
Abduh'un en sadık ve meşhur talebesi Reşîd Rızâ (v. 1935) Suriye'den Mısır'a
göçtükten sonra hocası ile iştişare ederek genel hedefleri el-Urvetü'l-vüskâ ile
aynı olan el-Menâr dergisini 1898 yılında çıkarmaya başlamıştır. Dergide taklidi
yeren, ictihadı teşvik eden yazılar, eski ve yeni müelliflere ait risaleler
neşretmiş,31 ayrıca 1904 yılından başlayarak vefatına kadar bin civarında dinî
suale yazılı cevap (fetvâ) vermiştir. Vefatından sonra altı cild halinde
toplanıp neşredilen32 bu fetvâlar, eski ve yeni bir çok meseleye cevap
getirmekte ve kitap, sünnet, istihsan, mesâlih (amme menfaatı), örf gibi şer'î
delillerden ictihadla çıkarılmış bulunmaktadır. Reşîd Rızâ'nın 1325 yılında
basılan ve Türkçe tercümesi de iki defa basılmış bulunan33 Muhâverâtü'l-muslih
ve'l-mukallid isimli eseri, İslâm dünyasının ve müslümanların çeşitli
problemleri yanında bilhassa ictihad ve taklid konularını işlemekte, karşılıklı
konuşmalar halinde taklidi mahkum ve ictihad hareketini teşvik eylemektedir.
Abduh'un talebelerinden olup bilâhare Ezher şeyhliği yapan Mustafa el-Merâgî
1935 yılında, Ezher ulemâsından kurulu bir fetvâ heyeti teşkil etmiştir. Bu
heyet, fetvâlarında belli bir mezhebe bağlı kalmamış, delili kuvvetli olan
ictihadları tercih etmiş, hakkında nass bulunmayan meselelerde umûmî ve husûsî
örfe, âmme menfaatine ağırlık vermiştir.34
1961 yılında çıkan ve Ezher Üniversitesi'ni yeniden düzenleyen kanun, Meşîhatü'l-Ezher
bünyesinde Mecmau'l-buhûs isimli bir kuruluşa da yer vermiştir. Bu kuruluşun,
İslâm'ın araştırılması ve yayılması hedeflerine yönelik çeşitli komisyonları ve
faaliyetleri içinde mevzûumuzu yakından ilgilendiren birisi de 1964 yılından bu
yana yapılgelen ilmî kongrelerdir (el-mu'temerât). Şimdiye kadar dokuzu
gerçekleştirilen bu milletlerarası ilmî toplantıların ilkinde (Mart, 1964)
ictihad ve taklîd konularındaki tebliğlere ağırlık verilmiş ve bu mevzûuda şu
kararlar alınmıştır.
a) Kur'an-ı Kerîm ve Sünnet dinî hükümlerin asıl kaynaklarıdır. Bu iki kaynaktan
hüküm çıkarmak, şartlarını taşıyan ve ictihadını caiz olan sahada yapmış bulunan
her müslümanın hakkıdır.
b) Müslümanların menfâatlerini korumak ve yeni ortaya çıkan meseleleri şer'i
hükümlerine kavuşturabilmek için öncelikle fıkıh mezheblerinden ihtiyâcı
karşılayan ictihadları seçmek gerekir.
c) Aranan hüküm fıkıh mezheblerinde bulunmazsa önce mezheblerin usûlü
dairesinde, bu da mümkün olmazsa mutlak mânâda toplu ictihada (el-ictihâdu'l-cema'î)
başvurulur. Kuruluş, gerektiğinde başvurulmak üzere toplu icitihadın yollarını
tanzim edecektir.35
Kuruluş, yaptığı dokuz toplantıda siyâsî, ictimâî, iktisâdî, dinî ve hukukî
birçok konuyu ele almış, hazırlatılan tebliğler tartışılmış, tavsiye kararları
alınmıştır. Bunlardan bazı örnekler vermek gerekirse:
Birinci kongrede ictihâd, ikincisinde çeşitli şekilleri ile sigorta, faiz ve
zekât; üçüncüsünde yine sigorta, dinî günler ve bayramların tesbit usûlü, haccda
kesilen kurbanların değerlendirilmesi, dördüncüsünde İslâm ülkelerinin
faydalanabilmesi için çeşitli kanun taslaklarının hazırlanması... konuları,
yukarıda zikredilen usûl ve ölçüler içerisinde incelenmiş ve hükme bağlanmıştır.
Ezher'in başlattığı bu toplu ictihad teşebbüsü aşağıda zikredeceğimiz
benzerlerine de örnek olmuştur.
2. Suriye:
Cemaleddin el-Kâsimî (v. 1914) bu asrın başlarında Suriye'de dinî ve ictimâî
ıslahat öncülüğü yapanların başında gelir. 49 yıllık ömrü içinde, çeşitli
meşgaleler arasında, 100'ün üzerinde eser veren bu gayretli âlim, Şah
Veliyullah, Abduh gibi müceddidlerin takipçisidir. Onun ictihada davet
konusundaki faaliyetleri idarecileri tedirgin etmiş, "Cemâlî Mezhebi" diye bir
mezheb kurduğu iddiasıyla gözaltına alınmış, kitapları müsadere, tetkik ve iade
edilmiştir. İctihad-taklid konusundaki düşüncelerine şu sözleri ışık
tutmaktadır:
"Hak ve isabet yalnızca bir mezhebin veya görüşün inhisarında değildir. Allah bu
ümmete birçok müctehid verme lütfunda bulunmuştur. İctihad yoluyla ilmî
ıslâhâttan maksat bir mezhep kurup halkı ona çağırmak değil, ilim yolcularının
azimlerini kamçılamak, meseleleri delilleriyle birlikte kavramalarını
sağlamaktır. Biz ictihatta müstakiliz; ne taklid eder ve ne de taraf tutarız."36
Kâsimî ve arkadaşı Abdurrezzâk el-Beytâr'ın gayretleri boşa gitmemiş, aynı yolu
benimseyen M. Ahmed Zerkâ, Ma'rûf Devâlibî, Saîd Ramazân el-Bûtî gibi âlimler
Suriye'de bu temayülün temsilcileri olmuşlar, tesirlerini kendi ülkelerinin
dışına da taşımışlardır.
3. Tunus:
Tunus'ta, müftülük ve Zeytûne Üniversitesi şeyhliği (rektör mesabesinde) yapmış
bulunan Muhammed Tâhir b. Âşûr, Efgânî ve Abduh'un yolunda yürümüş, Abduh gibi o
da âlimler topluluğunun (akademi vb.) ictihadını teşvik etmiştir:
"İslâm ümmetinin ülke ve halk olarak ihtiyaçları ölçüsünde ictihad farz-ı
kifâyedir. Yolları ve vasıtaları imkân dahilinde ve güçleri mevcut olduğu halde
ictihad mevzûundaki kusurları sebebiyle ümmet günaha girmiştir. (Ulemâ, kendi
dinî hayatlarında uygulamak üzere ictihada kendilerini verme imkânını
kullanmadıkları için günahkârdır. Halk, âlimlerden bunu istemedikleri, ictihadı
teşvik eden ehliyetli kişilerden yüz çevirdikleri için günaha girmişlerdir.
İdareciler, âlimleri ictihada sevketmeyi ihmal ettikleri için günah
işlemişlerdir.) İctihad müessesini kapalı tutmanın kötü tesirleri, önceki
müctehidlerin yaşadığı zamanlardakine benzemeyen meseleler ile ümmetin, reyler
içinden bir rey (ictihad, mezhep) ile amel etmek durumunda oldukları meselelerde
ortaya çıkmaktadır. Bu ikinci durumda âlimler mezheplerin görüşlerinden birini
tercih etmelidirler... Bütün bunları yapmak üzere İslâm ülkelerinde bulunan
âlimlerin en ehliyetli olanları seçilmeli ve bir akademi (mecma')
kurulmalıdır.37
4. Cezayir:
Cezayir'in doğusunda Konstantiniyye şehrinde doğan Abdülhamîd b. Bâdîs (v. 1940)
Cezayir'in kurtuluş hareketinin olduğu kadar, bu ülkedeki dinî ve içtimâî
ıslâhâtın da unutulmaz siması, büyük lideridir. Zeytûne Üniversitesi'nde okumuş,
et-Tâhir b. Âşûr'un öğrencisi olmuş, 1912'de Hicâz'a giderek buradaki selefî
âlimlerden ilim ve fikir almıştı. İbn Bâdîs memleketine döndükten sonra ders,
kitap, konferans ve periyodik neşriyat vasıtaları yanında 1931'de kurduğu "Cem'iyyetü'l-ulemâi'l-müslimîne'l-Cezâyyiriyyin"
cemiyeti yoluyla görüşlerini yaymış, mektebini yerleştirmiştir.
Abduh, İbn Âşûr gibi ıslâhâtçıların çizgisini takip eden İbn Bâdîs, ülkesinin
şartları öyle gerektirdiği için daha çok tarikatlere cephe almış, bu arada kitap
ve sünnete dönmeyi kurtuluş şartı saymıştır.38
İbn Bâdîs ve Mâlik b. Nebî gibi öncülerin peşinden giden Cezayirli aydınlar ve
idareciler her yıl tekrarladıkları milletlerarası ilmî toplantı ve kongrelerden
(el-Mültekâ) birini de (1983'te yapılan) ictihad konusuna tahsis etmişlerdir.
Toplantıyı tertipleyen Din İşleri Bakanı açış konuşmasında "Bu asırda ictihad
ile yeni meselelere cevap getirilemeyince meydanın ehliyetsiz tahrifçiler ile
donuk mukallidlere kaldığını, ulemanın ictihad hareketini ihya ile mükellef
bulunduklarını" ifade etmiştir. İctihadın mahiyeti, geçmişi, halihazır durumu,
geleceği, ictihad konuları, şekli, müctehid yetiştirme yolları gibi konularda
yüzlerce tebliğin tartışıldığı bu toplantıda şu tavsiye kararları alınmıştır.
Ürdün İslâm İlâhiyyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdülaziz Hayyât
başkanlığındaki birinci komisyonun kararları:
a) Ehliyetsiz kişilerin yanıltıcı ictihadlarına karşı müslümanları uyarmak
gerekir.
b) Ulemanın, çağımızın getirdiği meseleleri çözmek üzere ictihad etmeleri
gereklidir.
c) Öğretim müesselerinde programlar müctehid yetiştirmeyi hedef alarak
düzenlenmelidir.
d) Halkın, meselelerini, ehliyetli âlimlere götürmeleri istenmelidir.
e) Âlimler, asrın problemlerini kavrayacak seviyeye gelmeli ve asrın
problemlerini halletmek için mutemed mezheplerden (ictihadlardan) en uygun
olanını seçmelidirler...
f) Kitap ve sünnetin nassları ile icmaa aykırı ictihad yapılamaz.
Ma'rûf Devâlîbî'nin başkanlığındaki ikinci komisyonun kararlarından bazıları:
a) Komisyon bu asırda ictihadın zarûrî olduğu hükmünü teyid eder.
b) İslâm dünyasında ferdî veya toplu halde (cemâî, akademilerde) yapılan ictihad
teşebbüslerine bir bütünlük ve düzen kazandırılmalı, faaliyetlerin haber ve
bilgisini yayan periyodikler çıkarılmalıdır.
c) Bir İslâm fıkıh ansiklopedisi çıkarılmalıdır.
d) Mukeyeseli İslâm hukuku tedris eden fakülteler kurulmalıdır.
e) İctihad komisyonları ve akademileri öncelikle şu konular üzerinde durmalıdır:
- İslâm İktisad teorisini ortaya koymak.
- Sosyal adalet prensibini incelemek.
- İslâm bankaları tecrübesini ve İslâmî sigorta müesseselerini incelemek, sonra
da bunları İslâm ülkelerinde yaygınlaştırmak.
- Gıda ve meşrûbat mevzûularında haram-helâl açısından incelemeler yapmak.
-Haccda kesilen kurbanlar meselesini, fukaralığa çare ve israfı önleme
prensiplerinden hareketle çözüme bağlamak.
- Yeni bazı ameliyat şekillerini ve organ nakillerini, insanın değeri ve hayat
hakkı açısından inceleyerek şer'î hükme kavuşturmak...
Dr. Fâdıl el-Cemâlî'nin başkanlığındaki üçüncü komisyon, müctehid yetiştirme
hedefine yönelik eğitim ve öğretim tedbirlerinin alınmasını teyid etmiş,
değişecek ictihadların örf, âdet ve zamana bağlı amme menfaatlerine dayalı olan
ictihadlar olduğunun altını çizmiş, toplu ictihadların gerekliliğine işaret
etmiş ve ictihad mertebesine gelememiş insanların taassub göstermeden bir
mezhebe tâbî olabileceğini ifade etmiştir.39
5. Hindistan ve Pakistan:
Şah Veliyyullâh'ın vatanında önemli idarî mevkilere de gelmiş bulunan Ebu'l-Kelâm
Âzâd'ın (v. 1959) uzunca bir makalesini, taklidi ve ictihadı ihya çağrısı ile
noktaladığını görüyoruz: "davetsiz (irşad ve propagandasız) ıslâhât, delilsiz
davet olmaz. Taklid devam ettikçe delile bakılmaz. Şu halde kör taklidin
kapısını kapayıp, ictihad kapısını açmak her ıslâhın ilk hareket
noktasıdır..."40
Geçen asrın sonlarında vefat eden Seyyid Ahmed Han (v. 1898), bu asrın başında
yaşayan Seyyid Emîr Ali (v.1928), halen yaşamakta olan Dr. Fazlurrahman gibi,
usûl-i fıkh ve Ehl-i Sünnet prensiplerini zorlayan modernistleri klâsik ictihad
çizgisi dışında tutarsak, Ebu'l-Kelâm Âzâd, Şiblî Nu'mânî (v. 1914) gibi zevât,
Cemaat-i İslâmî denilen bir ihyâ hareketinin (Veliyullâh, Abduh ve İbn Bâdîs
çizgisinde selefî hareket) zeminini hazırlamışlardır.41 Ülkemizde de tanınan
Ebu'l-Â'lâ el-Mevdûdî merhum ile Ebu'l-Hasen en-Nedvî bu çizginin
temsilcileridir.
Pakistan Devlet Başkanı Ziyâ ül-Hakk'ın isteği üzerine "İslâm Düşüncesi Meclisi"
tarafından hazırlanan ve 1982 yılında ilk baskısı yapılan rapor Pakistan
ekonomisinden faizi kaldırmayı hedeflemiş bir toplu ictihad örneğidir.
Müzakerelere meclisin İslâm ilimlerinde mütehassıs 12 üyesinden başka ekonomi
dalında ihtisası olan 15 şahıs katılmıştır. Meclis'in raporu faizsiz bir
ekonominin hem uygulanabilir, hem de yüksek insânî ve ahlâkî değerlere uygun bir
sistem olduğunu ortaya koyan başarılı bir denemedir.42
6. Suûdî Arabistan :
İbn Teymiyye yolunda bir ıslahat hareketine imam olan Muhammed b. Abdulvahhâb'ın
selefî din anlayışına dönüş davetine icabet eden Suudî Arabistan'da hakim fıkıh
mezhebi Hanbelî mezhebi olmakla beraber, Kral Abdülazîz b. Suûd şu talimatı
vermiştir: "İhtilaflı meselelerde delili en kuvvetli mezhep tercih edilerek
hüküm teke indirilmelidir."43
Râbıtatü'l-Âlemi'l-İslâmî'ye bağlı olup yedi seneden beri Mekke'de faaliyet
gösteren "Fıkıh Akademisi (Mecmau'l-fıkh)", inceleme ve araştırmalarını toplu
ictihad metoduna göre yürütmektedir. Akademi Müdürü Dr. Tallâl Ömer Bâfakıh,
sekizinci dönem çalışmaları dolayısıyla yaptığı bir açıklamada akademinin
faaliyetinin ictihadla alâkasını şu cümlelerle açıklamıştır: "Akademi
müslümanların dinî ve dünyevî hayatlarında, ailevî, ictimâî ve iktisâdî
hayatlarında ortaya çıkan meselelerle meşgul olmaktadır. Bazan fıkıh
kitaplarında bahsi geçmeyen meseleler ortaya çıkıyor ve ictihada ihtiyaç
gösteriyor. Akademi, kitap ve sünnete dayalı toplu(cemâî) ictihad ile reyini
ortaya koyuyor -ki bu, asrımızda ictihattır- ve müslümanlara iyileştirici ilacı
ihtiva eden çözümler sunuyor."44
1981 yılında Tâif'te yapılan 3. İslâm Zirvesi'nin tavsiye kararı gereği kurulan
Fıkıh Akademisi'nin açılış merasiminde (26 Şaban 1403/1983) Kral Fahd b.
Abdülaziz, İslâm âlimlerini ictihad yapmağa çağırmış ve şöyle demiştir: "Bizim
düşüncemize göre müslümanların bölünmesi, âlimleri, yeni meseleleri toplu
ictihad ile hükme kavuşturma konusunda çekingen kılmıştır. Bugün -kardeşlerim-
olay ve suallerin nasıl çoğaldığını görüyorsunuz. Bütün zaman ve mekânlarda
âlimlerin ve müctehidlerin bolca bulunmasına rağmen problemler çoğalmıştır;
ancak bu iş eski ve yeni fıkıh üzerinde yeterli araştırma sonunda âlimlerin
kabulü ile desteklenmedikçe ferdî ictihad ile yetinilmeyecek kadar önemlidir ve
Allah'a karşı sorumluluk taşımaktadır."45
Mezkûr akademi bu merasimle faaliyetlerine başlamıştır. Bu yıl hazırlanan
faaliyet programında yeniden neşredilecek eserelerin listesi yanında, üyelerin
görüşleri alınarak hazırlanmış araştırma ve fetvâ konuları cetveli vardır. Bu
konuların bir kısmı el-Ezher'in Mecmau'l-buhûs'unda da ele alınmıştır, bir kısmı
ise yepyeni meselelerdir.
7. Türkiye :
Türkiye'de önce Sırât-ı Müstakim, sonra Sebilürreşâd adıyla intişâr eden,
yazarları arasında Manastırlı İsmail Hakkı, İzmirli İsmail Hakkı, Halim Sâbit,
Ahmed Naim, Mehmed Akif (Ersoy) gibi zevâtın bulunduğu mecmûa, İslâm'ı anlama ve
ıslâhât programı bakımından Efgânî, Abduh mektebinin esaslarını benimsemiştir.
İlk üç isim tarafından yazılan makalelerde ictihad kapısının açık ve ictihadın
dinî ve hayatî bir zarûret olduğu ortaya konmuştur.46 1908'den sonra derginin
başmuharrirliğini üstlenen şairimiz Mehmed Akif Bey, Abduh ve Ferid Vecdî'nin
bazı makale ve eserlerini tercüme ederek mecmûada neşretmiştir.
Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi, Beyânu'l-Hak mecmûa-sında neşredilen bir
makalesinde ferdî ve toplu ictihadın mümkün olduğunu ve yapılması gerektiğini
ifade etmiştir.47
Reşid Rızâ'nın yukarıda sözü edilen eseri, Mezâhibin Telfîkı ve İslâm'ın bir
Noktaya Cem'i adıyla Ahmed Hamdi Akseki tarafından dilimize çevrilmiş ve önce
Sebilurreşâd'da kısmen tefrika edilmiş, sonra kitap halinde basılmıştır.48
1949 yılında kurulan Ankara İlâhiyât Fakültesi, 1959 yılından itibaren açılan
Yüksek İslâm Enstitüleri (sonradan İlâhiyât Fakültelerine çevrilmiştir) ve
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne bağlı İslâm Araştırmaları
Enstitüsü'nde yapılan tezlerin büyük bir kısmı ictihad metodunu kullanan, delil
ve araştırmaya dayanan ilmî eserlerdir. Son yıllarda İstanbul'da Ensâr Vakfı ve
İslâmı İlimler Araştırma Vakfı tarafından tertib edilen ilmî-İslâmî seminerlerde
örtünme, vade farkı, narh ve enflasyon, işçi-işveren münasebetleri gibi
konularda araştırma ve ictihad mahsûlü tezler ortaya çıkmış ve tartışılmıştır.
Netice :
Son iki asırda, İslâm dünyasında ıslâhât hareketlerine öncülük etmiş,
faaliyetleri yürütmüş olan şahıslar iki grup teşkil etmektedir. Birinci grup
akıl-nakil münâsebeti konusunda eski İslâm filozoflarının yollarını tutmuş, akla
öncelik vermiş, nakli tevil etmişlerdir. Modernist veya reformcu diye
isimlendirilen bu şahıslar, Kur'ân'ın ruhu ile şeklini, maksadı ile örneklerini
ve uygulamalarını birbirinden ayırmakta, akla ve fayda prensibine ağırlık
vererek nasslara aykırı, fakat kendilerince maksada uygun görüşler ileri
sürmektedirler. Tipik örneğini Hindistanlı Seyyid Ahmed Han'da gördüğümüz bu
hareketi biz İslâmî ıslâhât ve ictihad içinde görmüyoruz. İhyâcı, muhafazakâr
gibi isimlerle anılan, bizim müceddid demeyi tercih ettiğimiz öncüler ise sahâbe
devrinden itibaren gelişen, dört mezheb imamının yaşadığı devirlerde tekemmül
eden usûl (metodoloji) çerçevesinde kitap ve sünneti yorumlamakta, diğer şer'î
delillerden de istifade ederek asrın meselelerine çözümler getirmektedirler.
İşte bu mânâda tecdid ve ictihad, asrımızda tartışma konusu olmaktan çıkmış,
yukarıda örneklerini sunduğumuz ferdî ve toplu teşebbüslerde uygulanır olmuştur.
Bugün İslâm'ı anlama ve uygulama konusuna ictihad metodu ile yaklaşan ferd ve
kuruluşların listesi sayfalara degil kitaplara sığmaz ölçüye ulaşmıştır. Bu ilmî
mesainin, bu mânevî cihadın hem müslümanlara, hem de bütün insanlığa adâlet,
refah ve ebedî mutluluk yollarını açmasını, sınırsız Rahmet Sâhibi Mevlâmızdan
diliyoruz.
18. 1985 yılında İzmir'de yapılan milletlerarası I. İslâm Araştırmaları
Sempozyumu'nda tebliğ olarak sunulmuştur.
19. Mecelle, md. 14.
20. Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunda İctihad, Ankara, 1975, s. 25-30.
21. Age., s. 169 vd.
22. Fazlurrahman, İslâm, Ankara, 1981, s. 255.
23. Sıddîk Hasen Han, el-Iklîd li-edilleti'l-ictihâd ve't-taklîd, İstanbul,
1296; et-Tarîkatu'l-muslâ fi'l-irşâd ilâ terki't-taklîd, İst., 1296.
24. Abdulfettah Ebû Gudde, Takdimetu-kitâbi'r-raf'i ve't-tekmîl li'l-Lüknevî,
Haleb, ts. 21-29: "Âyet veya hadîsten dayanağını bulamadığım bir hükme itimad
etmem. Sâhih ve sarîh hadîse aykırı reyleri terkederim, bu reylerin sahibi
müctehidleri ise mazur ve mecûr bilirim..."
25. Fıkıh usûlünde İrşâdu'l-fühûh, fıkıh ve hadîste Neylu'l-evtâr, ed-Dureru'l-behiyye;
tefsirde Fethu'l-Kadîr isimli matbû eserleri bunlara örnektir.
26. Meselâ el-Kavlu'l-müfid, el-Veliy fî şerhi hadîsi'l-veliyy.
27. Muhammed b. Ali es-Senûsî, İkâzu'l-vesnân, Beyrut, 1968, s. 61-128;
Buğyetu'l-makâsıd, s. 53 vd., 93 vd.
28. el-Mercânî, Nazûratu'l-hak, Kazan, 1287, s. 15 vd.
29. Dr. Abdulbâsıt Muhammed Hasen, Cemâleddin el-Efgânî, Kahire, 1982, s. 87 vd..
Mahzûmî'nin Hâtıratu Cemâleddin isimli eserinden naklen.
30. ilk sayısı 13 Mart 1883 te çıkmıştır.
31. Hayreddin Karaman, Dört Risâle, İz Yayıncılık, İst. 2000.
32. Nşr. Dr. Selâhaddin el-Müneccid, Beyrut, 1970.
33. Birinci baskı Mezâbihin telfîkı adıyla İst. 1914; İkinci baskı yeni
harflerle ve İslâmda Birlik ve Fıkıh Mezhebleri adıyla Ankara, 1974. Bu kitap
tarafımızdan da tercüme edilmiş, uzunca bir giriş yazılmış ve 1996 yılında
Gerçek İslâmda Birlik adıyla basılmıştır.
34. Heyet, Mecmâu'l-buhâsi'l-İslâmiyye târihuhû ve tatavurruh, Kahire, 1983, s.
149.
35. age., s. 371.
36. Zâfir el-Kâsımî, Cemâleddin el-Kâsımî, Kahire, 1961 (Kâsımî'nin Kavâidu't-tahdîs
isimli eserinin başında).
37. M. Tâhir b. Âşûr, Mekâsıdu'ş-şerîa, Tunus, 1978, s. 140 vd.
38. Dr. M. Fethi Osman, Da'vetu'l-ıslâh, Kostantiniyye, 1983. tebliğ.
39. Yayımlanmış kongre kararları.
40. Dr. Abdulmun'im Ahmed en-Nemr, el-İctihâd fi'l-karni'l-âhîr, Cezayir, 1983,
s. 26.
41. Dr. Fazlurrahman, age., s. 283.
42. Arapça tercümesi ve tab'ı 1984 yılında Suûdî Arabistan Abdulaziz
Üniversitesi İslâm Ekonomisi Araştırma Merkezi tarafından yapılmıştır.
43. Mecelletu'r-râbıta, Temmuz, 1983 nüshası, s. 10.
44. Ahbâru'l-Âlemi'l-İslâmî, 25 Şubat 1985 nüshası, s. 4.
45. Mecelletu'r-râbıta, s. 9.
46. Sırât-ı Müstakim, II, ve IV. ciltler; Sebîlurreşâd XII. cilt.
47. Sayı: 18, s. 403.
48. İstanbul, 1332/1914. İkinci baskı, Ank., 1974
***********************************************
İslâm Ortak Pazarı
Türkiye'nin ortak pazara girmesi üzerinde yıllardır yapılan tartışmalar,
geçtiğimiz yıl yapılan başvuru ile yeniden alevlenmiş, lehte aleyhte birçok
yazılar yazılmış ve tartışmalar yapılmıştır. Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na
girmesine karşı çıkanlar bunun faydadan çok zarar getireceğini, bazı maddî,
ekonomik faydalar sağlamasına karşılık mânevî değerlerimizi tahrip edeceğini,
bizi dinimiz ve milliyetimizden edeceğini ileri sürmekte, AT'a karşı "İslâm
ortak pazarını" teklif etmektedirler. İyi niyetten, din ve millet gayretinden
kaynaklanan bu tavır saygıya lâyıktır ve zikredilen mahzurları hiçbir müslümanın
küçümsemesi, göze alması düşünülemez. Aynı iman ve genel kanâatleri benimseyen
kişilerin tartıştıkları konular şunlardır: Zikredilen mahzurlar gerçekten ve bu
ölçüde söz konusu mudur? Topluluğa girmenin sağlayacağı avantajlardan müstağni
kalmak mümkün müdür? Hem AT'a girilmez, hem de İslâm ortak pazarı kurulmazsa
bundan dolayı İslâm dünyasının karşılaşacağı ekonomik zarar, mânevî değerleri de
etkileyerek vahim sonuçlar doğurmaz mı?
Yukarıda sıraladığımız soruların bir kısmına cevap teşkil eden bir yazıyı,
Arapça'dan tercüme ederek takdim ediyoruz. Bu yazı, 1987 yılında
(18-22/Safer/1407) Ahmed Salâh Camcûm tarafından Dünya İslâm Birliği'nin tertip
ettiği bir konferansa sunulmuş faydalı bir araştırmadır. A. Salâh bir tarihte
Suûdi Arabistan Ticaret Bakanlığı yapmış değerli bir iktisatçı ve
araştırmacıdır.
Giriş:
İslâm ülkelerinin içinde bulundukları geri kalmışlık, diğer ülkelere göre
tartışmasız açık gerçekler olan husûsları çözümsüz problemler haline
getirmektedir. Kezâ İslâm ülkelerinin yaşadığı ihtilâflar ve parçalanmalar,
aralarında birleşme ve yakınlaşmayı, uğruna kafaların kesilmesi, kanların
akması, olmadık külfetlerin yüklenilmesi gereken bir mesele haline sokmaktadır.
Bu geri kalış ve parçalanışın -her ikisinin de- sebebi Allah'ın Kitâbı ve
Resûlü'nün (sav) sünnetinden uzaklaşmaktır. Allah Teâla Kitâb'ında şöyle
buyuruyor. "İşte bu, tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir., ben de sizin
Rabbinizim, bu sebeple bana kulluk ediniz."49 "İşte bu, tek ümmet olarak sizin
ümmetinizdir, ben de sizin Rabbinizim, bu sebeple benden (benim rızam için
günahlardan) sakının."50 "İnsanlara şahit (örnek) olasınız diye sizi böylece
üstün bir ümmet (faziletli bir toplum) kıldık..."51
Ümmet (İslâm toplumu), Allah'ın kitabını terkedip başka hedeflere yöneldiğinden
beri birlik ve üstünlüğünü kaybetmiş, artık şu meâldeki âyet ve hadîsin muhâtabı
olmuştur: "Allah'ı unuttular. Allah da onlara kendilerini unutturdu; işte
onlardır yoldan çıkanlar."52 "O gün onlar sayıca çok olacaklar fakat selin
geride bıraktığı çer-çöp gibi." (Hadîs). İslâm ümmeti dertlerinin tedavisine bu
noktadan başlayacaktır; geri kalış, parçalanış, alçalış ve küçümsenişi de ihtiva
eden dertlerin tedavisine; öyle ki bu yüzden ümmet, diğer milletlerin oburlar
gibi etrafında çöreklendiği bir çanak haline gelmiştir. Allah'ın gözünden
düştükten sonra diğer insanların da gözünden düşmüş, artık önem verilmez, hesaba
katılmaz olmuştur. Kısmen veya kül halinde aleyhine peşipeşine kararlar
alınırken onun varlığı bile hatırlanmamakta, kıymet verilmemektedir. Bütün bu
olumsuz gelişmelerin sebebi Allah'ın Kitabı'nı hayatından çıkarınca özünü ve
dayanaklarını da kaybetmiş olmasıdır. Halbuki Allah o Kitab ile bu ümmeti
yüceltmiş, zafere ulaştırmış, yeryüzünde hâkimiyet vermiş, onu "iyiyi emreden ve
gerçekleştiren, kötüyü yasaklayan ve ortadan kaldıran, Allah'â iman eden" örnek
ümmet yapmıştı.
Bu noktada ortaya çıkan soru şudur: Bu ümmeti, Allah'ın kendileri için takdir
ettiği şeref, hâkimiyet ve konumuna çıkaracak yol gerçek mânada Kitâb'a ve
Sünnet'e dönmek olduğuna göre bu hedefin engelleri var mıdır? Eğer engeller
varsa bunlar nedir; ümmetin içinden mi gelmektedir, yoksa dışarıdan mı
gelmektedir? İçeriden ve dışarıdan gelen bütün nevileriyle bu engelleri aşmanın
yolu nedir?
Bir İslâm ortak pazarı kurmanın mümkün olup olmadığını anlamak üzere yukarıdaki
soruları açmak ve cevaplandırmak konusunda başarılı olmayı umuyoruz.
İslâm Dünyası veya İslâm Ümmeti:
Çeşitli kuruluşların tesbitlerine göre bugün müslümanların sayısı, bir kısmı
kırk beş İslâm ülkesinde, diğer kısmı diğer gayrimüslim ülkelerde dağılmış olmak
üzere bir milyar civarındadır. Yine basında yer aldığına göre dünya nüfusu da
beş milyar civarındadır. Buna göre müslümanlar, dünya nüfusunun beşte birini
teşkil etmektedirler. Bunlar farklı kökler ve ırklardan gelmektedirler.
Aralarından Araplar yüz milyon civarında olup müslüman nüfusun onda birini
oluşturmaktadırlar. Müslüman nüfus içinde Araplardan başka Afrikalılar, Türkler,
İranlılar, Afganlılar, Hindler, Bengalliler, Pakistanlılar, Endonazyalılar,
Malaylar, bir kısım Avrupalılar, Amerikalılar, Türk asıllı Rusyalı ve Çinliler
vardır. İslâm ümmeti içinde yer alan bu insan çeşitleri yeryüzünde kuvvet,
yayılma, nüfûz bakımlarından önemli birer unsurdur; "Lâ ilâhe illallah
Muhammedun rasûlullah" parolasını esas alarak hareket ettikleri takdirde
Allah'ın kendilerine vâdettiği hâkimiyet gerçekleşecektir.
Bu büyük nüfusun dünya üzerinde yayıldığı bölgeler, her bakımdan en önemli
stratejik bölgelerdir. Nüfûsun çoğu ekvatorun kuzeyinde yıl boyu mûtedil iklim
kuşağında bulunmaktadır. Buralarda ne suları donduran aşırı soğuklar, ne de
hayatı ve çalışmayı felce uğratan aşırı sıcaklar vardır. Yıl boyunca
kullanılabilen sıcak su yolları üzerinde bulunması yanında Asya, Afrika ve
Avrupa kıtalarının en önemli bölgelerini de içine almakta, Pasifik'ten Atlas
Okyanusu'na kadar uzanmaktadır. Bu yollar, yeryüzünde bulunan ve bilinen en ucuz
ve yaygın taşıma yollarıdır. İslâm ülkelerinin ekonomik varlıklarına baktığımız
zaman çokluk ve çeşitlilik bakımından ürünlerinin ona, kendi nev'i içinde eşi
bulunmaz bir ekonomik gelişme sağlayacak durumda olduğunu görürüz. Zirâî
ürünler, hayvan, temel mâdenler, petrol, önemli ölçüde kıymetli mâden ve deniz
ürünleri bu çerçeve içinde yer almaktadır.
Yukarıda arzedilen durum şu husûsu açık bir şekilde ortaya koymaktadır: Tevhîd
inancına bağlı İslâm ümmetinin nüfus sayısı ve zikredilen imkânlar içinde
bulunduğu yerler ona, başka insanların meydana getirdiği toplulukların hiçbirine
benzemeyen bir topluluğu (birliği) hem de çok güçlü bir şekilde kurma hakkı ve
imkânı vermektedir. Çünkü İslâm ümmetini birleştiren binanın temeli, bütün insan
medeniyetlerinin de üzerinde kurulduğu inançtır. Onu, Allah'ın insanlığa son
mesajı olan bir İslâm nizamı korumaktır; bu son mesajdır, çünkü onu Son
Peygamber (sav) getirmiştir. Bu özellik, halihazırda hiçbir insan topluluğunda
mevcut değildir; çünkü onlar toplumlardan din ve inancı uzaklaştırmışlardır.
Avrupa ve Amerika'ya bağlı topluluklar (birlikler, birleşmeler) toprak, menfâat,
komşuluk ve madde unsurlarına bağlı bulunmaktadır. Bunlar zayıf ve gevşek
temellerdir, bunların dağılıp çöktüğünü günbegün toplumlarının çöküş ve
çözülüşlerinde görüyoruz. Komünist topluluklar da proleterya hakimiyeti
temelleri üzerine kurulmuştu, sonunda onun da zaferi birçok toplumun
potansiyellerini zâyî etmek, emellerini boşa çıkarmaktan ibaret oldu.
Mevcut maddî özellikler ve dinamikler, doğu ve batı blokları ile Japonya'da
kendini gösteren topluluk ve birliklere imkân verdiğine göre, müslüman kitlenin
de kendi aralarında en büyük topluluk ve birliği meydana getiren güç ve
imkânları olmalıdır ve vardır. Çünkü zikredilen topluluklar aslında birbiri ile
kaynaşmış bir bütün olmadıkları gibi halihazırda da aralarında ihtilâfa düşmüş
ve soğuk, sıcak savaşmaya başlamışlardır. Bunun için canlı bir örnek olarak batı
topluluğunu alalım. Aralarında ortak olan demokrasi rejimi temel alınırsa bu
topluluğun çerçevesine Amerika, Avrupa ve Japonya girmektedir. Bazı devletler ve
bunların en büyüklerinden olan İslâm devletleri, Afrika ve Güney Amerika
devletleri üzerinde bu büyük demokrasi ülkelerinin menfâatleri çatışınca
aralarında ekonomik savaş başladı ve bu savaşı özellikle Amerika, iktisâdî
bakımdan güçlü olan iki devlete karşı başlattı; Batı Almanya ve Japonya. Bu
savaş Batı Alman markı ile Japon yeninin diğer paralar karşısında değerini
arttırdığı için dış dünyaya ihracâtlarını da menfî yönde etkilemiş oldu. Öte
yandan komünist blokta Rusya ile Çin arasındaki ilişkiler de daha iyi değildir.
Hasılı büyük bloklar içinde parçalanma gittikçe şiddetlenmekte ve çatlak
büyümektedir.
Çağdaş medeniyetin en eski sahibi olan Avrupa'ya dönüp baktığımızda, II. Dünya
Savaşından bu yana, sözü geçen medeniyetin temelleri, dinamiklerini ve dünya
üzerindeki liderliğini yavaş yavaş kaybettiğini görüyoruz. Avrupa, kendisine
büyük servetler akıtan sömürgelerini kaybetmiştir, dünya devletlerini sömürme ve
baş eğdirmede kullanıldığı askerî gücünü kaybetmiştir. Bu gelişmeler sonunda
Avrupa kendisini, iki büyük güç diye anılan iki blokun karşısında bulmuş,
devletler arasındaki parçalanma ve ihtilâfların devam etmesi halinde bu iki
büyük gücün ağır pençeleri altında ezilivereceğini anlamıştır. Bu durum
karşısında Avrupa için tek çıkar yol, varlığını, medeniyetini, elinde kalan
teknoloji, ilim ve sınırlı kaynaklarını koruyabilmek için birleşmek,
bloklaşmaktır. İşte bu gereklilikten yola çıkan Avrupa, kendi topluluğunu iki
büyük güçten korumak için 1957 yılında Avrupa Ortak Pazarı'nı kurmaya teşebbüs
etmiştir.
Bu pazarın üzerine oturduğu temelleri araştıracak olursak şunları tesbit
edebiliriz: a) Ortak demokrasi mirası, b) Aslında üçüncü dünyanın sömürülmesine
dayanan, sonra kendi kabına çekilen ortak medeniyet, c) Avrupa kıtasında ortak
sınırlar ve komşuluk, d) İki büyük gücün hâkimiyetinden kaynaklanan ortak düşüş,
e) Ortak kaynakların azalması, f) Ortak olarak dinlerden, mânevî ve ahlâkî
değerlerden uzaklaşarak materyalizm nazariyesini, davranışta mutlak hürriyet ve
serbestlik ilkesini benimsemek, kendini herhangi bir ahlâkî fazilet ve prensiple
bağlı saymamak şeklinde kendini gösteren düşünce sistemi ve ahlâk anlayışı.
Avrupa kendisini kuşatan mezkûr tehlikelerden korunmak için uzun vâdeli, yıllar
sağlayacak ve sonunda sağlam bir iktisâdî dayanışma içinde uygulanacak bir düzen
ve kuruluş meydana getirmiş oldu. Avrupa Ortak Pazarı'nın başarıları kendini
göstermeye başladığı ve hedeflerinden birçoğu gerçekleştiği için, İslâm Ortak
Pazarından söz ederken mezkûr pazarın kuruluşunda atılan adımlardan
faydalanmamız mümkündür; bununla beraber İslâm ümmeti ile Avrupa Ortak Pazar
topluluğu arasındaki farklar ve İslâm ümmetinin kendine mahsus özellik ve
dinamikleri de gözden ırak tutulmayacaktır.
Bâtılın devleti olur da Hakkın devleti nasıl olmaz?
İktisâdî Kalkınma:
İslâm Ortak Pazarı'ndan sözetmeden önce bu büyük kuruluşa hazırlık mahiyetinde
olan ve tedricen ona götüren bazı önemli adımları ele almak gerekmektedir.
İktisatçılar, düşünce tarihinin geniş çerçevesi içinde önce ülkelerin kendi
kendine yeterliği vakıasını tesbit ediyorlar. Sonra adım adım iktisâdî
dayanışmaya doğru gidildiği görülüyor. Gerçekte ise bu iktisâdî bloklaşmalar
ciddî şekilde ancak II. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkmıştır. Herhalde bu
gelişme, savaşın doğrudan sonuçlarından biridir. Çünkü savaş ve sonrasında her
devlet çeşit çeşit ekonomik krizler, gıda, madde ve âlet eksikleri ile karşı
karşıya kalmış, bu durum düşünürleri mezkûr güçlüklerin üstesinden gelmek için
harekete geçmiştir.
İtiraf etmek gerekir ki bütün insanlığın birlikte kalkınıp gelişmeleri bu
hayatın özelliklerinden biridir. Çünkü bunca rızık, kabiliyet ve tabîî serveti
yeryüzüne dağıtan Yüce Kudret, bu nimetlerin tamamını belli bir yere vermemiş,
fakat -kendince bilinen bir hikmetle- dünyanın her tarafına yaymış, dağıtmıştır.
Aynı şeklide kabiliyet ve beceriyi de belli bir topluma vermemiş, hiçbiri
diğerinin yardımından uzak kalmayacak şekilde bunu da bütün insanlar arasında
dağıtmıştır. Nasıl fertler ilerlemek ve gelişmek için birbirlerine muhtaç ise,
birinde olmayan kabiliyet ve beceri diğerinde, onda olmayan berikinde varsa,
toplumlar ve milletler de böyledir, böyle kılınmıştır. Bundan dolayıdır ki,
insan "sosyal bir varlıktır"; insanlar ancak fertleri birbirini tamamlayan bir
toplum içinde yaşayabilirler, toplumdan ayrılarak yalnız başlarına hayatlarını
sürdüremezler. Ferd, aile ve kabile için sözkonusu olan bu gerçek, bence
toplumlar ve milletler için de geçerlidir. İşte bu noktadan hareketle
diyebiliriz ki, bir devlet, yahut birkaç devletin meydana getirdiği bir birlik
ve blokun, dünyanın geri kalan kesimi ile alâkasını keserek yaşayabileceğini
düşünmek normal değildir ve tabiata hâkim olan kanunlara aykırıdır. Hatta bütün
genişliğine rağmen iki Amerika bile, "Amerika, Amerikalılarındır" sloganını
yaymış ise de, dünyanın geri kalan kısmı ile alâkasını kesme politikasını
yürütememiştir. Çünkü hiçbir devlet ve blok, coğrafî yeri, tabiî servetleri,
iktisâdî imkânları, nüfusu, hava ve su yolları bakımından, üzerinde yaşayan
insanlara istikrarlı bir hayat sağlayacak hayatî ihtiyaçlara cevap veremez,
bunları tek başına karşılayamaz; kaçınılmaz olarak kendisinde bulunmayan bir şey
başka bir devlette bulunacak, başka devletlerin muhtaç oldukları bazı şeyler de
onda fazlası ile mevcut olacaktır.
İşte Allah'ın yeryüzüne hâkim kıldığı bu "birlikte gelişme" kanunu aynı toplum
içinde yaşayan ve birbirini tamamlayan fertler gibi -ve aynı seviyede- insanlığı
da birbirine bağlı, birbirini tamamlayan ve yardımlaşan bir bütün haline
getirmektedir. Allah ne doğru buyurmaktadır: "Dünya hayatında maişeti (hayatî
ihtiyaçları) onlar arasında bölüştürdük, bir kısmı diğer kısmını yönetsin diye
bazılarını, diğerlerinden derece derece üstün kıldık, Rabbi'nin rahmeti onların
biriktirdiklerinden daha hayırlıdır."53 Şa'ravî Hocamız bu âyeti tefsir ederken
"bir grupta mevcut olan sıfat ve üstünlükler diğerlerinde yoktur ve bunlar
mezkûr vasıfları ile onlardan üstündürler, ancak berikilerde de onlarda
bulunmayan sıfat ve meziyetler vardır ve bunlar da bu bakımdan onlardan
üstündürler. İşte insanlığın tekâmülü, Allah'ın insanlık üzerindeki mutlak
adâleti kendini böyle gösetermektedir..." diyor. Bu açıklamalar gösteriyor ki,
kendi yağıyla kavrulma prensibini hem bir devlette, hem de birkaç devletin
oluşturduğu bir toplulukta uygulamak güçtür. Gerçek ve tam bir iktisâdî gelişme
ve bütünleşme, ancak bütün devletler ve bütün insanlık arasında
gerçekleşebilecektir. İktisâdî gelişmeyi birkaç devlet arasında, dar ve makûl
sınırlar içinde, karşılıklı fedâkârlıklar göstererek geçici ve mecburiyet gereği
gerçekleştirmek mümkün olabilir, fakat bu asla devamlı olamaz. Böyle bir
gelişmede mezkûr grup, diğer ülkelerle tam bir ilişiksizlik içinde olamaz;
olacak şey şahıs ve malların hareketi bakımından topluluk ülkeleri ile diğerleri
arasında bir ilişki ve muâmele farkının bulunmasından ibarettir.
Devletleri böyle kısmî bloklaşma ve topluluk kurmaya iten sebepleri şöyle
sıralamak mümkündür: a) Savaş yüzünden azalan (bulunmaz hale gelen) ithal
mallarını kolayca temin etmek; bu II. Dünya Savaşı'nda daha çok görülmüştür. b)
Büyük iktisâdî topluluklar karşısında dayanışma arzusu; Avrupa Ortak Pazarı
bunun bir örneğidir. c) Zayıf devletlere karşı büyük ve güçlü devletlerin
fiyatlara hakim olmak, sömürmek ve yönetmek arzuları; böylece büyük devletler
ham maddeleri ucuz fiyatla alacak ve bunlardan ürettiği malları yüksek
fiyatlarla satacaktır; halihazırda kalkınmakta olan ülkelerin, büyük devletler
karşısındaki durumları budur. Özellikle İslâm ülkeleri, büyük devletlerin
oluşturduğu topluluk ve blokların baskısı altında kendi mallarını en ucuz
fiyatla vermek ve onların mallarını diledikleri fiyatla satın almak suretiyle bu
acı gerçeği yaşamaktadırlar.
Birkaç devletin birleşmesiyle tam bir iktisâdî gelişmenin mümkün olamayacağı ve
bu ülkelerin, diğerleri ile ilişkilerini keserek yaşayamayacakları konusundaki
inancımızı korumakla beraber bu nevî toplulukların, "diğer topluluklarla eşit
şartlarda görüşmek ve tek oluşlarına nisbetle daha iyi sonuçlar elde etmek"
üzere potansiyel bir güç ve dinamik bir direnme imkânı sağlayacağını inkâr
edemeyiz.
Hangi şeklide olursa olsun birkaç devlet arasında kurulacak bir topluluk yoluyla
iktisâdî gelişme ve bütünleşme ancak şu ön tedbirlerin zaman içinde uygulanması
ile gerçekleşebilir: Serbest ticaret, gümrük birliği, ortak pazar, ekonomik
birlik ve nihayet ekonomik bütünleşme ve gelişme. Maksada götüren bu adımlar da
şöyle bir sıra takip ederek gerçekleşir:
a) Her bir devlet diğer (yabancı) devletlerle arasındaki gümrük tarifelerine
dokunmamak üzere topluluk devletleri ile karşılıklı olarak ya birden, yahut da
birkaç merhalede gümrük tarifesini kaldırırlar,
b) Topluluk devletleri, diğer devletlere karşı gümrük tarifelerinde birlik
sağlarlar.
c) Mal ve üretim araçlarının normal akışını (hareketini) önleyen bütün engeller
ortadan kaldırılır.
d) Önce aradaki farklılıkları kaldırmak üzere ekonomik politikalar, sonra da
sosyal, malî ve nakdî politikalar ile ekonomik dönemlerle ilgili politikalar
düzenlenir.
e) Nihayet kararları bağlayıcı olan ve millî kararların üstünde bulunan bir
"otorite ve karar mecii" oluşturmaya sıra gelir. (Geniş bilgi için Dr. Mahmud
Bâbelellî'nin kitabına bakılabilir).54
Uzun vâdeli bir program içinde Avrupa Ortak Pazarı'nın takip ettiği yol da
yukarıdaki gibi olmuştur. Avrupa devletleri bu pazarı kurarken bir yandan iki
büyük devlet karşısında devletlerarası siyasî ve iktisâdî varlıklarını koruma,
diğer yandan küçük ve güçsüz devletlere karşı bir merkezî güç oluşturma,
bunların ham maddelerini en ucuz bedel ile alma ve son aşamadaki üretimlerini en
yüksek fiyatla satma niyet ve şuûru içinde hareket etmişlerdir.
Avrupa Ortak Pazarı:
Burada Dr. Hüseyin Ömer'in el-Munazzamâtu'd-devliyye ve't-tatavvurâtu'l-ıktisâdiyyatu'l-hâdise
isimli kitabına işaret etmek ve Avrupa Ortak Pazarı hakkında kuşbakışı kısa bir
bilgi vermek istiyorum. Çünkü bu kuruluş ile bizim buradaki konumuzu teşkil eden
İslâm Ortak Pazarı arasında sıkı bir ilişki vardır. Şöyle ki, bu kuruluş 25 Mart
1957 tarihinde yapılan Roma Anlaşması ile başlayan kısa hayatı içinde elle
tutulur başarılar elde etmiştir. Mezkûr anlaşma Avrupa devletlerinden Batı
Almanya, Fransa ve İtalya ile Benelüx devletleri (Belçika, Hollanda ve
Lüksemburg) arasında yapılmıştı. Bu tarihte mezkûr altı devlet arasında bir
ekonomik birlik kurulmuş oluyordu. Bu devletlerin toplam nüfusu -o tarihte
Amerika Birleşik Devletleri'nin nüfusuna eşit olup- 164 milyon civarında idi.
Toplam millî hasılaları 180 milyar dolar, kömür üretimleri 250 milyon ton, çelik
üretimleri 57 milyon ton idi. İthalat potansiyelleri Amerika'dan daha büyük idi.
Mezkûr anlaşma şu husûsları ihtiva etmektedir: 12 ilâ 15 yıl sürecek olan bir
geçiş dönemi içinde bu altı devlet arasında gümrük engellerini ortadan
kaldırmak, tarifeleri birleştirmek, mal, hizmet, işçi ve sermaye akışını
kolaylaştırmak. Her biri özel fonksiyonlara sahip olmak üzere şu kuruluşları
gerçekleştirmek:
a) İcra heyetlerini kontrol etmek üzere genel pazar konseyi.
b) Birinci derecede icra organı olan ortak pazar meclisi.
c) Anlaşmanın uygulanmasını kontrol etmek ve meclise tavsiyelerde bulunmak üzere
pazara bağlı komisyon.
d) Pazar'ın kararlarının uygunluğunu ve anlaşma metninin doğru yorumunu sağlamak
üzere adâlet divanı (mahkeme).
e) Zayıf üye devletlere yardımda bulunmak üzere bir milyar dolar sermayeli
yatırım ve kalkınma bankası.
Bu dönem içinde Ortak Pazar'a yeni katılmalar oldu. Danimarka, İngiltere,
İrlanda ve Yunanistan'ın katılmaları ile 1981 yılında sayıları on ikiye
yükseldi. Türkiye bir yandan bir Avrupa devleti olması, diğer taraftan da yirmi
bir üyeli Avrupa Konseyi' nin bir üyesi olması sıfatı ile Ortak Pazar'a girme
talebinde bulundu. Şu anda Türkiye, Ortak Pazar'a katılma yolundaki engelleri
kaldırma çabası içindedir. Bu engellerin başında Kıbrıs meselesi ile, Yunan
asıllı ve Türklere düşman bazı kuruluşların faaliyetleri gelmektedir. Ayrıca
bazı üye devletlerin Türkiye'ye karşı "farklı yapı"ya dayalı menfî bakışları
vardır; Türk Anayasası laiklik prensibini benimsemiş olmasına rağmen onlar
Türkiye'yi bir İslâm ülkesi olarak görmektedirler.
Orak Pazar'ın geçen otuz yıl içinde gerçekleştirdikleri:
Ortak Pazar'ın kuruluşu üzerinden otuz yıl geçmiş olması sebebiyle üye
devletler, otuzuncu yıl için 25 Mart 1986 tarihinde ihtifaller düzenlediler.
Basın ve yayın organları bu münasebetle "geçen otuz yıl içinde ortak pazarın
neleri gerçekleştirdiği" konusunu gündeme getirdiler, röportajlar yaptılar.
Bunlardan çıkan sonucu şöyle özetlemek mümkündür.
Bilindiği üzere üye devletler, 1985 yılında bir plân üzerinde anlaşmaya
vardılar. Buna göre 1992 yılından itibaren Avrupa Topluluğu bir nevi federal
devlet oluşturacak, bu da tam bir ekonomi ve nakit birliği kurmak suretiyle
gerçekleştirilecektir. Topluluğun hedefi böylece dünyanın en büyük ekonomik
gücünü teşkil ve temsil etmektir. İmdi bu hedef ne ölçüde gerçekleşmiştir?
Ekonomi uzmanlarının değerlendirmelerine göre Ortak Pazar, ekonomi bakımından
yalnızca bir başarılı gümrük birliği ve "ziraat, kömür ve çelik" konularındaki
bir ortak pazardır. Bunlardan kömür ve çelik sahası çökmek üzeredir. Diğer
sahalarda ise, menfâatleri çatışan on iki devletin ortak bir karar almaları güç
olduğu için önemli darboğazlar vardır. Ancak üye devletler arasında gümrüğün
kaldırılmış olması aralarındaki ticârî ilişkinin önemli ölçüde genişlemesini
sağlamış, bu da hem ekonomik kalkınmayı kamçılamış, hem de üye devletlerin hayat
seviyesini yükseltmiştir.
Avrupa para sistemine gelince, Avrupa Konseyi 13 Mart 1979 tarihinde işlemeye
başlayan Avrupa para sistemi kuruluşu yoluyla üye devletler arasında daha sıkı
ve güçlü bir para dayanışmasının zarûrî olduğu kararını almıştır. Bu kuruluşun
hedefi, topluluk içinde mümkün olan en büyük ölçüde para istikrarının
sağlanmasıdır. Aslında bu hedefe de, daha kapsamlı bir stratejinin parçası
olarak bakmak gerekir. Bu stratejinin amacı istikrar içinde belli bir kalkınma
hızının elde edilmesi, tam istihdamın sağlanması, topluluk içinde hayat
seviyesinin birbirine yaklaştırılması ve bölgeler arası farkın azaltılmasıdır.
Dr. Horst Engerare et-Temvîl ve't-tenmiye dergisinin Ocak 1983 sayısında
neşredilen bir makalesinde konu ile ilgili olarak şu açıklamayı getirmektedir:
Bu sistemin esası sâbit, fakat değişmeyi kabul eden bir kur yapısına
dayanmaktadır. Her paranın, Avrupa para birimine bağlı bir esas kuru (değiştirme
değeri) vardır. Avrupa para birimi, Avrupa ekonomik topluluğunu teşkil eden
devletlerin belli miktardaki paralarından oluşan bir pakete dayanmaktadır.
Avrupa para birimi, Avrupa para sisteminde temel bir rol üslenmektedir; otomatik
kur ayarında bu birim, bir hesap birimi olarak devrede bulunmaktadır. Dr.
Engerare bu konuda geniş bilgiler verdikten sonra sözlerine şöyle devam
etmektedir: "Avrupa para sistemi başından beri ortak merkez bankalarının
yönetimine tâbî olmuş ve mâlî bakımdan elastikiyet göstermiştir."
Dr. A. Şahâte de es-Sıyâsetu'd-devliyye isimli derginin 84. sayısında çıkan bir
yazısında şunları kaydetmektedir: Ortak Pazarı kuran Roma Anlaşması'nın
üzerinden otuz yıla yakın bir zaman geçtikten sonra hâlâ üye devletlerin kendi
aralarında siyasi ve ekonomik ünitelere ayrıldıkları görülmektedir; beklenen
birleşme gerçekleşmemiştir. İhtilâf, gerçekleştirilmek istenen siyasî birliğin
derecesi çevresinde söz konusudur. Üye devletlerden başta Fransa'nın bulunduğu
bir grup Birleşik Avrupa Devleti'nin sür'atle geçekleştirilmesini isterken,
Britanya ve Yunanistan'ın başını çektiği diğer grup önce sınırlı amaçları
gerçekleştirmek üzere topluluğa bağlı organ ve kuruluşların faaliyetlerinin ele
alınıp tadil edilmesini, ancak bu amaçlara ulaştıktan sonradır ki daha kapsamlı
icrâata yönelinmesini istemektedirler."
Yukarıdaki açıklamalar da göstermektedir ki, kuruluşundan bu yana otuz yıl
geçmiş bulunan Avrupa Ortak Pazarı, bütün çaba ve denemelerine rağmen üyeler
arasındaki menfâat çatışması sebebiyle belirlediği hedeflere ulaşamamıştır.
Bununla beraber mezkûr teşebbüs büyük çapta ticaret, taşıma ve işlem birliği
sağlamış, bu da üye devletlere, iki büyük devlete muhtaç olmadan kendilerini
koruma ve kalkınmakta olan ülkeler üzerinde farklı bir güç merkezi edinme imkânı
sağlamıştır.
Bu arada Türkiye ve Fâs gibi bazı devletler de Avrupa Ortak Pazarı'na katılmak
ve bunun sağladığı kazançtan istifade etmek üzere hareket geçmişler, yola
koyulmuşlardır.
İslâm Ortak Pazarı
Kanâatime göre bir İslâm Ortak Pazarının kurulmasını gerektiren ve ümmeti buna
çağıran temel yapılar, Avrupa Ortak Pazarı'nın temellerinden daha güçlüdür. Bu
araştırmanın başında arzettiğimiz ve Avrupa Ortak Pazarı'nın sahip bulunduğundan
daha çok, geniş ve güçlü olan iktisâdî, mâlî ve coğrafî unsur ve imkânlar bir
tarafa, İslâm ümmetinin üyelerini birbirine bağlayan öylesine önemli farklı bir
faktör vardır ki, bunu, menfâate dayalı bağları ne olursa olsun, başka bir pazar
topluluğunda bulmak mümkün değildir. Gerek bu kuruluşun ve gerekse diğer İslâmî
müesseselerin işte bu temel üzerine oturması ve bu bağ ile bağlanması gerekir.
İşte bu bağ, bu temel İslâmdır; ümmeti bütünleştiren, bütün kopmaz bağlara ve
ilişkilere kaynaklık eden İslâm bağlantısıdır. İslâm dünyasının üyelerini
birbirine bağlayan, kenetleyen bu sağlam kök gözardı edilirse kurmaya
çağırdığımız bütün yapılar yıkılır ve sarıldığımız bütün dallar kopar. Biz İslâm
Ortak Pazarı ve üzerine oturacağı önce dinî, sonra maddî ve diğer unsurlara bu
açıdan bakıyor ve şu âyetlere yeniden işaret ediyoruz:
"İşte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim;
artık beni sayıp sakının."55
"İşte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim;
artık bana kulluktan ayrılmayın."56
"Allah'a ve Resûlüne itaat edin, birbirinize düşmeyin ki, zayıflarsınız ve
gücünüz gider; sabredin, şüphesiz Allah sabredenler ile beraberdir."*
"Sizden, hayra çağıran, iyiyi emreden ve kötüyü yasaklayan bir ümmet olsun,
kurtuluşa erenler işte bunlardır. Kendilerine ilahî açıklamalar geldiği halde
ayrılığa düşen, parçalanan topluluklar gibi olmayın; onlar için büyük azâb
vardır."57
"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirinin yakını ve koruyucularıdır; bunlar
iyiyi emreder, kötüyü yasaklar, namazı kılar, zekâtı öder, Allah'a ve Resûlüne
itâat ederler; Allah yakında işte onlara merhamet edecektir, Allah izzet ve
hikmet sahibidir."58
"Allah'ın vahyettiği ile hükmetmeyenler yok mu, işte kâfirler onlardır."59
"Allah'ın vahyettiği ile hükmetmeyenler yok mu, işte zâlimer onlardır."60
"Allah'ın vahyettiği ile hükmetmeyenler yok mu, işte yoldan çıkmışlar
onlardır."61
"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa bilsin ki, ondan bu asla kabul
edilmeyecektir ve o âhirette ziyan edenlerden olacaktır."62
Ayrıca Resûlullah'ın (sav) dilinden bize gelen bazı hadîslere de işaret etmek
istiyorum:
Enes (ra) rivâyet ediyor: "İçinizden hiçbiri, kendisi için istediğini din
kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz."
İbn Ömer (ra) rivâyet ediyor: "Müslüman müslümanın kardeşidir, kardeşine ne
zulmeder, ne de onu zulme teslim eder. Kim kardeşinin ihtiyacı peşinde koşarsa
Allah da onun ihtiyaçlarını karşılar. Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse
Allah da onun, âhiret sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir. Kim bir
müslümanın ayıbını örterse Allah da âhiret gününde onun ayıbını örter."63
Ebû Hureyre (ra) rivâyet ediyor: "Müslüman, müslümanın kardeşidir, ona ne
hıyanet eder, ne yalan söyler, ne de yüzüstü bırakır. Müslümanın bütünü -namusu,
malı, kanı- müslümana haramdır. Takvâ şuradadır (kalbdedir). Bir kimsenin
kardeşini küçük görmesi kötülük olarak ona yeter de artar."64
Nu'man b. Beşîr (ra) rivâyet ediyor: "Müminler birbirlerine karşı sevgi,
merhamet ve şefkatleri bakımından bir vücut gibidir, vücudun bir uzvu rahatsız
olunca diğer uzuvlar da uykusuzluk ve ateş çekerek ona katılır."65
Ebû Mûsâ (ra) rivâyet ediyor: "Peygamberimiz parmaklarını birbirine geçirerek
şöyle buyurdu: Bir mümin diğeri için birbirini tutan, kenetleyen yapı taşları
gibidir."66
İbn Mes'ûd (ra) rivâyet ediyor: İsrailoğullarına ilk kusur (eksiklik) şöyle
girmiştir: Biri diğerine rastlar ve 'Be adam Allah'tan kork, şu yaptığını yapma
çünkü bu sana helâl değildir' derdi. Sonra ertesi gün aynı adama, aynı hal ve
davranış içinde iken yine rastlar, fakat bu durum onunla oturup kalkmasına,
yiyip içmesine mâni olmazdı. Onlar bunu yapınca Allah da kalblerini birbirine
kattı (hepsi aynı ahlâkı paylaşır oldular). "Peygamberimiz (sav) bu noktada şu
âyeti okudu: "İsrailoğullarından kâfir olanlar Dâvûd ve Meryem oğlu İsâ diliyle
lânetlendiler; çünkü onlar Allah'a başkaldırmış, sınırı aşmışlardı, işledikler
kötülükleri önlemek için gayret etmiyorlardı; bu yaptıkları ne kadar da kötü
idi; onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün,
nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kötüdür: Durum şu ki, Allah
onlara gazap etmiştir ve onlar azâb içinde devamlı kalıcıdırlar..."
Peygamberimiz (sav) devamlı şöyle buyurdular: "Asla -siz böyle olmayacaksınız-
Allah'a yemin ederim ki, ya iyiyi emredecek, kötüyü engelleyecek, yola
getireceksiniz, yahut da Allah gönüllerinizi birbirine katacak (hepiniz
kötülerin ahlâkı ile ahlâklanacaksınız), sonra da onları lânetlediği gibi sizi
de lânetleyecektir."67
Tekrar altını çizmek istiyorum: İslâm ülkelerinin ilişkileri bütün hal ve
şekillerinde bu sağlam din temeli üzerine oturmalıdır. Bu temel onları, nerede
olurlarsa olsunlar kopmaz bağlarla bağlamakta, bütünleştirmektedir. Herkes
biliyor ki İslâm'ın ebedî mesajı yücelerden gelen mesajların sonuncusudur ve bu
mesaj kıyamete kadar her zaman ve yerin şartlarına uygun bulunmaktadır,
insanlığın muhtaç bulunduğu bütün çözümler onda, kıyamete kadar beşeriyetin
maruz kalacağı, karşılaşacağı bütün soruların cevabı ondadır. Eğer bugün
insanlığın muhtaç bulunduğu bu çözümlerin bilinip tanınmasında bir kusur varsa
bu kusur, son asırlarda parçalanma ve gerileme sebepleri ile kuşatılmış bulunan
müslümanlara aittir. Onlar hâlâ gaflet uykusuna dalmış, cehalet içinde kalmış,
gerçeğin tâ kendisi olan Allah Kitâbından uzaklaşmış olma durumlarını muhâfaza
etmektedirler.
Hangi seviyede ve sahada olursa olsun eğer müslümanlar ortak bir işe kalkışma ve
İslâmi bir yakınlaşma ve yardımlaşma dâvasında samîmi iseler bunun kesin olarak
sağlam bir temele oturması gerekir; bu temel ise İslâm dinidir. İşin hareket
noktası, iticisi ve temeli İslâm dini olmadıkça ona "İslâmî, İslâm'a ait" demek
caiz değildir. Çünkü bir işe ve teşebbüse bu büyük sıfatı yakıştırır, sonra da
ona aykırı davranırsak Allah'ın kâfirlerden daha şiddetli bir şekilde tehdit
ettiği münafıklar safına katılmış oluruz:
"Şüphesiz münafıklar, cehennemin en alt katındadırlar ve onlara asla yardımcı
bulamazsın."68
İslâm Ortak Pazarı genel olarak iktîsâdî faaliyet zemini üzerinde ve zaman
içinde oluşmaktadır. Bu zemin önemli ve hayatî bir zemindir. İslâm ekonomisi,
diğer bütün ekonomik sistemlerden, şu vasıfları ile farklı bulunmaktadır: İslâm
ekonomisi madde ile ruhu, yer ile göğü, Yaratıcı ve O'nun talimatı ile kulları
ve bunların görevlerini birbirine bağlamakta, birlikte değerlenmektedir.
İktîsâdî meseleler ile ilgili çözümlerini, teorilerini ve hükümlerini bu geniş
bakış açısının ışığı altında geliştirip ortaya koymaktadır. Halbuki diğer
ekonomik sistemler din, insan, ahlâk ve değerleri bir yana bırakmaktadır. Eğer
bazı ahlâkî değerleri devreye koyarsa bu da onların din ve ahlâka dayalı
olmalarından değil, toplumu yönlendiren kurallar olması bakımından iltifat
görmektedir; işte İslâm ile diğer iktisadî doktrinler arasındaki bu temel fark
aynı zamanda bu dinin ebedî ve evrensel olmasının sırrına da işaret etmektedir;
çünkü İslâm meseleleri, bütün insanlığın ve kâinatın hayatına hâkim bulunan
kaidelerin ışığı altında ele almaktadır.
Ülkeleri arasında ortak bir pazar kurmak istediğimiz İslâm dünyasına bir göz
atarsak bunlardan çoğunun rejim olarak İslâm'ı uygulamadıklarını görürüz. Bunun
da sebebi İslâm dünyasının uzun yıllar boyunduruğu altında inlediği
sömürgeciliktir. Sömürgeciler bu yıllar içinde mezkûr devletlerin
(müstemlekelerin) mükadderâtına hükmetmişler, kendi hüküm, kanun ve sistemlerini
onlara dikte etmişlerdir. Bu devletlerin bazıları anayasalarında açıkça laik
olduklarını belirtmektedirler; bunun mânâsı rejimin din ile bir bağlantısının
bulunmadığıdır. Bu ülkeler bütün kanun ve sistemlerini, ister doğuya, ister
batıya bağlı bulunsun din dışı sistemlerden almış bulunmaktadırlar.
Bundan daha da önemlisi bütün İslâm ülkelerinin karşı karşıya bulundukları
kültür savaşıdır (veya kültür istilâsıdır). Bu savaş İslâmi öğretim, miras ve
kültürün kökünü kazımış, dinin taleplerine ters düşen bütün boyutları ile eğitim
ve öğretim programlarına hâkim olmuştur. Allah'ın korudukları müstesna bütün
İslâm toplumları bugün okul ile cami, gök ile yer, toplum ile Allah'ın Kitab'ı
arasında tam bir kopmanın ve ayrılmanın sıkıntısını yaşamaktadırlar.
Bütün bunlardan sonra şimdi kendi kendimize sormamız gerekiyor: Bu iki ters
istikamet arasındaki boşluğu doldurmak nasıl ve ne zaman mümkün olacaktır? Yol
ve yöntem olarak İslâm'ı benimsemeyen toplumlar arasında İslâmî müesseseler
kurup işletmek mümkün müdür? Beşerî kanunlar ile İslâmî kaideler çatıştığı zaman
birine veya diğerine öncelik vermek mümkün olacak mıdır?
Şu gerçeği de itiraf etmemiz gerekir ki, ülkelerimizde -iktisat ilminin de bir
parçasını teşkil ettiği- sosyal ilimler konusunda yapılan ilmî çalışmalar ve
uygulamalar ideal İslâm örneğini ortaya koyma noktasına gelememiştir; çünkü
İslâm ümmetinin her sahada geri kalmasının bir sonucu olarak ictihad hareketi de
asırlardan beri durmuştur. Bu sebepledir ki, sözü geçen problemleri ele almak,
teoriler oluşturarak, bunları uygulamak ve geliştirmek üzere yeterli fırsatın
verilmesine, İslâmi çözüm bekleyen günün meselelerini çerçevesi içine alacak
olan ictihad faaliyetine imkân tanınmasına şiddetle ihtiyaç vardır.
İşte bu sebeplerden ötürü herhangi bir ortak İslâmî hareketi plânlarken, buna
teşebbüs ederken dikkatli ve ihtiyatlı davranmamız, sabırlı ve tedbirli olmamız,
çabuk sonuç beklemememiz, ümmeti içine düştüğü bulaşma ve parçalanmadan
kurtarmanın kolay bir şey olmadığını gözden uzak tutmamamız gerekmektedir.
Yapılan plân bütün bu faktörleri bir arada göz önünde bulundurmak, bunun yanında
küfrün, İslâm'a ve müslümanlara karşı bir tek millet oluşturduklarını dikkate
almak durumundadır. Şunun altını bir daha çizelim ki, İslâm ümmetinin asıl
problemi, diğer faktörlerden çok Allah'ın Kitabından ve Resûlü'nün (sav)
yolundan uzaklaşmalarında gizlidir. Ve müslümanların, her şeyi kuşatan ilâhi
rahmetten ümit kesmemeleri, dinine yardım edenlere Allah'ın da yardım edeceğini
bilmeleri gerekir.
Bir İslâm Ortak Pazarı'nın kurulması işinin gerçekleşmesi -Allah'ın izni ile-
mümkündür. Son çeyrek asır içinde yayılarak gelişen İslâmî uyanış bu imkânın da
işaretlerini vermektedir. Fakat çeşitli engellerle dolu bulunan yol ve seyir
daima her şeyi yeni baştan gözden geçirmeyi, gerekli düzeltmeleri yapmayı
kaçınılmaz kılmaktadır; tâ ki gayretler boşa gitmesin, güç ve imkânlar
dağılmasın!
1381/1961 yılında Dünya İslâm Birliği'nin, 1391/1971 yılında İslâm Konferansı
Teşkilâtı'nın kurulması kanâatime göre İslâm ümmetinin parçalarını bir araya
getirmek, aralarındaki bağı güçlendirmek, farklı ve birbirinden uzak bakış
açılarını birbirine yaklaştırmak için gerekli olan İslâmî uyanışın müjdesi ve
başlangıcı mahiyetindedir. Yine kanâatime göre bu kuruluşlardan önce veya sonra
gerçekleştirilen çeşitli mahallî kuruluşlar -ki Arap Birliği ve buna bağlı Arap
Ortak Pazarı, Ortak Arap İktisâdî Birlik Konseyi, Arap Kalkınma Fonu, Arap Para
Fonu gibi kuruluşlar, Körfez Ülkeleri Yardımlaşma Konseyi, İslâm Kalkınma
Bankası bunlara dahildir- iktisâdî, siyâsî, askerî, kültürel, sosyal sahalardan
hangisinde olursa olsun yapılacak ortak İslâmî bir yardımlaşmanın esaslarını ve
dayanaklarını hazırlayan faaliyetler cümlesindendir. Bütün çeşitli sûret ve
şekilleri ile bu faaliyetler, daha geniş bir İslâmî ortak faaliyetin müjdesini
vermektedir.
Dr. M. Muhammed Bâbelellî bir İslâm Ortak Pazarı kuruluşunun çeşitli aşamalarda
gerçekleşmesi gerektiği, bunun da İslâm ülkeleri arasındaki ticaret hacminin
büyümesi ile başlayacağı, bu maksatla İslâm Konferansı Teşkilâtı Sekreterliği'ne
bağlı ve İslâm ülkelerine ait bir yüksek iktisat konseyinin kurulması gerektiği
kanâtini taşımaktadır. (İslâm Ortak Pazarı isimli kitabının üçüncü bölümü).
Biz de Dr. Bâbelellî'nin bu kanâatini paylaşıyoruz. Çünkü İslâm Ortak Pazarı
kuruluşu için faaliyet gösterecek olan "kurucu organ"ın kırk beş İslâm ülkesini
içine alan bir İslâm dünyası teşkilâtından çıkacak siyâsî karara dayanması ve
diğer İslâmî kuruluşlarca da desteklenmesi kaçınılmazdır. Bu hareketi yönetip
yönlendirecek yüksek bir iktisat konseyine ihtiyaç vardır. Bu konsey şu
faaliyetleri yürütmelidir: a) Üye devletler arasındaki ekonomik ilişkileri
güçlendirmeye çalışmak. b) Ticârî ve sınâî değişim imkânlarının geniş bir
etüdünü yapmak. c) Ayrıca şu sonuçları gerçekleştirecek imkânları araştırmak:
Sermaye, emek, teknik ve teknoloji akışının kolaylaştırılması, İslâm pazarı
içinde üretilen malların korunması, sınâileşmiş ülkelere satılan ham madde
fiyatlarını iyileştirmek için uygun ortam ve şartların bulunması.
Hazırlayıcı Faaliyetler:
Bir İslâm Ortak Pazarı kurulabilmesi için izlenmesi gereken temel faaliyetleri
şöylece sıralamak mümkündür:
1. Siyâsî karar:
İslâm dünyası teşkilâtının, İslâm ülkeleri arasında bir ortak pazar kurulması
doğrultusunda siyasî bir karar almalarında zarûret vardır. Bu karar aynı
zamanda, bu büyük işi yürütecek yüksek bir iktisat konseyinin kurulmasını da
içine alacak ve bu konseyden "uzun vâdeli, aşamalı, her bir aşaması diğerine
götüren, zaman içinde gerçekleşen, tutarlı, uygulanabilir ve tam bir plân"
hazırlaması istenecektir. Benim düşünceme göre bu plân en az yirmibeş yıllık bir
süre içinde gerçekleşebilecektir, azamî süre ise otuz yıldır. Mezkûr plânın bir
araştırma dönemi olacak ve bu araştırma şu sahaları tam olarak içine alacaktır:
İslâm ülkelerinin ekonomik imkânları, ülkeler arasındaki ticârî alış-veriş
hacmi, sınâîleşme hareketi, üretilen mallar, bütün çeşit ve şekilleriyle hizmet
ve emek potansiyeli, ülkelerin ithâlat ve ihrâcatları, bu sahalarda iş gören
kuruluşları, aralarında işbirliği ve yardımlaşma imkânları, İslâm dünyası içinde
ve dışındaki yatırımları, aralarında yardımlaşma olabilecek İslâm bankaları
kurma imkânı, nakit para birliğini gerçekleştirme imkânı, İslâm Para Fonu
kurmak, yahut İslâm Kalkınma Bankasının bu fonksiyonu yerine getirmesi imkânı...
Bütün bu araştırmaları yapmak ve bu arada mümkün olan her sahada iktisâdî bağlar
meydana getirmeye çalışmak için, kanâatime göre, üç yıllık bir süre yetecektir.
Bu müddet içinde yapılacak araştırmalar imkânları toplu olarak ortaya koyacak ve
sonra bunlar rakamlara, istatistiklere ve gerçeklere dökülebilecektir.
2. Bilgi edinme imkânının sağlanması:
Yüksek iktisat konseyine, işini yürütebilmesi için elde etmesi gereken bilgileri
elde etmek üzere üye devletlerin ilgili kuruluşları ile direkt temasa geçmeleri
konusunda geniş selâhiyet verilmelidir. Bu bilgiler halen sağlıklı olarak mevcut
bulunmadığından konsey bunları elde etmede büyük güçlüklerle karşılaşacaktır. Bu
da üye devletlere, gerekli organ ve kuruluşların meydana getirilmesi, bunlara
mahsus çalışma usûl ve metodları arasında birlik sağlanması konusunda konsey ile
yardımlaşma görevini getirmektedir. Böyle bir yardımlaşmanın gerçekleşebilmesi
için her devletin, mezkûr konsey ile yardımlaşma ve onun isteklerini yerine
getirme konusunda açık ve sınırları belli talimat ortaya koymaları şarttır.
3. Durum değerlendirmesi:
Yüksek iktisat konseyinin aşağıdaki gerçekleri göz önüne alması gerekmektedir:
a) İslâm ülkelerinin tamamı kalkınmakta olan ülkeler çerçevesine dahildir, bu
ülkelerin, ham maddelerini en ucuz fiyatla alıp işlendikten sonra en yüksek
fiyatla tekrar kendilerine satan kalkınmış, sınâileşmiş büyük devletlerin çirkin
sömürüsüne tâbî bulunmaktadır. Bu sömürüden kurtulmanın çaresi mezkûr
ham-maddeleri İslâm ülkeleri içinde mamûl hale getirmek, aradaki farkın İslâm
pazarı dışına gitmesini önlemek ve bunu ortak menfâat ve ihtiyaçlara sarfetmeye
çalışmaktır.
b) İslâm ülkeleri geri kalmışlıktan kurtulamadıkları için, büyük emek gücüne
sahip bulunmalarına rağmen bu emek, yüksek üretim sağlayacak eğitim ve beceriden
mahrum, düşük kaliteli bir emek olarak kendini göstermektedir. Bu sebeple mezkûr
emek gücünün seviye ve kalitesini yükseltmek için meslekî ve teknik eğitim
yoluyla ciddî gayret sarfetmeye ihtiyaç vardır. Bunu gerçekleştirebilmek için de
bu sahalarda ileri gitmiş bazı İslâm ülkelerinden faydalanmak ve bunlar
sayesinde emeğin verim ve kalitesini sür'atli bir şekilde yükseltmek mümkün
gözükmektedir.
c) İslâm ülkelerini iki temel gruba ayırmak mümkündür. Bunlardan birinci grup
ülkelerde bol miktarda mâden ve petrol, ihtiyacından fazla mal ve servet vardır,
bu ülkeler mezkûr fazla malvarlığını, bazı Batı ülkelerinde önemsiz faiz geliri
ile arttırma yolunu tutmuşlardır, halbuki çeşitli paralar büyük ölçüde değer
kaybına uğradığı için mezkûr servet, alınan faizin karşılayamayacağı miktarda
erimek ve azalmak tehlikesine maruz bulunmaktadır. Buna karşılık İslâm dünyasına
dahil büyük sayıda ülke ziraat, madencilk, balıkçılık vb. imkânları ile üretim
yaparak değerlendirmek için o servete muhtaç bulunmaktadır. Bunun ise çeşitli
engelleri vardır: 1) Bu ülkelerin hükûmetlerine karşı güvensizlik vardır; çünkü
sık sık askerî darbelere ve sosyal değişmelere maruz bulunmaktadırlar, bu da
oralara yapılacak yatırımların geri dönmesi konusunda önemli rizikolar
oluşturmaktadır. 2) Diğer taraftan mezkûr ülkelerde ekonomik projelerin
verimliliğini açık seçik ortaya koyan, makul bir gelir karşılığında sermayeyi
yatırıma çekecek tatminkâr araştırma ve incelemeler yoktur. Bu sebeple
sermaye-yatırım ilişkisini düzenleyecek İslâm bankalarına, verimliliği etüd eden
danışma şirketlerine, her hak sahibinin alacağını garanti eden milletlerarası
düzenlemelere ihtiyaç vardır.
d) İslâm ülkeleri arasında, ilişkilere sevgi, anlayış ve yardımlaşma ruhunun
hâkim olabilmesi için karşılıklı güven ortamının yaratılmasına büyük ihtiyaç
vardır; böylece Resûlullah'ın (sav) "Birbirlerine karşı sevgi, merhamet ve
şefkat bakımından müminler bir vücut gibidir; vücudun bir organı hasta olunca
diğer organlar da uykusuzluk ve ateş ile ona katılırlar" buyruğu uygulanmış
olacaktır.
Konsey böyle bir şuuru gerçekleştirmek ve müslümanların rûhuna yerleştirmek için
Dünya İslâm Birliği'nde bulunan dînî heyetlerden faydalanmalıdır. Bu heyetler,
müslümanları birbirine bağlayan hacc, iki büyük bayram vb. toplantılardan da
faydalanarak bu şuuru zihinlere yereştirip yayabilirler. Böylece hem resmî, hem
de millî seviyelerde İslâm kardeşliği duygusu yerleşecek, bütün İslâm dünyasında
müslümanlar bu duygu içinde ilişki kuracaklar, hem ferdî hem de içtimâi düzeyde
yardımlaşma gerçekleşecektir.
4. Ön kuruluşlar:
İslâm Ortak Pazarı'nın gerçekleşebilmesi için atılması gereken önemli adımlara
kısaca temas etmiştik. Yüksek Konseyin zaman içinde hedefe ulaşabilmesi için
aşağıdaki tedbirleri de alması gerekmektedir:
Düzenlemeleri yapmaları, gerekli kanunları ve yönetmelikleri hazırlamaları,
teknik ve ilmî araştırmaları yapabilmeleri için gereken ilmî, teknik ve idârî
organların kurulması. Düşünceme göre bu organlar da şunlar olabilir:
a) İslâm Ortak Pazarı danışma meclisi. Bu meclis, bütün üye İslâm ülkelerinden,
dindarlık, ahlâk, geniş bilgi ve tecrübe ölçülerine göre seçilmiş temsilcilerden
oluşmalıdır. Her ülkeyi üç, yahut beş kişinin temsil etmesi yeterlidir. Ortak
Pazar'ın en yüksek otorisitesini teşkil eden meclis şu görevleri üstlenmelidir:
Kanun, tasarı ve yönetmelikleri hazırlayıp çıkarmak, çeşitli icrâ kurullarını
denetlemek, hesap sormak, yönlendirmek, programı takip etmek, alınan kararlara
göre yürümesini sağlamak, programın yürümesini önleyecek engelleri ortadan
kaldırmak, pazarın hedeflerini gerçekleştirebilmesi için ortak ülkelerin
sorumluluklarını yüklenmeleri ve yardımlaşmaları işini düzenlemek.
b) İcrâ konseyi: Bu, pazarın birinci derecede icrâ organıdır. Kendilerinde idarî
tecrübe ve ekonomi bilgisi yanında temel İslâmî vasıflar olan dindarlık, iyi
ahlâk ve doğruluk bulunmak şartıyla üye ülkelerden seçilmiş kişilerden oluşur.
Bunların sayısının onbiri geçmemesi uygun olur.
c) Adâlet divanı: Bu mahkemenin görevi anlaşmalarla ilgili hüküm ve kaidelerin
tefsiri, pazara ait çeşitli heyetlerin aldıkları kararların sıhhati ve pazarın
yüksek hedeflerine uygunluğunun temini. Bu mahkemenin üyeleri Fıkıh
Akademisi'nden ve iktisat, banka ve ticaret konularına eğilmiş büyük hukuk
adamaları arasından seçilebilir. Böylece halihazırda mevcut çeşitli İslâmî
kuruluşlardan faydalanılmış olacaktır.
d) Pazar için İslâm bankası: Kanâatime göre İslâm kalkınma bankası, gerekli
tedîlât yapıldıktan sonra bu işi en iyi bir şekilde başaracak kuruluştur.
Gerekli tadîlatın hedefi bankanın, pazarın hedeflerine uygun hale getirilmesi,
İslâm ülkelerinde yeni İslâm bankaları kurup aralarında bağlantı sağlaması,
bunları desteklemesi, bunlar sayesinde İslâm bankacılık prensiplerine göre
yatırım imkânlarının kullanılmasıdır. Banka, yukarıdaki fonksiyonlarına ek
olarak İslâm ülkeleri arasında para birliğini kurmalı, diğer devletler ile de
bütünleştikten sonra gerek İslâm ülkeleri içinde ve gerekse bunların dışında
mezkûr parayı ödeme ve değişim vasıtası haline getirmelidir. Bilindiği üzere
İslâm Kalkınma Bankası, milletlerarası para fonuna ait çekme hakkı birimlerinden
birini karşılamak üzere kendi parası "İslâm dinarı"nı icat etmiştir; ancak bu
dinar, Avrupa para birimi gibi bir tedavül konusu değildir.
e) Özel Komisyon ve heyetler: Bunlar da ticârî işler komisyonu, sanâyi
komisyonu, zirâat komisyonu, hizmetler komisyonu, taşıma komisyonu, insan unsuru
komisyonudur. İlmî ve teknik eğitim, öğretim ve görevlendirme işleri de bu
çerçeve içine girmektedir.
f) Şuurlandırma ve yol gösterme heyeti: Kanâatime göre en fazla önem verilmesi
ve üyelerinin seçiminde titizlik gösterilmesi gereken heyet budur. Bu heyetin
eğitim ve irşatları sayesinde müslümanlar şu konulardaki görev ve
sorumluluklarının şuuruna varmalıdırlar:
Yardımlaşma, kardeşlik, karşılıklı bağlılık, ortak faaliyetin değerini bilmek,
ümmet içinde İslâm bayrağını dalgalandırmak, müslümanın dinine, vatanına ve
diğer müslümanlara karşı sorumluluğu, müslümanların, yoldan çıkmış diğer
miletlere doğru yolu gösterme ve onları buna yönlendirme sorumlulukları... Allah
bu eğitim ve şuurlandırmayı şu vasıtalarla kolaylaştırmıştır:
Müslümanların günde beş defa içinde toplandıkları camiler, her cuma günü daha
geniş bir şekilde, her iki bayramda daha büyük ve yaygın bir ölçüde, her hacc
mevsiminde ise İslâm milletleri ölçüsünde toplanmaya vesile olan ibadetler ve
camiler. Dünya İslâm Birliği bu şuurlandırma ve irşad işini, dikkat ve
titizlikle yapılmış araştırmalara dayalı plân ve programlar içinde ele almalı ve
dünyanın her tarafına yaygın kuruluş ve organları ile yürütmelidir.
İslâm ümmetine dahil toplulukları şuurlandırmak, İslâm milletlerini
kalkındırmanın temelini teşkil eder; İslâm ümmetinin bütün fertleri doğrudan ve
şuurlu olarak katılmadıkça herhangi bir ilerleme, gelişme ve kalkınmayı
gerçekleştirmek mümkün değildir. Bugün İslâm dünyasında hüküm süren bölünme,
parçalanma ve geri kalmanın doğrudan sebebi, yönetenler ile yönetilenler
arasındaki bağın kopmuş olması, herbirinin kendisine mahsus ve farklı yönde
ilerlemesidir. Yönetici, yönettiklerinin bilgi ve tecrübelerinden faydalanmıyor,
onları idare ve yönetimin sorumluluğuna ortak etmiyor; hatta bazen onlardan
kötülük, entrika ve huzursuzluk gelebileceğinden korkuyor. Yönetilenlere göre
yönetici despot, zorba ve huzursuzluk sebebi, yöneticiye göre de yönetilenler
zora boyun eğmiş zavallılar, onun ne niyetinin, ne de yaptıklarının iyiliğine
inanıyorlar. Bu ülkelerde uzun yıllar hüküm süren sömürgecilik, yönetici ile
yönetilenler arasındaki bu ikilik ve ayrılık tohumlarını ekmiş, bunun sonucu
olarak mezkûr şuur yerleşmiş, geri kalmış ülkelerin bir sembolü haline
gelmiştir. Bu ayrılık ve güvensizlik taraflarda, her birinin menfâatinin
diğerininki ile çatıştığı ve onunkinin zıddı olduğu yanlış kanâatini yaymıştır;
sonuç İslâmî hareketin ancak İslâm ülkelerinde etkili olan bütün faaliyet ve
kuruluşları içine almasının gerekliliğidir.
Bu tehlikeli vâk'a ve durum sebebiyle ciddî ve devamlı bir faaliyet göstererek
sözü geçen ve ümmeti parçalayan yanlış anlayışları, olumsuz yapılaşmaları
ortadan kaldırmak, güven, sevgi, yardımlaşma dini olan İslâm temeli üzerine
kurulu sağlam ve güvenilir bağlarla ümmet fertlerini birbirine bağlamak,
Allah'ın Kitâbı ve Resûlü'nün (sav) Sünnet'i uyarınca yeryüzünü imâr etmek ve
iyiliği yaymak için ciddî ve devamlı bir faaliyete ihtiyaç vardır; böylece Allah
Teâlâ'nın kâinatı yaratmasına sebep olan ve şu âyette gösterilmiş bulunan hedef
de gerçekleşmiş olacaktır: "Cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye
yarattım"69 Geniş mânâsıyla ibâdet, dinin sembolü olan ibâdetler yanında
Allah'ın kanunu ve Resûlü'nün (sav) Sünnetine göre yeryüzünü imar etmeyi de
içine almaktadır.
Öncelikle yapılması gereken hususlar:
İncelemenin bundan sonraki kısmında, bazı küçük değişiklikler ve ilâveler ile
Dr. Bâbelelli'nin "İslâm Ortak Pazarı" isimli kitabının öncelikli ve önemli
noktalarını aktarmak istiyorum. Bir İslâm Ortak Pazarı'nın kurulabilmesi için,
yüksek iktisat konseyinin, yukarıda zikredilen organları ile bu maddeleri, belli
bir dönem içinde basamaklar halinde gerçekleştirmesi gerekmektedir.
1. İslâm ülkeleri arasındaki ticârî değişimin hacmini arttırmak: Bu da ticaret
ve sanayi odaları, İslâm ülkelerinin gerçekleştirdiği üretimleri tanımak için
yapılacak fuarlar, teminat kolaylıkları, ülkeleri birbirine yaklaştıracak,
birbirini daha iyi tanımalarını sağlayacak olan karşılıklı ziyaretler yoluyla
elde edilecektir.
2. Ekonomi politikalarını birleştirmek: Bunun yolu, İslâm ülkeleri arasında
ekonomik düzenlemeler birliğinin sağlanmasıdır. Böylece karşılıklı ilişkilerde
önceden bilinen ve kabul edilmiş bulunan kanun, yönetmelik ve teâmüllere
başvurma kolaylığı elde edilmiş, buna ek olarak tek düzene bağlı, birleştirilmiş
bir ekonomik bloklaşmaya doğru adımlar atılmış olacaktır.
Ekonomi politikasını birleştirmenin en önemli sonuçlarından biri de üretimde
ihtisaslaşma prensibine ulaşmaktır. Meselâ İslâm ülkelerinden ziraat ülkeleri
zirâî üretim imkânlarını geliştirmeye, kezâ Allah'ın sınâi üretim imkânları
bahşettiği bütün ülkeler de her bölgede sınâî üretimi desteklemeye yönelirler;
böylece petrol bulunan ülkelerde petrol üretimi, mâden bulunan ülkelerde mâden
üretimi, kauçuk, süt, mensucat, hayvan, deniz ürünleri... bulunan ülkelerde de
bunlar bütün imkânlarla desteklenecek ve üretimde ihtisaslaşmaya gidilecektir.
Bilindiği üzere üretimde ihtisaslaşma az gider ile çok üretim yapılmasını
sağlamaktadır; bundan bütün İslâm ülkeleri istifade edecek, ihtiyaçtan fazla
üretim, dünya piyasalarında geçerli olan fiyatlarla dış dünyaya ihraç
edilebilecektir.
3. İslâm ülkeleri arasında ekonomik faaliyetin geliştirilmesi: Bu, ekonomi
politikalarını birleştirmenin ardından gelecek olan tabiî adımdır; çünkü
ihtisaslaşma prensibi otomatik olarak her bir ülkeyi, daha az gider ile
yapabileceği üretime itecek, başka ülkelere bıraktığı -kendisinde daha pahalıya
mâlolacak- üretimden alıkoyacaktır.
4. İslâm ülkeleri arasında gümrük tarifelerinin birleştirilmesi: İslâm ülkeleri
arasında ticârî değişimin teşvik edilebilmesi için bu adımın erkence atılması
gerekir; zaten bu karar Arap ülkeleri ile körfez ülkeleri arasında alınmıştır ve
uygulanmaktadır. İslâm ülkeleri arasında bir ortak pazar kurulması
kararlaştırılırsa bu adım onun da önemli adımlarından birini teşkil etmektedir,
İslâm ülkelerinin üretimlerine İslâm pazarlarını açmak üzere bu kararı daha
başlangıçta alıp uygulamak mümkündür.
5. Ölçülü ve dengeli bir dış ticaret politikası gütmek: Bununla ulaşılmak
istenen hedef, bazen millî sınâîleşmeyi çökertmeye kadar varan dış rakabete
karşı iç üretimi himaye etmektedir. Sınâileşmenin başlangıcında gümrük himayesi
yoluyla içeride üretilen malların korunması ve böylece dış rakabetin
sınâileşmeyi durdurmasının önlenmesi kaçınılmazdır. Ancak bu koruma politikası
güdülürken iki noktaya dikkat etmek gerekir: a) Zayıf, uygunsuz ve bu sebeplerle
başarısız sanâyi kollarının korunamaması. b) Dünya ticaretinin ortak pazarı,
diğer toplulukların hedefi haline getireceği, her haksız ve ölçüsüz tasarrufun
misilleme yoluyla karşılanacağı gerçeğinin unutulmaması. Bu sebeple bir yandan
iç üretim korunup geliştirilirken, diğer yandan geniş ilişki zinciri kopmasın
diye dış ilişkiler korunacaktır.
6. İslâm ülkeleri arasında sermaye akışının kolaylaştırılması: Daha önce de
işaret edildiği üzere İslâm ülkeleri arasında zenginlik bakımından önemli
farklar vardır. Bu yüzden olmalıdır ki İslâm Kalkınma Bankası bu ülkelerden bir
kısmına "kalkınmakta olan ülke" bir kısmına ise "az kalkınmış ülke" demektedir;
Banka'nın bu terimlerden de maksadı "geri kalmış ülke" ve "daha çok geri kalmış
ülke"dir. İktisaden kalkınmakta olan ülkelerde ödemeler dengesi fazla vermeye
meylederken -bu bakımdan- geri kalmış ülkelerde açık vermekte, bu sebeple mezkûr
ülkeler ya borçlanma, yahut da yardım isteme yoluna gitmektedirler.
Kanâatime göre geniş çerçeveli bir iktisâdî faaliyeti oturtacak sağlam bir temel
ancak iki yoldan elde edilebilir: a) İyi bir ekonomik gelir vâdeden ve
sermayeleri mâkul bir gelir ile yatırıma çeken projeleri bilmek (bilinen böyle
projelerin bulunması). b) İslâm ülkeleri içinde meydana gelecek olan siyasî
çalkantıların etkilemediği, karşılıklı "sermaye-kâr" akışını sağlayacak, İslâm
ülkeleri arası teminatların kurulması. Biri siyâsî, diğeri ekonomik olan bu iki
temel kurulmadıkça İslâm ülkeleri arasında sermayenin kolayca yer değiştirmesi
mümkün değildir. Ekonomik çevrelerde "Sermaye korkaktır, güvende olduğunu kesin
olarak bilmedikçe yerinden kımıldamaz" şeklinde ifade edilegelen gerçek konumuza
da uygun düşmektedir.
7. İslâm ülkeleri arasında serbest işçi dolaşımının kolaylaştırılması: İşçilerin
serbest dolaşımı idarî düzenlemeleri zarûrî kılar. Çünkü teşvik edilen üretim
gücüne ihtiyaç vardır, kalifiye, üretici işçi, yüksek üretim ehliyeti olmayan
işçiye nisbetle daha çok aranan işçidir, daha çok bu iş gücüne ihtiyaç vardır.
Bu durum, elinde çok miktarda iş gücü bulanan İslâm ülkeleri için, bunları
eğitip yetiştirmek üzere meslek okulları açmayı zarûret haline getirmektedir; bu
devletler ancak bu şekilde elindeki fazla iş gücünü, ona ihtiyacı olan ülkelere
ihraç etme imkânına kavuşacaklardır. Durum böyle olunca müslüman işçiyi
başkasına tercih ettirecek bir politikanın benimsenip uygulanması kaçınılmaz
hale gelmektedir.
8. İslâm dünyası dışına göç etmiş bulunan beyinlerin geri getirilmesi: Bunun
yolu, mezkûr beyinleri vatanlarına dönmeye teşvik edecek ortamın bulunmasıdır;
ister maddî mükâfatlandırma yoluyla olsun, ister bu beyinlerin gelişip
serpilmesini, serbest işlemesini sağlayacak vasatın temini yoluyla olsun, ister
göçtükleri ülkelerdekine denk hayat standartının sağlanması yoluyla olsun bu
ortamın temini için elden gelen yapılmalıdır.
9. Avrupa Ortak Pazarı'nın yaptığı gibi istikrarlı, faydalı ve aşamalı yoldan
İslâm ülkeleri arasında para birliği sağlamak: Bilindiği ve daha önce de işaret
edildiği üzere İslâm Kalkınma Bankası İslâm dinarını çıkarmıştır; fakat
anlaşıldığına göre bu -kaydî para gibi- özel bir paradır; ne İslâm ülkeleri
arasında, ne de diğer pazarlarla karşılıklı işlemlerde ve mübâdelede kulanılmak
üzere çıkarılmıştır.
Kanâatime göre bankanın bu parayı tedâvüle sokmadan önce geniş ve ileri adımlar
atması gerekecektir. Bu adımlardan sonra mezkûr para tedâvüle konup petrol,
çeşitli madenler, pamuk, kauçuk gibi önemli malların ihrâcı da buna bağlanınca
tutulmaya ve yaygınlaşmaya başlayacaktır. Şöyle ki İslâm dünyasının ihrac ettiği
malların değeri İslâm dinarı ile belirlenip ihracâtçılar ödemenin bu para ile
yapılmasını şart koşunca -İslâm dinarı- milletlerarası bir değer kazanacaktır.
Bugün biz dünyanın, milletlerarası değeri olan paraların değişmesi, değerlerinin
inip çıkması sebebiyle çeşitli krizler yaşadığını görüyoruz. Değer ölçüsü olan
paralar bugün değerlerini belirlemek için başka ölçülere muhtaç hale gelmiştir.
Bu paraların değerleri istikrarsız hale geldiği için değerler de altüst
olmuştur. İnancıma göre eğer İslâm ekonomik topluluğu (bloku) teşekkül ederse,
bu dünyada para sistemi için de bir istikrar unsuru olacaktır.
10. İslâm devletleri arasında -çok uluslu- şirketlerin kurulmasına çalışılması:
Bu şirketlere, İslâm dünyası içindeki bütün projeleri gerçekleştirmek üzere
bütün İslâm ülkeleri ortak olacaktır. Mezkûr projeler zirâat, araştırma, petrol,
mâdenler, sanâyi, enerji, taşıma, turizm , hizmetler vb. bütün ekonomik faaliyet
kollarını içine alacak, böylece İslâm ülkeleri içinde çeşitli özel imtiyazlar
ile faaliyetler gösteren yabancı şirketlere ihtiyaç kalmayacaktır. Bu iş de
geniş tecrübe, çeşitli uzmanlık kollarında derin bilgi ve anlayışı gerekli
kılmaktadır.
11. Kara, deniz, hava gibi bütün şekil ve çeşitleri ile ve geniş ölçüde faaliyet
gösterecek taşıma şirketlerinin kurulması: Çünkü taşıma sektörü, sınâî değişimi
kolaylaştıran âmillerin başında gelmektedir.
Zannederim buraya kadar sıralanan maddeler, bir İslâm ortak pazarı kurulabilmesi
için gerekli olan hususları temsil eden kalın çizgilerdir. İslâm dünyasını
teşkil eden devletler siyâsî kararlarını aldıktan sonra uzmanların raporları,
çeşitli komisyonların çalışmaları, etraflı etüdler ile bunlar ciltlere konu
olacak kadar detaylanıp genişleyebilecektir.
Sözlerimin sonunda bize müslüman olmayı, "Lâilahe illallah Muhammedun Resûlullah"
kelime-i tevhidine sarılmayı lûtfeden Yüce Kudret Sahibine yöneliyor ve O'ndan
müslümanların söz ve gönüllerini birleştirmesini, onları Kitâbına ve Resûlü'nün
(sav) Sünnet'ine döndürmesini, güçlerini arttırmasını, onlardan gaflet ve
gevşekliği kaldırmasını ve kendilerine, sonuç aldıracak ölçüde yardım etmesini
diliyorum. Onların nihâî emelleri âlemlerin Rabbine hamdetmekten ibârettir.
Buraya kadar tercüme ederek sunduğumuz değerli raporu ana çizgileri ve
Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na girme teşebbüsü bakımından özetleyip
değerlendirmek istersek şu maddeleri kaydedebiliriz:
1. İslâm dünyasının coğrafî, stratejik, ekonomik, kültürel ve sosyal yapısı bir
"İslâm Ortak Pazarı"nın kurulmasına ve diğer topluluklardan daha müsait
bulunmaktadır.
2. İslâm dünyasının gerçek mânâda kalkınması ve sömürülmekten kurtulması böyle
bir pazarın kurulmasına ve genel mânâda bütünleşmeye, dayanışmaya bağlıdır.
3. İslâm dünyası görünüşte büyük batılı devletlerin sömürgesi olmaktan kurtulmuş
bulunmakla beraber siyasî, ekonomik, askerî vb. bağlarla yine onlara bağlı
bulunmakta ve yine onlar tarafından sömürülmektedir.
4. Bir İslâm ortak pazarını gerçekleştirmenin önünde önemli engeller, aşılması
gereken güçlükler vardır. Bunların aşılması halinde de gerçekleşme ancak otuz
yıllık bir süre içinde olabilecektir. Güçlüklerin başında müslümanların, eğitim
yoluyla şuurlandırılmaları gelmektedir.
5. Türkiye Arap ve İslâm ülkeleri ile çeşitli seviyelerde ekonomik işbirliğine
girmiş, bir İslâm ortak pazarına giden yolda onların yanında yer almıştır. Bu
tutumunu devam ettirmesinde sayısız faydalar, hatta zarûret vardır.
6. Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na girmesi ancak şu şartların gerçekleşmesi
halinde millî menfâate uygun olabilecektir:
a) Topluluğa girmenin, ileride kurulacak olan (kurulması temenni edilen) İslâm
ortak pazarına girmeyi engellememesi.
b) Topluluğa girmekte Türkiye bakımından önemli menfâatlerin bulunması ve bu
menfâatlerin başka yoldan elde edilemez olması.
c) Bu menfâatler ne olursa olsun topluluğa girmeninin, millî ve mânevî değerler
bakımından bir sakıncasının bulunmadığının ciddî, gerçekçi ve insaflı inceleme
ve araştırmalar ile tesbit edilmiş olması.
d) Avrupa'ya gönderdiğimiz işçi kardeşlerimizin dramını Ortak Pazar'da yeniden
yaşamamak için önceden gerekli tedbirlerin alınması. Bu tedbirlerin başında
gerçek mânâsıyle ve adına yaraşır bir millî eğitim politikası gelmektedir. Bu
politika sayesinde kendini bulan, değerlerinin farkına varan ve bunlara sahip
çıkan bir millet her topluluğa kendi kimliği ile girecek ve müslümanların ezelî
dâvası olan "fetih"i barış yoluyla gerçekleştirme imkânını elde edecektir.
49. Enbiyâ: 21/92.
50. Mü'minûn: 23/52.
51. Bakara: 2/143.
52. Haşr: 59/19.
53. Zuhruf: 43/32.
54. Yazar'ın bahsettiği kitap Prof. Dr. Mahmûd Muhammed Bâbelellî'ye ait olup
es-Sûku'l-İslâmiyyetu'l-muşterake adını taşımaktadır ve 1975 yılında Beyrut'ta
basılmıştır.
55. Muminûn: 23/52.
56. Âli İmrân: 3/103.
* Enfâl: 8/46.
57. Âli İmran: 3/104-105.
58. Tevbe: 9/71.
59. Mâide: 5/44.
60. Mâide: 45.
61. Mâide: 46.
62. Âli İmrân: 3/85.
63. Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
64. Tirmîzî rivâyet etmiştir.
65. Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
66. Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
67. Ebû Dâvûd ve Tirmîzî rivâyet etmiştir.
68. Nisâ: 4/145.
69. Zâriyât: 51/56.
*******************************************
Bidat ve Yenilik70
Giriş:
"Doğurun ölüm için, yapın harâb olsun diye" mısrâı değişmez gerçeğin ifadesidir.
"Hüvelbâkî: yalnız Allah'tır ebedi"; gerisi fânidir: bütün kâniât yok olmaya
mahkûm; insan, dünya, diğer yıldızlar ve seyyâreler, galaksiler... muvakkat
ömürlerini doldurduktan sonra yokluğa gömülecek, ölümü tadacaktır. Yeni, taze,
güçlü iken de ölüm ve yokluğa yol açık olmakla beraber umûmiyetle yokluktan önce
bir eskime, yaşlanma ve yıpranma vardır. Eskiyen gider, yerini yenisi alır.
Âdetler, âletler, müesseseler, içtimâî, iktisâdî, hukukî, siyâsî sistemler hep
bu kanuna tâbîdir; eskir, değişir, yok olur veya yenilenir. İnsanı ferd olarak
ele alırsak hayatı doğumu ile başlar, ölümü ile son bulur. Fakat ferdin ölümü
ile âile, bazı âilelerin yok olmasıyle millet, bazı milletlerin yok olmasıyla
beşeriyet yok olmaz; ölenler, hayat sahnesinden çekilenler görünmez bayrağı
başka ellere devretmiş, onun hedefe ulaşması istikâmetinde kendilerine düşeni
yapmışlardır. Bu bayrak insana mahsus maddî ve mânevî değerlerdir; kültür ve
medeniyettir. Milletler kültür ve medeniyeti geçmişlerinden devralır, kendi
zaman ve imkânları, içinde tekâmül ettirir, yeni nesillere devrederler. Bu alıp
devretme arasında maddî ve mânevî değerler aynı kalmaz; eskiyen işe yaramaz hale
gelen değişir, yenisi ile değiştirilir; ancak bu değiştirme ve yeniliştirmede
bünyeye, temele dikkat edilir; cevize elma aşılanmaz, dal yerine kök budanmaz
ise tekâmül gerçekleşir. Aksi halde devrimler, cebri kültür değişmeleri fayda
yerine zarar, ilerleme yerine duraklama ve gerileme getirebilir.
Tarih boyunca yenilik ve yenileştirmeye karşı toplum içinde meydana gelen
reaksiyonları üç gruba bağlamak mümkündür:
a) Yenilik ve yenileştirmede aşırı gidenler,
b) Eskiyi olduğu gibi bırakmayı ve yeniye cephe almayı iş edinenler,
c) Mûtediller: Her eskiyi eski diye atmayıp kötü ise, işe yaramaz hale gelmiş
ise atanlar; her yeniyi yeni diye almayıp iyi ise, işe yarar ise alanlar.
İslâm bu gerçekleri göz önüne alarak değişecek olan ile kalacak olanı titizlikle
ayırmış, işe yarayanla yaramayanın şaşmaz ölçülerini vermiş, değişmek ve
gelişmek şanından olan insanlığa tekâmül ve saadet yollarını açmıştır. Bu
yazımızın mevzûu İslâm'da değişmesi caiz olan ve olmayan değerler, değişmenin
şekli ve sınırı, değişme ve yenilik karşısındaki reaksiyonlar... olacaktır.
Ancak biz bu mevzûu farklı başlıklar altında ele alacak, bidat ve tecdîd
mefhumları üzerinde durarak neticeye varmayı deneyeceğiz.
BİD'AT
Tarifler:
Bidat öncekilere benzemeyen, evvel yok iken yeni ortaya çıkan veya çıkarılan şey
demektir. İslâm ulemâsı bidatın tarifinde birleşmemiş, çeşitli tarifler ileri
sürmüşlerdir. Bir grup bidatı dar mânâda ele almış ve "Hz. Peygamber'den (sav)
sonra ortaya çıkan, din ile alâkalı olup bir ilâve veya eksiltme mâhiyetinde
olan şey" diye tarif etmişlerdir. Bu tarife göre her bidat kötüdür, sapıklıktır,
dini bozacağı, değiştireceği için onunla mücâdele etmek gerekir.
Diğer gruba göre bidat Hz. Peygamber'den (sav) sonra icad edilen, ortaya çıkan,
moda haline gelen herşeydir. Bu tarif çok geniş olduğu için tek değerlendirmeye
tâbî tutulmamış "mezmûme" ve "hasene" yâni kötü ve iyi kısımlarına ayrılmıştır.
Bu arada şer'i delillere aykırı herşey ve davranışa bidat diyenler de
olmuştur.71
Tahlil:
Birinci tarife göre herhangi bir âdet, âlet ve davranışın bidat olabilmesi için
dine katılması, dinî telâkki edilmesi, iman ve ibâdet manzûmesine dahil
bulunması gerekir. Meselâ bir kimsenin bedenini geliştirmek için her sabah bir
müddet koşması sonra bir yerde durup belli hareketler yapması caizdir, bunlar
Hz. Peygamber (sav) zamanında yapılmamış olsa dahi bidat değildir. Aynı
hareketler ibâdet olsun diye yapılır veya ibâdet sayılırsa bidat olur ve caiz
olmaktan çıkar. Çünkü İslâm'da ibâdetin yeri, zamanı ve şekli Allah Resûlü (sav)
tarafından kesin çizgilerle açıklanmıştır. Hiçbir kimsenin bunları değiştirme,
arttırma ve eksiltme selâhiyeti yoktur.
İkinci gruba göre Resûlullah'ın (sav) âhirete intikâlinden sonra ortaya çıkan
herşey bidattır; ancak her bidat sapıklık olmadığı gibi günah ve kötü de
değildir. Kabih (kötü) bidat vardır, hasen (iyi) bidat vardır. Birincisi caiz
olmadığı ve delile dayanmadığı halde dinde ilâve veya eksiltme ifâde eden
bidatlerdir. İkincisi sonradan ortaya çıkmakla beraber ya din ile alâkası
olmayan veya caiz olduğuna delil bulunan bidatlerdir. Dikkat edilirse bu
tarifin, "kötü bidat" diye tavsif edilen kısmının, birinci grubun bidat anlayışı
içine girdiği görülecektir. "İyi ve güzel bidat" denilen kısmına ise onlar bidat
dememiş, bunları bidat mefhumu içine sokmamışlardır. Bidatı iyi ve kötü diye
ikiye ayıranlara göre horozu kurban olarak kesmek kötü bidattır; caiz değildir;
çünkü bu âdet sonradan çıkmıştır, İslâm'ın kurban nizamına aykırıdır. Aynı âdet
birinci grubun tarifine göre de bidattır. Kur'ân-ı Kerim'i bir mushaf içinde
toplamak, hadîs kitapları yazmak, terâvih namazını cemaatle kılmak da sonradan
olmuş şeylerdir; fakat bunlar iyi bidattır, caizdir, caiz olduğuna deliller
vardır. Unu elekten geçirmek, yemekte çatal, kaşık, masa kullanmak, otomobile
binmek de sonradan çıkmış şeylerdir; fakat bunlar dünya hayatı ile alâkalı mübah
bidatlerdir, din ile (iman ve ibâdet, günah ve sevap mefhumu ile) alâkası
yoktur.
Bu tarifleri bir neticeye bağlamadan önce bidat mevzûuna aydınlık getiren
hadîslere bakmamız gerekiyor.
Hadîsler:
Nebiyy-i Ekrem (sav) Efendimiz insan hayatını bütün yönleriyle içine alan,
beşeriyete dünya ve âhirette ebedî saâdetin kapılarını açan bir din, bir hayat
düzeni getirmiştir. Allah Teâlâ'dan aldığı gibi insanlara anlatmak ve dünya
durdukça bozulmadan yaşamasını sağlamak için olanca gayretini sarfetmiştir.
Kendi sünnetine ve kendisinden hemen sonra gelen halifelerin (Hulefâ-i
Râşidîn'in) sünnetine sımsıkı sarılmamızı bunun için istemiş, kurtuluşun bunda
olduğunu haber vermiştir.72 Aynı hadîslerin devamında veya başka hadîslerinde
bir de bidattan bahsetmiş, "sonradan çıkarılan her şeyin bidat olduğunu, her
bidatın sapıklıktan ibâret bulunduğunu ve her sapıklığın da insanı ateşe
sürekleyeceğini" bildirmiştir.73 Daha dindar, daha iyi kul olabilmek için birisi
sabahlara kadar uyumayıp ibâdet etmek isteyen, ikincisi her gününü oruçla
geçirmeye azmeden ve üçüncüsü aile hayatından uzak kalmaya niyet eden üç
sahâbiye şöyle seslenmiştir: "Ben Allah'ı en iyi bilen ve O'nu en ziyade
sayanınız olduğum halde hem ibâdet eder hem uyurum, oruç tuttuğum ve tutmadığım
günler vardır, âilem ile de ilgilenirim... kim benim sünnetimi terkeder,
yolumdan ayrılırsa benden değildir."74
Te'lif:
Sünnete bağlanma ve bidatlerden uzak durma mevzûundaki bu emirler ve yasaklar
karşısında ilk devirlerden beri farklı anlayışlar olmuştur.
Sünnete uyma, hayatı sünnete göre tanzim etme konusunda bütün müslümanlar
birleşmekle beraber, Resûl-i Ekrem'in (sav) ümmetine örnek teşkil eden sünneti
ile tabiî ve beşerî olan davranışlarını birbirinden ayırma mevzûunda farklı
anlayışlar ve davranışlar ortaya çıkmıştır. Allah Resûlü (sav) de bir insandır;
bu iki vasfıyla davranışları, sünnet olma yönünden aynı değildir. Meselâ O, bazı
helâl yiyeceklerden hoşlanmaz ve yemezdi. Helâl olan birşeyden hoşlanmamak
beşerî vasfına bağlı bir hal ve davranıştır; sünnet değildir, ümmetini bağlamaz.
Keza fenne, tekniğe, müsbet ilme ait bir mevzûuda bir insan olarak fikrini,
kanâatini söylerse bu da bağlayıcı olmaz. Nitekim hurmayı tohumlama mevzûunda
fikrini açıklamış; bunu duyanlar dinî (peygamberlik vasfına bağlı) bir tâlimat
zannıyla aynen uygulamışlardı. Netice müsbet olmayınca durum kendilerine
arzedilmiş ve şu cevap sâdır olmuştu: "Ben ancak bir beşerim. Size dininizden
olan bir şeyi emredersem onu yapın, rey ve kanâatimden birşeyi emredersem ben
ancak bir beşerim." Bir başka rivâyete göre de şöyle buyurmuştur: "Siz dünya
işinizi daha iyi bilirsiniz."75
Şu halde "sünnetime uyunuz, benim yaptığımı yapınız" emri mutlak değildir;
istisnâları, kayıt ve şartları vardır. Bunun içindir ki bazı müslümanlar Nebiyy-i
Mükerrem'in (sav) her davranışını, uyulması gereken bir sünnet telâkki ederken,
işin ruhuna vâkıf diğerleri sünneti, tabiî ve beşerî davranışlardan
ayırmışlardır.
Bidat da böyledir. Yukarıda geçen hadîslerde Resûl-i Müctebâ Efendimiz (sav)
"her sonradan ortaya konan şey bidattır, her bidat sapıklıktır..." buyurunca
bazı kimseler bunu mutlak mânâda anlamış ve her îcada, her keşfe, her yeni âlet
ve âdete cephe almış, bunları kötü bidat olarak mahkûm etmişlerir.76 Bu
anlayışın, doğru olmadığına en büyük delil Resûlullah'tan (sav) hemen sonra,
O'nu (sav) ve İslâm'ı en iyi anlayan halifeleri ve sahâbesi tarafından yapılan
yeniliklerdir. Hem bu yenilikler sadece savaş tekniği ve âletlere münhasır
kalmamış, bazı dinî meselelere de uzanmıştır. Bu cümleden olarak Kur'ân-ı Kerîm
"Mushaf"ta toplanmış, dîvan kurulmuş, zekâtı vermeyenler ile savaşılmış,
hadîsler toplanıp tedvîn edilmiş, terâvih cemaatle kılınır olmuş, cuma için bir
ezan daha ihdâs edilmiş, harâc sistemi kurulmuştur... Şu hâlde her yeniliğin
Peygamberimiz Efendimiz (sav) tarafından mahkûm edilen bidat mefhumuna dahil
bulunmadığı kesinlikle anlaşılmaktadır. Ve yine anlaşılmaktadır ki korunması,
üzerine titrenmesi gereken şey iman, ibâdet ve hayat nizâmıyla İslâm'dır. Bunu
bozan, çehresini değiştiren şey kötü bidattır. Beşerî hayatın îcabı olarak îcad
ve keşfedilen âletler, geliştirilen teknik kötü bidat olmadığı gibi menedilmiş
de değildir. İslâm'ın yasaklamadığı, insanın refah ve saâdetini hedef alan her
yenilik İslâm'ın teşvikine mazhar olmuştur:
"De ki: Allah'ın kulları için yarattığı zînet ve temiz rızıkları haram kılan
kimdir? Bunlar dünya hayatında inananlarındır. Kıyamet gününde yalnız
onlarındır..."77
"Ey inananlar! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar -Allah'ın düşmanı ve sizin
düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi
yıldırmak üzere- kuvvet ve savaş atları hazırlayın"78 gibi âyetler bunun en açık
delilleridir. İyi ve güzel olan şeyleri Allah mü'min kulları için yaratmıştır.
İnanmayanların dünyada o nimetlerden istifâdesi tufeylilik yoluyla olmaktadır;
ziyafet iman edenler içindir. Şükrünü edâ etmek, Yaratıp Bağışlayanı unutmamak
şartıyla her iyi ve güzel şeyden azamî istifâde müslümanların hakkı ve
vazifesidir.
Öte yandan inanmayanların iman ehline tahakkümlerini, baskı ve zulümlerini
önlemek için her asrın ilim ve tekniğine göre hazırlıklı olmak, en büyük ve en
kuvvetli olmak da müminlerin vazifesidir. Yalnız bu iki âyet bile yenilikler
karşısında İslâm'ın tavrını anlatmaya kâfidir.
Gerçek bu olmakla beraber -dine aykırı olmayan, dinin emir ve yasakları hudûduna
girmeyen- yenilikler karşısında menfî tavır takınmak, bunları iman meselesi
haline getirmek bidat mefhumunu yanlış anlamış olmaktan yâni cehâletten ileri
gelmektedir.
Bidat ve İrşad:
Geçmişte ve günümüzde bidat mevzûunda iki aşırılık göze çarpmaktadır.
a) Bidatlerle mücâdelede ifrat:
İbn Hazm, İbn Teymiyye, Muhammed b. Abdulvehhâb gibi âlimler, vehhâbîler,
kadızâdeliler gibi gruplar müslümanları sünnet yolunda birleştirmek ve bidatları
ortadan kaldırmak için mücâdele bayrağını açmışlardır. Ancak mücâdelede usûlleri
çok sert ve kırıcı olduğu için müsbet netice alamamış, bidatçıların taassubunu
körüklemiş, birleştirmek yerine ayrılmalara, sünnete bağlamak yerine ondan
uzaklaşmalara sebep olmuşlardır. İslâmî terbiyede, iyiyi emir ve kötüyü
yasaklamada esas, kaş yaparken göz çıkarmamak, bir avuç pirinç için bir çuval
bulguru zâyi etmemektir.79 Geniş kültürü ve tecrübesiyle Kâtip Çelebi bu
mevzûuda eskimez sözler söylemiştir:
"Ancak şunu söyleyelim ki, bütün bu bidatlar halkın arasında bir töreye ve âdete
dayanır. Bir bidat bir halkın arasında yerleşip oturduktan sonra artık şeriatın
beğendiğini buyurup istemediğini yasaklamak işidir diye halkı yasaklayıp ondan
döndürmek arzusunda olmak büyük ahmaklık ve bilgisizliktir. Halk alışıp âdet
edindiği işi, eğer sünnet, eğer bidattır, bırakmazlar. Meğer elinde kılıç biri
çıkıp da hepsini kılıçtan geçirsin. Meselâ itikatta olan bidatlar için Sünnî
padişahlar nice vuruş-kırış ettiler, fayda vermedi. Amel işlerinde olan bidatlar
hakkında da her çağda şeriatı bilen ve başta olan dindarlar ve vâizler nice
yıllar kendini verip halkı bir bidattan döndüremediler.
İmdi halk âdetini bırakmaz, her ne ise Allah'ın istediğine göre sürülür gider.
Ancak, başta bulunanlara, İslâmların düzenini korumak ve İslâmlığın şartları ve
esaslarını halk arasında saklamak lâzımdır. Vâizlar genel olarak halkı sünnete
rağbetlendirmek ve onları bidattan uzaklaştırmak yolunda yumuşaklıkla va'z ve
nasihatle yetinince üzerlerine düşen vazifeyi yapmış olurlar. Tanrının elçisi
(sav) üzerine düşen yalnız bildirmektir, tutmak halka kalır, güçle tutturmak
olmaz. Kısacası bu yolda derinleşmek ve ince elemek faydalı değildir. Zira
Peygamberimizin (sav) zamanından sonra gelen devirlerde, her çağın halkı
hallerini sünnete uydursalar ve araştırsalar, sünneten çok uzaklaşmış bulunur.
İnsaf edip herkes kendisini yoklasa, sünnete uymakla hiç ilgili bulunmaz. Çoğu
zamanlarda çıkan işler ve sözler hiç bir yoldan bidattan sıyrılmış
değildir..."80
b) Bidatçılığa karşı aşırı müsamaha:
İslâm âlim ve mürşidlerinin, çevrelerinde yaygın binlerce bidat ve hurafe
karşısında sükût etmeleri, küçük bir menfâat kaybını, basit bir ferâgatı göze
almamaları bidat mevzûunda ikinci aşırılığı teşkil etmektedir. İleri sürülen
mâzeret "fitne" ihtimalidir. Ancak bu tâbirin mefhumu üzerinde durmak gerekir.
Fitne nedir? Şahsî menfâatlerin azalması, dünyevî dostlukların zâil olması,
şöhretlerin gölgelenmesi... irşadı durduracak fitneler midir? Kanaatimizce
bunlar ve benzerleri; yani zararı şahsî olan ve maddî menfâate dokunan neticeler
mürşidler için mâzaret teşkil edecek fitneler değildir. Fitne İslâm'a ve İslâm
cemaatine zarar verecek, onları birbirine düşürecek, birliği ve beraberliği
sarsacak, az fayda karşısında çok zarar getirecek davranışlar, hâdiseler ve
neticelerdir. Mürşidler, Sâhib-i Sünnet'in (sav) huzurunda mahcub olmamak için
örümcek ağından mâmûl fitne siperlerine sığınmamalı; ilim, hikmet, ferâgat, aşk
ve imanın esas unsurlarını teşkil ettiği irşâd ışığı ile çevrelerini
aydınlatmalıdırlar.
Bir tenkit ve cevabı:81
Nesil dergisinin Aralık 1976 sayısında "Bidat ve Yenilik" başlığı altında ele
almış olduğunuz konu, bana göre bugün müslümanların ihtilâf halinde oldukları
bütün konuların temelini teşkil etmektedir. Böyle temel konuların devamını
dilerken bana göre sizden beklemediğim bazı aksamaları (sizi telif ve
tercümelerinizden tanıyorum) aşağıya aldım. Yanıldığım hususlarda beni derginiz
vasıtası ile ikaz etmenizi istirham ediyorum.
1 - Adı geçen yazınızda bidatın tariflerini verirken "Şer'î delillere aykırı
herşey ve davranışa bidat diyenler de olmuştur." Bu tarif bana diğer tariflerden
daha isabetli geldi. Yanılmıyorsam siz de bu tarifi tercih ediyorsunuz. Hem de
"Dine aykırı olmayan, dinin emir ve yasakları hududuna girmeyen yenilikler
karşısında menfî tavır takınmak, bunları iman meselesi haline getirmek bidat
mefhumunu yanlış anlamış olmaktan; yâni cehaletten ileri gelmektedir" şeklindeki
ifadenizle, ne var ki bidati iyi-kötü diye ayıran görüşleri net bir şekilde
tenkide tâbî tutmayışınıza sebep, meseleyi okuyucunun idrakine terketmek mi,
yoksa suya sabuna dokunmamak mıdır anlayamadım. Kumarın, faizin, hırsızlığın
nasıl iyi veya kötüsü olmaz ise bidat de öyle değil midir?
2 - "Her sonradan ortaya konan şey bidattır, her bidat sapıklıktır" hadîsi,
ifade ettiğiniz gibi mutlak mânâda değildir. Şer'î delillere aykırı olmadığı
için de Kur'ân'ın mushafta toplanması, hadîslerin tevini, teravih namazının
cemaatle edâsı vs. bidat değildir.
Fakat verdiğiniz bu misâller içinde zekâtı vermeyenlerle savaşılması hem şer'î,
hem de sonradan ihdas edilmiş olduğu kabul edilemez. Çünkü İslâm'ın temel
esaslarından birine karşı çıkış vardır ve eğer bu karşı çıkış Resûlullah (sav)
devrinde olsa idi belki de daha sert bir savaşın olacağını siz de kabul
edersiniz değil mi?"
3 - Bidatı tahlil ederken bir kimsenin bedenini geliştirmek için yapacağı sporun
ibâdet olamayacağını ifade ediyorsunuz. Eğer bu davranış Oruç, Cihad gibi bedenî
güç isteyen temel ibâdetleri rahat yapabilmek gayesine matuf ise neden ibâdet
olmasın? Zâriyât sûresinin 56. âyetine göre müslümanın gaflete düşmeden şuurla
yaptığı her helâl ve müsaade edilmiş veya serbest bırakılmış olduğu davranışlar
ibadet olur kaanatindeyim, ne dersiniz?
4 - Aynı yazınızın "bidatlerle mücadelede ifrat bölümünde tebliğde dikkate davet
ediyorsunuz (Allah razı olsun). Ancak Mîzanü'l-Hak isimli eserden aldığınız
bölümün son kısımlarında "Peygamberimizin (sav) zamanından sonra gelen
devirlerde, her çağın halkı hallerini sünnete uydursalar ve araştırsalar,
sünnetten çok uzaklaşmış bulunur" denmekte, bu ifadenin de ilmî tutarlığını
tesbit edemedim. İzah ederseniz memnun olurum.
Allah'ın selâm ve rahmeti üzerinize olsun.
Cevap:
1 - Resûl-i Ekrem'in (sav) ebediyet âlemine intikâlinden sonra ortaya çıkan
fikir ve davranışları -mevzûumuz bakımından- üç gruba ayırabiliriz:
a) Kitap ve Sünnetin açık nasslarına aykırı olanlar. Meselâ Kur'ân-ı Kerîm ve
Sünnet sarhoşluk veren şeylerin kullanılmasını yasaklamıştır. Bu yasağa
uymayanlar Resûlullah (sav) devrinde bulunduğu gibi, O'ndan (sav) sonra da
bulunabilir ve bulunmaktadır. İşte bunların yaptığına bidat denmez; isyân,
fücûr, fısk... denir.
b) Dinin ibâdet ve iman bölümlerine girmeyen, dünya hayatını ilgilendiren,
serbest bırakılmış sahada cereyan eden âdet, âlet ve davranışlar. Bunların da
bidatla alâkası yoktur.
c) Âyet ve hadîslerin emir veya nehy şeklinde temas etmediği, sonradan ortaya
çıkarılan ve iman veya ibâdet olarak dine katılan fikir ve davranışlar; işte
bidat bunlardır ve bunların hepsi kabîhtir, kötüdür; iyisi yoktur.
Bazı kimseler ikinci maddede zikrettiğim şeyleri de bidat mefhumuna dahil etmiş
ve bu sebeple bidatı "iyi, kötü" diye ikiye ayırmışlardır. Biz bu görüşe
katılmıyoruz.
2 - Zekâtı vermeyenlere karşı savaş hem şer'îdir, hem de soradan ihdâs
edilmiştir; fakat bidat değildir; şöyle ki:
a) Bir müslüman topluluğunun işlediği günah veya suçun mahiyet ve hükmünü tayin,
cezasını takdir, şer'î, dinî bir hâdisedir.
b) Zekât vermeyen, devletin zekât tahsildarlarını reddeden bir topluluğa karşı
savaş açmak Resûlullah (sav) zamanında vâkî olmamıştır. Toplu halde zekâtı
vermemek bir suçtur; amma bunun dünyadaki cezası nedir? Bu mevzûuda bir açıklama
da yapılmamıştır. Bu sebepledir ki, başta Hz. Ömer olmak üzere bazı sahâbîler
savaş fikrine karşı çıkmışlar; müzâkere ve müşâvere sonunda savaşa karar
verilmiştir. Bu bakımdan savaş sonradan ihdas edilmiştir; fakat bunun dinî
mesnedi vardır; savaş kararı, bu mesnedlere dayanılarak ve ictihad edilerek
ortaya konmuş, sonra üzerinde icmâ hasıl olmuştur. Bu vasıfları taşıyan hükmün
de bidatla alâkası olamaz.
3 - Suâlinizin bu kısmına cevap vermeden önce yazımızın ilgili satırlarını
yeniden okuyalım:
"Meselâ bir kimsenin bedenini geliştirmek için her sabah bir müddet koşması
sonradan bir yerde durup belli hareketler yapması caizdir, bunlar Hz. Peygamber
(sav) zamanında yapılmamış olmasa dahi bidat değildir. Aynı hareketler ibâdet
olsun diye yapılır veya ibâdet sayılırsa bidat olur ve caiz olmaktan çıkar.
Çünkü İslâm'da ibâdetin yeri, zamanı ve şekli Allah ve Resûlü (sav) tarafından
kesin çizgilerle açıklanmıştır. Hiçbir kimsenin bunları değiştirme, arttırma ve
eksiltme selâhiyeti yoktur."
Dikkat edilirse burada ifade etmek istediğimiz şudur: "Koşma ve belli
hareketleri yapma" bizzat ve bu şekliyle ibâdet kabul edilirse bu dine bir ilâve
olur ve bidat mefhumuna girer. Çünkü İslâm'da bu şekilde bir ibâdet yoktur. Amma
aynı hareketler namaz, oruç, hacc, cihad gibi ibâdetlere yardımcı olsun, vasıta
olsun diye yapılırsa bidat olmaz, ibâdet sevabı alınır. Zikrettiğiniz âyet,
herkesin yaptığı her işin ibâdet olduğunu ifade etmez. "İnsanların ve cinlerin
ibâdet için yaratılmış olmaları" hilkatin gayesini gösterir. Bu gayeye
yönelenlerin her davranışı umûmi mânâda ibâdettir; Allah'a kulluktur; fakat
husûsî ibâdetlerin şekli ve zamanı bellidir, onlara ilâvede bulunmak bid'attir.
Şârî'den başkasında ibâdet vazetme (koyma) selâhiyeti yoktur.
4 - Kâtip Çelebi'nin anlatmak istediği şudur: Peygamberimizin (sav) zamanından
sonraki devirlerde insanlar Sünnetten -giderek- uzaklaşmışlardır. Halkın inanç
ve davranışlarını Sünnet ile karşılaştırırsanız Sünnetten ne kadar uzaklaşmış
olduklarını görürsünüz... Bu bir vâkıanın ifadesidir ve ilmî bakımdan da
tutarlıdır.
70 Nesil dergisinde yayımlanmıştır.
71. Çeşitli tarifler ve gruplar için bkz. Ali Mahfuz, el-İbdâ, s. 16 vd.
72. Hadîs mecmûlarının "el-İ'tisâm" bölümlerinde bu meâlde pek çok hadîs vardır.
73. Ahmed, Ebû Dâvûd, Tirmîzî; Mişkât, c. I, s. 58.
74. Buhârî; Müslim; Mişkât, c. I, s. 52.
75. Müslim, Kitâbu'l-fedâil, 140-141.
76. Kadı-zâdeliler veya fakılar Hz. Peygamber (sav) zamanından sonra ihdâs
olunan şeyleri kaldırmak istemeleri üzerine bunlarla münasebeti olan birisi
vâızlardan Türk Ahmed'e:
- "Hz. Peygamber (sav) zamanında çakşır ve don yoktu, şu halde sizlere göre
bunları giymek bidattır; onları da kaldırır mısınız" diye sormuş o da:
- "Evet menederiz, izar (futa) ve peştemal kuşansınlar" demiş. Bunun üzerine
sual sahibi tekrar:
- Kaşık kullanmak da bidattır, onu ne yaparsınız" deyince Türk Ahmed:
- "Taamı elleriyle yesinler, ellerine bulaşmakla ne lâzım gelir?" mütaleasıyle
mukabele eylemiş; bunun üzerine sual sahibi dayanamayıp:
- "Efendiler halk-ı âlemi soyup... kıyafetine sokmak istersiniz" diyerek
ortalığa nizam vermek isteyen vâız efendi ile alay etmiş.
Bu musahabeyi dinleyen başka birisi efendiye:
- "Kaşıklar yasak olunca kaşıkçı esnafı ne yapsınlar", diye sorması üzerine:
- "Misvak ve tesbih yapıp onunla geçinsinler" cevabını vermiştir.
(Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III, Cilt, I. Kısım, 2. Baskı,
Ank. 1973, s. 365.)
77. A'raf: 7/32.
78. Enfâl: 8/60.
79. Emir bi'l-ma'rûf... mevzûunda metod için bkz. Hayreddin Karaman, "İslâmda
İctimâî Terbiye ve Kontrol" Diyanet Dergisi, c. XI, s. 5.. Eylül 1972. (Bu
cildin 293-319. sayfalarında yer almaktadır.)
80. Kâtip Çelebi, Mizânu'l-Hak, İst. 1972, s. 65.
81. "Bid'ât ve Yenilik" başlıklı yazımızın Nesil dergisinde (Aralık-1976) neşri
üzerine aldığımız bir mektup ve cevabını yazıya ekliyoruz.
*********************************
İslâm'da Tecdîd ve
Müceddidler
Giriş:
Bir çekirdek nasıl kocaman bir ağacın minik plânı, hattâ plândan öte bilkuvve
varlığı ise, sperm ile aşılanmış yumurta da kainatın özü ve özeti olan insanın
plânıdır; bütün kabiliyetlerini, en ince teferruatına kadar muhtevî tohumudur.
Çocuk doğar, büyür, gelişir, irsiyet ve terbiye sentezi içinde şahsiyetini
bulur, varlığının şuûruna erer. Doğumdan ölüme insanoğlu çok değişir, birçok
hücre ölür, yerini yenileri alır; fakat bu değişme, bu yenileşme muayyen bir
plâna göre ve yavaş olduğundan hem şahıs, hem de çevresindekiler eski ile yeniyi
aynı görür, aynı bilirler; ortada yeni, fakat eski, değişmiş, fakat sâbit kalmış
bir varlık vardır. Ahmet doğumdan ölüme Ahmed'dir; Orhan da Orhan'dır.
Ferdler toplumu meydana getirir. Muayyen ortak vasıflara sahip toplumlar
millettir. Milleti hem değişen, hem de sâbit kalan taraflarıyle ferd ile
mukâyese mümküdür. Siyâsî, hukukî, içtimâî, ahlâkî, millî müesseseler millî
bünyeye tâbîdir; bünye geliştikçe müesseseler de gelişir; tıpkı büyüyen çocuğun
iki yıl aynı elbiseyi giyemediği gibi millet de asırlar boyunca bazı müesseleri
aynen muhâfaza edemez. Acak her yeni elbise sahibinin zevkini, kültürünü, bünye
husûsiyetlerini verdiği gibi, kısmen yenileştirilen müesseseler de ait olduğu
milletin bünye husûsiyetlerine intibâk eder ve onu aksettirir. İşte bu eskiyen
müesseselerin onarılması, yenileriyle değiştirilmesi, ihtiyâca uygun hâle
getirilmesi hâdisesi bizde reform, kültür değişmesi, ıslâhât, teceddüd, tecdîd,
yenilik, garplılaşma... gibi tâbirler ile ifade edilmektedir. Bu tâbirlerin
mefhumu sâbit ve çok kere vâzıh olmadığı için, aynı şeyi savunan ve isteyenlerin
sözde ihtilâfa düştükleri görülür. Bazen de ayrı görüşlere sahip olanlar -mefhum
ve terim karmaşası yüzünden- aynı kategoride mütalâa edilirler.
Biz, bu yazıda tecdîdin mânâ ve mâhiyetini, ne olup ne olmadığını, batı kaynaklı
reformdan farklı yönlerini arzetmeye çalışacağız.
Genç neslin şahsiyet yapısının oluşumunda modeller ve örnekler önemli bir yer
tutmaktadır. Çocukluk çağında ana, baba ve öğretmenini model alan ve onları
taklîde çalışan insanoğlu, gençlik çağına doğru büyük insanlar ve kahramanlardan
veya meşhur kişilerden birini seçmekte, giderek bunarı da bırakıp her birinde
beğendiği vasıflardan oluşturduğu bir hayâlî kişiyi kendi kişiliği ile
aynılaştırmaya yönelmektedir. Mevzûumuza bu açıdan bakılınca, geleceğimizi tâyin
edecek olan çocuklarımız ve gençlerimize takdim edeceğimiz modellerin içinde
İslâm müceddidlerinin de bulunması zarûret halini almaktadır.
TECDÎD
Kelime:
Teceddüd ve tecdîd "cidd" kökünden gelir; birincisi yenilenmek, ikincisi
yenilemek mânâsında kullanılır. Hz. Peygamber (sav) bir hadîsinde tecdîde işâret
buyurduğu için bu kelime ve ondan yapılmış olan "müceddid: yenileyen" kelimesi
İslâmî eserlerde çokça kullanılmıştır.
Önce tecdîde temel teşkil eden hadîse bakalım:
"Şüphe yok ki Allah, her yüzyıl başında bu ümmete dinî durumunu yenileyen
birisini gönderecektir."83
Şah Veliyyullah mezkûr hadîsin şu hadîs ile açıklandığına işaret eder:
"Bu ilmi her neslin kâmil kişileri taşıyacak; onu aşırı gidenlerin bozmasından,
bâtıl inançlıların karıştırmasından ve bilgisizlerin yanlış yorumlamasından
koruyacaklardır."84
Başka Kelimeler ve Tecdîd Mefhumu:
Şah Veliyyullah'ın tarifi ile aşağıda vereceğimiz diğer tariflerin özü,
birleştiği nokta şu oluyor: Tecdîd, İslâm'ı bozmadan, ebedî prensiplerini
değiştirmeden korumak, yeni nesillerin anlayacağı kalıplarda sunmak, yaşamak ve
yaşatmaktır... Ancak bu mefhumu ifâde etmek için kullanılan kelimeler farklı
olmuş, ortaya teceddüd, dinî ıslâhat, reform, İslâmlaşmak gibi kelimeler çıkmış,
bu da mefhum karmaşasına sebep olmuştur.
Suyûtî, Münâvî gibi eski sayabileceğimiz müellifler, hadîsten hareket ederek
tecdîd ve müceddid kelimesini kullanmışlar, yaklaşık olarak Şah Veliyyullah'ın
naklettiği mefhumda birleşmişlerdir. Yeni müelliflere gelince:
a) Saîd Halim Paşa:
Saîd Halim Paşa gerekli gördüğü dinî ve içtimâî ıslâhâtı "İslâmlaşmak"
kelimesiyle ifâde etmiştir:
"Bizim için İslâmlaşmak demek, İslâmiyet'in inanç, ahlâk, yaşayış ve siyâsete
ait esaslarının tam olarak tatbik edilmesi demektir. Bu tatbikin ise o
esasların, zaman ve muhitin ihtiyaçlarına en uygun bir şekilde tefsir
edilmesinden sonra yapılması gerekir."85
"Müslüman milletler mütemâdiyen değişmekte olan zamanın zarûretlerini dikkate
almamış, bu değişmeyle meydana çıkan yeni ihtiyaçların, ancak dinlerini daha
yüksek ve daha verimli bir tarzda tefsir ve tatbik etmeleriyle
karşılanabileceğini anlayamamışlar, bu yüzden de gerileyip çökmüşlerdir..."86
b) Prof. Afîfî:
Ezher ulemâsından ve bu isimle neşredilen derginin muharrirlerinden Prof. Seyyid
el-Afîfî, eski tarifleri naklettiten sonra "tecdîd"in mefhumunu şu maddelerde
toparlıyor:
a) Kitâb, Sünnet gibi kaynaklardan, zaman ve zemine uygun hükümler çıkarmak,
ortaya koymak,
b) Kapalı kalmış noktaları açıklığa kavuşturmak
c) Uygulamadan kaldırılmış İslâmî nasslara hayatiyet kazandırmak,
d) Dini desteklemek ve yaymak,
e) Hak ve gerçeğin yanında olmak,
f) Toplum için faydalı olanı yapmak,
g) İlâhî nizama hâkimiyet sağlamak...87
c) Mâlik Binnebî:
Cezâyirli mütefekkir Mâlik Binnebî tecdîd ve teceddüd kelimelerini, birbirine
zıd mânâda kullanmak yerine, birbirini tamamlayan iki mefhumun ifâdesi olarak
ele alıyor, bu arada reform kelimesini de müsbet mânâda kullanmaktan kaçınmıyor:
"Üstelik bu şekilde bir Kur'ân telâkkisi, el-Muvahhid sonrası insanının ne hayat
zembereğini kurmakta, ne de düşünce ve davranışlarına bir yön vermektedir. Çünkü
reform için Kur'ân bir "Tecdîd" (yenileme) vâsıtasıdır, bir "Teceddüd" emri
(yenilenme) değil. "Bununla beraber, Reform hareketinin içtimâî portresi
muazzamdır ve bugünkü Rönesansımızın temeline her hâlükârda onu yerleştirmek
gerekir.
Bu "Tecdîd" de aslında bizim "yığılma"lar diye bahsettiğimiz şeylerin,
psikolojik bir dille izahıdır. Teceddüd ise, rönesansın temeli olan "ferdin
kendisini yenilemesi" demektir. Bu mânâda "Tecdîd", "Teceddüd"ün maddî
şartlarını, daha doğrusu gıdasını teşkil eder. Bunun dışında ve bunsuz bir
tecdîd -Sadece ruhu yenileştirmeye çabalamak- ancak bir zevâhirdir."88
Mâlik Binnebî tecdîd ve tecedüdü "reform"un iki ayrı yönü, birbirini tamamlayan
iki unsuru olarak değerlendirmiş oluyor. Ona göre tecdîd nazarî plânda
reformdur; teceddüd ise insanın kendini yeniden inşâsı, Kur'an-ı Kerîm'in
potasında şekillenmesidir.
d) Prof. M. el-Behiy:
Batı emperyalizmi ile alâkası yönünden yeni İslâm düşüncesini tahlil ve tetkik
için kaleme aldığı eserinde Behiy, 19. asrın ikinci yarısından itibâren İslâm
dünyasında iki fikir hareketinin vücut bulduğunu, bunlardan birisinin
müstemlekeci Batıyı tamamen taklide yöneldiğini, İslâm-doğu'ya ait eserleri
inkâr ettiğini ve bu harekete "tecdîd" ismi verildiğini kaydediyor. Hindistan'da
Seyyid Ahmet Han, Mirza Gulâm Ahmed; Mısır'da bunların muakkipleri tarafından
temsil edilen bu hareketin karşısında olup, emperyalizm ile mücâdele eden,
batıya cephe alan, doğunun kendi değerlerine yönelerek ve kendini yenileyerek
kalkınacağını ileri sürenlerin temsil ettikleri hareket ise el-Behiy tarafından
"dinî ıslâhat" adıyla anılmaktadır. Efgâni, Abduh, İkbâl gibi zevât tarafından
temsil edilen ve kendisinin de katıldığı bu ikinci hareketin esaslarını el-Behiy
şöyle özetliyor: "Dinî değerlere yeniden itibâr kazandırmaya ve müslümanların
gözünden düşürmek için bu değerler etrafında meydana getirilen şüphe bulutlarını
dağıtmaya çalışmak. İslâmî esasları, müslümanların hayatında durakladığı
noktadan alarak çağdaş müslümanın hayatına getirmek; yarınına gözlerini açan
müslümana -dünü ve bugünü arasında zikzaklar çizmeden- gideceği yolu
göstermek..."89
e) Mevdûdî:
Pakistanlı İslâm mütefekkiri Ebu'l-A'lâ el-Mevdûdî tecdîd ve teceddüd
kelimelerini titizlikle birbirinden ayırmaktadır. O'na göre tecdîd kemâle doğru
şu basamakları tırmanarak seyreder:
1 - Müceddid (tecdîd hareketini yürüten kişi veya zümre) önce içinde yaşadığı
çevrenin hastalığını teşhis eder; gayr-i İslâmî tesirlerin giriş yollarını,
yerleşme merkezlerini, derinliğini, yayılma hızını... tesbit eder.
2 - İslâh ve tedâvi çarelerini gösterir.
3 - Kendi gücünü ve imkânlarını, faâliyetinin saha ve sınırını tesbit eder;
netice alabileceği sahayı seçer.
4 - Bütün imkânlarını seferber ederek bir kültür ve zihniyet inkılâbı meydana
getirmeye çalışır.
5 - Amelî ıslâhâta teşebbüs eder; gayr-ı İslâmî davranışları ve ahlâkı, İslâmî
olanlarıyla değiştirmeye, gönülleri İslâm sevgisiyle doldurmaya çalışır.
6 - İctihad eder; dinin prensiplerini ve yaşadığı asırda hâkim olan medeniyetin
husûsiyetlerini kavrar; İslâm'ın bütün dünyaya yeni bir medeniyetin müjdesini
götürme yollarını çizer, vâsıtalarını tâyin eder.
7 - İslâm'ı kökünden kazımak için faâliyet gösteren güçlerle mücâdele eder.
8 - Asr-ı Saâdet nizamına yeniden hayatiyet kazandırır.
9 - İslâm'ın saâdet pınarından bütün dünyanın kana kana içmesini sağlamak için
gayret eder.
Teceddüd ise tecdîdin tam aksine, İslâmî olan ile olmayanı birbirine
karıştırmak, tâvizler ve te'villerle barışmazı barışır, bağdaşmazı bağdaşır
kılmaya çalışmaktır.90
Bu önekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Ancak bunlar da şu neticeyi tesbit
etmemiz için kâfidir: Tecdîd üzerine düşünen ve yazanların çoğunun birleştiği
bir mefhum vardır; bunu ifadelendirecek olursak tecdîd: "Esasını bozmadan dîni
korumak, toplumun ihtiyaçlarını, onun katkısız ve tükenmez kaynaklardan
karşılamak, ilâhî nizamdan sapmaları düzeltmek ve önlemek, İslâm'ı asrın
anlayışına söyletmektir. Tecdîd toplumun kalkınması ve dünyada refahı, âhirette
felâhı için gereken her tedbirin alınması; nazarî, fikrî, amelî faaliyetlerin
icrâsıdır."
Ancak bu mefhumu tecdîd, ıslâh, reform, İslâmlaşmak... terimlerinden birisi ile
ifade etmekte birlik hâsıl olmamıştır. Bu terimler bazan zıt mânâda kullanılmış,
bu da zihinlerin karışmasına sebep olmuştur.
Biz, bu yazıda, İslâm'ın ruhuna uygun ve hadîs-i şerifin ifade ettiği ıslâhât
için "tecdîd", bunu yürüten ıslâhâtçı kişiler için de "müceddid" terimlerini
kullanacağız. Günümüzde daha çok kullanılan "reform" tâbirini ise, İslâm ile
bağdaşmayan bir ıslâhâtı ve protestanlığın doğmasını sağlayan hareketleri
andırdığı, yanlış anlamalara meydan verdiği için tecdîd mânâsında
kullanmayacağız.
Reform ve Tecdîd:
Islâh etmek, düzeltmek gibi lûgat mânalarında kullanılan 'reform' kelimesinin
terim olarak umûmi ve husûsi mânaları vardır:
a) Umûmî olarak reform: Dindarların törenlerinde veya din adamına bağlı
oldukları kaidelerde yapılan değişiklik ve bilhassa bir tarikatte ilk kaidelere
dönmektir.
b) Husûsî olarak reform: Çeşitli protestan birliklerinin kilise inanç ve
disiplininde yaptıkları değişikliklerdir. XVI. yüzyılda Avrupa'nın büyük bir
kısmını papaların hâkimiyetinden çıkaran ve protestan kiliselerinin kurulmasına
yol açan dinî hareketler "reform" terimi ile ifade edilir.
10 Kasım 1483'te Saksonya'da doğan Luther'i, mezkûr reform hareketine sevkeden
âmiller vardır:
a) Dördüncü asırda kurulmuş olmasına rağmen papalık ilâhî, mukkaddes ve lâ-yuhti
(yanılmaz) kabul edilmektedir. Ayrıca papadan papaza doğru bir mertebe zinciri
vardır.
b) Rahiplere evlenmek yasaktır.
c) Papanın günahları affetme selâhiyeti ve tevbe için papaza günahın itirâf
edilmesi mecbûriyeti vardır.
d) Papa zaman zaman günahların affedildiğini bildiren vesikalar (endülüjans
beratları) satmaktadır.
e) Hıristiyanların mukaddes kitâbı okuyup anlama selâhiyetleri yoktur.
Luther uzun süren bir vicdânî bunalımdan sonra, Paulus'un "Romalılara
Mektubu"nda insanın mânevî kurtuluşunu doğrudan doğruya imâna bağlayan bir metin
buldu. Artık bu metin, bütün protestan kiliseleri için bir ilâhiyat, ahlâk ve
mistizm kaynağı olacaktır.
Hıristiyanlığı hak ve tek inanç etrafında toplamaya muvaffak olamamakla beraber
reform hareketleri yeni kiliselerin doğmasını (protestanlar) ve bu kiliselerin
şu esasları benimsemesini sağlamıştır:
a) Kitâb-ı Mukaddes hıristiyanlık için tek kaynaktır.
b) Her hıristiyanın bu kitâbı okuma ve açıklama selâhiyeti vardır.
c) Kilise günah bağışlayamaz.
d) Kitâb-ı mukaddes çeşitli dillere çevrilebilir ve ibâdet bu tercümeler ile
yapılır.
e) Din adamları evlenebilir.
f) Günahları itiraf zarûrî değildir.
g) Kilisede resim ve heykeller bulunmaz...91
Mukâyese:
Dinde reform veya ıslâhât deyince yukarıda özetlenen tecdîd, reformcu deyince de
müceddid kastediliyorsa mesele yoktur. Fakat bu tâbir İslâm için kulanılırken
hıristiyanlıktaki reform kastediliyorsa birbirinden tamamen ayrı ve farklı iki
şeye aynı ismi vermek gibi bir hatâya düşülüyor demektir. Yukarıda reform
hareketinin ulaştığı neticelerin önemlilerini kaydetmiştik. Bunları İslâmî
esaslar ve tecdîd yönünden de ele alır ve karşılaştırırsak aradaki fark
berraklaşacaktır:
1 - Reform Kitâb-ı Mukaddes'i hıristiyanlığın tek kaynağı haline getirmiş,
papaların buyruklarına bu mânâda kudsiyet tanımamıştır.
İslâm'da, Kur'ân-ı Kerîm ve Resûlullah'ın (sav) sünneti ana kaynaktır. Bunlar
dışında kalan fikir ve kaynaklar "şaşmaz, yanılmaz" değildir. Tenkit ve
tartışmaya ve gerektiği zaman değişmeye tâbîdir.
2 - Reform hıristiyanlara Kitâb-ı Mukkades'i bizzât okuma ve açıklama
selâhiyetini getirmiştir.
İslâm'da her mü'min Kur'ân-ı Kerîm'i okur, dil ve usûl biliyorsa anlar ve
açıklar.
3 - Protestanlara göre kilise günah bağışlayamaz.
İslâm'da günah bağışlama selâhiyeti yalnızca Allah'a aittir. Bunun için şefâat
dahi onun iznine tâbîdir.
4 - Reformdan sonra Kitâb-ı Mukaddes'in çeşitli dillere tercümesi ve bunlarla
ibâdet mümkün hâle gelmiştir.
İslâm'da başlangıçtan beri Kur'ân-ı Kerîm kısmen ve zamanla tamamı çeşitli
dillere çevrilmiş, meâller ve tefsirler yazılmış, aslını öğreninceye kadar
tercümesi ile ibâdete izin verilmiştir.
5 - Ancak reformdan sonra din adamları evlenebilmiştir.
İslâm'da ise Allah'a tam kulluk yapayım diye evlememeye kalkışanlara Resûlullah
(sav) karşı çıkmış, "Benim yolumdan ayrılan benden değildir" buyurmuştur.92
6 - Reform günahların affı için papaza itiraf zarûretini kaldırmıştır.
İslâm'da günahların gizlenmesi, kimseye ifşâ edilmemesi ve Cenâb-ı Mevlâ'ya
içten tövbe edilmesi, her kulun bizzat bağışlanmayı dilemesi esastır.
7 - Reform kiliseden resim ve heykelleri kaldırmıştı.
Resûlullah'ın (sav) Mekke fethinden sonra ilk işi Kâbe'yi putlardan temizlemek
olmuştur.
Şu kısa mukâyese gösteriyor ki hıristiyanlıkta kilise, halk ile Mukaddes
Kitâb'ın kul ile Allah'ın arasına girmiş, dinde olmayan bir takım inanç, ibâdet
ve âdetler getirmiş... reform hareketi de bunları ortadan kaldımayı hedef
almıştır.
Daha kısa bir deyişle din -iman, ibâdet, âyin ve ahlâk yönlerinden- bozulmuş,
değiştirilmiş, reformcular da bunu aslına çevirmeye çalışmışlardır.93
İslâm'da imân, ibâdet, ahlâk ve cemiyet düzeni Resûlullah (sav) zamanında,
Kur'an-ı Kerîm ve Sünnet'te nasıl tesbît ve tanzim edilmiş ise bugüne kadar
aynen kalmış, kitapta ve nazarî plânda hiçbir kayıp ve değişme olmamıştır.
Tecdîdin Hikmeti:
Tecdîde niçin ihtiyâç duyulmuş ve Hz. Peygamber (sav) tarafından yüzyılda bir
müceddidin geleceği haber verilmiştir? "Tecdîdin Hikmeti" başlığı altında bu
soruya cevap arayacağız.
İslâm'a göre Hz. Âdem'den Peygamberler Hâtemi'ne (sav) kadar, rasûllerin
getirdiği dinler, tevhid (Allah'ın birliği), nübüvvet (peygamberlik, vahiy),
âhiret (öldükten sonra tekrar dirilme, hesap verme, karşılığını görme ve ebedî
yaşama) gibi değişmez esaslar yanında, insanoğlunun zaman içindeki gelişmesine
paralel olarak değişen içtimâî, hukûkî, ahlâkî... hükümler getirmişlerdir.
Mustâfây-ı Müctebâ (sav) son peygamber, Kur'ân-ı Mecîd de son kitâbdır. Bu
demektir ki artık peygamber ve kitâb gelmeyecek, İslâm kıyâmete kadar devâm
edecektir. İnsanların ve onlara mahsus müesseslerin değişme zarûreti yanında bu
devamlılık, değişmeyen ile değişenin beraber yürümesi ve yaşaması nasıl
olacaktır? İşte İslâm'da kaynakların özelliği, ictihâd ve tecdîd müesseseleri ve
zarûret prensibi bu suâle cevap, bu probleme çözüm getirmektedir:
a) Kitâb, sünnet, icmâ gibi kaynaklar, hayatın değişen, değişmesi zarûrî olan
taraflarını serbest bırakmış, bunları durdurucu, bağlayıcı hükümler
getirmemiştir.
b) Anormal durum ve zamanlarda zarûret (zorda kalma) prensibi, bağlayıcı
hükümlere yumuşaklık getirmiştir.
c) İctihâd ve tecdîd müesseseleri, çözümü ilim ve ehliyet sahibi müslümanlara
bırakılmış meselelere -zaman ve zemînin gereğine göre- ana kaynaklardan çözüm
getirme imkânını bahşetmiştir.
İsrailoğulları içinde sayıları binleri bulan ara peygamberlerinin vazifelerini
İslâm'da, -onlardaki vahiy yerine ictihâdlarını kullanarak- ifâ edenler müceddid
ve müctehidler olmaktadır.
Tecdîdin Engelleri:
Toplum için taze kan, gençlik aşısı, hayat ve bekâ iksiri mesâbesinde olan
tecdîd buna ehil kişilere muhtaçtır. Gerek bu kişilerin yetişmesi ve gerekse
hareketlerini başarı ile yürütmeleri bazı sebeplerle engellenmektedir. Dış
engeller, belli bir toplumun ve ona mahsus kültürün düşmanlarından gelmektedir.
İç engeller ise şu sosyo-psikolojik faktörlere bağlanabilir:
a) Korkaklık ve çekingenlik:
el-İzz b. Cemâ'a asırlarca önce şöyle diyordu: "Zamanımızda müceddid ve müctehid
bulunmayacağı kanâati korku ve çekinginlikten neş'et etmektedir; yoksa çoğu kez
bizzât bunu söyleyenler müctehid ve müceddid kişilerdir. Allah'ın lûtuf ve
ihsânına ve bunları bazı lâyık kullarına tahsisine ne engel olabilir?"94
b) İnsaf ve takdir yokluğu:
İlim adamları arasındaki rekâbet duygusu, onlara çok yakışan insaf vasfını
zedelemiş, faziletleri, değerleri itiraf, takdir ve teşvikin yerini ölçüsüz
tenkitler, aleyhte konuşmalar ve engellemeler almıştır. Bir şâirin diliyle:
"Bulunduğu yerde faziletin takdiri, bunu yapanın faziletini ne güzel ifade eder!
Bir kimsenin, kendisinden üstün olanlara dil uzatarak aşağılık duygusunu tatmin
etmesi, insafa sığmayan bir davranıştır."
c) Kötüleme:
İbn Abdilberr, İbn Sübkî gibi bilginler, hadîs râvileri hakkında söylenenleri
değerlendirirken şu ölçüyü koyuyorlar: Bir kimsenin büyüklüğü ve kemâli sâbit
olur, lehinde konuşanlar çok, aleyhinde konuşanlar az bulunursa; aleyhinde
söylenenlerin sebebini gösteren "bilgisizlik, rekâbet, dedikoduya dayanma,
taassub, nefsânî duygular" gibi karîneler de mevcut olursa aleyhinde
söylenenlere bakılmaz. Eğer böyle yapılmazsa hiçbir imâm (en büyük âlim) bundan,
sâlim kalamaz; çünkü herbiri hakkında yapılmış karalamalar, kötülemeler vardır.
Akran arasındaki atışmalar, bilginlerin birbiri aleyhindeki sözleri mûteber
değildir...
Bu sözler tarihî bir gerçeği aksettiriyor. İşte bu karalama ve kötülemeler
cesaretleri kırmış, azimleri yıpratmış, tecdîd hareketlerini engellemiştir.
d) Hased:
İslâm'ın getirdiği ibâdetleri bedeninden ruhuna intikâl ettiremeyen, nefsini
tezkiye ve tasfiye edemeyen kimseler üstünlükleri, meziyet ve faziletleri
çekemez, bunlar karşısında rahatsız olur, aşağılık duygusuna kapılır ve
ulaşamadıklarına pis demek durumuna düşerler. Bundan önceki iki sebebin kökünde
de hased vardır. Onuncu asrın müceddid ve müctehidlerinden olan İmam Suyûtî bu
durumunu açıklayınca tepki gösteren ve kendisine dil uzatanlara karşı kendisini
müdâfaa ettiği bir yazısını şöyle sürdürüyor: "Eğer sen daha önce tecdîd ve
ictihâdın bulunduğunu kabûl ediyor da "geçen geçti, şimdi olmaz" diyorsan sana
cevâbım, Ebu'l-Hasen Şâzeli'nin sözüdür: "Bazı kimseler geçmiş evliyânın
kerâmetlerini kabul ediyorlar; fakat şimdikileri inkâr ediyorlar" dedikleri
zaman şu cevabı vermişti: "Onlar İsrâiloğullarındandır; çünkü İsrâiloğulları Hz.
Mûsâ'nın ve daha nice Peygamberin peygamberliklerini kabul etmiş; fakat kendi
zamanlarında geldiği için Muhammed Mustâfâ (sav)'nın peygamberliğini inkâr
etmişlerdi."
İbn Hacer de Süyûtî'nin bu müdafaasını teyîd ile "ona hased yüzünden haksızlık
edildiğini" ifade etmiştir.95
82. Nesil dergisinde yayımlanmıştır ve önceki yazının devamıdır.
83. Ebû Dâvûd gibi hadîs âlimlerinin naklettiği bu hadîsin sıhhatini Irâkî,
Askalânî, Hâkim, Zehebî gibi otoriteler de kabul etmişlerdir. Kaynakları için
bkz. Suyûtî, Kitabu't-tenbîh, Süleymaniye kütüphanesi, No. 708, vr. 58/b-65/a.
84. Prof. Afîfî, "et-Tecdîd fi'l-İslâm", el-Ezher dergisi, c. X, s. 202 vd.
85. Buhranlarımız, nşr. M. Ertuğrul Düzdağ, (Tercüman, 1001 Temel Eser), s. 204.
(Kitabın yeni baskısı için bkz. İz Yayıncılık, 1998.)
86. Age., s. 178.
87. Age., c. X, s. 203.
88. İslâm Dâvâsı, Çev. Ergun Göze, İst. 1967, s. 143-144.
89. el-Fikru'l-İslâmî el-hadîs, Kahire, 1964, s. 10, 98, 395.
90. Mûcezu târih-i tecdîdi'd-dîn, Dimaşk, 1964, s. 29 vd.
91. F. Challaye, Dinler Tarihi, Çev. Sâmih Tiryakioğlu, İst. 1975, s. 192-194;
Meydan Larousse, "reform" maddesi.
92. Buhârî, Müslim, Mişkât, c. II, s. 158.
93. Ortada Mukaddes Kitâb'ın aslı bulunmadığı için bu ıslâhâtın başarılı olması
düşünülemezdi ve bu mânâda başarılı da olmadı.
94. Afîfî, age., s. 47.
95. Afîfî, Age., s. 48.
İslami Okul Okulların En Önemlisi