Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İslâmî Uyanışın Öncüleri1 Uyanış Öncesi - Külliyat - 3. Sayfa

İslâmî Uyanışın Öncüleri1
Uyanış Öncesi:
Uyanış kavramı insan zihnine hemen onun zıddı olan uyku kavramını çağırmaktadır. Uyanışı, çelişkisi içinde kavrayabilmek için, uyku dönemini kısaca tasvir ve tahlil etmek gerekir.
İslâm dünyasının uyku dönemi için genellikle benimsenen ve tekrarlanan şu tasviri gözönüne alabiliriz: İslâm dini Hz. Peygamber (sav) ve Râşid Halifeler (Hz. Hasan'a kadar) çağında sosyal düzen ve teşkilât bakımından değilse de bunlara da temel teşkil edecek olan mânevî değerler sistemi olarak tamamlanmış, gelişmiş ve yayılmıştır. Emevî ve Abbasîlerin hâkim olduğu yüzyıllarda ise müslümanlar siyasî sahaya olduğu gibi ilim ve sanat sahasına da gerekli önemi vererek büyük medeniyet kurdular. Abbasîlerin sonuna doğru başlayan Haçlı Seferleri ve Moğol istilâsı İslâm dünyasını derinden sarstı ve zayıflattı. Selçuklu ve Osmanlıların hâkimiyeti, çöküşü önleyerek siyâsî varlığı korudu; ancak onaltıncı yüzyıldan itibaren İslâm dünyasında önce duraklama, sonra gerileme şeklinde kendini gösteren vâkıa önlenemedi. Osmanlı Devleti'nin dağılması ile İslâm dünyasının esâret hayatı başladı.2 Onaltıncı yüzyıldan itibaren gelişen durumu hafiften ağıra seyreden uyku olarak isimlendirirsek, ondokuzuncu asırdan itibaren başlayıp gelişen esarete karşı savaşa da uyanış diyebiliriz.
Uyku döneminin yukarıdaki tasviri, sebeplerden ziyade sonuçları ihtivâ etmektedir. Sebepler bahsinde "dinden uzaklaşma, tasavvuf, Moğol istilâsı, medreseler, saltanat..." üzerinde durulmuştur. İlk devirde müslümanların dine bağlılıklarını, ters düştükleri cahiliyye inanç ve kurumlarının olumsuzluğuna, Hz. Peygamber'in (sav) fevkalâde tesir gücüne ve örnekliğine, yenilik ve tazelik heyecanına bağlamak daha doğru olabilir. Duraklama ve gerileme dönemlerinde dine bağlılık zayıflamışsa, bunu sebep olarak değil, sonuç olarak görmek gerekir. Ayrıca bağlılık ve din kavramları da aydınlığa kavuşturulmalıdır. İnsanlar genellikle korku ve sıkıntı zamanlarında dine daha fazla sarılırlar; uyku döneminde de bu böyle olmuştur, ancak sarıldıkları din ve dindarlık vasıfları ilk İslâm çağınınkinden farklıdır. Din anlayışına donukluk gelmiş, dine bidat ve hurafeler karışmıştır. Dindarlık bölünmüş, ferdî ve manevî hayata yönelmiştir.
Resûlullah'ın (sav) derûnî ve manevi hayatını, Allah ile olan sırrî kulluk ilişkisini temsil eden tasavvuf, bir zühd (dünyevî ve maddî menfaatten yüz çevirme) ve ahlâkî dinamizm olarak başlamış, ancak zamanla cezbe tarafı ve çoğu kez sünnî prensiplerle çatışan bilgi ve inanç manzumesi hâkim hale gelmiştir. Sûfilik hareketi kontrolsüz bir şahsî yoruma açık bulunmaktadır. Sûfilik, kendilerinde fevkalâde güçler bulunduğunu iddia eden veya böyle olduklarına inanılan ve tenkid dışı tutulan şahıslar (şeyhler) etrafında gelişen bir harekettir. Tasavvuf akılüstüdür. Medrese ise şeriat otoritesine dayanmakta ve rasyonel bir doktrini temsil etmektedir. Sûfi hareketinin -samimi önderler elinde dahi- ferdî, içe dönük ve sosyal planda pasif bir yol takip etmesi uyku dönemini hazırlayan sebepler arasında görülebilir. Kelâmın ilham ve kerâmeti kabullenmesi, İbn Teymiyye gibi önemli selefiyye temsilcilerinin keşfi kabul etmeleri tasavvuf ile kelâm arasında bir yakınlaşma sağlamış olmakla beraber, tasavvufun zengin duygu dünyasını ve itici gücünü de içine almak üzere kendini yenilemesi hâlâ beklenmektedir.3
Moğol istilasının hemen arkasından istilâcılar İslâm medeniyetinin içinde erimişler, ilim ve imar faaliyeti yeniden başlamıştır. Oldukça karmaşık sebeplerle İslâm medeniyetinin hamle gücünü kaybetmesi ile mezkûr istilâ aynı zamanda vâki olmuş; istilânın tesiri, ilim ve sanat faaliyetinin sınırlarının daralması, umûmî bir bıkkınlık ve ümitsizlik şeklinde kendini göstermiştir.
Durgunluk ve gerilemenin âmilleri arasında medreselere fazla yüklenilmiştir. Aslında medreselerdeki gerileme, İslâm medeniyetindeki durgunluğu takip etmiş, ondan sonra hâsıl olmuştur. Ortaçağda Avrupa medreseleri ilmi gerçeği, tecrübe ve müşahede yerine Aristo gibi üstadların kitaplarında arayarak koyu bir skolastisizme düşmüşken, İslâm medreselerinde oldukça rasyonel bir öğretim ve eğitim yapılıyordu. Avrupa'da akıl-nakil çatışmaları sebebiyle ilmî gelişmelere kiliseden reaksiyon geldiği olmuştur; İslâm dünyasında baskı ve reaksiyon ile ilmî gelişmeye karşı çıkıldığı nadirdir ve bu da son zamanlara aittir. Onaltıncı yüzyıla kadar medreselerimizde dinî ilimler yanında aklî ilimlere de yer verilmiş, tıp ve matematik okutulmuştur. Avrupa'da Ortaçağ skolastisizmi onaltıncı ve onyedinci asırlar arasında yenilmiş, ilim inkılâbı yapılmıştır. Bu asırlarda Kopernik, Batlamyus sistemi ile birlikte -o sistemle uygunlaşan- hristiyan kâinat görüşünü yıkmış; O'nun ardından, gezegenlerin kanunularını ortaya koyan Kepler, mutlak zamanın ölçülmesi ve düşme ile ilgili tecrübeleriyle Aristo fiziğini tarihe karıştıran Galileo gelmiştir. İşaret etmek gerekir ki, bu ilim inkılâbının öncüleri inkılâbı plânlamış değillerdir; çoğu defa gayeleriyle netice farklı olmuş, buluşları kilise yanında üniversite adamlarının da şiddetli tepkilerini çekmiştir. Ancak Batı'da başlayan hamle gücü bu engelleri aşmış ve sonunda Ortaçağ zihniyeti tarihe ihtikâl etmiştir. Bizde ise umûmî durgunluk ve gerilemeden medreseler de nasibini almış, sonradan skolastisizme saplanmıştır. Bu çizgide medreseler dinî ilimlere özellikle fıkıh ve kelâma ağırlık vererek aklî ilimleri, faydasız olduğuna inandıkları için program dışına atmışlardır. Fıkıh (İslâm Hukuku) öğrenimi toplumun değişmesi ile ortaya çıkan meselelere çözüm getirmeye, yeni sosyal kurumlar ve kaideler bulmaya değil, eskilerin ortaya koyduklarını tekrarlamaya ve değişmez kılmaya yönelmiştir. Kelâm, VI/XII. asırdan itibaren bilhassa Fahrüddin Râzî'nin gayretleriyle mantığı benimsemiş, kendi doğmatik kelâm tezlerini felsefî metafizik ile değiştirmiş, böylece fıkıh ile rekabet etmiş ve aklî felsefenin yerini almıştır. Bu gelişme menfî olmamakla beraber kelâmî-felsefî planın muhtevası her türlü aklî düşüncenin yerini alarak kendi kendine yeter sayılmış, ileri götürücü rekabet imkânını ortadan kaldırmıştır. "Birer uzuv gibi bütün ilimleri birbirine bağlamak ve bu bilgileri de dogmatik kelâma göre ayarlamak, fikrî verimliliğin ana kaynaklarını kurutmuş ve özgün düşünce imkânını yoketmiştir.4 Denebilir ki Sünnî müslümanlığı eğitim-öğretim sahasında temsil eden medreseler, mevcudu muhafaza ve taarruzları defi' (müdafaa) konusunda başarılı olmakla beraber geleceğe hazırlık yapamamış; yeni şartlarda İslâm'ı temsil edecek, başlangıçta olduğu gibi sosyal kurumlar kuran, kaideler vazeden imamları yetişecek bir program bulup uygulamada muvaffak olamamışlardır.
İlk beş halifeden sonra Emevîler hilâfeti saltanata çevirmişler; hürriyet içinde en lâyık olanı beyat ile işbaşına getirme prensibi, yerini siyasî entrikalara, baskılara, şahsî menfaat ve nüfûz temini için her vasıtayı mübah gören zihniyete bırakmıştır. Yine adına halife denilen idareciler bir müddet düzen kurup hâkim olmuşlar, ancak IV/X. asırdan itibaren gerçek iktidar onlara görünüşte bağlı olan emir ve sultanların eline geçmiştir. Askerî ve siyasî liderler gönüllü askerlerine ücret ödemek ve hazineyi doldurmak için vergi yükünü ağırlaştırmışlardır. Bu, diğer sebeplerle birlikte, tüccar ve zanaatkâr sınıfının zayıflamasına yol açmıştır. Şehir hayatı gücünü yitirip orta sınıf zayıflayınca medeniyet kurmak ve geliştirmek bir yana, mevcudu korumayı ümid etmenin bile mümkün olmadığı bilinmektedir.
Kısmen tahlil edilen tarihî sebeplerle vücuda gelen durgunluk ve gerilemenin, Osmanlı Devleti'nin sona ermesi ile esarete dönüşmesi uyanış için nihaî şok olmuştur; ancak bundan önce de önemli uyarıcılar ve bunları algılayarak uyanış teşebbüsünü temsil edenler eksik olmamıştır.

Uyanış:
A - Siyasî Görünüm :
Ondokuzuncu yüzyılda sanayileşmiş Avrupa ile sanayileşme yolunda olan Rusya'nın gözü kendi sınırları dışında kalan ülkelerde idi; bunlar ise müslümanların elinde bulunuyordu. İslâm dünyasında Osmanlı ve İran'da başka müstakil devlet yoktu. İngiltere Hindistan'ı ele geçirmiş, Uzakdoğu hâkimiyetini tamamlamak üzere Afganistan'dan Mısır'a kadar birçok ülke üzerinde faaliyete girişmişti. Fransa, Kuzey Afrika ülkelerine yönelmişti. Rusya, Ortodoksların yaşadığı yerler ile kendisini Akdeniz'e ulaştıran Boğazlar'ı yahut Basra Körfezi'ne ulaştıran İran'ı istiyordu. Osmanlılar, onsekizinci asır sonlarına kadar ülkeye ve İslâm'a yönelen bütün düşmanca emelleri önlemiş, İslâm vatanını korumuştu; ancak hemen bütün cephelerde kendini gösteren geri kalmışlık Osmanlı'yı modern güçlere karşı koyamaz hale getirdi. III. Selim devrinden itibaren teşebbüs edilen yenilik hareketleri, Avrupa'daki modern gelişmelerin temeline ve kökenine değil, dış görünüşe ve sonuçlara yöneldiği için başarılı olamamış, yenilgi yenilgiyi takip etmişti. Müslümanların tek müstakil devleti Berlin Kongresi'nden itibaren yavaş yavaş paylaşılırken, diğer İslâm toprakları da birer birer sömürge haline geliyordu.

B - Tepkiler :
Batı'nın sömürgelerinde kendi hâkimiyet ve değerlerini zorla kabul ettirme faaliyeti karşısında üç temayül görümektedir: a) Kendini yenilemeksizin Batılı herşeye karşı düşmanca direniş, b) Kendini hor, yabancıyı üstün görme eğilimi, c) Millî bir sentez: Kendine güven ve modernleşme eğilimi.5 Başlangıçta sıradan âlimlerde ve halkta genellikle birinci temayül; bilgi, iman ve şuurda İslâmî yanı zayıf aydınlarda ikici meyil; ıslâhatçı, ihyacı, modernist, müceddid gibi kelimelerle (aralarında nüanslar vardır) ifade edilen zümrede ise üçüncü eğilim temsil edilmiştir. Zamanla birinci ve ikinci zümreden üçüncüye katılmalar olduğu gibi, aydınların tavır ve temayül değiştirdikleri de görülmüştür. Çünkü İslâm ülkelerinde aydınların kendilerini inkâr ederek bütünüyle Batı medeniyetine yöneldikleri 20. asırda Batı kendi medeniyetinden şüpheye düşmüş, Batılı aydınlar Medeniyetlerinin geleceği üzerine ciddî endişeler ileri sürmeye başlamışlardı. İslâm ülkelerinde de aydınlar Batı'yı taklid yolunda aradıklarını bulamayınca kurtuluşu sosyalizm, İslâm gibi başka sistemlerde aramaya yöneleceklerdir.

C - Öncüler :
Uyanışın öncüleri bu yazın
ın asıl konusudur ve öncüden maksat yenileşmeyi ve gelişmeyi İslâmî temele dayandıran, çözümü gene İslâm'da arayan siyaset, ideoloji ve hareket adamıdır. Öncüleri, Muhammed bin Abdulvahhab'dan Cezayirli Abdulhamid bin Bâdis'e kadar önemli saydığımız örneklerle sınırlıyoruz. Islâhatçıları Cemaleddin Efganî'ye kadar modernizm öncesi, bundan sonra modernistler diye iki gruba ayıranlar olmuştur.6 Bu ayırım müslümanların ondokuzuncu asırdan itibaren Batı tesirine girmelerini, bu tesir karşısındaki tavır ve mücadeleyi esas almaktadır. Biz modernizm öncesi ve sonrası ıslâhat hareketlerinin "batıl inançların ve cehaletin yokedilmesi, sûfuliğin ıslâhı, ahlâkın yüceltilmesi, dinin esaslarına (Kitap ve Sünnet'e) dönüş, cihad" gibi ortak vasıflarını baz olarak aldığımız için sözü geçen ayrımdan yürümeyecek, kronolojik sırayı takip edeceğiz.

1. Şah Veliyullah Ahmed b. Abdurrahim (v. 1763) :
Hindistan'da İslâm'ın yeniden düşünülüp yorumlanması, bünyenin yabancı unsurlardan temizlenmesi, İslâm ilim ve medeniyetinin kuruluş çağındaki usûle dönülmesi ve müesseselerin çağın ihtiyaçlarına göre yeniden kurulması hareketinin en önemli siması Delh bölgesinden Şah Veliyyullah'tır. O hemen tamamı orijinal eserleriyle, dersleri ve ıslâhata yönelik faaliyletileri ile hem çağında, hem de günümüze dek süren zaman içerisinde müessir olmluştur. İctihad kapısının açılması, mezheb taassubunun terkedilmesi,7 siyasî organizasyonun Râşid Halifeler devrindeki esaslara dayanması8 O'nun müstakil kitaplara konu ettiği meseleleridir. Huccetullahi'l-bâliğa isimli eserlerinde önce, kendine has bir metod ve uslûp ile İslâm'ın metafiziğini, dünya görüşünü, sosyo-ekonomik sistemini "kelâm ile tasavvufun bilgi teorisini meczederek" anlatmış, sonra çeşitli konulara ait hâdiselerin hikmetini, sırrını (arkasındaki gerçeği, fert ve topluma faydalarını) açıklamıştır.
Şah Veliyyullah'ın tesiri öğrencileri ve özellikle büyük oğlu Abdüaziz vasıtasıyla ondokuzuncu yüzyılın başlarında Hindistan'da yayıldı. O'nun ıslâhat hareketinde "tasfiyecilik, Kitap ve Sünnet'e dönme, ahlâkı takviye, cihad" gibi -diğerlerinde de bulunan- özellikler yanında Sünnî prensiplerle ters düşmeyen bir tasavvuf anlayışı ve temayülü dikkat çekmektedir. O'nun yolunda yürüyenlerden Seyyid Ahmed, ıslâhatı bir cihad hareketine dönüştürdü, ordu teşkil etti, kendisi Şah İsmail ile beraber Sihlere karşı savaşırken şehit düştü (1831); ancak taraftarlarının Sihlere ve özellikle İngilizlere karşı savaşları 1890'lara kadar sürmüştür. Yine Veliyullah ekolüne bağlı âlimler 1876'da Deoband'da bir okul kurdular.
Okulun iki gayesi vardı: a) Islâhatçı din bilginleri yetiştirmek, b) Hindistan'ı İngilizlerden kurtarmak. Bhopal Devleti Begümü'nün kocası Sıddık Hasen Han (v. 1889), İbn Teymiyye ve Yemenli Şevkânî yanında Şah Veliyullah'ın tesiri altında kalmış, eserleri ve dersleri ile tasfiyecilik ve esasa dönüş hareketini temsil etmiştir.9

2. Muhammed b. Abdulvahhab (v. 1792) :
Genç yaşında İran ve Irak'ta bulunan, dinî ilimlerden başka felsefe dersleri alan ve tasavvufa intisab eden Muhammed, sonradan İbn Teymiyye'nin tesirinde kaldı; O'nun gibi bu da, vahdet-i vücud'u esas alan İbn Arabî tasavvufunu reddetti; halkın tasavvuf büyüklerine ve bunların kabirlerine karşı gösterdikleri büyük alâkaya ve şirk derecesine varan davranışlara şiddetle karşı çıktı; taklidi reddederek ictihad yapılmasını, Kitap ve Sünnet'e dönülmesini, bidat ve hurafelerden uzak durulmasını istedi. Halkın selef anlayış ve uygulayışındaki İslâm'a ters düşen davranışlarını, bunlardan menfâatlenen şeyhlerin ve din adamlarının inkâr etmemesinden, bunlara karşı çıkmamalarından şikayet etti.
İbn Abdulvahhâb ıslâhât hareketi için Arabistan yarımadasını, onun da gözden ırak bir mıntıkasını seçmişti. Gerçekleşebilmek için ıslahâtın siyasi bir desteğe ihtiyacı olduğunu hissederek Der'iyye Emîrî Muhammed b. Suûd ile temas kurdu, ona fikirlerini açtı, ikna etti ve tam desteğini kazandı. 1792 yılında vefat ettiği zaman -İbn Suûd da 33 yıl önce ölmüştü- ıslâhât Yarımada'da tutulmuş ve yayılmış bulunuyordu. Emîr'in oğlu Abdülaziz ve torunu Suûd zamanlarında yeni cereyan Yarımadanın dışına taştı. Osmanlı'ya meydan okudu, Irak, Suriye ve Haremeyn'e girildi. 1801 yılında Kerbelâ'ya hücum eden Vehhabîler, Hz. Hüseyin'in kabri dahil, bütün mukaddes bilinen makamları yerle bir ettiler. Osmanlı Devleti hareketin hem siyasî hem de fikrî yönden kendilerine ters düştüğünü, tehlikeli gelişmeler gösterdiğini görerek Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'yı tenkil ile görevlendirdi ve ayrıca kesif bir aleyhte propagandaya girişti. Mehmed Ali Paşa, Vehhabî kuvvetlerini yendi ve Yarımadanın içlerine sürdü, bu şekilde yeni hareketin devletleşmesi yüz yıl gecikmiş oldu; ancak bu esnada hareket propaganda ve davet faaliyetine devam ederek gelişme ve genişlemesini sürdürdü.
Bilâhere "Vehhâbilik" diye adlandırılan hareket, halk sûfiliğinin en önemli faktör haline geldiği bir sırada, İslâm ümmetinin tedricen içine düştüğü ahlâkî çöküntüye bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. Vehhâbiliğin ilk müsamahasız ve dar görüşlü günleri geride kaldıktan sonra da bu ahlâkî sâik onun mirası olarak devam etti. Modernistler, açılan yoldan ilerleyerek onun muhafazakâr ve lafza bağlı tutumunu aşmanın dinî metinleri daha serbest bir şekilde yorumlamanın yolunu buldular. Vehhâbilik sedece kurucusunun başlattığı hareket için bir ad değil, İslâm dünyasında dinin, yozlaştırıcı düşünce ve tutumlardan ayıklanmasını savunmanın ve din üzerinde bağımsız (ictihada dayalı) hükümler verme, yorumlar yapma faaliyetinin genel adı olmuştur.10

3. Muhammed b. Ali Şevkânî (v. 1834) :
Yemen'in başşehri San'a'nın yakınında dünyaya gelen Şevkânî, kendi ülkesinde babasından, Zeydiyye mezhebine mensûb âlimler ile müstakil ictihad geleneğini sürdüren ve talebelerine ictihad terbiyesi veren hocalardan okumuş, genç yaşında ictihad derecesine ulaşmış, itikâdî sahada da Zeydîliği reddederek selefî bir yol tutmuştur. Şevkânî, Muhammed bin Abdulvehhâb ile temas kurmadığı halde, onunkine benzer fikirlere ve ıslahât programına sahiptir; ondan farklı olarak kendisi İbn Teymiyye'den beri gelişmekte olan yeni tasavvuf cereyanına da mensûb sayılabilir. Bu tasavvuf anlayışı, Sünnî İslâm'ın sınırlarını zorlayan tevilci, cezbeci, keşifci tasavvuf yerine Resûlullah'ın ruhânî hayatını örnek alan, ahlâka ağırlık veren, Sünnî prensiplerle çatışmayan bir muhtevâya sahiptir. Şevkânî "benim bir dostuma (veli) düşmanlık edene savaş ilân ederim..." diye başlayan kudsî hadîsin şerhi için yazdığı bir eserde bu tasavvuf anlayışını savunmuş, vahdet-i vücûdçu tasavvufu reddetmiş, keşif, kerâmet ve ilhamı Sünnî prensipler içinde benimsemiştir. Bu eserinde ve İrşadu'l-fühul, el-kavlu'l-müfîd, Neylu'l-evtâr, el-Bedru't-tali'11 gibi eserlerinde taklîdi reddetmiş, ictihâd etmiş, bidat ve hurafenin karşısında olumuştur. Fethu'l-Kadir isimli tefsirinde Kur'an-ı Kerîm'i önce Sünnet ve sahâbe anlayışından hareketle, sonra da dil, örf-âdet ve akıl prensiplerine göre yorumlamış, sıfat âyetlerinde selefî bir üslûp kullanılmıştır. 34 yaşından vefâtına kadar Yemen'de kadı ve vezir olarak da vazife yapan Şevkânî oğulları, talebeleri ve özellikle eserleri vasıtasıyla tesirini Hindistan'dan Ortadoğu'ya yaymış ve günümüze kadar devam ettirmiştir.

4. Muhammed b. Alî es-Senûsî (v. 1859) :
Yeni tasavvuf veya ıslâh edilmiş sûfiliği benimseyen, ictihad üzerinde ısrar eden, Faslı Ahmed bin İdrîs'in talebesi Cezayirli Muhammed bin Alî es-Senûsî Mekke'de Senûsî tarikatını kurdu. Onun tasavvuf anlayışı, icma konusundaki düşüncesi, ictihadı teşvik etmesi ve bizzat müctehid olduğunu ifade etmesi12 Mekke'de muhalif bir cephenin oluşması sonucunu doğurdu ve 1843 yılında Mekke'den ayrılmak zorunda bırakıldı. Kuzey Batı Afrika'ya geçen Senûsî daha ziyade Libya çölünde kurduğu zaviyelerde tâbîlerine tarikat disiplini içinde İslâm esaslarını öğretiyor, zikir yanında cihâd, zirâat ve zanâat bilgisi veriyor, eğitim yaptırıyordu. Bu zaviyelerde yetişen mürîdleri Afrika'da İslâm'ı yayarak hıristiyan misyonerler karşısında en güçlü engeli teşkil ettikleri gibi Kuzey Afrika'da huzuru ve kısmen birliği sağlamışlar, önce Fransızlara, sonra Osmanlıların müttefiki olarak İtalyanlara karşı savaşıp, Mısır'da da İngilizlere karşı direniş hareketine katılmışlardır. Senûsîlik ıslâh edilmiş tasavvuf disiplini ve şevki içinde ahlâka ve hareketliliğe ağırlık veren, dünyadan el-etek çekme yerine İslâm'ın eşitlik ve kardeşlik anlayışına dayalı sosyal adalet ve kalkınma tedbirleri getiren bir tarikat olarak "Müslüman Kardeşler" hareketine kadar -kendi nevinden- birçok harekete örnek olmuştur. Bizde Şehbenderzâde Ahmet Hilmi Bey, hem Senûsîlik konusundaki eseri, hem de A'mâk-ı Hayâl isimli tasavvufî romanının sosyal ıslâhâta yönelik kısımları ile bu tesiri temsil etmiştir. Senûsî'nin maksadı önce Afrika'da, sonra da bütün İslâm dünyasında birliği sağlamak (panislamizm), müslümanları tek halifenin idaresinde toplamaktı. Bu maksad, Osmanlı siyasetine de uygun düştüğü için -bazı Batılı yazarların iddialarının aksine- Osmanlılara bağlı kalmış, onları desteklemişti.13

5. Cemâleddin Efgânî (v.1897) :
İslâm dünyasının uyanması, esaretten kurtulması, bir yönetimde birleşmesi ve modernleşmesi konusunda muhtemelen en büyük tesir Cemâleddin Efgânî'ye aittir. Efgânî'nin İranlı bir Şiî aileden mi, yoksa Afganistanlı Sünnî bir aileden mi geldiği konusunda karşılıklı iddialar mevcuttur; vesikalar ikinci iddianın daha doğru olduğunu göstermektedir.14 1832'de Kabil yakınlarında dünyaya gelen Efgânî, Hz. Hüseyin soyundan inen asil bir aileye mensuptur. Sekiz yaşında iken ailesi Kabil'de ikâmete mecbûr edildiği için tahsilini orada yapmış; Arapça, dinî ilimler, tasavvuf, tarih ve askerlik bilgisi almıştır. İlmini, görgü ve tecrübesini geliştirmek için bir yıldan fazla Hindistan'da bir yıl Hicaz'da dolaşmış, İran'da bulunmuş sonra tekrar memleketine dönmüş, iç savaşta Muhammed A'zam'ın tarafını tutmuş, onun iktidarı elde etmesi üzerine 27 yaşında iken veziri olmuştur. İngilizlerin desteğini kazanan Şir Ali'nin iktidara gelmesinden bir müddet sonra yeniden Hindistan'a geçmiş, burada müslümanları İngiliz politikasının aleyhine şuurlandırma faaliyetine girişmiş; İngilizler kendisini ülkeyi terke zorladıkları zaman şu meşhur sözü söylemiştir: "Hakk'ın kudretine yemin ederim ki ey Hindistanlılar, sizler -ki yüzlerce milyonsunuz- eğer sinek olabilseydiniz, vızıltınız Büyük Britanya'nın kulaklarını sağır ederdi!"
Hindistan'dan sonra 1870'de Türkiye'ye gelmiş, Sultan Abdulaziz'in iltifatına mazhar ve altı ay sora meclis-i maârif azası olmuş, maârifi ıslâha teşebbüs etmesi sebebiyle şeyhülislâm ile ters düşmüş ve bir bahane ile Türkiye'den uzaklaştırılmış; Mısır'da sekiz yıl kalmış, husûsî ders ve sohbetlerinde önce çevre ile ilgilenip sora siyasî irşad ve yönlendirme faaliyetlerinde bulunmuş, 1879'da Hidiv Tevfik'in emri ile Mısır'dan çıkarılmış ve Hindistan'a gitmiş, burada meşhur er-Reddu ale'd-dehriyyin (Tabiatçılığa Reddiye) risâlesini yazmıştır. Yine İngilizlerin zorlaması ile Hindistan'ı terkederek kısa bir müddet Londra'da bulunmuş, sonra Paris'e gelerek burada Muhammed Abduh ile beraber 1884'te el-Urvetu'l-vuskâ isimli dergiyi çıkarıp, şubelerini yaydıkları bir gizli cemiyet vasıtasıyla İslâm dünyasına dağıtmaya çalışmışlardır. Derginin ve cemiyetin gayesi, ilk sayıda ifade edilmiştir: a) Şarklılara ihmal ettikleri vazifelerini anlatmak, geçmişi telâfi etmelerini sağlamak, b) Ümitsizlik ile mücadele etmek, c) Müslümanları selefin dayandığı esaslara çağırmak, d) Doğulu ve müslümanlar aleyhindeki ithamları ve özellikle müslümanların dinlerine sarıldıkça medeni olamayacakları iddiasını reddetmek, e) Müslümanları umûmî ve husûsî siyasî konularda bilgi sahibi kılmak, f) İslâm birliğini teşvik etmek, müslümanlar arasındaki bağı güçlendirmek...
Efgânî, sömürgecilerin tazyiki sonunda dergiyi durdurduktan sonra kendi çizgisindeki irşad ve politikayı yürütmek üzere Rusya, Almanya, İran, İngiltere gibi ülkelere gitmiş, buralarda önemli faaliyetlerde bulunmuş, İran Şahı'nın ricası üzerine Abdülhamid'in davetine icabetle tekrar Türkiye'ye gelerek burada "altın kafes" içinde ömrünü tamamlamış ve 1897'de vefat etmiştir. Efgânî'nin fikrî ve siyasî hayatını ve bu arada benimsediği ıslâhât esaslarını üç merhalede özetlemek mümkündür:
a) Doğumundan 1869'da vatanını terketmek mecburiyetinde kalmasına kadar devam eden birinci merhalede tahsilini yapmış, seyahat ve vezirliğe kadar resmî vazifelerle tecrübe kazanmış, olgunlaşmıştır. Bu dönemde şahsî ve fikrî yapısını şekillendiren önemli amiller arasında asil soyu, tahsili, seyahat ve incelemeleri, önemli mevkiler işgal ederek sorumluluklar alması, ve millî-İslâmî menfaatlere aykırı olan İngiliz siyasetiyle karşılaşması vardır.
b) 1883 yılında Londra ve Paris'e gitmek üzere Hindistan'dan ayrılmasına kadar devam eden ikinci merhalenin başında daha çok ilmî, sonuna doğru ise siyasî ıslâhât faaliyeti ağır basmaktadır. Üzerinde durduğu konular öğretim ve eğitimin yaygınlaşması, İslâm esaslarının çağın gereklerine göre yorumlanıp ortaya konması, halkın yönetime katılması, istibdat ile mücadele ve sömürgeciliğe karşı savaştır. Bu dönemde ıslâhât faaliyetinin sınırları dardır.
c) Üçüncü merhalede ıslâhât faaliyeti bütün İslâm dünyasını içine almış; önce üzerinde düşündüğü üç büyük semâvî din sâliki milletlerin birleşmesinin hayâl olduğunu anladıktan sonra İslâm birliği (panislamizm) üzerine eğilmiş, çıkardığı dergi, kurduğu cemiyet ve gizli ajanları vasıtasıyla emeline kavuşmak için çalışmış; şahısları, hidivleri makamlarından etmiş, sultanların ortak gayeler için yardım ricalarına ve davetlerine mahzar olmuştur.
Efganî'nin fikirleri Abduh'tan, İkbâl'e, Mehmed Akif'e kadar birçok talebesi, tâbii ve muhibbi tarafından -bazı tadilât ve farklarla- benimsenmiş, diriliş hareketinde büyük rol oynamıştır.15

6. Şeyh Muhammed Abduh (v. 1905)
Mısırlı Muhammed Abduh, ilk hocaları arasında bulunan Kuzey Afrikalı dayısının tesiriyle tasavvufa intisab etmiş; Sünnî esaslarla bağdaşan, ahlâkî ve faal yönü ağır basan, ıslâhât hareketini kolaylaştıracak olan bir sufî hareketine daima taraftar olmuştur. Bu özelliği dışında fikirleri ve ıslâhât programı, büyük ölçüde, hocası ve kader arkadaşı Cemâleddin Efganî ile aynı çizgidedir. Geçirdikleri uzun ve meşakkatli tecrübelerden sonra Abduh, Efganî'den farklı olarak, siyâsî faaliyetten önce ilmî faaliyetin geldiğini idrak etmiş, siyasî misyonu üstlenecek bir kadro ve bunlara taban oluşturacak şuurlu bir halk yetiştirmek istikâmetinde gayret göstermiş, tedbirler almıştır.
Abduh'un fikirlerini Tefsir derslerinden, Risâletu't-tevhîd isimli eserinden ve çeşitli gazete ve dergilerde neşredilen makalelerinden takip etmek mümkündür. O da ictihada taraftar, taklide karşı, tasfiyeci bir ıslâhâtçıdır. İslâm'ın ilme ve akla karşı olmadığını Efganî ifade etmiş ise, Abduh isbat etmek istemiştir. Bir çok müslümanın anladığı ve uyguladığı şekliyle İslâm, ona göre, modern gelişmelerin tehdidi altındadır. Bu sebeple Asr-ı Saâdet ve ictihad çağlarının usûlüne dönerek, aklı ve modern ilmi kullanarak İslâm'ı yeniden ifade etmek şarttır. Aslında İslâm, ilim ve akıl ile çatışmaz, tam aksine aklı kullanmayı ve tabîatı (ilâhî sünneti) tanımayı teşvîk eder.
Abduh, muâsırı olan Hindistanlı Seyyid Ahmed Han (v. 1898) kadar olmasa da Batı ilim ve medeniyetinin tesiri altında kalmış , İslâm'ı modern ilmin ve medenî gelişmelerin gerektirdiği şekilde ifade için zaman zaman zorlanmıştır. Ancak o bunu klâsik kelâm ve fıkıh usûlü çerçevesinde yapmaya çalışmıştır. Seyyid Ahmed Han ise ondokuzuncu yüzyıl Avrupa'sının akılcılığı ve tabiat felsefesinin tesirine girmiş, kelâmcıların değil, İslâm filozoflarının usûlünü benimsemiş, mucizeyi inkâr etmiş, aşırı tevil yoluyla nassları Batı felsefesi istikametinde şahsî yoruma tâbî tutmuştur.16
Bir mânâda Efganî ile başlayan modernizmin ilk çıkışından sonra birbirine zıd iki istikamette (batılı ve selefi) gelişmesine ve dolayısıyle Abduh'un tesirine, son uyarıcı örneğimiz Abdulhamîd bin Bâdis'ten sonra geleceğiz.

7. Abdulhamîd b. Bâdis (v. 1940):
Abduh, Kuzey Afrika'ya yaptığı seyahatleri, Cezayir ve Tunus'taki fikir arkadaşları ve dostlarıyla vefatına kadar devam eden yazışmaları ile bu mıntıkada ıslâhâtın tohumlarını atmış bulunuyordu. Cezayir halkı, millî hasletleri ve ıslâhâtçı ulemânın teşviki ile tevekkül anlayışına dayanan pasif tarikatların tesiri altında idi. Abdulhamîd bin Bâdis bu zemin ve şartlarda 1889 yılında Cezayir'in Kostantiniyye şehrinde dünyaya geldi. Şiî iken onbirinci yüzyıl başlarında sünnîleşen Emîr Sanhacî soyundan geliyordu. Önce Cezayir'de, 1908'den itibaren Tunus'ta Zeytûne Üniversitesi'nde okudu ve bu sırada Zeytûne Rektörü (Şeyhi) olan Tâhir bin Âşûr'un öğrencisi oldu. Şeyh Tâhir, Efgânî-Abduh çizgisinde ictihad ve ıslahat taraftarı değerli bir İslâm âlimi idi. İbn Bâdis 1912 yılında Hicaz'a gitti. İslâm dünyasından buraya hicret etmiş âlimlerle görüştü, selefi daveti yerinde tanıdı, ülkesine dönerek girişeceği ıslâhât hareketinin fikriyat ve programını geliştirdi; kendisi bu sırada 24 yaşında idi. Döndüğü Cezayir'de, ailevî durumu onu sömürgecilerden vazife kabûlüne mecbur etmediği için serbestçe faaliyete koyuldu; ders okutuyor, halka konferanslar veriyor, gazetelerde yazıyor, kabiliyetli kişiler ve ileri gelenlerle temaslar kuruyordu. Bu faaliyetler 1931'de semeresini verdi ve kendisi "Cezayirli Müslüman Ulemâ Cemiyeti'ni kurdu. Bu cemiyetin gerek sömürgeciye karşı savaşta ve gerekse İbn Bâdis'in ıslâhâtının yayılmasında önemli hizmetleri olacaktır. İbn Bâdis gayesine ulaşabilmek için basın ve okul vasıtalarından faydalandı; aylık 'Şihâb' dergisini, haftalık 'Sırât', 'Şerîat', 'Sünnet' gibi gazeteleri çıkardı. Ülkenin her tarafında millî ilkokullar açtı ve yetiştirdiği talebelerini buralara hoca olarak gönderdi. Bütün bu faaliyetleri yanında vefatına kadar yolunu tıkamak için didinen sömürge idaresi ve bunlarla işbirliği yapan şuursuz sôfi ve âlimlerle mücadele etti.
İbn Bâdis de Abduh gibi, doğru olan İslâm anlayış ve inancını ortaya koymaya öncelik veriyor, onun gibi Kur'an tefsirinden faydalanıyor, onun gibi öğretim ve eğitime ağırlık veriyordu. Her ikisi de, cemiyet, okul ve basın vasıtalarını kullandı. Abduh, bulunduğu çevre gereği daha çok taklid ve mezheb taassubu ile mücadele etti; İbn Bâdis ise yine husûsî şartları sabebiyle pasif, istikametinden saptırılmış ve -bilerek, bilmeyerek- sömürgecilerle işbirliği yapmış tarîkatlerle uğraştı, halkı onların sultasından bidat ve hurafelerin zincirinden kurtarmaya çalıştı.17
İbn Bâdis'in ıslâhât faaliyetleri Cezayir'in Fransızlaşmasını önlemiş, halkın müslüman-Arap özelliğini koruyup geliştirmiş, kanlarını dökerek Cezayir'e istiklâl kazandıran mücahitlere iman ve güç kaynağı olmuştur. İbn Bâdis, İslâmlaşma yolunda emekleyen Cezayir'in bugün de imamıdır.

D-Uyanış Hareketinin Abduh'tan sonraki Seyri ve Neticeleri:
Abduh'un faaliyetlerini Ortadoğu ve diğer ülkelerde iki zıt cereyan takip etmiştiler. Bunlardan birincisi Abduh'un Suriyeli öğrencisi Reşîd Rızâ (v. 1935) liderliğindeki ihyacı, selefî harekettir. Diğeri ise Ali Abdurrâzık ve Tâhâ Hüseyin gibi şahısların temsil ettiği Batıcı laik harekettir. Reşid Rızâ çıkardığı el-Menâr dergisi vasıtasıyla selefî ıslâhât çerçevesindeki fikirlerini Mısır'dan Endonezya'ya kadar yaymış; bu hareketin meyvesi, fikir ve faaliyet sahasında, Mısır'daki "Müslüman Kardeşler", Pakistan'daki "Cemâat-i İslâmî", Hindistan'daki "Nedvetu'l-ulemâ" gibi birtakım grup ve partiler ile, Pakistan gibi bir devletin doğuşu olmuştur. Bu grup ve partilerin programlarında İslâmî esaslara bağlı sosyal ve hukukî ıslâhât ağırlık kazanmış, bazıları sosyo-politik program için nazarî prensipler de oluşturmuşlardı.
Geleceğin İslâm dünyasında, sözü edilen bu çizgideki ıslâhâtçıların, Batı yanlısı modernistlerden daha şanslı olduklarını söyleyebiliriz. Ancak ihyacıların, sosyal vâkıayı daha yakından görmeleri; günün aydınını ikna edecek, yirminci yüzyıl insanını kendine çekecek İslâmî sistem ve formülleri şekillendirip sunmaları hâlâ bir ihtiyaç olarak ortada durmaktadır.

 



1. Toplum ve Bilim dergisinde neşredilmiştir; 1985, sayı: 29-30.
2. Prof. Dr. Erol Güngör, İslâmın Bugünkü Meseleleri, İstanbul 1981, s. 26 vd.
3. Prof. Dr. Fazlurrahman, İslâm, çev. M. Aydın ve M. Dağ, İstanbul 1981, s. 311 vd.
4. Age., s. 235
5. Rupert Emerson, Sömürgelerin Uluslaşması, çev. Türkkaya Ataöv, Ankara 1965, s. 6, 10 vd.
6. Fazlurrahman, age., s. 243 vd.
7. el-İnsâf, Ikdu'l-cîd gibi eserleri.
8. İzâletu'l-hafâ an hilâfeti'l-hulefâ isimli eserinde.
9. Benimsediği ıslahat esaslarını vermesi yönünden el-Iklîd ve et-tarîkatü'l-müslâ. (İstanbul 1296) isimli eserleri önemlidir.
10. Dr. Muhammed Fethi Osman, Da'vetu'l-ıslâh, Cezayir 1983, s. 7 vd.; Fazlurrahman, age., s. 249-251, 260; Dr. Abdulbâsıt M. Hasen, Cemâleddin el-Efgânî, Kahire 1982, s. 70 vd.
11. Şevkânî'nin 150'yi aşan eserinden pek azı arasında bunlar da basılmıştır.
12. Matbû risâleler mecmûası içindeki Ikâzu'l-vesnân ve Buğyetu'l-mekâsıd isimli risâleleri bu konulardaki fikirlerini ihtivâ etmektedir.
13. Şekip Arslan'dan naklen Abdulbâsıt M. Hasen, age., s. 75 vd.
14. Abdulbâsit M. Hasen, age., s. 24. İran'da Esedâbad'da doğmuş, daha bebek iken Afganistan'a (ailesiyle) taşınmış olması ikinci güçlü ihtimaldir.
15. Age., s. 104 vd., Fazlurrahman, age., s. 271 vd; Hayreddin Karaman, Gerçek İslâmda Birlik, İst., 1996.
16. Reşîd Rızâ, Târîhu'l-üstâzi'l-imâm, Kahire 1931; Abbâs Mahmûd el-Akkâd, Muhammed Abduh, Kahire 1969; Abdulbâsıt, age., s. 198 vd.; Fazlurrahman, age., s. 272 vd.
17. M. Fethi Osman, Da'vetu'l-ıslâh isimli eserinin ilgili yerleri.

 

*****************************************************************

 

İslâm Dünyasında Yeni İctihad Teşebbüsleri18
Giriş:
A - İctihadın mânâ ve mahiyeti:
İctihad, "özellikle ilgili delillerden fer'i-şer'i hükümleri çıkarmak için sarfedilen ilmî ve fikrî çaba" şeklinde tarif edilmiştir. İmam Şâfiî gibi ictihadı kıyasla eş mânâlı sayan âlimler bulunmakla beraber, Ebû Bekr er-Râzî el-Cessâs (v. 370/980) gibi onu farklı ve daha geniş mânâlı anlayan ve uygulayan fıkıh bilginleri çoğunluktadır. "Nassın bulunduğu yerde ictihad caiz değildir" kaidesi19 ya nass karşısında kıyas ictihadını menetmekte, yahut da nassa karşı ve aykırı ictihadı mahkûm etmektedir. Nassın bulunduğu konularda onu anlama, delâletlerinden faydalanarak şümulünü tesbit etme, nassa dayalı hükmün illetini (hükme esas olan vasfı) bulma, hükmü hayata ve olaylara uygulama... çalışmaları hep birer ictihattır. Ve bunların men'i sözkonusu değildir. Biz ictihadı geniş mânâsıyla alıyor, "Tefsir ve kıyas yanında, örf, mesâlih ve zarûretten hareketle hükme varma usullerini" de ictihad içinde mütâlaa ediyoruz.

B - İctihada ihtiyacımız:
İslâm'ın ana kaynakları müslümanları Allah ve Resûlü'ne (sav) bilerek, delile dayanarak itaat etmeye, kitap ve sünnet yolundan ayrılmamaya davet etmektedir. Bu davete icabet farzdır; toplum için farz-ı kifâye, fertler için ilmî güce bağlı olarak farz-ı ayndır. İlmî gücü olanların başkalarını taklid etmeleri, Allah ve Resûlü'ne (sav), başkalarının yorum ve anlayışlarına göre itaat etmeleri caiz değildir. Gücü bulunmayanlar için taklidi caiz görenler de bunu zarûrete bağlamışlardır. "Zarûret kendi miktarını aşmamalıdır" kaidesine göre fertler taklid içinde rehavetli bir ömür geçirmek yerine, buldukları imkân ölçüsünde dinin ana kaynaklarına yönelmek, azar azar da olsa taklidî müslümanlıklarını ittibâ ve ictihad mertebesine çıkarmakla mükelleftirler.
Toplumun hayatı müctehidlere muhtaçtır. Bu ihtiyaç yalnızca "farz-ı kifâye" mefhumundan değil, aynı zamanda İslâmî hayatın zarûretinden gelmektedir. Sınırlı nassın, sınırsız gelişme ve oluşmaları, teker teker hükme bağlamamış olması tabiidir. Ayrıca hastalık geldikten sonra doktor yetiştirmeye kalkışmak ile, dini mesele ortaya çıktıktan sonra müctehid yetiştirmeye kalkışmak arasında, tutarsızlık bakımından, önemli bir fark yoktur.20

C - Geçen asırdaki ictihad teşebbüsleri:
Fert ve toplum için dinî bir vecibe ve hayatî bir zarûret olan ictihad hareketi tarihî sebepleri21 içinde önce zayıflamış, sonra büsbütün durmuştu. Karanlık gecede arasıra çakan şimşek misali şurada burada ictihattan bahseden veya bizzat ictihad eden âlimlerin sesi kalabalığın gürültüsü içinde boğuluyordu. İslâm toplumunun gelişme ve ilerleme çağında elde ettiği, siyâsî, askerî ve ekonomik gücü ile ilim ve kültür mirası arkadan gelen nesilleri beslemeye asırlarca yetti. Ancak bu arada hıristiyan Avrupa, Haçlı Seferleri, Sicilya ve İspanya gibi kendilerine yakın İslâm ilim ve kültür merkezleri, ticârî seyahat ve temaslar... sayesinde uyanarak, rönesans ve reform hareketlerini gerçekleştirme imkânını elde ettiler. Sanat, düşünce ve ilimde inkılâb, 18. asırdan itibaren sanayi inkılâbını, bütün bunlar Avrupa devletlerinin güçlenip gelişmesini, müslümanlar lehine kaybettiklerini geri alma ve İslâm ülkelerinde yayılma hareketine girişmelerini sağladı. Avrupa'da bu gelişmeler olurken maddî ve mânevî mirası yiyen, etrafında olup bitenleri dikkat ve tedbirle takip edemeyen İslâm toplumları ancak bütün cephelerde İslâm'a ve müslümanlara düşman milletlere yenilmeye başlayınca, hayli gecikmiş olarak, uyanma dönemine girmişlerdir. İşte bu gelişmelerin ve ihtiyacın 19. asırdan itibaren ortaya çıkardığı ıslâhâtçı kişilerin (müceddidlerin) programlarındaki ortak noktalardan biri "taklide karşı çıkmak ve ictihadı teşvik" etmektir. Ortaya çıkan yeni meseleler üzerinde ictihad etme yanında taklidi yerme ve ictihadı savunmayı da "ictihad teşebbüsü" sayarak önceki asrın müteşebbislerine şu örnekleri vermek istiyoruz.
1. Hindistan'da Şah Veliyyullah'ın (v. 1762) açtığı ıslâhât çığırı, kendisini takip eden müceddidler ile okul haline gelmiştir. Bu okulun mensuplarından Seyyid Ahmed (v. 1831), Şah Veliyullâh'ın "ıslâhâtçı okulunu bir cihad hareketi şekline sokmuştur."22 Şah Veliyyullâh ve tâbîlerinde ictihad büyük teşvik görmüş, sahih hadîslere aykırı reylerle amel menedilmiş, taklid ancak zarûrete bağlı olarak caiz görülmüştür. Yine Hindistan'da Sıddîk Hasan Han (v. 1889), aşağıda zikredilecek olan Yemenli müctehid Şevkânî'yi örnek almış, kendisi taklidi terkettiği gibi yazdığı çeşitli risalelerle ictihad hareketini savunmuş ve teşvik etmiştir.23 1886'da vefat eden Hindistanlı Abdulhayy Lüknevî ictihad ve taklid konusundaki fikirleri ile Dehlevî okulunun temsilcilerinden olmuştur.24
2. Yemenli mutlak müctehid Muhammed b. Ali eş-Şevkânî (v. 1834) usûlde ve fürûda tamamen ictihad mahsulü eserler yazdığı gibi25 bazı risalelerini taklidin men'i ve ictihadın gerekliliğini izah ve müdafaya tahsis etmiştir.26 Zeydî bir muhitte yetişmiş olmasına rağmen kendisi itikatta selefî, fıkıhta Sünnî usûl çerçevesinde müctehiddir.
3. Kuzey Afrika'da ve özellikle Libya'da Muhammed b. Ali es-Senûsî (v. 1859) zahirde tasfiyeci vehhâbî hareketi ile bâtında tasfiyeci tasavvuf hareketini birleştiren bir tarikat kurmuş (Senûsiyye), eserlerinde taklidi yermiş, ictihadı savunmuş, ictihad kapısının kapandığı iddiasını muknî deliller ve örnekler vererek reddetmiştir.27
4. Bugün Sovyet Rusya sınırları içinde kalan Kazan vilayetinin Mercân kasabasından Şihâbuddîn b. Bahâuddîn el-Mercâni (v. 1889) ictihad mertebesine geldiğini açıklamış, gerektiğinde önceki asırlarda yaşamış müctehidlerin görüşlerini tenkit etmiş ve ictihad mahsulü eserler yazmıştır.28
5. Başta Mısır olmak üzere birçok İslâm ülkesinde mektep kişi olarak kabul edilmiş bulunan Cemâleddin Efgânî'nin (v. 1897) ıslâhât programı içinde ictihadın önemli bir yeri vardır. O'na göre İslâm toplumlarının zayıf kalma amillerinden biri de ictihad kapısının kapalı olduğu inancıdır. Kapı açıktır, ictihad ehliyetini kazanmak imkânsız değildir, ictihad devam etmelidir.29

D. Asrımızda ictihad hareketinin önemli merkezleri ve simaları
Yirminci asra girerken Avrupalıların denge gereği ölmesine de, sıhhat ve güç kazanmasına da izin vermedikleri hasta adam Osmanlı Devleti'nin miadı dolmuş, 1878 Berlin Konferansı'ndan itibaren mezkûr ülkeler mirasın paylaşılmasını müzakere masasına getirmişlerdi. Benimsenen yeni siyaset gereği İngilizler 1878'de Kıbrıs'ı 1882'de Mısır'ı; Fransızlar 1831'de Cezâyir'i, 1881'de Tunus'u istilâ ettiler. İslâm devletlerinin zayıflığından faydalanan Avrupalıların istilâları artarak devam edecek ve bütün İslâm dünyasını kaplayacaktır.
19. ve 20. asır ıslâhâtçıları, sömürgecileri İslâm ülkelerinden atmak ve İslâm toplumunu, yükselme çağının madde ve mânâda güçlü günlerine döndürebilmek için geri kalış sebepleri üzerinde durup çareler aradılar. Hemen hepsinin ittifak ettiği bir zayıflama ve geri kalma sebebi de ictihad kapısının kapanması, taklidin, şuursuz ve tefekkürsüz dinî hayatın müslümanlara hakim oluşu idi. İşte bu sebeple Hindistan'dan Fas'a kadar birçok ülkede ortaya çıkan ıslâhâtçılar taklide savaş açmış, ictihadı teşvik etmiş, ferd ve kuruluşlar olarak ictihad teşebbüslerinde bulunmuşlardır.

1. Mısır:
Şeyh Muhammed Abduh (v. 1905) hocası ve kader arkadaşı Cemaleddîn Efgânî'nin daveti üzerine Paris'e gitmiş ve orada el-Urvetü'l-vüskâ isimli bir dergi çıkararak30 aynı adı taşıyan gizli bir cemiyet vasıtasıyla İslâm dünyasına dağıtmışlardır. Derginin ilk sayısında neşredilen ve çıkış maksadını açıklayan yazıdaki bir madde mevzûmuzla ilgilidir: "Bütün müslümanları, selefin tutunduğu köklere tutunmağa çağırmak, çünkü bu işin evveli ne ile düzen buldu ise sonu da onunla düzelecektir."
Abduh ömrü boyunca bu prensibe sadık kalmış; el-Ezher'de giriştiği ıslâhât teşebbüsünde, derslerinde ve eserlerinde taklidin yerine ictihadı ve ilmî düşünceyi yerleştirme gayesini hedef almıştır. Mısır Müftüsü olduktan sonra verdiği fetvâlar genellikle icthada dayanmaktadır. Bunların içinde posta sandığına para yatırmak, hayat sigortası, şapka giymek gibi yeni konulara ait olanları da vardır.
Abduh'un en sadık ve meşhur talebesi Reşîd Rızâ (v. 1935) Suriye'den Mısır'a göçtükten sonra hocası ile iştişare ederek genel hedefleri el-Urvetü'l-vüskâ ile aynı olan el-Menâr dergisini 1898 yılında çıkarmaya başlamıştır. Dergide taklidi yeren, ictihadı teşvik eden yazılar, eski ve yeni müelliflere ait risaleler neşretmiş,31 ayrıca 1904 yılından başlayarak vefatına kadar bin civarında dinî suale yazılı cevap (fetvâ) vermiştir. Vefatından sonra altı cild halinde toplanıp neşredilen32 bu fetvâlar, eski ve yeni bir çok meseleye cevap getirmekte ve kitap, sünnet, istihsan, mesâlih (amme menfaatı), örf gibi şer'î delillerden ictihadla çıkarılmış bulunmaktadır. Reşîd Rızâ'nın 1325 yılında basılan ve Türkçe tercümesi de iki defa basılmış bulunan33 Muhâverâtü'l-muslih ve'l-mukallid isimli eseri, İslâm dünyasının ve müslümanların çeşitli problemleri yanında bilhassa ictihad ve taklid konularını işlemekte, karşılıklı konuşmalar halinde taklidi mahkum ve ictihad hareketini teşvik eylemektedir. Abduh'un talebelerinden olup bilâhare Ezher şeyhliği yapan Mustafa el-Merâgî 1935 yılında, Ezher ulemâsından kurulu bir fetvâ heyeti teşkil etmiştir. Bu heyet, fetvâlarında belli bir mezhebe bağlı kalmamış, delili kuvvetli olan ictihadları tercih etmiş, hakkında nass bulunmayan meselelerde umûmî ve husûsî örfe, âmme menfaatine ağırlık vermiştir.34
1961 yılında çıkan ve Ezher Üniversitesi'ni yeniden düzenleyen kanun, Meşîhatü'l-Ezher bünyesinde Mecmau'l-buhûs isimli bir kuruluşa da yer vermiştir. Bu kuruluşun, İslâm'ın araştırılması ve yayılması hedeflerine yönelik çeşitli komisyonları ve faaliyetleri içinde mevzûumuzu yakından ilgilendiren birisi de 1964 yılından bu yana yapılgelen ilmî kongrelerdir (el-mu'temerât). Şimdiye kadar dokuzu gerçekleştirilen bu milletlerarası ilmî toplantıların ilkinde (Mart, 1964) ictihad ve taklîd konularındaki tebliğlere ağırlık verilmiş ve bu mevzûuda şu kararlar alınmıştır.
a) Kur'an-ı Kerîm ve Sünnet dinî hükümlerin asıl kaynaklarıdır. Bu iki kaynaktan hüküm çıkarmak, şartlarını taşıyan ve ictihadını caiz olan sahada yapmış bulunan her müslümanın hakkıdır.
b) Müslümanların menfâatlerini korumak ve yeni ortaya çıkan meseleleri şer'i hükümlerine kavuşturabilmek için öncelikle fıkıh mezheblerinden ihtiyâcı karşılayan ictihadları seçmek gerekir.
c) Aranan hüküm fıkıh mezheblerinde bulunmazsa önce mezheblerin usûlü dairesinde, bu da mümkün olmazsa mutlak mânâda toplu ictihada (el-ictihâdu'l-cema'î) başvurulur. Kuruluş, gerektiğinde başvurulmak üzere toplu icitihadın yollarını tanzim edecektir.35
Kuruluş, yaptığı dokuz toplantıda siyâsî, ictimâî, iktisâdî, dinî ve hukukî birçok konuyu ele almış, hazırlatılan tebliğler tartışılmış, tavsiye kararları alınmıştır. Bunlardan bazı örnekler vermek gerekirse:
Birinci kongrede ictihâd, ikincisinde çeşitli şekilleri ile sigorta, faiz ve zekât; üçüncüsünde yine sigorta, dinî günler ve bayramların tesbit usûlü, haccda kesilen kurbanların değerlendirilmesi, dördüncüsünde İslâm ülkelerinin faydalanabilmesi için çeşitli kanun taslaklarının hazırlanması... konuları, yukarıda zikredilen usûl ve ölçüler içerisinde incelenmiş ve hükme bağlanmıştır.
Ezher'in başlattığı bu toplu ictihad teşebbüsü aşağıda zikredeceğimiz benzerlerine de örnek olmuştur.

2. Suriye:
Cemaleddin el-Kâsimî (v. 1914) bu asrın başlarında Suriye'de dinî ve ictimâî ıslahat öncülüğü yapanların başında gelir. 49 yıllık ömrü içinde, çeşitli meşgaleler arasında, 100'ün üzerinde eser veren bu gayretli âlim, Şah Veliyullah, Abduh gibi müceddidlerin takipçisidir. Onun ictihada davet konusundaki faaliyetleri idarecileri tedirgin etmiş, "Cemâlî Mezhebi" diye bir mezheb kurduğu iddiasıyla gözaltına alınmış, kitapları müsadere, tetkik ve iade edilmiştir. İctihad-taklid konusundaki düşüncelerine şu sözleri ışık tutmaktadır:
"Hak ve isabet yalnızca bir mezhebin veya görüşün inhisarında değildir. Allah bu ümmete birçok müctehid verme lütfunda bulunmuştur. İctihad yoluyla ilmî ıslâhâttan maksat bir mezhep kurup halkı ona çağırmak değil, ilim yolcularının azimlerini kamçılamak, meseleleri delilleriyle birlikte kavramalarını sağlamaktır. Biz ictihatta müstakiliz; ne taklid eder ve ne de taraf tutarız."36
Kâsimî ve arkadaşı Abdurrezzâk el-Beytâr'ın gayretleri boşa gitmemiş, aynı yolu benimseyen M. Ahmed Zerkâ, Ma'rûf Devâlibî, Saîd Ramazân el-Bûtî gibi âlimler Suriye'de bu temayülün temsilcileri olmuşlar, tesirlerini kendi ülkelerinin dışına da taşımışlardır.

3. Tunus:
Tunus'ta, müftülük ve Zeytûne Üniversitesi şeyhliği (rektör mesabesinde) yapmış bulunan Muhammed Tâhir b. Âşûr, Efgânî ve Abduh'un yolunda yürümüş, Abduh gibi o da âlimler topluluğunun (akademi vb.) ictihadını teşvik etmiştir:
"İslâm ümmetinin ülke ve halk olarak ihtiyaçları ölçüsünde ictihad farz-ı kifâyedir. Yolları ve vasıtaları imkân dahilinde ve güçleri mevcut olduğu halde ictihad mevzûundaki kusurları sebebiyle ümmet günaha girmiştir. (Ulemâ, kendi dinî hayatlarında uygulamak üzere ictihada kendilerini verme imkânını kullanmadıkları için günahkârdır. Halk, âlimlerden bunu istemedikleri, ictihadı teşvik eden ehliyetli kişilerden yüz çevirdikleri için günaha girmişlerdir. İdareciler, âlimleri ictihada sevketmeyi ihmal ettikleri için günah işlemişlerdir.) İctihad müessesini kapalı tutmanın kötü tesirleri, önceki müctehidlerin yaşadığı zamanlardakine benzemeyen meseleler ile ümmetin, reyler içinden bir rey (ictihad, mezhep) ile amel etmek durumunda oldukları meselelerde ortaya çıkmaktadır. Bu ikinci durumda âlimler mezheplerin görüşlerinden birini tercih etmelidirler... Bütün bunları yapmak üzere İslâm ülkelerinde bulunan âlimlerin en ehliyetli olanları seçilmeli ve bir akademi (mecma') kurulmalıdır.37

4. Cezayir:
Cezayir'in doğusunda Konstantiniyye şehrinde doğan Abdülhamîd b. Bâdîs (v. 1940) Cezayir'in kurtuluş hareketinin olduğu kadar, bu ülkedeki dinî ve içtimâî ıslâhâtın da unutulmaz siması, büyük lideridir. Zeytûne Üniversitesi'nde okumuş, et-Tâhir b. Âşûr'un öğrencisi olmuş, 1912'de Hicâz'a giderek buradaki selefî âlimlerden ilim ve fikir almıştı. İbn Bâdîs memleketine döndükten sonra ders, kitap, konferans ve periyodik neşriyat vasıtaları yanında 1931'de kurduğu "Cem'iyyetü'l-ulemâi'l-müslimîne'l-Cezâyyiriyyin" cemiyeti yoluyla görüşlerini yaymış, mektebini yerleştirmiştir.
Abduh, İbn Âşûr gibi ıslâhâtçıların çizgisini takip eden İbn Bâdîs, ülkesinin şartları öyle gerektirdiği için daha çok tarikatlere cephe almış, bu arada kitap ve sünnete dönmeyi kurtuluş şartı saymıştır.38
İbn Bâdîs ve Mâlik b. Nebî gibi öncülerin peşinden giden Cezayirli aydınlar ve idareciler her yıl tekrarladıkları milletlerarası ilmî toplantı ve kongrelerden (el-Mültekâ) birini de (1983'te yapılan) ictihad konusuna tahsis etmişlerdir. Toplantıyı tertipleyen Din İşleri Bakanı açış konuşmasında "Bu asırda ictihad ile yeni meselelere cevap getirilemeyince meydanın ehliyetsiz tahrifçiler ile donuk mukallidlere kaldığını, ulemanın ictihad hareketini ihya ile mükellef bulunduklarını" ifade etmiştir. İctihadın mahiyeti, geçmişi, halihazır durumu, geleceği, ictihad konuları, şekli, müctehid yetiştirme yolları gibi konularda yüzlerce tebliğin tartışıldığı bu toplantıda şu tavsiye kararları alınmıştır.
Ürdün İslâm İlâhiyyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdülaziz Hayyât başkanlığındaki birinci komisyonun kararları:
a) Ehliyetsiz kişilerin yanıltıcı ictihadlarına karşı müslümanları uyarmak gerekir.
b) Ulemanın, çağımızın getirdiği meseleleri çözmek üzere ictihad etmeleri gereklidir.
c) Öğretim müesselerinde programlar müctehid yetiştirmeyi hedef alarak düzenlenmelidir.
d) Halkın, meselelerini, ehliyetli âlimlere götürmeleri istenmelidir.
e) Âlimler, asrın problemlerini kavrayacak seviyeye gelmeli ve asrın problemlerini halletmek için mutemed mezheplerden (ictihadlardan) en uygun olanını seçmelidirler...
f) Kitap ve sünnetin nassları ile icmaa aykırı ictihad yapılamaz.
Ma'rûf Devâlîbî'nin başkanlığındaki ikinci komisyonun kararlarından bazıları:
a) Komisyon bu asırda ictihadın zarûrî olduğu hükmünü teyid eder.
b) İslâm dünyasında ferdî veya toplu halde (cemâî, akademilerde) yapılan ictihad teşebbüslerine bir bütünlük ve düzen kazandırılmalı, faaliyetlerin haber ve bilgisini yayan periyodikler çıkarılmalıdır.
c) Bir İslâm fıkıh ansiklopedisi çıkarılmalıdır.
d) Mukeyeseli İslâm hukuku tedris eden fakülteler kurulmalıdır.
e) İctihad komisyonları ve akademileri öncelikle şu konular üzerinde durmalıdır:
- İslâm İktisad teorisini ortaya koymak.
- Sosyal adalet prensibini incelemek.
- İslâm bankaları tecrübesini ve İslâmî sigorta müesseselerini incelemek, sonra da bunları İslâm ülkelerinde yaygınlaştırmak.
- Gıda ve meşrûbat mevzûularında haram-helâl açısından incelemeler yapmak.
-Haccda kesilen kurbanlar meselesini, fukaralığa çare ve israfı önleme prensiplerinden hareketle çözüme bağlamak.
- Yeni bazı ameliyat şekillerini ve organ nakillerini, insanın değeri ve hayat hakkı açısından inceleyerek şer'î hükme kavuşturmak...
Dr. Fâdıl el-Cemâlî'nin başkanlığındaki üçüncü komisyon, müctehid yetiştirme hedefine yönelik eğitim ve öğretim tedbirlerinin alınmasını teyid etmiş, değişecek ictihadların örf, âdet ve zamana bağlı amme menfaatlerine dayalı olan ictihadlar olduğunun altını çizmiş, toplu ictihadların gerekliliğine işaret etmiş ve ictihad mertebesine gelememiş insanların taassub göstermeden bir mezhebe tâbî olabileceğini ifade etmiştir.39

5. Hindistan ve Pakistan:
Şah Veliyyullâh'ın vatanında önemli idarî mevkilere de gelmiş bulunan Ebu'l-Kelâm Âzâd'ın (v. 1959) uzunca bir makalesini, taklidi ve ictihadı ihya çağrısı ile noktaladığını görüyoruz: "davetsiz (irşad ve propagandasız) ıslâhât, delilsiz davet olmaz. Taklid devam ettikçe delile bakılmaz. Şu halde kör taklidin kapısını kapayıp, ictihad kapısını açmak her ıslâhın ilk hareket noktasıdır..."40
Geçen asrın sonlarında vefat eden Seyyid Ahmed Han (v. 1898), bu asrın başında yaşayan Seyyid Emîr Ali (v.1928), halen yaşamakta olan Dr. Fazlurrahman gibi, usûl-i fıkh ve Ehl-i Sünnet prensiplerini zorlayan modernistleri klâsik ictihad çizgisi dışında tutarsak, Ebu'l-Kelâm Âzâd, Şiblî Nu'mânî (v. 1914) gibi zevât, Cemaat-i İslâmî denilen bir ihyâ hareketinin (Veliyullâh, Abduh ve İbn Bâdîs çizgisinde selefî hareket) zeminini hazırlamışlardır.41 Ülkemizde de tanınan Ebu'l-Â'lâ el-Mevdûdî merhum ile Ebu'l-Hasen en-Nedvî bu çizginin temsilcileridir.
Pakistan Devlet Başkanı Ziyâ ül-Hakk'ın isteği üzerine "İslâm Düşüncesi Meclisi" tarafından hazırlanan ve 1982 yılında ilk baskısı yapılan rapor Pakistan ekonomisinden faizi kaldırmayı hedeflemiş bir toplu ictihad örneğidir. Müzakerelere meclisin İslâm ilimlerinde mütehassıs 12 üyesinden başka ekonomi dalında ihtisası olan 15 şahıs katılmıştır. Meclis'in raporu faizsiz bir ekonominin hem uygulanabilir, hem de yüksek insânî ve ahlâkî değerlere uygun bir sistem olduğunu ortaya koyan başarılı bir denemedir.42

6. Suûdî Arabistan :
İbn Teymiyye yolunda bir ıslahat hareketine imam olan Muhammed b. Abdulvahhâb'ın selefî din anlayışına dönüş davetine icabet eden Suudî Arabistan'da hakim fıkıh mezhebi Hanbelî mezhebi olmakla beraber, Kral Abdülazîz b. Suûd şu talimatı vermiştir: "İhtilaflı meselelerde delili en kuvvetli mezhep tercih edilerek hüküm teke indirilmelidir."43
Râbıtatü'l-Âlemi'l-İslâmî'ye bağlı olup yedi seneden beri Mekke'de faaliyet gösteren "Fıkıh Akademisi (Mecmau'l-fıkh)", inceleme ve araştırmalarını toplu ictihad metoduna göre yürütmektedir. Akademi Müdürü Dr. Tallâl Ömer Bâfakıh, sekizinci dönem çalışmaları dolayısıyla yaptığı bir açıklamada akademinin faaliyetinin ictihadla alâkasını şu cümlelerle açıklamıştır: "Akademi müslümanların dinî ve dünyevî hayatlarında, ailevî, ictimâî ve iktisâdî hayatlarında ortaya çıkan meselelerle meşgul olmaktadır. Bazan fıkıh kitaplarında bahsi geçmeyen meseleler ortaya çıkıyor ve ictihada ihtiyaç gösteriyor. Akademi, kitap ve sünnete dayalı toplu(cemâî) ictihad ile reyini ortaya koyuyor -ki bu, asrımızda ictihattır- ve müslümanlara iyileştirici ilacı ihtiva eden çözümler sunuyor."44
1981 yılında Tâif'te yapılan 3. İslâm Zirvesi'nin tavsiye kararı gereği kurulan Fıkıh Akademisi'nin açılış merasiminde (26 Şaban 1403/1983) Kral Fahd b. Abdülaziz, İslâm âlimlerini ictihad yapmağa çağırmış ve şöyle demiştir: "Bizim düşüncemize göre müslümanların bölünmesi, âlimleri, yeni meseleleri toplu ictihad ile hükme kavuşturma konusunda çekingen kılmıştır. Bugün -kardeşlerim- olay ve suallerin nasıl çoğaldığını görüyorsunuz. Bütün zaman ve mekânlarda âlimlerin ve müctehidlerin bolca bulunmasına rağmen problemler çoğalmıştır; ancak bu iş eski ve yeni fıkıh üzerinde yeterli araştırma sonunda âlimlerin kabulü ile desteklenmedikçe ferdî ictihad ile yetinilmeyecek kadar önemlidir ve Allah'a karşı sorumluluk taşımaktadır."45
Mezkûr akademi bu merasimle faaliyetlerine başlamıştır. Bu yıl hazırlanan faaliyet programında yeniden neşredilecek eserelerin listesi yanında, üyelerin görüşleri alınarak hazırlanmış araştırma ve fetvâ konuları cetveli vardır. Bu konuların bir kısmı el-Ezher'in Mecmau'l-buhûs'unda da ele alınmıştır, bir kısmı ise yepyeni meselelerdir.

7. Türkiye :
Türkiye'de önce Sırât-ı Müstakim, sonra Sebilürreşâd adıyla intişâr eden, yazarları arasında Manastırlı İsmail Hakkı, İzmirli İsmail Hakkı, Halim Sâbit, Ahmed Naim, Mehmed Akif (Ersoy) gibi zevâtın bulunduğu mecmûa, İslâm'ı anlama ve ıslâhât programı bakımından Efgânî, Abduh mektebinin esaslarını benimsemiştir. İlk üç isim tarafından yazılan makalelerde ictihad kapısının açık ve ictihadın dinî ve hayatî bir zarûret olduğu ortaya konmuştur.46 1908'den sonra derginin başmuharrirliğini üstlenen şairimiz Mehmed Akif Bey, Abduh ve Ferid Vecdî'nin bazı makale ve eserlerini tercüme ederek mecmûada neşretmiştir.
Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi, Beyânu'l-Hak mecmûa-sında neşredilen bir makalesinde ferdî ve toplu ictihadın mümkün olduğunu ve yapılması gerektiğini ifade etmiştir.47
Reşid Rızâ'nın yukarıda sözü edilen eseri, Mezâhibin Telfîkı ve İslâm'ın bir Noktaya Cem'i adıyla Ahmed Hamdi Akseki tarafından dilimize çevrilmiş ve önce Sebilurreşâd'da kısmen tefrika edilmiş, sonra kitap halinde basılmıştır.48
1949 yılında kurulan Ankara İlâhiyât Fakültesi, 1959 yılından itibaren açılan Yüksek İslâm Enstitüleri (sonradan İlâhiyât Fakültelerine çevrilmiştir) ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne bağlı İslâm Araştırmaları Enstitüsü'nde yapılan tezlerin büyük bir kısmı ictihad metodunu kullanan, delil ve araştırmaya dayanan ilmî eserlerdir. Son yıllarda İstanbul'da Ensâr Vakfı ve İslâmı İlimler Araştırma Vakfı tarafından tertib edilen ilmî-İslâmî seminerlerde örtünme, vade farkı, narh ve enflasyon, işçi-işveren münasebetleri gibi konularda araştırma ve ictihad mahsûlü tezler ortaya çıkmış ve tartışılmıştır.

Netice :
Son iki asırda, İslâm dünyasında ıslâhât hareketlerine öncülük etmiş, faaliyetleri yürütmüş olan şahıslar iki grup teşkil etmektedir. Birinci grup akıl-nakil münâsebeti konusunda eski İslâm filozoflarının yollarını tutmuş, akla öncelik vermiş, nakli tevil etmişlerdir. Modernist veya reformcu diye isimlendirilen bu şahıslar, Kur'ân'ın ruhu ile şeklini, maksadı ile örneklerini ve uygulamalarını birbirinden ayırmakta, akla ve fayda prensibine ağırlık vererek nasslara aykırı, fakat kendilerince maksada uygun görüşler ileri sürmektedirler. Tipik örneğini Hindistanlı Seyyid Ahmed Han'da gördüğümüz bu hareketi biz İslâmî ıslâhât ve ictihad içinde görmüyoruz. İhyâcı, muhafazakâr gibi isimlerle anılan, bizim müceddid demeyi tercih ettiğimiz öncüler ise sahâbe devrinden itibaren gelişen, dört mezheb imamının yaşadığı devirlerde tekemmül eden usûl (metodoloji) çerçevesinde kitap ve sünneti yorumlamakta, diğer şer'î delillerden de istifade ederek asrın meselelerine çözümler getirmektedirler. İşte bu mânâda tecdid ve ictihad, asrımızda tartışma konusu olmaktan çıkmış, yukarıda örneklerini sunduğumuz ferdî ve toplu teşebbüslerde uygulanır olmuştur. Bugün İslâm'ı anlama ve uygulama konusuna ictihad metodu ile yaklaşan ferd ve kuruluşların listesi sayfalara degil kitaplara sığmaz ölçüye ulaşmıştır. Bu ilmî mesainin, bu mânevî cihadın hem müslümanlara, hem de bütün insanlığa adâlet, refah ve ebedî mutluluk yollarını açmasını, sınırsız Rahmet Sâhibi Mevlâmızdan diliyoruz.

 



18. 1985 yılında İzmir'de yapılan milletlerarası I. İslâm Araştırmaları Sempozyumu'nda tebliğ olarak sunulmuştur.
19. Mecelle, md. 14.
20. Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunda İctihad, Ankara, 1975, s. 25-30.
21. Age., s. 169 vd.
22. Fazlurrahman, İslâm, Ankara, 1981, s. 255.
23. Sıddîk Hasen Han, el-Iklîd li-edilleti'l-ictihâd ve't-taklîd, İstanbul, 1296; et-Tarîkatu'l-muslâ fi'l-irşâd ilâ terki't-taklîd, İst., 1296.
24. Abdulfettah Ebû Gudde, Takdimetu-kitâbi'r-raf'i ve't-tekmîl li'l-Lüknevî, Haleb, ts. 21-29: "Âyet veya hadîsten dayanağını bulamadığım bir hükme itimad etmem. Sâhih ve sarîh hadîse aykırı reyleri terkederim, bu reylerin sahibi müctehidleri ise mazur ve mecûr bilirim..."
25. Fıkıh usûlünde İrşâdu'l-fühûh, fıkıh ve hadîste Neylu'l-evtâr, ed-Dureru'l-behiyye; tefsirde Fethu'l-Kadîr isimli matbû eserleri bunlara örnektir.
26. Meselâ el-Kavlu'l-müfid, el-Veliy fî şerhi hadîsi'l-veliyy.
27. Muhammed b. Ali es-Senûsî, İkâzu'l-vesnân, Beyrut, 1968, s. 61-128; Buğyetu'l-makâsıd, s. 53 vd., 93 vd.
28. el-Mercânî, Nazûratu'l-hak, Kazan, 1287, s. 15 vd.
29. Dr. Abdulbâsıt Muhammed Hasen, Cemâleddin el-Efgânî, Kahire, 1982, s. 87 vd.. Mahzûmî'nin Hâtıratu Cemâleddin isimli eserinden naklen.
30. ilk sayısı 13 Mart 1883 te çıkmıştır.
31. Hayreddin Karaman, Dört Risâle, İz Yayıncılık, İst. 2000.
32. Nşr. Dr. Selâhaddin el-Müneccid, Beyrut, 1970.
33. Birinci baskı Mezâbihin telfîkı adıyla İst. 1914; İkinci baskı yeni harflerle ve İslâmda Birlik ve Fıkıh Mezhebleri adıyla Ankara, 1974. Bu kitap tarafımızdan da tercüme edilmiş, uzunca bir giriş yazılmış ve 1996 yılında Gerçek İslâmda Birlik adıyla basılmıştır.
34. Heyet, Mecmâu'l-buhâsi'l-İslâmiyye târihuhû ve tatavurruh, Kahire, 1983, s. 149.
35. age., s. 371.
36. Zâfir el-Kâsımî, Cemâleddin el-Kâsımî, Kahire, 1961 (Kâsımî'nin Kavâidu't-tahdîs isimli eserinin başında).
37. M. Tâhir b. Âşûr, Mekâsıdu'ş-şerîa, Tunus, 1978, s. 140 vd.
38. Dr. M. Fethi Osman, Da'vetu'l-ıslâh, Kostantiniyye, 1983. tebliğ.
39. Yayımlanmış kongre kararları.
40. Dr. Abdulmun'im Ahmed en-Nemr, el-İctihâd fi'l-karni'l-âhîr, Cezayir, 1983, s. 26.
41. Dr. Fazlurrahman, age., s. 283.
42. Arapça tercümesi ve tab'ı 1984 yılında Suûdî Arabistan Abdulaziz Üniversitesi İslâm Ekonomisi Araştırma Merkezi tarafından yapılmıştır.
43. Mecelletu'r-râbıta, Temmuz, 1983 nüshası, s. 10.
44. Ahbâru'l-Âlemi'l-İslâmî, 25 Şubat 1985 nüshası, s. 4.
45. Mecelletu'r-râbıta, s. 9.
46. Sırât-ı Müstakim, II, ve IV. ciltler; Sebîlurreşâd XII. cilt.
47. Sayı: 18, s. 403.
48. İstanbul, 1332/1914. İkinci baskı, Ank., 1974

 

***********************************************

 

İslâm Ortak Pazarı

Türkiye'nin ortak pazara girmesi üzerinde yıllardır yapılan tartışmalar, geçtiğimiz yıl yapılan başvuru ile yeniden alevlenmiş, lehte aleyhte birçok yazılar yazılmış ve tartışmalar yapılmıştır. Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na girmesine karşı çıkanlar bunun faydadan çok zarar getireceğini, bazı maddî, ekonomik faydalar sağlamasına karşılık mânevî değerlerimizi tahrip edeceğini, bizi dinimiz ve milliyetimizden edeceğini ileri sürmekte, AT'a karşı "İslâm ortak pazarını" teklif etmektedirler. İyi niyetten, din ve millet gayretinden kaynaklanan bu tavır saygıya lâyıktır ve zikredilen mahzurları hiçbir müslümanın küçümsemesi, göze alması düşünülemez. Aynı iman ve genel kanâatleri benimseyen kişilerin tartıştıkları konular şunlardır: Zikredilen mahzurlar gerçekten ve bu ölçüde söz konusu mudur? Topluluğa girmenin sağlayacağı avantajlardan müstağni kalmak mümkün müdür? Hem AT'a girilmez, hem de İslâm ortak pazarı kurulmazsa bundan dolayı İslâm dünyasının karşılaşacağı ekonomik zarar, mânevî değerleri de etkileyerek vahim sonuçlar doğurmaz mı?
Yukarıda sıraladığımız soruların bir kısmına cevap teşkil eden bir yazıyı, Arapça'dan tercüme ederek takdim ediyoruz. Bu yazı, 1987 yılında (18-22/Safer/1407) Ahmed Salâh Camcûm tarafından Dünya İslâm Birliği'nin tertip ettiği bir konferansa sunulmuş faydalı bir araştırmadır. A. Salâh bir tarihte Suûdi Arabistan Ticaret Bakanlığı yapmış değerli bir iktisatçı ve araştırmacıdır.

Giriş:
İslâm ülkelerinin içinde bulundukları geri kalmışlık, diğer ülkelere göre tartışmasız açık gerçekler olan husûsları çözümsüz problemler haline getirmektedir. Kezâ İslâm ülkelerinin yaşadığı ihtilâflar ve parçalanmalar, aralarında birleşme ve yakınlaşmayı, uğruna kafaların kesilmesi, kanların akması, olmadık külfetlerin yüklenilmesi gereken bir mesele haline sokmaktadır. Bu geri kalış ve parçalanışın -her ikisinin de- sebebi Allah'ın Kitâbı ve Resûlü'nün (sav) sünnetinden uzaklaşmaktır. Allah Teâla Kitâb'ında şöyle buyuruyor. "İşte bu, tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir., ben de sizin Rabbinizim, bu sebeple bana kulluk ediniz."49 "İşte bu, tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir, ben de sizin Rabbinizim, bu sebeple benden (benim rızam için günahlardan) sakının."50 "İnsanlara şahit (örnek) olasınız diye sizi böylece üstün bir ümmet (faziletli bir toplum) kıldık..."51
Ümmet (İslâm toplumu), Allah'ın kitabını terkedip başka hedeflere yöneldiğinden beri birlik ve üstünlüğünü kaybetmiş, artık şu meâldeki âyet ve hadîsin muhâtabı olmuştur: "Allah'ı unuttular. Allah da onlara kendilerini unutturdu; işte onlardır yoldan çıkanlar."52 "O gün onlar sayıca çok olacaklar fakat selin geride bıraktığı çer-çöp gibi." (Hadîs). İslâm ümmeti dertlerinin tedavisine bu noktadan başlayacaktır; geri kalış, parçalanış, alçalış ve küçümsenişi de ihtiva eden dertlerin tedavisine; öyle ki bu yüzden ümmet, diğer milletlerin oburlar gibi etrafında çöreklendiği bir çanak haline gelmiştir. Allah'ın gözünden düştükten sonra diğer insanların da gözünden düşmüş, artık önem verilmez, hesaba katılmaz olmuştur. Kısmen veya kül halinde aleyhine peşipeşine kararlar alınırken onun varlığı bile hatırlanmamakta, kıymet verilmemektedir. Bütün bu olumsuz gelişmelerin sebebi Allah'ın Kitabı'nı hayatından çıkarınca özünü ve dayanaklarını da kaybetmiş olmasıdır. Halbuki Allah o Kitab ile bu ümmeti yüceltmiş, zafere ulaştırmış, yeryüzünde hâkimiyet vermiş, onu "iyiyi emreden ve gerçekleştiren, kötüyü yasaklayan ve ortadan kaldıran, Allah'â iman eden" örnek ümmet yapmıştı.
Bu noktada ortaya çıkan soru şudur: Bu ümmeti, Allah'ın kendileri için takdir ettiği şeref, hâkimiyet ve konumuna çıkaracak yol gerçek mânada Kitâb'a ve Sünnet'e dönmek olduğuna göre bu hedefin engelleri var mıdır? Eğer engeller varsa bunlar nedir; ümmetin içinden mi gelmektedir, yoksa dışarıdan mı gelmektedir? İçeriden ve dışarıdan gelen bütün nevileriyle bu engelleri aşmanın yolu nedir?
Bir İslâm ortak pazarı kurmanın mümkün olup olmadığını anlamak üzere yukarıdaki soruları açmak ve cevaplandırmak konusunda başarılı olmayı umuyoruz.

İslâm Dünyası veya İslâm Ümmeti:
Çeşitli kuruluşların tesbitlerine göre bugün müslümanların sayısı, bir kısmı kırk beş İslâm ülkesinde, diğer kısmı diğer gayrimüslim ülkelerde dağılmış olmak üzere bir milyar civarındadır. Yine basında yer aldığına göre dünya nüfusu da beş milyar civarındadır. Buna göre müslümanlar, dünya nüfusunun beşte birini teşkil etmektedirler. Bunlar farklı kökler ve ırklardan gelmektedirler. Aralarından Araplar yüz milyon civarında olup müslüman nüfusun onda birini oluşturmaktadırlar. Müslüman nüfus içinde Araplardan başka Afrikalılar, Türkler, İranlılar, Afganlılar, Hindler, Bengalliler, Pakistanlılar, Endonazyalılar, Malaylar, bir kısım Avrupalılar, Amerikalılar, Türk asıllı Rusyalı ve Çinliler vardır. İslâm ümmeti içinde yer alan bu insan çeşitleri yeryüzünde kuvvet, yayılma, nüfûz bakımlarından önemli birer unsurdur; "Lâ ilâhe illallah Muhammedun rasûlullah" parolasını esas alarak hareket ettikleri takdirde Allah'ın kendilerine vâdettiği hâkimiyet gerçekleşecektir.
Bu büyük nüfusun dünya üzerinde yayıldığı bölgeler, her bakımdan en önemli stratejik bölgelerdir. Nüfûsun çoğu ekvatorun kuzeyinde yıl boyu mûtedil iklim kuşağında bulunmaktadır. Buralarda ne suları donduran aşırı soğuklar, ne de hayatı ve çalışmayı felce uğratan aşırı sıcaklar vardır. Yıl boyunca kullanılabilen sıcak su yolları üzerinde bulunması yanında Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının en önemli bölgelerini de içine almakta, Pasifik'ten Atlas Okyanusu'na kadar uzanmaktadır. Bu yollar, yeryüzünde bulunan ve bilinen en ucuz ve yaygın taşıma yollarıdır. İslâm ülkelerinin ekonomik varlıklarına baktığımız zaman çokluk ve çeşitlilik bakımından ürünlerinin ona, kendi nev'i içinde eşi bulunmaz bir ekonomik gelişme sağlayacak durumda olduğunu görürüz. Zirâî ürünler, hayvan, temel mâdenler, petrol, önemli ölçüde kıymetli mâden ve deniz ürünleri bu çerçeve içinde yer almaktadır.
Yukarıda arzedilen durum şu husûsu açık bir şekilde ortaya koymaktadır: Tevhîd inancına bağlı İslâm ümmetinin nüfus sayısı ve zikredilen imkânlar içinde bulunduğu yerler ona, başka insanların meydana getirdiği toplulukların hiçbirine benzemeyen bir topluluğu (birliği) hem de çok güçlü bir şekilde kurma hakkı ve imkânı vermektedir. Çünkü İslâm ümmetini birleştiren binanın temeli, bütün insan medeniyetlerinin de üzerinde kurulduğu inançtır. Onu, Allah'ın insanlığa son mesajı olan bir İslâm nizamı korumaktır; bu son mesajdır, çünkü onu Son Peygamber (sav) getirmiştir. Bu özellik, halihazırda hiçbir insan topluluğunda mevcut değildir; çünkü onlar toplumlardan din ve inancı uzaklaştırmışlardır. Avrupa ve Amerika'ya bağlı topluluklar (birlikler, birleşmeler) toprak, menfâat, komşuluk ve madde unsurlarına bağlı bulunmaktadır. Bunlar zayıf ve gevşek temellerdir, bunların dağılıp çöktüğünü günbegün toplumlarının çöküş ve çözülüşlerinde görüyoruz. Komünist topluluklar da proleterya hakimiyeti temelleri üzerine kurulmuştu, sonunda onun da zaferi birçok toplumun potansiyellerini zâyî etmek, emellerini boşa çıkarmaktan ibaret oldu.
Mevcut maddî özellikler ve dinamikler, doğu ve batı blokları ile Japonya'da kendini gösteren topluluk ve birliklere imkân verdiğine göre, müslüman kitlenin de kendi aralarında en büyük topluluk ve birliği meydana getiren güç ve imkânları olmalıdır ve vardır. Çünkü zikredilen topluluklar aslında birbiri ile kaynaşmış bir bütün olmadıkları gibi halihazırda da aralarında ihtilâfa düşmüş ve soğuk, sıcak savaşmaya başlamışlardır. Bunun için canlı bir örnek olarak batı topluluğunu alalım. Aralarında ortak olan demokrasi rejimi temel alınırsa bu topluluğun çerçevesine Amerika, Avrupa ve Japonya girmektedir. Bazı devletler ve bunların en büyüklerinden olan İslâm devletleri, Afrika ve Güney Amerika devletleri üzerinde bu büyük demokrasi ülkelerinin menfâatleri çatışınca aralarında ekonomik savaş başladı ve bu savaşı özellikle Amerika, iktisâdî bakımdan güçlü olan iki devlete karşı başlattı; Batı Almanya ve Japonya. Bu savaş Batı Alman markı ile Japon yeninin diğer paralar karşısında değerini arttırdığı için dış dünyaya ihracâtlarını da menfî yönde etkilemiş oldu. Öte yandan komünist blokta Rusya ile Çin arasındaki ilişkiler de daha iyi değildir. Hasılı büyük bloklar içinde parçalanma gittikçe şiddetlenmekte ve çatlak büyümektedir.
Çağdaş medeniyetin en eski sahibi olan Avrupa'ya dönüp baktığımızda, II. Dünya Savaşından bu yana, sözü geçen medeniyetin temelleri, dinamiklerini ve dünya üzerindeki liderliğini yavaş yavaş kaybettiğini görüyoruz. Avrupa, kendisine büyük servetler akıtan sömürgelerini kaybetmiştir, dünya devletlerini sömürme ve baş eğdirmede kullanıldığı askerî gücünü kaybetmiştir. Bu gelişmeler sonunda Avrupa kendisini, iki büyük güç diye anılan iki blokun karşısında bulmuş, devletler arasındaki parçalanma ve ihtilâfların devam etmesi halinde bu iki büyük gücün ağır pençeleri altında ezilivereceğini anlamıştır. Bu durum karşısında Avrupa için tek çıkar yol, varlığını, medeniyetini, elinde kalan teknoloji, ilim ve sınırlı kaynaklarını koruyabilmek için birleşmek, bloklaşmaktır. İşte bu gereklilikten yola çıkan Avrupa, kendi topluluğunu iki büyük güçten korumak için 1957 yılında Avrupa Ortak Pazarı'nı kurmaya teşebbüs etmiştir.
Bu pazarın üzerine oturduğu temelleri araştıracak olursak şunları tesbit edebiliriz: a) Ortak demokrasi mirası, b) Aslında üçüncü dünyanın sömürülmesine dayanan, sonra kendi kabına çekilen ortak medeniyet, c) Avrupa kıtasında ortak sınırlar ve komşuluk, d) İki büyük gücün hâkimiyetinden kaynaklanan ortak düşüş, e) Ortak kaynakların azalması, f) Ortak olarak dinlerden, mânevî ve ahlâkî değerlerden uzaklaşarak materyalizm nazariyesini, davranışta mutlak hürriyet ve serbestlik ilkesini benimsemek, kendini herhangi bir ahlâkî fazilet ve prensiple bağlı saymamak şeklinde kendini gösteren düşünce sistemi ve ahlâk anlayışı. Avrupa kendisini kuşatan mezkûr tehlikelerden korunmak için uzun vâdeli, yıllar sağlayacak ve sonunda sağlam bir iktisâdî dayanışma içinde uygulanacak bir düzen ve kuruluş meydana getirmiş oldu. Avrupa Ortak Pazarı'nın başarıları kendini göstermeye başladığı ve hedeflerinden birçoğu gerçekleştiği için, İslâm Ortak Pazarından söz ederken mezkûr pazarın kuruluşunda atılan adımlardan faydalanmamız mümkündür; bununla beraber İslâm ümmeti ile Avrupa Ortak Pazar topluluğu arasındaki farklar ve İslâm ümmetinin kendine mahsus özellik ve dinamikleri de gözden ırak tutulmayacaktır.
Bâtılın devleti olur da Hakkın devleti nasıl olmaz?

İktisâdî Kalkınma:
İslâm Ortak Pazarı'ndan sözetmeden önce bu büyük kuruluşa hazırlık mahiyetinde olan ve tedricen ona götüren bazı önemli adımları ele almak gerekmektedir. İktisatçılar, düşünce tarihinin geniş çerçevesi içinde önce ülkelerin kendi kendine yeterliği vakıasını tesbit ediyorlar. Sonra adım adım iktisâdî dayanışmaya doğru gidildiği görülüyor. Gerçekte ise bu iktisâdî bloklaşmalar ciddî şekilde ancak II. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkmıştır. Herhalde bu gelişme, savaşın doğrudan sonuçlarından biridir. Çünkü savaş ve sonrasında her devlet çeşit çeşit ekonomik krizler, gıda, madde ve âlet eksikleri ile karşı karşıya kalmış, bu durum düşünürleri mezkûr güçlüklerin üstesinden gelmek için harekete geçmiştir.
İtiraf etmek gerekir ki bütün insanlığın birlikte kalkınıp gelişmeleri bu hayatın özelliklerinden biridir. Çünkü bunca rızık, kabiliyet ve tabîî serveti yeryüzüne dağıtan Yüce Kudret, bu nimetlerin tamamını belli bir yere vermemiş, fakat -kendince bilinen bir hikmetle- dünyanın her tarafına yaymış, dağıtmıştır. Aynı şeklide kabiliyet ve beceriyi de belli bir topluma vermemiş, hiçbiri diğerinin yardımından uzak kalmayacak şekilde bunu da bütün insanlar arasında dağıtmıştır. Nasıl fertler ilerlemek ve gelişmek için birbirlerine muhtaç ise, birinde olmayan kabiliyet ve beceri diğerinde, onda olmayan berikinde varsa, toplumlar ve milletler de böyledir, böyle kılınmıştır. Bundan dolayıdır ki, insan "sosyal bir varlıktır"; insanlar ancak fertleri birbirini tamamlayan bir toplum içinde yaşayabilirler, toplumdan ayrılarak yalnız başlarına hayatlarını sürdüremezler. Ferd, aile ve kabile için sözkonusu olan bu gerçek, bence toplumlar ve milletler için de geçerlidir. İşte bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, bir devlet, yahut birkaç devletin meydana getirdiği bir birlik ve blokun, dünyanın geri kalan kesimi ile alâkasını keserek yaşayabileceğini düşünmek normal değildir ve tabiata hâkim olan kanunlara aykırıdır. Hatta bütün genişliğine rağmen iki Amerika bile, "Amerika, Amerikalılarındır" sloganını yaymış ise de, dünyanın geri kalan kısmı ile alâkasını kesme politikasını yürütememiştir. Çünkü hiçbir devlet ve blok, coğrafî yeri, tabiî servetleri, iktisâdî imkânları, nüfusu, hava ve su yolları bakımından, üzerinde yaşayan insanlara istikrarlı bir hayat sağlayacak hayatî ihtiyaçlara cevap veremez, bunları tek başına karşılayamaz; kaçınılmaz olarak kendisinde bulunmayan bir şey başka bir devlette bulunacak, başka devletlerin muhtaç oldukları bazı şeyler de onda fazlası ile mevcut olacaktır.
İşte Allah'ın yeryüzüne hâkim kıldığı bu "birlikte gelişme" kanunu aynı toplum içinde yaşayan ve birbirini tamamlayan fertler gibi -ve aynı seviyede- insanlığı da birbirine bağlı, birbirini tamamlayan ve yardımlaşan bir bütün haline getirmektedir. Allah ne doğru buyurmaktadır: "Dünya hayatında maişeti (hayatî ihtiyaçları) onlar arasında bölüştürdük, bir kısmı diğer kısmını yönetsin diye bazılarını, diğerlerinden derece derece üstün kıldık, Rabbi'nin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır."53 Şa'ravî Hocamız bu âyeti tefsir ederken "bir grupta mevcut olan sıfat ve üstünlükler diğerlerinde yoktur ve bunlar mezkûr vasıfları ile onlardan üstündürler, ancak berikilerde de onlarda bulunmayan sıfat ve meziyetler vardır ve bunlar da bu bakımdan onlardan üstündürler. İşte insanlığın tekâmülü, Allah'ın insanlık üzerindeki mutlak adâleti kendini böyle gösetermektedir..." diyor. Bu açıklamalar gösteriyor ki, kendi yağıyla kavrulma prensibini hem bir devlette, hem de birkaç devletin oluşturduğu bir toplulukta uygulamak güçtür. Gerçek ve tam bir iktisâdî gelişme ve bütünleşme, ancak bütün devletler ve bütün insanlık arasında gerçekleşebilecektir. İktisâdî gelişmeyi birkaç devlet arasında, dar ve makûl sınırlar içinde, karşılıklı fedâkârlıklar göstererek geçici ve mecburiyet gereği gerçekleştirmek mümkün olabilir, fakat bu asla devamlı olamaz. Böyle bir gelişmede mezkûr grup, diğer ülkelerle tam bir ilişiksizlik içinde olamaz; olacak şey şahıs ve malların hareketi bakımından topluluk ülkeleri ile diğerleri arasında bir ilişki ve muâmele farkının bulunmasından ibarettir.
Devletleri böyle kısmî bloklaşma ve topluluk kurmaya iten sebepleri şöyle sıralamak mümkündür: a) Savaş yüzünden azalan (bulunmaz hale gelen) ithal mallarını kolayca temin etmek; bu II. Dünya Savaşı'nda daha çok görülmüştür. b) Büyük iktisâdî topluluklar karşısında dayanışma arzusu; Avrupa Ortak Pazarı bunun bir örneğidir. c) Zayıf devletlere karşı büyük ve güçlü devletlerin fiyatlara hakim olmak, sömürmek ve yönetmek arzuları; böylece büyük devletler ham maddeleri ucuz fiyatla alacak ve bunlardan ürettiği malları yüksek fiyatlarla satacaktır; halihazırda kalkınmakta olan ülkelerin, büyük devletler karşısındaki durumları budur. Özellikle İslâm ülkeleri, büyük devletlerin oluşturduğu topluluk ve blokların baskısı altında kendi mallarını en ucuz fiyatla vermek ve onların mallarını diledikleri fiyatla satın almak suretiyle bu acı gerçeği yaşamaktadırlar.
Birkaç devletin birleşmesiyle tam bir iktisâdî gelişmenin mümkün olamayacağı ve bu ülkelerin, diğerleri ile ilişkilerini keserek yaşayamayacakları konusundaki inancımızı korumakla beraber bu nevî toplulukların, "diğer topluluklarla eşit şartlarda görüşmek ve tek oluşlarına nisbetle daha iyi sonuçlar elde etmek" üzere potansiyel bir güç ve dinamik bir direnme imkânı sağlayacağını inkâr edemeyiz.
Hangi şeklide olursa olsun birkaç devlet arasında kurulacak bir topluluk yoluyla iktisâdî gelişme ve bütünleşme ancak şu ön tedbirlerin zaman içinde uygulanması ile gerçekleşebilir: Serbest ticaret, gümrük birliği, ortak pazar, ekonomik birlik ve nihayet ekonomik bütünleşme ve gelişme. Maksada götüren bu adımlar da şöyle bir sıra takip ederek gerçekleşir:
a) Her bir devlet diğer (yabancı) devletlerle arasındaki gümrük tarifelerine dokunmamak üzere topluluk devletleri ile karşılıklı olarak ya birden, yahut da birkaç merhalede gümrük tarifesini kaldırırlar,
b) Topluluk devletleri, diğer devletlere karşı gümrük tarifelerinde birlik sağlarlar.
c) Mal ve üretim araçlarının normal akışını (hareketini) önleyen bütün engeller ortadan kaldırılır.
d) Önce aradaki farklılıkları kaldırmak üzere ekonomik politikalar, sonra da sosyal, malî ve nakdî politikalar ile ekonomik dönemlerle ilgili politikalar düzenlenir.
e) Nihayet kararları bağlayıcı olan ve millî kararların üstünde bulunan bir "otorite ve karar mecii" oluşturmaya sıra gelir. (Geniş bilgi için Dr. Mahmud Bâbelellî'nin kitabına bakılabilir).54
Uzun vâdeli bir program içinde Avrupa Ortak Pazarı'nın takip ettiği yol da yukarıdaki gibi olmuştur. Avrupa devletleri bu pazarı kurarken bir yandan iki büyük devlet karşısında devletlerarası siyasî ve iktisâdî varlıklarını koruma, diğer yandan küçük ve güçsüz devletlere karşı bir merkezî güç oluşturma, bunların ham maddelerini en ucuz bedel ile alma ve son aşamadaki üretimlerini en yüksek fiyatla satma niyet ve şuûru içinde hareket etmişlerdir.

Avrupa Ortak Pazarı:
Burada Dr. Hüseyin Ömer'in el-Munazzamâtu'd-devliyye ve't-tatavvurâtu'l-ıktisâdiyyatu'l-hâdise isimli kitabına işaret etmek ve Avrupa Ortak Pazarı hakkında kuşbakışı kısa bir bilgi vermek istiyorum. Çünkü bu kuruluş ile bizim buradaki konumuzu teşkil eden İslâm Ortak Pazarı arasında sıkı bir ilişki vardır. Şöyle ki, bu kuruluş 25 Mart 1957 tarihinde yapılan Roma Anlaşması ile başlayan kısa hayatı içinde elle tutulur başarılar elde etmiştir. Mezkûr anlaşma Avrupa devletlerinden Batı Almanya, Fransa ve İtalya ile Benelüx devletleri (Belçika, Hollanda ve Lüksemburg) arasında yapılmıştı. Bu tarihte mezkûr altı devlet arasında bir ekonomik birlik kurulmuş oluyordu. Bu devletlerin toplam nüfusu -o tarihte Amerika Birleşik Devletleri'nin nüfusuna eşit olup- 164 milyon civarında idi. Toplam millî hasılaları 180 milyar dolar, kömür üretimleri 250 milyon ton, çelik üretimleri 57 milyon ton idi. İthalat potansiyelleri Amerika'dan daha büyük idi.
Mezkûr anlaşma şu husûsları ihtiva etmektedir: 12 ilâ 15 yıl sürecek olan bir geçiş dönemi içinde bu altı devlet arasında gümrük engellerini ortadan kaldırmak, tarifeleri birleştirmek, mal, hizmet, işçi ve sermaye akışını kolaylaştırmak. Her biri özel fonksiyonlara sahip olmak üzere şu kuruluşları gerçekleştirmek:
a) İcra heyetlerini kontrol etmek üzere genel pazar konseyi.
b) Birinci derecede icra organı olan ortak pazar meclisi.
c) Anlaşmanın uygulanmasını kontrol etmek ve meclise tavsiyelerde bulunmak üzere pazara bağlı komisyon.
d) Pazar'ın kararlarının uygunluğunu ve anlaşma metninin doğru yorumunu sağlamak üzere adâlet divanı (mahkeme).
e) Zayıf üye devletlere yardımda bulunmak üzere bir milyar dolar sermayeli yatırım ve kalkınma bankası.
Bu dönem içinde Ortak Pazar'a yeni katılmalar oldu. Danimarka, İngiltere, İrlanda ve Yunanistan'ın katılmaları ile 1981 yılında sayıları on ikiye yükseldi. Türkiye bir yandan bir Avrupa devleti olması, diğer taraftan da yirmi bir üyeli Avrupa Konseyi' nin bir üyesi olması sıfatı ile Ortak Pazar'a girme talebinde bulundu. Şu anda Türkiye, Ortak Pazar'a katılma yolundaki engelleri kaldırma çabası içindedir. Bu engellerin başında Kıbrıs meselesi ile, Yunan asıllı ve Türklere düşman bazı kuruluşların faaliyetleri gelmektedir. Ayrıca bazı üye devletlerin Türkiye'ye karşı "farklı yapı"ya dayalı menfî bakışları vardır; Türk Anayasası laiklik prensibini benimsemiş olmasına rağmen onlar Türkiye'yi bir İslâm ülkesi olarak görmektedirler.

Orak Pazar'ın geçen otuz yıl içinde gerçekleştirdikleri:
Ortak Pazar'ın kuruluşu üzerinden otuz yıl geçmiş olması sebebiyle üye devletler, otuzuncu yıl için 25 Mart 1986 tarihinde ihtifaller düzenlediler. Basın ve yayın organları bu münasebetle "geçen otuz yıl içinde ortak pazarın neleri gerçekleştirdiği" konusunu gündeme getirdiler, röportajlar yaptılar. Bunlardan çıkan sonucu şöyle özetlemek mümkündür.
Bilindiği üzere üye devletler, 1985 yılında bir plân üzerinde anlaşmaya vardılar. Buna göre 1992 yılından itibaren Avrupa Topluluğu bir nevi federal devlet oluşturacak, bu da tam bir ekonomi ve nakit birliği kurmak suretiyle gerçekleştirilecektir. Topluluğun hedefi böylece dünyanın en büyük ekonomik gücünü teşkil ve temsil etmektir. İmdi bu hedef ne ölçüde gerçekleşmiştir? Ekonomi uzmanlarının değerlendirmelerine göre Ortak Pazar, ekonomi bakımından yalnızca bir başarılı gümrük birliği ve "ziraat, kömür ve çelik" konularındaki bir ortak pazardır. Bunlardan kömür ve çelik sahası çökmek üzeredir. Diğer sahalarda ise, menfâatleri çatışan on iki devletin ortak bir karar almaları güç olduğu için önemli darboğazlar vardır. Ancak üye devletler arasında gümrüğün kaldırılmış olması aralarındaki ticârî ilişkinin önemli ölçüde genişlemesini sağlamış, bu da hem ekonomik kalkınmayı kamçılamış, hem de üye devletlerin hayat seviyesini yükseltmiştir.
Avrupa para sistemine gelince, Avrupa Konseyi 13 Mart 1979 tarihinde işlemeye başlayan Avrupa para sistemi kuruluşu yoluyla üye devletler arasında daha sıkı ve güçlü bir para dayanışmasının zarûrî olduğu kararını almıştır. Bu kuruluşun hedefi, topluluk içinde mümkün olan en büyük ölçüde para istikrarının sağlanmasıdır. Aslında bu hedefe de, daha kapsamlı bir stratejinin parçası olarak bakmak gerekir. Bu stratejinin amacı istikrar içinde belli bir kalkınma hızının elde edilmesi, tam istihdamın sağlanması, topluluk içinde hayat seviyesinin birbirine yaklaştırılması ve bölgeler arası farkın azaltılmasıdır.
Dr. Horst Engerare et-Temvîl ve't-tenmiye dergisinin Ocak 1983 sayısında neşredilen bir makalesinde konu ile ilgili olarak şu açıklamayı getirmektedir: Bu sistemin esası sâbit, fakat değişmeyi kabul eden bir kur yapısına dayanmaktadır. Her paranın, Avrupa para birimine bağlı bir esas kuru (değiştirme değeri) vardır. Avrupa para birimi, Avrupa ekonomik topluluğunu teşkil eden devletlerin belli miktardaki paralarından oluşan bir pakete dayanmaktadır. Avrupa para birimi, Avrupa para sisteminde temel bir rol üslenmektedir; otomatik kur ayarında bu birim, bir hesap birimi olarak devrede bulunmaktadır. Dr. Engerare bu konuda geniş bilgiler verdikten sonra sözlerine şöyle devam etmektedir: "Avrupa para sistemi başından beri ortak merkez bankalarının yönetimine tâbî olmuş ve mâlî bakımdan elastikiyet göstermiştir."
Dr. A. Şahâte de es-Sıyâsetu'd-devliyye isimli derginin 84. sayısında çıkan bir yazısında şunları kaydetmektedir: Ortak Pazarı kuran Roma Anlaşması'nın üzerinden otuz yıla yakın bir zaman geçtikten sonra hâlâ üye devletlerin kendi aralarında siyasi ve ekonomik ünitelere ayrıldıkları görülmektedir; beklenen birleşme gerçekleşmemiştir. İhtilâf, gerçekleştirilmek istenen siyasî birliğin derecesi çevresinde söz konusudur. Üye devletlerden başta Fransa'nın bulunduğu bir grup Birleşik Avrupa Devleti'nin sür'atle geçekleştirilmesini isterken, Britanya ve Yunanistan'ın başını çektiği diğer grup önce sınırlı amaçları gerçekleştirmek üzere topluluğa bağlı organ ve kuruluşların faaliyetlerinin ele alınıp tadil edilmesini, ancak bu amaçlara ulaştıktan sonradır ki daha kapsamlı icrâata yönelinmesini istemektedirler."
Yukarıdaki açıklamalar da göstermektedir ki, kuruluşundan bu yana otuz yıl geçmiş bulunan Avrupa Ortak Pazarı, bütün çaba ve denemelerine rağmen üyeler arasındaki menfâat çatışması sebebiyle belirlediği hedeflere ulaşamamıştır. Bununla beraber mezkûr teşebbüs büyük çapta ticaret, taşıma ve işlem birliği sağlamış, bu da üye devletlere, iki büyük devlete muhtaç olmadan kendilerini koruma ve kalkınmakta olan ülkeler üzerinde farklı bir güç merkezi edinme imkânı sağlamıştır.
Bu arada Türkiye ve Fâs gibi bazı devletler de Avrupa Ortak Pazarı'na katılmak ve bunun sağladığı kazançtan istifade etmek üzere hareket geçmişler, yola koyulmuşlardır.

İslâm Ortak Pazarı
Kanâatime göre bir İslâm Ortak Pazarının kurulmasını gerektiren ve ümmeti buna çağıran temel yapılar, Avrupa Ortak Pazarı'nın temellerinden daha güçlüdür. Bu araştırmanın başında arzettiğimiz ve Avrupa Ortak Pazarı'nın sahip bulunduğundan daha çok, geniş ve güçlü olan iktisâdî, mâlî ve coğrafî unsur ve imkânlar bir tarafa, İslâm ümmetinin üyelerini birbirine bağlayan öylesine önemli farklı bir faktör vardır ki, bunu, menfâate dayalı bağları ne olursa olsun, başka bir pazar topluluğunda bulmak mümkün değildir. Gerek bu kuruluşun ve gerekse diğer İslâmî müesseselerin işte bu temel üzerine oturması ve bu bağ ile bağlanması gerekir. İşte bu bağ, bu temel İslâmdır; ümmeti bütünleştiren, bütün kopmaz bağlara ve ilişkilere kaynaklık eden İslâm bağlantısıdır. İslâm dünyasının üyelerini birbirine bağlayan, kenetleyen bu sağlam kök gözardı edilirse kurmaya çağırdığımız bütün yapılar yıkılır ve sarıldığımız bütün dallar kopar. Biz İslâm Ortak Pazarı ve üzerine oturacağı önce dinî, sonra maddî ve diğer unsurlara bu açıdan bakıyor ve şu âyetlere yeniden işaret ediyoruz:
"İşte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim; artık beni sayıp sakının."55
"İşte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim; artık bana kulluktan ayrılmayın."56
"Allah'a ve Resûlüne itaat edin, birbirinize düşmeyin ki, zayıflarsınız ve gücünüz gider; sabredin, şüphesiz Allah sabredenler ile beraberdir."*
"Sizden, hayra çağıran, iyiyi emreden ve kötüyü yasaklayan bir ümmet olsun, kurtuluşa erenler işte bunlardır. Kendilerine ilahî açıklamalar geldiği halde ayrılığa düşen, parçalanan topluluklar gibi olmayın; onlar için büyük azâb vardır."57
"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirinin yakını ve koruyucularıdır; bunlar iyiyi emreder, kötüyü yasaklar, namazı kılar, zekâtı öder, Allah'a ve Resûlüne itâat ederler; Allah yakında işte onlara merhamet edecektir, Allah izzet ve hikmet sahibidir."58
"Allah'ın vahyettiği ile hükmetmeyenler yok mu, işte kâfirler onlardır."59
"Allah'ın vahyettiği ile hükmetmeyenler yok mu, işte zâlimer onlardır."60
"Allah'ın vahyettiği ile hükmetmeyenler yok mu, işte yoldan çıkmışlar onlardır."61
"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa bilsin ki, ondan bu asla kabul edilmeyecektir ve o âhirette ziyan edenlerden olacaktır."62
Ayrıca Resûlullah'ın (sav) dilinden bize gelen bazı hadîslere de işaret etmek istiyorum:
Enes (ra) rivâyet ediyor: "İçinizden hiçbiri, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz."
İbn Ömer (ra) rivâyet ediyor: "Müslüman müslümanın kardeşidir, kardeşine ne zulmeder, ne de onu zulme teslim eder. Kim kardeşinin ihtiyacı peşinde koşarsa Allah da onun ihtiyaçlarını karşılar. Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse Allah da onun, âhiret sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir. Kim bir müslümanın ayıbını örterse Allah da âhiret gününde onun ayıbını örter."63
Ebû Hureyre (ra) rivâyet ediyor: "Müslüman, müslümanın kardeşidir, ona ne hıyanet eder, ne yalan söyler, ne de yüzüstü bırakır. Müslümanın bütünü -namusu, malı, kanı- müslümana haramdır. Takvâ şuradadır (kalbdedir). Bir kimsenin kardeşini küçük görmesi kötülük olarak ona yeter de artar."64
Nu'man b. Beşîr (ra) rivâyet ediyor: "Müminler birbirlerine karşı sevgi, merhamet ve şefkatleri bakımından bir vücut gibidir, vücudun bir uzvu rahatsız olunca diğer uzuvlar da uykusuzluk ve ateş çekerek ona katılır."65
Ebû Mûsâ (ra) rivâyet ediyor: "Peygamberimiz parmaklarını birbirine geçirerek şöyle buyurdu: Bir mümin diğeri için birbirini tutan, kenetleyen yapı taşları gibidir."66
İbn Mes'ûd (ra) rivâyet ediyor: İsrailoğullarına ilk kusur (eksiklik) şöyle girmiştir: Biri diğerine rastlar ve 'Be adam Allah'tan kork, şu yaptığını yapma çünkü bu sana helâl değildir' derdi. Sonra ertesi gün aynı adama, aynı hal ve davranış içinde iken yine rastlar, fakat bu durum onunla oturup kalkmasına, yiyip içmesine mâni olmazdı. Onlar bunu yapınca Allah da kalblerini birbirine kattı (hepsi aynı ahlâkı paylaşır oldular). "Peygamberimiz (sav) bu noktada şu âyeti okudu: "İsrailoğullarından kâfir olanlar Dâvûd ve Meryem oğlu İsâ diliyle lânetlendiler; çünkü onlar Allah'a başkaldırmış, sınırı aşmışlardı, işledikler kötülükleri önlemek için gayret etmiyorlardı; bu yaptıkları ne kadar da kötü idi; onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün, nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kötüdür: Durum şu ki, Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azâb içinde devamlı kalıcıdırlar..." Peygamberimiz (sav) devamlı şöyle buyurdular: "Asla -siz böyle olmayacaksınız- Allah'a yemin ederim ki, ya iyiyi emredecek, kötüyü engelleyecek, yola getireceksiniz, yahut da Allah gönüllerinizi birbirine katacak (hepiniz kötülerin ahlâkı ile ahlâklanacaksınız), sonra da onları lânetlediği gibi sizi de lânetleyecektir."67
Tekrar altını çizmek istiyorum: İslâm ülkelerinin ilişkileri bütün hal ve şekillerinde bu sağlam din temeli üzerine oturmalıdır. Bu temel onları, nerede olurlarsa olsunlar kopmaz bağlarla bağlamakta, bütünleştirmektedir. Herkes biliyor ki İslâm'ın ebedî mesajı yücelerden gelen mesajların sonuncusudur ve bu mesaj kıyamete kadar her zaman ve yerin şartlarına uygun bulunmaktadır, insanlığın muhtaç bulunduğu bütün çözümler onda, kıyamete kadar beşeriyetin maruz kalacağı, karşılaşacağı bütün soruların cevabı ondadır. Eğer bugün insanlığın muhtaç bulunduğu bu çözümlerin bilinip tanınmasında bir kusur varsa bu kusur, son asırlarda parçalanma ve gerileme sebepleri ile kuşatılmış bulunan müslümanlara aittir. Onlar hâlâ gaflet uykusuna dalmış, cehalet içinde kalmış, gerçeğin tâ kendisi olan Allah Kitâbından uzaklaşmış olma durumlarını muhâfaza etmektedirler.
Hangi seviyede ve sahada olursa olsun eğer müslümanlar ortak bir işe kalkışma ve İslâmi bir yakınlaşma ve yardımlaşma dâvasında samîmi iseler bunun kesin olarak sağlam bir temele oturması gerekir; bu temel ise İslâm dinidir. İşin hareket noktası, iticisi ve temeli İslâm dini olmadıkça ona "İslâmî, İslâm'a ait" demek caiz değildir. Çünkü bir işe ve teşebbüse bu büyük sıfatı yakıştırır, sonra da ona aykırı davranırsak Allah'ın kâfirlerden daha şiddetli bir şekilde tehdit ettiği münafıklar safına katılmış oluruz:
"Şüphesiz münafıklar, cehennemin en alt katındadırlar ve onlara asla yardımcı bulamazsın."68
İslâm Ortak Pazarı genel olarak iktîsâdî faaliyet zemini üzerinde ve zaman içinde oluşmaktadır. Bu zemin önemli ve hayatî bir zemindir. İslâm ekonomisi, diğer bütün ekonomik sistemlerden, şu vasıfları ile farklı bulunmaktadır: İslâm ekonomisi madde ile ruhu, yer ile göğü, Yaratıcı ve O'nun talimatı ile kulları ve bunların görevlerini birbirine bağlamakta, birlikte değerlenmektedir. İktîsâdî meseleler ile ilgili çözümlerini, teorilerini ve hükümlerini bu geniş bakış açısının ışığı altında geliştirip ortaya koymaktadır. Halbuki diğer ekonomik sistemler din, insan, ahlâk ve değerleri bir yana bırakmaktadır. Eğer bazı ahlâkî değerleri devreye koyarsa bu da onların din ve ahlâka dayalı olmalarından değil, toplumu yönlendiren kurallar olması bakımından iltifat görmektedir; işte İslâm ile diğer iktisadî doktrinler arasındaki bu temel fark aynı zamanda bu dinin ebedî ve evrensel olmasının sırrına da işaret etmektedir; çünkü İslâm meseleleri, bütün insanlığın ve kâinatın hayatına hâkim bulunan kaidelerin ışığı altında ele almaktadır.
Ülkeleri arasında ortak bir pazar kurmak istediğimiz İslâm dünyasına bir göz atarsak bunlardan çoğunun rejim olarak İslâm'ı uygulamadıklarını görürüz. Bunun da sebebi İslâm dünyasının uzun yıllar boyunduruğu altında inlediği sömürgeciliktir. Sömürgeciler bu yıllar içinde mezkûr devletlerin (müstemlekelerin) mükadderâtına hükmetmişler, kendi hüküm, kanun ve sistemlerini onlara dikte etmişlerdir. Bu devletlerin bazıları anayasalarında açıkça laik olduklarını belirtmektedirler; bunun mânâsı rejimin din ile bir bağlantısının bulunmadığıdır. Bu ülkeler bütün kanun ve sistemlerini, ister doğuya, ister batıya bağlı bulunsun din dışı sistemlerden almış bulunmaktadırlar.
Bundan daha da önemlisi bütün İslâm ülkelerinin karşı karşıya bulundukları kültür savaşıdır (veya kültür istilâsıdır). Bu savaş İslâmi öğretim, miras ve kültürün kökünü kazımış, dinin taleplerine ters düşen bütün boyutları ile eğitim ve öğretim programlarına hâkim olmuştur. Allah'ın korudukları müstesna bütün İslâm toplumları bugün okul ile cami, gök ile yer, toplum ile Allah'ın Kitab'ı arasında tam bir kopmanın ve ayrılmanın sıkıntısını yaşamaktadırlar.
Bütün bunlardan sonra şimdi kendi kendimize sormamız gerekiyor: Bu iki ters istikamet arasındaki boşluğu doldurmak nasıl ve ne zaman mümkün olacaktır? Yol ve yöntem olarak İslâm'ı benimsemeyen toplumlar arasında İslâmî müesseseler kurup işletmek mümkün müdür? Beşerî kanunlar ile İslâmî kaideler çatıştığı zaman birine veya diğerine öncelik vermek mümkün olacak mıdır?
Şu gerçeği de itiraf etmemiz gerekir ki, ülkelerimizde -iktisat ilminin de bir parçasını teşkil ettiği- sosyal ilimler konusunda yapılan ilmî çalışmalar ve uygulamalar ideal İslâm örneğini ortaya koyma noktasına gelememiştir; çünkü İslâm ümmetinin her sahada geri kalmasının bir sonucu olarak ictihad hareketi de asırlardan beri durmuştur. Bu sebepledir ki, sözü geçen problemleri ele almak, teoriler oluşturarak, bunları uygulamak ve geliştirmek üzere yeterli fırsatın verilmesine, İslâmi çözüm bekleyen günün meselelerini çerçevesi içine alacak olan ictihad faaliyetine imkân tanınmasına şiddetle ihtiyaç vardır.
İşte bu sebeplerden ötürü herhangi bir ortak İslâmî hareketi plânlarken, buna teşebbüs ederken dikkatli ve ihtiyatlı davranmamız, sabırlı ve tedbirli olmamız, çabuk sonuç beklemememiz, ümmeti içine düştüğü bulaşma ve parçalanmadan kurtarmanın kolay bir şey olmadığını gözden uzak tutmamamız gerekmektedir. Yapılan plân bütün bu faktörleri bir arada göz önünde bulundurmak, bunun yanında küfrün, İslâm'a ve müslümanlara karşı bir tek millet oluşturduklarını dikkate almak durumundadır. Şunun altını bir daha çizelim ki, İslâm ümmetinin asıl problemi, diğer faktörlerden çok Allah'ın Kitabından ve Resûlü'nün (sav) yolundan uzaklaşmalarında gizlidir. Ve müslümanların, her şeyi kuşatan ilâhi rahmetten ümit kesmemeleri, dinine yardım edenlere Allah'ın da yardım edeceğini bilmeleri gerekir.
Bir İslâm Ortak Pazarı'nın kurulması işinin gerçekleşmesi -Allah'ın izni ile- mümkündür. Son çeyrek asır içinde yayılarak gelişen İslâmî uyanış bu imkânın da işaretlerini vermektedir. Fakat çeşitli engellerle dolu bulunan yol ve seyir daima her şeyi yeni baştan gözden geçirmeyi, gerekli düzeltmeleri yapmayı kaçınılmaz kılmaktadır; tâ ki gayretler boşa gitmesin, güç ve imkânlar dağılmasın!
1381/1961 yılında Dünya İslâm Birliği'nin, 1391/1971 yılında İslâm Konferansı Teşkilâtı'nın kurulması kanâatime göre İslâm ümmetinin parçalarını bir araya getirmek, aralarındaki bağı güçlendirmek, farklı ve birbirinden uzak bakış açılarını birbirine yaklaştırmak için gerekli olan İslâmî uyanışın müjdesi ve başlangıcı mahiyetindedir. Yine kanâatime göre bu kuruluşlardan önce veya sonra gerçekleştirilen çeşitli mahallî kuruluşlar -ki Arap Birliği ve buna bağlı Arap Ortak Pazarı, Ortak Arap İktisâdî Birlik Konseyi, Arap Kalkınma Fonu, Arap Para Fonu gibi kuruluşlar, Körfez Ülkeleri Yardımlaşma Konseyi, İslâm Kalkınma Bankası bunlara dahildir- iktisâdî, siyâsî, askerî, kültürel, sosyal sahalardan hangisinde olursa olsun yapılacak ortak İslâmî bir yardımlaşmanın esaslarını ve dayanaklarını hazırlayan faaliyetler cümlesindendir. Bütün çeşitli sûret ve şekilleri ile bu faaliyetler, daha geniş bir İslâmî ortak faaliyetin müjdesini vermektedir.
Dr. M. Muhammed Bâbelellî bir İslâm Ortak Pazarı kuruluşunun çeşitli aşamalarda gerçekleşmesi gerektiği, bunun da İslâm ülkeleri arasındaki ticaret hacminin büyümesi ile başlayacağı, bu maksatla İslâm Konferansı Teşkilâtı Sekreterliği'ne bağlı ve İslâm ülkelerine ait bir yüksek iktisat konseyinin kurulması gerektiği kanâtini taşımaktadır. (İslâm Ortak Pazarı isimli kitabının üçüncü bölümü).
Biz de Dr. Bâbelellî'nin bu kanâatini paylaşıyoruz. Çünkü İslâm Ortak Pazarı kuruluşu için faaliyet gösterecek olan "kurucu organ"ın kırk beş İslâm ülkesini içine alan bir İslâm dünyası teşkilâtından çıkacak siyâsî karara dayanması ve diğer İslâmî kuruluşlarca da desteklenmesi kaçınılmazdır. Bu hareketi yönetip yönlendirecek yüksek bir iktisat konseyine ihtiyaç vardır. Bu konsey şu faaliyetleri yürütmelidir: a) Üye devletler arasındaki ekonomik ilişkileri güçlendirmeye çalışmak. b) Ticârî ve sınâî değişim imkânlarının geniş bir etüdünü yapmak. c) Ayrıca şu sonuçları gerçekleştirecek imkânları araştırmak: Sermaye, emek, teknik ve teknoloji akışının kolaylaştırılması, İslâm pazarı içinde üretilen malların korunması, sınâileşmiş ülkelere satılan ham madde fiyatlarını iyileştirmek için uygun ortam ve şartların bulunması.

Hazırlayıcı Faaliyetler:
Bir İslâm Ortak Pazarı kurulabilmesi için izlenmesi gereken temel faaliyetleri şöylece sıralamak mümkündür:

1. Siyâsî karar:
İslâm dünyası teşkilâtının, İslâm ülkeleri arasında bir ortak pazar kurulması doğrultusunda siyasî bir karar almalarında zarûret vardır. Bu karar aynı zamanda, bu büyük işi yürütecek yüksek bir iktisat konseyinin kurulmasını da içine alacak ve bu konseyden "uzun vâdeli, aşamalı, her bir aşaması diğerine götüren, zaman içinde gerçekleşen, tutarlı, uygulanabilir ve tam bir plân" hazırlaması istenecektir. Benim düşünceme göre bu plân en az yirmibeş yıllık bir süre içinde gerçekleşebilecektir, azamî süre ise otuz yıldır. Mezkûr plânın bir araştırma dönemi olacak ve bu araştırma şu sahaları tam olarak içine alacaktır: İslâm ülkelerinin ekonomik imkânları, ülkeler arasındaki ticârî alış-veriş hacmi, sınâîleşme hareketi, üretilen mallar, bütün çeşit ve şekilleriyle hizmet ve emek potansiyeli, ülkelerin ithâlat ve ihrâcatları, bu sahalarda iş gören kuruluşları, aralarında işbirliği ve yardımlaşma imkânları, İslâm dünyası içinde ve dışındaki yatırımları, aralarında yardımlaşma olabilecek İslâm bankaları kurma imkânı, nakit para birliğini gerçekleştirme imkânı, İslâm Para Fonu kurmak, yahut İslâm Kalkınma Bankasının bu fonksiyonu yerine getirmesi imkânı...
Bütün bu araştırmaları yapmak ve bu arada mümkün olan her sahada iktisâdî bağlar meydana getirmeye çalışmak için, kanâatime göre, üç yıllık bir süre yetecektir. Bu müddet içinde yapılacak araştırmalar imkânları toplu olarak ortaya koyacak ve sonra bunlar rakamlara, istatistiklere ve gerçeklere dökülebilecektir.

2. Bilgi edinme imkânının sağlanması:
Yüksek iktisat konseyine, işini yürütebilmesi için elde etmesi gereken bilgileri elde etmek üzere üye devletlerin ilgili kuruluşları ile direkt temasa geçmeleri konusunda geniş selâhiyet verilmelidir. Bu bilgiler halen sağlıklı olarak mevcut bulunmadığından konsey bunları elde etmede büyük güçlüklerle karşılaşacaktır. Bu da üye devletlere, gerekli organ ve kuruluşların meydana getirilmesi, bunlara mahsus çalışma usûl ve metodları arasında birlik sağlanması konusunda konsey ile yardımlaşma görevini getirmektedir. Böyle bir yardımlaşmanın gerçekleşebilmesi için her devletin, mezkûr konsey ile yardımlaşma ve onun isteklerini yerine getirme konusunda açık ve sınırları belli talimat ortaya koymaları şarttır.

3. Durum değerlendirmesi:
Yüksek iktisat konseyinin aşağıdaki gerçekleri göz önüne alması gerekmektedir:
a) İslâm ülkelerinin tamamı kalkınmakta olan ülkeler çerçevesine dahildir, bu ülkelerin, ham maddelerini en ucuz fiyatla alıp işlendikten sonra en yüksek fiyatla tekrar kendilerine satan kalkınmış, sınâileşmiş büyük devletlerin çirkin sömürüsüne tâbî bulunmaktadır. Bu sömürüden kurtulmanın çaresi mezkûr ham-maddeleri İslâm ülkeleri içinde mamûl hale getirmek, aradaki farkın İslâm pazarı dışına gitmesini önlemek ve bunu ortak menfâat ve ihtiyaçlara sarfetmeye çalışmaktır.
b) İslâm ülkeleri geri kalmışlıktan kurtulamadıkları için, büyük emek gücüne sahip bulunmalarına rağmen bu emek, yüksek üretim sağlayacak eğitim ve beceriden mahrum, düşük kaliteli bir emek olarak kendini göstermektedir. Bu sebeple mezkûr emek gücünün seviye ve kalitesini yükseltmek için meslekî ve teknik eğitim yoluyla ciddî gayret sarfetmeye ihtiyaç vardır. Bunu gerçekleştirebilmek için de bu sahalarda ileri gitmiş bazı İslâm ülkelerinden faydalanmak ve bunlar sayesinde emeğin verim ve kalitesini sür'atli bir şekilde yükseltmek mümkün gözükmektedir.
c) İslâm ülkelerini iki temel gruba ayırmak mümkündür. Bunlardan birinci grup ülkelerde bol miktarda mâden ve petrol, ihtiyacından fazla mal ve servet vardır, bu ülkeler mezkûr fazla malvarlığını, bazı Batı ülkelerinde önemsiz faiz geliri ile arttırma yolunu tutmuşlardır, halbuki çeşitli paralar büyük ölçüde değer kaybına uğradığı için mezkûr servet, alınan faizin karşılayamayacağı miktarda erimek ve azalmak tehlikesine maruz bulunmaktadır. Buna karşılık İslâm dünyasına dahil büyük sayıda ülke ziraat, madencilk, balıkçılık vb. imkânları ile üretim yaparak değerlendirmek için o servete muhtaç bulunmaktadır. Bunun ise çeşitli engelleri vardır: 1) Bu ülkelerin hükûmetlerine karşı güvensizlik vardır; çünkü sık sık askerî darbelere ve sosyal değişmelere maruz bulunmaktadırlar, bu da oralara yapılacak yatırımların geri dönmesi konusunda önemli rizikolar oluşturmaktadır. 2) Diğer taraftan mezkûr ülkelerde ekonomik projelerin verimliliğini açık seçik ortaya koyan, makul bir gelir karşılığında sermayeyi yatırıma çekecek tatminkâr araştırma ve incelemeler yoktur. Bu sebeple sermaye-yatırım ilişkisini düzenleyecek İslâm bankalarına, verimliliği etüd eden danışma şirketlerine, her hak sahibinin alacağını garanti eden milletlerarası düzenlemelere ihtiyaç vardır.
d) İslâm ülkeleri arasında, ilişkilere sevgi, anlayış ve yardımlaşma ruhunun hâkim olabilmesi için karşılıklı güven ortamının yaratılmasına büyük ihtiyaç vardır; böylece Resûlullah'ın (sav) "Birbirlerine karşı sevgi, merhamet ve şefkat bakımından müminler bir vücut gibidir; vücudun bir organı hasta olunca diğer organlar da uykusuzluk ve ateş ile ona katılırlar" buyruğu uygulanmış olacaktır.
Konsey böyle bir şuuru gerçekleştirmek ve müslümanların rûhuna yerleştirmek için Dünya İslâm Birliği'nde bulunan dînî heyetlerden faydalanmalıdır. Bu heyetler, müslümanları birbirine bağlayan hacc, iki büyük bayram vb. toplantılardan da faydalanarak bu şuuru zihinlere yereştirip yayabilirler. Böylece hem resmî, hem de millî seviyelerde İslâm kardeşliği duygusu yerleşecek, bütün İslâm dünyasında müslümanlar bu duygu içinde ilişki kuracaklar, hem ferdî hem de içtimâi düzeyde yardımlaşma gerçekleşecektir.

4. Ön kuruluşlar:
İslâm Ortak Pazarı'nın gerçekleşebilmesi için atılması gereken önemli adımlara kısaca temas etmiştik. Yüksek Konseyin zaman içinde hedefe ulaşabilmesi için aşağıdaki tedbirleri de alması gerekmektedir:
Düzenlemeleri yapmaları, gerekli kanunları ve yönetmelikleri hazırlamaları, teknik ve ilmî araştırmaları yapabilmeleri için gereken ilmî, teknik ve idârî organların kurulması. Düşünceme göre bu organlar da şunlar olabilir:
a) İslâm Ortak Pazarı danışma meclisi. Bu meclis, bütün üye İslâm ülkelerinden, dindarlık, ahlâk, geniş bilgi ve tecrübe ölçülerine göre seçilmiş temsilcilerden oluşmalıdır. Her ülkeyi üç, yahut beş kişinin temsil etmesi yeterlidir. Ortak Pazar'ın en yüksek otorisitesini teşkil eden meclis şu görevleri üstlenmelidir: Kanun, tasarı ve yönetmelikleri hazırlayıp çıkarmak, çeşitli icrâ kurullarını denetlemek, hesap sormak, yönlendirmek, programı takip etmek, alınan kararlara göre yürümesini sağlamak, programın yürümesini önleyecek engelleri ortadan kaldırmak, pazarın hedeflerini gerçekleştirebilmesi için ortak ülkelerin sorumluluklarını yüklenmeleri ve yardımlaşmaları işini düzenlemek.
b) İcrâ konseyi: Bu, pazarın birinci derecede icrâ organıdır. Kendilerinde idarî tecrübe ve ekonomi bilgisi yanında temel İslâmî vasıflar olan dindarlık, iyi ahlâk ve doğruluk bulunmak şartıyla üye ülkelerden seçilmiş kişilerden oluşur. Bunların sayısının onbiri geçmemesi uygun olur.
c) Adâlet divanı: Bu mahkemenin görevi anlaşmalarla ilgili hüküm ve kaidelerin tefsiri, pazara ait çeşitli heyetlerin aldıkları kararların sıhhati ve pazarın yüksek hedeflerine uygunluğunun temini. Bu mahkemenin üyeleri Fıkıh Akademisi'nden ve iktisat, banka ve ticaret konularına eğilmiş büyük hukuk adamaları arasından seçilebilir. Böylece halihazırda mevcut çeşitli İslâmî kuruluşlardan faydalanılmış olacaktır.
d) Pazar için İslâm bankası: Kanâatime göre İslâm kalkınma bankası, gerekli tedîlât yapıldıktan sonra bu işi en iyi bir şekilde başaracak kuruluştur. Gerekli tadîlatın hedefi bankanın, pazarın hedeflerine uygun hale getirilmesi, İslâm ülkelerinde yeni İslâm bankaları kurup aralarında bağlantı sağlaması, bunları desteklemesi, bunlar sayesinde İslâm bankacılık prensiplerine göre yatırım imkânlarının kullanılmasıdır. Banka, yukarıdaki fonksiyonlarına ek olarak İslâm ülkeleri arasında para birliğini kurmalı, diğer devletler ile de bütünleştikten sonra gerek İslâm ülkeleri içinde ve gerekse bunların dışında mezkûr parayı ödeme ve değişim vasıtası haline getirmelidir. Bilindiği üzere İslâm Kalkınma Bankası, milletlerarası para fonuna ait çekme hakkı birimlerinden birini karşılamak üzere kendi parası "İslâm dinarı"nı icat etmiştir; ancak bu dinar, Avrupa para birimi gibi bir tedavül konusu değildir.
e) Özel Komisyon ve heyetler: Bunlar da ticârî işler komisyonu, sanâyi komisyonu, zirâat komisyonu, hizmetler komisyonu, taşıma komisyonu, insan unsuru komisyonudur. İlmî ve teknik eğitim, öğretim ve görevlendirme işleri de bu çerçeve içine girmektedir.
f) Şuurlandırma ve yol gösterme heyeti: Kanâatime göre en fazla önem verilmesi ve üyelerinin seçiminde titizlik gösterilmesi gereken heyet budur. Bu heyetin eğitim ve irşatları sayesinde müslümanlar şu konulardaki görev ve sorumluluklarının şuuruna varmalıdırlar:
Yardımlaşma, kardeşlik, karşılıklı bağlılık, ortak faaliyetin değerini bilmek, ümmet içinde İslâm bayrağını dalgalandırmak, müslümanın dinine, vatanına ve diğer müslümanlara karşı sorumluluğu, müslümanların, yoldan çıkmış diğer miletlere doğru yolu gösterme ve onları buna yönlendirme sorumlulukları... Allah bu eğitim ve şuurlandırmayı şu vasıtalarla kolaylaştırmıştır:
Müslümanların günde beş defa içinde toplandıkları camiler, her cuma günü daha geniş bir şekilde, her iki bayramda daha büyük ve yaygın bir ölçüde, her hacc mevsiminde ise İslâm milletleri ölçüsünde toplanmaya vesile olan ibadetler ve camiler. Dünya İslâm Birliği bu şuurlandırma ve irşad işini, dikkat ve titizlikle yapılmış araştırmalara dayalı plân ve programlar içinde ele almalı ve dünyanın her tarafına yaygın kuruluş ve organları ile yürütmelidir.
İslâm ümmetine dahil toplulukları şuurlandırmak, İslâm milletlerini kalkındırmanın temelini teşkil eder; İslâm ümmetinin bütün fertleri doğrudan ve şuurlu olarak katılmadıkça herhangi bir ilerleme, gelişme ve kalkınmayı gerçekleştirmek mümkün değildir. Bugün İslâm dünyasında hüküm süren bölünme, parçalanma ve geri kalmanın doğrudan sebebi, yönetenler ile yönetilenler arasındaki bağın kopmuş olması, herbirinin kendisine mahsus ve farklı yönde ilerlemesidir. Yönetici, yönettiklerinin bilgi ve tecrübelerinden faydalanmıyor, onları idare ve yönetimin sorumluluğuna ortak etmiyor; hatta bazen onlardan kötülük, entrika ve huzursuzluk gelebileceğinden korkuyor. Yönetilenlere göre yönetici despot, zorba ve huzursuzluk sebebi, yöneticiye göre de yönetilenler zora boyun eğmiş zavallılar, onun ne niyetinin, ne de yaptıklarının iyiliğine inanıyorlar. Bu ülkelerde uzun yıllar hüküm süren sömürgecilik, yönetici ile yönetilenler arasındaki bu ikilik ve ayrılık tohumlarını ekmiş, bunun sonucu olarak mezkûr şuur yerleşmiş, geri kalmış ülkelerin bir sembolü haline gelmiştir. Bu ayrılık ve güvensizlik taraflarda, her birinin menfâatinin diğerininki ile çatıştığı ve onunkinin zıddı olduğu yanlış kanâatini yaymıştır; sonuç İslâmî hareketin ancak İslâm ülkelerinde etkili olan bütün faaliyet ve kuruluşları içine almasının gerekliliğidir.
Bu tehlikeli vâk'a ve durum sebebiyle ciddî ve devamlı bir faaliyet göstererek sözü geçen ve ümmeti parçalayan yanlış anlayışları, olumsuz yapılaşmaları ortadan kaldırmak, güven, sevgi, yardımlaşma dini olan İslâm temeli üzerine kurulu sağlam ve güvenilir bağlarla ümmet fertlerini birbirine bağlamak, Allah'ın Kitâbı ve Resûlü'nün (sav) Sünnet'i uyarınca yeryüzünü imâr etmek ve iyiliği yaymak için ciddî ve devamlı bir faaliyete ihtiyaç vardır; böylece Allah Teâlâ'nın kâinatı yaratmasına sebep olan ve şu âyette gösterilmiş bulunan hedef de gerçekleşmiş olacaktır: "Cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım"69 Geniş mânâsıyla ibâdet, dinin sembolü olan ibâdetler yanında Allah'ın kanunu ve Resûlü'nün (sav) Sünnetine göre yeryüzünü imar etmeyi de içine almaktadır.

Öncelikle yapılması gereken hususlar:
İncelemenin bundan sonraki kısmında, bazı küçük değişiklikler ve ilâveler ile Dr. Bâbelelli'nin "İslâm Ortak Pazarı" isimli kitabının öncelikli ve önemli noktalarını aktarmak istiyorum. Bir İslâm Ortak Pazarı'nın kurulabilmesi için, yüksek iktisat konseyinin, yukarıda zikredilen organları ile bu maddeleri, belli bir dönem içinde basamaklar halinde gerçekleştirmesi gerekmektedir.
1. İslâm ülkeleri arasındaki ticârî değişimin hacmini arttırmak: Bu da ticaret ve sanayi odaları, İslâm ülkelerinin gerçekleştirdiği üretimleri tanımak için yapılacak fuarlar, teminat kolaylıkları, ülkeleri birbirine yaklaştıracak, birbirini daha iyi tanımalarını sağlayacak olan karşılıklı ziyaretler yoluyla elde edilecektir.
2. Ekonomi politikalarını birleştirmek: Bunun yolu, İslâm ülkeleri arasında ekonomik düzenlemeler birliğinin sağlanmasıdır. Böylece karşılıklı ilişkilerde önceden bilinen ve kabul edilmiş bulunan kanun, yönetmelik ve teâmüllere başvurma kolaylığı elde edilmiş, buna ek olarak tek düzene bağlı, birleştirilmiş bir ekonomik bloklaşmaya doğru adımlar atılmış olacaktır.
Ekonomi politikasını birleştirmenin en önemli sonuçlarından biri de üretimde ihtisaslaşma prensibine ulaşmaktır. Meselâ İslâm ülkelerinden ziraat ülkeleri zirâî üretim imkânlarını geliştirmeye, kezâ Allah'ın sınâi üretim imkânları bahşettiği bütün ülkeler de her bölgede sınâî üretimi desteklemeye yönelirler; böylece petrol bulunan ülkelerde petrol üretimi, mâden bulunan ülkelerde mâden üretimi, kauçuk, süt, mensucat, hayvan, deniz ürünleri... bulunan ülkelerde de bunlar bütün imkânlarla desteklenecek ve üretimde ihtisaslaşmaya gidilecektir. Bilindiği üzere üretimde ihtisaslaşma az gider ile çok üretim yapılmasını sağlamaktadır; bundan bütün İslâm ülkeleri istifade edecek, ihtiyaçtan fazla üretim, dünya piyasalarında geçerli olan fiyatlarla dış dünyaya ihraç edilebilecektir.
3. İslâm ülkeleri arasında ekonomik faaliyetin geliştirilmesi: Bu, ekonomi politikalarını birleştirmenin ardından gelecek olan tabiî adımdır; çünkü ihtisaslaşma prensibi otomatik olarak her bir ülkeyi, daha az gider ile yapabileceği üretime itecek, başka ülkelere bıraktığı -kendisinde daha pahalıya mâlolacak- üretimden alıkoyacaktır.
4. İslâm ülkeleri arasında gümrük tarifelerinin birleştirilmesi: İslâm ülkeleri arasında ticârî değişimin teşvik edilebilmesi için bu adımın erkence atılması gerekir; zaten bu karar Arap ülkeleri ile körfez ülkeleri arasında alınmıştır ve uygulanmaktadır. İslâm ülkeleri arasında bir ortak pazar kurulması kararlaştırılırsa bu adım onun da önemli adımlarından birini teşkil etmektedir, İslâm ülkelerinin üretimlerine İslâm pazarlarını açmak üzere bu kararı daha başlangıçta alıp uygulamak mümkündür.
5. Ölçülü ve dengeli bir dış ticaret politikası gütmek: Bununla ulaşılmak istenen hedef, bazen millî sınâîleşmeyi çökertmeye kadar varan dış rakabete karşı iç üretimi himaye etmektedir. Sınâileşmenin başlangıcında gümrük himayesi yoluyla içeride üretilen malların korunması ve böylece dış rakabetin sınâileşmeyi durdurmasının önlenmesi kaçınılmazdır. Ancak bu koruma politikası güdülürken iki noktaya dikkat etmek gerekir: a) Zayıf, uygunsuz ve bu sebeplerle başarısız sanâyi kollarının korunamaması. b) Dünya ticaretinin ortak pazarı, diğer toplulukların hedefi haline getireceği, her haksız ve ölçüsüz tasarrufun misilleme yoluyla karşılanacağı gerçeğinin unutulmaması. Bu sebeple bir yandan iç üretim korunup geliştirilirken, diğer yandan geniş ilişki zinciri kopmasın diye dış ilişkiler korunacaktır.
6. İslâm ülkeleri arasında sermaye akışının kolaylaştırılması: Daha önce de işaret edildiği üzere İslâm ülkeleri arasında zenginlik bakımından önemli farklar vardır. Bu yüzden olmalıdır ki İslâm Kalkınma Bankası bu ülkelerden bir kısmına "kalkınmakta olan ülke" bir kısmına ise "az kalkınmış ülke" demektedir; Banka'nın bu terimlerden de maksadı "geri kalmış ülke" ve "daha çok geri kalmış ülke"dir. İktisaden kalkınmakta olan ülkelerde ödemeler dengesi fazla vermeye meylederken -bu bakımdan- geri kalmış ülkelerde açık vermekte, bu sebeple mezkûr ülkeler ya borçlanma, yahut da yardım isteme yoluna gitmektedirler.
Kanâatime göre geniş çerçeveli bir iktisâdî faaliyeti oturtacak sağlam bir temel ancak iki yoldan elde edilebilir: a) İyi bir ekonomik gelir vâdeden ve sermayeleri mâkul bir gelir ile yatırıma çeken projeleri bilmek (bilinen böyle projelerin bulunması). b) İslâm ülkeleri içinde meydana gelecek olan siyasî çalkantıların etkilemediği, karşılıklı "sermaye-kâr" akışını sağlayacak, İslâm ülkeleri arası teminatların kurulması. Biri siyâsî, diğeri ekonomik olan bu iki temel kurulmadıkça İslâm ülkeleri arasında sermayenin kolayca yer değiştirmesi mümkün değildir. Ekonomik çevrelerde "Sermaye korkaktır, güvende olduğunu kesin olarak bilmedikçe yerinden kımıldamaz" şeklinde ifade edilegelen gerçek konumuza da uygun düşmektedir.
7. İslâm ülkeleri arasında serbest işçi dolaşımının kolaylaştırılması: İşçilerin serbest dolaşımı idarî düzenlemeleri zarûrî kılar. Çünkü teşvik edilen üretim gücüne ihtiyaç vardır, kalifiye, üretici işçi, yüksek üretim ehliyeti olmayan işçiye nisbetle daha çok aranan işçidir, daha çok bu iş gücüne ihtiyaç vardır. Bu durum, elinde çok miktarda iş gücü bulanan İslâm ülkeleri için, bunları eğitip yetiştirmek üzere meslek okulları açmayı zarûret haline getirmektedir; bu devletler ancak bu şekilde elindeki fazla iş gücünü, ona ihtiyacı olan ülkelere ihraç etme imkânına kavuşacaklardır. Durum böyle olunca müslüman işçiyi başkasına tercih ettirecek bir politikanın benimsenip uygulanması kaçınılmaz hale gelmektedir.
8. İslâm dünyası dışına göç etmiş bulunan beyinlerin geri getirilmesi: Bunun yolu, mezkûr beyinleri vatanlarına dönmeye teşvik edecek ortamın bulunmasıdır; ister maddî mükâfatlandırma yoluyla olsun, ister bu beyinlerin gelişip serpilmesini, serbest işlemesini sağlayacak vasatın temini yoluyla olsun, ister göçtükleri ülkelerdekine denk hayat standartının sağlanması yoluyla olsun bu ortamın temini için elden gelen yapılmalıdır.
9. Avrupa Ortak Pazarı'nın yaptığı gibi istikrarlı, faydalı ve aşamalı yoldan İslâm ülkeleri arasında para birliği sağlamak: Bilindiği ve daha önce de işaret edildiği üzere İslâm Kalkınma Bankası İslâm dinarını çıkarmıştır; fakat anlaşıldığına göre bu -kaydî para gibi- özel bir paradır; ne İslâm ülkeleri arasında, ne de diğer pazarlarla karşılıklı işlemlerde ve mübâdelede kulanılmak üzere çıkarılmıştır.
Kanâatime göre bankanın bu parayı tedâvüle sokmadan önce geniş ve ileri adımlar atması gerekecektir. Bu adımlardan sonra mezkûr para tedâvüle konup petrol, çeşitli madenler, pamuk, kauçuk gibi önemli malların ihrâcı da buna bağlanınca tutulmaya ve yaygınlaşmaya başlayacaktır. Şöyle ki İslâm dünyasının ihrac ettiği malların değeri İslâm dinarı ile belirlenip ihracâtçılar ödemenin bu para ile yapılmasını şart koşunca -İslâm dinarı- milletlerarası bir değer kazanacaktır.
Bugün biz dünyanın, milletlerarası değeri olan paraların değişmesi, değerlerinin inip çıkması sebebiyle çeşitli krizler yaşadığını görüyoruz. Değer ölçüsü olan paralar bugün değerlerini belirlemek için başka ölçülere muhtaç hale gelmiştir. Bu paraların değerleri istikrarsız hale geldiği için değerler de altüst olmuştur. İnancıma göre eğer İslâm ekonomik topluluğu (bloku) teşekkül ederse, bu dünyada para sistemi için de bir istikrar unsuru olacaktır.
10. İslâm devletleri arasında -çok uluslu- şirketlerin kurulmasına çalışılması: Bu şirketlere, İslâm dünyası içindeki bütün projeleri gerçekleştirmek üzere bütün İslâm ülkeleri ortak olacaktır. Mezkûr projeler zirâat, araştırma, petrol, mâdenler, sanâyi, enerji, taşıma, turizm , hizmetler vb. bütün ekonomik faaliyet kollarını içine alacak, böylece İslâm ülkeleri içinde çeşitli özel imtiyazlar ile faaliyetler gösteren yabancı şirketlere ihtiyaç kalmayacaktır. Bu iş de geniş tecrübe, çeşitli uzmanlık kollarında derin bilgi ve anlayışı gerekli kılmaktadır.
11. Kara, deniz, hava gibi bütün şekil ve çeşitleri ile ve geniş ölçüde faaliyet gösterecek taşıma şirketlerinin kurulması: Çünkü taşıma sektörü, sınâî değişimi kolaylaştıran âmillerin başında gelmektedir.
Zannederim buraya kadar sıralanan maddeler, bir İslâm ortak pazarı kurulabilmesi için gerekli olan hususları temsil eden kalın çizgilerdir. İslâm dünyasını teşkil eden devletler siyâsî kararlarını aldıktan sonra uzmanların raporları, çeşitli komisyonların çalışmaları, etraflı etüdler ile bunlar ciltlere konu olacak kadar detaylanıp genişleyebilecektir.
Sözlerimin sonunda bize müslüman olmayı, "Lâilahe illallah Muhammedun Resûlullah" kelime-i tevhidine sarılmayı lûtfeden Yüce Kudret Sahibine yöneliyor ve O'ndan müslümanların söz ve gönüllerini birleştirmesini, onları Kitâbına ve Resûlü'nün (sav) Sünnet'ine döndürmesini, güçlerini arttırmasını, onlardan gaflet ve gevşekliği kaldırmasını ve kendilerine, sonuç aldıracak ölçüde yardım etmesini diliyorum. Onların nihâî emelleri âlemlerin Rabbine hamdetmekten ibârettir.

Buraya kadar tercüme ederek sunduğumuz değerli raporu ana çizgileri ve Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na girme teşebbüsü bakımından özetleyip değerlendirmek istersek şu maddeleri kaydedebiliriz:
1. İslâm dünyasının coğrafî, stratejik, ekonomik, kültürel ve sosyal yapısı bir "İslâm Ortak Pazarı"nın kurulmasına ve diğer topluluklardan daha müsait bulunmaktadır.
2. İslâm dünyasının gerçek mânâda kalkınması ve sömürülmekten kurtulması böyle bir pazarın kurulmasına ve genel mânâda bütünleşmeye, dayanışmaya bağlıdır.
3. İslâm dünyası görünüşte büyük batılı devletlerin sömürgesi olmaktan kurtulmuş bulunmakla beraber siyasî, ekonomik, askerî vb. bağlarla yine onlara bağlı bulunmakta ve yine onlar tarafından sömürülmektedir.
4. Bir İslâm ortak pazarını gerçekleştirmenin önünde önemli engeller, aşılması gereken güçlükler vardır. Bunların aşılması halinde de gerçekleşme ancak otuz yıllık bir süre içinde olabilecektir. Güçlüklerin başında müslümanların, eğitim yoluyla şuurlandırılmaları gelmektedir.
5. Türkiye Arap ve İslâm ülkeleri ile çeşitli seviyelerde ekonomik işbirliğine girmiş, bir İslâm ortak pazarına giden yolda onların yanında yer almıştır. Bu tutumunu devam ettirmesinde sayısız faydalar, hatta zarûret vardır.
6. Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na girmesi ancak şu şartların gerçekleşmesi halinde millî menfâate uygun olabilecektir:
a) Topluluğa girmenin, ileride kurulacak olan (kurulması temenni edilen) İslâm ortak pazarına girmeyi engellememesi.
b) Topluluğa girmekte Türkiye bakımından önemli menfâatlerin bulunması ve bu menfâatlerin başka yoldan elde edilemez olması.
c) Bu menfâatler ne olursa olsun topluluğa girmeninin, millî ve mânevî değerler bakımından bir sakıncasının bulunmadığının ciddî, gerçekçi ve insaflı inceleme ve araştırmalar ile tesbit edilmiş olması.
d) Avrupa'ya gönderdiğimiz işçi kardeşlerimizin dramını Ortak Pazar'da yeniden yaşamamak için önceden gerekli tedbirlerin alınması. Bu tedbirlerin başında gerçek mânâsıyle ve adına yaraşır bir millî eğitim politikası gelmektedir. Bu politika sayesinde kendini bulan, değerlerinin farkına varan ve bunlara sahip çıkan bir millet her topluluğa kendi kimliği ile girecek ve müslümanların ezelî dâvası olan "fetih"i barış yoluyla gerçekleştirme imkânını elde edecektir.

 



49. Enbiyâ: 21/92.
50. Mü'minûn: 23/52.
51. Bakara: 2/143.
52. Haşr: 59/19.
53. Zuhruf: 43/32.
54. Yazar'ın bahsettiği kitap Prof. Dr. Mahmûd Muhammed Bâbelellî'ye ait olup es-Sûku'l-İslâmiyyetu'l-muşterake adını taşımaktadır ve 1975 yılında Beyrut'ta basılmıştır.
55. Muminûn: 23/52.
56. Âli İmrân: 3/103.
* Enfâl: 8/46.
57. Âli İmran: 3/104-105.
58. Tevbe: 9/71.
59. Mâide: 5/44.
60. Mâide: 45.
61. Mâide: 46.
62. Âli İmrân: 3/85.
63. Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
64. Tirmîzî rivâyet etmiştir.
65. Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
66. Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
67. Ebû Dâvûd ve Tirmîzî rivâyet etmiştir.
68. Nisâ: 4/145.
69. Zâriyât: 51/56.

 

*******************************************

 

Bidat ve Yenilik70
Giriş:
"Doğurun ölüm için, yapın harâb olsun diye" mısrâı değişmez gerçeğin ifadesidir. "Hüvelbâkî: yalnız Allah'tır ebedi"; gerisi fânidir: bütün kâniât yok olmaya mahkûm; insan, dünya, diğer yıldızlar ve seyyâreler, galaksiler... muvakkat ömürlerini doldurduktan sonra yokluğa gömülecek, ölümü tadacaktır. Yeni, taze, güçlü iken de ölüm ve yokluğa yol açık olmakla beraber umûmiyetle yokluktan önce bir eskime, yaşlanma ve yıpranma vardır. Eskiyen gider, yerini yenisi alır. Âdetler, âletler, müesseseler, içtimâî, iktisâdî, hukukî, siyâsî sistemler hep bu kanuna tâbîdir; eskir, değişir, yok olur veya yenilenir. İnsanı ferd olarak ele alırsak hayatı doğumu ile başlar, ölümü ile son bulur. Fakat ferdin ölümü ile âile, bazı âilelerin yok olmasıyle millet, bazı milletlerin yok olmasıyla beşeriyet yok olmaz; ölenler, hayat sahnesinden çekilenler görünmez bayrağı başka ellere devretmiş, onun hedefe ulaşması istikâmetinde kendilerine düşeni yapmışlardır. Bu bayrak insana mahsus maddî ve mânevî değerlerdir; kültür ve medeniyettir. Milletler kültür ve medeniyeti geçmişlerinden devralır, kendi zaman ve imkânları, içinde tekâmül ettirir, yeni nesillere devrederler. Bu alıp devretme arasında maddî ve mânevî değerler aynı kalmaz; eskiyen işe yaramaz hale gelen değişir, yenisi ile değiştirilir; ancak bu değiştirme ve yeniliştirmede bünyeye, temele dikkat edilir; cevize elma aşılanmaz, dal yerine kök budanmaz ise tekâmül gerçekleşir. Aksi halde devrimler, cebri kültür değişmeleri fayda yerine zarar, ilerleme yerine duraklama ve gerileme getirebilir.
Tarih boyunca yenilik ve yenileştirmeye karşı toplum içinde meydana gelen reaksiyonları üç gruba bağlamak mümkündür:
a) Yenilik ve yenileştirmede aşırı gidenler,
b) Eskiyi olduğu gibi bırakmayı ve yeniye cephe almayı iş edinenler,
c) Mûtediller: Her eskiyi eski diye atmayıp kötü ise, işe yaramaz hale gelmiş ise atanlar; her yeniyi yeni diye almayıp iyi ise, işe yarar ise alanlar.
İslâm bu gerçekleri göz önüne alarak değişecek olan ile kalacak olanı titizlikle ayırmış, işe yarayanla yaramayanın şaşmaz ölçülerini vermiş, değişmek ve gelişmek şanından olan insanlığa tekâmül ve saadet yollarını açmıştır. Bu yazımızın mevzûu İslâm'da değişmesi caiz olan ve olmayan değerler, değişmenin şekli ve sınırı, değişme ve yenilik karşısındaki reaksiyonlar... olacaktır. Ancak biz bu mevzûu farklı başlıklar altında ele alacak, bidat ve tecdîd mefhumları üzerinde durarak neticeye varmayı deneyeceğiz.

BİD'AT
Tarifler:
Bidat öncekilere benzemeyen, evvel yok iken yeni ortaya çıkan veya çıkarılan şey demektir. İslâm ulemâsı bidatın tarifinde birleşmemiş, çeşitli tarifler ileri sürmüşlerdir. Bir grup bidatı dar mânâda ele almış ve "Hz. Peygamber'den (sav) sonra ortaya çıkan, din ile alâkalı olup bir ilâve veya eksiltme mâhiyetinde olan şey" diye tarif etmişlerdir. Bu tarife göre her bidat kötüdür, sapıklıktır, dini bozacağı, değiştireceği için onunla mücâdele etmek gerekir.
Diğer gruba göre bidat Hz. Peygamber'den (sav) sonra icad edilen, ortaya çıkan, moda haline gelen herşeydir. Bu tarif çok geniş olduğu için tek değerlendirmeye tâbî tutulmamış "mezmûme" ve "hasene" yâni kötü ve iyi kısımlarına ayrılmıştır. Bu arada şer'i delillere aykırı herşey ve davranışa bidat diyenler de olmuştur.71

Tahlil:
Birinci tarife göre herhangi bir âdet, âlet ve davranışın bidat olabilmesi için dine katılması, dinî telâkki edilmesi, iman ve ibâdet manzûmesine dahil bulunması gerekir. Meselâ bir kimsenin bedenini geliştirmek için her sabah bir müddet koşması sonra bir yerde durup belli hareketler yapması caizdir, bunlar Hz. Peygamber (sav) zamanında yapılmamış olsa dahi bidat değildir. Aynı hareketler ibâdet olsun diye yapılır veya ibâdet sayılırsa bidat olur ve caiz olmaktan çıkar. Çünkü İslâm'da ibâdetin yeri, zamanı ve şekli Allah Resûlü (sav) tarafından kesin çizgilerle açıklanmıştır. Hiçbir kimsenin bunları değiştirme, arttırma ve eksiltme selâhiyeti yoktur.
İkinci gruba göre Resûlullah'ın (sav) âhirete intikâlinden sonra ortaya çıkan herşey bidattır; ancak her bidat sapıklık olmadığı gibi günah ve kötü de değildir. Kabih (kötü) bidat vardır, hasen (iyi) bidat vardır. Birincisi caiz olmadığı ve delile dayanmadığı halde dinde ilâve veya eksiltme ifâde eden bidatlerdir. İkincisi sonradan ortaya çıkmakla beraber ya din ile alâkası olmayan veya caiz olduğuna delil bulunan bidatlerdir. Dikkat edilirse bu tarifin, "kötü bidat" diye tavsif edilen kısmının, birinci grubun bidat anlayışı içine girdiği görülecektir. "İyi ve güzel bidat" denilen kısmına ise onlar bidat dememiş, bunları bidat mefhumu içine sokmamışlardır. Bidatı iyi ve kötü diye ikiye ayıranlara göre horozu kurban olarak kesmek kötü bidattır; caiz değildir; çünkü bu âdet sonradan çıkmıştır, İslâm'ın kurban nizamına aykırıdır. Aynı âdet birinci grubun tarifine göre de bidattır. Kur'ân-ı Kerim'i bir mushaf içinde toplamak, hadîs kitapları yazmak, terâvih namazını cemaatle kılmak da sonradan olmuş şeylerdir; fakat bunlar iyi bidattır, caizdir, caiz olduğuna deliller vardır. Unu elekten geçirmek, yemekte çatal, kaşık, masa kullanmak, otomobile binmek de sonradan çıkmış şeylerdir; fakat bunlar dünya hayatı ile alâkalı mübah bidatlerdir, din ile (iman ve ibâdet, günah ve sevap mefhumu ile) alâkası yoktur.
Bu tarifleri bir neticeye bağlamadan önce bidat mevzûuna aydınlık getiren hadîslere bakmamız gerekiyor.

Hadîsler:
Nebiyy-i Ekrem (sav) Efendimiz insan hayatını bütün yönleriyle içine alan, beşeriyete dünya ve âhirette ebedî saâdetin kapılarını açan bir din, bir hayat düzeni getirmiştir. Allah Teâlâ'dan aldığı gibi insanlara anlatmak ve dünya durdukça bozulmadan yaşamasını sağlamak için olanca gayretini sarfetmiştir. Kendi sünnetine ve kendisinden hemen sonra gelen halifelerin (Hulefâ-i Râşidîn'in) sünnetine sımsıkı sarılmamızı bunun için istemiş, kurtuluşun bunda olduğunu haber vermiştir.72 Aynı hadîslerin devamında veya başka hadîslerinde bir de bidattan bahsetmiş, "sonradan çıkarılan her şeyin bidat olduğunu, her bidatın sapıklıktan ibâret bulunduğunu ve her sapıklığın da insanı ateşe sürekleyeceğini" bildirmiştir.73 Daha dindar, daha iyi kul olabilmek için birisi sabahlara kadar uyumayıp ibâdet etmek isteyen, ikincisi her gününü oruçla geçirmeye azmeden ve üçüncüsü aile hayatından uzak kalmaya niyet eden üç sahâbiye şöyle seslenmiştir: "Ben Allah'ı en iyi bilen ve O'nu en ziyade sayanınız olduğum halde hem ibâdet eder hem uyurum, oruç tuttuğum ve tutmadığım günler vardır, âilem ile de ilgilenirim... kim benim sünnetimi terkeder, yolumdan ayrılırsa benden değildir."74

Te'lif:
Sünnete bağlanma ve bidatlerden uzak durma mevzûundaki bu emirler ve yasaklar karşısında ilk devirlerden beri farklı anlayışlar olmuştur.
Sünnete uyma, hayatı sünnete göre tanzim etme konusunda bütün müslümanlar birleşmekle beraber, Resûl-i Ekrem'in (sav) ümmetine örnek teşkil eden sünneti ile tabiî ve beşerî olan davranışlarını birbirinden ayırma mevzûunda farklı anlayışlar ve davranışlar ortaya çıkmıştır. Allah Resûlü (sav) de bir insandır; bu iki vasfıyla davranışları, sünnet olma yönünden aynı değildir. Meselâ O, bazı helâl yiyeceklerden hoşlanmaz ve yemezdi. Helâl olan birşeyden hoşlanmamak beşerî vasfına bağlı bir hal ve davranıştır; sünnet değildir, ümmetini bağlamaz. Keza fenne, tekniğe, müsbet ilme ait bir mevzûuda bir insan olarak fikrini, kanâatini söylerse bu da bağlayıcı olmaz. Nitekim hurmayı tohumlama mevzûunda fikrini açıklamış; bunu duyanlar dinî (peygamberlik vasfına bağlı) bir tâlimat zannıyla aynen uygulamışlardı. Netice müsbet olmayınca durum kendilerine arzedilmiş ve şu cevap sâdır olmuştu: "Ben ancak bir beşerim. Size dininizden olan bir şeyi emredersem onu yapın, rey ve kanâatimden birşeyi emredersem ben ancak bir beşerim." Bir başka rivâyete göre de şöyle buyurmuştur: "Siz dünya işinizi daha iyi bilirsiniz."75
Şu halde "sünnetime uyunuz, benim yaptığımı yapınız" emri mutlak değildir; istisnâları, kayıt ve şartları vardır. Bunun içindir ki bazı müslümanlar Nebiyy-i Mükerrem'in (sav) her davranışını, uyulması gereken bir sünnet telâkki ederken, işin ruhuna vâkıf diğerleri sünneti, tabiî ve beşerî davranışlardan ayırmışlardır.
Bidat da böyledir. Yukarıda geçen hadîslerde Resûl-i Müctebâ Efendimiz (sav) "her sonradan ortaya konan şey bidattır, her bidat sapıklıktır..." buyurunca bazı kimseler bunu mutlak mânâda anlamış ve her îcada, her keşfe, her yeni âlet ve âdete cephe almış, bunları kötü bidat olarak mahkûm etmişlerir.76 Bu anlayışın, doğru olmadığına en büyük delil Resûlullah'tan (sav) hemen sonra, O'nu (sav) ve İslâm'ı en iyi anlayan halifeleri ve sahâbesi tarafından yapılan yeniliklerdir. Hem bu yenilikler sadece savaş tekniği ve âletlere münhasır kalmamış, bazı dinî meselelere de uzanmıştır. Bu cümleden olarak Kur'ân-ı Kerîm "Mushaf"ta toplanmış, dîvan kurulmuş, zekâtı vermeyenler ile savaşılmış, hadîsler toplanıp tedvîn edilmiş, terâvih cemaatle kılınır olmuş, cuma için bir ezan daha ihdâs edilmiş, harâc sistemi kurulmuştur... Şu hâlde her yeniliğin Peygamberimiz Efendimiz (sav) tarafından mahkûm edilen bidat mefhumuna dahil bulunmadığı kesinlikle anlaşılmaktadır. Ve yine anlaşılmaktadır ki korunması, üzerine titrenmesi gereken şey iman, ibâdet ve hayat nizâmıyla İslâm'dır. Bunu bozan, çehresini değiştiren şey kötü bidattır. Beşerî hayatın îcabı olarak îcad ve keşfedilen âletler, geliştirilen teknik kötü bidat olmadığı gibi menedilmiş de değildir. İslâm'ın yasaklamadığı, insanın refah ve saâdetini hedef alan her yenilik İslâm'ın teşvikine mazhar olmuştur:
"De ki: Allah'ın kulları için yarattığı zînet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir? Bunlar dünya hayatında inananlarındır. Kıyamet gününde yalnız onlarındır..."77
"Ey inananlar! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar -Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere- kuvvet ve savaş atları hazırlayın"78 gibi âyetler bunun en açık delilleridir. İyi ve güzel olan şeyleri Allah mü'min kulları için yaratmıştır. İnanmayanların dünyada o nimetlerden istifâdesi tufeylilik yoluyla olmaktadır; ziyafet iman edenler içindir. Şükrünü edâ etmek, Yaratıp Bağışlayanı unutmamak şartıyla her iyi ve güzel şeyden azamî istifâde müslümanların hakkı ve vazifesidir.
Öte yandan inanmayanların iman ehline tahakkümlerini, baskı ve zulümlerini önlemek için her asrın ilim ve tekniğine göre hazırlıklı olmak, en büyük ve en kuvvetli olmak da müminlerin vazifesidir. Yalnız bu iki âyet bile yenilikler karşısında İslâm'ın tavrını anlatmaya kâfidir.
Gerçek bu olmakla beraber -dine aykırı olmayan, dinin emir ve yasakları hudûduna girmeyen- yenilikler karşısında menfî tavır takınmak, bunları iman meselesi haline getirmek bidat mefhumunu yanlış anlamış olmaktan yâni cehâletten ileri gelmektedir.

Bidat ve İrşad:
Geçmişte ve günümüzde bidat mevzûunda iki aşırılık göze çarpmaktadır.

a) Bidatlerle mücâdelede ifrat:
İbn Hazm, İbn Teymiyye, Muhammed b. Abdulvehhâb gibi âlimler, vehhâbîler, kadızâdeliler gibi gruplar müslümanları sünnet yolunda birleştirmek ve bidatları ortadan kaldırmak için mücâdele bayrağını açmışlardır. Ancak mücâdelede usûlleri çok sert ve kırıcı olduğu için müsbet netice alamamış, bidatçıların taassubunu körüklemiş, birleştirmek yerine ayrılmalara, sünnete bağlamak yerine ondan uzaklaşmalara sebep olmuşlardır. İslâmî terbiyede, iyiyi emir ve kötüyü yasaklamada esas, kaş yaparken göz çıkarmamak, bir avuç pirinç için bir çuval bulguru zâyi etmemektir.79 Geniş kültürü ve tecrübesiyle Kâtip Çelebi bu mevzûuda eskimez sözler söylemiştir:
"Ancak şunu söyleyelim ki, bütün bu bidatlar halkın arasında bir töreye ve âdete dayanır. Bir bidat bir halkın arasında yerleşip oturduktan sonra artık şeriatın beğendiğini buyurup istemediğini yasaklamak işidir diye halkı yasaklayıp ondan döndürmek arzusunda olmak büyük ahmaklık ve bilgisizliktir. Halk alışıp âdet edindiği işi, eğer sünnet, eğer bidattır, bırakmazlar. Meğer elinde kılıç biri çıkıp da hepsini kılıçtan geçirsin. Meselâ itikatta olan bidatlar için Sünnî padişahlar nice vuruş-kırış ettiler, fayda vermedi. Amel işlerinde olan bidatlar hakkında da her çağda şeriatı bilen ve başta olan dindarlar ve vâizler nice yıllar kendini verip halkı bir bidattan döndüremediler.
İmdi halk âdetini bırakmaz, her ne ise Allah'ın istediğine göre sürülür gider. Ancak, başta bulunanlara, İslâmların düzenini korumak ve İslâmlığın şartları ve esaslarını halk arasında saklamak lâzımdır. Vâizlar genel olarak halkı sünnete rağbetlendirmek ve onları bidattan uzaklaştırmak yolunda yumuşaklıkla va'z ve nasihatle yetinince üzerlerine düşen vazifeyi yapmış olurlar. Tanrının elçisi (sav) üzerine düşen yalnız bildirmektir, tutmak halka kalır, güçle tutturmak olmaz. Kısacası bu yolda derinleşmek ve ince elemek faydalı değildir. Zira Peygamberimizin (sav) zamanından sonra gelen devirlerde, her çağın halkı hallerini sünnete uydursalar ve araştırsalar, sünneten çok uzaklaşmış bulunur. İnsaf edip herkes kendisini yoklasa, sünnete uymakla hiç ilgili bulunmaz. Çoğu zamanlarda çıkan işler ve sözler hiç bir yoldan bidattan sıyrılmış değildir..."80

b) Bidatçılığa karşı aşırı müsamaha:
İslâm âlim ve mürşidlerinin, çevrelerinde yaygın binlerce bidat ve hurafe karşısında sükût etmeleri, küçük bir menfâat kaybını, basit bir ferâgatı göze almamaları bidat mevzûunda ikinci aşırılığı teşkil etmektedir. İleri sürülen mâzeret "fitne" ihtimalidir. Ancak bu tâbirin mefhumu üzerinde durmak gerekir. Fitne nedir? Şahsî menfâatlerin azalması, dünyevî dostlukların zâil olması, şöhretlerin gölgelenmesi... irşadı durduracak fitneler midir? Kanaatimizce bunlar ve benzerleri; yani zararı şahsî olan ve maddî menfâate dokunan neticeler mürşidler için mâzaret teşkil edecek fitneler değildir. Fitne İslâm'a ve İslâm cemaatine zarar verecek, onları birbirine düşürecek, birliği ve beraberliği sarsacak, az fayda karşısında çok zarar getirecek davranışlar, hâdiseler ve neticelerdir. Mürşidler, Sâhib-i Sünnet'in (sav) huzurunda mahcub olmamak için örümcek ağından mâmûl fitne siperlerine sığınmamalı; ilim, hikmet, ferâgat, aşk ve imanın esas unsurlarını teşkil ettiği irşâd ışığı ile çevrelerini aydınlatmalıdırlar.

Bir tenkit ve cevabı:81
Nesil dergisinin Aralık 1976 sayısında "Bidat ve Yenilik" başlığı altında ele almış olduğunuz konu, bana göre bugün müslümanların ihtilâf halinde oldukları bütün konuların temelini teşkil etmektedir. Böyle temel konuların devamını dilerken bana göre sizden beklemediğim bazı aksamaları (sizi telif ve tercümelerinizden tanıyorum) aşağıya aldım. Yanıldığım hususlarda beni derginiz vasıtası ile ikaz etmenizi istirham ediyorum.
1 - Adı geçen yazınızda bidatın tariflerini verirken "Şer'î delillere aykırı herşey ve davranışa bidat diyenler de olmuştur." Bu tarif bana diğer tariflerden daha isabetli geldi. Yanılmıyorsam siz de bu tarifi tercih ediyorsunuz. Hem de "Dine aykırı olmayan, dinin emir ve yasakları hududuna girmeyen yenilikler karşısında menfî tavır takınmak, bunları iman meselesi haline getirmek bidat mefhumunu yanlış anlamış olmaktan; yâni cehaletten ileri gelmektedir" şeklindeki ifadenizle, ne var ki bidati iyi-kötü diye ayıran görüşleri net bir şekilde tenkide tâbî tutmayışınıza sebep, meseleyi okuyucunun idrakine terketmek mi, yoksa suya sabuna dokunmamak mıdır anlayamadım. Kumarın, faizin, hırsızlığın nasıl iyi veya kötüsü olmaz ise bidat de öyle değil midir?
2 - "Her sonradan ortaya konan şey bidattır, her bidat sapıklıktır" hadîsi, ifade ettiğiniz gibi mutlak mânâda değildir. Şer'î delillere aykırı olmadığı için de Kur'ân'ın mushafta toplanması, hadîslerin tevini, teravih namazının cemaatle edâsı vs. bidat değildir.
Fakat verdiğiniz bu misâller içinde zekâtı vermeyenlerle savaşılması hem şer'î, hem de sonradan ihdas edilmiş olduğu kabul edilemez. Çünkü İslâm'ın temel esaslarından birine karşı çıkış vardır ve eğer bu karşı çıkış Resûlullah (sav) devrinde olsa idi belki de daha sert bir savaşın olacağını siz de kabul edersiniz değil mi?"
3 - Bidatı tahlil ederken bir kimsenin bedenini geliştirmek için yapacağı sporun ibâdet olamayacağını ifade ediyorsunuz. Eğer bu davranış Oruç, Cihad gibi bedenî güç isteyen temel ibâdetleri rahat yapabilmek gayesine matuf ise neden ibâdet olmasın? Zâriyât sûresinin 56. âyetine göre müslümanın gaflete düşmeden şuurla yaptığı her helâl ve müsaade edilmiş veya serbest bırakılmış olduğu davranışlar ibadet olur kaanatindeyim, ne dersiniz?
4 - Aynı yazınızın "bidatlerle mücadelede ifrat bölümünde tebliğde dikkate davet ediyorsunuz (Allah razı olsun). Ancak Mîzanü'l-Hak isimli eserden aldığınız bölümün son kısımlarında "Peygamberimizin (sav) zamanından sonra gelen devirlerde, her çağın halkı hallerini sünnete uydursalar ve araştırsalar, sünnetten çok uzaklaşmış bulunur" denmekte, bu ifadenin de ilmî tutarlığını tesbit edemedim. İzah ederseniz memnun olurum.
Allah'ın selâm ve rahmeti üzerinize olsun.
Cevap:
1 - Resûl-i Ekrem'in (sav) ebediyet âlemine intikâlinden sonra ortaya çıkan fikir ve davranışları -mevzûumuz bakımından- üç gruba ayırabiliriz:
a) Kitap ve Sünnetin açık nasslarına aykırı olanlar. Meselâ Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet sarhoşluk veren şeylerin kullanılmasını yasaklamıştır. Bu yasağa uymayanlar Resûlullah (sav) devrinde bulunduğu gibi, O'ndan (sav) sonra da bulunabilir ve bulunmaktadır. İşte bunların yaptığına bidat denmez; isyân, fücûr, fısk... denir.
b) Dinin ibâdet ve iman bölümlerine girmeyen, dünya hayatını ilgilendiren, serbest bırakılmış sahada cereyan eden âdet, âlet ve davranışlar. Bunların da bidatla alâkası yoktur.
c) Âyet ve hadîslerin emir veya nehy şeklinde temas etmediği, sonradan ortaya çıkarılan ve iman veya ibâdet olarak dine katılan fikir ve davranışlar; işte bidat bunlardır ve bunların hepsi kabîhtir, kötüdür; iyisi yoktur.
Bazı kimseler ikinci maddede zikrettiğim şeyleri de bidat mefhumuna dahil etmiş ve bu sebeple bidatı "iyi, kötü" diye ikiye ayırmışlardır. Biz bu görüşe katılmıyoruz.
2 - Zekâtı vermeyenlere karşı savaş hem şer'îdir, hem de soradan ihdâs edilmiştir; fakat bidat değildir; şöyle ki:
a) Bir müslüman topluluğunun işlediği günah veya suçun mahiyet ve hükmünü tayin, cezasını takdir, şer'î, dinî bir hâdisedir.
b) Zekât vermeyen, devletin zekât tahsildarlarını reddeden bir topluluğa karşı savaş açmak Resûlullah (sav) zamanında vâkî olmamıştır. Toplu halde zekâtı vermemek bir suçtur; amma bunun dünyadaki cezası nedir? Bu mevzûuda bir açıklama da yapılmamıştır. Bu sebepledir ki, başta Hz. Ömer olmak üzere bazı sahâbîler savaş fikrine karşı çıkmışlar; müzâkere ve müşâvere sonunda savaşa karar verilmiştir. Bu bakımdan savaş sonradan ihdas edilmiştir; fakat bunun dinî mesnedi vardır; savaş kararı, bu mesnedlere dayanılarak ve ictihad edilerek ortaya konmuş, sonra üzerinde icmâ hasıl olmuştur. Bu vasıfları taşıyan hükmün de bidatla alâkası olamaz.
3 - Suâlinizin bu kısmına cevap vermeden önce yazımızın ilgili satırlarını yeniden okuyalım:
"Meselâ bir kimsenin bedenini geliştirmek için her sabah bir müddet koşması sonradan bir yerde durup belli hareketler yapması caizdir, bunlar Hz. Peygamber (sav) zamanında yapılmamış olmasa dahi bidat değildir. Aynı hareketler ibâdet olsun diye yapılır veya ibâdet sayılırsa bidat olur ve caiz olmaktan çıkar. Çünkü İslâm'da ibâdetin yeri, zamanı ve şekli Allah ve Resûlü (sav) tarafından kesin çizgilerle açıklanmıştır. Hiçbir kimsenin bunları değiştirme, arttırma ve eksiltme selâhiyeti yoktur."
Dikkat edilirse burada ifade etmek istediğimiz şudur: "Koşma ve belli hareketleri yapma" bizzat ve bu şekliyle ibâdet kabul edilirse bu dine bir ilâve olur ve bidat mefhumuna girer. Çünkü İslâm'da bu şekilde bir ibâdet yoktur. Amma aynı hareketler namaz, oruç, hacc, cihad gibi ibâdetlere yardımcı olsun, vasıta olsun diye yapılırsa bidat olmaz, ibâdet sevabı alınır. Zikrettiğiniz âyet, herkesin yaptığı her işin ibâdet olduğunu ifade etmez. "İnsanların ve cinlerin ibâdet için yaratılmış olmaları" hilkatin gayesini gösterir. Bu gayeye yönelenlerin her davranışı umûmi mânâda ibâdettir; Allah'a kulluktur; fakat husûsî ibâdetlerin şekli ve zamanı bellidir, onlara ilâvede bulunmak bid'attir. Şârî'den başkasında ibâdet vazetme (koyma) selâhiyeti yoktur.
4 - Kâtip Çelebi'nin anlatmak istediği şudur: Peygamberimizin (sav) zamanından sonraki devirlerde insanlar Sünnetten -giderek- uzaklaşmışlardır. Halkın inanç ve davranışlarını Sünnet ile karşılaştırırsanız Sünnetten ne kadar uzaklaşmış olduklarını görürsünüz... Bu bir vâkıanın ifadesidir ve ilmî bakımdan da tutarlıdır.

 



70 Nesil dergisinde yayımlanmıştır.
71. Çeşitli tarifler ve gruplar için bkz. Ali Mahfuz, el-İbdâ, s. 16 vd.
72. Hadîs mecmûlarının "el-İ'tisâm" bölümlerinde bu meâlde pek çok hadîs vardır.
73. Ahmed, Ebû Dâvûd, Tirmîzî; Mişkât, c. I, s. 58.
74. Buhârî; Müslim; Mişkât, c. I, s. 52.
75. Müslim, Kitâbu'l-fedâil, 140-141.
76. Kadı-zâdeliler veya fakılar Hz. Peygamber (sav) zamanından sonra ihdâs olunan şeyleri kaldırmak istemeleri üzerine bunlarla münasebeti olan birisi vâızlardan Türk Ahmed'e:
- "Hz. Peygamber (sav) zamanında çakşır ve don yoktu, şu halde sizlere göre bunları giymek bidattır; onları da kaldırır mısınız" diye sormuş o da:
- "Evet menederiz, izar (futa) ve peştemal kuşansınlar" demiş. Bunun üzerine sual sahibi tekrar:
- Kaşık kullanmak da bidattır, onu ne yaparsınız" deyince Türk Ahmed:
- "Taamı elleriyle yesinler, ellerine bulaşmakla ne lâzım gelir?" mütaleasıyle mukabele eylemiş; bunun üzerine sual sahibi dayanamayıp:
- "Efendiler halk-ı âlemi soyup... kıyafetine sokmak istersiniz" diyerek ortalığa nizam vermek isteyen vâız efendi ile alay etmiş.
Bu musahabeyi dinleyen başka birisi efendiye:
- "Kaşıklar yasak olunca kaşıkçı esnafı ne yapsınlar", diye sorması üzerine:
- "Misvak ve tesbih yapıp onunla geçinsinler" cevabını vermiştir.
(Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III, Cilt, I. Kısım, 2. Baskı, Ank. 1973, s. 365.)
77. A'raf: 7/32.
78. Enfâl: 8/60.
79. Emir bi'l-ma'rûf... mevzûunda metod için bkz. Hayreddin Karaman, "İslâmda İctimâî Terbiye ve Kontrol" Diyanet Dergisi, c. XI, s. 5.. Eylül 1972. (Bu cildin 293-319. sayfalarında yer almaktadır.)
80. Kâtip Çelebi, Mizânu'l-Hak, İst. 1972, s. 65.
81. "Bid'ât ve Yenilik" başlıklı yazımızın Nesil dergisinde (Aralık-1976) neşri üzerine aldığımız bir mektup ve cevabını yazıya ekliyoruz.

 

*********************************

 

İslâm'da Tecdîd ve Müceddidler
Giriş:
Bir çekirdek nasıl kocaman bir ağacın minik plânı, hattâ plândan öte bilkuvve varlığı ise, sperm ile aşılanmış yumurta da kainatın özü ve özeti olan insanın plânıdır; bütün kabiliyetlerini, en ince teferruatına kadar muhtevî tohumudur. Çocuk doğar, büyür, gelişir, irsiyet ve terbiye sentezi içinde şahsiyetini bulur, varlığının şuûruna erer. Doğumdan ölüme insanoğlu çok değişir, birçok hücre ölür, yerini yenileri alır; fakat bu değişme, bu yenileşme muayyen bir plâna göre ve yavaş olduğundan hem şahıs, hem de çevresindekiler eski ile yeniyi aynı görür, aynı bilirler; ortada yeni, fakat eski, değişmiş, fakat sâbit kalmış bir varlık vardır. Ahmet doğumdan ölüme Ahmed'dir; Orhan da Orhan'dır.
Ferdler toplumu meydana getirir. Muayyen ortak vasıflara sahip toplumlar millettir. Milleti hem değişen, hem de sâbit kalan taraflarıyle ferd ile mukâyese mümküdür. Siyâsî, hukukî, içtimâî, ahlâkî, millî müesseseler millî bünyeye tâbîdir; bünye geliştikçe müesseseler de gelişir; tıpkı büyüyen çocuğun iki yıl aynı elbiseyi giyemediği gibi millet de asırlar boyunca bazı müesseleri aynen muhâfaza edemez. Acak her yeni elbise sahibinin zevkini, kültürünü, bünye husûsiyetlerini verdiği gibi, kısmen yenileştirilen müesseseler de ait olduğu milletin bünye husûsiyetlerine intibâk eder ve onu aksettirir. İşte bu eskiyen müesseselerin onarılması, yenileriyle değiştirilmesi, ihtiyâca uygun hâle getirilmesi hâdisesi bizde reform, kültür değişmesi, ıslâhât, teceddüd, tecdîd, yenilik, garplılaşma... gibi tâbirler ile ifade edilmektedir. Bu tâbirlerin mefhumu sâbit ve çok kere vâzıh olmadığı için, aynı şeyi savunan ve isteyenlerin sözde ihtilâfa düştükleri görülür. Bazen de ayrı görüşlere sahip olanlar -mefhum ve terim karmaşası yüzünden- aynı kategoride mütalâa edilirler.
Biz, bu yazıda tecdîdin mânâ ve mâhiyetini, ne olup ne olmadığını, batı kaynaklı reformdan farklı yönlerini arzetmeye çalışacağız.
Genç neslin şahsiyet yapısının oluşumunda modeller ve örnekler önemli bir yer tutmaktadır. Çocukluk çağında ana, baba ve öğretmenini model alan ve onları taklîde çalışan insanoğlu, gençlik çağına doğru büyük insanlar ve kahramanlardan veya meşhur kişilerden birini seçmekte, giderek bunarı da bırakıp her birinde beğendiği vasıflardan oluşturduğu bir hayâlî kişiyi kendi kişiliği ile aynılaştırmaya yönelmektedir. Mevzûumuza bu açıdan bakılınca, geleceğimizi tâyin edecek olan çocuklarımız ve gençlerimize takdim edeceğimiz modellerin içinde İslâm müceddidlerinin de bulunması zarûret halini almaktadır.

TECDÎD
Kelime:
Teceddüd ve tecdîd "cidd" kökünden gelir; birincisi yenilenmek, ikincisi yenilemek mânâsında kullanılır. Hz. Peygamber (sav) bir hadîsinde tecdîde işâret buyurduğu için bu kelime ve ondan yapılmış olan "müceddid: yenileyen" kelimesi İslâmî eserlerde çokça kullanılmıştır.
Önce tecdîde temel teşkil eden hadîse bakalım:
"Şüphe yok ki Allah, her yüzyıl başında bu ümmete dinî durumunu yenileyen birisini gönderecektir."83
Şah Veliyyullah mezkûr hadîsin şu hadîs ile açıklandığına işaret eder:
"Bu ilmi her neslin kâmil kişileri taşıyacak; onu aşırı gidenlerin bozmasından, bâtıl inançlıların karıştırmasından ve bilgisizlerin yanlış yorumlamasından koruyacaklardır."84

Başka Kelimeler ve Tecdîd Mefhumu:
Şah Veliyyullah'ın tarifi ile aşağıda vereceğimiz diğer tariflerin özü, birleştiği nokta şu oluyor: Tecdîd, İslâm'ı bozmadan, ebedî prensiplerini değiştirmeden korumak, yeni nesillerin anlayacağı kalıplarda sunmak, yaşamak ve yaşatmaktır... Ancak bu mefhumu ifâde etmek için kullanılan kelimeler farklı olmuş, ortaya teceddüd, dinî ıslâhat, reform, İslâmlaşmak gibi kelimeler çıkmış, bu da mefhum karmaşasına sebep olmuştur.
Suyûtî, Münâvî gibi eski sayabileceğimiz müellifler, hadîsten hareket ederek tecdîd ve müceddid kelimesini kullanmışlar, yaklaşık olarak Şah Veliyyullah'ın naklettiği mefhumda birleşmişlerdir. Yeni müelliflere gelince:

a) Saîd Halim Paşa:
Saîd Halim Paşa gerekli gördüğü dinî ve içtimâî ıslâhâtı "İslâmlaşmak" kelimesiyle ifâde etmiştir:
"Bizim için İslâmlaşmak demek, İslâmiyet'in inanç, ahlâk, yaşayış ve siyâsete ait esaslarının tam olarak tatbik edilmesi demektir. Bu tatbikin ise o esasların, zaman ve muhitin ihtiyaçlarına en uygun bir şekilde tefsir edilmesinden sonra yapılması gerekir."85
"Müslüman milletler mütemâdiyen değişmekte olan zamanın zarûretlerini dikkate almamış, bu değişmeyle meydana çıkan yeni ihtiyaçların, ancak dinlerini daha yüksek ve daha verimli bir tarzda tefsir ve tatbik etmeleriyle karşılanabileceğini anlayamamışlar, bu yüzden de gerileyip çökmüşlerdir..."86

b) Prof. Afîfî:
Ezher ulemâsından ve bu isimle neşredilen derginin muharrirlerinden Prof. Seyyid el-Afîfî, eski tarifleri naklettiten sonra "tecdîd"in mefhumunu şu maddelerde toparlıyor:
a) Kitâb, Sünnet gibi kaynaklardan, zaman ve zemine uygun hükümler çıkarmak, ortaya koymak,
b) Kapalı kalmış noktaları açıklığa kavuşturmak
c) Uygulamadan kaldırılmış İslâmî nasslara hayatiyet kazandırmak,
d) Dini desteklemek ve yaymak,
e) Hak ve gerçeğin yanında olmak,
f) Toplum için faydalı olanı yapmak,
g) İlâhî nizama hâkimiyet sağlamak...87

c) Mâlik Binnebî:
Cezâyirli mütefekkir Mâlik Binnebî tecdîd ve teceddüd kelimelerini, birbirine zıd mânâda kullanmak yerine, birbirini tamamlayan iki mefhumun ifâdesi olarak ele alıyor, bu arada reform kelimesini de müsbet mânâda kullanmaktan kaçınmıyor:
"Üstelik bu şekilde bir Kur'ân telâkkisi, el-Muvahhid sonrası insanının ne hayat zembereğini kurmakta, ne de düşünce ve davranışlarına bir yön vermektedir. Çünkü reform için Kur'ân bir "Tecdîd" (yenileme) vâsıtasıdır, bir "Teceddüd" emri (yenilenme) değil. "Bununla beraber, Reform hareketinin içtimâî portresi muazzamdır ve bugünkü Rönesansımızın temeline her hâlükârda onu yerleştirmek gerekir.
Bu "Tecdîd" de aslında bizim "yığılma"lar diye bahsettiğimiz şeylerin, psikolojik bir dille izahıdır. Teceddüd ise, rönesansın temeli olan "ferdin kendisini yenilemesi" demektir. Bu mânâda "Tecdîd", "Teceddüd"ün maddî şartlarını, daha doğrusu gıdasını teşkil eder. Bunun dışında ve bunsuz bir tecdîd -Sadece ruhu yenileştirmeye çabalamak- ancak bir zevâhirdir."88
Mâlik Binnebî tecdîd ve tecedüdü "reform"un iki ayrı yönü, birbirini tamamlayan iki unsuru olarak değerlendirmiş oluyor. Ona göre tecdîd nazarî plânda reformdur; teceddüd ise insanın kendini yeniden inşâsı, Kur'an-ı Kerîm'in potasında şekillenmesidir.

d) Prof. M. el-Behiy:
Batı emperyalizmi ile alâkası yönünden yeni İslâm düşüncesini tahlil ve tetkik için kaleme aldığı eserinde Behiy, 19. asrın ikinci yarısından itibâren İslâm dünyasında iki fikir hareketinin vücut bulduğunu, bunlardan birisinin müstemlekeci Batıyı tamamen taklide yöneldiğini, İslâm-doğu'ya ait eserleri inkâr ettiğini ve bu harekete "tecdîd" ismi verildiğini kaydediyor. Hindistan'da Seyyid Ahmet Han, Mirza Gulâm Ahmed; Mısır'da bunların muakkipleri tarafından temsil edilen bu hareketin karşısında olup, emperyalizm ile mücâdele eden, batıya cephe alan, doğunun kendi değerlerine yönelerek ve kendini yenileyerek kalkınacağını ileri sürenlerin temsil ettikleri hareket ise el-Behiy tarafından "dinî ıslâhat" adıyla anılmaktadır. Efgâni, Abduh, İkbâl gibi zevât tarafından temsil edilen ve kendisinin de katıldığı bu ikinci hareketin esaslarını el-Behiy şöyle özetliyor: "Dinî değerlere yeniden itibâr kazandırmaya ve müslümanların gözünden düşürmek için bu değerler etrafında meydana getirilen şüphe bulutlarını dağıtmaya çalışmak. İslâmî esasları, müslümanların hayatında durakladığı noktadan alarak çağdaş müslümanın hayatına getirmek; yarınına gözlerini açan müslümana -dünü ve bugünü arasında zikzaklar çizmeden- gideceği yolu göstermek..."89

e) Mevdûdî:
Pakistanlı İslâm mütefekkiri Ebu'l-A'lâ el-Mevdûdî tecdîd ve teceddüd kelimelerini titizlikle birbirinden ayırmaktadır. O'na göre tecdîd kemâle doğru şu basamakları tırmanarak seyreder:
1 - Müceddid (tecdîd hareketini yürüten kişi veya zümre) önce içinde yaşadığı çevrenin hastalığını teşhis eder; gayr-i İslâmî tesirlerin giriş yollarını, yerleşme merkezlerini, derinliğini, yayılma hızını... tesbit eder.
2 - İslâh ve tedâvi çarelerini gösterir.
3 - Kendi gücünü ve imkânlarını, faâliyetinin saha ve sınırını tesbit eder; netice alabileceği sahayı seçer.
4 - Bütün imkânlarını seferber ederek bir kültür ve zihniyet inkılâbı meydana getirmeye çalışır.
5 - Amelî ıslâhâta teşebbüs eder; gayr-ı İslâmî davranışları ve ahlâkı, İslâmî olanlarıyla değiştirmeye, gönülleri İslâm sevgisiyle doldurmaya çalışır.
6 - İctihad eder; dinin prensiplerini ve yaşadığı asırda hâkim olan medeniyetin husûsiyetlerini kavrar; İslâm'ın bütün dünyaya yeni bir medeniyetin müjdesini götürme yollarını çizer, vâsıtalarını tâyin eder.
7 - İslâm'ı kökünden kazımak için faâliyet gösteren güçlerle mücâdele eder.
8 - Asr-ı Saâdet nizamına yeniden hayatiyet kazandırır.
9 - İslâm'ın saâdet pınarından bütün dünyanın kana kana içmesini sağlamak için gayret eder.
Teceddüd ise tecdîdin tam aksine, İslâmî olan ile olmayanı birbirine karıştırmak, tâvizler ve te'villerle barışmazı barışır, bağdaşmazı bağdaşır kılmaya çalışmaktır.90
Bu önekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Ancak bunlar da şu neticeyi tesbit etmemiz için kâfidir: Tecdîd üzerine düşünen ve yazanların çoğunun birleştiği bir mefhum vardır; bunu ifadelendirecek olursak tecdîd: "Esasını bozmadan dîni korumak, toplumun ihtiyaçlarını, onun katkısız ve tükenmez kaynaklardan karşılamak, ilâhî nizamdan sapmaları düzeltmek ve önlemek, İslâm'ı asrın anlayışına söyletmektir. Tecdîd toplumun kalkınması ve dünyada refahı, âhirette felâhı için gereken her tedbirin alınması; nazarî, fikrî, amelî faaliyetlerin icrâsıdır."
Ancak bu mefhumu tecdîd, ıslâh, reform, İslâmlaşmak... terimlerinden birisi ile ifade etmekte birlik hâsıl olmamıştır. Bu terimler bazan zıt mânâda kullanılmış, bu da zihinlerin karışmasına sebep olmuştur.
Biz, bu yazıda, İslâm'ın ruhuna uygun ve hadîs-i şerifin ifade ettiği ıslâhât için "tecdîd", bunu yürüten ıslâhâtçı kişiler için de "müceddid" terimlerini kullanacağız. Günümüzde daha çok kullanılan "reform" tâbirini ise, İslâm ile bağdaşmayan bir ıslâhâtı ve protestanlığın doğmasını sağlayan hareketleri andırdığı, yanlış anlamalara meydan verdiği için tecdîd mânâsında kullanmayacağız.

Reform ve Tecdîd:
Islâh etmek, düzeltmek gibi lûgat mânalarında kullanılan 'reform' kelimesinin terim olarak umûmi ve husûsi mânaları vardır:
a) Umûmî olarak reform: Dindarların törenlerinde veya din adamına bağlı oldukları kaidelerde yapılan değişiklik ve bilhassa bir tarikatte ilk kaidelere dönmektir.
b) Husûsî olarak reform: Çeşitli protestan birliklerinin kilise inanç ve disiplininde yaptıkları değişikliklerdir. XVI. yüzyılda Avrupa'nın büyük bir kısmını papaların hâkimiyetinden çıkaran ve protestan kiliselerinin kurulmasına yol açan dinî hareketler "reform" terimi ile ifade edilir.
10 Kasım 1483'te Saksonya'da doğan Luther'i, mezkûr reform hareketine sevkeden âmiller vardır:
a) Dördüncü asırda kurulmuş olmasına rağmen papalık ilâhî, mukkaddes ve lâ-yuhti (yanılmaz) kabul edilmektedir. Ayrıca papadan papaza doğru bir mertebe zinciri vardır.
b) Rahiplere evlenmek yasaktır.
c) Papanın günahları affetme selâhiyeti ve tevbe için papaza günahın itirâf edilmesi mecbûriyeti vardır.
d) Papa zaman zaman günahların affedildiğini bildiren vesikalar (endülüjans beratları) satmaktadır.
e) Hıristiyanların mukaddes kitâbı okuyup anlama selâhiyetleri yoktur.
Luther uzun süren bir vicdânî bunalımdan sonra, Paulus'un "Romalılara Mektubu"nda insanın mânevî kurtuluşunu doğrudan doğruya imâna bağlayan bir metin buldu. Artık bu metin, bütün protestan kiliseleri için bir ilâhiyat, ahlâk ve mistizm kaynağı olacaktır.
Hıristiyanlığı hak ve tek inanç etrafında toplamaya muvaffak olamamakla beraber reform hareketleri yeni kiliselerin doğmasını (protestanlar) ve bu kiliselerin şu esasları benimsemesini sağlamıştır:
a) Kitâb-ı Mukaddes hıristiyanlık için tek kaynaktır.
b) Her hıristiyanın bu kitâbı okuma ve açıklama selâhiyeti vardır.
c) Kilise günah bağışlayamaz.
d) Kitâb-ı mukaddes çeşitli dillere çevrilebilir ve ibâdet bu tercümeler ile yapılır.
e) Din adamları evlenebilir.
f) Günahları itiraf zarûrî değildir.
g) Kilisede resim ve heykeller bulunmaz...91

Mukâyese:
Dinde reform veya ıslâhât deyince yukarıda özetlenen tecdîd, reformcu deyince de müceddid kastediliyorsa mesele yoktur. Fakat bu tâbir İslâm için kulanılırken hıristiyanlıktaki reform kastediliyorsa birbirinden tamamen ayrı ve farklı iki şeye aynı ismi vermek gibi bir hatâya düşülüyor demektir. Yukarıda reform hareketinin ulaştığı neticelerin önemlilerini kaydetmiştik. Bunları İslâmî esaslar ve tecdîd yönünden de ele alır ve karşılaştırırsak aradaki fark berraklaşacaktır:
1 - Reform Kitâb-ı Mukaddes'i hıristiyanlığın tek kaynağı haline getirmiş, papaların buyruklarına bu mânâda kudsiyet tanımamıştır.
İslâm'da, Kur'ân-ı Kerîm ve Resûlullah'ın (sav) sünneti ana kaynaktır. Bunlar dışında kalan fikir ve kaynaklar "şaşmaz, yanılmaz" değildir. Tenkit ve tartışmaya ve gerektiği zaman değişmeye tâbîdir.
2 - Reform hıristiyanlara Kitâb-ı Mukkades'i bizzât okuma ve açıklama selâhiyetini getirmiştir.
İslâm'da her mü'min Kur'ân-ı Kerîm'i okur, dil ve usûl biliyorsa anlar ve açıklar.
3 - Protestanlara göre kilise günah bağışlayamaz.
İslâm'da günah bağışlama selâhiyeti yalnızca Allah'a aittir. Bunun için şefâat dahi onun iznine tâbîdir.
4 - Reformdan sonra Kitâb-ı Mukaddes'in çeşitli dillere tercümesi ve bunlarla ibâdet mümkün hâle gelmiştir.
İslâm'da başlangıçtan beri Kur'ân-ı Kerîm kısmen ve zamanla tamamı çeşitli dillere çevrilmiş, meâller ve tefsirler yazılmış, aslını öğreninceye kadar tercümesi ile ibâdete izin verilmiştir.
5 - Ancak reformdan sonra din adamları evlenebilmiştir.
İslâm'da ise Allah'a tam kulluk yapayım diye evlememeye kalkışanlara Resûlullah (sav) karşı çıkmış, "Benim yolumdan ayrılan benden değildir" buyurmuştur.92
6 - Reform günahların affı için papaza itiraf zarûretini kaldırmıştır.
İslâm'da günahların gizlenmesi, kimseye ifşâ edilmemesi ve Cenâb-ı Mevlâ'ya içten tövbe edilmesi, her kulun bizzat bağışlanmayı dilemesi esastır.
7 - Reform kiliseden resim ve heykelleri kaldırmıştı.
Resûlullah'ın (sav) Mekke fethinden sonra ilk işi Kâbe'yi putlardan temizlemek olmuştur.
Şu kısa mukâyese gösteriyor ki hıristiyanlıkta kilise, halk ile Mukaddes Kitâb'ın kul ile Allah'ın arasına girmiş, dinde olmayan bir takım inanç, ibâdet ve âdetler getirmiş... reform hareketi de bunları ortadan kaldımayı hedef almıştır.
Daha kısa bir deyişle din -iman, ibâdet, âyin ve ahlâk yönlerinden- bozulmuş, değiştirilmiş, reformcular da bunu aslına çevirmeye çalışmışlardır.93
İslâm'da imân, ibâdet, ahlâk ve cemiyet düzeni Resûlullah (sav) zamanında, Kur'an-ı Kerîm ve Sünnet'te nasıl tesbît ve tanzim edilmiş ise bugüne kadar aynen kalmış, kitapta ve nazarî plânda hiçbir kayıp ve değişme olmamıştır.

Tecdîdin Hikmeti:
Tecdîde niçin ihtiyâç duyulmuş ve Hz. Peygamber (sav) tarafından yüzyılda bir müceddidin geleceği haber verilmiştir? "Tecdîdin Hikmeti" başlığı altında bu soruya cevap arayacağız.
İslâm'a göre Hz. Âdem'den Peygamberler Hâtemi'ne (sav) kadar, rasûllerin getirdiği dinler, tevhid (Allah'ın birliği), nübüvvet (peygamberlik, vahiy), âhiret (öldükten sonra tekrar dirilme, hesap verme, karşılığını görme ve ebedî yaşama) gibi değişmez esaslar yanında, insanoğlunun zaman içindeki gelişmesine paralel olarak değişen içtimâî, hukûkî, ahlâkî... hükümler getirmişlerdir. Mustâfây-ı Müctebâ (sav) son peygamber, Kur'ân-ı Mecîd de son kitâbdır. Bu demektir ki artık peygamber ve kitâb gelmeyecek, İslâm kıyâmete kadar devâm edecektir. İnsanların ve onlara mahsus müesseslerin değişme zarûreti yanında bu devamlılık, değişmeyen ile değişenin beraber yürümesi ve yaşaması nasıl olacaktır? İşte İslâm'da kaynakların özelliği, ictihâd ve tecdîd müesseseleri ve zarûret prensibi bu suâle cevap, bu probleme çözüm getirmektedir:
a) Kitâb, sünnet, icmâ gibi kaynaklar, hayatın değişen, değişmesi zarûrî olan taraflarını serbest bırakmış, bunları durdurucu, bağlayıcı hükümler getirmemiştir.
b) Anormal durum ve zamanlarda zarûret (zorda kalma) prensibi, bağlayıcı hükümlere yumuşaklık getirmiştir.
c) İctihâd ve tecdîd müesseseleri, çözümü ilim ve ehliyet sahibi müslümanlara bırakılmış meselelere -zaman ve zemînin gereğine göre- ana kaynaklardan çözüm getirme imkânını bahşetmiştir.
İsrailoğulları içinde sayıları binleri bulan ara peygamberlerinin vazifelerini İslâm'da, -onlardaki vahiy yerine ictihâdlarını kullanarak- ifâ edenler müceddid ve müctehidler olmaktadır.

Tecdîdin Engelleri:
Toplum için taze kan, gençlik aşısı, hayat ve bekâ iksiri mesâbesinde olan tecdîd buna ehil kişilere muhtaçtır. Gerek bu kişilerin yetişmesi ve gerekse hareketlerini başarı ile yürütmeleri bazı sebeplerle engellenmektedir. Dış engeller, belli bir toplumun ve ona mahsus kültürün düşmanlarından gelmektedir. İç engeller ise şu sosyo-psikolojik faktörlere bağlanabilir:

a) Korkaklık ve çekingenlik:
el-İzz b. Cemâ'a asırlarca önce şöyle diyordu: "Zamanımızda müceddid ve müctehid bulunmayacağı kanâati korku ve çekinginlikten neş'et etmektedir; yoksa çoğu kez bizzât bunu söyleyenler müctehid ve müceddid kişilerdir. Allah'ın lûtuf ve ihsânına ve bunları bazı lâyık kullarına tahsisine ne engel olabilir?"94

b) İnsaf ve takdir yokluğu:
İlim adamları arasındaki rekâbet duygusu, onlara çok yakışan insaf vasfını zedelemiş, faziletleri, değerleri itiraf, takdir ve teşvikin yerini ölçüsüz tenkitler, aleyhte konuşmalar ve engellemeler almıştır. Bir şâirin diliyle:
"Bulunduğu yerde faziletin takdiri, bunu yapanın faziletini ne güzel ifade eder! Bir kimsenin, kendisinden üstün olanlara dil uzatarak aşağılık duygusunu tatmin etmesi, insafa sığmayan bir davranıştır."

c) Kötüleme:
İbn Abdilberr, İbn Sübkî gibi bilginler, hadîs râvileri hakkında söylenenleri değerlendirirken şu ölçüyü koyuyorlar: Bir kimsenin büyüklüğü ve kemâli sâbit olur, lehinde konuşanlar çok, aleyhinde konuşanlar az bulunursa; aleyhinde söylenenlerin sebebini gösteren "bilgisizlik, rekâbet, dedikoduya dayanma, taassub, nefsânî duygular" gibi karîneler de mevcut olursa aleyhinde söylenenlere bakılmaz. Eğer böyle yapılmazsa hiçbir imâm (en büyük âlim) bundan, sâlim kalamaz; çünkü herbiri hakkında yapılmış karalamalar, kötülemeler vardır. Akran arasındaki atışmalar, bilginlerin birbiri aleyhindeki sözleri mûteber değildir...
Bu sözler tarihî bir gerçeği aksettiriyor. İşte bu karalama ve kötülemeler cesaretleri kırmış, azimleri yıpratmış, tecdîd hareketlerini engellemiştir.

d) Hased:
İslâm'ın getirdiği ibâdetleri bedeninden ruhuna intikâl ettiremeyen, nefsini tezkiye ve tasfiye edemeyen kimseler üstünlükleri, meziyet ve faziletleri çekemez, bunlar karşısında rahatsız olur, aşağılık duygusuna kapılır ve ulaşamadıklarına pis demek durumuna düşerler. Bundan önceki iki sebebin kökünde de hased vardır. Onuncu asrın müceddid ve müctehidlerinden olan İmam Suyûtî bu durumunu açıklayınca tepki gösteren ve kendisine dil uzatanlara karşı kendisini müdâfaa ettiği bir yazısını şöyle sürdürüyor: "Eğer sen daha önce tecdîd ve ictihâdın bulunduğunu kabûl ediyor da "geçen geçti, şimdi olmaz" diyorsan sana cevâbım, Ebu'l-Hasen Şâzeli'nin sözüdür: "Bazı kimseler geçmiş evliyânın kerâmetlerini kabul ediyorlar; fakat şimdikileri inkâr ediyorlar" dedikleri zaman şu cevabı vermişti: "Onlar İsrâiloğullarındandır; çünkü İsrâiloğulları Hz. Mûsâ'nın ve daha nice Peygamberin peygamberliklerini kabul etmiş; fakat kendi zamanlarında geldiği için Muhammed Mustâfâ (sav)'nın peygamberliğini inkâr etmişlerdi."
İbn Hacer de Süyûtî'nin bu müdafaasını teyîd ile "ona hased yüzünden haksızlık edildiğini" ifade etmiştir.95

 



82. Nesil dergisinde yayımlanmıştır ve önceki yazının devamıdır.
83. Ebû Dâvûd gibi hadîs âlimlerinin naklettiği bu hadîsin sıhhatini Irâkî, Askalânî, Hâkim, Zehebî gibi otoriteler de kabul etmişlerdir. Kaynakları için bkz. Suyûtî, Kitabu't-tenbîh, Süleymaniye kütüphanesi, No. 708, vr. 58/b-65/a.
84. Prof. Afîfî, "et-Tecdîd fi'l-İslâm", el-Ezher dergisi, c. X, s. 202 vd.
85. Buhranlarımız, nşr. M. Ertuğrul Düzdağ, (Tercüman, 1001 Temel Eser), s. 204. (Kitabın yeni baskısı için bkz. İz Yayıncılık, 1998.)
86. Age., s. 178.
87. Age., c. X, s. 203.
88. İslâm Dâvâsı, Çev. Ergun Göze, İst. 1967, s. 143-144.
89. el-Fikru'l-İslâmî el-hadîs, Kahire, 1964, s. 10, 98, 395.
90. Mûcezu târih-i tecdîdi'd-dîn, Dimaşk, 1964, s. 29 vd.
91. F. Challaye, Dinler Tarihi, Çev. Sâmih Tiryakioğlu, İst. 1975, s. 192-194; Meydan Larousse, "reform" maddesi.
92. Buhârî, Müslim, Mişkât, c. II, s. 158.
93. Ortada Mukaddes Kitâb'ın aslı bulunmadığı için bu ıslâhâtın başarılı olması düşünülemezdi ve bu mânâda başarılı da olmadı.
94. Afîfî, age., s. 47.
95. Afîfî, Age., s. 48.