Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Namaz borcu olanın nâfile kılması  Soru - 5. Sayfa

Namaz borcu olanın nâfile kılması
Soru:
-Üzerinde kazâya kalmış namaz bulunan bir mükellefin nâfile namaz kılması caiz midir? B. AHISKA (Çorum)
Cevap:
-Namaz İslâm'ın en önemli emirlerinden birisidir. Bu ibâdet dînin beş direğinden birini teşkil etmiş, onu kılan İslâm binasını yapmış, terkeden ise yıkmış olarak tavsif edilmiştir. Şüphesiz namazı terketmek, geciktirmeyi caiz kılan bir mâzeret bulunmadığı halde zamanını geçirmek en büyük dinî suç ve cinayetlerden biridir. Her ne şekilde olursa olsun namazını vaktinde kılamayan, kazâya bırakan mükellefin, fırsat bulur bulmaz yapacağı ilk ilk iş namazını kazâ etmektir. Mâzeretsiz geçirilen namazı kazâ etmek de mükellefi tam mânâsıyla mesuliyetten kurtarmaz; kazâ elden gelen telâfi yollarından biridir. Bir başka yol, bir daha geçirmemeye azmetmek, vâki geciktirmeden dolayı Allah Teâlâ'dan af dilemek, bağışlanmak için yalvarmaktır. İslâm ulemâsı namazı kazâya kalmış bir kimsenin ilk fırsatta kazâ etmesinin farz olduğunda ittifaka yakın bir görüş birliğine vardıktan sonra hangi mâzeretlerle -çok kısa bir müddet için de olsa- kazâyı tehir etmesi caiz olabileceği meselesi üzerinde durmuşlar, bunları "kendisi ve ailesi için yeterli rızık temini için çalışmak, aslî ihtiyaçlarını temin ile meşgul bulunmak" ile sınırlamışlardır. Yâni namazı kazâya kalmış bir mükellef, kendisi ve âilesinin hayatî ihtiyaçlarını temin eder etmez geride kalan vaktinin ilk bölümünde geçmiş namazını kazâ edecektir. İşte bu noktada önümüze bir mesele daha gelmektedir: Günlük namazlarını ne yapacaktır?
Unutma, uyku gibi şuur dışı haller istisna edilirse müslümanın bilerek namazını geçirmesini mübah kılan bir mâzereti yoktur; hastalık, bilfiil savaş hali gibi fevkalâde haller bile namazı geçirmeye mâzeret olamaz; ancak bazı hafifletici ruhsatlara sebep teşkil eder. Şu halde üzerinde kazâ namazı olan mükellef öncelikle günlük namazlarını kılacak, sonra sıra kazâ namazlarına gelecektir. Ancak günlük namazlarının yalnız farz ve vâcib olanlarını kılarak, sünnetleri kılacağı zaman içinde kazâyı kılması gerekir mi, gerekmez mi mevzûu münâkaşa edilmiştir. Bu münâkaşa da ince ve önemli bir noktayı belirtmekte fayda vardır: Namazları kazâya bırakmış bir kimseye prim olarak bir de sünnetleri kılmama imtiyazı tanınmış değildir; kazâ namazını, sünnet kılacak kadar bir vakit daha tehir etmenin caiz olup olmadığı tartışılmıştır; yâni namazı kazâya bırakmak öyle bir cinayettir ki, bunu kısmen telâfi edecek olan kazâyı, sünnet kılacağım diye bir miktar daha tehir etmenin caiz olup olmadığı müctehidleri düşündürmüştür!
a) Hanefîlere göre: Bilindiği üzere nâfile namazlar mefhumu içine Peygamberimiz'in (sav) tatbikât ve tavsiyelerine dayanan sünnet namazlar ile hakkında husûsî bir tavsiye bulunmadığı halde kişinin Allah rızası için kıldığı serbest namazlar girmektedir. Hanefîlere göre farz namazların önünde ve arkasında kılınan sünnetler ile kuşluk, tesbih, tahiyyetü'l-mescid namazları gibi sünnet namazları kılmak -bu yüzden kazâ geciktirilmiş olsa dahi- evlâ ve efdaldir, tercih edilmelidir. Bunların dışında kalan mutlak nâfilelere gelince kazâsı olanlar bunları da kılabilirler; ancak bunların yerine kazâ kılmak daha efdaldir.1
b) Mâlikîlere göre: Kazâ namazı bulunan kimse nâfile ile meşgul olarak kazâyı geciktirirse günahkâr olur; ancak sabah namazının sünneti, vitir, bayram, tahiyyetü'l-mescid gibi sünnetler müstesnâdır; bunları, üzerinde kazâ namazı olanlar da kılabilirler.
c) Hanbelîlere göre: Namazları kazâya kalmış mükelleflerin, bu namazları kazâ edecek yerde mutlak nâfile ile meşgul olmaları haramdır. Ancak farz namazlarla beraber kılınan sünnet ve bu hükümde olan diğer sünnetleri kılmak caiz olmakla beraber kazâsı çok olanın, bunların yerine kazâ kılması efdaldir; ancak sabah namazının sünneti müstesnâ olup, kazâsı çok olanın dahi onu kılması efdaldir.
d) Şâfiîlere göre: Üzerinde kazâ namazı olan kimsenin -hangi çeşit olursa olsun- nâfile kılarak kazâyı geciktirmeleri haramdır.2
Görüldüğü üzere dört mezhebden üçüne göre, üzerinde kazâ namazı bulunan kimselerin sünnet kılmaları caiz olup, Hanefîlere göre üstelik efdaldir; yânî daha iyi ve faziletli bir davranıştır, kılınmalıdır. Yalnız Şâfiîler kazası olanın sünnet ve nâfile kılmasını caiz görmemiş, kazânın böyle bir ibâdetle bile geciktirilmesini uygun bulmamışlardır.
Netice: Namazları kazâya kalmış mükellef, beş vakit namazını -imkân ölçüsünden sünnetleriyle beraber- kılacak, bundan sonra zarûrî ihtiyaçlarını temin ile meşgul olacak, bunları temin edince ilk fırsatta kazâya kalmış namazlarını kılmaya başlayacaktır. Bir namazım kazâya kaldı diye Peygamberimiz (sav) tarafından tatbik ve tavsiye edilen sünnetleri de terketmek, işlediği suçtan dolayı özür dilemesi gereken kimsenin bunun yerine tekrar suç işlemesi ve pot kırması mahiyetinde bir davranış olmaktadır.

 



1. İbn Âbidin, Reddu'l-muhtâr, Meymeniyye, 1307, c. I, s. 542; el-Fıkhu ale'l-mezâhib, c. I, s. 378.
2. Aynı eser, aynı yer.

 

**************************************************************

 

Cezaların infâzında uyuşturma / filmin şahitliği
Soru:
Malûmunuz ölüm cezası en kolay usûl ile uygulanır. "Allah herşeye karşı ihsanı vâcib kılmıştır. Bunun için öldürürseniz o öldürmeyi güzel yapınız."3 buyurur Peygamberimiz (sav). Hadîste kastedilen, en kolay olan ve en az acı vereni seçmektir.4 Bunun için de asr-ı Saâdette kılıç intihab edilmiştir.5 "Kısas ancak kılıç iledir"6 Fakat bugün daha kolay öldüren birşey varsa kısasın onunla infaz edilmesi mümkün müdür? Meselâ günümüzde uyuşturucu (morfin vb.) ilâçlar vardır. Mahkûm bunlarla bayıltılıp öyle kısas edilirse caiz midir? Âlet olarak neler seçilebilir?
Seks filmlerinde rol icabı zina sayılan sahne her şeyiyle yapılıyor. Gayr-i meşrû olarak yapılan bu suçun isbatına şahid olarak filmdeki işlenileni tutabilir miyiz? Tutulabilirse kâfi midir?

Cevap:
1. Soruda işaret edildiği gibi kısasın ancak kılıçla yerine getirilebilmesi Ebû Hanîfe ve bir rivâyete göre Ahmed b. Hanbel'in ictihadlarıdır; bu ictihad yukarıda nakledilen hadîs ile şu muhakemeye dayanmaktadır: Kısastan maksat katilin vücudunu ortadan kaldırmaktır, bu ise kılıç ile hasıl olur; bunun dışında yapılabilecek şeyler işkence sayılır, işkence ise kısas mefhuhumu dışında kalır ve caiz değildir.
İmam Mâlik ve Şâfiî ile -diğer rivâyette- Ahmed'e göre katil, öldürürken kullandığı usûl ve âletin kendisi için de kullanılmasını hak etmiş olur; "Size kim tecavüzde bulunursa onlara -size tecavüz ettikleri şekilde ve ölçüde- mukabele ediniz"7 ve "Cezalandırırsanız size yapıldığı gibi cezalandırın"8 âyetleri buna delâlet etmektedir. Kısasın hedefi misillemedir; buna riâyet dilmediği takdirde kısas eksik kalmış olur. Ancak kısasın usûl ve âletini -katilin yaptığına mümasil olarak- seçme hakkı maktulün velilerine aittir; onlar haklarından vazgeçer ve kılıçla infâzını isterlerse bu da caizdir.
Kısasın kılıçla infâzı gerekli olan vak'alarda bu âletin seçilme hikmeti, o zaman için maksada en uygun âlet olmasından dolayıdır, (işkence vermeden, kesin olarak ölümü intac edecek en uygun âlet). Günümüzde giyotin, elektrikli sandalye, gaz odası gibi infâz usûl ve âletleri kılıcın seçiminde gözetilen maksadı ve aranan vasıfları fazlasıyla içerdiğine göre bunların kullanılmasında bir mahzur olmaması gerekir; nitekim Ezher Fetvâ Heyeti de aynı istikamette fetvâ vermişlerdir.9
Morfin vb. ilâçlarla mahkûmu önce bayıltmak veya uyuşturmak, sonra da bu durumda iken kısası infaz etmeye gelince bunun caiz olmayacağı kanâatindeyim; çünkü İslâm ceza hukukunda cezanın gayelerinden biri de suç işleme iradesine karşı caydırıcı olması, müessir bir ibret teşkil eylemesidir. Gerçi katilin hayatına, nasıl olursa olsun son vermek de caydırıcı gözükmektedir; ancak hayatına son vermeye karar vermiş birçok insanın yalnızca hayattan ölüme intikal ederken çekeceği acıdan korktuğu için intihardan vazgeçtiği veya kendini uyuşturarak acı çekmeden bu intikali sağlayacak usûllere başvurduğu bilinmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'in bir can güvenliği garantisi olarak takdim ettiği kısasın bu fonksiyonunu ifa edebilmesi için infâz esnasında mahkûmun şuurlu olması, ölüme götüren dakikaları bilerek, duyarak yaşaması şarttır.
2. Zina suçunun sübutunda filmin şâhid yerine ikame edilebilmesi için şehadet yoluyla tesbit ile, filme alıp sinema makinasında gösterme arasında bir farkın bulunmaması gerekir; bilindiği üzere hadlerin (şer'î cezaların) infâzı için suçun, her türlü şüpheden uzak bir şeklide sübutu şarttır. İlgililerin ifadelerine göre filme alma ve sinema makinası vasıtasıyla gösterme arasında bazı değişiklikler ve montajlar yapılabilmekte, vak'a, mekân, şahıslar... ile oynanabilmektedir. Mütehassıslar (bilirkişi heyeti) filmin tam olarak gerçeği aksettirdiğine rapor vermeleri halinde bu vâsıta şehadet yerine ikame edilebilir. Şüphe bulunduğu müddetçe hadde (belli cezaya) hükmedilemez.

 



3. Müslim, III, Kitâbu's-sayd ve'z-zebâih, s. 1548.
4. İbn Melek, Mebâriki'l-ezhâr, I, 111.
5. Serahsî, el-Mebsût, XXVI, 125, 126; Kâsânî, Bedâyi', VII, 245, 246; Molla Hüsrev, Durar, II, 95.
6. İbn Mâce II, Kitabu'd-diyât, s. 889.
7. Bakara: 2/194.
8. Nahl: 16/126.
9. Udeh, et-Teşri'u'l-cinâî, Kahire, 1959, c. I, s. 160.

 

******************************************************

 

İşçi-işveren hakları / teknoloji
Bir derneğin, uzunca bir mektupla sorduğu bu mevzûu aşağıda kısaca cevaplandırmaya çalışacağız:

A. İslâm'da işçi hakları ve işçi-işveren münasebetleri
İslâm'da bu meseleye bakarken işçi ve iş mefhumunun tarihî seyrini gözden uzak tutmamak gerekir. Klasik İslâmî eserlerde grev, lokavt, sendika, işçi-işveren ilişkileri ile alâkalı sistematik bilgi arayanlar ve bulamayınca da bu durumu garipseyenler, müesseselerin tarihinden habersiz olanlardır. Bilindiği gibi işçilerin toplandığı, büyük işçi kitlelerinin vücut bulduğu yerler büyük işletmeler ve fabrikalardır. Bu büyük işyerlerinin kurulması ise bilhassa sanâyi inkılâbından sonra olmuştur. Sanâyi inkılâbı 18. asrın ortalarında başlayıp gelişmiştir. Daha önce işçilerin -bugünkülere nisbetle çok az sayılarda- bulunduğu yerler çiftlikler, zirâî ve ticârî faaliyetler, basit atölyeler ve küçük işyerleridir. İslâm'ın doğup geliştiği yerde mahdut olan zirâî faaliyet köleler, ortakçılar ve az miktarda işçi ile yürütülürdü. Ticârî faaliyetler ise daha ziyade ortaklık esasına göre yürütülür ve gerektiğinde köle kullanılırdı. Bu sebeple hadîs ve fıkıh kitaplarımızın mudârabe, müzâra'a, icâre, mukâtebe gibi bahislerinde işçi-işveren münasebetlerine kısmen temas edilmiş ve o günün şartları içinde gereken hükümler vazedilmiştir. Millî tarihimizde ise esnâf teşkilâtı ve bu teşkilât ile alâkalı mevzûat ile Mecelle, kanunnâme ve nizamnâmeler boşluğu doldurmuştur.
İslâm her yer ve zamanda beşer hayatının bütün cephelerini düzenleyen bir nizam, bir hayat düzenidir. Ancak bu düzenleyiş, her asrın ihtiyacı olan yönetmeliklere kadar inen ve bunları binlerce yıl öncesinden vazetmeye kalkışan bir usûl ile yürütülmemiştir. İslâm'ın ana kaynakları umûmî prensipler vermiş ve o günün şartlarına göre bazı teferruat ve uygulama örnekleri göstermiştir. Bunlardan faydalanarak her asrın muhtaç olduğu müesseseleri kurmak, mevzûâtı düzenlemek işi âlimlere (müctehidlere) bırakılmıştır.
İmdi bu umûmî girişten sonra işçi hakları ile alâkalı İslâmî esasları sıralayabiliriz:
1. İslâm'da işçinin şahsiyet, şeref ve haysiyeti korunmuş, emeğin ve işin değeri yüceltilmiştir. Bu cümleden olarak bazı peygamberler, peygamberliklerinden önce işçilik etmişler; yâni bazı peygamberleri Allah Teâlâ işçiler arasından seçmiştir.10 Kezâ Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz "sırtıyla odun taşıyıp satarak geçinmenin, el açmaktan kat kat şerefli ve hayırlı bir iş olduğu"nu ifade buyurmuştur.11
2. Ücretin âdil bir şekilde takdir edilmesi emredilmiş, emeğin boşa gitmemesi için tedbirler alınmıştır. Bu münasebetle "çıkacak mahsûlün belli bir miktarına karşılık çalışma" menedilmiş; birşey çıkmaması halinde işçinin mutazarrır olması önlenmiştir.
3. İşçinin ücretinin tam ve zamanında ödenmesi teşvik edilmiş, hakkının zâyî edilmemesi istenmiştir? İşçiye hakkını vermeyen kimseyi kıyâmet gününde kendi hasmı sayan Resûl-i Ekrem'dir (sav). Şöyle buyurmuştur.
"Kıyâmet gününde üç kimsenin hasmı ben olacağım: Benim nâmıma söz verip yerine getirmeyen, insan ticareti yapan; hür insanı satıp parasını yiyen ve bir işçiyi tutup işini gördüğü halde ücretini ödemeyen."12
Nebiyy-i Ekrem (sav) bize geçmiş milletlerden bir kıssa anlatıyor: Bir mağarada kapanıp kalan üç kişi en iyi amellerini vesîle kılarak Allah'a yalvarmaya karar veriyorlar ve bunlardan birisi şöyle niyaz ediyor: Ya Rab! Ben üç işçi tutmuş, bunlardan ikisinin ücretini ödemiştim; üçüncüsü ücretini almadan bırakıp gitmişti. Onun hakkını işletip arttırdım, birçok malı oldu. Bir müddet sonra bana geldi ve "Ey Allah'ın kulu, ücretimi ver!" dedi. "Gördüğün deve, sığır, koyun ve hizmetçiler hep senin ücretinden hâsıl oldu" dedim: "Benimle alay etme!" diye mukabele etti: "Seninle alay etmiyorum" dedim, bütün malını alıp gitti, hiçbirşey bırakmadı. "Rabbim bunu sırf senin rızân için yaptı isem bizi kurtar!" dedi, mağarayı kapatan kaya yuvarlandı ve kurtuldular.13
Ve şöyle buyuruyordu Hâtemü'l-Enbiyâ (sav):
"Teri kurumadan işçiye ücretini veriniz!"14
4. İşçiye güçlük çıkarılmaması, ağır yük yüklenmemesi ve yardımcı olunması telkîn edilmiştir.
Hz. Şuayb (as), Hz. Mûsâ (as) ile sekiz yıllık bir iş akdi yaparken ona şöyle diyordu:
"Sana güçlük çıkarmak, seni yormak istemiyorum; inşâallah beni iyi (işverenlerden) bulacaksın!"15
Zayıfların sığınağı Sevgili Peygamberimiz (sav) de şöyle buyurmuştur: "...onlara güç yetiremeyecekleri şeyleri teklîf etmeyin; teklif ederseniz de yardım edin."16
5. Hayatî tehlike arzeden işlerde işçiye, iş akdini fesih hakkı tanınmıştır.
6. Mal ve servet sahipleri işletemedikleri âtıl mal varlıklarını, ehliyetli kişilere vererek işletmeye ve böylece işsizliği önlemeye teşvik edilmişlerdir. (Müzâra'a, müsâkat vb.)
7. "Kastî kusuru olmadan elinde mal zâyî olan işçi bunu ödemez; işveren bunu şart koşarsa akid fâsid olur‚" denmiştir.
8. Şu ve benzeri hallerde işçiye akdi fesih hakkı tanınmıştır:
a) Hastalık,
b) Akit esnasında mümeyyiz çocuk olan işçinin büyümesi (bülûğu),
c) İşverenin şartlardan birini hükümsüz sayması...
d) İşçinin darda kaldığı için ucuza anlaşmış olması.
9. Bazı durumlarda işçinin uzvî kayıpları, işverenin tazmînat ödemesine sebep kılınmıştır.
10. Gençliğini bir işyerinde bitiren işçi yaşlanınca veya hastalık sebebiyle verimsiz hale gelince onun işten çıkarılması yerine hafif işlerde kullanılması tavsiye edilmiştir.
11. Hafta tatili: İslâm hukukunda bir yahûdî ile aylık iş akdi yapılırsa Cumartesi günleri, hıristiyan ile yapılırsa Pazar günleri müstesnâ sayılır. Buna kıyâsen müslüman işçiler için hafta tatili hakkından ve bu hakkın Cuma günü kullanılmasından bahsedilmiştir.
12. Emeklilik: İslâm ülkesinde bütün vatandaşlar yoksulluk, ihtiyarlık, iflâs, felâket... karşısında devletin himaye ve sigortası altında yaşarlar. Bu bakımdan yaşlanmış işçi ve memurlar için ayrıca emeklilik müessesesine ihtiyaç duyulmaz. Ancak bu şümûllü sosyal sigortanın işlemediği yerlerde işçilere, memurlara ve esnâfa mahsus emeklilik müesseseleri de kurulabilir.
İşçinin haklarına karşılık sorumluluk ve vazifeleri de vardır:
a) İş ve görev başında iyi niyet;
b) İşverenin kazancına göz koymamak;
c) İş ve görevi bir emânet olarak kabul etmek ve emânete hıyânet etmemek;
d) İşyerini ve malzemeyi kendi malı gibi korumak;
e) İşverinin başarısına -aktif bir şekilde- yardımcı olmak... bu vazifelerin başlıcalarıdır.
Hâsılı, İslâm'ın hakkaniyet, adâlet ve sözleşme ile alâkalı umûmî prensipleri, işçi ve işverenle alâkalı husûsî hükümleri, işçi hakları ve karşılıklı ilişkileri en âdil ve mâkul bir şekilde düzenlemeye yeterlidir.

B. Sendika
Muayyen bir meslek mensuplarının meslekî hak ve menfâatlerini korumak maksadıyla vücuda getirdikleri teşekkülden ibâret olan sendikayı sanâyi inkılâbından sonra kapitalist sistemler zarûrî kılmıştır. Ortaçağda esnaf teşekkülleri mesleklerini ve mensuplarını koruyor, azâlarına ekonomik ve sosyal yardımlar temin ediyordu. Zamanla bu teşekküller maksatlarından uzaklaştı, yetersiz hale geldi. Liberaller iş hayatındaki teşekküllere karşı olduklarından işçi teşekkülleri vücut bulamıyor ve işverenler işçileri rahatça istismar ediyorlardı. Mücadele işçilerin zaferiyle sonuçlandı. Bu defa işçi teşekkülleri kuruldu; karşılıklı menfâat mücâdelesi giderek hız ve şiddet kazandı. Günümüzde demokratik idarelerde bu teşekküllerin vücut ve mücâdelesi tabiî ve kânunîdir.
Görülüyor ki ortada bir karşılıklı menfâat çekişmesi vardır. İşçi hemcinsleriyle birleşerek işverenden hakkını almak istiyor. İşveren de birlikler vücuda getirerek ve başka imkânları da kullanarak az vermekte direniyor. Liberalizm ve kapitalizm iş hayatına müdahale etmiyor; yahut da müdahaleyi asgarî sınırda tutuyor; işçi ile işveren karşı karşıya kalıyor, kuvvetli zayıfı sömürmek istiyor, zayıf kuvvetlenmek için çâre arıyor, birleşik teşekküller kuruyor; sesini duyurup sosyal ve iktisâdî hayatta tesirini hissettirince devlet, sosyal adâlet hedefine yönelmek, tedbirler almak, müdahaleyi arttırmak mecburiyetinde kalıyor...
Halbuki İslâm'da devlet tam mânâsıyla sosyal devlettir ve sosyal adâlet onun baş hedefidir. Çalışanın normal olarak geçim şartlarını sağlamak devletin görevleri arasındadır. Bunu gerektiği zaman önce ücrete müdahale, asgarî ücreti tayin ile gerçekleştirir. Bu yeterli olmadığı takdirde devletin kaynaklarını kullanır, vatandaşın ihtiyacını temin eder. Buna göre İslâm devletinde hak aramak, adâlet sağlamak için teşekkül kurmaya gerek yoktur. Devlet vazifesini yapmıyorsa bu takdirde işçi ve esnâf teşekkülleri kurulabilir; ancak bu teşekküller politikanın âleti olamaz, gayelerinin dışına çıkamazlar. Nitekim bir doktrin olan ihtilâlci sendikalizm, yeni bir ekonomik ve sosyal nizam kurmak için sendikadan istifade eder. Bununla, hak ve menfâat koruyucusu sendikacılığı birbirinden ayırmak gerekir.

C. Grev:
Grev, bir teşebbüsün bir kısım işçilerinin, bütün işçilerinin, yahut bir bölge veya memleket işçilerinin, işverenler, âmme makamları ve âmme efkârı üzerine baskı yapmak, arzularını kabul ettirmek üzere anlaşarak işi bırakmaları demektir. Grevde işi bırakmak, işten ayrılmak mânâsında değildir; grevin sonunda işe devam fikri mevcuttur. 16. Asırda işçilerin, güçleşen hayat karşısında, ücretlerin arttırılması için birlikte hareket ettikleri görülmektedir. Ancak asıl grevler 19. asrın başlarından itibaren garp memleketlerinde sık sık tekrarlanır olmuştur.
Grev sebepleri çeşitlidir. Çoğu işçi hakları ve menfâatleri ile ilgili olmakla beraber bazan bu sınırın aşıldığı görülür. Grevi gerektiren sebepler liberal ve kapitalist sistemlerin bünyesinde mevcuttur; bu sebeple de mezkûr sistemleri benimseyen rejimler grev hakkını kanunlaştırmışlardır.
İşçi hakları ve sendika ile alâkalı cevaplardan anlaşılacağı üzere İslâmî toplumda greve ihtiyaç duyulmaz. Ayrıca "Doğrudan doğruya ve karşılıklı olarak zarar vermek yoktur"17 prensibi buna mânîdir. İşçi, ücretinden memnun değilse ilgili mercîlere başvurarak arttırılmasını ister; bu mercîiler tarafsızdır; ücret uygun görüldüğü halde râzı olmuyorsa işi bırakır. İşçi işsizliğe karşı devletin sigortası altındadır. Amma hem işi bırakmamak, hem çalışmamak, hem de ücret almak islâm hukukuna uygun düşmez. Baskı yoluyla akit İslâm'ın "karşılıklı rızâ" prensibine aykırı düşer.
İçinde yaşadığımız sistemde grev, usûl ve mevzûata uygun olmak şartıyla, kanûnî ve meşrûdur. Bu sistemin zarûrî neticesidir. İslâmî idarede görülen aksaklıkları gidermek için başvurulan "emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i ani'l münker'i greve benzetmek mümkün değildir; gaye ve metod bakımından arada büyük farklar vardır.18

D. Teknik ve teknolojik gelişme:
Bir işi başarmak için başvurulan bilgi, usûl ve vasıtalara teknik deniyor. Teknik ilmin iş sahasına uygulanmasıdır. Teknoloji ise geniş mânâsıyla san'at ve zanâatlar ilmidir. İlk insandan günümüze kadar teknik ve teknoloji durmadan gelişmiş, terakkî etmiştir ve dünya hayatı devam ettikçe de gelişecektir; çünkü daha az emekle daha çok verim ve kazanç elde etmek, kolaylık, rahat ve refâhı arttırmak, dünya hayatında insanoğlunun başta gelen hedefidir.
İslâm, hayatın dünyadakinden ibâret olmadığını, dünyanın ebedî hayata bir geçiş mâhiyetinde bulunduğunu, bu geçişte ne ekilirse ebedî hayatta onun biçileceğini, mü'minlerin asıl hedeflerinin ebedî hayat olması gerektiğini, fakat dünyadaki nasiplerini de unutmamaları lâzım geldiğini... beyân ederek umûmî hayat plânını verdikten sonra insanları dünya işlerinde, özellikle meşrû işlerin tekniğinde serbest bırakmıştır. Resûlullah'ın (sav), "Siz dünya işinizi daha iyi bilirsiniz."19 buyurması bu kısma aittir.
"De ki: Allah'ın kulları için yarattığı zînet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir? Bunlar dünya hayatında inananlarındır. Kıyâmet gününde de yalnız onlarındır."20 âyeti de buna işâret etmektedir. Teknik gelişme İslâm'ın yayılması, muhafazası ve hedefleri ile alâkalı ise duruma göre teşvik veya emredilmiş, hattâ farz kılınmıştır. "Ey inananlar! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar -Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere- kuvvet ve savaş atları hazırlayın."21 âyeti de bu kısma ışık tutmaktadır.
Bu ve benzeri nasslardan hareket eden İslâm âlimleri (özellikle Usûl âlimleri) müslümanların ihtiyaçlarını üç gruba ayırmışlardır:
a) Din, hayat, nesil, mal ve aklın varlık ve korunmasını sağlayan ihtiyaçlar; bunlar zarûrîdir, vazgeçilmez ve mutlaka temin edilir.
b) Hayatın rahat ve kolay cereyanını sağlayan imkânlar. Bunlar ikinci derecede kalmakla beraber İslâm bunları da temin için hükümler getirmiştir. "Allah sizin için kolaylık diler; ve size güçlük (olsun) istemez."22 meâlindeki âyet ile benzerleri bu imkânlardan istifâdeye temel teşkil etmektedir.
c) Güzel ahlâk, isrâfa varmayan refâh, Allah'ın verdiği nimetlerden ve güzelliklerden meşrû bir şekilde istifâde ile ilgili imkânlar ve ihtiyaçlar.
Bütün bunlar gözönüne alınınca İslâm'ın teknik ve teknolojik gelişmeyi tevşik ettiği, bu gelişmeleri gerçekleştirmek görevi ve gelişmelerden istifâde hakkının başkalarından önce mü'minlere düştüğü ortaya çıkmaktadır. Resûl-i Ekrem'in (sav) ve Büyük Halîfelerinin hayat ve tatbikatları, yükseliş çağlarında müslümanların teknolojik seviye, buluş ve uygulamaları da bunu göstermektedir. Ancak müslümanlar en güzel nakışları Kâbe örtüsü ve seccâdelerde işlemiş, harikulâde yazıları Kur'ân-ı Kerîm'i yazmak için geliştirmiş, en büyük mimârîyi ve inşaat tekniğini mâbedlerde tatbîk etmiş, insan ruhunun en derin sahalarına nüfûz eden şiirleri Allah ve Resûlullah (sav) için söylemiş, kulaktan gönüle en kısa yolu keşfeden emsalsiz seslerle ilâhî aşkın terennümlerini bestelemiş ve Kelâmullah'ı okumuş, heykeltraşların yontamayacağı vücudu, devlerin bükemeyeceği bileği İslâm düşmanlarını yenmek için geliştirmiş, denizde atı, karada gemiyi, Allah rızâsı için, O'nun hükümrânlığını dünyaya yaymak için yürütmüştür. Evet müslümanlar tekniği geliştirecek, teknolojide başkalarını geride bırakacaklardır; fakat sonunda makinaya esir olmayacak, makinayı esir alacaklardır. Teknolojik gelişmenin mahsulleriyle insanlığa dehşet, korku ve ölüm değil, ebedî saâdet ülkesinin huzurunu götüreceklerdir.

 



10. Buhârî, İcâre, 2.
11. Buhârî, Zekât, 50. Büyu', 15, Tirmîzî, Zekât, 38.
12. Buhârî, İcâre, 11.
13. Buhârî, İcâre, 12.
14. İbn Mâce, Mişkât, c. II, s. 131.
15. Kasas: 28/27.
16. Müslim, Eymân, Hadîs, nu. 1661-1663.
17. Suyûtî, Câmi'u's-sağir.
18. Daha geniş bilgi için İslâm'da İşçi-İşveren Münâsebetleri isimli kitabımıza bakınız.. Bu kitabın üçüncü bölümüne de ilâveli olarak konmuştur.
19. Müslim, Fedâil, nu. 140-141.
20. A'râf: 7/32.
21. Enfâl: 8/60.
22. Bakara: 2/185.

 

Kâbe'yi görene hacc farz olur mu? / Müctehide muhalefet
(Çorum'dan B. Ahıska'nın sorularını da cevapların başında ayrı ayrı zikrediyoruz.)
Soru:
1. İbn Âbidin'in baş taraflarında İmam Şâfiî'nin bir şiiri var, bu şiirin son taraflarında "Rabbimizin kumlar sayısınca lâneti, Ebû Hanîfe'nin kavlini reddeden kimse üzerine olsun" denilmiştir. Buna ne dersiniz?

Cevap:
Bahsettiğiniz şiir İbn Âbidin'in Reddu'l-muhtâr isimli hâşiyesinde değil, Haskefî'nin Durru'l-muhtâr isimli eserinde nakledilmiştir.23 Şiir İmam Şâfiî'ye değil, İbn Mübârek'e aittir. İbn Mubârek bu şiirinde İmam Şâfiî'den "İnsanlar fıkıh ilminde Ebû Hanîfe'nin ilim âilesinin fertleri sayılır" şeklindeki meşhur sözünü nakletmiş, sonra da şiirine şöyle devam etmiştir: "Öyleyse Rabbimizin kumlar sayısınca lâneti Ebû Hanîfe'nin kavlini reddeden kimse üzerine olsun". Bu son beyit İmam Şâfiî tarafından söylenmiş değildir. Ayrıca İbn Âbidin Reddu'l-muhtâr'da sorduğunuz beyit hakkında şunları kaydetmiştir: "Lânet ancak, Ebû Hanîfe'nin ifade ettiği dinî hükümleri küçümseyerek, hakir görerek reddeden kimseler için bahis mevzûu olabilir, ancak böyle bir davranış rahmetten uzaklaştırmaya sebep teşkil eder; yoksa Ebû Hanîfe'nin ictihad ve isbatlarını tenkit etmek lâneti gerektirmez; çünkü eskiden beri müctehid imamlar birbirinin kavillerini (rey ve ictihadlarını) reddetmişlerdir. Ebû Hanîfe'nin şahsını tenkit etmek ve cerhetmek de lâneti gerektirmez; eğer aleyhinde söylenen haksız ise nihayet haram işlenmiş olur, bu da lâneti icabettirmez. Şu da var ki, bu beyitte muayyen bir şahıs lânetlenmeyip, "yalancılar vb. günahkârlara lânet olsun" kabilinden bir toplu ifade vardır. Bu beyitte "iyta" ismi verilen şiir kusuru vardır. İbn Abdirrezzak'ın dediği gibi bu beyit, Tenviru's-sahife'de zikredilmemiştir."24
İbn Âbidin'in söylediklerini maddeler halinde özetleyecek olursak:
a) İster Ebû Hanîfe, ister başka bir müctehid olsun, kavlini (istidlâl, rey ve ictihadını) reddetmek asla lâneti gerektirmez.
b) Bu beyitte usûlsüz kafiye tekrarı vardır, beyit kusurludur, bazı kaynaklar şiir içinde bu beyti zikretmemişlerdir, sonradan katılmış olması muhtemeldir.

Soru:
2. Umre daha ucuza malolduğu için fakir kimseler Umre'ye gidiyor ve memleketine dönüyorlar. Bunlar Kâbe'yi görmüş olduklarına göre kendilerine hacc farz olmuyor mu? Halbuki mâlî durumları ne orada hacc mevsimini bekleyerek haccetmelerine ve ne de memleketlerine döndükten sonra tekrar gidip hacc farîzasını yerine getirmelerine müsâit değildir.
Cevap:
"...Oraya yol bulabilen insana, Allah için Kâbe'yi haccetmesi gereklidir."25 âyetine göre haccın farz olmasının şartlarından birisi de mâlî güçtür; oraya gidip gelmeye ve bu esnâda geride bıraktığı ve bakmaya mecbur bulunduğu kimselere yetecek mâlî güce sahip olmaktır. Bu güce sahip olmayanlar hacc farîzası bakımından fakir sayılırlar ve onunla mükellef değildirler. Ancak böyle bir kimse hacc mevsimi dışında bir yolunu bulup Mekke'ye giderse veya hacc mevsiminde bir başkası namına haccetmek üzere -onun parası ile- oraya gitme imkânını bulursa, Kâbe'yi gördüğü için kendisine hacc farz olur mu? Bu suâlin cevabında önemli olan Kâbe'yi görmek değil, oraya gidebilme imkân ve gücünü bulabilmiş olmaktır. Ancak hacc mevsimi gelinceye kadar orada bekleme gücü yoksa veya geride bıraktıklarının onun dönüp nafaka temin etmesine ihtiyaçları varsa, ortada bir güçsüzlük ve güçlük var demektir. Kezâ başkası nâmına ve onun parası ile hacca giden kimse de -her ne kadar Kâbe'ye gitme imkânını bulmuş ise de- bu imkânı başkasının parası ile bulmuştur; üzerinde onun hakkı vardır, onun namına haccetmekle mükelleftir. "Hacdan sonra dönüp sonraki yılda gitsin" denirse buna da şahsî imkânı mevcut değildir. İşte bu mevzûu fukahâmız tarafından tartışılmıştır. Ebussuûd merhum bu durumda olan kimseye hacc farz olur diye fetvâ vermiş, Seyyid Ahmed Padişah da bir risâle kaleme alarak aynı görüşü müdâfaa etmiştir. Bu görüşün mesnedi, nasıl olursa olsun oraya gitme imkânının bulunmuş olmasıdır. Buna karşı Abdulganî en-Nablusî de yazdığı risâlede, gerek orada bekleme ve gerekse avdet edip sonra yine gitme şıklarında güçlük bulunduğunu, fakirin buna imkânı olmadığını gözönüne alarak böyle kimselere haccın farz olmayacağı hükmünü benimsemiş, İbn Âbidin de bu görüşe temâyül etmiştir; doğrusu da bu olsa gerekir.26

Soru:
3. "Ümmetimin âlimleri İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir" meâlindeki hadîs maûlumunuzdur. Halbuki bizim inancımıza göre ulemâ ve evliyâ peygamberlere eşit olamaz. Bu hadîsten maksad nedir?

Cevap:
Bazı kitaplarda bu söz bir hadîs olarak nakledilmiş olmakla beraber Peygamberimiz'in (sav) sahih hadîslerini ihtiva eden hiçbir kaynakta böyle bir hadîs mevcut değildir. Şu halde bu söze hadîs demek ilmî ölçülere göre doğru değildir. Mânâ ve maksada gelince; henüz peygamberlerin arkası kesilmeden, kitap sahibi iki Peygamber arasında gelen Peygamberler (sav), kitabın hayata uygulanmasını sağlıyor, boşluklar olursa aldıkları vahiy ile bunları dolduruyorlardı. Son Peygamber'in ümmeti içinde yetişen ulemâ da aynı işi yapıyor; ancak ilim vâsıtası olarak vahiy değil, ictihaddan istifade ediyorlar.
Soru:
4. Haccın kurbanlarını orada (Mekke'de) değil de döndükten sonra memleketimde kesmem câiz midir?

Cevap:
Hacda ibâdet gereği kesilmesi gereken kurbanların oradaki husûsî yerlerinde kesilmesi şarttır; kan orada akıtılacaktır; ancak oranın fakirlerine dağıtılması şart değildir; buna göre üzerine kurban kesmek gerekli olan mükelleflerin (meselâ kırân ve temettu haccı yapanların) orada kurban kesmeyip memleketlerine döndükten sonra kesmeleri câiz değildir. Kurban kesmek istemeyenler ifrâd haccı yapabilirler.

Soru:
5. İbn Nüceym "Cünüp olan kimse elini ve ağzını yıkayınca cünüplük bu uzuvlardan gider, bu kişi artık Kur'ân okuyabilir" diyor; bu hüküm doğru mudur?

Cevap:
Cünüp olan ve büyük abdest alması (gusletmesi) gereken kimsenin, yıkadığı bir uzvu (meselâ eli) ile Kur'ân-ı Kerîm'e dokunması ve yıkadığı ağzı ile onu okumasının câiz olup olmadığı mevzûunda ihtilâf edilmiştir. Bu ihtilâfın dayandığı esas "namaz dışında kalan yasaklar bakımından tahâretin tecezzi kabul edip etmediği"dir. Hanefîlerde kuvvetli olan görüş guslün bölünmezliğidir; yâni cünüplük bütün vücuda yaygın bir mânevî pisliktir, bunun parça parça giderilmesi mümkün değildir; yâni herhangi bir uzuv yıkanınca oradan cünüplük zâil olmaz, yalnızca orası yıkanmakla temizlenmiş sayılmaz, ancak gusül tamamlanınca bütün uzuvlar pislikten temizlenmiş olur. Bu sebeple yalnız el ve ağzı yıkamakla Kur'ân-ı Kerîm'e dokunmak ve onu okumak caiz değildir.27
Bazı müctehidlere göre Kur'ân öğretimi veya öğrenimi yapan kadınlar, hayız halinde Kur'ân'a dokunur ve onu okurlar; çünkü bu hali gidermek ellerinde değildir ve öğretime ara vermenin sakıncası vardır.

 



23. Meymeniyye, 1307, c. I, s. 47.
24. Meymeniyye,. c. I, s. 47.
25. Âli İmrân: 3/97.
26. İbn Âbidin, Redd, c. I, s. 261-262.
27. İbn Âbidin, age., c. I, s. 128.

 

***********************************************************

 

Fikir ve vicdan hürriyeti üzerine
İslâm'da fikir hürriyetinin muhtevâsı ve sınırları nelerdir? Müslümanlar ile gayr-i müslimler arasında, bu noktada bir eşitsizlik söz konusu olabilir mi? Meselâ bir dinsizin fikir açıklama hürriyeti var mıdır? Ne ölçüye kadar?

Cevap:
a) İslâm'da insanlar önce inanmak, sonra imanlarını pekiştirmek, yakın derecesine ulaştırmak için düşünmekle mükelleftirler. Ana-babadan, çevreden intikâl eden, körükörüne benimsenen inanç İslâm'da makbul değildir. Sâliklerine düşünmeyi bir vecîbe kılan İslâm'ın bunun tabîî bir sonucu olarak düşünme hürriyetini de tanımış olması gerekir. Şüphe iman veya inkâra giden yolun başlangıcıdır; şu halde kişinin şüphe etme hakkı da sözkonusudur. Kişinin kendi başına düşünmesi sahasında düşünce hürriyeti mutlaktır; ne muhtevâ ne de amaç ve sonuç üzerinde bir kısıtlama bahis mevzûudur. Bu noktada müslüman ile gayr-i müslim arasında bir fark yoktur; her ikisi de serbestçe düşünebilirler.
b) Düşünceyi açıklama konusuna gelince, kamu düzeninin korunması ve inanan kişilerin rencide edilmemesi maksadıyla bazı sınırlamalar mevcuttur. Gayr-i müslimler, çoğunlukla müslümanların oturdukları yerleşim merkezlerinde çan çalma, yortularda sokakta haç taşıma vb. davranışlardan menedilmişlerdir. Kamu düzeninin korunmasına, müslümanların rencide edilmemelerine yönelik olan bu tedbir, fikir açıklama bakımından da sözkonusudur. Belli bir düşünceyi ve inancı paylaşanlar bunu kendi aralarında rahatça konuşup tartışabilirler. Ancak başka inancı benimseyenler arasında fikirlerini açıklamaları, fitne denilen "asâyiş ve huzurun bozulması" olayı ile ilişkilidir; fitnenin bulunmadığı yerde fikir de açıklanabilir.
Müslümanların düşüncelerine gelince: Sünnî ortamda yaşayan bir müslüman, Ehl-i Sünnet inanç ve düşüncesine ters düşen inanç ve fikir taşıyorsa bunu açıklamasına değil, başkalarını ona dâvet etmesine; yâni propaganda yapmasına, yine fitneye bağlı olarak engel olunur. Böyle inanç ve fikir sahipleri bir grup teşkil etmiş bulunursa bunlara "bidat ehli" denir. Bidat ehli, kendi düşünce ve inançlarını iktidar yapmak üzere eyleme geçmedikçe kendilerine müeyyide uygulanamaz. Serahsî'nin tesbitlerine göre Hâricîlerden bir grup, bir yerde toplanmış ve Halife Hz. Alî aleyhinde konuşmuşlardı. İçlerinden birisi Hz. Alî'yi öldüreceğine yemin etti. Durumu gören bir müslüman bu kişiyi yakalayıp Hz. Alî'ye getirdi ve aralarında şu konuşma geçti:
- Onu serbest bırak.
- Seni öldürmek üzere Allah'a yemin ettiği halde onu nasıl serbest bırakabilirim?
- Beni fiilen öldürmediği halde onu öldüreyim mi?
- Ama sana hakaret etti!
- Sen de ister ona hakaret edersin, ister hakaret de etmeden serbest bırakırsın!
Serahsî bunu ve benzeri başka olayları naklettikten sonra "müslümanların çoğunluğunun düşünce ve inançlarına ters düşen düşünce ve inanç sahipleri, devlete isyan etmedikçe devletin bunları öldürme veya hapsetme haklarının bulunmadığı" sonucuna varmaktadır.29
Müslümanın açıklayamayacağı bir tek inanç vardır o da "İslâmı terketmek, İslâm'dan dönmek, başka bir inancı veya imansızlığı benimsemektir." Henüz müslüman olmayan şahısların bu hakları var iken müslümanlar için böyle bir hak tanınmamıştır. Bunun da sebebi, "bir kere gerçekten müslüman olan bir şahsın, bir daha İslâm'ı terketmesi için hiçbir geçerli mâzeret ve sebebinin bulunamayacağı inancıdır". Dinden dönmenin serbest olması, bazı yükümlülüklerden kurtulmak için kötüye kullanılmasına da sebep olacaktır. Ayrıca müslüman, toplumun sırlarını, gizliliklerini bilen, gizlilikler kendisine açılmış bulunan bir şahıstır. Böyle bir şahıs İslâm'dan dönünce topluma hıyanet etmesi ihtimali vardır ve bu hıyanet, yabancınınkinden daha zararlı olur. İşte bunun için başka sistemlerde vatana hıyanet suçuna verilen ceza, İslâm'da dinden dönme suçuna verilmektedir.
Bir kısım İslâm müctehidlerine göre dinden dönme suçunun cezası ölüm değildir. Ancak dinden dönüp müslümanlara savaş açan öldürülür. Ebû- Hanife'ye göre dinden dönen kadın öldürülmez; çünkü kadın savaşçı değildir.
Bu vesile ile Hz. Peygamber'in (sav) Necrân hıristiyanlarının şahsında bütün kitaplı gayr-i müslimlere hitaben yazdırdığı andlaşma metnini vermekte fayda görüyoruz. Bu metin, gayr-i müslimlere verilen düşünce ve vicdan hürriyetinin muhtevâ ve sınırlarına ışık tutmaktadır:
"...Hiçbir din adamının görevi, râhibin ruhbanlığı değiştirilmeyecek, kimse seyahatten menedilmeyecek, mâbetleri yıkılmayacak, binaları İslâm mescitlerine veya müslümanların binalarına katılmayacaktır. Kim bunları yaparsa Allah'ın ahdini bozmuş, Resûlüne karşı durmuş ve Allah'ın verdiği emandan yüz çevirmiş olacaktır... Papazlardan, din adamlarından, kendilerini ibâdete vermiş kişilerden, keşişlerden, tenha yerlerde ve dağ başlarında ibâdetle meşgul olanlardan cizye ve harâc (vergi) alınmayacaktır... Hıristiyan dinini benimsemiş bulunan hiçbir kimse müslüman olması için zorlanmayacaktır; '...ehl-i kitâb ile ancak güzellik yoluyla mücadele ediniz.' Onlar nerede olurlarsa olsunlar kendilerine merhamet kanatları gerilecek, kimsenin onları incitmesine izin verilmeyecektir... Bir hıristiyan kadın kendi isteği ile bir müslüman erkeğin yanında bulunursa (onunla evlenirse) müslüman koca onun hıristiyanlığına razı olacak, kendi büyüklerine uyma ve dinî görevlerini yerine getirme konusundaki arzularına uyacak ve onu bunlardan menetmeyecektir. Kim buna uymaz ve kadını dini konusunda sıkıştırır, baskı altında tutarsa Allah'ın ahdine, Resûlünün andlaşmasına karşı çıkmış olur ve o kişi Allah nezdinde 'yalancılardan' biridir.
Eğer onlar (hıristiyanlar) kilise ve manastırlarını tamir, yahut başka bir din ve dünya işinde müslümanların yardımına muhtaç olurlarsa müslümanlar onlara yardımda bulunacak ve bu onları borç altına sokmayacaktır; yardım, dinî bir ihtiyaçlarından dolayı onları destekleme, Allah Resûlünün ahdine vefâ, onlara bağış ve Allah'ın bir lûtfu olarak yapılacaktır..."30
Bu antlaşma Resûlullah'ın (sav) halîfeleri tarafından teyid edilmiş yalnızca İslâm ülkesinin istiklâl ve bütünlüğünü, İslâm toplumunun izzet ve düzenini koruyacak bazı ekler getirilmiştir.31

"Dinde zorlama yoktur" hükmünü nasıl yorumluyorsunuz? Bunu takiben, bu hükme son zamanlarda yapılan "ama İslâm'da vardır" şeklindeki ilâve kayıt hakkında görüşünüz nedir?
a) "Dinde zorlama yoktur" hükmünü yorumlamadan önce bu hükme temel teşkli eden âyetin meâline bakalım: "Dinde zorlama yoktur; artık doğruluk ile eğirilik birbirinden ayrılmıştır. Kim Allah'tan gayrısını (tâğûtu) inkâr edip Allah'a iman ederse sağlam kulba yapışmıştır. Allah işitir ve bilir."32 Âyet'in açık ifadesinden anlaşıldığına göre dinde zorlama, iman edip etmeme konusu ile ilgilidir. Allah Teâlâ insanlara doğruyu eğriden ayıracak aklı vermiş, ona yardımcı olmak üzere kitaplar ve peygamberler göndermiştir. Bundan sonra dileyenin iman edebilmesi, inanma ve inancı yaşamasının önünde bir engelin bulunmaması gerekecektir; bunu temin de müslümanların vazifesi ve cihadın gâyesidir. İslâm hâkimiyeti din ve iman hürriyeti getirecek, bu hürriyet içinde isteyen, akıl ve iradesini kullanarak iman edecektir. Bu güçlerini hakkıyla kullanamayıp iman edemeyeni de zorlamanın faydası, zorla elde edilecek imanın değeri, yoktur.
b) Kişi, din ve vicdan hürriyetinin sınırsız olarak tanındığı bir ortamda akıl ve iradesini bu yönde kullanarak müslüman olursa yalnızca iman çizgisinde kalıp, bu imanın gerektirdiği davranışlar konusunda serbest olabilir mi? Soru içindeki bu ikinci sorunun cevabı menfîdir; yani iman eden, dilediğince yaşama konusunda serbest değildir. Müslüman olmak kendini Allah'ın iradesine teslim etmek, O'nun iradesine göre yaşamayı taahhüt eylemek mânâsına gelir. Hem müslüman olup, hem de nefis ve aklının hükmettiği gibi yaşamak, hem asker olup, hem de sivil gibi yaşamaya benzer. İslâm, kendisine iman etmeyenleri buna zorlamaz; iman ettim diyenleri de serbest bırakmaz; onları disiplin içine alır, ömür boyu eğiterek iyi bir Allah kulu olmasını sağlar. Kişi bu disiplin ve eğitim karşısında direnirse bir dizi müeyyide ile karşılaşır; namaz kılmamanın, oruç tutmamanın, zekât vermemenin, haramları çiğnemenin, haklara tecavüz etmenin, suç fiilleri işlemenin, huzur ve âsâyişi bozmanın, başkaca vecîbeleri yerine getirmemenin, kimi mânevî, kimi maddî ve cezâî müeyyideleri vardır; müeyyide ise zorlamayı beraberinde getirir.

"İslâm totaliter bir yönetim öngörür. Bu yüzden eğer dindarlar hakim olursa bizim temel hak ve hürriyetlerimiz kısıtlanacak" şeklinde ortaya konan görüşleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap:
Bu düşünceyi taşıyanlar ya müslümandır, yahut da gayr-i müslimdir.
a) Gayr-i müslimlerin temel hak ve hürriyetleri İslâm hâkimiyetinde korunmaktadır. Birinci soru münasebetiyle tercümesini sunduğumuz ve Resûlullah (sav) ile Necran hıristiyanları arasında imzalanmış bulunan andlaşma bunun en parlak örneği ve vesikasıdır. Asırlar boyunca İslâm hâkimiyeti içinde yaşayan gayr-i müslimler, hem kültür ve kimliklerini koruyabilmişler, hem de müslümanlardan daha müreffeh olmuşlardır. Hak ve hürriyetler konusundaki cüz'î kısıtlamalar toplum ve devletin güvenliği ile ilgili bulunmaktadır.
b) Müslümanların temel hak ve hürriyetlerini onlara bahşeden İslâm'dır. İslâm'ın bahşettiği bu hak ve hürriyetleri gasbetmeye kalkışan yönetimler, adları ne olursa olsun, meşrîiyetlerini kaybederler. Bu yönetimleri İslâm'a izâfe etmek ve meselâ İslâm padişâhı, sultânı, lideri... demek doğru değildir ve gerçeği aksettirmemektedir. Totaliter olmakla ittiham edilen İslâm'ın ilk halifesi (devlet başkanı) bu makama beyat ile (bir nevi seçim ile) gelmiş ve ilk hitabesinde şunları söylemiştir: "En hayırlınız olmadığım halde beni bu makama getirdiniz; eğer beni hak (doğru, âdil, kanunlara uygun bir davranış) üzerinde bulursanız bana yardım edin, bâtıl üzerinde görürseniz beni düzeltin. Ben sizi yönetirken Allah'a itâat ettiğim sürece siz de bana itâat edin. Aksi halde bana itâat borcunuz yoktur. İyi bilin ki -başkalarından onun- hakkını alıncaya kadar içinizde en zayıf olan benim nezdimde en güçlüdür. Başkalarının hakkını kendisinden alıncaya kadar içinizde en güçlü olan, benim nezdimde en zayıf olandır. İşte bu sözlerimi söyler ve Allah'tan beni bağışlamasını dilerim." Bu hitabe, bugün adına "hukuk devleti" denilen sistemin bundan ondört asır önceki ifadesidir ve uygulama da bu yönde olmuştur. Eğer bazı müslümanlar fuhşa, sömürüye, müstehcenliğe, bozgunculuğa... hürriyet istiyor ve bunu "temel hak ve hürriyetler" içinde sayıyorlarsa İslâm'ın bunları kısıtlayacağına kaçınılmaz olarak bakmalıdırlar.
Ancak bu kısıtlama, total bir yönetimin iradesi ile değil, iradesini Allah iradesi içinde eritmiş bir toplumun iradesi ve rızâsı ile olacaktır. Bugün demokrasi ile idare edilen bazı ülkelerde, aynı inancı paylaşan birkaç kişi evlerinde toplanıp bazı kitapları okusalar, yahut Allah'ı zikretseler bu suç sayılmakta, evleri basılıp aranmakta, bu fiili işleyen (kitap okuyan, Allah'ı zikreden insanlar) hapse atılmakta, memuriyet veya okuma hakkını kaybetmekte, eziyet ve işkenceye tâbî tutulmaktadırlar. İslâm'da ise suç sayılan bir fiili evinde veya başka bir gizli yerde işleyen insanların üzerine gidilemez, evleri basılamaz, suçları teşhir edilemez. Yalnızca buna muttalî olanlar çeşitli ıslâh yolları ile onları doğru yola çekmeye çalışırlar. Hz. Ömer bir gece şehri teftiş ederken bir kimsenin evinde içki içtiğini farketmiş ve duvardan atlayarak evi basmış, şahsı suç üstü yakalamıştı. Suçlu "ben yalnızca bir suç işledim, bunu da evimde, gizli olarak yaptım, sen ise üç suç işledin; Allah evlere kapısından girin dedi, duvardan girdin; " izin almadan girmeyin" dedi, girdin; gizlilikleri araştırmayın, tecessüste bulunmayın dedi, bulundun; kusur ve günahları örtün dedi, buna da riâyet etmedin" deyince Halife bu şahsı haklı bulmuş, öğüt verdikten sonra serbest bırakmıştır.

İslâm ve demokrasi münasebeti hakkındaki düşüncenizi öğrenebilir miyiz? Seçim, meclis, kanun hâkimiyeti, muhâlefet gibi ana müesesse ve prensipleriyle demokrasiyi, İslâm'ın devlet hayatını tanzim eden esasları ışığında nasıl bir değerlendirmeye tâbî tutarsınız?

Cevap:
Bu sualin bazı kısımları yukarıda dolaylı olarak cevaplandırılmış oldu. Geri kalanına şöyle bir toplu cevap vermek mümkündür:
İslâm, devlet yönetiminin Kur'ân-ı Kerîm, sünnet ve icmâ kaynaklarına dayanmasını istemektedir. Bilindiği üzere İslâm'da kanunlar da bu kaynaklara dayanmakta, boşluklar ictihad ile doldurulmaktadır. Bu kaynakların ümmetten istediği bir husûs da her önemli işlerini danışma (meşveret, şûrâ) ile yürütmeleridir. Devlet yönetimi müslümanların en önemli işleri arasında olduğuna göre bunun da danışmaya dayanması, bir kişi veya grubun istek ve düşüncesine bağlı kalmaması zarûreti ortaya çıkıyor. Danışma mecliste olacaktır, meclis üyelerini tesbit etmenin yollarından biri de seçimdir. Devlet başkanını ya doğrudan doğruya halk, yahut da onların verdiği vekâlete dayanarak bu meclisin üyeleri seçecektir. Hz. Peygamber'in (sav) kurduğu Medine Site-Devleti için bir anayasa hazırladığını, kendisi dahil herkesin bu anayasa ile kanun mesabesinde olan Kur'ân-ı Kerîm'e ve Sünnet'e uyduklarını, hiçbir kimsenin kendisini bu kanunların üstünde görmediğini, kanunun herkese eşit olarak uygulandığını... biliyoruz. Bu tutumu ilk dört halife ile daha sonra gelenlerin birkaçı aynen devam ettirmişlerdir. İslâm'da muhâlefet rejim üzerinde olamaz; Kur'ân'a ve meşverete dayanan rejimi değiştirip bunlara dayanmayan bir düzen getirmek üzere parti kurulamaz. Ancak gerek meclis üyeleri ve gerekse devlet başkanı seçilirken muhâlif şahıs ve gruplar olabilir, başka adayların etrafında birleşip bunları seçtirmek için meşrû zeminde mücadele edebilirler. Seçimden sonra bu mânâda muhâlefet sona erer ve toplum bir bütün olarak, "yöneticiler hak yolda oldukları müddetçe" ona arka çıkar ve yardımcı olurlar, yöneticiler hak yoldan saptıkları zaman onları düzeltmeye çalışırlar. Gerek Hz. Ebû Bekr'in ve gerekse Hz. Ömer'in hitâbelerinde bu husûs bütün açıklığı ile ifade edilmiştir. Ayrıca beşerî (ictihadî) düşünce ve düzenlemeler konusunda daima muhâlif şahıs ve gruplar olabilir; bunlar gerek yönetim ve gerekse ülke kalkınması, öncelikler, yöntemler, teknikler... konusunda farklı düşüncelerini ileri sürebilir, iktidarın bunu gerçekleştirmesini isteyebilirler? İktidar, çoğunluğun kabul ettiği mâkul ve meşrû sebeplerle muhaliflerin görüşlerini kabul etmezse muhalifler de buna boyun eğerler; ancak yine makul ve meşrû sebeplerle iktidar boşluğu doğunca kendileri iktidar olmak üzere çalışmalarına devam ederler.
İşte İslâm, belli bir isim koymadan yönetimin, yukardaki esaslara dayanmasını istemiştir. Diğer sistemler ile yapılacak karşılaştırmalarda bu esaslar gözönüne alınacaktır.

"Ahkâm-ı şer'iyeyi tatbik ve tanzim ve icrâ etmek ve hürriyet-i fikirden neş'et eden mânevî anarşiliği kaldırmak için gayret lâzımdır ki; ulemâ-i muhakkikînden bir hey'et-i âliye bulunsun ki, o hey'et umumun emniyetine mazhariyetleriyle ve cumhur-u ulemânın onlara itimadıyla ümmet için bir nevi zımnî kefalet ve dâvâ vekili hükmünde olmaları cihetinde icma-i ümmet hüccetinin sırrına mazhar oluyorlar? O vakit ictihadın neticesi o icma ile şer'an düstur olabilir. Ve icmaın tasdik ve sikkesiyle umuma şamil oluyor." Bir İslâm hukukçusu olarak, Bediüzzaman Said Nursî'den aldığımız bu sözlerini nasıl yorumlarsınız?33
Bu sözler ictihad, icmâ ve şûrâ ile ilgilidir. Üstad'a göre ictihad gereklidir ve hiçbir zaman durması düşünülemez; ancak ictihadın neticesinin düstûr olabilmesi için üzerinde ulemânın -veya çoğunluğun- birleşmesi gerekir. Böylece cumhûr görüşü veya icmâ elde edilmiş olur. Müslümanların meseleleri üzerinde görüşecek ve ictihadları birleştirecek olan ulemâ (hey'et-i âliye), gerektiğinde kendilerine başvurulmak üzere bir yerde bulunmalı, yahut oraya toplanabilir durumda olmalıdırlar; işte bu yer de meclis olabilir; böylece meclis ve şûrâ fikrine gelinmektedir. Son zamanlarda, İslâm dünyasının çeşitli bölgelerde ulemâ meclisleri ve akademiler kurulmuş, bazı meseleleri hey'et halinde ele alıp hükme ve karara bağlama yoluna girilmiştir; yukarıdaki fikirleri serdeden zâtın rûhu umarız bundan dolayı şad olmaktadır.

 



28. 1987 Yılında Köprü Dergisi'nin yaptığı bir röportajdır.
29. el-Mebsût, c. X, s. 125 vd.
30. M. Hamîdullah, el-Vesâik, s. 124-126.
31. Age., s. 128, 133 vd.
32. Bakara: 2/256.
33. Bediüzzaman Said-i Nursî, Emirdağ Lahikası, II, s. 89.

 

********************************************

 

Recim cezası ve kocanın tedip hakkı üzerine bir söyleşi
..., recim cezasının öldürme ile sonuçlanmasına karşı çıkıyor. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
Sualinize cevap vermeden önce bir iki noktayı açıklığa kavuşturmakta fayda görüyorum: 1. İslâm için yazan, çizen, konuşan ve çaba sarfeden kişilerin gündeme getirecekleri konuları hikmete uygun bir sıralamaya tâbî tutmaları gerekir. Karşı taraftan bir sataşma olmadıkça bugünkü hayatımızda yeri olmayan, başka zaman ve zeminlerde düşünülmesi gereken konular gündeme gelmemelidir, 2. Günümüzde hakim olan sosyal ve kültürel şartlar içinde duygu ve düşüncesi şekillenmiş olan kişilere recim cezası ağır gelebilir ve muhtemelen sayın yazar bu yüzden mezkûr ceza üzerinde düşünmek ve onu yumuşatmak, bu suretle bazı kişilerin fitneye düşmelerini (imanlarının tehlikeye girmesini) önlemek istemiş olabilir.
Halbuki konuyu İslâm'ın bütün ahkâmı ile oturduğu bir zeminde görüşecek olursak durum değişir. Burada evli bir kimsenin zina etmesi için tabiî sebepler ortadan kaldırılmıştır. İslâm'ın bir bütün olarak yaşandığı zeminde evli olan kişi, eşinden memnun değilse ayrılabilir. Memnun olmayan erkek ise ayrılma yanında ikinci bir eşle daha evlenme imkânına sahiptir. Bunun da ötesinde -savaş sonucu alınan kadın esirler cariye statüsüne sokulmuş ise- bunlardan alma imkânına sahiptir. Ayrıca kişileri zinaya sevkeden bütün tahrik vasıtaları yasaklanmıştır. Duvarlarda, sinema ve televizyonda, gazete ve dergilerde... kişiyi fuhşa çağıran manzaralar yoktur. Kadın örtünmüş, karşı cinsle ilişki zarûret seviyesine indirilmiştir. Bütün bu şartları gerçekleştirdikten sonra aileyi kesin olarak korumak isteyen İslâm, evli şahısların zinasını kesin olarak yasaklamakta ve bu yasağa uyulmasını sağlamak için de en ağır ceza olan recmi koymaktadır. Bekârlık bir tahrik sebebi olduğu için bekârın zinasının cezası daha hafif olmuştur. 3. Recme sebep olan evlinin zinasını önlemek için alınan tedbirlere rağmen birisi bu fiili işlerse cezanın uygulanabilmesi için mahkemde isbat gereklidir. İsbat ve cezanın uygulanması öyle şartlara bağlanmıştır ki bunların gerçekleşmesi hemen hemen imkânsızdır. Tarih boyunca recim cezasının uygulanmasında görülen nedreti (azlığı) bu noktada aramak gerekir. Bu şartlar konurken âdetâ recim ezasının, uygulanmaktan ziyade caydırıcı bir müeyyide olması düşünülmüştür.
Şimdi suâlinize geliyorum: İslâm'da bir hüküm ictihad ile ortaya konmuş olursa buna bir başka müctehid karşı çıkabilir. Recim cezası ve bu cezanın ölümle sonuçlanacağı hükmü ictihada değil nassa dayanmaktadır. Aşağıda bir kısmını vereceğimiz hadîsler sağlam ve kesin hüküm ifade eden hadîslerdir. İctihad yoluyla bunlara karşı çıkmak mümkün değildir. Hemen işaret edelim ki recim cezası her şeklinde ölüm sonucu doğurmaz. Öldürünceye kadar cezanın uygulanması suçun şahitlerle isbat edilmiş olmasına bağlıdır; bu ise -yukarıda işaret edildiği üzere- çok zordur; çünkü fiilin işlendiğini açık-seçik olarak dört müslüman, erkek, ahlâklı, sağlam, ergenlik çağında... kişinin görmesi, bir celsede şahitlik etmeleri, infaza kadar şahitlik ehliyetlerinin devamı... gereklidir. Eğer suç şahitlerle değil de zina edenin itirafı ile isbat edilmiş ise cezanın infazı sırasında suçlunun kaçması, kendini cezaya teslim etmemesi ölüm cezasını düşürür. Bu durumda suçlu takip edilerek öldürülmez.

Recim ile ilgili rivâyetleri nasıl değerlendirebiliriz?
Hadîs âlimleri bu konu ile ilgili rivâyetlerin tevatür derecesine yaklaştığında, sağlam ve açık olduğunda birleşmişlerdir. Bu hadîslerin sened bakımından sahih olmadıkları iddiâ edilemeyeceği gibi te'vil edilmeleri de mümkün değildir; çünkü ifadeleri açık ve seçiktir, bir kısmı uygulama ile ilgili bulunmaktadır; yani Hz. Peygamber (sav) bu suçu işleyen bazı şahısların recmedilmesini emretmiş ve bu emir yerine getirilmiştir.

Recim konusunda farklı düşünce ve mezhebler var mıdır?
Sünnî mezheblerin tamamı recim cezasının meşrûiyetinde (hukukîliğinde) birleşmişlerdir. Gayr-i Sünnî mezhebler içinde yalnızca Hâricîler ile bazı Mu'tezile âlimleri bu cezayı -Kur'ân'da bulunmadığına dayanarak- kabul etmemişlerdir.
Bazı muâsır âlimler de recm cezasının İslâma ait devamlı bir ceza (hadd) olmadığı devletin değiştirebileceği "tazir" nev'inden bir ceza olduğu kanaatindedirler.

Hz. Ömer'in bu konuda âyet bulunduğuna dair sözleri hakkında ne dersiniz?
Hz. Ömer'in, sağlam ve mûteber kaynaklarda yer alan sözleri aynen şöyledir: "Allah Teâlâ Muhammed'i hak din ile göndermiş ve kendisine kitap indirmiştir. O'na gönderdiği âyetler içinde recim de vardı; onu okudum, üzerinde düşüdüm ve ezberledim. Bizzat Resûlullah (sav) recim cezasını uyguladığı gibi kendisinden sonra da biz bu cezayı uyguladık. Korkarım zaman geçtikçe 'recim cezasını Allah'ın kitabında görmüyoruz' diyerek Allah'ın gönderdiği bu cezayı terketmek suretiyle dalâlete düşecek kimseler bulunacaktır. Kadın ve erkek evlenip birleştikten sonra zina ederler ve bu da şahitler, yahut, itiraf, yahut da hamilelik ile sabit olursa recim uyulanır; bu gerçek bir dinî hükümdür. Recim hakkındaki âyet şudur: Evli erkek ve evli kadın zina ettiklerinde Allah'tan caydırıcı bir ceza olmak üzere bunları kesin olarak recmedin; Allah azîz ve hakîmdir."34
Bu rivâyet hem konumuzla hem de nesih konusu ile ilgilidir. Bilindiği üzere nesih, Allah ve Resûlü (sav) tarafından konmuş bir hükmün yine kendileri tarafından kaldırılmasıdır. İslâm âlimlerinin bir kısmı hükmü bırakıldığı (devam ettirildiği) halde tilâveti (Kur'ân'dan bir âyet olarak okunması) kaldırılmış olan metinleri de nesih içinde mutâlâa etmişler; Hz. Ömer'in zikrettiği metni de buna örnek olarak göstermişlerdir. Sayısı çok az olmakla beraber bu neviden nesih de vardır. Şu halde yukardaki metnin Kur'ân âyeti olarak okunma vasfı kaldırılmış, ancak hükmü geçerli kılınmıştır. Bize göre lafzı Kur'ân'dan çıkarılmış, âyet olduğu halde Kur'ân'a yazılmamış bir metin olamaz. Ancak bu rivâyet dışında birçok sahih hadîs recim cezasını teyit etmektedir. Her hükmün Kur'ân olması gerekmez. Resûlullah'ın (sav) görevlerinden biri de sünneti ile boşlukları doldurmak, açıklama ve detaylar getirmektir. Namaz, oruç, hacc, zekât gibi İslâm'ın şartı mahiyetinde olan ibâdetlerimizin de -kaç rekat olacağı, nasıl kılınacağı, nasıl yapılacağı, nasıl ve neden, ne kadar verileceği gibi- hükümleri Kur'ân'da yoktur; bütün bunları bize getiren ve açıklayan sünnettir.

İslâm kamu hukukunun çok erken bir dönemde yozlaştığı iddiâsını nasıl karşılıyorsunuz?
İslâm kamu hukukunun başlıca kaynakları Kur'ân-ı Kerîm, Sünnet, İcmâ, Râşid Halîfeler ile bu yolda gidenlerin uygulamaları ve örftür. Bunlardan bir yozlaşma ve bozulma sözkonusu değildir. Ancak Emevîlerden itibaren hilâfetin saltanata dönüşmesi -kaynaklarda ve İslâmî hükümlerde değil- uygulamada ilk yozlaşmadır. Bunu uzun İslâm tarihi boyunca İslâm amme hukukundan yan çizen yöneticilerin yozlaşmış uygulamaları takip etmiştir. Bunlar tarihî birer gerçek olmakla beraber bir başka gerçek de İslâm amme hukukunun kaynakta ve nazariyede bozulmamış, yozlaşmamış bulunduğudur.

Kur'ân'da yer alan şekli ile kadına öğüt vermek, yatağını terketmek, dövmek tedbirlerinin birbiri ardınca uygulanması şer'î mecburiyet midir?
Nisâ sûresinin 24. âyetinde şöyle buyurulmaktadır: "Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Zâten saliha kadınlar itâatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Başkaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve dövün. Eğer size itâat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür."
Âyet'te tedbirler hafiften ağıra doğru sıralanmış ve itâat ettikleri takdirde başka bir yol aranmaması emredilmiştir. Bu düzenleme ve ifadenin hükmü, mezkûr tedbirlerin sıra ile uygulanması ve biri fayda vermediği takdirde diğerine başvurulmasıdır. Aksine düşünenler varsa da doğru olan anlayış budur. Burada üzerinde durulması gereken birkaç husûs vardır:
1. Âyetin başında aile reisliğinin erkeğe verildiği, bunun da biri tabiî, diğeri ekonomik iki sebebe bağlandığı ifade edilmiştir. Tabiî sebep yaratılıştan verilen kabiliyetlerdir; bunlar aile reisliği görevinin erkek tarafından yürütülmesine uygun düşmektedir. Buna mukabil meselâ çocuğun küçük yaşlarda bakımı ve eğitiminde öncelik kadına aittir; onun kabiliyetleri de buna uygun düşmektedir. Ekonomik sebep ise ev geçimini temin yükümülülüğünün erkeğe ait oluşudur. Kazanan ve geçindirmekle yükümlü olanın harcamaya nezaret etmesi tabiî haktır.
2. Yukarıdaki sebeplerle kendisine aile reisliği verilen erkeğin kadını tedip hakkı sınırsız değildir. Kadın kocasına ancak meşrû olan isteklerinde itâat eder. Meşrû olmayan isteklerine itâat etmez ve bundan dolayı kocasının te'dip hakkı sözkonusu olamaz. Başta namus olmak üzere korunması gereken şeyleri korumamak ve kocasının meşrû isteklerine karşı çıkmakta direnen kadına karşı kocası te'dip hakkını kullanır. Bu hak birinci derecede öğüt vermektir, bu fayda etmezse yatakları ayırmaktır; bu da fayda vermez, ancak buna rağmen koca aile yuvasını dağıtmayı istemezse dövmeyi denemektir. Burada dövme kelimesi başka bir tabir olmadığı için kullanılmış, ancak sonuçta dövme demeye bin şahit gerekecek sınırlarla kayıtlanmıştır. Sövmek yasaktır, yüze ve tehlikeli yerlere vurmak yasaktır, iz bırakacak şekilde dövmek yasaktır.
Bütün bunların yanında Hz. Peygamber (sav) bütün ömründe bir defa bu hakkı kullanmamış, ümmetine de:
"Hayırlı olanlarınız asla kadınları dövmez",
"Bazılarınız eşlerini köle gibi dövmekten utanmıyor mu? Sabahleyin kadını dövüp akşam koynuna almak nasıl olur?" buyurmuşlardır.
3. Yukarıda sıralanan kayıt ve sınırlar içinde kadını dövmek İslâm'da sevilmeyen, başka çare kalmazsa, kullanılmasına izin verilmiş olan bir tedbirdir. Bunu denemeden önce boşanarak aile hayatına son vermek de imkân dahilindedir; ancak kadının kabalarına vurulacak bir iki tokat aile hayatını kurtaracaksa denenmeye değer mi sorusu vardır; buna cevap verecek olan da kocadır. Ancak sebep ve sonuç ne kadar meşrû olursa olsun "dövme" tabiri sevimsizdir; bunun içindir ki İslâm'da ona, zarûret halinde (ve muhtemelen geçici olarak) cevaz verilmiş, fakat tavsiye edilmemiş, sevimli bulunmamıştır. Bu noktada sudan bahaneler ve meşrû olmayan sebeplerle karısını döven her millet ve seviyeden çok sayıda kişinin bulunduğu, böyle bir vakıanın gözardı edilemeyeceği de unutulmamalıdır. Denebilir ki İslâm bu konuda da orta yolu tutmuştur.

"Her bir fiil ve tedbir erkeğin nefsî müdâfaasıdır" şeklinde bir yorum var, buna katılıyor musunuz?
Bu yorumu tam olarak anladığımı söyleyemem. Nefsi müdâfaadan maksat "meşrû müdâfaa" ise te'dip hakkını meşrû müdâfaa olarak değerlendirmek bize göre mümkün değildir. Burada müdâfaadan ziyade "namusu, şerefi, ailenin düzen ve devamlılığını korumaktan" sözedilebilir.
Erkek bu koruma görevini yaparken başka çare kalmamış ise, aile hayatına son vermeden önce isterse bir de bu mânâda tedip hakkını kullanmasına izin verilmiştir.
Âyetin başında zikredildiği üzere iyi bir kadın zâten böyle tedbirlerden uzaktır. Yoldan çıkan ve bunda ısrar eden kadınlar ise baştan bu tedbiri göze almış ve kabullenmiş demektir.
Kocanın bu hakkı kötüye kullanması halinde ise kadının hakem ve hâkime başvurarak haksızlığı ortadan kaldırma hakkı mevcuttur.

 



34. İbn Kudâme, el-Muğnî, c. IX, s. 35; Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. VII, s. 111.

 

******************************************************

 

Din Eğitimi
Soru:
Din eğitimi ve öğretimini nasıl sevdirebiliriz?

Cevap:
Kâniatın övünç vesilesi, Büyük Muallim ve Mürebbî Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sav) "Kolaylaştırın zorlaştırmayın; sevdirin, müjdeleyin, nefret ettirmeyin" buyuruyor. Bu emir her asırda din eğitim ve öğretimi ile meşgul olan âlim, mürşid, muallim, müderris, din görevlisi, ana-baba, velî gibi kişilere sesleniyor; onlara başarının belki en önemli yolunu gösteriyor. Maddî hastalıkların devası, gözle görülen, elle tutulan, tecrübe edilmiş şifa vasıtaları bile tatlı nesnelerle karıştırılarak, güzel ambalajlar içine konarak veriliyor. İnsanlar yalnızca akıl ve mantıktan ibaret varlıklar olmadığı, bir de his yönleri bulunduğu için buna ihtiyaç duyuluyor; aksi halde insan, hislerini okşamayan ilâcı bile almak istemiyor. Din eğitim ve öğretiminde verilecek iman, alışkanlıklar, yüce duygular ve bilgiler temelde imana; hem de gayba (görülmeyen şeylere) imana dayanır. Bunların dünya hayatında tecrübesi her kula nasib olmaz. İnanan ile inanmayan, yapan ile yapmayanın mükâfat ve cezası ölüm sonrasına, âhirete bırakılmış; bu düzen böyle kurulmuştur. Hal böyle olunca din eğitim ve öğretiminde akıldan ziyade hislere, kafadan ziyade gönüle yönelmek gerekiyor. Gerçi İslâm akla aykırı hiçbir iman ve vazife getirmemiştir; amma bütün talimâtın laboratuarlarda isbatı ve akıllarca kavranması da mümkün değildir. Bazı noktalarda müsbet ilmin ve aklın sınırları dışına taşılmakta, onlar aşılmaktadır. İnsanlar yüzde yüz fayda veya zararını denedikleri ve tecrübe sonunda inandıkları şeyleri dahi yapma veya terketme mevzûunda zaaflar göstermekte, telkine, irade takviyesine muhtaç bulunmaktadırlar. Dinî hayat hiç değilse başlangıçta tecrübesiz inanmaya, kavramadan kabul ve ifâya dayanıyor. İşte bu imanı, bu kabul ve ifâyı (görevleri yapmayı) temin için öğretici ve eğiticinin şahsiyeti, davranışları, sevdirme ve benimsetme yolunda deneyeceği metodlar birinci derecede rol oynuyor.
Bir seminerde yüzü aşkın öğretmen ile bu mevzûu ele almış "din eğitim ve öğetimini cazip hale getirmek için başvurulması gereker tedbirleri" tesbite çalışmıştık. Aşağıda bu tedbirleri sıralamak ve faydasını yaygın hale getirmek istiyoruz:

A) Okul İçinde:
1. Kılık, kıyafet:
Her mesleğin ve her topluluğun kendine mahsus bir kılık ve kıyafeti vardır. Buna uymayan şekiller göze batar, bazı peşin hükümlere sebep olur. Din dersi, öğretmeninin bunu gözönüne alması ve bir öğretmene yakışan meşrû kıyafete bürünmesi gereklidir.

2. Dil:
Öğretmen mahallî şiveyi bırakmalı ve mümkün olduğu ölçüde İstanbul Türkçesi35 ile konuşmalıdır.

3. Konuya hakim olmak:
Öğretmen umumiyetle dini ve özellikle anlatacağı mevzûu iyi bilmeli, kendini ve öğrencilerini tatmin edebilmelidir.

4. Genel kültür:
İnsanı tanımadan, eğitim ve öğretimin yollarını bilmeden, karşı görüş ve sistemler hakkında sağlam bilgilere sahip olmadan din eğitim ve öğretimi verilemez. Bunları bilmek geniş kültür, devamlı gayret gerektiren bir iştir.

5. Yakın ilgi ve rehberlik:
Din dersi öğretmeni ile öğrencileri arasında bilgi alış-verişinden öte bir gönül bağı, bir yakın ilgi bulunmalıdır. Öğrenciler çeşitli problemlerini din ve ahlâk dersi öğretmenine açabilmeli, onda derin bir anlayış, ısıtan bir şefkat, ferahlık veren bir alâka, yolunu aydınlatan bir rehberlik bulabilmelidir.

6. Müjdelemek ve sevdirmek:
Öğretmen ders ve telkinlerinde nefret ve korku yolunu değil, müjdeleme ve sevdirme yolunu tercih etmeli; ümit kapılarını açık bulundurmalı, Allah Teâlâ'nın gazabından yana güvence vermemekle beraber af, merhamet, muhabbet ve hoşnutluğundan da ümit kestirmemelidir.

7. Disiplin:
Disipline aykırı davranışları öğrenci ile kendisi arasında çözüme bağlamalı, zarûret bulunmadıkça disiplin kuruluna aktarmamalı ve sınıf dışına taşırmamalıdır.

8. Adalet:
Öğretmen ilgi, bilgi, not dağıtımında adalet ölçülerinden kıl payı şaşmamalıdır.

9. Kol faaliyetleri:
Okullarda çeşitli kol faaliyetlerinin bulunduğunu, bunların eğitimde büyük rol oynadığını biliyoruz. Kültür ve temsil kolu, gezi kolu gibi sahalarda öğretmenimiz görev almalı ve eğitimini bu sahalarda da devam ettirme imkânlarını aramalıdır.

10. Not takdiri:
Din dersinin bir geçme-kalma, not alma meselesi olmadığının telkini esas olmakla beraber önceden bütün talebeye geçer not vaadi çıkar yol değildir. Not tabanı yüksek tutulmalı, bütünlemeye bırakılabilmeli, fakat yıl kaybına meydan verilmemeli, kimse "dinden" sınıfta kalmamalıdır.

11. Zaman ayarı:
Öğretmenimiz okula zamanında gelmeli, sınıfa zamanında girmeli, zil çalınca çıkmalı, imtihan notlarını fazla geciktirmeden talebeye okumalıdır.

12. Uygulama:
Din ve ahlâk derslerinde öğretilenler öğrencinin hayatına girmezse beklenen fayda hâsıl olmamış demektir. Bunun temini için de öğretmen uygulamaya önem vermelidir. Öncelikle okulda uygulama için bir oda açılması, burasının namaz kılınacak şekilde tefriş edilmesi sağlanmalıdır. Bunun dışında zaman zaman toplu halde camilere gitmek, bazı dersleri buralarda yapmak da faydalı olmaktadır.

13. Kitap dağıtma ve okutma faaliyeti:
Eğitim ve öğretimde kitap temel unsurlardan birisidir. Öğrencinin seviyesine uygun, faydalanabileceği kitapları seçmek, bunları öğrenciye tanıtmak, okumalarını ve hazmetmelerini sağlamak da öğretmene düşmektedir. Bunun için zaman zaman kitap listeleri sunmak, listedeki kitapları göstererek tanıtmak, başarılı öğrencilere bunlardan hediye etmek, sınıf ve okul kütüphanesine koymak faydalı tedbirler arasındadır.

14. Gruplar halinde ziyaret ve yardım faaliyeti:
Çevremizde hastahane, kimsesizler yurdu, yetimhane gibi kuruluşlar ve fakirler vardır. Öğrencilerin seçeceği temsilciler ile öğretmenlerinin teşkil edeceği grupların bayram ve benzeri münasebetlerle buraları ziyaret etmeleri, aralarında toplayacakları paralar ile küçük de olsa hediyeler almaları ve yardımda bulunmaları bir yandan uygulama yerine geçecek, diğer yandan derse canlılık getirecek ve çevrede de iyi tesir bırakacaktır.

15. Diğer öğretmenlerle iyi ilişkiler kurmak:
Bugün cemiyetimiz içindeki fikrî, siyasî ve ideolojik bölünmeler, sürtüşme ve çekişmeler -üzülerek kaydediyoruz ki- okullarımıza da sıçramaktadır. Öğretmenler arasında zarûrî olan birlik kısmen bozulmuş, her tel ayrı ses vermeye başlamıştır. Bu durumda din dersi öğretmeni gruplardan birisine intisab eder, diğer gruba karşı vaziyet alırsa irşad aksayacak, karşı grup dinî rehberden ve irşaddan mahrum kalacaktır. Müslümanım diyen insanı öyle kabul etmek ve dinî kusurlarını en uygun irşad metodu ile düzeltmeye çalışmak durumundayız. Müslüman değilim diyene de İslâm'ı tanıtmak, sevdirmek, hidayetine sebep olmaya gayret etmek borcundayız. Bunları yapabilmek için de yağmur gibi her toprağa yağmak, güneş gibi her cisme ışınlarımızı yöneltmek zarûreti vardır. Aksi halde her grup kendilerine tâbî mürşidler arayacak, bu nevi mürşidler grup programını din haline getirecek, onların karşılıklı mücadelesi hak dini sarsacaktır. Gerçek mürşid İslâm'ın, ilmin ve hikmetin mümessilidir; hiçbir tesir altında kalmadan yalnızca bunların hakemliğinde insanların doğru yolu bulmalarına yardımcı olan kişidir. Hâsılı, din dersi öğretmenimiz hakkında bütün diğer öğretmenler şöyle bir kanaate sahip olmalıdırlar: Bu arkadaş şahsiyet sahibi, bilgili, geniş kültürlü, anlayışlı, İslâmî ölçüler içinde tarafsız (başka bir deyişle hak bildiği ve böyle olduğuna delil ile, şuur ile inandığı değerlere bağlı) bir kişidir. Onunla konuşulabilir, dertleşilebilir, danışma yapılabilir...

16. Din derslerine katılma nisbetini arttırma tedbirleri:
Buraya kadar saydığımız tedbirler öğrencilerin -seçmeli- olan din derslerine katılma nisbetlerini arttırıcı mahiyettedir. Bunlara ilâve olarak denenmiş ve netice alınmış başka tedbirler de vardır. Ezcümle; kayıt sırasında idareye yardımcı olmak ve velilerle ilişki kurmak; çevredeki tanıdık öğrenci ve veliler yardımıyla diğerlerini din dersine katılmaya çağırmak; idare kadrolarında görev almak faydalı sonuçlar doğurmaktadır.
Millî Eğitim Bakanlığı'nın bir genelgesiyle "Din Dersine girecek olanların" değil de "girmeyecek olanların" velilerinden dilekçe veya beyan istenmesi de bu mevzûuda yardımcı bir tedbirdir.36

B) Okul Dışında:
Din dersi öğretmeninin bütün faaliyeti okul içinde kalmamalı, mutlaka okul dışına da taşmalıdır. Cemiyeti bir vücuda benzetecek olursak, okul da bunun bir uzvudur. Vücud ile uzuvları ayrı ayrı düşünmenin, aralarındaki zarûrî münasebetleri gözönüne almamanın müsbet netice vermeyeceği tabiîdir. Okul-aile-cemiyet irtibatının düğüm noktalarında öğretmenimizin bulunmasında büyük faydalar vardır. Bu maksada ulaşabilmek için de aşağıdaki tedbir ve faaliyetler ilk akla gelenler arasındadır:

1. İtimat telkini:
Din dersi öğretmeni yalnızca dini öğreten kişi değildir. Eğer böyle olursa kitap, band kaset gibi âletler sırasında kalır; hatta onlardan da aşağıda yer alır; çünkü âlet, hiç değilse, diliyle söylediğini davranışıyla yalanlamaz. Din dersi öğretmeni bir mürşid, bir rehberdir. Doğru yolda yürümeyenin başkalarına "doğru yol rehberliği" yapması düşünülemez. Bu sebeple öğretmenimizin en belirgin vasfı "bütün davranışlarında İslâm'ı yaşaması" olmalıdır. İslâm'ı öyle yaşamalıdır ki, onu gören ve ayrıca tetkik etmeden onun yaptığını yapan kimsenin davranışı tam mânâsıyla İslâm'a uygun düşsün! İşte bu vasfıyla öğretmen halkın itimadına mazhar olacak, her velî çocuğunu böyle bir mürşidin terbiye etmesini cânu gönülden isteyecektir.

2. İrşad faaliyeti:
Öğretmen bulunduğu yerde ve yakın çevresinde va'z, hutbe, sohbet, konferans gibi faaliyetlerde bulunmalı, bu maksadla çevreyi ziyaret etmelidir. Aslında din dersi öğretmeni ile imam ve vaiz meslekdaştır. Birisi okulda, diğeri camide eğitim ve öğretim yapar. Hedeflerine varmak için karşılıklı yardımlaşmaları, elele vermeleri zarûrîdir.

3. Sosyal hizmetler:
Dinin emrettiği, ecdadın tatbik ettiği birçok âmme hizmeti vardır ki günümüzde bunlar ya tamamen ihmal edilmiştir; yahut da muayyen zümrelerin istismar vasıtası haline gelmiştir. Fahrî, hasbî, Allah rızasına yönelik faaliyet ve hizmetlerin kurucusu veya en önemli unsuru öğretmenimiz olmalıdır. Fakir, düşkün, kimsesiz, irşada muhtaç herkesin yarasını saracak, ihtiyacını temin edecek faaliyetlerin rehberi Din Dersi öğretmeni ile din görevlileri olmalıdır. Çünkü bu rehberlik en çok onlara yakışır. Ve Büyük Mürşid (sav) de böyle yapmış, onlara bu yolu göstermiştir.

4. Lokal ve kütüphane tesisi:
Gençlerin boş zamanlarını en iyi bir şekilde değerlendirebilecekleri merkezleri kurmak ve şartları hazırlamak da öğretmenimizin görevleri arasında bulunmalıdır. Bu merkezlerde birer kütüphane bulunmalı ve çeşitli öğretici, eğitici faaliyetlere imkân hazırlanmalıdır.

5. Dernek faaliyetleri:
Birlikten kuvvet doğduğunu biliyoruz. Bu maksadla kurulmuş dernekler vardır. Yaptırma-yaşatma, mezunlar, sosyal hizmet, irşad... dernekleri gibi. Öğretmenimizin bu derneklerin kurucuları ve idarecileri arasında bulunması hem müsbet neticeler almalarında yardımcı olacak, hem de bu yoldan kazanacağı itibar ile derse katılan öğrenci sayısı artacaktır.

 



35. Bundan maksadımız dil kâidelerine uygun, yaşayan ve konuşulan münevver kişi Türkçesidir.
36. 1982-83 ders yılında temel eğitimden lise sona kadar, bütün öğrencilerin katılacağı din dersi öğretimi başlayacağı için yukarıdaki problem çözülmüş olacaktır.

 

**********************************************************

 

Din eğitimi üzerine bir mektup ve cevabı
Sevgili Hocamız,
Memleketin ictimâî ve ahlâkî tablosunu, Türk tarihinde eşi bir daha olmayan bugünkü üzücü durumunu görüp sebep ve neticeleri üzerinde basiret ve ciddiyetle düşünmemiz zorunlu hale geldi.
Ülkenin yalnız ictimâî ve ahlâkî seviyesi değil, iktisâdî ve sınâî davranışlarındaki korkunç zigzagların meydana gelmesinde vicdan hayatımızı sıfıra düşüren iman zaafının tesirini görmek mümkündür
Düşman propagandasının bir taktiği olarak, tarih boyunca ideal ve dinamizm kaynağı olan bu imanı yıkmak, küçük düşürmek bir moda haline getirilmiş ve aydının kafasına ekilmiştir. Halbuki tarihte ve coğrafyada yaptığımız en şerefli hareket; bugünkü Türkiye topraklarını fethederek, burada tarihimizin en büyük medeniyetini kurmamızdır. Bu hareket, Türk gücü ve İslâm imanının birleşmesinden doğan büyük kuvvetle başarılmıştır. İşte, Türklüğe büyük kalkınmalar sağlayan İslâm dini, sırf bu üstünlüğü yüzünden iç ve dış düşmanlar tarafından ısrarlı hücumlara mâruz bırakılmıştır.
Bu baskıya karşı direnen kitle psikolojisi bir reaksiyon göstermekten geri kalmamış, zamanla bu da kuru bir taassup şekline bürünerek ortaya çıkmıştır.
Halk, kendini bir spekülasyon malzemesi gibi kullanan bürokrat sınıfa, kaza ve icrâ organlarına, hatta öğretmenine tam güven beslemez. (Bunların hiçbirinden hoşlanmadığını da söyleyebiliriz.) Bunun için Türk aydını ile Türk halkı arasında buzlu dağlar olagelmiştir. Bütün bu soğukluğa karşı, onun inandığı tek zümre din görevlileri olmuştur.
Aydın zümre ile halk tabakası arasında irtibat kurarak tarafları birbirine ısındırıp uzlaştıracak olan din görevlilerimizin en iyi şekilde yetiştirilip ona bilgi, irfan ve memleket aşkı enjekte edilip medenî bir ruh ve kafa yapısının teşekkül etmesi gerekmektedir. Böylece iç ve dış tehlikelere ve saldırılara karşı, halkımızı uyaracak olan bu zümreden faydalanmak mümkün olacaktır.
...Bugün, cemiyetimiz, dinî öğretim yapan her derecedeki okula büyük rağbet göstermektedir. Bu rağbetin asıl sebebi; şüphesiz halkımızın İslâm'a olan derin bağlılığıdır. Bundan başka, hissî ve ruhî sebepler de vardır. O da uzun yıllar, dinî öğretimin ihmal edilmiş ve küçümsenmiş olmasıdır. Türk halkı, uzun süreli ihmale karşı bir tepki olmak üzere dinî okullara akın etmektedir.
Aslında, Batılı aydının isyân ettiği, ikinci merhalede inkâr ettiği, sonra da reformlar yapmak zorunda kaldığı din ile, Türk aydınının sırt döndüğü din arasında büyük farklar vardır. Batılı, peşin ve doğmatik hükümleriyle insan aklını zincire vuran bir dine başkaldırmış, bizim aydınımız ise, eğlencesine, nefsî arzularına set çektiği için dine başkaldırmıştır.
Batılı, hayatın gayeleri ve sosyal gerçekleri ile çelişkiye düşen, ilim ve insan zekâsına ters düşen, sadece bir yığın hurafeler topluluğu olmaktan ileri gidemeyen, dejenere olmuş kilise egemenliğine karşı aklıyla isyan etmişken, bizimkiler, Batılıların bu hareketlerinin neticesini sebep gösterme gülünçlüğüne düşmüşlerdir. Bunun sonunda da bir aydınlar bürokrasisi doğmuştur. Bu bürokrasi, aldığı kültür ve sahip çıktığı batıdan aktarma değerleri ile Türk toplumunun gerçekleri karşısında daima tezat teşkil ettiğiniden, elindeki devlet imkânlarını toplumun dinî ve millî genel tercihleri aleyhine kullanmaktan hiçbir zaman çekinmemiştir.
Bugün, Batı medeniyetinin kurulup gelişmesinde İslâm kültür ve medeniyetinin büyük bir faktör olduğunu Batılılar bile itiraf ettikleri ve bu meseleyi rasyonel bir temelde ele alıp değerlendirmek ihtiyacını duydukları halde, bizde hâlâ eğitim bütünlüğü bu gerçeğin dışında tutulmak isteniyor.
Türkiye'de uygulanacak eğitim sisteminin dayanacağı teorinin temeli ve hareket noktası din ve ahlâk formasyonu olmalıdır. Şüphesiz aydınlarımızı huzursuz kılan husûs din ile ilim arasında bir uyuşmazlığın bulunduğu kanâatidir. Oysa "Allah'ın sünnetlerinde asla değiştirme bulamazsın" anlamındaki hüküm bu iki esas arasında var gibi görünen çatışmayı önlemektedir. Milletimizin istikbâli ve büyük Türkiye gerçeğini idealize edecek fikir ve düşünce ikliminin doğabilmesi için eğitim ve öğretiminin yapıcı hamlesi de artık idrak edilmelidir.
Yarının Türkiye'sinde din eğitimi nasıl olmalıdır? Bu konu ile ilgili bilgi ve düşüncelerinizi yazmak lûtfunda bulunursanız, bizlere en büyük yardımı yapmış olacaksınız.
Yapacağınız çalışmalar için teşekkür eder, Allah'tan mutluluklar dileriz.
Cavit Koç-Hüseyin Gök

Cevap:
Kardeşlerim,
Eğitim ve öğretim zamanımızda ayrı bir ihtisas mevzûu haline gelmiştir. "Memleketimizde, din eğitim ve öğretiminde takibi gereken en uygun metod" üzerine mütehassısların cevaplarını ve eserlerini beklerken mezkûr eğitim ve öğretime yıllarını vermiş bir muallim sıfatıyla bizim de bazı söyleyeceklerimiz olacaktır:
1. Dini öğretmek kolay; fakat çeşitli yaş ve kültür seviyesindeki insanlara din eğitimi vermek oldukça güçtür. Bununla beraber önemli olan dini öğretmek değil, din eğitimi yoluyla onun yaşanmasını sağlamaktır.
2. Dinin iki ana bölümü vardır:
a) İnanılacak şeye inanmak (iman),
b) Yapılacak şeyleri yapmak (amel).
Gerek iman ve gerekse amel terbiyesi aile, çevre ve okuldan yalnız birisinde verilemez. Bu terbiyenin verilmesinde aile, çevre ve okulun işbirliği yapması ilk şarttır. Biz burada "çevre" kelimesini -biraz farklı olarak- "aile ve okul dışında kalan tesir sahaları" mânâsında kullanıyoruz. Demek istediğimizi, Allah'a iman mevzûunu örnek alarak açıklamaya çalışalım: İmanlı bir ailede çocuk Allah'a inanmış ve O'nu sevmiş olarak okul çağına gelir. Bu arada çevrenin menfî tesiriyle karşılaşırsa terbiye aksar. Eve giren gazete, radyo, televizyon yayınları, komşular, misafirler ve çocuğun arkadaşları bu merhalede en önemli çevreyi teşkil etmektedir. Ailenin verdiği Allah'a iman terbiyesi ile bu tesir sahalarının telkinleri ve davranışları aynı istikamette olmadığı takdirde birçok ruh ve şahsiyet bozuklukları başgösterebilir. Çocuğa insanın yaratılışı anlatılırken Allah'tan bahsedilmiş, yaratılış O'na bağlanmıştır. Gazete, radyo, televizyon veya diğerleri yaratılışı tesadüfe dayandırırlarsa çocukta bir fikrî bocalama başlar. Bundan sonrasını tesir sahalarının birbirine nisbetle fazla veya eksik olan güçleri tayin edecektir.
Bir başka örnek olarak oruç terbiyesini ele alalım:
Bundan otuz yıl önce Anadolu şehirlerinde, halk arasında Ramazan günü açıktan oruç yiyen görülmezdi. Bazı okumuşlar ve resmîler açıktan oruç yerse; ebeveynimiz onların bu davranışlarını münâsip lisan ile bize anlatırlardı. Bu anlatış ve telkinler sonunda onlara karşı saygımız ve sevgimiz azalırdı amma oruca karşı saygımız azalmazdı, artardı. Zamanla büyük şehirlerden küçüklerine doğru açıktan ve pervasızca oruç yiyenlerin sayısı artmaya başladı; bu davranış karşısında eskiden gösterilen medenî ve ahlâkî reaksiyon da gösterilmez oldu. İşte böyle bir zeminde ailenin çocuklarına oruç terbiyesi vermesi oldukça güçleşmektedir.
3. Din terbiyesini yalnızca evde ana-ba
baların ve okulda din dersi öğretmenlerinin vermesi mümkün değildir. Çocuk reşîd oluncaya kadar onun terbiye edileceği dini tayin etmek ana-babanın hakkı ve vazifesi olduğuna, onlar da -ülkemizde- İslâm'ı tercih ettiklerine göre, bütün terbiye unsurlarının ve özellikle her ders öğretmeninin, en azından dinî terbiyeyi ihlâl edecek davranışlardan kaçınmaları zarûrî hale gelmektedir. Sadece menfî davranışlardan kaçınmakla kalmayacak öğretmenler, din ile ilmin kavşak noktalarında İslâm iman ve düşüncesine yer verirlerse dinî terbiyenin en sağlamını vermenin yolu açılmış, kısadan çaresi bulunmuş olacaktır.
Bu noktada önemli bir tedbir de çeşitli derslere ait kitapların, ortak mânevî değerlerimiz konusunda çelişkiye düşmemesi, tutarlı olması, bütünlük göstermesidir.
4. Din eğitim ve öğretiminde öğrenmenin, eğitimcinin şahsiyeti çok önemlidir. Sağlam, olgun bir şahsiyete, kâmil bir imana, doyuran ve kandıran bir kültür zenginliğine, sevgi ve rahmet pınarları fışkıran büyük bir gönüle dayanan, bu yüce vasıflardan beslenen dinî terbiyenin tesiri kesindir.
5. Terbiyeyi öğretimden ayıran önemli husûsiyetlerden birisi de uygulamadır. Okullarımızdaki din eğitim ve öğretimi uygulamadan mahrumdur. Bin mevcutlu okullarda bile öğretmen ve öğrencilerin uygulama yapabilecekleri, hatta normal ibadetlerini edâ edebilecekleri yerler yoktur. Batıda din öğretim ve eğitiminin ya kilise ve havralarda yahut da okullarda bu dersler için hazırlanmış odalarda verildiğini biliyoruz. Bizde spor odasından resim atölyesine kadar her özel çalışma için özel yer düşünülürken, din dersi uygulama sınıf veya odalarının düşünülmemesi, bunlara yer verilmemesi din ve vicdan hürriyeti ile pedagojik esaslara aykırıdır. Okullarımızın din dersi uygulaması için temiz, minik mescitlere kavuştuğu gün din eğitimi başarıya doğru önemli bir adım atmış olacaktır.
6. Çocuk okuma çağına gelince seviyesine göre okuyacağı kitapları seçmek ve temin etmek ana-babaya ve öğretmenlere düşen bir vazife olmaktadır.
(Bazı pratik tedbirlere bundan önceki yazıda yer verilmiştir.)