Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Zarûrî Bir Açıklama  İslâm kardeşliğini - 6. Sayfa

Zarûrî Bir Açıklama

İslâm kardeşliğini, müslümanların birlik ve beraberliğini korumak, müslümanları düşmanları karşısında kurşundan bir duvar haline getirmek için Kur'ân-ı Kerîm yüzlerce âyet getirmiş, Resûl-i Ekrem (sav) de yapılabilecek her şeyi yapmıştır. Buna rağmen müslümanlar, gayr-i meşrû sebeplerle parça parça, bölük bölük olmuş, birbirlerine düşmüşlerdir. İslâm, hangi hallerde bir müslümanın din kardeşinden yüz çevireceğini, yoldan çıkmışlara karşı nasıl mücadele edileceğini inceden inceye açıklamıştır. Fakat mal, mevki ve menfâat hırsı, hased ve benzeri âmiller bazı müslümanların bu sınırları aşmasına sebep olmuş, onları yasak bölgeye itmiştir.
Memleketimizde meşrû sebeplere dayanmayan bir bölünüş de, bir "Kur'ân Kursları Topluluğu"nun, İmam-Hatip okullarına cephe alması ile başlamış ve gelişmiştir. İmam-Hatip Okulları henüz açılmışken, ortada hiçbir menfî tezahür, kötü örnek yok iken o zümre, bu okulları mahkûm etmiş, aleyhte propaganda yapmıştır. İşte bu menfî propaganda zincirinin bazı halkalarını da, yıllardan beri biz teşkil ediyoruz. Çok ağır ittihamlar altında, tertip ve iftiralara uğradık. İftira iz yapar derler; öyle oldu; bazı müslümanlar, yazarlar, çizerler bu izden kurtulamadılar; hep beraber hakkımızda şu ithamları ileri sürdüler; "Mezhebsiz, müctehid taslağı, Vehhâbî, reformcu, tavizci, Abduhçu vb." Bu açıklamamızda mezkûr iddiaları teker teker ele alacak, kısa yoldan çürütmeye çalışacağız:

1. Mezhebsizlik İddiâsı:
Mezhebsizlik kelimesinin mânâ ve mefhumunu ortaya koymadan bizi bununla suçluyorlar. Bu çirkin kelimeye herkes istediği mânâyı veriyor ve bizi o mânâ içinde hayâl ediyor. Memleketimizde "mezhebsiz" deyince, bazı bölgelerde alevîleri, bazı bölgelerde dinsizleri anlarlar. İlmî mânâda mezhebsiz ise hiçbir mezhebi tanımayan, mezhebleri inkâr eden, onları ortadan kaldırmaya çalışan, müslümanların bir mezhebe bağlanmalarını haram sayanları ifade eder. Mezhebsizliğin -bizim bildiğimize göre- bundan başka mânâsı yoktur ve bizim mezhebsizlik ile -uzaktan, yakından- alâkamız mevcut değildir. Biz itikaden Mâturîdi ve amelen Hanefîyiz. Müslümanların bir mezhebe bağlı kalmalarını caiz görürüz. Mezheblerin kaldırılması düşüncesini cinnet telâkki ederiz. Kitaplarımız bu ifadelerle doludur. Bizim bazı kimselerden farklı olarak söylediğimiz şundan ibarettir: "Müslümanlar, dinî hayatlarında, ihtiyaç duyduklarında, diğer Sünnî fıkıh mezheblerinden de istifade edebilirler. Tabiî bunu da âlimlerin, hocaların kendilerine nakledecekleri fetvâlarla yapacaklardır. Bu cevaz yalnız bizim görüşümüz değildir. Dört mezhebe mensup birçok mûteber âlim de aynı görüştedir. Hattâ Tahrîr'de ifade edildiği üzere bu görüş cumhûra (fıkıhçıların çoğuna) aittir. Buna hiçbir âlim "mezhebsizlik" dememiştir.2

2. Vehhâbîlik:
Vehhâbîleri tefkir edenlere veya ehl-i bidat diyenlere karşı: "Beğenmeyebilirsiniz, tenkit edebilirsiniz, hatâ ettikleri noktalarda müslümanları ikaz edebilirsiniz... amma bu ağır ittihamları yapmayın; isâbet etmemişseniz ve ehliyetiniz yoksa günahkâr olursunuz..." dedik. Bunu söylemekle bir kimse Vehhâbî olmaz. Vehhâbîleri ben de tenkit ettim; yazılarım neşredilmiştir. Bazı görüşlerini kabul etmem, beğenmem; fakat elimdeki deliller onlara kâfir veya ehl-i bidat demeye kâfi değildir. Bunu ehliyetle ve delile dayanarak söyleyen varsa ona da bir diyeceğim yoktur. Benimle ilgili Vehhâbîlik iddiâsını isbat edecek bir tek delili olan ortaya çıksın ve o delili açıklasın!

3. Müctehidlik İddiâsı:
Hiçbir yerde, yazılı veya sözlü olarak "ben müctehidim" demedim. Yaptığım ilmî çalışmada (İslâm Hukukunda İctihad isimli kitabımda) şunu isbat ettim: "İctihad dinî bir vecîbe, ictimaî bir zarûrettir. Her asırda kapısı açıktır. Bu kapıdan ancak ehliyetli olan girebilir. Müslümanlar bu ehliyetli kişiyi yetiştirmek için olanca gayretlerini safretmeye dinen mecburdurlar." Bu görüşü benimseyen yirmiiki âlimin ismini saydım ki bunlar asırlar boyu müslümanların iftihar vesilesi olmuş büyük âlimlerdir. "Müctehid yetiştirmeye çalışalım" demek başka, "Ben müctehidim" demek başkadır. Ben birincisini söyledim ve delilleriyle isbat ettim; aksini söyleyenler şer'î ve aklî delil getirmelidirler.

4. Müctehidlere Karşı Saygısızlık:
İddiâya göre İmâm-ı Âzâm'ı kabûl etmez, müctehidlere karşı saygısızlık edermişiz. Böyle bir edepsizlikten Allah'a sığınırım. Asırlar boyu müslümanların ilmî ve dinî rehberi olmuş bu büyük kişilere, bu Allah'ın has kullarına, velîlerine saygısızlık eden Allah'ın rahmetinden uzak kalır. Biz müctehidlerimizi, mezheb imamlarımızı iftiracılardan çok, hem de pekçok severiz, sayarız; ammâ bir âlim olarak, imam olarak severiz, onları hatâdan berî peygamberlere benzetmeyiz, kendilerini nasıl anlatmışlarsa öyle anlar, öyle sever ve sayarız.

5. Reformculuk:
Ne Batıdaki ne de Türkiye'deki mânâsıyla İslâm'da reform yapmayı tecviz ve tasvîb etmeyiz. Bizim dinimizin reforma ihtiyacı yoktur; çünkü bozulmamıştır. Bizde bozulan müslümanlardır. Islâhattan maksadımız dinî değil, kendimizi düzeltmektir; bunun da yolu Ehl-i Sünnet müslümanlığına dönmek, gerçek müslümanlar olmaktır.
Bizim savunduğumuz "tecdîd" reform değildir; tecdîd bir yandan kendimizi düzeltmek, diğer yandan dini doğru anlayıp yorumlayarak hayata uygulamaktır.

6. Tavizli Fetvâlar:
İddiâlara göre "işkembe-i kübrâdan" tavizli fetvâlar vermişiz; bu cümleden olarak:
a) Nikâh dinî değildir demiş, nikâhsızlığa fetvâ vermişiz. Hiçbir yerde nikâh dinî değildir demedik. Müslümanın her davranışı, İslâm'ın içindedir, dinîdir; dinin bu davranışlar hakkında hükmü vardır. Nikâh, satış, kira, ortaklık, namaz, oruç, yeme, içme... hepsi için İslâm'ın hükmü, tanzimi vardır. Bu durumda nikâh nasıl dinî olmaz?! Bizim dediğimiz şudur: "İslâm'da, hıristiyanlıkta olduğu gibi dinî nikâh yoktur, nikâhı din adamının takdîs etmesi, nikâhın câmide kıyılması gerekmez, böyle şartlar yoktur. İslâm nikâhın sahih olması için rükünler, şartlar koymuştur. Bunlar nerede gerçekleşirse orada İslâmî evlenme yapılmış olur. Ev, belediye, câmi, muhtarlık... Neresi olursa olsun, merasimi kim idare ederse etsin durum değişmez. Aranacak olan, İslâm'ın koyduğu şartlardır; bunların bulunmasıdır. Bu mevzuda kitabımızdan nakledilenler eksik nakledilmiştir ve yanlış anlaşılmıştır. Bir hocanın beyânatına karşı mufassal cevabımız yakında neşredilecektir.3
b) Rakı ve biranın azı içilebilir demişiz... Kuyruklu yalan dedikleri bu olsa gerektir. Kişide Allah korkusu olmazsa herşeyi söyler ve yapar. Amma hiçbir kimsenin yaptığı yanına kalmaz; ya bu dünyada, yahut âhirette hesap sorulur, ettiğini bulur. Biz tam aksini söyledik ve dedik ki: "Bir iki müctehid, şarap dışındaki bazı müskirâtın az miktarda içilebileceğini söylemişler ise de bu cumhûrun görüşüne, İslâm'ın rûhuna, şer'î delillere aykırıdır. Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır, içilemez. İçilir diyenler yanılmışlardır..."

7. İbn Teymiyyeci, Efgânîci ve Abduhçu İmişiz:
Bunlar da tamamen uydurma, yakıştırma ve iftirâdır. Bu kişilere ulu orta söğen, onlara kâfir, sapık, mason diyenlere karşı gerçekleri anlatmışızdır. "İbn Teymiyye'nin kâfir ve sapık olmadığını; ancak bazı ifratları ve ictihad hatâları olduğunu, Efgânî ve Abduh'un masonluğa girdiklerini, fakat sonra bu sakim yolu terkettiklerini, bunun vesîkaları bulunduğunu" söylemişizdir. Bir kimseyi takdîr ve tenkidde ileri gitmeyin, gerçeklerden ayrılmayın demek, o kimseyi imam edinmek değildir. Bizim imamımız Resûlûllah (sav) müctehid imamlar, âlimler ve ilimdir. İbn Teymiyyeci, Abduhçü, Efgânîci olmayı reddederiz.

8. Diyanetin Neşrettiği Kitap:
Reşîd Rızâ'nın yazdığı, Ahmed Hamdi Akseki'nin tercüme ettiği ve 63 sene önce neşredilmiş bir kitabı, Diyânet İşleri Başkanlığı'nın isteği üzerine yeni harflere çevirdim. Lisanını sadeleştirdim, notlar ekledim ve İslâm'da Birlik ve Fıkıh Mezhebleri adıyla Diyânetçe neşredildi. Aleyhimizdeki iddiâların çoğuna bu kitap delil kılındı. Kitabın mevzûu "Hurâfelerin reddi, taklîdin asgarî hadde indirilmesi, müslümanların gerçek müslümanlığa dönerek hallerini düzeltmeleri ve dünya müslümanlarının birleşmesidir." Yazar aslâ mason değildir; tam aksine, masonluk aleyhine dört defa fetvâ vermiş ve bu fetvâları neşretmiştir.4 Bu kitabın içinde Ehl-i Sünnetin icmâ ve ittifak ettiği esaslara aykırı birşey yoktur. Amma tenkit edilecek, tercih edilmeyecek tarafları, fikirleri olabilir. Bunlar iyi niyet ve ehliyetle tenkit edilir, münakaşası yapılır. Tenkitçiler bu yolu tutmamış, hissî, mübalağalı, gayr-i ilmî, maksatlı tenkit ve karalama yolunu tutmuşlardır. Bunlara bir kitap yazarak cevap verme azmi ve hazırlığı içindeyiz.5
Bu kısa açıklamaların, bir fitne halini almakta olan iftira, itham ve su-i zan selini durdurmasını Cenâb-ı Mevlâ'dan niyaz ediyoruz.

 



1. 1970'li yıllarda bazı gazete ve dergilerde aleyhimize yazılan birçok yazıya toplu bir cevap olarak kaleme alınmıştır.
2. Tafsilât için bak. H. Karaman, İslâm Hukukunda İctihad, Ankara, 1975, s. 217-231.
3. Bu yazıyı elinizdeki kitapta bulacaksınız.
4. Fetâvâ, Raşîd Rızâ, Beyrut, 1971, s. 977, 979, 1121, 2062.
5. Önce "Zarurî Bir Cevap" isimli broşürü, sonra da yukarıda okuduğunuz yazıyı neşrettikten sonra şunu anladım ki, iyi niyetli olanlara bu açıklamalar kâfi gelmiştir. Kötü niyetli ve peşin hükümlü kimselere ise ciltler yazmak fayda vermemekte, ayrıca vakit israfına sebep olmaktadır. Bu sebeple cevap mahiyetinde olacak kitabı yazmayı şimdilik geriye bırakarak vaktimi, daha faydalı ve kalıcı çalışmalara harcamayı uygun buldum. Kitabın tarafımdan yapılan yeni tercümesi ile baş tarafa koyduğum üç geniş hal tercümesi bu yıl (1996) Gerçek İslâm'da Birlik adıyla basılacaktır.

 

*****************************************************

 

Bazı Meseleler Üzerine Bir Tartışma
(A. Dâvudoğlu Hoca'nın yazısına cevaptır.)

Dini Tamir Dâvasında Din Tahripçileri isimli kitabın müellifi Sayın Ahmet Dâvudoğlu hocamız kitabının son baskısında (İst. 1978) bize 16 sayfa ayırarak tenkitlerini serdetmiş6, bu arada ilim ve sadet dışı, hissî sözler söylemiş, hakaretler etmiştir. Bizim büyüklerimize ve hocalarımıza saygımız, bu yazının bütününe, aynı üslûpta cevap vermemize engel olduğu için burada yalnızca ilmî meseleleri münâkaşa edecek ve bazı ithamlara cevap vereceğiz.

1. Nikâh meselesi:
Mukayeseli İslâm Hukuku isimli kitabımda (I, 233-236) evliliğin dinî yönünü mukayeseli bir şekilde incelerken, hrıstiyanlıktaki telâkkisi ile (bu mânâda) İslâm'da dinî evlenme anlayış ve tatbikatının bulunmadığını, İslâmî evlenmede hoca ve câmi şartlarının yer almadığını, nikâh akdinin rükün ve şartları yerine gelince bu akdin mûteber olacağını... ifâde etmiştim. Bazı kötü niyetli çevreler, bu bölümün bütününü gözönüne almadan bazı cümleleri seçip çıkararak aleyhimize kampanya açmışlar. Dâvudoğlu hocamız da kitabı okumadan, Sabah gazetesinde ve Büyük Gazete'de aynı istikamette yazılar neşretmişti. Biz bu yazıya bir cevap hazırlayarak aynı gazetelerde neşretmek istedik. Gazeteler yazımızı neşretmeyince biz de bu yazıyı halen basılmakta olan bir kitabımıza koyduk, orada çıkacaktır. İşte bu sebeple burada nikâh meselesine fazla yer ayırmıyor, ancak birkaç noktaya dokunmak istiyoruz:
a) "Bana Ehl-i Sünnet ulemâsından bir tek âlimin, nikâh ibâdet değildir dediğini nakletsin" diyorlar.
Ben de aynı üslûbu kullanarak "Ehl-i Sünnet ulemâsından bir tek âlimin, nikâh -namaz, oruç... gibi- ibâdettir dediğini nakletsin" dersem herhalde demagoji yapmış olmam. Âlimlerimiz fıkıh kitaplarında ibâdât, muâmelât, ukubât gibi ana bölümleri birbirinden ayırmış ve nikâh bahsine muâmelât içinde yer vermişlerdir. Ayrıca Şürünbülâlî, Dürer hâşiyesinde (İst. 1319, c. I, s. 387, rec'at bahsi) nikâhın muâmelâttan olduğuna işâret etmiştir.
"Nikâh benim sünnetimdir, her kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir," hadîsi de -üstadın iddia ettikleri gibi- nikâhın ibâdet olduğuna delâlet etmez. Eğer bu sünnet ibâdet olsaydı "onu ilân edin, tefler çalın" buyurulmazdı. Çünkü tef çalınarak ibâdet yapılmaz ve ibâdet ilân edilmez.
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (sav) her fiili, sözü ve tasvibi sünnettir; fakat bunların hepsi -namaz, oruç... cinsinden- ibâdet değildir.
b) "Nikâhın bir de rüknü var arkadaş!.. Rükün olmasa bütün şartların bulunması hiçbir mânâ ifade etmez. Nikâhın rüknü kızın 'sana vardım', oğlanın da 'seni aldım, diyerek icab ve kabul yapmalarıdır... Siz bunlardan hiçbir yerde tek kelime ile olsun bahsetmiyorsunuz..." diyorlar. (s. 195).
Eğer kaleme sarılmadan önce kitabımızdan, yalnızca kendisine gösterilen birkaç satırı okumakla iktifa etmeyip, 263-267. sayfaları da okusalardı, nikâhın rükünlerinden tek kelime ile değil, sayfalar ile bahsettiğimizi görürlerdi. Şimdi okurlarsa söylediklerini nasıl telâfî edecekler, merak ediyorum.
c) "Verilecek cevaplar mutlaka muteber Hanefî kitaplarından nakledilsin. Kendi içtihatlarına kat'iyen itibarımız yoktur" diyorlar. (s. 195).
Hanefî mezhebini anlatırken veya bir Hanefîye (Hanefî mezhebinden fetvâ isteyen bir müslümana) fetvâ verirken mûteber Hanefî kitaplarına dayanmak, fetvâyı bunlardan nakletmek tabiîdir ve biz de böyle yapıyoruz. Ancak İslâm hukukunu yazan veya anlatan bir kimsenin yalnızca Hanefî kitaplarına dayanması gerektiğini ilk defa hocamızdan duymuş olduk. Bizim bildiğimiz şudur: İslâm hukuku sahâbeden zamanımıza kadar binlerce âlimin göz nuru ve fikir çilesi sayesinde gelişmiş, tükenmez bilgi ve hüküm hazinelerine kavuşmuştur. Sünnî mezheblerden hangisine mensup bulunursa bulunsun her âlimden nakil yapılır ve içtihatları, açıklamaları nazar-ı itibara alınır. Bunu sınırlamaya kimsenin hakkı yoktur. Yeri geldikçe, icâb ettikçe gayri Sünnî mezahip ulemâsının sözleri de nakledilir; İslâmî esaslara göre alınır veya reddedilir. Bizim takip ettiğimiz yol da bundan ibarettir. Biz hiçbir yerde kendi ictihadımızdan söz etmediğimize göre "üstâdın bu mevzûudaki sözlerine kat'iyen itibarımız yoktur."
d) Benim ne çetelerim vardır, ne de aracılarım. Hocaefendiyi sevenler olduğu gibi -eksik olmasınlar- bizi de sevenler varsa, kendisine üzüntülerini bildirmişlerse bunun da bizim irademizle alâkası yoktur.
İzmir'den gelen ve bir açık oturum için -diğer bazı hocalar ile beraber- kendisini İzmir'e davet eden mühendisi ben göndermedim; bu dâvet vâki olduktan sonra haberim oldu ve kendisi ile görüştüm. Bana ifâde ettiğine göre dâvet şöyle yapılmış: "Siz İzmir'e teşrif ederseniz biz açık oturumu hazırlar ve sizi misafir ederiz. Siz burada (İstanbul'da) hazırlarsanız onları (bizi kastediyor) getiririz..." Bu sözde alınacak, gücenilecek ne vardır! Talebe hocasını ayağına çağırmıyor ki! Birkaç müslüman, olanlara üzülmüş, düşünüp çare aramış, bir teşebbüste bulunmuş; kabul edilmiyorsa "onlar buraya gelsinler" denir, olur biterdi!

2. Hülle meselesi:
"Nitekim Enstitüde talebe iken 'hülle' meselesinde bana itiraz etmiş; söylediklerimi doğru bulmamıştı. Kendisine: 'Ben bunları kendi fikrim olarak söylemiyorum, kitapta böyle yazıyor.' dediğimde yine itiraz etmiş; 'Böyle yerlerde biz içtihat etmeliyiz' demişti. Bunun üzerine: 'Ben müctehit değilim; ictihadı inşaallah siz yaparsınız, benim vazifem söylediklerimin doğru olduğunu size ispat etmektir.' diyerek sınıftan çıkmış; odamdan Dürer kitabını alarak kendisine göndermiş kitaptaki yerini yüksek sesle okumasını bir talebe vasıtasiyle tembih etmiştim. Okudu mu, okumadı mı bilmiyorum."
Sınıfta hülle meselesini anlatırken itiraz ettiğim doğrudur. Ama "Böyle yerlerde biz içtihat etmeliyiz" sözü hatırlarında yanlış kalmış olsa gerektir. Ben şöyle dedim: "Hülle bir çare olarak tavsiye edilemez; çünkü İslâm geçici evlenmeyi menetmiş, Peygamberimiz (sav) bu maksatla evlenen kimseyi ve buna razı olan kocayı lânetlemiştir. Hülle için evlenme bir geçici evlenmedir. Bu, akit esnasında zikredilmese de kalpte ve niyette vardır. Niyette olması zarar vermez demek kişiyi mesuliyetten kurtaramaz..." Ben üstadın söylediği Dürer'i okudum. Fakat ondan başka, Fethu'l-kadîr'i ve daha nice eserleri de okudum, sonra hâsıl olan kanâatimi Mukayeseli İslâm Hukuku'nda yazdım. (s. 325-328).
Hülleci piyesleriyle İslâm'ın temiz nâsiyesine lekeler sürülmek istenen şu günlerde ben, sahih hadîslere dayanarak hülleciliğe karşı çıkmış İslâm ulemâsının görüşlerini tercih ve terviç ederim.

3. İmâm-ı Azâm ve Abduh:
"Hayreddin Karaman'a hatırlatırım; senelerce evvel kendisinden Muhammed Abduh'un haklı, İmâm-ı A'zam'ın haksız olduğunu gösteren bir tek mesele getirmesini istemiştim, cevap hâlâ gelmemiştir. Ben de hâlâ bekliyorum, evvelâ onu getirsin de başka meselelere ondan sonra geçsin..." diyorlar.
Önce şunu kaydetmek isterim ki, yıllarca önce sınıfta veya evinde ziyaretimiz esnasında aramızda geçmiş ilmî musahabeleri gazete ve kitaplara döküp, istedikleri gibi anlatıp, diledikleri neticeleri çıkarmaları ve lehlerinde kullanmalarını emanet duygusu ile telif edemiyorum. Meseleye gelince:
Bir bayram ziyaretimizde hiç münâsebeti yokken Abduh meselesini ortaya atmış ve "bu adam ...den daha kötüdür" demişti. Ben de Abduh'un hangi kitabından, söz ve davranışından bu neticeye vardıklarını sormuştum. Sobhet devam ederken bir ara "Abduh'un haklı, İmâm-ı A'zam'ın haksız olduğu bir mesele getirin" dedi. Ben de mevzûumuzun bu olmadığını, Abduh'un İmâm-ı A'zam hazretleriyle mukayese edilemeyeceğini, meseleyi böyle ele almanın doğru olmadığını... ifade ettim, Yazdıkları tarzda bir isteğe cevap vereceğimi söylemedim. Aslında, böyle bir lâf söylenemez de... Çünkü biri de çıkıp Şâfiî'nin haklı, Ebû Hanîfe'nin haksız olduğu bir mesele getir... der ve bunun tartışması kıyamete kadar sürse bitmez. Ayrıca 'bu haklı, şu haksız" diyebilmek için müctehitten daha üstün bir hakem olmak gerekir ki, bizi böyle bir iddiadan uzağız, hocamız bizden bunu isterken böyle bir salâhiyet görüyorsa teveccühleri var olsun deriz; fakat haddimizi de biliriz.

4. Kaba kuvvet:
"Kendime güvenmeye gelince: İtiraf edeyim ki; ben Karaman'ın huzuruna çıkmaktan korkuyorum, ama ilmî cihetten mağlûp olurum diye değil! Bu baptaki âdetimi yukarıda arzettim. Ben neticenin kaba kuvvete müncer olmasından korkarım. Çünkü artık ihtiyarım, eski güç ve kuvvetim kalmadı" diyorlar.
Bu cümlelere hayret ettiğimi ve üzüldüğümü ifade etmek isterim. Şimdiye kadar daima saygı gösterdiğimiz, ziyaretlerimizde ve karşılaştığımız zamanlar elini öptüğümüz, aleyhimizde bunca sözlerine ve yazılarına rağmen mukabele etmediğimiz bir zatın kaba kuvvetten bahsetmeye vicdanının nasıl izin verdiğina akıl erdiremedik.
Teşebbüs edilen toplantı ve müzakereleri kabul buyursalardı ne olacaktı; bunu da kısaca arz edelim: Yazdıkları ve söylediklerini ele alacak, bunların doğrusunu ve yanlışını, gerçeğini ve gerçek dışı olanını yakalamaya çalışacak, varsa biz de hatalarımızı tashih edecektik. Biz teşebüslere bunun için evet demiştik. İnsanları imtihana çekmek, kaba kuvvetle fikir empoze etmek gibi çirkin niyetler bizi değil, bunları başkaları için düşünenleri ilzam eder.

5. Nişan yüzüğü:
Yılan hikâyesi haline getirdiği altın nişan yüzüğü meselesini tekrar ele alarak şöyle diyor: "Hayreddin Efendi bugün nişan merasimlerinde takılan alyans yüzüklerin erkeklere de mübah olduğuna fetvâ vermiştir. Bu mevzûudaki yazısında şöyle diyor: 'Bize sorulan nişan yüzüğü idi ve şu cevabı verdik: Ziynet olarak değil de bir nişan ve sembol olarak kullanıldığı için bazı âlimler tecviz etmişlerdir. Bugün umûmîyetle kullanıldığına göre bu fetvâdan istifade edilebilir. Bu hükmün kaynağı için bak. İbn Âbidin, Reddü'l-muhtar. Kahire, 1307, cilt 5, sahife 238, 245, 251; Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, ikinci baskı, cilt 4, sahife 288.
Hayreddin Karaman yalan söylüyor. İbni Âbidin'e baktık. Öyle bir fetvâdan onda eser yok... Karaman, fetvâsına kaynak olarak İbni Âbidin'in 5'inci cildini göstermiş. Kitabın 1307'de Kahire'de basıldığını ve aranılacak sahifelerini numaraları ile bildirmiş, fakat meselenin hangi bahsinde olduğunu söylememiştir. Halbuki asıl mühim olan bu idi. Bundan maksadı yalanı örtbas etmektir..."
Üstad, daha önce de Sabah gazetesindeki bir yazısında bizim için "yalan söylüyor, şeriata iftira ediyor" demişti. Bir insanın diğeri hakkında bu kadar ağır bir ithamda bulunabilmesi için ya salâbet-i diniyyesi olmamalı, yahut da çok sağlam delilleri bulunmalıdır.
Biz fetvâ vermedik; yalnızca âlimlerin bu mevzûdaki fetvalarından istifâde edilebileceğini söyledik. Bunun için iki kaynak verdik; bu kaynaklardan biri İbn Abidin (Reddu'l-muhtâr), diğeri Tecrîd-i Sarîh Tercemesi. İbn Abidin'de elbette altın nişan yüzüğünün hükmü yoktur; çünkü onların zamanında böyle bir âdet mevcut değildir. Amma gerek İbn Abidin'de ve gerekse diğer Hanefî kitaplarında (genellikle Kerrâhiyye, hazr ve ibâha bölümünde) altın ve ipeğin erkeklere, ziynet olarak haram kılındığı kaydedildikten sonra, belli miktarlarda alâmet, arma, sembol, nişan olarak elbiseye veya alete işlenen ipek ve altının mübah olduğu ifade edilmiştir. İbn Abidin'i bu bakımdan kaynak olarak yazdık ve elimizdeki nüshanın baskı tarihini, cilt ve sayfasını verdik. İlmî usûl budur, matbû bir kitabın nüshalarını bulamayacaklarını bilseydik, önce kendilerinde hangi nüshanın bulunduğunu sorar, sonra onun sayfasını yazardık.
Kâmil Miras'ın tercemesinde ise, doğrudan doğruya nişan yüzüğünün hükmüne temas edilmiş ve câiz olduğu söylenmiştir.
Biz "İbn Âbidin altın nişan yüzüğü takmak câizdir diyor" demedik ki yalan söylemiş olalım. Sözümüzde iki hüküm vardır:
1. Alâmet olarak altının istimali,
2. Altın nişan yüzüğünün istimali.
Verdiğimiz iki kaynaktan biri birincisini, diğeri ikincisini bildiriyor. İlmî eserlerde ve yazılarda bugün takip edilen usûl budur. Bir faslı yazar altına da kaynaklarını sıralarsınız. Sizi kontrol etmek isteyenler o kaynaklara bakar, hangi fikrin ve bilginin nereden alındığını, nereye dayandığını tesbit ederler. Durum böyle olunca ortada yalan ve yalancı yok, talebesine haksız yere yalancı diyen ve bunu gazetelerde, kitaplarda ilân eden bir hoca vardır.
Burada İbn Âbidin'in eseriyle bunun metninden bazı nakiller vermekte fayda görüyorum.
Metinde (ed-Dürru'l-muhtâr'da) şöyle deniyor: "Arada başka bir giyecek olsa bile ipek giymek, mezhebe göre, erkeğe haramdır. İmam'dan (Ebû Hanîfe'den) ipeğin deriye dokunması halinde haram olduğu rivâyet edilmiştir. Kunye isimli eserde -İmâm-ı A'zam'ın bu görüşü için- "umûmî belvânın bulunduğu bir yerde bu büyük bir ruhsattır" denilmiştir. (s. 244).
"Dört parmak olduğu takdirde altın ile işlenen de erkek için helâldir. Müctebâ'da yazıldığına göre sarık üzerinde iki veya daha fazla yerdeki alâmet (altın nişan, rozet vb.) toplanarak ölçülür; toplanmaz diyenler de olmuştur..." (s. 245)
"Sirâc'ta Siyer-i Kebîr'den nakledildiğine göre alem (sembol, nişan) ne kadar olursa olsun helâldir. Musannif diyor ki: Bu, yukarıda geçen dört parmak kaydına uymamaktadır ve zamanımızda buna müptelâ olanlar için bu görüşe büyük ruhsat vardır." (s. 245)
İbn Âbidin Haşiyesinden:
"Alem (işaret, simge, sembol) olarak kullanılan ipeğin muayyen bir ölçüyle sınırlanmaması görüşünü naklettikten sonra şöyle diyor: "Bu şu zamanın insanı hakkında, fâsık ve âsî olmamaları için daha erfak (daha yumuşak, daha esirgeyen) bir görüştür." (s. 245)
İbn Âbidin iki sayfa sonra da altının, bu bakımdan, ipek gibi olduğunu kaydediyor. (s. 247)
Görülüyor ki, mûteber fıkıh kitapları, alâmet olarak kullanılan altına ve ipeğe izin veriyorlar; fukahâ da umûmî belvâyı, halkın ibtilâsını, âdet ve alışkanlıkları gözönüne alıyor, fetvâlarını buna göre veriyorlar. Öyle üstadımız gibi "şarap daha belvây-ı âmmdır; işe ondan başlasın" demiyorlar.

6. Yine İçki Meselesi:
Aleyhimizde delil olarak kullanılmak üzere tekrarlayıp durdukları müskirat meselesine yine temas ederek şöyle diyorlar: "Hayreddin Karaman, İslâm'da Birlik ve Fıkıh Mezhepleri üzerine yazılı olarak yaptığı ve kendi eliyle tashih ettiği bir röportajında: Kezâ Hanefî mezhebine göre şarap dışındaki sarhoş edici içkilerden az miktarda içmek câzidir. Şâfiî mezhebine göre değildir" diyor. Röportaj elimizdedir. Nesil dergisindeki yazısının son cümlesi doğrudur. Fakat röportajdaki: "Şarap dışındaki sarhoş edici içkilerden az miktarda içmek câizdir" sözü ne oluyor, sorarım. Bu bir kuyruklu yalan değil midir? Bu meselelerde Allah'tan korkmak kime düşer? Karaman'a mı, yoksa ona itiraz eden gazeteciye mi? Lütfen cevap versin. İşte görüyorsunuz muhterem okuyucularım, kişide Allah korkusu olmazsa her şeyi yapıyor, hatta mezhep namına yalan da söyleyebiliyor!"
Bahsedilen röportajda içki meselesi bir bahis olarak ele alınarak açıklanmış değil, bir misâl olarak temas edilmiş ve şöyle denmiştir: "...Kezâ Hanefî mezhebine göre şarap dışındaki sarhoş edici içkilerden az miktarda içmek câizdir, Şâfiî mezhebine göre değildir ve bu görüş (haramdır diyen Şâfiî görüşü) sahih hadîslere, İslâm'ın ruhuna daha uygundur." Nesil dergisindeki açıklamamda ise, yanlış anlamaları önlemek, Hanefî mezhebine de söz getirmemek için "bir-iki müçtehid..." dedim. Üstadın maksadı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğu için yine ilk söze dönerek mezhep namına yalan söylediğimizden bahsediyor. Ben sadece bu çirkin isnâdı reddetmek ve yalan söylemediğimi ispat eylemek için meseleyi özetleyecek ve iki mûteber Hanefî fıkıh kitabını kaynak göstereceğim; cahiller kötüye kullanmasınlar diye bu kaynakların yazdıklarını aynen tercüme etmeyeceğim. Dilerim kendileri bunları bulur ve okurlar. Tercüme etmem husûsunda ısrar ederlerse -vebali kendilerine ait olmak üzere- tercüme de edeceğim.
İmam Serahsî el-Mebsût isimli eserinin el-Eşribe bahsinde (c. 24, s. 4-20) bu mevzûya 16 sayfa tahsis etmiş, İmâm-ı A'zam ile Ebû Yusuf'un bu görüşte olduğunu, İmâm Muhammed'den de iki rivâyet bulunduğunu (birinde, diğer iki imama uyuyor, diğerinde muhalif kalıyor) yazmıştır (s. 15). Kâsânî, Bedâyiu's-sanâyi' isimli eserinin Eşribe bahsinde bu meseleyi altı sayfa içinde incelemiş ve Serâhsî'nin söylediklerini hülâsa etmiştir. Şimdi sual sormak sırası bize gelmiş bulunuyor:
a) Serahsî'nin el-Mebsut'u ile Kâsânî'nin Bedâyi'i mûteber Hanefî fıkıh kitabı mıdır, değil midir?
b) İmâm-ı A'zam ile Ebû Yûsûf'un ittifak ettikleri bir görüş Hanefî mezhebi midir, değil midir?
c) Bu iki suâli cevaplandırdıktan sonra şu üçüncü suâl vârid olacaktır: Yalan söyleyen kimdir?
İlk suâllerimi cevaplandırırken "sonraki fukahânın bu görüşler ile fetvâ vermediklerini" ileri sürmek, mezkûr görüşü Hanefî olmaktan çıkaramaz.
Kezâ, onların bahsettiği içkilerin şarap dışındaki bütün içkilere şâmil olmadığını söylemek de bize cevap değildir; çünkü önemli olan "Şarap dışında kalıp, çoğu sarhoş eden içkinin azının içilmesine cevaz verilip verilmediğidir."

7. Reform meselesi:
"Bizim dinimizin reforma ihtiyacı yoktur; çünkü bozulmamıştır; bizce bozulan müslümanlardır, ıslâhâttan maksadımız, dini değil, kendimizi düzeltmektir. Onun da yolu Ehl-i Sünnet müslümanlığına dönmek, gerçek müslümanlar olmaktır" şeklindeki sözlerimizi reddederek şöyle diyorlar: "Bu sözler baş sıkısında müracaat ettikleri te'viller kabilindendir. Islâhâttan maksatları müslümanları düzeltmekmiş; sen bu lâfları yalnız kendi çetenin efradına kabul ettirebilirsin evlât!.. Türkiye'deki müslümanlar Ehl-i Sünnet mezhebinden çıkmışlar mıdır? Çıktılarsa hangi mezhepte bulunuyorlar? Evet çıkmışlardır der ve buna kendilerini misâl gösterirlerse bir diyeceğimiz kalmaz..." (s. 206).
Hocanın bu sözlerine cevap vermiyorum. Benim sözlerimi, hocanın sözlerini ve Türkiye'deki 47 milyon müslümanın durumunu gözönüne alarak takdirlerini ortaya koyacak olan okuyucularıma güveniyor, onları hakem kılıyorum.

8. Mezhep meselesi:
"Hayreddin Efendi Nesil dergisinin 1 Ocak 1977 tarihli nüshasında şöyle diyor: "Bizim müdafaa ettiğimiz görüş şudur: Bir müslüman bütün ömrü boyunca tek mezhebe bağlı kalabilir, bu câizdir. Ancak ihtiyaç duyarsa başka mezheplerden de istifade edebilir." Hele bak! Bu söz doğru ise aramızda hiçbir ihtilâf yok demektir. Ama biz bunu da zarûret icabı başvurdukları kaçamak yollardan biri görüyoruz. Hakikatte bu sözler Hayreddin'lerin değil, Ehl-i Sünnet ulemâsınındır. Ve ifratla tefrit arasında en mutedil görüldüğü için müteehhirin ulemânın ekserisi kabul etmiş: "Baş sıkısında muhalif mezheple amel câizdir" demişlerdir. Mesele bütün mufassal Hanefî fıkıh kitaplarında bilhassa Tarikat-ı Muhammediye Şerhi el-Berika'da tafsilâtıyla izah edilmiştir. Bunlar olmasa Hayreddin Efendinin kendi görüşleriymiş gibi gösterdiği sözlerini kabul edebilirdik."
Bir Hanefînin Şâfii imamı arkasında namaz kılması, Şâfiî'nin Hanefî'ye uyması muhalif mezheple amel değil midir? Bunları Hayreddin efendi icat etmedi ki, yeni bir buluşmuş gibi böbürlene böbürlene bize izaha hakkı olsun."
Hocamız, aramızda bir ihtilâfın kalmamış olmasından ne kadar rahatsız oluyorlar! Demek müzakere ve münâkaşa davetlerine icabet etmemeleri de bundanmış; öyle ya, ya aramızda ihtilâf kalmazsa ne yazacaklar, neyin dedikodusunu yapacaklar!
Evet üstadım, benim mezhep hakkındaki görüşüm aynen benden naklederek yukarıya kaydettiğiniz gibidir. Bunun delili de İslâm Hukukunda İçtihad isimli matbû tezimdeki açık ifadelerimdir." (s. 217-220 vd.)
İnsanın benimsediği bir görüşü, bir ictihadı nakletmesi, izah etmesi ile böbürlenmenin bir alâkası yoktur. Hak mevzûuna gelince kişinin bildiğini, faydasına inandığını söylemesi, hem hakkı, hem de vazifesidir; bunun için mûcit olması, icadda bulunması gerekmez.7

9. Diğer husûslar ve netice:
A) "Hayreddin Karaman açmaya çalıştığı yeni çığırı propaganda için Anadolu'da turlar yapmış" diyor. Bu tamamen uydurma ve yakıştırma bir haberdir. Kendi memleketime, sıla-i rahim için gittiğim zaman yaptığım bir sohbet Anadolu turu ve çığır propagandası değildir.
Bulunduğumuz şartlar içinde kızlarımızın tahsili gerçekten çözülmesi gereken bir problemdir. Farz-ı ayn, kifâye gibi bilinen şeyleri tekrarlamak yerine bu gibi problemlere çareler, çözümler getirilirse müslümanlara hizmet edilmiş olur.
b) Üstadımız "İmam-ı A'zam hakkında şöyle söylüyormuş, böyle söylüyormuş" diyerek kulağına gelenlerden bahsediyor. İnsanın kulağı dedikoduya, gıybete açık olursa gelecek çok şey vardır. Amma gözleri, gerçekleri görmek için açık olursa o zaman bizim kitaplarımızda ve yazılarımızda İmam-ı A'zam hazretleri için yalnızca şunları göreceklerdir: Sevgi, saygı, bağlılık, takdir...
Sözlerimi şu cümlelerle bağlamak istiyorum:
Ben müslümanların saygı duyduğu, mektebimizde hocalık ve müdürlük yapmış bir zat ile bu tarzda, dergi ve gazete köşelerinde münâkaşa etmeye razı değilim; bunun fayda getireceğine de inanmıyorum. Ben mecbur bırakıldığım için meşrû müdâfaa yapıyor, karşımdakilerin birkaç yazısına bir yazı ile cevap veriyorum. Bunu başlatan ve devam ettirenin daha ziyade mesûl olduğuna inanıyorum. Çare olarak da şunu düşünüyorum: Müslümanların saygı duyduğu âlimler, mürşitler, din görevlileri arasında bir fikir ihtilâfı, bir anlaşmazlık çıkınca bunu aleniyete dökmeden, gazete köşelerine getirmeden husûsî meclislerde hakemler önünde tartışmalı, çözüm aramalıyız. Aydınlar Ocağı, İlim Yayma Cemiyeti, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı gibi kuruluşlar buna aracı olmalı, bu himmeti esirgememelidirler.
Evel, ahir Allah'a hamdolsun!

 



6. Ahmet Dâvudoğlu, Dini Tamir Dâvasında Din Tahripçileri, s. 193-209.
7. Hanefînin Şâfiî imam arkasında namaz kılması meselesi bundan sonraki yazıda ele alınmış, gerçek açıklanmıştır.

 

*************************************************************

 

Şer'î Nikâh Mevzuunda Bir Açıklama
1974'lerden beri iki gazete aleyhimizde bir yıpratma kampanyası açmış bulunmaktadır. İmam-Hatip Okullarına -açıldığı günden beri- karşı olan bir zümrenin sahibi bulunduğu iki gazetede yüzlerce yazı çıktı. Akıl ve havsalaya sığmaz iftiralar edildi; sûizan, töhmet, küfür, tahkir, yalan ve tahrifin en çirkin örnekleri verildi. İyi niyetli okuyucuları için bir tavzih gönderdik. İşlerine gelmeyen yerlerini es geçerek, istedikleri kısımları ele aldılar, sözü en uzak mânâsına çektiler ve günahlarına devam ettiler. Şartlanmış kişilere birşey anlatmanın mümkün olmadığını anlayarak sükûtu tercih ettik; böylece fitnenin büyümemesini sağlamaya çalıştık. Bu günahkâr kişiler, kendilerine kimsenin inanmayacağını bildikleri için bir destek aramış, onu da bulmuşlardı; bu destek Ezherli bir Hoca idi. Anlayamadığımız, keşfedemediğimiz sebeplerle karşımıza çıkan bu hoca, biz ziyaretine gittiğimiz zaman susuyor, başkaları gittiği zaman aleyhimizde bülbül kesiliyordu. Bir zamanlar resmen hocalarımız arasında bulunduğu için saygıda kusur etmedik ve karşısına çıkmak istemedik. Son def'a bizi Ehl-i Sünnet düşmanlığı" ile itham edince ve bu ithamı, mahut gezetelerden birisi8 neşredince sükûtun câiz olmadığı kanâatine vardık. Başlatan mezkûr hoca olduğu için mesûliyet de ona aittir; Resûlullah (sav) böyle buyurmaktadır.9 Cevabımızda elimizden geldiği kadar şeytana ve nefse fırsat vermemeye azmettik. Üstâdın söylediklerini ve yaptıklarını ilmin ve İslâm'ın ölçüsüne vurduk. Maksadımız gerçeği anlatmak ve müslümanları kötü zandan, gıybet ve iftirânın zararından kurtarmaktır.

Salkım ve Talkın Meselesi:
"Ele verir talkını kendi yutar salkımı" diye bir söz vardır. Başkalarına İslâm dersi veren hocaların herkesten önce onu titizlikle yaşamaları gerekir. Halbuki mezkûr yazısında Üstâd aşağıdaki âyet ve hadîslere aykırı davranmış, İslâmı yaşamamıştır:
"Ey iman edenler! Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir topluluğa fenâlık edersiniz de sonra ettiğinize yanarsınız."10
Bu âyette Allah Teâlâ: "İç yüzünü, doğru olup olmadığını araştırmadan bir söze inanıp ona göre hareket etmeyi" yasaklamıştır. Üstad, bir hasım gazetenin haberini doğru kabul etmiş, kitabımızı okumadan, bizimle görüşüp haberin sıhhatini tahkik etmeden hücûma geçmiştir.
"Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur."11
Bu âyet de yukardakini te'yid etmektedir. Bizim ne yaptığımızı, ne dediğimizi bilmeden, öğrenmeden kaleme sarılmış ağza alınmayacak sözler söylemiştir.
Resûlullah (sav) "Gıybet nedir bilir misiniz?" diye sordu. Ashâb: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dediler. "Kardeşini, onun hoşlanmadığı bir vasıf ile zikretmendir" buyurdu. "Kardeşimde dediğiniz vasıf varsa ne buyurursunuz?" denilmesi üzerine: "Eğer dediğin sıfat kardeşlerinde varsa işte o zaman gıybet olur. Yoksa, ona iftirâ etmiş olursun"12
Allah Teâlâ'nın gıybet ve iftirâyı yasak ettiğini her müslüman bilmektedir.13 Bizim durumumuz gıybetin câiz olduğu sahaya girmez. İftirâ ise hiçbir halde câiz görülmemiştir.
Üstad bize Ehl-i Sünnet düşmanı ve mecnun demiştir (cinnet). Bunlardan birincisi büyük bir iftirâ, ikincisi ise hakarettir. İslâm hakareti de yasaklamıştır.14 Müslüman, Ehl-i Sünnet düşmanı olamayacağına göre bu sözde tekfir mânası da vardır, bir müslümanı tekfir edenin dinden çıkmış olacağını da Resûlullah (sav) haber vermişlerdir.15
İslâm, hiçbir kimseye serbest günah işleme imtiyazı vermemiştir. İftirâ, gıybet, hakaret, müslümana eziyet, sû-i zanna sebebiyet... ağır ve büyük günahlardandır. Bunları işlerken Üstadın vicdanı nasıl isyan etmedi, elleri nasıl titremedi, dili nasıl tutulmadı hayret ediyorum; demek hepsi âhirete kaldı; yazık, hem ne kadar yazık!

Eksik Haber, Yanlış Anlama:
Üstad, 27 Ekim 1976 tarihli Ufuk gazetesinde bir haber okuyor, bu habere göre, biz Mukâyeseli İslâm Hukuku isimli kitabımızda, "nikâhın dinî bir akit olmadığını" yazmışız. Bu haber kasten eksik verilmiş ve tahrif edilmiş olmasına rağmen aslını araştırmıyor, kitabı okumuyor ve bizi çağırtıp sormuyor; okumadığı ve sormadığı için yanlış anlıyor; gereksiz, yersiz bir münâkaşa açıyor. Şimdi hem haberin eksikliğini, hem de anlayışın yanlışlığını, münâkaşanın yersizliğini isbat için kitabımızdan nakiller yapalım:
İslâm hukukunun üstün vasıflarını göstermek için mukayeseli olarak yazdığımız mezkûr kitabımızda, hukuk tarihi boyunca dünyada rastlanan evlenme (nikâh) nevîlerini anlatırken husûsî ve medenî evlenme nevîleri yanında bir de dinî evlenmeden bahsediyor ve şu bilgiyi veriyoruz:
"Bunda evlilik kudsî bir muâmele telâkki olunarak dine bağlanmış, ruhânî uzuvların iştirâkiyle yapılacak merasim ve evliliğin takdîsi şart koşulmuştur.
Hıristiyanlık başlangıçta, Roma hukukundaki "karşılıklı rızânın evlilik için kâfi olacağı" prensibini benimsemişti. Ancak zamanla, hasseten katolik kilisesinde evlenme akdinin râhip tarafından takdîsi şartı buna inzimam etti. Gerçi akit yine karşılıklı rıza ile vücuda geliyordu, fakat râhibin takdîsi de gerekli bulunuyordu. 10. Asırdan 1573 yılına kadar durum böylece devam ederken mezkûr tarihte toplanan Trento Rûhânî Meclisi "nişanlılardan birinin râhibi ile iki şâhid huzurunda karşılıklı rızanın beyanını" şart koştu. 1907 Tarihli papazlık emirnamesi ile 1917 tarihli kilise kanunu bir ıslâh daha getirerek "râhibin tehdid altında kalmadan tarafların irade beyanlarını kabul etmesi"' esasını tanzim etmiştir. Modern devletlerin lâik evlenme hukukunda evlenme akdi, katolik kilise hukukundaki şekle göre tanzim edilmiştir.
Protestanlık, evlenmeyi mukaddesattan sayan inancı reddederek bunu devletin teşriî faaliyetine tâbî saymakla beraber dinî nikâh, râhibin evlenme akdini takdîsi esası tekredilmemiştir." (s. 234)
Bu bilgiyi verdikten sonra İslâmî evlenmeye geçiyor ve şunları kaydediyoruz:
"Esas ve şartlarını dinî nassların ve bunlara müstenid ictihadların tesbit etmiş olması, evliliğin dinî bir akit olmasını icabettirmez. İslâm'da ruhbanlık ve din adamlığı gibi bir mukaddes sınıf mevcut olmadığı gibi evlenme akdinin imam tarafından veya camide yapılması da şart değildir. Bugün belediye dairelerinde kıyılan nikâhların çoğu -süt akrabaları arasında evlenmeler, iki şâhidin de kadın olması gibi bazı istisnâları bir tarafa- İslâm hukuku bakımından da mûteber bir evlenmedir.
"İslâm tarihinde bazı zaman ve yerlerde evlenme akdinin câmilerde yapılması, akdin Allah'ın nimetlerine şükür, karı-koca arasındaki hak ve vazîfelere dair âyet ve hadîsler gibi husûsları muhtevî bir hutbe ile başlaması, akdin sıhhatinin şartlarından olmayıp "evliliğin önemli bir medenî akdi olduğuna dikkati çekmek, kudsiyetini telkin etmek" gibi tâli gayelere bağlı bir sünnettir." (Aynı eser, aynı yer.)
Hukuk tahsil edenlerin ve bu satırları okuyanların kolayca anlayacağı üzere biz burada "İslâmî evlenme, dinî evlenme nev'inden değildir" derken hristiyanlıktaki dini evlenmeyi; yâni din adamının takdîs etmesi şart olan dinî evlenmeyi kastediyoruz. Yoksa Üstadın anladığı gibi "İslâm'a göre evlenmenin din ile alâkası yoktur" demiyoruz. Bunu nasıl diyebiliriz?! Daha doğrusu böyle bir mânâ nasıl çıkarılabilir ki kitabımız baştan sona bunun aksini söylemekte, İslâm hukukunda evlenme akdini anlatmaktadır.

Nakiller Eksik, Tercümeler Yanlış:
Üstad nikâhın dinî olduğunu isbat edebilmek için onun yarı ibâdet olduğunu isbata çalışıyor, bunun için nakiller veriyor.
Evvelâ İslâm'a göre "dinî" mefhumunu ibâdete bağlamak hatâlıdır. İslâm'da ibâdet de muâmelât ve ukubât da, ahlâk ve âdâb da dinîdir; müslümanın her davranışı "farz, vacip, müstehab, mübah, haram, mekruh" hükümleri içinde yer alır ve hepsi dinîdir. Nikâh kadar alış-veriş, kira, ortaklık, günlük yaşayış... da dinîdir; İslâm bütün bunları tanzîm eden umûmî, husûsî hükümler getirmiştir. İbâdet mevzûuna gelince bu, geniş çapta niyete bağlıdır. İnsan -günlük ibâdetlerini yaptıktan sonra- helâl rızık peşinde koştuğu, cemiyete karşı mesûliyetini yerine getirdiği müddetçe ve bunları yaparken haramdan kaçınmaya, Allah rızasını kazanmaya niyet ettiği sürece, hem maddî kazanç sağlar, hem de ecir alır; yânî ibâdet yapmış olur. Üstad "dinî" kelimesine "taabbüdî" mânâsını veriyorsa bu daha da başkadır; taabbüdî "illetini aklın kavrayamadığı" demektir ve nikâhın ancak bazı şartları taabbüdîdir.
Üstad, nikânın dinî olduğunu isbat için nakiller veriyor. Bu nakiller, asıl kaynaklarında, nikâhın dinî olduğunu isbat için değil, -çünkü bu bellidir, isbata ihtiyaç yoktur- neden "namaz, oruç..." gibi ibâdetlerden hemen sonra yazıldığını açıklamak için kaydedilmiştir. Müellifler "nikâh bazı yönleriyle ibâdetlere yakın olduğu için onlardan hemen sonra zikredilmiştir" şeklinde açıklamalar yapmışlardır. Cihâd ile mukayeseleri de bu mânâ ve maksada bağlıdır. Üstad acele ile bu nakillerde bazı hatâlar da yapmıştır; şöyle ki:
a) "Bize Âdem Aleyhisselâm zamanından bugüne kadar meşrû olup cennette de devam edecek ibâdet yalnız nikâhla iman olmuştur" sözü, üstadın dediği gibi İbn Âbidîn'de değil, Alâuddîn Haskefî'nin Dürru'l-muhtâr'ındadır. İbn Âbidîn bu sözleri söylememiş, bilakis itiraz etmiş, nikâhın bizzat ibâdet olmayıp sebep olduğu iyi netîceler dolayısıyle ibâdet mânâsı taşıdığını ve cennette devam eden başka ibâdetlerin bulunduğunu ifâde etmiştir.16
b) Fethu'l-kadîr'den tercüme ettiği "Nikâh ibâdetlere daha yakındır. Hattâ nikâhlanmak sırf ibâdet kastıyla evlenmekten daha efdaldir" şeklindeki anlaşılmaz cümlesinin doğru tercümesi -zannederim- şöyledir; "O (nikâh) ibâdetlere (diğer muâmelâttan) daha yakındır. Hattâ sırf ibâdetle meşgul olmak için evlenmeyi terketmekten ise evlenip onunla meşgul olmak (âile kurmak, sorumluluk taşımak) daha efdaldir."17
Hz. Âişe'den rivâyet edilen "Resûlullah (sav) bu nikâhı ilân edin! Onu mescidlerde akdedin ve onun için tef çalın" hadîsi -Üstâdın dediği gibi- nikâhın ibâdet olduğuna değil, aksine delâlet eder; çünkü ibâdet ilân edilmez ve ibâdet için tef çalınmaz. Mescidde akdedilmesine gelince; Resûlullah (sav) zamanında birçok işin mescidde yapıldığını ilgililer bilirler.
Hâsılı nikâh her İslâmî muâmele gibi dinîdir, iyi niyetle ve güzel netîcelere sebep olmasıyla ibâdete de yakındır, ecir kazandırır; ancak bu, nikâhın namaz, oruç gibi ibâdet olmasını da gerektirmez, imam tarafından câmide kıyılmasının şart olmasını da gerektirmez. Nitekim öteden beri ülkemizde nikâh câmilerde kıyılmaz. Şu halde nikâh (evlenme) akdi, hristiyanlıktaki mânâsında dinî olmadığı gibi, namaz ve oruç mâhiyetinde ibâdet de değildir.

İslâm Hukukuna İftira mı?
Bizim, Mukayeseli İslâm Hukuku isimli kitabımızda kaydettiğimiz "...Bugün belediye dairelerinde kıyılan nikâhların çoğu -süt akrabaları arasında evlenmeler, iki şahidin de kadın olması gibi bazı istisnâları bir tarafa- İslâm Hukuku bakımından da mûteber evlenmedir..." (s. 236) sözümüzü eksik bir şekilde naklettikten sonra şöyle diyor Üstad: "...Bu da işkembe-i kübrâdan verilmiş bir fetvâdır; üstelik İslâm hukukuna da iftiradır..."
Kitabımızın nikâh bahsinde biz, gayet açık bir şekilde şunları ifâde ettik: İslâm, nikâh için kaideler ve şartlar koymuştur. Bunlar arasında câmi, imam, duâ vb. yoktur; yâni bunlar evlenmenin mûteber olmasının şartları değildir. Nikâhın asıl unsurları taraflar, icâb ve kabul, şâhidlerdir. (Hanefîlere göre) mehir bile nikâhın sıhhat şartı değildir; mehir konuşulmadan kıyılan nikâh mûteberdir; sonradan mehir takdir edilir... İşte bu sıhhat şartları nerede gerçekleşirse nikâh orada, o anda tahakkuk eder. Bu yerin muhtarlık, belediye, ev, cami olması farketmez. Başında "filânın verdiği selâhiyete dayanarak..." denmiş olması da onun sıhhatine mâni değildir. Nikâhı kıyanların, bunun İslâmî bakımdan da nikâh olduğunu bilmeleri, buna inanmaları kâfidir. Hattâ fukâhanın bir hadîse dayanarak ifâde ettiklerine göre tarafların şaka yoluyla şartları yerine getirmeleri; yâni "seninle evlendim..." demeleri bile İslâm'a göre nikâhtır. Buna göre nikâha niyet etmeleri, yaptıklarının nikâh olduğuna inanmaları bile şart değildir. Ancak İslâm'ın şart koştuğu husûslar gerçekleşmez ise -İslâm'a göre- nikâh sahîh olmaz. Nitekim -Süt kardeşlerinin evlenmesi, iki şahidin de kadın olması gibi istisnâlar- diyerek buna işâret etmişizdir.
Üstâd iddiâsını isbat için iman, câmi, duâ şartlarının delillerini; yahut da muayyen bir yerde "filânın verdiği salâhiyete dayanarak sizi karı-koca ilân ediyorum" demenin mun'akid olmuş bir nikâhı bozacağını isbat eden delilleri zikretmelidir. O bunları zikredecek yerde -bir İslâm Kanunu olan- Mecelle'nin delil olamayacağını isbata çalışmıştır.
Mecelle Delil Olmaz mı?
Mecelle Hanefî Mezhebinin en mûteber kaynaklarından derlenmiş ve Osmanlılar devrinde resmiyet kazanmış bir İslâmî kanun mecmûasıdır. En az Hanefî fıkıh kitapları kadar mûteberdir. "Mecelle Delil Olamaz" başlığı, üstâdın sadık dostları mahut gazeteciler tarafından konmuş olsa gerektir; biz hüsn-i zan ederek böyle demeyi tercih ediyoruz.

İsbat Delilleri:
Üstâd, bizim cevap vermemizi isteyerek birtakım deliller sıralıyor ki bunları şu maddelerde özetleyebiliriz:
1. Medenî nikâh şer'i nikâhın yerini tutsa idi Medenî Kanun şer'i nikâh kıymaya müsaade etmezdi.
2. Belediye nikâhında, nikahın rüknü olan mâzî sîgası yoktur.
3. Belediye reisi nâmına kıyılan nikâh şer'î olamaz.
4. Nikâh ibâdettir; belediye evlendirme salonu mâbed değildir, onun için burada kıyılan akit dînî bir îbadet değildir.
5. Nikâh istisnaî bir akittir, şakası da ciddîdir; Mecelle kaideleriyle istidlâl edilemez, maksada bakılamaz.
6. Mezkûr nikâh mûteber olsaydı biz de ona mûteber derdik...

Cevap:
1. Medenî Kanun'un resmî akitten sonra dinî nikah kıyılmasına izin vermesi halkın örfüne riâyet ile kanunun yürümesini sağlamak için olsa gerektir. Yoksa Mecelle'yi ilga eden ve İslâm hukukunu yürürlükten kaldıran bir sistemin, kendini inkâr ederek "benim kanunum mûteber değildir, siz nikâhınızı kıyın" demesi düşünülemez. Ayrıca Medenî Kanun'un ifâdesinden şer'î bir hükme varılamaz. Yâni Medenî Kanun'un, "şu akit İslâm'a göre mûteber değildir" demesiyle onun öyle olması gerekmez.
2. Evlenme akdinde tarafların "evlendim, tezevvüc ettim..." gibi mazî sıygası (di'li geçmiş kipi) kullanmaları nikâhın rüknü değil, rüknün şartıdır. Rükün icâb ve kabuldür. İcâb ve kabul rızâ ve irâde beyânıdır. Bu beyânın en az birinin mâzî sîgası olmasını başta Hanefîler olmak üzere bazı fukahâ şart koşmuştur. Fakat bazı fakîhler bunun taabbüdî olmadığını, örf ve âdete bağlı bulunduğunu, bir ülkede başka sîgalar kullanılıyor ve bu da evlenmede irâde beyânı olarak anlaşılıyor ise bu sıygaların mûteber olacağını ifade etmişlerdir.
Muâsır İslâm hukuku âlimlerinden Prof. Mustafa Sibâî (el-Ahvâlu'ş-şahsiyye), Prof. Senhûrî (Mesâdiru'l-hak), Prof. M. Yûsuf Mûsa (Nazariyyetu'l-akd), Prof. Mustafa Ahmed Zerkâ (el-Fıkhu'l-İslâmî fî sevbihi'l-cedîd), Prof. Abdulkerîm Zeydân (el-Medhal) de aynı görüşü tercih etmişlerdir. Esasen İbn Âbidîn, Bedâyi'u's-sanâyi, Fethu'l-kadîr gibi mûteber fıkıh kitaplarımızın nikâh ve büyü' bahisleri mukayeseli ve düşünülerek okunursa bu neticenin çıktığı görülecektir.18 Hanefî fukahâsı mâzi sîgasını şart koşarken şu gerekçeyi ileri sürmüşlerdir: Akdin esası (zihinde) meydana gelen karar ve rızâdır; bu ise önce meydana gelir, sonra söylenir; şu halde söylenirken "evlendim" şeklinde geçmiş zaman sıygası kullanmak gerekir. Muzârî kullanırsa bu evlenmek için söz vermeye ve pazarlığa da delâlet edebilir... Ancak alış-verişten farklı olarak evlenmede pazarlık olmayacağı için taraflardan birinin muzârî veya istikbal sîgası kullanması câiz görülmüştür.
Bizim anlayışımıza göre bu mütâlâa Arap dili gözönüne alınarak ileri sürülmüştür. Arapça'da şimdiki zaman (hal) için husûsî bir sîga (kip) yoktur. Muzârî sîgası "geniş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zamanı" içine alan bir sîgadır. Bir kimse "etezeveccü" deyince bunun mânası "evlenirim, evleniyorum, evleneceğim" demektir; yâni üçüne de delâlet eder; yalnız birine delâlet için karîne lâzım gelir; sîgalardan birinin mâzî olması işte bunun için istenmiştir; yoksa Şâri' böyle emrettiği için değil; yânî mesele ictihâdîdir ve örfe bağlıdır. Türkçe'ye gelince, hal için husûsî sîga vardır: "Şimdiki zaman sîgası" Türkler bütün akitlerde "alıyorum" sîgasını da kullanırlar. Bu sîga pazarlığa veya gelecek için sözleşmeye değil, o anda yapılan akde delâlet eder. Türkçe'de va'd ve pazarlık için iki ayrı sîga daha vardır; geniş zaman (alırım) ve gelecek zaman (alacağım). Şu halde şâhidler huzurunda, evlenmek için biraraya gelmiş taraflara "filân ile evlenmeyi kabul ediyor musun?" deyince onlar da "evet" derlerse Türkçe'de bunun bir tek mânâsı vardır; o da "o anda bu sözlerle, evlenme akdinin yapıldığı"dır.
Netice itibâriyle İslâm hukukuna göre mâzi sîgası rükün değil, üzerinde ihtilâf edilmiş bir rükün şartıdır bazı fakîhler kendi zamanlarındaki örfe bakarak maziyi şart koşmuşlar, bazıları ise örf değiştiği için şart koşmamıştır. Bizim bahsimiz muayyen fâkihlere ve örflere göre değil, İslâm hukukuna göre nikâhın sıhhatidir.
3. Belediye nikâhı belediye reisi adına kıyılmaz; nikâh eşler adına kıyılır. Burada bahis mevzûu olan, evlenme akdi merâsimini idare ve ilân selâhiyetidir. Kanun bunu muayyen hükmî şahıslara vermiştir. Kime verirse versin bu neticeyi değiştirmez. Çünkü başta ve sonda söylenen sözlerin, sahih olarak yapılmış akdi bozacağına delîl yoktur. Şahidler huzurunda tarafların irade beyânları ile akit (İslâmî nikâh) vücuda gelir; gelmez diyen delîl getirmelidir.
4. Nikâh, mâbedde yapılması şart olan bir ibâdet değildir; her yerde yapılabilir. Ayrıca İslâm'a göre belediye evlendirme salonunda ibâdet yapmak da câizdir; meselâ orada namaz kılınabilir; buna hiçbir şer'î mânî yoktur.
5. "Bir işten maksad ne ise hüküm ona göredir", kaidesinin nikâha tatbik edilemeyeceği, çünkü "niyet şaka da olsa nikâhın sahih olacağı, nikâhın diğer akitlerden müstesnâ bulunduğu" söyleniyor. Bir kere: "Nikâhın şakası da ciddîdir" hükmünü ifade eden hadîsin sıhhati ihtilâflıdır. İmam Şâfiî'nin "şaka yoluyla yapılan nikâhı sahih saymadığı" nakledilmiştir. Bununla beraber hadîs sahih de olsa mevzûumuzla alâkası yoktur. Belediye dairesinde şaka değil, nikâh yapılmaktadır. Hadîs böyle bir nikâhı istisnâ etmemiştir, "bu nikâh sahih değildir" dememiştir.
"Elfâz ve mekâsıd' hakkındaki Mecelle kaidesine gelince; bununla alâkalı cevabımız yukarıda 2. maddede geçmiştir. Ayrıca nikâh meselesinde niyete bakılmayan yerler olduğu gibi bakılan yerler de vardır. Meselâ kinâî lafızlarla yapılan nikâh akdinde niyet esastır.
6. "Şayet mûteber olsa idi biz de mûteber derdik" sözü çok büyük bir söz. Bunu mutlak müctehidler bile söylememiş, "bizim vardığımız netîce budur, daha iyisini bulan onu uysun" demişlerdir. Üstâdımız kendisini doğrunun ölçüsü sayıyor ve tasdîkinden geçmeyen hükme bâtıl damgası vuruyor. Kusura bakmasınlar biz kedilerinde böyle bir kuvve-i kudsiyye görmüyoruz. Ma'sûm (günah ve hatâdan beri) olmayan herkes yanılabilir; Üstâd da bu herkesten biridir.

İctihadı Kim Yapıyor?
Biz fıkıh kitaplarımıza bakıyoruz; burada nikâh için ortaya konmuş esaslar ve şartlar görüyoruz; bunların belediye dairelerinde kıyılan nikâhlarda bulunup bulunmadığına bakıyoruz; bulunduğu takdirde ve hallerde nikâhın -İslâm dinine göre de- sahih olduğunu söylüyoruz. Belediye müzâyede salonunda -İslâm'ın koyduğu şartlara uyan- satış nasıl sahih ise nikâhın da böylece sahih olduğunu, bu bakımdan aralarında fark olmadığını ifade ediyoruz.
Hoca ise fıkıh kitaplarındaki şartlar tahakkuk etse dahi bu nikâhın sahih olmadığını, çünkü ibâdet olduğunu, orada ibâdet yapılamayacağını, belediye başkanı adına kıyıldığını... söylüyor. İmdi bunlardan hangisi ictihaddır? Bizim kanaatimize göre Üstâdın yaptığı ictihaddır; çünkü fıkıh kitaplarına göre sahih olana o, "sahih değildir" demekte, nikâhın sıhhati için bazı yeni şartlar koymaktadır.
Aslında biz, İslâm'ın koyduğu şartlara uygun olarak kıyılan ve sahih olan belediye nikâhından sonra dahi bir din âliminin kontrolü altında yeni bir nikâh akdinin yapılmasına karşı değiliz; hatta İslâmî şartlara uygun olmayan, bu şartlara riâyet edilmemiş bulunan akitler olabileceğinden, bu ikinci akdin ihtiyatlı bir davranış olacağını da söyleriz. Ancak "ihtiyaten yapılsın" demek başka, "birincisi sahih olmadığı için ikincisi yapılsın" demek başkadır. Sahih olarak vücut bulmuş bir akde "sahih değildir" demek, hakka bâtıl demek gibidir ve helâle haram, hakka bâtıl demek câiz değildir.


Serzeniş:
Biz ne ictihad ediyor, ne de bunun altında eziliyoruz. Bizi ezmemekle beraber üzen, mektebimizde hocalık etmiş, bu müesseselerin ni'metiyle perverde olmuş, cemiyet içinde itibar kazanmış bir zâtın içine düştüğü anlaşılmaz durumdur. Bir hoca nasıl olur da binlerce mensûbu içinde bulunduğu bir müessesenin kapanmasını temennî eder, onun Ehl-i Sünnet düşmanları yetiştirdiğini iddiâ eder ve başlangıçtan beri müesseseye karşı olanlarla elele verir? Nasıl olur da felâketli günlerinde etrafında pervâne kesilen, hiçbir zaman hürmette kusur etmeyen talebelerini, iki yüzlü, iftirâcı, bölücü, kindâr bir zümreye değişir?! Herkes onu dinlemeye hazır, her -İslâmî- mevkute onun yazılarını basmaya müheyyâ iken ısrarlı bir şekilde o zümrenin gazetelerinde yazar, onlara beyânât verir? Mahûd zümre birinin yanına bin katarak talebelerini mânen katlederken vicdânı sızlamaz, iman ve ahlâkı isyan etmez!"
İslâm nasîhattir. Nasîhatin yaşı yoktur. Bu sebeple biz de cevabımızı bununla noktalamak istiyoruz:

Muhterem Üstâdımız!
1. Elhamdülillah müslümanız, Ehl-i Sünnet ve cemâat mensûbuyuz, Mâturîdi ve Hanefîyiz; bu bahtiyar cemâatin başında Resûlullah (sav) ve sahabesi, tâbiûn ve etbâ vardır; onlara düşman olmaktan Allah'a sığınırız, Onlar bizim aşk ve muhabbetimizin hedefleridir. İşte bu ikrârımızdır; buna aykırı zan ve töhmetler iftirâdır, günahtır; kendinize yazık edip bu ağır vebâlin altına girmeyin, bu büyük günahları işlemeyin.

2. Şüpheleriniz olursa, size bir ters haber gelirse hemen bize haber gönderin, koşarak gelir, aslını öğrenmenize yardımcı oluruz. Anlamadan, dinlemeden, araştırmadan ağzınızı açmak ve kaleminize sarılmaktan sakınınız. Fitne katilden daha çetindir; sözlerinizle fitneye sebep oluyorsunuz; bundan sakınınız ve huzur-i Rabbilâlemînde her kelimenizden sorguya çekileceğinizi unutmayınız.

3. Benden sonra tûfan meselince, milletimizin gözbebeği bu kudsî ilim yuvalarına hücumdan, onları haksız yere ve ölçüsüzce kınamaktan vazgeçiniz ve biliniz ki dar günlerinizde yine etrafınızda yalnız onları ve ivazsız, garazsız müslümanları bulacaksınız.
Allah ehl-i hakka nusret, ehl-i dalâle hidâyet, ehl-i hatâya isâbet lûtfeylesin!

 



8. Ufuk, 12 Ocak 1977, sayı: 388 ve ayrıca Büyük Gazete 19 Ocak 1977.
9. Müslim, el-Birru ve's-sıle, nu: 68).
10. Hucurât: 49/6.
11. İsrâ, 17/36.
12. Müslim rivâyet etmiştir.
13. Hucûrât: 49/12.
14. Riyâzu's-salihîn, 2. cilt, II, s. 18 vd.
15. Buhârî, Edeb, 73, Müslim, İman, 111.
16. İbn Âbidîn, Reddu'l-muhtâr, Kahire, 1307, c. II, s. 280.
17. İbnu'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, Bulak, 1315-17, c. II, s. 339.
18. Meselâ Hidâye'de bey'in (satış akdinin) hem icâb, hem de kabûlünün mâzi (dili geçmiş) sîgasıyla olması şart koşulmuştur. Şerhe baktığımızda "her iki taraf istikbâl (muzârî) sîgası kullansa ve bununla hâli kasdetseler beyi tamam olur" denildiğini görüyoruz. Selef hep mâzi kullandıkları halde neden muzarî de olur denmiş? Çünkü bu teabbüdî değildir, maksad irâde beyânıdır; hal kastedilirse muzâri ile de olur...

 

*********************************************************

 

İslam Hukuk Tarihi Adlı Eserimiz Üzerine Bir Tartışma

Mahut zümrenin bir kolu tarafından çıkarılan Ufuk gazetesi, 17 Ocak 1979 tarihli nüshanın19 10'uncu sayfasını, bizim bir kitabımıza ayırarak şu başlığı atmıştır: "Yüksek İslâm Enstitüsü'nde okutulan İslâm Hukuk Tarihi isimli eser sapık fikirlerle dolu..." Kitabın kapak resminin altına da şu başlık atılmıştır: "Fıkıh öğretmeni Hayreddin Karaman'ın yazdığı kitapta, müctehidler küçük görülmekte, cüceler devleştirilmektedir. Fâtih'in hocasına da Rûm'dan dönme deniliyor." Sonra tam bir sayfayı kaplayan yazıda, on madde halinde kitabın sapık(!) fikirleri teşhir edilmektedir.
Aşağıdaki satırlarda bu ittiham ve iddiâları cevaplandırmaya çalışacağız:

1. "Kitabın 73. sayfasında İmam-ı A'zam küçük gösterilmiş ve hakkında uydurma şeyler söylenmiştir. Şöyle ki: Bu sahifede İmam-ı A'zam'ın hadîs ilminde zayıf olduğu, kendi reyiyle sahih hadîsleri reddettiği, Ebû Hanîfe'ye göre sahih hâdislerin sayısının sadece 17 civarında olduğu (...) gibi bir takım saçmalıklar yer almaktadır. Bunlara da bazı mûteber olmayan eserler kaynak gösterilmiştir. Ehli ilim olan ve Ehl-i Sünnete bağlı bulunan müslüman bunun yanlış olduğunu bilir, ama yeni okuyan ve istikbalin din adamı, vaizi, müftüsü olacak talebelerin bunu anlaması zordur... gerekli tenkide maksatlı olarak yer verilmediği anlaşılmaktadır." deniliyor.

Cevap:
İlmî bir eserde şahısların hayatı inceleniyorsa yalnızca lehinde söylenenler ve övgüler yazılmaz. Hakkında bilinen ve söylenenlerin tümü ele alınır. İlim süzgecinden geçirilir ve neticeye varılır. Biz de İslâm Hukuk Tarihi isimli kitabımızda, kendisine büyük bir sevgi ve saygı beslediğimiz İmam-ı A'zam Ebû Hanîfe'nin, hadîsler karşısındaki tutumu hakkında söylenenleri üç satırda özetleyerek verdikten sonra on satırda bunları tenkit ve reddettik. Aleyhindeki sözleri mûteber olmayan eserlerden değil, İbn Sa'd, Hatîb el-Bağdâdî, İbn Haldûn gibi mûteber kaynaklara dayandırdık. Kitaptaki satırları aynen aşağıya alarak takdiri okuyuculara bırakıyorum.
"Bazılarına göre Ebû Hanîfe hadîste zayıftır (İbn Sa'd), bazılarına göre reyi ile sahih hadîsleri reddeder (Hatib Bağdâdî), bazılarına göre de onun nezdinde sahih olan hadîs sayısı 17 veya 50 civarındadır (İbn Haldûn).
Çeşitli mezheplerden tarafsız âlimlerin tahkikatı göstermiştir ki Ebû Hanîfe, hadîs ilmi üzerinde meşhur muhaddisler kadar mütehassıs değilse de "ictihad şûrâsı"nda, bu mevzûuda kendisine yardımcı olan hadîs hâfızları vardır. İçtihadında, bizzat üstadlarından öğrendiği dört bin kadar hadîs kullanmıştır.
Bazı hadîslerin reddine gelince: Bunları, Hz. Peygambere (sav) ait oluşlarında şüphe bulunduğu, başka bir deyişle Ebû Hanîfe'nin, hadîsin sıhhatini tesbit için ileri sürdüğü şartlara uymadığı için reddetmiştir. Yoksa Ebû Hanîfe, değil sahih hadîsleri reddetmek, mürsel ve zayıf hadîsleri dahi kıyasa tercih ederek tatbik eylemiştir."(s. 73)
Görüldüğü üzere bu iki paragrafta Ebû Hanîfe aleyhine söylenen sözler reddedilmiş, vârid olmadığı isbat edilmiştir. Kitapta bu kısmın kaynakları da gösterilmiştir.

2. "Sahife 126'da Şâfiî'nin Hanefî arkasında, Hanefî'nin Şâfiî arkasında namaz kılmadığı, hatta kız alış-verişi bile yapmadıkları; Bağdat'ta Şâfiîlerle Hanbelîlerin, Isfahan'da Şâfiîlerle Hanefîlerin defalarca vuruştukları, birbirinin evlerini yağma ettikleri; İmam Taberî'nin, Hanbelî görüşlerini eserine almadığı için taşlandığı, ölünce de evine gece gizlice gömüldüğü şeklinde yalan ve iftiralar yer almaktadır" deniyor.

Cevap:
Beş yıl önce Diyanet Dergisi'nde neşrettiğimiz, bilâhare kitabımıza da koyduğumuz "İslâm Tarihinde Mezheb Kavgaları" başlığını taşıyan makalemizde en mûteber kaynaklara dayanılarak -geçmişte kalmasını temenni ettiğimiz- bu acı gerçekler dile getirilmiş ve günümüzde tekrarlanmaması için İslâmî ölçüler içinde müsâmaha ve kardeşlik çağrısı yapılmış, taassuptan kaçınılması tavsiye edilmiştir. İslâm Hukuk Tarihi'nde de -tarihî devresi içinde- mezheb taassubunun ortaya çıkışı ve zararları anlatılırken aynı gerçeklere kısaca temas edilmiştir. Bu satırlara yalan ve iftira diyen yalnızca kendi cehaletini ve utanmazlığını teşhir etmiş olur.
Değişik mezhebden olanların -bazı devirlerde- birbiri arkasında namaz kılmadıkları gerçeğinin nazarî vesikasını -muteberliğini Sabah Gazetesinin de tasdik ettiği- Hulâsatü't-tahkîh isimli eserden20 verelim: "Eskiden beri âlimlerimiz (Hanefî ulemâsı) başka mezhepden olan imama (meselâ Hanefî cemâatin Şâfiî imâma) uyarak namaz kılmasının câiz olmadığı konusunda dört görüş halinde ihtilâf etmişlerdir:
a) Eğer imam, ihtilâflı konularda ihtiyâta riâyet ederse (cemâatin mezhebine uygun hareket ederse) arkasında namaz kılmak câizdir, aksi halde câiz değildir. Ekseriyet bu görüşü benimsemiştir; Helvânî, Serahsî, Sadru'l-İslâm, Ebu'y-Leys, Kadıhan, Tümürtâşî, Sadru'ş-şehîd, Tâcuşşerî'a, Bâbertî, Zeylâ'î, İbn Hümâm ile Hidâye, Kâfî, Tatarhaniyye, Mudmerât, Nihâye isimli eserlerin yazarları bunlar arasındadır.
(Yâni bu fıkıh bilginlerine göre Hanefî, -kendi mezhebine göre abdest alıp namaz kılan- bir Şâfiî'ye uyarak namaz kılamaz).
Bu görüşün dayanağı şudur: Namazın sahih olmasında esas, imamın mezhebi değil, cemâatin mezhebidir. Buna göre cemâat-ten birisi, kendi mezhebine göre namazı hükümsüz kılan bir fiilin imam tarafından işlendiğini görürse -bu fiil imamın mezhebine göre namaza zarar vermese bile- bu imama uyup namaz kılamaz...
Eğer imam, bütün ihtilâflı noktalarda ihtiyatlı davranır, cemâatin mezhebine uyarsa, ona uyarak namaz kılmak mekruh mudur, değil midir? Uyan kötü bir iş yapmış olur mu, olmaz mı?
Hidâye şerhi Kifâye'de, Miftâhu's-sa'âde ve el-Mecma' şerhinde kaydedildiğine göre bu namaz mekruh olur. Kadıhan fetâvâsına göre Hanefî, ihtiyata riâyet eden Şâfiî imamın arkasında namaz kılsa kötü bir iş yapmış olur (isâet etmiş olur). Başka kitaplar da aynı şeyi yazmıştır ve tercih edilen görüş budur.
b) Eğer imamın, uyan kimsenin (muktedînin) mezhebine aykırı düşen bir fiil ve hali bilinmiyorsa ona uymak câizdir; Hâherzâde ve Alî es-Suğdî bu görüştedir.
c) İmam, ihtilâflı noktalarda ihtiyata riâyet etse dahi ona iktidâ etmek câiz değildir; çünkü imam, cemaâtin mezhebine göre hareket ederken bunu farz niyetiyle yapmamaktadır.
d) Böyle bir imama uyarak namaz kılmak kayıtsız şartsız câizdir. Bu görüş, Cessâs'ın bir sözüne dayanmaktadır; cumhûra muhâlif olduğu için mûteber sayılmamıştır..."
Bu satırları okuyan ve fıkıh bilginlerinin, başka mezhebden olan imama uyarak namaz kılmayı -bu imam, cemâatin mezhebine uysa bile- en azından mekruh saydıklarını görenler, bizim mi, yoksa cehline bakmadan kitabımızı tenkide kalkışan şahsın mı yalancı ve iftirâcı olduğunu anlamakta güçlük çekmeyeceklerdir.
Aynı gazetenin 9 ve 16 Şubat tarihli nüshalarında özet olarak: "Bizim bazı yerlerde eften püften kaynaklar gösterdiğimiz, halbuki mezheb taassubunun sebep olduğu kötü neticeleri anlatırken hiçbir kaynak göstermediğimiz, bu bilgileri kendilerinin de hiçbir kaynakta görmedikleri... kaydedilmiş ve bizden kaynak göstermemiz" istenmiştir.
Kaynakları zikretmeden önce gazetenin ısrarlı ve kasıtlı bir hatâsı üzerinde durmak istiyoruz: Biz, yazarın iddiâ ettiği gibi mezheblere çatmıyor, onları kötülemiyor, mezheblerin fitne ve fesada sebep olduğunu ileri sürmüyoruz; bunlar tamamen uydurma ve iftiradır. Bizim kötülediğimiz, daha doğrusu sebep olduğu elim neticeleri açıkladığımız şey "mezheb taassubu"dur. Mezheb ve mezhebe intisâb haktır, câizdir; amma taassub câiz değildir; çünkü taassub bilmeden, bir temele dayanmadan, haksız yere inat, ısrar, iddiâ ve davranış demektir ve bunların dinde yeri yoktur.

Kaynaklar:
İbn Abdisselâm, el-Kavâ'id, Karaçelebi ktp. nu. 87, vr. 105/b.
Zebîdî, İthâfu's-sâde (İhyâ şerhi), c. I, s. 282.
Füllânî, İkâzu'l-himem, Hind tab'ı, s. 75.
Ahmed Emîn, Zuhru'l-İslâm, c. II, s. 4-5.
İbn Sübkî, Tabakâtü'ş-Şâfiîyyeti'l-kübrâ, Kahire 1965, c. III, s. 389-405; c. IV, s. 234 vd.; c. V, s. 340-344.
İbnü'l-Esîr, el-Kâmil fi't-târîh, Beyrut, 1966, c. X, s. 33, 124-126.
Prof. Dr. Osman Turan, Selçuklular Tarihi..., İst., 1969, s. 241-242.
Süyûtî, Târîhu'l-hulefâ, Kahire, 1952, s. 384-424.
Yâkût, Mu'cemu'l-buldân, Beyrut, 1957, c. I, s. 209, c. III, s. 117.
İtkânî, Mukaddime fî raf'i'l-yed..., Fâtih ktp., nu. 2269, vr. 91/a.
İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-nihâye, Kahire 1351-1358, c. XI, s. 146.
Bu kaynaklara daha başkalarını da eklememiz mümkündür, fakat "biz bu sözleri hiçbir kaynakta görmedik" diyenleri daha fazla utandırmak istemiyoruz. Ancak bütün kitaplarımızda İslâm hukukunun ölmez gerçeklerini ve değerlerini müdâfaa ettiğimiz halde bunları görmezlikten gelip "Hıfzı Veldet'e dayanarak İslâm hukukunu tenkit ediyor" iftirasını yazabilenlerin utanacaklarını da sanmıyoruz.

3. "Sahife 152'de İbn Teymiyye ve talebesi İbni Kayyim'in büyük müceddid oldukları, yanlış fikirleri belirtilmeden açıklanmaktadır" deniyor.

Cevap:
Zikredilen yerde yazdığımız aynen şöyledir:
"Leh ve aleyhinde çok mübâlâğa edilmiş olmakla beraber bilgili ve insaflı İslâm ulemâsına göre İbn Teymiyye büyük bir İslâm âlimi ve mücahididir. Her insan gibi onun da ictihadî hataları olabilir ve vardır; ancak eserlerinden müstağnî kalınamaz."
Buna göre:
a) İddiâ edildiği gibi İbn Teymiyye ve İbn Kayyim'in "büyük müceddid oldukları" söylenmemiştir.21
b) Hataları bulunduğu belirtilmiştir.
4. "Sahîfe 160'da komünist fikirlerinden dolayı idam edilen Şeyh Bedreddin'in değerli bir İslâm âlimi olduğu fikri sinsice verilmektedir" deniyor.

Cevap:
Kitabımızda, bir fıkıh devresinin fıkıh bilginleri sıralanırken Şeyh Bedreddin'in de kısa biyografisi verilmiş, eserleri kaydedilmiş, hakkında hiçbir değerlendirme yapılmamıştır (yânî büyük bir İslâm âlimi olduğu söylenmemiştir). Mûteber kaynaklar onun fıkha dair eserlerini övgü ile zikretmişlerdir.22 İslâm hukuk tarihinde bizi ilgilendiren Bedreddin'in fıkıh sahasındaki yeri ve eserleridir. Onun idâm sebebi saltanat dâvasına kalkışması ve devlete başkaldırmasıdır. Komünizmin, dünyanın başına belâ olmasından asırlarca önce yaşamış bir âlimin bu yüzden idâm edildiğini ilk defa Ufuk'ta okumuş olduk. Eğer vesikalarla isbat ederlerse biz de "bu yüzden idam edilmiştir" deriz. Ancak sinsice bir fikir vermek bizim değil, iftira ve yalanı meslek haline getiren Tekinoğlu ve benzerlerinin işidir.

5. "Sahife 166'da Molla Hüsrev'in aslen Rum ve sonradan dönme olduğu iftirası yer almaktadır" deniyor.

Cevap:
Molla Hüsrev'in, ihtidâ etmiş Rum bir aileden geldiği, menşei hakkındaki üç rivâyetten biridir; biz, kaynaklarına bakarak bu rivâyeti daha sağlam gördük ve 'aslen Rum olup, ailesi23 ihtida ettikten sonra..." diyerek bunu zikrettik. İnancımıza göre İslâm, kişinin geçmişini siler, İslâm'a uymayan mâzisi ile alâkasını keser.24 Rum, Ermeni, Yahudi, müşrik kim olursa olsun müslüman olunca geçmişi, artık onun için bir kusur teşkil etmez. Aksine İslâm'ı ailesinde ve muhitinde hazır bulup alışkanlık ve telkin ile alan, benimseyen kimseye nisbetle, şuurlu bir şekilde, düşünerek, bilerek, mukayese ederek hidayete kavuşan kimse daha ziyade takdire lâyıktır. Nice sahâbe ve evliya vardır ki önce kâfir iken müslüman olmuş, sonra bu mertebelere gelmiştir. İmdi ister Molla Hüsrev, ister onun ailesi olsun, önce rum iken müslüman olmuş iseler, bu onlar için bir kusur değil, şeref ve kemâldir. Meseleyi millî duygular açısından ele aldığımız zaman da durum böyledir: Bizim milletimize katıldıktan sonra büyük vasıflar kazanmış kimseler bizim büyüklerimizdir, başka milletlerin değil; çünkü bu vasıfları bize katıldıktan sonra elde etmişlerdir. Bu konuyu tenkit mevzûu yapan ve kusur sayanlar gayr-i müslimlere İslâm'ın kapısını kapamak mı istiyorlar?!

6-8. maddelerde M. Abduh, Reşîd Rizâ, Hamîdullah, Mevdûdî, Mahmut Şeltût'e İslâm âlimi ve muceddid dediğimiz ve bunların sapık fikirlerinden hiç bahsetmediğimiz kaydedilmektedir.

Cevap:
Burada adı geçen şahıslara âlim ve müceddid demek sapıklık olmadığı gibi ilmî hata da değildir. Doğu'da ve Batı'da yazılmış birçok eser bu zevâtı aynı sıfatla zikretmektedir.
Bunların sapık fikirlerine biz tesadüf etmedik; eğer o talihsiz satırların yazarı görmüş ise ortaya kor, ehliyetli kişiler tartışır ve gerçekten sapık fikirler olduğu anlaşılırsa reddedilir. Aynı zamanda siyasetle iştigâl etmiş İslâm âlimleri hakkında yazılanlara daha çok dikkat etmek gerekir; çünkü tarafları da, muhâlifleri de mübâlâğâya, ifrata düşebilirler. En iyisi incelenen kişinin öncelikle kendi eserlerinin okunması, sonra leh ve aleyhinde yazılanların görülmesi, nihayet bunların ilim ve insaf ölçüleri içinde değerlendirilerek neticeye varılmasıdır.

9. Maddede zikredilen (kitabın 201. sayfasında) yazarlara dayanarak biz Mecelle'yi tenkit etmedik. Kitabımızın ilgili bölümünde Mecelle'yi anlatırken onun hakkındaki tenkitler ile bu tenkitlere verilmiş cevaplara işaret ettik. Gözler silinip, peşin hüküm, kin, fesat, fitnecilik gibi çapaklar temizlenerek mezkûr satırlar okunmuş olsaydı sonradan utanılacak şeyler yazılmazdı. Yeri gelmiş iken işaret edelim ki Mecelle veya bir fıkıh kitabının bir yerini tenkit etmek yasak, günah ve ayıp değildir; yeter ki tenkit, ehli tarafından, iyi niyetle yapılmış olsun ve tenkit edilen kısım nassa değil, ictihada dayanmış bulunsun. Bu nihayet bir müctehidin diğerini, bir âlimin, diğer âlimi tenkit etmesi demektir.
9 Şubat 1979 tarihli nüshada "...bununla vehhabiliği yayabileceğini zannetmektedir ama bunda yanılmaktadır..." deniliyor.

Cevap:
Benim Vehhabî olduğum ve Vehhâbiliği yaymağa çalıştığım iftirasının patenti de bu zümreye (Sabah ve Ufuk gazetelerindeki yazılar) aittir. Ne bu kitabımda ve ne de başka kitap ve yazılarımda vehhâbî olduğumu ifade eden veya bu mezhebin propagandasını yapan tek satır mevcut değildir. Bu mezhebin ifratlarına işâret etmekle beraber "sapık ve kâfir" demediğim için bize bu iftirâ revâ görülmüştür. Bize göre asıl Vehhâbilik propagandası yapanlar, yerli yersiz bu mezhebden bahsederek halkın ilgisini çeken ve kişileri rastgele Vehhâbilik ile damgalayan Ufuk ve benzeri yayın organlarıdır.
Biz -elhamdülillah- müslümanız; Resûlullah (sav), sahabe, tâbiûn, etbâ ve sonraki Ehl-i Sünnet ulemânın yolundayız, bu yola dâvet eder, karınca kararınca bunu anlatmaya çalışırız.
Adı geçen gazetede, Tahir Tekinoğlu imzasını taşıyan yazıda, İslam Hukuk Tarihi isimli kitabımızla ilgili tenkitleri aynen zikretmiş ve kısaca cevaplandırmış bulunuyoruz. Şimdi tekrar yazının ana başlığına dönebiliriz. Yazar bu başlıkta "Y. İslâm Enstitüsü'nde okutulan İslâm Hukuk Tarihi adlı eser sapık fikirlerle dolu..." diyordu. Biraz aşağıda da bizim müctehid olduğumuzu, kitabın da ders kitabı olarak okutulduğunu zikrediyordu:
1. Müctehid olmak ayıp değil, şereflerin en büyüğüdür ve müslümanlar her asırda müctehid derecesindeki âlimlere muhtaçtır, bunları yetiştirmek müslümanların vazfeleri cümlesindendir. Ancak bizim müctehidlik tasladığımız veya böyle bir iddiada bulunduğumuz, mezkûr gazetelerin bazı naylon yazarları tarafından uydurulmuş bir iftiradan ibarettir.
2. Yüksek İslâm Enstitülerinde okutulan bir tek ders kitabı mevcut değildir. Her hoca kendi enstitüsünde ve sınıfında, yazdığı veya tercih ettiği bir kitabı, ders notunu okutur. Ders kitabı orta öğretimde olur. Benim kitabım da bir ders kitabı değildir.
3. "Sapık fikirlerle dolu..." sözü tutarsız, mübalağalı bir iftiradır. Yazarın bütün tenkitleri isabetli olsa bile bunlar kitabın ikiyüzde birini teşkil eder; şu halde kitap bunlarla dolu değildir.
Ayrıca "sapık fikir": İslâm inancına, Ehl-i Sünnet prensiplerine ters düşen, aykırı olan fikir, inanç ve düşünce demektir. Gazetenin, kitabımızdan seçtiği örneklerin bu mefhumla (sapıklıkla) hiçbir alâkası yoktur. Yazdıklarımıza doğru veya yanlış denilebilir; yanlış ise sapıklık değil, ilmî hatâdan bahsedilir. Tarihe malolmuş şahısları değerlendirirken veya hayat hikâyelerini yazarken hatâ etmiş oluruz. Verdiğimiz cevaplarla bu neviden bir hatanın da bulunmadığı ortaya konmuştur.
Eline kalemi alıp üç sayı boyunca aleyhimizde atıp tutan, ağzına geleni söyleyen kişi ya hatâyı sapıklıktan, yanlışı iftirâdan, akı karadan ayıramayacak kadar cahildir; yahut da yaptığını bilerek yapan bir düzenbaz, fitneci, iki yüzlü, Allah'tan korkmaz, kuldan utanmaz bir bahtsız kişidir. Birincisi (bilgisizlik) belki affedilebilir, amma ikinci ihtimal varid ise affedilemez. Bu durumda bize düşen, karşımızdakilere isbat fırsatı tanımaktır. Ya Allah'tan af, bizden de helâllik dileyerek birinci ihtimali doğrulamış, yahut da günah yolunda ısrar ile ikinci ihtimali isbat etmiş olacaklardır. Cevabımızı burada noktalıyor ve bekliyoruz.

 



19. Aynı gazete 9 ve 16 Şubat 1979 tarihli nüshalarında iftirâ kampanyasını sürdürmüştür.
20. Risâle Abdulğâni Nablüsi'ye ait olup Işık Kitabevi'nce neşredilmişti; s. 12-15.
21. Aslında bu iki zâta müceddid demek de sapıklık değildir; müceddidler arasında daima bunlar da zikredilmişlerdir. Ancak biz, bu eserde böyle bir ifade kullanmadık, muharrir bunu uydurmuştur.
22. Keşfü'z-zunûn, Osmanlı Müellifleri vb.
23. Kitabımızda tashih hatâsı olarak "ailesi" kelimesi düşmüştür. Menşei hakkındaki diğer iki rivâyet "Türkmen ve Fransız"dır (İ.A.). Bizim tercih ettiğimiz rivâyet Ziriklî'nin A'lâm'ı, Lüknevî'nin el-Fevâidu'l-behiyye'si ve Şemseddin Sâmî'nin Kamûs-i a'lâm'ına dayanmaktadır.
24. Bir hadîsin meâli de böyledir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned).

 

****************************************************

 

Diyalogtan Gerçeğe

Dar çerçeveli bir dâvette Hikmet ve Sabri Beyler biraraya gelirler. Birbirini uzaktan tanıyan bu iki zât tahsil görmüş, din ve dünyalarını öğrenmeye çalışmış kişilerdir; ancak bilgilerinden ziyade ahlâk ve mizaçları oldukça farklıdır. Aralarında geçen konuşmayı -belki faydalı olur düşüncesiyle- yazıya aktarıyoruz.25
Sabri Bey (S), Hikmet Bey'e (H) dönerek sözü başlattı:
-Hazretim sükût buyuruyorsunuz; bir şeyler anlatsanız da istifade etsek!
H - Evet, sükût ediyorum; çünkü sükût kolay, konuşmak zordur. Arada bir sükûtun da zor olduğu, câiz olmadığı olur; zulüm ve gayr-i meşrû davranışlar karşısında susmak gibi. Ancak umûmîyetle konuşmalar, bu gibi zarûretler dışında cereyan eder ve kontrolsüz bir şekilde akıp gider. Halbuki konuşmayı gerektiren bir durum olmalı, söylenen söz de en azından mübah nev'ine girmelidir. Bunun içindir ki, Resûl-i Ekrem (sav) "Allah ve Resûlü'ne inanan ya hayır söylesin, yahut da sussun!" buyurmuşlardır.
S - İyi ya biz de hayır söyler, emr-i nebevîyi yerine getiririz.
H - Siz buyurun efendim, biz de dinleyelim!
S - Siz yine dinleyici olmak istiyorsunuz amma yağma yok, bu gece sizi konuşturacağız. Bakın şimdi aklıma geldi; son zamanlarda bazı gazeteler, mezhebsizlik diye birşeyden bahsediyorlar. Birkaç gün önce muhterem bir hoca efendi bazı mezhebsizlerin isimlerini açıkladı, yaptıklarından bahsetti, hayretler içinde kaldım. (Sabri Bey bu isimleri tekrarladıktan sonra devam eder). Bunlar bir de dergi çıkarıyorlarmış, bazı kitapları varmış. Sizin kulağınız delik, mütalâanız geniştir, bu mevzûda biraz mâlûmat verseniz de arkadaşlar da istifade etseler...
H - İşte şimdi sükûtun câiz olmadığı bir noktaya geldik; mecburen bildiklerimizi söyleyeceğiz; çünkü siz gıybet, hattâ iftira ettiniz. Gıybet ve iftira haramdır, gayr-i meşrûdur. Ayrıca İslâm kardeşliği, gıyabında da olsa din kardeşini müdâfaa etmeyi gerekli kılmaktadır.
S - Dostum, sana konuş dediysek, bizi zehirli oklarına hedef kıl da demedik ya! Biz de Allah Teâlâ'ya şükür haramı, helâli bilenlerdeniz. Adamlar çıkmışlar, ulu orta mezhebleri inkâr etmişler, geçmiş ulemâya hakaret etmişler, müslümanların içindeki fitneler yetmiyormuş gibi yeni bir fitne kapısı daha açmışlar... Biz de yaptıklarını söylemişiz; siz de kalkmış gıybetten, iftiradan, haramdan, zulümden bahsediyorsunuz!
H - Müsaade edin sözün arkasını getireyim efendim! Bildiğiniz gibi İslâm bizlere yalnızca iman esaslarını, namaz, oruç gibi ibâdetleri öğretmekle yetinmemiş, ferd ve cemiyet hâlinde insan hayatını bütünüyle kucaklayan içtimâî, iktisâdî, ahlâkî, siyâsî... prensipler, bilgi ve kaideler getirmiştir. Bunlar arasında bir müslümanın, hâdiseler karşısında takınacağı tavır ve vereceği hükmün esasları da vardır. Bir âyette Allah Teâlâ "Size bir fâsık bir haber getirirse -bilmeyerek bir topluluğa zarar verip sonra yaptığınıza pişman olmamak için- o haberin aslını araştırın, doğru olup olmadığını tahkîk edin" buyurmuş, bir başka âyette gıybeti yasaklamış; insanları arkalarından çekiştirenleri insan eti yiyenlere benzetmiştir. Şimdi siz duyduğunuz haberin doru olup olmadığını araştırmadan, bazı müslümanlar hakkında sû-i zan, menfî kanaat sahibi oluyorsunuz; sonra bununla da kalmıyor, aynı haberi meclislere taşıyor, yayıyor, diğer müslümanların da günahkâr olmalarına sebep oluyorsunuz. "Yaptıklarını söylüyorum" mâzeretinize ise en iyi cevâbı şu muhaveresinde Resûlullah (sav) veriyor:
-Gıybet nedir biliyor musunuz?
Sahâbe cevap veriyor:
-Allah ve Resûlü daha iyi bilir!
-Din kardeşini, hoşuna gitmeyecek birşey ile anman, hakkında konuşmandır.
-Söylediğimiz şey onda var ise, o bunu yapmışsa?!
-Onda varsa (yapmış ise) gıybet etmiş, yoksa (yapmamış ise) iftirâ etmiş olursun!
S - Biz bu âyet ve hadîslerin şümûlüne girmeyiz; çünkü bu haberler yaygındır; herkes biliyor, gazeteler yazıyor... Aslı olmasa tekzîb ederlerdi. Bunları araştırmaya gerek yoktur. Ayrıca bunları bana söyleyen zât da fâsık değildir. Gıybet mevzûuna gelince -büyük hadîs âlimlerinin, hadîs uyduranları engellemek için yaptıkları gibi- müslümanları korumak maksadıyla bu gibi kimselerin yaptıklarını ifşâ etmek farzdır, dinen vazifedir.
H - İzin verirseniz bu müdâfaanızı maddeler hâlinde ele alacağım:
a) Gerek âyetin şumûlü ve gerekse gıybetin, muhaddislerin yaptıklarına kıyâsen cevazı mevzûunda âdeta ictihad ederek konuşuyorsunuz! Halbuki bildiğime göre siz ictihad kapısının kapalı olduğuna inananlardansınızdır!
Şimdi sizin ictihâdınıza veya tefsirinize göre haberin doğru olup olmadığını araştırma emri haberi getirene bağlıdır: Eğer haberi getiren fâsık ise bunu araştıracağız; değil ise araştırmayacağız. Halbuki âyetin sebeb-i nüzûlü bu anlayışa engel teşkil ediyor; çünkü sahâbenin birisi Resûl-i Ekrem'e (sav) gelerek, bir kabilenin zekât vermekten imtinâ ettiklerini bildiriyor, Efendimiz (sav) Hz. Hâlid'i göndererek bu haberi tahkik ettiriyor... Sahâbiye fâsık diyemeyeceğimize göre bizim de -ihtiyâten- önemli haberleri ve sözleri, hüküm vermeden, harekete geçmeden önce araştırmamız gerekmektedir.
b) Bir kimsenin fâsık olup olmadığına hüküm vermek de kolay değildir. Fâsıklık, günah işlemek, dinin bir emir veya yasağına aykırı hareket etmek demektir. Gıybet eden kimse, insanı fâsıklar zümresine sokan bir iş işlemiştir. Bu sıfattan kurtulabilmesi için yaptığı gıybetin câiz olan gıybetler sınıfına girmesi gerekir. Biz haberi duyduğumuz anda bunu bilmiyoruz. Bu gıybet câizdir diye hükmetmek bir nev'i ictihaddır; bunu yapan kimsenin buna ehil olup olmadığını, hislerini işe karıştırıp karıştırmadığını da bilmiyoruz. Şu halde "Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeye uyup peşine düşme" emri bizi araştırma yapmaya sevketmektedir.
c) Bir haberin yaygın olması onun doğru olduğunu ve araştırmasız kabûlü gerektiğini ifade etmez. Nice yaygın yalanlar, iftiralar vardır!
Şimdi sözümün arkasını getirmeden önce size birşey sormak istiyorum: "Siz bu kişilerin kitap ve dergilerini okuyarak veya konuşmalarını dinleyerek, itham edildikleri husûsları bizzat tesbit ettiniz mi?
S - Hayır, okumadım ve kendilerinden işitmedim; fakat birçok kişiden işittim ve gazetelerde okudum.
H - Evet, "doğru olmasa idi, tekzib ederlerdi" dediğiniz zaman bunu anlamıştım; çünkü onların hiç değilse dergi ve broşürlerini okusaydınız, bütün bu dedikoduları tekzip ettiklerini görürdünüz. Şimdi Allah Teâlâ rûz-i cezâda size sorar da "Aynı memlekette yaşadığınız halde gidip konuşmadan; piyasada kitapları, dergileri varken alıp okumadan, filân filân kulum hakkında neden sû-i zada bulundun, gıybet ve iftira ettin!" derse burada ileri sürdüğün mazeretler seni kurtarır mı? Türkiye'de, İmam-Hatiplilere düşmanlığı, âdetâ iman esasları arasına sokmuş bir zümrenin çıkardığı gazetenin yazdıkları inanmak için yeterli midir? Aynı gazetede fikir işçiliği yapan bir hoca ile "araştırın" emrini dinlemeyen bazılarının ulu orta yazıp çizmeleri, sohbet meclislerini ölü eti yiyerek telvis etmeleri mîzân-ı ilâhîde hüccet olur mu?
Meselenin esasına geçmeden önce gıybet mevzûuna birkaç cümle daha ayırmak istiyorum; çünkü zamanımızda sohbet ile gıybetin iyice birbirine karıştırıldığını görüyorum.
Gıybet haramdır. Tercîh edilen görüşe göre büyük günahlar arasındadır. Kâfirin gıybetinin câiz olup olmadığı ihtilâflıdır. Zimmînin gıybeti câiz değildir. Bidatçı kimseyi bidatı ile zikretmek câizdir. Gıybetin câiz olduğu diğer maddeleri şöyle sıralayabiliriz:
1. Haksızlığa uğrayan kimse bunu ilgililere anlatabilir.
2. Gayr-i meşrû (münker) bir davranış, onu değiştirebilecek bir kismeye anlatılır.
3. Fetvâ sormak için hâdiseler anlatılır; ancak şahısları anmamak daha uygundur.
4. Müslümanları, başlarına gelecek kötülük ve zarardan korumak için gerekli şeyler söylenir. Ancak bu maddeyi çok ihtiyatlı kullanmak, söylenen şeylerin doğru olup olmadığına, gerçekten zararlı olup olmayacağına dikkat etmek gerekir.
5. Fâsıklığını, işlediği günahı saklamayan bir kimsenin bu durumu söylenebilir.
Şimdi meselemizin aslına dönebiliriz. Siz, dedikoduya dayanarak bazı kişileri; hem de yazıp çizen, müslümanları irşad ve İslâma hizmet etmeye çalışan kişileri mezhepsizlik ve reformculuk ile itham etmiş, benim bu husûsta bilgim olup olmadığını sormuştunuz.
S - Evet, evet ama söz sözü açtı, asıl meseleden uzaklaşarak epeyce va'z dinledik.
H - Gerçi konuşmaya alışanların dinlemeye tahammülleri yoktur; fakat arada bir va'z dinlemek faydalıdır; çünkü va'z insanı vicdanı ile başbaşa bırakır, nefis muhâsebesine yol açar. Hem konuşmamızı isteyen siz değil miydiniz? Yoksa bu istek konuşmanın belli bir istikamette olması şartına mı bağlı idi? Neyse biz yine meselemize dönelim.
"Bir kimsenin hakkında hoşuna gitmeyecek sözler söylemek gıybettir, söylenenler o kimsede yoksa bühtan ve iftiradır" demiş, daha doğrusu bu meâlde bir hadîs-i şerif nakletmiştik. Şimdi bu dedikoduların tahkîk ve tahlilini yapınca söylenenlerin gıybet sınırını aşarak iftirâ hududuna girdiğini de görmüş olacağız. Hangi sebeple ve kime karşı olursa olsun iftirânın haram olduğu ve bir müslümana iftirâ etmeyi câiz kılan hiçbir mazeretin bulunmadığı hepimizin mâlûmudur.
Meselemiz nedir? Bazı müslüman ilim ve fikir adamlarının, reformculuk ve mezhebsizlik ile itham edilmeleri değil midir? Bunu unsurlarına ayırırsak: Suçlayanlar, suçlananlar, deliller ve suç diyebiliriz. Suçlayanların başında belli bir zümre ile onların dümen suyunda olanlar var. Suçlananlar önemli ilim ve idare merkezlerinde görev almış, ortaya hizmet ve eser koymuş bazı kimseler. Suç: Mezhebsizlik ve reformculuk; deliller: Bazı sözler ve kitaplar. Rabbimizin "'aslını araştırın" fermânına uyarak araştırmaya girişecek olursak önce tarafları ele almalıyız:
Suçlayan ve ısrarla, yıllardır aynı ittihamları piyasaya süren, ısıtıp tekrar ortaya koyan zümre İmam-Hatiplilere düşman bir zümredir. Bu düşmanlığın izâlesi için uzatılan elleri de -programlarına uymadığı için- devamlı geri itmişlerdir. Bu durum, suçlayanlar için bir şâibedir ve söyledikleri, yazdıkları şeylerden şüphe etmemizi gerektirir. Mâhut zümreden olmadıkları halde onlara katılanların çoğunda da -ihlâsı gölgeleyen- şeyler vardır.
Suçlananlar: Bu kişiler şahsî ve ailevî hayatlarında İslâm'ı yaşayan, bildikleri ile amel eden kişilerdir. Derslerinde, yazı, konuşma ve kitaplarında ittihamları haklı çıkaracak deliller yoktur.
Suç: Reformculuk ve mezhebsizlik. Bunu ben çeşitli kimselere sordum ve birbirini tutmaz tefsirlerle karşılaştım. Acaba sizce bunlardan maksad nedir?
S - Efendim, reform dedikleri şey Nasreddin Hoca'nın kuş hikâyesine benzer; hani rahmetli leyleğin uzun yerlerini kendince kesip şimdi bir kuşa benzedin demiş ya; bunlar da dini bir kuşa benzetecekler; iman meselesini akla uydurmak için te'vil edecek, ibâdetleri asra uyduracak... hâsılı dinî asrîleştirecekler.
Mezhebsizlik de -daha önce işaret ettiğim gibi- mezhebleri inkâr etmek, imamları tanımamak, kendi ictihatlarıyle hareket etmektir. Bunlar yaptıklarına "mezhebleri birleştirmek" diyorlar; tabiî açıktan inkâr ediyorum diyecek değiller ya! Geçenlerde bana bir kitap getirdiler, Suriyeli bir âlim yazmış kapağında "Mezhebsizlik" yazıyor, bazı yerlerini okudum, meğer bunların kökü Arabistan'da imiş, adam neler anlatmış neler...
H - Biz de muhâkememizi sizin tefsirinize göre yürütelim. Ben bu meseleyi yeterince araştırdım. Önce suçlamaları okudum, sonra suçlananlardan birkaçı ile görüştüm, onları dinledikten sonra delil diye ileri sürülen kitap ve yazıların bir haylisini okudum, dergilerini takip ettim; vardığım neticeler şunlar oldu:
a) Nesil isimli dergilerinin ilk sayısında Ehl-i Sünnet ve cemaât yolundan ayrılmayacaklarını yazdılar ve bugüne kadar da aynı yolu takip ettiler.
b) İthamlara, dedikodulara daha çok hedef teşkil eden kişi, bir gazetede ve Nesil'de neşrettiği "Zarûrî Bir Açıklama"da bütün suçlamaları reddederek bunlarla ilgilerinin olmadığını, Hanefî ve Mâturîdi olduklarını, müctehidlere ve İslâm ulemâsına derin saygı ve sevgi beslediklerini; açıkça ifade etti.
c) Aynı kişi, "Zarûrî Bir Cevap" adını taşıyan bir broşür neşrederek dedikoduları daha mufassal bir şekilde cevaplandırdı ve bunların iftirâ olduğunu, delillerle, örneklerle ifade etti.
d) Suçlananların aleyhinde delil olarak ileri sürülen ve çoğu kez tahrif edilerek pasajları aktarılan İslâm'da Birlik... kitabını da bizzat okudum. Kitabın münâkaşa edilecek tarafları bulunmakla beraber bütünüyle Ehl-i Sünnet prensiplerine aykırı düşmediğini gördüm. Tam aksine kitap, hurâfeler karşısında müslümanları uyarmak, Sünnet'i müdâfaa, tefrik ve taassubu red, müslümanların birleşmelerini teşvik gibi ana mevzûuları işlemektedir. Kitapta dinin nâsslarla sabit esaslarının asla değiştirilemeyeceği ve ıslâhâttan maksadın, zamanımızdaki müslümanların anlayış ve yaşayışlarını düzeltemek olduğu açıkça ifade edilmiştir. Zannederim kitabın karşılıklı konuşma üslûbunda yazılışı ve konuşanların ifadeleri bazı yanlış anlamalara sebep olmuştur. Kitapta, mezheblerin birleştirilmesinden maksad, dört mezhebden faydalanmak şeklinde açıklanmış ve bunun da bilhassa -o günün şartları içinde kurulması istenen- tek İslâm devletinin kanunlarını tedvînde işe yarayacağı ileri sürülmüştür. Bu fikir münâkaşa edilebilir, fakat bunu ileri sürenler, bunun câiz olduğunu söyleyenler asla sapıklıkla veya mezhebsizlikle ittiham edilemezler; çünkü bu bir fürû (fıkıh) meselesidir, imanla alâkası yoktur ve eskiden beri İslâm ulemâsı arasında bu fikirlerin tarafları bulunmuştur.
e) Siz konuşmanızda "Mezhebsizlik" diye bir kitaptan bahsettiniz. Keşke o kitabı baştan sona okusaydınız! Ben hem aslını, hem tercümeyi, hem de bu tercümeye reddiye olarak neşredilen "Mezhebsiz Yaygarası" isimli kitabı okudum. Sizin bahsettiğiniz tercüme yanlışlarla doludur. Ayrıca insanı hayrete düşüren bir oyun oynanmıştır; şöyle ki: Bu kitabın aslı gerçekten bazı Arab ülkelerinde, mezhebleri ve taklidi reddeden, herkesi ictihadla mükellef tutan belli kimseler için yazılmıştır. Türkiye'de kendilerine mezhebsiz denilen kimseler ile Arab ülkelerinde bu sıfatla anılanlar arasında münâsebet ve benzerlik olmadığı hâlde, isim benzerliğinden faydanılarak oradakilere yapılan hücumun buradakiler için de geçerli olduğu kanaati uyandırılmak istenmiş, bu maksadla tercümenin başına uzun bir mukaddime yazılmıştır. Ayrıca kitabın (tercümenin) arka kapağına, hiçbir müslümanın kabul edemeyeceği, kitabın içinde bulunmayan birtakım tutarsız, çirkin sözler yazılmış, bunlar da mezhebsizlere maledilmiştir. Şunu bir defa daha ifade edelim ki bizdekilerin söylediği "müslümanların dört mezhebden faydalanmalarının câiz olduğundan" ibârettir. Bu fikir ise, bizzat, Mezhebsizlik kitabını yazan Dr. Said Ramazan el-Butî'nin de kabul ettiği bir fikirdir. Hattâ müellif, bunun câiz olduğunun tartışma götürmeyeceğini de ifade etmektedir.
S - Yâni bana getirdikleri kitabın yazarı Said Ramazan da buradakiler ile aynı kanâatte midir demek istiyorsunuz?
H - Evet, onu demek istiyorum; kitabın (aslının ve tercümenin) ilk faslı ile tercümenin sonunda çerçeve içine alınmış yazıyı okursanız bu mevzûda şüpheniz kalmaz.
Reformculuk ithamını teyid edecek bir yazı veya sözlerini ise hiç görmedim ve işitmedim. Bunun tamamen uydurma olduğu kanaatine vardım.
S - Neyse azizim, biz sizin bahsettiğiniz yazıları okumadığımız için doğru, yanlış diyemeyeceğiz; en iyisi mevzûu değiştirelim, biraz da başka şeyler konuşalım. Meselâ siz önümüzdeki seçimlerde...
H - Affınıza sığınarak sözünüzü keseceğim; ben de mevzûun değişmesine taraftarım; çünkü İslâm kardeşliğinin gerektirdiği kadar bu mevzûda bildiklerimi söyledim. Ancak şimdi gireceğimiz mevzûun seçimlerden ve partilerden daha önemli bir mevzû olmasını teklif edeceğim; bence bu mevzû müslümanların tutulduğu tefrika ve gaflet hastalığıdır.
S - İşte bu ve benzeri birçok derdin devası iyi bir iktidardır, buna da politikadan gidilir. Ben bunun için o mevzûu ileri sürmüştüm.
H - Bu noktada sizinle farklı düşünüyoruz. Bence politika, siyâsî iktidar talebi bir kavgadır; kavgaya çıkmadan önce karşılıklı güç ve imkânların iyi bir muhâsebesini yapmak, ayağını yorganına göre uzatmak; eğer yorgan yoksa önce onu edinmek gerekir. Yorgan, tabanı ve tavanı ile İslâmî çözümde birleşen bir toplumdur; yapılacak iş plânlı, programlı bir eğitim ile bunu sağlamaktır.
Ben sözü uzatmamak için, tefrika ve gaflet hastalığımıza yalnız bir köşeden bakmak istiyorum; eğer diğer köşeleri nasib olursa başka bir meclise bırakalım. İslâm'ın zuhûru, sür'atle yayılması ve dünyanın iki büyük dinin mukaddes saydığı beldeyi de sınırları içine alması yahudi ve hıristiyanları önce şaşırtmış, başlarını döndürmüş, sonra derin derin düşünmeye, kalblerini yakan kin ateşini söndürmek için çareler aramaya sevketmiştir. Aranan ve yüzlerce proje hâlinde uygulanan çarelerin hedefi müslümanları bölmek, güç kaynaklarından mahrum etmek, sonra da yeryüzünden silmektir. Haçlı seferleri, müstemlekecilik hareketleri, müsteşriklerin çeşitli oyunları, yabancı okulların medeniyet mübeşşirliği, misyoner faaliyetleri, kavmiyet cereyanları, sosyalizm yutturmacası hep aynı hedefe yönelik gayretlerdir. Ve bu gayretler yüzlerce yıl içinde oldukça semere almış, önemli neticeler elde edilmiştir. Önce müslümanlar dinlerinden uzaklaştırılmış, şekil müslümanlığı içinde hapsedilerek dinin ruhundan gıdalanmaları önlenmiş, böylece medeniyet kervanından geri kalmaları sağlanmış, sonra da bütün bunların baş âmili olarak dinin yakasına yapışılmış, "din terakkîye mânidir" denilmiştir. Dinî duyguları zayıflayan, ferâsetleri körleşen müslümanların, dinin ruhunda, esaslarında ve asgarî müştereklerde birleşmeleri önlenmiş, teferruat içinde boğulmaları, meşrû olmayan sebeplerle parçalanıp birbirlerine düşmeleri sağlanmıştır. Şimdi de yeni yeni metodlarla oynanan oyun aynıdır. Dünyada ve memleketimizde müslümanların iki önemli derdi tefrika ve gaflettir.
Öte yandan bu dertlere devâ bulacak telkin vasıtalarına sahip âlimlere, mürşidlere, yazarlara... dönüp bakıyoruz; onları da aynı derdin içine düşmüş buluyoruz; "Kendisi muhtaç-ı himmet bir dede -nerde kaldı gayrîye himmet ede." Bugün ellerinde telkin vasıtaları olanlar diş, bıyık, tırnak meseleleriyle müslümanları birbirine mi düşürmeli, pireyi deve yaparak önüne geleni tekfir ve tadlîl mi etmeli, yoksa İslâm'a karşı işbirliği yapan komünizm, siyonizm, dinsizlik, ahlâksızlık, hıristiyanlık taassubu ile bunların akıl almaz, hayâle sığmaz düzenleri, tuzakları, taktikleri ve kuruluşları ile mi mücadele etmeli? Sözlerimi bu soru ile noktalamak ve sizleri düşünceye dâvet etmek istiyorum.

 



25. Bu yazıdaki kişiler hayâlî, fikirler gerçektir; yazıya canlılık vermesi, daha kolay, daha zevkli okunup anlaşılması için bu üslûb seçilmiştir.