Zarûrî Bir Açıklama İslâm kardeşliğini - 6. Sayfa
Zarûrî Bir Açıklama
İslâm kardeşliğini, müslümanların birlik ve beraberliğini korumak, müslümanları
düşmanları karşısında kurşundan bir duvar haline getirmek için Kur'ân-ı Kerîm
yüzlerce âyet getirmiş, Resûl-i Ekrem (sav) de yapılabilecek her şeyi yapmıştır.
Buna rağmen müslümanlar, gayr-i meşrû sebeplerle parça parça, bölük bölük olmuş,
birbirlerine düşmüşlerdir. İslâm, hangi hallerde bir müslümanın din kardeşinden
yüz çevireceğini, yoldan çıkmışlara karşı nasıl mücadele edileceğini inceden
inceye açıklamıştır. Fakat mal, mevki ve menfâat hırsı, hased ve benzeri âmiller
bazı müslümanların bu sınırları aşmasına sebep olmuş, onları yasak bölgeye
itmiştir.
Memleketimizde meşrû sebeplere dayanmayan bir bölünüş de, bir "Kur'ân Kursları
Topluluğu"nun, İmam-Hatip okullarına cephe alması ile başlamış ve gelişmiştir.
İmam-Hatip Okulları henüz açılmışken, ortada hiçbir menfî tezahür, kötü örnek
yok iken o zümre, bu okulları mahkûm etmiş, aleyhte propaganda yapmıştır. İşte
bu menfî propaganda zincirinin bazı halkalarını da, yıllardan beri biz teşkil
ediyoruz. Çok ağır ittihamlar altında, tertip ve iftiralara uğradık. İftira iz
yapar derler; öyle oldu; bazı müslümanlar, yazarlar, çizerler bu izden
kurtulamadılar; hep beraber hakkımızda şu ithamları ileri sürdüler; "Mezhebsiz,
müctehid taslağı, Vehhâbî, reformcu, tavizci, Abduhçu vb." Bu açıklamamızda
mezkûr iddiaları teker teker ele alacak, kısa yoldan çürütmeye çalışacağız:
1. Mezhebsizlik İddiâsı:
Mezhebsizlik kelimesinin mânâ ve mefhumunu ortaya koymadan bizi bununla
suçluyorlar. Bu çirkin kelimeye herkes istediği mânâyı veriyor ve bizi o mânâ
içinde hayâl ediyor. Memleketimizde "mezhebsiz" deyince, bazı bölgelerde
alevîleri, bazı bölgelerde dinsizleri anlarlar. İlmî mânâda mezhebsiz ise hiçbir
mezhebi tanımayan, mezhebleri inkâr eden, onları ortadan kaldırmaya çalışan,
müslümanların bir mezhebe bağlanmalarını haram sayanları ifade eder.
Mezhebsizliğin -bizim bildiğimize göre- bundan başka mânâsı yoktur ve bizim
mezhebsizlik ile -uzaktan, yakından- alâkamız mevcut değildir. Biz itikaden
Mâturîdi ve amelen Hanefîyiz. Müslümanların bir mezhebe bağlı kalmalarını caiz
görürüz. Mezheblerin kaldırılması düşüncesini cinnet telâkki ederiz.
Kitaplarımız bu ifadelerle doludur. Bizim bazı kimselerden farklı olarak
söylediğimiz şundan ibarettir: "Müslümanlar, dinî hayatlarında, ihtiyaç
duyduklarında, diğer Sünnî fıkıh mezheblerinden de istifade edebilirler. Tabiî
bunu da âlimlerin, hocaların kendilerine nakledecekleri fetvâlarla
yapacaklardır. Bu cevaz yalnız bizim görüşümüz değildir. Dört mezhebe mensup
birçok mûteber âlim de aynı görüştedir. Hattâ Tahrîr'de ifade edildiği üzere bu
görüş cumhûra (fıkıhçıların çoğuna) aittir. Buna hiçbir âlim "mezhebsizlik"
dememiştir.2
2. Vehhâbîlik:
Vehhâbîleri tefkir edenlere veya ehl-i bidat diyenlere karşı:
"Beğenmeyebilirsiniz, tenkit edebilirsiniz, hatâ ettikleri noktalarda
müslümanları ikaz edebilirsiniz... amma bu ağır ittihamları yapmayın; isâbet
etmemişseniz ve ehliyetiniz yoksa günahkâr olursunuz..." dedik. Bunu söylemekle
bir kimse Vehhâbî olmaz. Vehhâbîleri ben de tenkit ettim; yazılarım
neşredilmiştir. Bazı görüşlerini kabul etmem, beğenmem; fakat elimdeki deliller
onlara kâfir veya ehl-i bidat demeye kâfi değildir. Bunu ehliyetle ve delile
dayanarak söyleyen varsa ona da bir diyeceğim yoktur. Benimle ilgili Vehhâbîlik
iddiâsını isbat edecek bir tek delili olan ortaya çıksın ve o delili açıklasın!
3. Müctehidlik İddiâsı:
Hiçbir yerde, yazılı veya sözlü olarak "ben müctehidim" demedim. Yaptığım ilmî
çalışmada (İslâm Hukukunda İctihad isimli kitabımda) şunu isbat ettim: "İctihad
dinî bir vecîbe, ictimaî bir zarûrettir. Her asırda kapısı açıktır. Bu kapıdan
ancak ehliyetli olan girebilir. Müslümanlar bu ehliyetli kişiyi yetiştirmek için
olanca gayretlerini safretmeye dinen mecburdurlar." Bu görüşü benimseyen
yirmiiki âlimin ismini saydım ki bunlar asırlar boyu müslümanların iftihar
vesilesi olmuş büyük âlimlerdir. "Müctehid yetiştirmeye çalışalım" demek başka,
"Ben müctehidim" demek başkadır. Ben birincisini söyledim ve delilleriyle isbat
ettim; aksini söyleyenler şer'î ve aklî delil getirmelidirler.
4. Müctehidlere Karşı Saygısızlık:
İddiâya göre İmâm-ı Âzâm'ı kabûl etmez, müctehidlere karşı saygısızlık
edermişiz. Böyle bir edepsizlikten Allah'a sığınırım. Asırlar boyu müslümanların
ilmî ve dinî rehberi olmuş bu büyük kişilere, bu Allah'ın has kullarına,
velîlerine saygısızlık eden Allah'ın rahmetinden uzak kalır. Biz
müctehidlerimizi, mezheb imamlarımızı iftiracılardan çok, hem de pekçok severiz,
sayarız; ammâ bir âlim olarak, imam olarak severiz, onları hatâdan berî
peygamberlere benzetmeyiz, kendilerini nasıl anlatmışlarsa öyle anlar, öyle
sever ve sayarız.
5. Reformculuk:
Ne Batıdaki ne de Türkiye'deki mânâsıyla İslâm'da reform yapmayı tecviz ve
tasvîb etmeyiz. Bizim dinimizin reforma ihtiyacı yoktur; çünkü bozulmamıştır.
Bizde bozulan müslümanlardır. Islâhattan maksadımız dinî değil, kendimizi
düzeltmektir; bunun da yolu Ehl-i Sünnet müslümanlığına dönmek, gerçek
müslümanlar olmaktır.
Bizim savunduğumuz "tecdîd" reform değildir; tecdîd bir yandan kendimizi
düzeltmek, diğer yandan dini doğru anlayıp yorumlayarak hayata uygulamaktır.
6. Tavizli Fetvâlar:
İddiâlara göre "işkembe-i kübrâdan" tavizli fetvâlar vermişiz; bu cümleden
olarak:
a) Nikâh dinî değildir demiş, nikâhsızlığa fetvâ vermişiz. Hiçbir yerde nikâh
dinî değildir demedik. Müslümanın her davranışı, İslâm'ın içindedir, dinîdir;
dinin bu davranışlar hakkında hükmü vardır. Nikâh, satış, kira, ortaklık, namaz,
oruç, yeme, içme... hepsi için İslâm'ın hükmü, tanzimi vardır. Bu durumda nikâh
nasıl dinî olmaz?! Bizim dediğimiz şudur: "İslâm'da, hıristiyanlıkta olduğu gibi
dinî nikâh yoktur, nikâhı din adamının takdîs etmesi, nikâhın câmide kıyılması
gerekmez, böyle şartlar yoktur. İslâm nikâhın sahih olması için rükünler,
şartlar koymuştur. Bunlar nerede gerçekleşirse orada İslâmî evlenme yapılmış
olur. Ev, belediye, câmi, muhtarlık... Neresi olursa olsun, merasimi kim idare
ederse etsin durum değişmez. Aranacak olan, İslâm'ın koyduğu şartlardır;
bunların bulunmasıdır. Bu mevzuda kitabımızdan nakledilenler eksik
nakledilmiştir ve yanlış anlaşılmıştır. Bir hocanın beyânatına karşı mufassal
cevabımız yakında neşredilecektir.3
b) Rakı ve biranın azı içilebilir demişiz... Kuyruklu yalan dedikleri bu olsa
gerektir. Kişide Allah korkusu olmazsa herşeyi söyler ve yapar. Amma hiçbir
kimsenin yaptığı yanına kalmaz; ya bu dünyada, yahut âhirette hesap sorulur,
ettiğini bulur. Biz tam aksini söyledik ve dedik ki: "Bir iki müctehid, şarap
dışındaki bazı müskirâtın az miktarda içilebileceğini söylemişler ise de bu
cumhûrun görüşüne, İslâm'ın rûhuna, şer'î delillere aykırıdır. Çoğu sarhoş
edenin azı da haramdır, içilemez. İçilir diyenler yanılmışlardır..."
7. İbn Teymiyyeci, Efgânîci ve Abduhçu İmişiz:
Bunlar da tamamen uydurma, yakıştırma ve iftirâdır. Bu kişilere ulu orta söğen,
onlara kâfir, sapık, mason diyenlere karşı gerçekleri anlatmışızdır. "İbn
Teymiyye'nin kâfir ve sapık olmadığını; ancak bazı ifratları ve ictihad hatâları
olduğunu, Efgânî ve Abduh'un masonluğa girdiklerini, fakat sonra bu sakim yolu
terkettiklerini, bunun vesîkaları bulunduğunu" söylemişizdir. Bir kimseyi takdîr
ve tenkidde ileri gitmeyin, gerçeklerden ayrılmayın demek, o kimseyi imam
edinmek değildir. Bizim imamımız Resûlûllah (sav) müctehid imamlar, âlimler ve
ilimdir. İbn Teymiyyeci, Abduhçü, Efgânîci olmayı reddederiz.
8. Diyanetin Neşrettiği Kitap:
Reşîd Rızâ'nın yazdığı, Ahmed Hamdi Akseki'nin tercüme ettiği ve 63 sene önce
neşredilmiş bir kitabı, Diyânet İşleri Başkanlığı'nın isteği üzerine yeni
harflere çevirdim. Lisanını sadeleştirdim, notlar ekledim ve İslâm'da Birlik ve
Fıkıh Mezhebleri adıyla Diyânetçe neşredildi. Aleyhimizdeki iddiâların çoğuna bu
kitap delil kılındı. Kitabın mevzûu "Hurâfelerin reddi, taklîdin asgarî hadde
indirilmesi, müslümanların gerçek müslümanlığa dönerek hallerini düzeltmeleri ve
dünya müslümanlarının birleşmesidir." Yazar aslâ mason değildir; tam aksine,
masonluk aleyhine dört defa fetvâ vermiş ve bu fetvâları neşretmiştir.4 Bu
kitabın içinde Ehl-i Sünnetin icmâ ve ittifak ettiği esaslara aykırı birşey
yoktur. Amma tenkit edilecek, tercih edilmeyecek tarafları, fikirleri olabilir.
Bunlar iyi niyet ve ehliyetle tenkit edilir, münakaşası yapılır. Tenkitçiler bu
yolu tutmamış, hissî, mübalağalı, gayr-i ilmî, maksatlı tenkit ve karalama
yolunu tutmuşlardır. Bunlara bir kitap yazarak cevap verme azmi ve hazırlığı
içindeyiz.5
Bu kısa açıklamaların, bir fitne halini almakta olan iftira, itham ve su-i zan
selini durdurmasını Cenâb-ı Mevlâ'dan niyaz ediyoruz.
1. 1970'li yıllarda bazı gazete ve dergilerde aleyhimize yazılan birçok yazıya
toplu bir cevap olarak kaleme alınmıştır.
2. Tafsilât için bak. H. Karaman, İslâm Hukukunda İctihad, Ankara, 1975, s.
217-231.
3. Bu yazıyı elinizdeki kitapta bulacaksınız.
4. Fetâvâ, Raşîd Rızâ, Beyrut, 1971, s. 977, 979, 1121, 2062.
5. Önce "Zarurî Bir Cevap" isimli broşürü, sonra da yukarıda okuduğunuz yazıyı
neşrettikten sonra şunu anladım ki, iyi niyetli olanlara bu açıklamalar kâfi
gelmiştir. Kötü niyetli ve peşin hükümlü kimselere ise ciltler yazmak fayda
vermemekte, ayrıca vakit israfına sebep olmaktadır. Bu sebeple cevap mahiyetinde
olacak kitabı yazmayı şimdilik geriye bırakarak vaktimi, daha faydalı ve kalıcı
çalışmalara harcamayı uygun buldum. Kitabın tarafımdan yapılan yeni tercümesi
ile baş tarafa koyduğum üç geniş hal tercümesi bu yıl (1996) Gerçek İslâm'da
Birlik adıyla basılacaktır.
*****************************************************
Bazı Meseleler
Üzerine Bir Tartışma
(A. Dâvudoğlu Hoca'nın yazısına cevaptır.)
Dini Tamir Dâvasında Din Tahripçileri isimli kitabın müellifi Sayın Ahmet
Dâvudoğlu hocamız kitabının son baskısında (İst. 1978) bize 16 sayfa ayırarak
tenkitlerini serdetmiş6, bu arada ilim ve sadet dışı, hissî sözler söylemiş,
hakaretler etmiştir. Bizim büyüklerimize ve hocalarımıza saygımız, bu yazının
bütününe, aynı üslûpta cevap vermemize engel olduğu için burada yalnızca ilmî
meseleleri münâkaşa edecek ve bazı ithamlara cevap vereceğiz.
1. Nikâh meselesi:
Mukayeseli İslâm Hukuku isimli kitabımda (I, 233-236) evliliğin dinî yönünü
mukayeseli bir şekilde incelerken, hrıstiyanlıktaki telâkkisi ile (bu mânâda)
İslâm'da dinî evlenme anlayış ve tatbikatının bulunmadığını, İslâmî evlenmede
hoca ve câmi şartlarının yer almadığını, nikâh akdinin rükün ve şartları yerine
gelince bu akdin mûteber olacağını... ifâde etmiştim. Bazı kötü niyetli
çevreler, bu bölümün bütününü gözönüne almadan bazı cümleleri seçip çıkararak
aleyhimize kampanya açmışlar. Dâvudoğlu hocamız da kitabı okumadan, Sabah
gazetesinde ve Büyük Gazete'de aynı istikamette yazılar neşretmişti. Biz bu
yazıya bir cevap hazırlayarak aynı gazetelerde neşretmek istedik. Gazeteler
yazımızı neşretmeyince biz de bu yazıyı halen basılmakta olan bir kitabımıza
koyduk, orada çıkacaktır. İşte bu sebeple burada nikâh meselesine fazla yer
ayırmıyor, ancak birkaç noktaya dokunmak istiyoruz:
a) "Bana Ehl-i Sünnet ulemâsından bir tek âlimin, nikâh ibâdet değildir dediğini
nakletsin" diyorlar.
Ben de aynı üslûbu kullanarak "Ehl-i Sünnet ulemâsından bir tek âlimin, nikâh
-namaz, oruç... gibi- ibâdettir dediğini nakletsin" dersem herhalde demagoji
yapmış olmam. Âlimlerimiz fıkıh kitaplarında ibâdât, muâmelât, ukubât gibi ana
bölümleri birbirinden ayırmış ve nikâh bahsine muâmelât içinde yer vermişlerdir.
Ayrıca Şürünbülâlî, Dürer hâşiyesinde (İst. 1319, c. I, s. 387, rec'at bahsi)
nikâhın muâmelâttan olduğuna işâret etmiştir.
"Nikâh benim sünnetimdir, her kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden
değildir," hadîsi de -üstadın iddia ettikleri gibi- nikâhın ibâdet olduğuna
delâlet etmez. Eğer bu sünnet ibâdet olsaydı "onu ilân edin, tefler çalın"
buyurulmazdı. Çünkü tef çalınarak ibâdet yapılmaz ve ibâdet ilân edilmez.
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (sav) her fiili, sözü ve tasvibi sünnettir; fakat
bunların hepsi -namaz, oruç... cinsinden- ibâdet değildir.
b) "Nikâhın bir de rüknü var arkadaş!.. Rükün olmasa bütün şartların bulunması
hiçbir mânâ ifade etmez. Nikâhın rüknü kızın 'sana vardım', oğlanın da 'seni
aldım, diyerek icab ve kabul yapmalarıdır... Siz bunlardan hiçbir yerde tek
kelime ile olsun bahsetmiyorsunuz..." diyorlar. (s. 195).
Eğer kaleme sarılmadan önce kitabımızdan, yalnızca kendisine gösterilen birkaç
satırı okumakla iktifa etmeyip, 263-267. sayfaları da okusalardı, nikâhın
rükünlerinden tek kelime ile değil, sayfalar ile bahsettiğimizi görürlerdi.
Şimdi okurlarsa söylediklerini nasıl telâfî edecekler, merak ediyorum.
c) "Verilecek cevaplar mutlaka muteber Hanefî kitaplarından nakledilsin. Kendi
içtihatlarına kat'iyen itibarımız yoktur" diyorlar. (s. 195).
Hanefî mezhebini anlatırken veya bir Hanefîye (Hanefî mezhebinden fetvâ isteyen
bir müslümana) fetvâ verirken mûteber Hanefî kitaplarına dayanmak, fetvâyı
bunlardan nakletmek tabiîdir ve biz de böyle yapıyoruz. Ancak İslâm hukukunu
yazan veya anlatan bir kimsenin yalnızca Hanefî kitaplarına dayanması
gerektiğini ilk defa hocamızdan duymuş olduk. Bizim bildiğimiz şudur: İslâm
hukuku sahâbeden zamanımıza kadar binlerce âlimin göz nuru ve fikir çilesi
sayesinde gelişmiş, tükenmez bilgi ve hüküm hazinelerine kavuşmuştur. Sünnî
mezheblerden hangisine mensup bulunursa bulunsun her âlimden nakil yapılır ve
içtihatları, açıklamaları nazar-ı itibara alınır. Bunu sınırlamaya kimsenin
hakkı yoktur. Yeri geldikçe, icâb ettikçe gayri Sünnî mezahip ulemâsının sözleri
de nakledilir; İslâmî esaslara göre alınır veya reddedilir. Bizim takip
ettiğimiz yol da bundan ibarettir. Biz hiçbir yerde kendi ictihadımızdan söz
etmediğimize göre "üstâdın bu mevzûudaki sözlerine kat'iyen itibarımız yoktur."
d) Benim ne çetelerim vardır, ne de aracılarım. Hocaefendiyi sevenler olduğu
gibi -eksik olmasınlar- bizi de sevenler varsa, kendisine üzüntülerini
bildirmişlerse bunun da bizim irademizle alâkası yoktur.
İzmir'den gelen ve bir açık oturum için -diğer bazı hocalar ile beraber-
kendisini İzmir'e davet eden mühendisi ben göndermedim; bu dâvet vâki olduktan
sonra haberim oldu ve kendisi ile görüştüm. Bana ifâde ettiğine göre dâvet şöyle
yapılmış: "Siz İzmir'e teşrif ederseniz biz açık oturumu hazırlar ve sizi
misafir ederiz. Siz burada (İstanbul'da) hazırlarsanız onları (bizi kastediyor)
getiririz..." Bu sözde alınacak, gücenilecek ne vardır! Talebe hocasını ayağına
çağırmıyor ki! Birkaç müslüman, olanlara üzülmüş, düşünüp çare aramış, bir
teşebbüste bulunmuş; kabul edilmiyorsa "onlar buraya gelsinler" denir, olur
biterdi!
2. Hülle meselesi:
"Nitekim Enstitüde talebe iken 'hülle' meselesinde bana itiraz etmiş;
söylediklerimi doğru bulmamıştı. Kendisine: 'Ben bunları kendi fikrim olarak
söylemiyorum, kitapta böyle yazıyor.' dediğimde yine itiraz etmiş; 'Böyle
yerlerde biz içtihat etmeliyiz' demişti. Bunun üzerine: 'Ben müctehit değilim;
ictihadı inşaallah siz yaparsınız, benim vazifem söylediklerimin doğru olduğunu
size ispat etmektir.' diyerek sınıftan çıkmış; odamdan Dürer kitabını alarak
kendisine göndermiş kitaptaki yerini yüksek sesle okumasını bir talebe
vasıtasiyle tembih etmiştim. Okudu mu, okumadı mı bilmiyorum."
Sınıfta hülle meselesini anlatırken itiraz ettiğim doğrudur. Ama "Böyle yerlerde
biz içtihat etmeliyiz" sözü hatırlarında yanlış kalmış olsa gerektir. Ben şöyle
dedim: "Hülle bir çare olarak tavsiye edilemez; çünkü İslâm geçici evlenmeyi
menetmiş, Peygamberimiz (sav) bu maksatla evlenen kimseyi ve buna razı olan
kocayı lânetlemiştir. Hülle için evlenme bir geçici evlenmedir. Bu, akit
esnasında zikredilmese de kalpte ve niyette vardır. Niyette olması zarar vermez
demek kişiyi mesuliyetten kurtaramaz..." Ben üstadın söylediği Dürer'i okudum.
Fakat ondan başka, Fethu'l-kadîr'i ve daha nice eserleri de okudum, sonra hâsıl
olan kanâatimi Mukayeseli İslâm Hukuku'nda yazdım. (s. 325-328).
Hülleci piyesleriyle İslâm'ın temiz nâsiyesine lekeler sürülmek istenen şu
günlerde ben, sahih hadîslere dayanarak hülleciliğe karşı çıkmış İslâm
ulemâsının görüşlerini tercih ve terviç ederim.
3. İmâm-ı Azâm ve Abduh:
"Hayreddin Karaman'a hatırlatırım; senelerce evvel kendisinden Muhammed Abduh'un
haklı, İmâm-ı A'zam'ın haksız olduğunu gösteren bir tek mesele getirmesini
istemiştim, cevap hâlâ gelmemiştir. Ben de hâlâ bekliyorum, evvelâ onu getirsin
de başka meselelere ondan sonra geçsin..." diyorlar.
Önce şunu kaydetmek isterim ki, yıllarca önce sınıfta veya evinde ziyaretimiz
esnasında aramızda geçmiş ilmî musahabeleri gazete ve kitaplara döküp,
istedikleri gibi anlatıp, diledikleri neticeleri çıkarmaları ve lehlerinde
kullanmalarını emanet duygusu ile telif edemiyorum. Meseleye gelince:
Bir bayram ziyaretimizde hiç münâsebeti yokken Abduh meselesini ortaya atmış ve
"bu adam ...den daha kötüdür" demişti. Ben de Abduh'un hangi kitabından, söz ve
davranışından bu neticeye vardıklarını sormuştum. Sobhet devam ederken bir ara "Abduh'un
haklı, İmâm-ı A'zam'ın haksız olduğu bir mesele getirin" dedi. Ben de
mevzûumuzun bu olmadığını, Abduh'un İmâm-ı A'zam hazretleriyle mukayese
edilemeyeceğini, meseleyi böyle ele almanın doğru olmadığını... ifade ettim,
Yazdıkları tarzda bir isteğe cevap vereceğimi söylemedim. Aslında, böyle bir lâf
söylenemez de... Çünkü biri de çıkıp Şâfiî'nin haklı, Ebû Hanîfe'nin haksız
olduğu bir mesele getir... der ve bunun tartışması kıyamete kadar sürse bitmez.
Ayrıca 'bu haklı, şu haksız" diyebilmek için müctehitten daha üstün bir hakem
olmak gerekir ki, bizi böyle bir iddiadan uzağız, hocamız bizden bunu isterken
böyle bir salâhiyet görüyorsa teveccühleri var olsun deriz; fakat haddimizi de
biliriz.
4. Kaba kuvvet:
"Kendime güvenmeye gelince: İtiraf edeyim ki; ben Karaman'ın huzuruna çıkmaktan
korkuyorum, ama ilmî cihetten mağlûp olurum diye değil! Bu baptaki âdetimi
yukarıda arzettim. Ben neticenin kaba kuvvete müncer olmasından korkarım. Çünkü
artık ihtiyarım, eski güç ve kuvvetim kalmadı" diyorlar.
Bu cümlelere hayret ettiğimi ve üzüldüğümü ifade etmek isterim. Şimdiye kadar
daima saygı gösterdiğimiz, ziyaretlerimizde ve karşılaştığımız zamanlar elini
öptüğümüz, aleyhimizde bunca sözlerine ve yazılarına rağmen mukabele etmediğimiz
bir zatın kaba kuvvetten bahsetmeye vicdanının nasıl izin verdiğina akıl
erdiremedik.
Teşebbüs edilen toplantı ve müzakereleri kabul buyursalardı ne olacaktı; bunu da
kısaca arz edelim: Yazdıkları ve söylediklerini ele alacak, bunların doğrusunu
ve yanlışını, gerçeğini ve gerçek dışı olanını yakalamaya çalışacak, varsa biz
de hatalarımızı tashih edecektik. Biz teşebüslere bunun için evet demiştik.
İnsanları imtihana çekmek, kaba kuvvetle fikir empoze etmek gibi çirkin niyetler
bizi değil, bunları başkaları için düşünenleri ilzam eder.
5. Nişan yüzüğü:
Yılan hikâyesi haline getirdiği altın nişan yüzüğü meselesini tekrar ele alarak
şöyle diyor: "Hayreddin Efendi bugün nişan merasimlerinde takılan alyans
yüzüklerin erkeklere de mübah olduğuna fetvâ vermiştir. Bu mevzûudaki yazısında
şöyle diyor: 'Bize sorulan nişan yüzüğü idi ve şu cevabı verdik: Ziynet olarak
değil de bir nişan ve sembol olarak kullanıldığı için bazı âlimler tecviz
etmişlerdir. Bugün umûmîyetle kullanıldığına göre bu fetvâdan istifade
edilebilir. Bu hükmün kaynağı için bak. İbn Âbidin, Reddü'l-muhtar. Kahire,
1307, cilt 5, sahife 238, 245, 251; Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve
Şerhi, ikinci baskı, cilt 4, sahife 288.
Hayreddin Karaman yalan söylüyor. İbni Âbidin'e baktık. Öyle bir fetvâdan onda
eser yok... Karaman, fetvâsına kaynak olarak İbni Âbidin'in 5'inci cildini
göstermiş. Kitabın 1307'de Kahire'de basıldığını ve aranılacak sahifelerini
numaraları ile bildirmiş, fakat meselenin hangi bahsinde olduğunu söylememiştir.
Halbuki asıl mühim olan bu idi. Bundan maksadı yalanı örtbas etmektir..."
Üstad, daha önce de Sabah gazetesindeki bir yazısında bizim için "yalan
söylüyor, şeriata iftira ediyor" demişti. Bir insanın diğeri hakkında bu kadar
ağır bir ithamda bulunabilmesi için ya salâbet-i diniyyesi olmamalı, yahut da
çok sağlam delilleri bulunmalıdır.
Biz fetvâ vermedik; yalnızca âlimlerin bu mevzûdaki fetvalarından istifâde
edilebileceğini söyledik. Bunun için iki kaynak verdik; bu kaynaklardan biri İbn
Abidin (Reddu'l-muhtâr), diğeri Tecrîd-i Sarîh Tercemesi. İbn Abidin'de elbette
altın nişan yüzüğünün hükmü yoktur; çünkü onların zamanında böyle bir âdet
mevcut değildir. Amma gerek İbn Abidin'de ve gerekse diğer Hanefî kitaplarında
(genellikle Kerrâhiyye, hazr ve ibâha bölümünde) altın ve ipeğin erkeklere,
ziynet olarak haram kılındığı kaydedildikten sonra, belli miktarlarda alâmet,
arma, sembol, nişan olarak elbiseye veya alete işlenen ipek ve altının mübah
olduğu ifade edilmiştir. İbn Abidin'i bu bakımdan kaynak olarak yazdık ve
elimizdeki nüshanın baskı tarihini, cilt ve sayfasını verdik. İlmî usûl budur,
matbû bir kitabın nüshalarını bulamayacaklarını bilseydik, önce kendilerinde
hangi nüshanın bulunduğunu sorar, sonra onun sayfasını yazardık.
Kâmil Miras'ın tercemesinde ise, doğrudan doğruya nişan yüzüğünün hükmüne temas
edilmiş ve câiz olduğu söylenmiştir.
Biz "İbn Âbidin altın nişan yüzüğü takmak câizdir diyor" demedik ki yalan
söylemiş olalım. Sözümüzde iki hüküm vardır:
1. Alâmet olarak altının istimali,
2. Altın nişan yüzüğünün istimali.
Verdiğimiz iki kaynaktan biri birincisini, diğeri ikincisini bildiriyor. İlmî
eserlerde ve yazılarda bugün takip edilen usûl budur. Bir faslı yazar altına da
kaynaklarını sıralarsınız. Sizi kontrol etmek isteyenler o kaynaklara bakar,
hangi fikrin ve bilginin nereden alındığını, nereye dayandığını tesbit ederler.
Durum böyle olunca ortada yalan ve yalancı yok, talebesine haksız yere yalancı
diyen ve bunu gazetelerde, kitaplarda ilân eden bir hoca vardır.
Burada İbn Âbidin'in eseriyle bunun metninden bazı nakiller vermekte fayda
görüyorum.
Metinde (ed-Dürru'l-muhtâr'da) şöyle deniyor: "Arada başka bir giyecek olsa bile
ipek giymek, mezhebe göre, erkeğe haramdır. İmam'dan (Ebû Hanîfe'den) ipeğin
deriye dokunması halinde haram olduğu rivâyet edilmiştir. Kunye isimli eserde
-İmâm-ı A'zam'ın bu görüşü için- "umûmî belvânın bulunduğu bir yerde bu büyük
bir ruhsattır" denilmiştir. (s. 244).
"Dört parmak olduğu takdirde altın ile işlenen de erkek için helâldir.
Müctebâ'da yazıldığına göre sarık üzerinde iki veya daha fazla yerdeki alâmet
(altın nişan, rozet vb.) toplanarak ölçülür; toplanmaz diyenler de olmuştur..."
(s. 245)
"Sirâc'ta Siyer-i Kebîr'den nakledildiğine göre alem (sembol, nişan) ne kadar
olursa olsun helâldir. Musannif diyor ki: Bu, yukarıda geçen dört parmak kaydına
uymamaktadır ve zamanımızda buna müptelâ olanlar için bu görüşe büyük ruhsat
vardır." (s. 245)
İbn Âbidin Haşiyesinden:
"Alem (işaret, simge, sembol) olarak kullanılan ipeğin muayyen bir ölçüyle
sınırlanmaması görüşünü naklettikten sonra şöyle diyor: "Bu şu zamanın insanı
hakkında, fâsık ve âsî olmamaları için daha erfak (daha yumuşak, daha esirgeyen)
bir görüştür." (s. 245)
İbn Âbidin iki sayfa sonra da altının, bu bakımdan, ipek gibi olduğunu
kaydediyor. (s. 247)
Görülüyor ki, mûteber fıkıh kitapları, alâmet olarak kullanılan altına ve ipeğe
izin veriyorlar; fukahâ da umûmî belvâyı, halkın ibtilâsını, âdet ve
alışkanlıkları gözönüne alıyor, fetvâlarını buna göre veriyorlar. Öyle üstadımız
gibi "şarap daha belvây-ı âmmdır; işe ondan başlasın" demiyorlar.
6. Yine İçki Meselesi:
Aleyhimizde delil olarak kullanılmak üzere tekrarlayıp durdukları müskirat
meselesine yine temas ederek şöyle diyorlar: "Hayreddin Karaman, İslâm'da Birlik
ve Fıkıh Mezhepleri üzerine yazılı olarak yaptığı ve kendi eliyle tashih ettiği
bir röportajında: Kezâ Hanefî mezhebine göre şarap dışındaki sarhoş edici
içkilerden az miktarda içmek câzidir. Şâfiî mezhebine göre değildir" diyor.
Röportaj elimizdedir. Nesil dergisindeki yazısının son cümlesi doğrudur. Fakat
röportajdaki: "Şarap dışındaki sarhoş edici içkilerden az miktarda içmek
câizdir" sözü ne oluyor, sorarım. Bu bir kuyruklu yalan değil midir? Bu
meselelerde Allah'tan korkmak kime düşer? Karaman'a mı, yoksa ona itiraz eden
gazeteciye mi? Lütfen cevap versin. İşte görüyorsunuz muhterem okuyucularım,
kişide Allah korkusu olmazsa her şeyi yapıyor, hatta mezhep namına yalan da
söyleyebiliyor!"
Bahsedilen röportajda içki meselesi bir bahis olarak ele alınarak açıklanmış
değil, bir misâl olarak temas edilmiş ve şöyle denmiştir: "...Kezâ Hanefî
mezhebine göre şarap dışındaki sarhoş edici içkilerden az miktarda içmek
câizdir, Şâfiî mezhebine göre değildir ve bu görüş (haramdır diyen Şâfiî görüşü)
sahih hadîslere, İslâm'ın ruhuna daha uygundur." Nesil dergisindeki açıklamamda
ise, yanlış anlamaları önlemek, Hanefî mezhebine de söz getirmemek için "bir-iki
müçtehid..." dedim. Üstadın maksadı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğu için
yine ilk söze dönerek mezhep namına yalan söylediğimizden bahsediyor. Ben sadece
bu çirkin isnâdı reddetmek ve yalan söylemediğimi ispat eylemek için meseleyi
özetleyecek ve iki mûteber Hanefî fıkıh kitabını kaynak göstereceğim; cahiller
kötüye kullanmasınlar diye bu kaynakların yazdıklarını aynen tercüme
etmeyeceğim. Dilerim kendileri bunları bulur ve okurlar. Tercüme etmem husûsunda
ısrar ederlerse -vebali kendilerine ait olmak üzere- tercüme de edeceğim.
İmam Serahsî el-Mebsût isimli eserinin el-Eşribe bahsinde (c. 24, s. 4-20) bu
mevzûya 16 sayfa tahsis etmiş, İmâm-ı A'zam ile Ebû Yusuf'un bu görüşte
olduğunu, İmâm Muhammed'den de iki rivâyet bulunduğunu (birinde, diğer iki imama
uyuyor, diğerinde muhalif kalıyor) yazmıştır (s. 15). Kâsânî, Bedâyiu's-sanâyi'
isimli eserinin Eşribe bahsinde bu meseleyi altı sayfa içinde incelemiş ve
Serâhsî'nin söylediklerini hülâsa etmiştir. Şimdi sual sormak sırası bize gelmiş
bulunuyor:
a) Serahsî'nin el-Mebsut'u ile Kâsânî'nin Bedâyi'i mûteber Hanefî fıkıh kitabı
mıdır, değil midir?
b) İmâm-ı A'zam ile Ebû Yûsûf'un ittifak ettikleri bir görüş Hanefî mezhebi
midir, değil midir?
c) Bu iki suâli cevaplandırdıktan sonra şu üçüncü suâl vârid olacaktır: Yalan
söyleyen kimdir?
İlk suâllerimi cevaplandırırken "sonraki fukahânın bu görüşler ile fetvâ
vermediklerini" ileri sürmek, mezkûr görüşü Hanefî olmaktan çıkaramaz.
Kezâ, onların bahsettiği içkilerin şarap dışındaki bütün içkilere şâmil
olmadığını söylemek de bize cevap değildir; çünkü önemli olan "Şarap dışında
kalıp, çoğu sarhoş eden içkinin azının içilmesine cevaz verilip verilmediğidir."
7. Reform meselesi:
"Bizim dinimizin reforma ihtiyacı yoktur; çünkü bozulmamıştır; bizce bozulan
müslümanlardır, ıslâhâttan maksadımız, dini değil, kendimizi düzeltmektir. Onun
da yolu Ehl-i Sünnet müslümanlığına dönmek, gerçek müslümanlar olmaktır"
şeklindeki sözlerimizi reddederek şöyle diyorlar: "Bu sözler baş sıkısında
müracaat ettikleri te'viller kabilindendir. Islâhâttan maksatları müslümanları
düzeltmekmiş; sen bu lâfları yalnız kendi çetenin efradına kabul ettirebilirsin
evlât!.. Türkiye'deki müslümanlar Ehl-i Sünnet mezhebinden çıkmışlar mıdır?
Çıktılarsa hangi mezhepte bulunuyorlar? Evet çıkmışlardır der ve buna
kendilerini misâl gösterirlerse bir diyeceğimiz kalmaz..." (s. 206).
Hocanın bu sözlerine cevap vermiyorum. Benim sözlerimi, hocanın sözlerini ve
Türkiye'deki 47 milyon müslümanın durumunu gözönüne alarak takdirlerini ortaya
koyacak olan okuyucularıma güveniyor, onları hakem kılıyorum.
8. Mezhep meselesi:
"Hayreddin Efendi Nesil dergisinin 1 Ocak 1977 tarihli nüshasında şöyle diyor:
"Bizim müdafaa ettiğimiz görüş şudur: Bir müslüman bütün ömrü boyunca tek
mezhebe bağlı kalabilir, bu câizdir. Ancak ihtiyaç duyarsa başka mezheplerden de
istifade edebilir." Hele bak! Bu söz doğru ise aramızda hiçbir ihtilâf yok
demektir. Ama biz bunu da zarûret icabı başvurdukları kaçamak yollardan biri
görüyoruz. Hakikatte bu sözler Hayreddin'lerin değil, Ehl-i Sünnet
ulemâsınındır. Ve ifratla tefrit arasında en mutedil görüldüğü için müteehhirin
ulemânın ekserisi kabul etmiş: "Baş sıkısında muhalif mezheple amel câizdir"
demişlerdir. Mesele bütün mufassal Hanefî fıkıh kitaplarında bilhassa Tarikat-ı
Muhammediye Şerhi el-Berika'da tafsilâtıyla izah edilmiştir. Bunlar olmasa
Hayreddin Efendinin kendi görüşleriymiş gibi gösterdiği sözlerini kabul
edebilirdik."
Bir Hanefînin Şâfii imamı arkasında namaz kılması, Şâfiî'nin Hanefî'ye uyması
muhalif mezheple amel değil midir? Bunları Hayreddin efendi icat etmedi ki, yeni
bir buluşmuş gibi böbürlene böbürlene bize izaha hakkı olsun."
Hocamız, aramızda bir ihtilâfın kalmamış olmasından ne kadar rahatsız oluyorlar!
Demek müzakere ve münâkaşa davetlerine icabet etmemeleri de bundanmış; öyle ya,
ya aramızda ihtilâf kalmazsa ne yazacaklar, neyin dedikodusunu yapacaklar!
Evet üstadım, benim mezhep hakkındaki görüşüm aynen benden naklederek yukarıya
kaydettiğiniz gibidir. Bunun delili de İslâm Hukukunda İçtihad isimli matbû
tezimdeki açık ifadelerimdir." (s. 217-220 vd.)
İnsanın benimsediği bir görüşü, bir ictihadı nakletmesi, izah etmesi ile
böbürlenmenin bir alâkası yoktur. Hak mevzûuna gelince kişinin bildiğini,
faydasına inandığını söylemesi, hem hakkı, hem de vazifesidir; bunun için mûcit
olması, icadda bulunması gerekmez.7
9. Diğer husûslar ve netice:
A) "Hayreddin Karaman açmaya çalıştığı yeni çığırı propaganda için Anadolu'da
turlar yapmış" diyor. Bu tamamen uydurma ve yakıştırma bir haberdir. Kendi
memleketime, sıla-i rahim için gittiğim zaman yaptığım bir sohbet Anadolu turu
ve çığır propagandası değildir.
Bulunduğumuz şartlar içinde kızlarımızın tahsili gerçekten çözülmesi gereken bir
problemdir. Farz-ı ayn, kifâye gibi bilinen şeyleri tekrarlamak yerine bu gibi
problemlere çareler, çözümler getirilirse müslümanlara hizmet edilmiş olur.
b) Üstadımız "İmam-ı A'zam hakkında şöyle söylüyormuş, böyle söylüyormuş"
diyerek kulağına gelenlerden bahsediyor. İnsanın kulağı dedikoduya, gıybete açık
olursa gelecek çok şey vardır. Amma gözleri, gerçekleri görmek için açık olursa
o zaman bizim kitaplarımızda ve yazılarımızda İmam-ı A'zam hazretleri için
yalnızca şunları göreceklerdir: Sevgi, saygı, bağlılık, takdir...
Sözlerimi şu cümlelerle bağlamak istiyorum:
Ben müslümanların saygı duyduğu, mektebimizde hocalık ve müdürlük yapmış bir zat
ile bu tarzda, dergi ve gazete köşelerinde münâkaşa etmeye razı değilim; bunun
fayda getireceğine de inanmıyorum. Ben mecbur bırakıldığım için meşrû müdâfaa
yapıyor, karşımdakilerin birkaç yazısına bir yazı ile cevap veriyorum. Bunu
başlatan ve devam ettirenin daha ziyade mesûl olduğuna inanıyorum. Çare olarak
da şunu düşünüyorum: Müslümanların saygı duyduğu âlimler, mürşitler, din
görevlileri arasında bir fikir ihtilâfı, bir anlaşmazlık çıkınca bunu aleniyete
dökmeden, gazete köşelerine getirmeden husûsî meclislerde hakemler önünde
tartışmalı, çözüm aramalıyız. Aydınlar Ocağı, İlim Yayma Cemiyeti, İslâmî
İlimler Araştırma Vakfı gibi kuruluşlar buna aracı olmalı, bu himmeti
esirgememelidirler.
Evel, ahir Allah'a hamdolsun!
6. Ahmet Dâvudoğlu, Dini Tamir Dâvasında Din Tahripçileri, s. 193-209.
7. Hanefînin Şâfiî imam arkasında namaz kılması meselesi bundan sonraki yazıda
ele alınmış, gerçek açıklanmıştır.
*************************************************************
Şer'î Nikâh
Mevzuunda Bir Açıklama
1974'lerden beri iki gazete aleyhimizde bir yıpratma kampanyası açmış
bulunmaktadır. İmam-Hatip Okullarına -açıldığı günden beri- karşı olan bir
zümrenin sahibi bulunduğu iki gazetede yüzlerce yazı çıktı. Akıl ve havsalaya
sığmaz iftiralar edildi; sûizan, töhmet, küfür, tahkir, yalan ve tahrifin en
çirkin örnekleri verildi. İyi niyetli okuyucuları için bir tavzih gönderdik.
İşlerine gelmeyen yerlerini es geçerek, istedikleri kısımları ele aldılar, sözü
en uzak mânâsına çektiler ve günahlarına devam ettiler. Şartlanmış kişilere
birşey anlatmanın mümkün olmadığını anlayarak sükûtu tercih ettik; böylece
fitnenin büyümemesini sağlamaya çalıştık. Bu günahkâr kişiler, kendilerine
kimsenin inanmayacağını bildikleri için bir destek aramış, onu da bulmuşlardı;
bu destek Ezherli bir Hoca idi. Anlayamadığımız, keşfedemediğimiz sebeplerle
karşımıza çıkan bu hoca, biz ziyaretine gittiğimiz zaman susuyor, başkaları
gittiği zaman aleyhimizde bülbül kesiliyordu. Bir zamanlar resmen hocalarımız
arasında bulunduğu için saygıda kusur etmedik ve karşısına çıkmak istemedik. Son
def'a bizi Ehl-i Sünnet düşmanlığı" ile itham edince ve bu ithamı, mahut
gezetelerden birisi8 neşredince sükûtun câiz olmadığı kanâatine vardık. Başlatan
mezkûr hoca olduğu için mesûliyet de ona aittir; Resûlullah (sav) böyle
buyurmaktadır.9 Cevabımızda elimizden geldiği kadar şeytana ve nefse fırsat
vermemeye azmettik. Üstâdın söylediklerini ve yaptıklarını ilmin ve İslâm'ın
ölçüsüne vurduk. Maksadımız gerçeği anlatmak ve müslümanları kötü zandan, gıybet
ve iftirânın zararından kurtarmaktır.
Salkım ve Talkın Meselesi:
"Ele verir talkını kendi yutar salkımı" diye bir söz vardır. Başkalarına İslâm
dersi veren hocaların herkesten önce onu titizlikle yaşamaları gerekir. Halbuki
mezkûr yazısında Üstâd aşağıdaki âyet ve hadîslere aykırı davranmış, İslâmı
yaşamamıştır:
"Ey iman edenler! Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse, onun iç
yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir topluluğa fenâlık edersiniz de sonra
ettiğinize yanarsınız."10
Bu âyette Allah Teâlâ: "İç yüzünü, doğru olup olmadığını araştırmadan bir söze
inanıp ona göre hareket etmeyi" yasaklamıştır. Üstad, bir hasım gazetenin
haberini doğru kabul etmiş, kitabımızı okumadan, bizimle görüşüp haberin
sıhhatini tahkik etmeden hücûma geçmiştir.
"Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o
şeyden sorumlu olur."11
Bu âyet de yukardakini te'yid etmektedir. Bizim ne yaptığımızı, ne dediğimizi
bilmeden, öğrenmeden kaleme sarılmış ağza alınmayacak sözler söylemiştir.
Resûlullah (sav) "Gıybet nedir bilir misiniz?" diye sordu. Ashâb: "Allah ve
Resûlü daha iyi bilir" dediler. "Kardeşini, onun hoşlanmadığı bir vasıf ile
zikretmendir" buyurdu. "Kardeşimde dediğiniz vasıf varsa ne buyurursunuz?"
denilmesi üzerine: "Eğer dediğin sıfat kardeşlerinde varsa işte o zaman gıybet
olur. Yoksa, ona iftirâ etmiş olursun"12
Allah Teâlâ'nın gıybet ve iftirâyı yasak ettiğini her müslüman bilmektedir.13
Bizim durumumuz gıybetin câiz olduğu sahaya girmez. İftirâ ise hiçbir halde câiz
görülmemiştir.
Üstad bize Ehl-i Sünnet düşmanı ve mecnun demiştir (cinnet). Bunlardan birincisi
büyük bir iftirâ, ikincisi ise hakarettir. İslâm hakareti de yasaklamıştır.14
Müslüman, Ehl-i Sünnet düşmanı olamayacağına göre bu sözde tekfir mânası da
vardır, bir müslümanı tekfir edenin dinden çıkmış olacağını da Resûlullah (sav)
haber vermişlerdir.15
İslâm, hiçbir kimseye serbest günah işleme imtiyazı vermemiştir. İftirâ, gıybet,
hakaret, müslümana eziyet, sû-i zanna sebebiyet... ağır ve büyük günahlardandır.
Bunları işlerken Üstadın vicdanı nasıl isyan etmedi, elleri nasıl titremedi,
dili nasıl tutulmadı hayret ediyorum; demek hepsi âhirete kaldı; yazık, hem ne
kadar yazık!
Eksik Haber, Yanlış Anlama:
Üstad, 27 Ekim 1976 tarihli Ufuk gazetesinde bir haber okuyor, bu habere göre,
biz Mukâyeseli İslâm Hukuku isimli kitabımızda, "nikâhın dinî bir akit
olmadığını" yazmışız. Bu haber kasten eksik verilmiş ve tahrif edilmiş olmasına
rağmen aslını araştırmıyor, kitabı okumuyor ve bizi çağırtıp sormuyor; okumadığı
ve sormadığı için yanlış anlıyor; gereksiz, yersiz bir münâkaşa açıyor. Şimdi
hem haberin eksikliğini, hem de anlayışın yanlışlığını, münâkaşanın yersizliğini
isbat için kitabımızdan nakiller yapalım:
İslâm hukukunun üstün vasıflarını göstermek için mukayeseli olarak yazdığımız
mezkûr kitabımızda, hukuk tarihi boyunca dünyada rastlanan evlenme (nikâh)
nevîlerini anlatırken husûsî ve medenî evlenme nevîleri yanında bir de dinî
evlenmeden bahsediyor ve şu bilgiyi veriyoruz:
"Bunda evlilik kudsî bir muâmele telâkki olunarak dine bağlanmış, ruhânî
uzuvların iştirâkiyle yapılacak merasim ve evliliğin takdîsi şart koşulmuştur.
Hıristiyanlık başlangıçta, Roma hukukundaki "karşılıklı rızânın evlilik için
kâfi olacağı" prensibini benimsemişti. Ancak zamanla, hasseten katolik
kilisesinde evlenme akdinin râhip tarafından takdîsi şartı buna inzimam etti.
Gerçi akit yine karşılıklı rıza ile vücuda geliyordu, fakat râhibin takdîsi de
gerekli bulunuyordu. 10. Asırdan 1573 yılına kadar durum böylece devam ederken
mezkûr tarihte toplanan Trento Rûhânî Meclisi "nişanlılardan birinin râhibi ile
iki şâhid huzurunda karşılıklı rızanın beyanını" şart koştu. 1907 Tarihli
papazlık emirnamesi ile 1917 tarihli kilise kanunu bir ıslâh daha getirerek
"râhibin tehdid altında kalmadan tarafların irade beyanlarını kabul etmesi"'
esasını tanzim etmiştir. Modern devletlerin lâik evlenme hukukunda evlenme akdi,
katolik kilise hukukundaki şekle göre tanzim edilmiştir.
Protestanlık, evlenmeyi mukaddesattan sayan inancı reddederek bunu devletin
teşriî faaliyetine tâbî saymakla beraber dinî nikâh, râhibin evlenme akdini
takdîsi esası tekredilmemiştir." (s. 234)
Bu bilgiyi verdikten sonra İslâmî evlenmeye geçiyor ve şunları kaydediyoruz:
"Esas ve şartlarını dinî nassların ve bunlara müstenid ictihadların tesbit etmiş
olması, evliliğin dinî bir akit olmasını icabettirmez. İslâm'da ruhbanlık ve din
adamlığı gibi bir mukaddes sınıf mevcut olmadığı gibi evlenme akdinin imam
tarafından veya camide yapılması da şart değildir. Bugün belediye dairelerinde
kıyılan nikâhların çoğu -süt akrabaları arasında evlenmeler, iki şâhidin de
kadın olması gibi bazı istisnâları bir tarafa- İslâm hukuku bakımından da
mûteber bir evlenmedir.
"İslâm tarihinde bazı zaman ve yerlerde evlenme akdinin câmilerde yapılması,
akdin Allah'ın nimetlerine şükür, karı-koca arasındaki hak ve vazîfelere dair
âyet ve hadîsler gibi husûsları muhtevî bir hutbe ile başlaması, akdin
sıhhatinin şartlarından olmayıp "evliliğin önemli bir medenî akdi olduğuna
dikkati çekmek, kudsiyetini telkin etmek" gibi tâli gayelere bağlı bir
sünnettir." (Aynı eser, aynı yer.)
Hukuk tahsil edenlerin ve bu satırları okuyanların kolayca anlayacağı üzere biz
burada "İslâmî evlenme, dinî evlenme nev'inden değildir" derken hristiyanlıktaki
dini evlenmeyi; yâni din adamının takdîs etmesi şart olan dinî evlenmeyi
kastediyoruz. Yoksa Üstadın anladığı gibi "İslâm'a göre evlenmenin din ile
alâkası yoktur" demiyoruz. Bunu nasıl diyebiliriz?! Daha doğrusu böyle bir mânâ
nasıl çıkarılabilir ki kitabımız baştan sona bunun aksini söylemekte, İslâm
hukukunda evlenme akdini anlatmaktadır.
Nakiller Eksik, Tercümeler Yanlış:
Üstad nikâhın dinî olduğunu isbat edebilmek için onun yarı ibâdet olduğunu
isbata çalışıyor, bunun için nakiller veriyor.
Evvelâ İslâm'a göre "dinî" mefhumunu ibâdete bağlamak hatâlıdır. İslâm'da ibâdet
de muâmelât ve ukubât da, ahlâk ve âdâb da dinîdir; müslümanın her davranışı
"farz, vacip, müstehab, mübah, haram, mekruh" hükümleri içinde yer alır ve hepsi
dinîdir. Nikâh kadar alış-veriş, kira, ortaklık, günlük yaşayış... da dinîdir;
İslâm bütün bunları tanzîm eden umûmî, husûsî hükümler getirmiştir. İbâdet
mevzûuna gelince bu, geniş çapta niyete bağlıdır. İnsan -günlük ibâdetlerini
yaptıktan sonra- helâl rızık peşinde koştuğu, cemiyete karşı mesûliyetini yerine
getirdiği müddetçe ve bunları yaparken haramdan kaçınmaya, Allah rızasını
kazanmaya niyet ettiği sürece, hem maddî kazanç sağlar, hem de ecir alır; yânî
ibâdet yapmış olur. Üstad "dinî" kelimesine "taabbüdî" mânâsını veriyorsa bu
daha da başkadır; taabbüdî "illetini aklın kavrayamadığı" demektir ve nikâhın
ancak bazı şartları taabbüdîdir.
Üstad, nikânın dinî olduğunu isbat için nakiller veriyor. Bu nakiller, asıl
kaynaklarında, nikâhın dinî olduğunu isbat için değil, -çünkü bu bellidir,
isbata ihtiyaç yoktur- neden "namaz, oruç..." gibi ibâdetlerden hemen sonra
yazıldığını açıklamak için kaydedilmiştir. Müellifler "nikâh bazı yönleriyle
ibâdetlere yakın olduğu için onlardan hemen sonra zikredilmiştir" şeklinde
açıklamalar yapmışlardır. Cihâd ile mukayeseleri de bu mânâ ve maksada bağlıdır.
Üstad acele ile bu nakillerde bazı hatâlar da yapmıştır; şöyle ki:
a) "Bize Âdem Aleyhisselâm zamanından bugüne kadar meşrû olup cennette de devam
edecek ibâdet yalnız nikâhla iman olmuştur" sözü, üstadın dediği gibi İbn
Âbidîn'de değil, Alâuddîn Haskefî'nin Dürru'l-muhtâr'ındadır. İbn Âbidîn bu
sözleri söylememiş, bilakis itiraz etmiş, nikâhın bizzat ibâdet olmayıp sebep
olduğu iyi netîceler dolayısıyle ibâdet mânâsı taşıdığını ve cennette devam eden
başka ibâdetlerin bulunduğunu ifâde etmiştir.16
b) Fethu'l-kadîr'den tercüme ettiği "Nikâh ibâdetlere daha yakındır. Hattâ
nikâhlanmak sırf ibâdet kastıyla evlenmekten daha efdaldir" şeklindeki
anlaşılmaz cümlesinin doğru tercümesi -zannederim- şöyledir; "O (nikâh)
ibâdetlere (diğer muâmelâttan) daha yakındır. Hattâ sırf ibâdetle meşgul olmak
için evlenmeyi terketmekten ise evlenip onunla meşgul olmak (âile kurmak,
sorumluluk taşımak) daha efdaldir."17
Hz. Âişe'den rivâyet edilen "Resûlullah (sav) bu nikâhı ilân edin! Onu
mescidlerde akdedin ve onun için tef çalın" hadîsi -Üstâdın dediği gibi- nikâhın
ibâdet olduğuna değil, aksine delâlet eder; çünkü ibâdet ilân edilmez ve ibâdet
için tef çalınmaz. Mescidde akdedilmesine gelince; Resûlullah (sav) zamanında
birçok işin mescidde yapıldığını ilgililer bilirler.
Hâsılı nikâh her İslâmî muâmele gibi dinîdir, iyi niyetle ve güzel netîcelere
sebep olmasıyla ibâdete de yakındır, ecir kazandırır; ancak bu, nikâhın namaz,
oruç gibi ibâdet olmasını da gerektirmez, imam tarafından câmide kıyılmasının
şart olmasını da gerektirmez. Nitekim öteden beri ülkemizde nikâh câmilerde
kıyılmaz. Şu halde nikâh (evlenme) akdi, hristiyanlıktaki mânâsında dinî
olmadığı gibi, namaz ve oruç mâhiyetinde ibâdet de değildir.
İslâm Hukukuna İftira mı?
Bizim, Mukayeseli İslâm Hukuku isimli kitabımızda kaydettiğimiz "...Bugün
belediye dairelerinde kıyılan nikâhların çoğu -süt akrabaları arasında
evlenmeler, iki şahidin de kadın olması gibi bazı istisnâları bir tarafa- İslâm
Hukuku bakımından da mûteber evlenmedir..." (s. 236) sözümüzü eksik bir şekilde
naklettikten sonra şöyle diyor Üstad: "...Bu da işkembe-i kübrâdan verilmiş bir
fetvâdır; üstelik İslâm hukukuna da iftiradır..."
Kitabımızın nikâh bahsinde biz, gayet açık bir şekilde şunları ifâde ettik:
İslâm, nikâh için kaideler ve şartlar koymuştur. Bunlar arasında câmi, imam, duâ
vb. yoktur; yâni bunlar evlenmenin mûteber olmasının şartları değildir. Nikâhın
asıl unsurları taraflar, icâb ve kabul, şâhidlerdir. (Hanefîlere göre) mehir
bile nikâhın sıhhat şartı değildir; mehir konuşulmadan kıyılan nikâh mûteberdir;
sonradan mehir takdir edilir... İşte bu sıhhat şartları nerede gerçekleşirse
nikâh orada, o anda tahakkuk eder. Bu yerin muhtarlık, belediye, ev, cami olması
farketmez. Başında "filânın verdiği selâhiyete dayanarak..." denmiş olması da
onun sıhhatine mâni değildir. Nikâhı kıyanların, bunun İslâmî bakımdan da nikâh
olduğunu bilmeleri, buna inanmaları kâfidir. Hattâ fukâhanın bir hadîse
dayanarak ifâde ettiklerine göre tarafların şaka yoluyla şartları yerine
getirmeleri; yâni "seninle evlendim..." demeleri bile İslâm'a göre nikâhtır.
Buna göre nikâha niyet etmeleri, yaptıklarının nikâh olduğuna inanmaları bile
şart değildir. Ancak İslâm'ın şart koştuğu husûslar gerçekleşmez ise -İslâm'a
göre- nikâh sahîh olmaz. Nitekim -Süt kardeşlerinin evlenmesi, iki şahidin de
kadın olması gibi istisnâlar- diyerek buna işâret etmişizdir.
Üstâd iddiâsını isbat için iman, câmi, duâ şartlarının delillerini; yahut da
muayyen bir yerde "filânın verdiği salâhiyete dayanarak sizi karı-koca ilân
ediyorum" demenin mun'akid olmuş bir nikâhı bozacağını isbat eden delilleri
zikretmelidir. O bunları zikredecek yerde -bir İslâm Kanunu olan- Mecelle'nin
delil olamayacağını isbata çalışmıştır.
Mecelle Delil Olmaz mı?
Mecelle Hanefî Mezhebinin en mûteber kaynaklarından derlenmiş ve Osmanlılar
devrinde resmiyet kazanmış bir İslâmî kanun mecmûasıdır. En az Hanefî fıkıh
kitapları kadar mûteberdir. "Mecelle Delil Olamaz" başlığı, üstâdın sadık
dostları mahut gazeteciler tarafından konmuş olsa gerektir; biz hüsn-i zan
ederek böyle demeyi tercih ediyoruz.
İsbat Delilleri:
Üstâd, bizim cevap vermemizi isteyerek birtakım deliller sıralıyor ki bunları şu
maddelerde özetleyebiliriz:
1. Medenî nikâh şer'i nikâhın yerini tutsa idi Medenî Kanun şer'i nikâh kıymaya
müsaade etmezdi.
2. Belediye nikâhında, nikahın rüknü olan mâzî sîgası yoktur.
3. Belediye reisi nâmına kıyılan nikâh şer'î olamaz.
4. Nikâh ibâdettir; belediye evlendirme salonu mâbed değildir, onun için burada
kıyılan akit dînî bir îbadet değildir.
5. Nikâh istisnaî bir akittir, şakası da ciddîdir; Mecelle kaideleriyle istidlâl
edilemez, maksada bakılamaz.
6. Mezkûr nikâh mûteber olsaydı biz de ona mûteber derdik...
Cevap:
1. Medenî Kanun'un resmî akitten sonra dinî nikah kıyılmasına izin vermesi
halkın örfüne riâyet ile kanunun yürümesini sağlamak için olsa gerektir. Yoksa
Mecelle'yi ilga eden ve İslâm hukukunu yürürlükten kaldıran bir sistemin,
kendini inkâr ederek "benim kanunum mûteber değildir, siz nikâhınızı kıyın"
demesi düşünülemez. Ayrıca Medenî Kanun'un ifâdesinden şer'î bir hükme
varılamaz. Yâni Medenî Kanun'un, "şu akit İslâm'a göre mûteber değildir"
demesiyle onun öyle olması gerekmez.
2. Evlenme akdinde tarafların "evlendim, tezevvüc ettim..." gibi mazî sıygası (di'li
geçmiş kipi) kullanmaları nikâhın rüknü değil, rüknün şartıdır. Rükün icâb ve
kabuldür. İcâb ve kabul rızâ ve irâde beyânıdır. Bu beyânın en az birinin mâzî
sîgası olmasını başta Hanefîler olmak üzere bazı fukahâ şart koşmuştur. Fakat
bazı fakîhler bunun taabbüdî olmadığını, örf ve âdete bağlı bulunduğunu, bir
ülkede başka sîgalar kullanılıyor ve bu da evlenmede irâde beyânı olarak
anlaşılıyor ise bu sıygaların mûteber olacağını ifade etmişlerdir.
Muâsır İslâm hukuku âlimlerinden Prof. Mustafa Sibâî (el-Ahvâlu'ş-şahsiyye),
Prof. Senhûrî (Mesâdiru'l-hak), Prof. M. Yûsuf Mûsa (Nazariyyetu'l-akd), Prof.
Mustafa Ahmed Zerkâ (el-Fıkhu'l-İslâmî fî sevbihi'l-cedîd), Prof. Abdulkerîm
Zeydân (el-Medhal) de aynı görüşü tercih etmişlerdir. Esasen İbn Âbidîn,
Bedâyi'u's-sanâyi, Fethu'l-kadîr gibi mûteber fıkıh kitaplarımızın nikâh ve
büyü' bahisleri mukayeseli ve düşünülerek okunursa bu neticenin çıktığı
görülecektir.18 Hanefî fukahâsı mâzi sîgasını şart koşarken şu gerekçeyi ileri
sürmüşlerdir: Akdin esası (zihinde) meydana gelen karar ve rızâdır; bu ise önce
meydana gelir, sonra söylenir; şu halde söylenirken "evlendim" şeklinde geçmiş
zaman sıygası kullanmak gerekir. Muzârî kullanırsa bu evlenmek için söz vermeye
ve pazarlığa da delâlet edebilir... Ancak alış-verişten farklı olarak evlenmede
pazarlık olmayacağı için taraflardan birinin muzârî veya istikbal sîgası
kullanması câiz görülmüştür.
Bizim anlayışımıza göre bu mütâlâa Arap dili gözönüne alınarak ileri
sürülmüştür. Arapça'da şimdiki zaman (hal) için husûsî bir sîga (kip) yoktur.
Muzârî sîgası "geniş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zamanı" içine alan bir
sîgadır. Bir kimse "etezeveccü" deyince bunun mânası "evlenirim, evleniyorum,
evleneceğim" demektir; yâni üçüne de delâlet eder; yalnız birine delâlet için
karîne lâzım gelir; sîgalardan birinin mâzî olması işte bunun için istenmiştir;
yoksa Şâri' böyle emrettiği için değil; yânî mesele ictihâdîdir ve örfe
bağlıdır. Türkçe'ye gelince, hal için husûsî sîga vardır: "Şimdiki zaman sîgası"
Türkler bütün akitlerde "alıyorum" sîgasını da kullanırlar. Bu sîga pazarlığa
veya gelecek için sözleşmeye değil, o anda yapılan akde delâlet eder. Türkçe'de
va'd ve pazarlık için iki ayrı sîga daha vardır; geniş zaman (alırım) ve gelecek
zaman (alacağım). Şu halde şâhidler huzurunda, evlenmek için biraraya gelmiş
taraflara "filân ile evlenmeyi kabul ediyor musun?" deyince onlar da "evet"
derlerse Türkçe'de bunun bir tek mânâsı vardır; o da "o anda bu sözlerle,
evlenme akdinin yapıldığı"dır.
Netice itibâriyle İslâm hukukuna göre mâzi sîgası rükün değil, üzerinde ihtilâf
edilmiş bir rükün şartıdır bazı fakîhler kendi zamanlarındaki örfe bakarak
maziyi şart koşmuşlar, bazıları ise örf değiştiği için şart koşmamıştır. Bizim
bahsimiz muayyen fâkihlere ve örflere göre değil, İslâm hukukuna göre nikâhın
sıhhatidir.
3. Belediye nikâhı belediye reisi adına kıyılmaz; nikâh eşler adına kıyılır.
Burada bahis mevzûu olan, evlenme akdi merâsimini idare ve ilân selâhiyetidir.
Kanun bunu muayyen hükmî şahıslara vermiştir. Kime verirse versin bu neticeyi
değiştirmez. Çünkü başta ve sonda söylenen sözlerin, sahih olarak yapılmış akdi
bozacağına delîl yoktur. Şahidler huzurunda tarafların irade beyânları ile akit
(İslâmî nikâh) vücuda gelir; gelmez diyen delîl getirmelidir.
4. Nikâh, mâbedde yapılması şart olan bir ibâdet değildir; her yerde
yapılabilir. Ayrıca İslâm'a göre belediye evlendirme salonunda ibâdet yapmak da
câizdir; meselâ orada namaz kılınabilir; buna hiçbir şer'î mânî yoktur.
5. "Bir işten maksad ne ise hüküm ona göredir", kaidesinin nikâha tatbik
edilemeyeceği, çünkü "niyet şaka da olsa nikâhın sahih olacağı, nikâhın diğer
akitlerden müstesnâ bulunduğu" söyleniyor. Bir kere: "Nikâhın şakası da
ciddîdir" hükmünü ifade eden hadîsin sıhhati ihtilâflıdır. İmam Şâfiî'nin "şaka
yoluyla yapılan nikâhı sahih saymadığı" nakledilmiştir. Bununla beraber hadîs
sahih de olsa mevzûumuzla alâkası yoktur. Belediye dairesinde şaka değil, nikâh
yapılmaktadır. Hadîs böyle bir nikâhı istisnâ etmemiştir, "bu nikâh sahih
değildir" dememiştir.
"Elfâz ve mekâsıd' hakkındaki Mecelle kaidesine gelince; bununla alâkalı
cevabımız yukarıda 2. maddede geçmiştir. Ayrıca nikâh meselesinde niyete
bakılmayan yerler olduğu gibi bakılan yerler de vardır. Meselâ kinâî lafızlarla
yapılan nikâh akdinde niyet esastır.
6. "Şayet mûteber olsa idi biz de mûteber derdik" sözü çok büyük bir söz. Bunu
mutlak müctehidler bile söylememiş, "bizim vardığımız netîce budur, daha iyisini
bulan onu uysun" demişlerdir. Üstâdımız kendisini doğrunun ölçüsü sayıyor ve
tasdîkinden geçmeyen hükme bâtıl damgası vuruyor. Kusura bakmasınlar biz
kedilerinde böyle bir kuvve-i kudsiyye görmüyoruz. Ma'sûm (günah ve hatâdan
beri) olmayan herkes yanılabilir; Üstâd da bu herkesten biridir.
İctihadı Kim Yapıyor?
Biz fıkıh kitaplarımıza bakıyoruz; burada nikâh için ortaya konmuş esaslar ve
şartlar görüyoruz; bunların belediye dairelerinde kıyılan nikâhlarda bulunup
bulunmadığına bakıyoruz; bulunduğu takdirde ve hallerde nikâhın -İslâm dinine
göre de- sahih olduğunu söylüyoruz. Belediye müzâyede salonunda -İslâm'ın
koyduğu şartlara uyan- satış nasıl sahih ise nikâhın da böylece sahih olduğunu,
bu bakımdan aralarında fark olmadığını ifade ediyoruz.
Hoca ise fıkıh kitaplarındaki şartlar tahakkuk etse dahi bu nikâhın sahih
olmadığını, çünkü ibâdet olduğunu, orada ibâdet yapılamayacağını, belediye
başkanı adına kıyıldığını... söylüyor. İmdi bunlardan hangisi ictihaddır? Bizim
kanaatimize göre Üstâdın yaptığı ictihaddır; çünkü fıkıh kitaplarına göre sahih
olana o, "sahih değildir" demekte, nikâhın sıhhati için bazı yeni şartlar
koymaktadır.
Aslında biz, İslâm'ın koyduğu şartlara uygun olarak kıyılan ve sahih olan
belediye nikâhından sonra dahi bir din âliminin kontrolü altında yeni bir nikâh
akdinin yapılmasına karşı değiliz; hatta İslâmî şartlara uygun olmayan, bu
şartlara riâyet edilmemiş bulunan akitler olabileceğinden, bu ikinci akdin
ihtiyatlı bir davranış olacağını da söyleriz. Ancak "ihtiyaten yapılsın" demek
başka, "birincisi sahih olmadığı için ikincisi yapılsın" demek başkadır. Sahih
olarak vücut bulmuş bir akde "sahih değildir" demek, hakka bâtıl demek gibidir
ve helâle haram, hakka bâtıl demek câiz değildir.
Serzeniş:
Biz ne ictihad ediyor, ne de bunun altında eziliyoruz. Bizi ezmemekle beraber
üzen, mektebimizde hocalık etmiş, bu müesseselerin ni'metiyle perverde olmuş,
cemiyet içinde itibar kazanmış bir zâtın içine düştüğü anlaşılmaz durumdur. Bir
hoca nasıl olur da binlerce mensûbu içinde bulunduğu bir müessesenin kapanmasını
temennî eder, onun Ehl-i Sünnet düşmanları yetiştirdiğini iddiâ eder ve
başlangıçtan beri müesseseye karşı olanlarla elele verir? Nasıl olur da
felâketli günlerinde etrafında pervâne kesilen, hiçbir zaman hürmette kusur
etmeyen talebelerini, iki yüzlü, iftirâcı, bölücü, kindâr bir zümreye değişir?!
Herkes onu dinlemeye hazır, her -İslâmî- mevkute onun yazılarını basmaya müheyyâ
iken ısrarlı bir şekilde o zümrenin gazetelerinde yazar, onlara beyânât verir?
Mahûd zümre birinin yanına bin katarak talebelerini mânen katlederken vicdânı
sızlamaz, iman ve ahlâkı isyan etmez!"
İslâm nasîhattir. Nasîhatin yaşı yoktur. Bu sebeple biz de cevabımızı bununla
noktalamak istiyoruz:
Muhterem Üstâdımız!
1. Elhamdülillah müslümanız, Ehl-i Sünnet ve cemâat mensûbuyuz, Mâturîdi ve
Hanefîyiz; bu bahtiyar cemâatin başında Resûlullah (sav) ve sahabesi, tâbiûn ve
etbâ vardır; onlara düşman olmaktan Allah'a sığınırız, Onlar bizim aşk ve
muhabbetimizin hedefleridir. İşte bu ikrârımızdır; buna aykırı zan ve töhmetler
iftirâdır, günahtır; kendinize yazık edip bu ağır vebâlin altına girmeyin, bu
büyük günahları işlemeyin.
2. Şüpheleriniz olursa, size bir ters haber gelirse hemen bize haber gönderin,
koşarak gelir, aslını öğrenmenize yardımcı oluruz. Anlamadan, dinlemeden,
araştırmadan ağzınızı açmak ve kaleminize sarılmaktan sakınınız. Fitne katilden
daha çetindir; sözlerinizle fitneye sebep oluyorsunuz; bundan sakınınız ve
huzur-i Rabbilâlemînde her kelimenizden sorguya çekileceğinizi unutmayınız.
3. Benden sonra tûfan meselince, milletimizin gözbebeği bu kudsî ilim yuvalarına
hücumdan, onları haksız yere ve ölçüsüzce kınamaktan vazgeçiniz ve biliniz ki
dar günlerinizde yine etrafınızda yalnız onları ve ivazsız, garazsız
müslümanları bulacaksınız.
Allah ehl-i hakka nusret, ehl-i dalâle hidâyet, ehl-i hatâya isâbet lûtfeylesin!
8. Ufuk, 12 Ocak 1977, sayı: 388 ve ayrıca Büyük Gazete 19 Ocak 1977.
9. Müslim, el-Birru ve's-sıle, nu: 68).
10. Hucurât: 49/6.
11. İsrâ, 17/36.
12. Müslim rivâyet etmiştir.
13. Hucûrât: 49/12.
14. Riyâzu's-salihîn, 2. cilt, II, s. 18 vd.
15. Buhârî, Edeb, 73, Müslim, İman, 111.
16. İbn Âbidîn, Reddu'l-muhtâr, Kahire, 1307, c. II, s. 280.
17. İbnu'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, Bulak, 1315-17, c. II, s. 339.
18. Meselâ Hidâye'de bey'in (satış akdinin) hem icâb, hem de kabûlünün mâzi
(dili geçmiş) sîgasıyla olması şart koşulmuştur. Şerhe baktığımızda "her iki
taraf istikbâl (muzârî) sîgası kullansa ve bununla hâli kasdetseler beyi tamam
olur" denildiğini görüyoruz. Selef hep mâzi kullandıkları halde neden muzarî de
olur denmiş? Çünkü bu teabbüdî değildir, maksad irâde beyânıdır; hal
kastedilirse muzâri ile de olur...
*********************************************************
İslam Hukuk
Tarihi Adlı Eserimiz Üzerine Bir Tartışma
Mahut zümrenin bir kolu tarafından çıkarılan Ufuk gazetesi, 17 Ocak 1979 tarihli
nüshanın19 10'uncu sayfasını, bizim bir kitabımıza ayırarak şu başlığı atmıştır:
"Yüksek İslâm Enstitüsü'nde okutulan İslâm Hukuk Tarihi isimli eser sapık
fikirlerle dolu..." Kitabın kapak resminin altına da şu başlık atılmıştır:
"Fıkıh öğretmeni Hayreddin Karaman'ın yazdığı kitapta, müctehidler küçük
görülmekte, cüceler devleştirilmektedir. Fâtih'in hocasına da Rûm'dan dönme
deniliyor." Sonra tam bir sayfayı kaplayan yazıda, on madde halinde kitabın
sapık(!) fikirleri teşhir edilmektedir.
Aşağıdaki satırlarda bu ittiham ve iddiâları cevaplandırmaya çalışacağız:
1. "Kitabın 73. sayfasında İmam-ı A'zam küçük gösterilmiş ve hakkında uydurma
şeyler söylenmiştir. Şöyle ki: Bu sahifede İmam-ı A'zam'ın hadîs ilminde zayıf
olduğu, kendi reyiyle sahih hadîsleri reddettiği, Ebû Hanîfe'ye göre sahih
hâdislerin sayısının sadece 17 civarında olduğu (...) gibi bir takım saçmalıklar
yer almaktadır. Bunlara da bazı mûteber olmayan eserler kaynak gösterilmiştir.
Ehli ilim olan ve Ehl-i Sünnete bağlı bulunan müslüman bunun yanlış olduğunu
bilir, ama yeni okuyan ve istikbalin din adamı, vaizi, müftüsü olacak
talebelerin bunu anlaması zordur... gerekli tenkide maksatlı olarak yer
verilmediği anlaşılmaktadır." deniliyor.
Cevap:
İlmî bir eserde şahısların hayatı inceleniyorsa yalnızca lehinde söylenenler ve
övgüler yazılmaz. Hakkında bilinen ve söylenenlerin tümü ele alınır. İlim
süzgecinden geçirilir ve neticeye varılır. Biz de İslâm Hukuk Tarihi isimli
kitabımızda, kendisine büyük bir sevgi ve saygı beslediğimiz İmam-ı A'zam Ebû
Hanîfe'nin, hadîsler karşısındaki tutumu hakkında söylenenleri üç satırda
özetleyerek verdikten sonra on satırda bunları tenkit ve reddettik. Aleyhindeki
sözleri mûteber olmayan eserlerden değil, İbn Sa'd, Hatîb el-Bağdâdî, İbn Haldûn
gibi mûteber kaynaklara dayandırdık. Kitaptaki satırları aynen aşağıya alarak
takdiri okuyuculara bırakıyorum.
"Bazılarına göre Ebû Hanîfe hadîste zayıftır (İbn Sa'd), bazılarına göre reyi
ile sahih hadîsleri reddeder (Hatib Bağdâdî), bazılarına göre de onun nezdinde
sahih olan hadîs sayısı 17 veya 50 civarındadır (İbn Haldûn).
Çeşitli mezheplerden tarafsız âlimlerin tahkikatı göstermiştir ki Ebû Hanîfe,
hadîs ilmi üzerinde meşhur muhaddisler kadar mütehassıs değilse de "ictihad
şûrâsı"nda, bu mevzûuda kendisine yardımcı olan hadîs hâfızları vardır.
İçtihadında, bizzat üstadlarından öğrendiği dört bin kadar hadîs kullanmıştır.
Bazı hadîslerin reddine gelince: Bunları, Hz. Peygambere (sav) ait oluşlarında
şüphe bulunduğu, başka bir deyişle Ebû Hanîfe'nin, hadîsin sıhhatini tesbit için
ileri sürdüğü şartlara uymadığı için reddetmiştir. Yoksa Ebû Hanîfe, değil sahih
hadîsleri reddetmek, mürsel ve zayıf hadîsleri dahi kıyasa tercih ederek tatbik
eylemiştir."(s. 73)
Görüldüğü üzere bu iki paragrafta Ebû Hanîfe aleyhine söylenen sözler
reddedilmiş, vârid olmadığı isbat edilmiştir. Kitapta bu kısmın kaynakları da
gösterilmiştir.
2. "Sahife 126'da Şâfiî'nin Hanefî arkasında, Hanefî'nin Şâfiî arkasında namaz
kılmadığı, hatta kız alış-verişi bile yapmadıkları; Bağdat'ta Şâfiîlerle
Hanbelîlerin, Isfahan'da Şâfiîlerle Hanefîlerin defalarca vuruştukları,
birbirinin evlerini yağma ettikleri; İmam Taberî'nin, Hanbelî görüşlerini
eserine almadığı için taşlandığı, ölünce de evine gece gizlice gömüldüğü
şeklinde yalan ve iftiralar yer almaktadır" deniyor.
Cevap:
Beş yıl önce Diyanet Dergisi'nde neşrettiğimiz, bilâhare kitabımıza da
koyduğumuz "İslâm Tarihinde Mezheb Kavgaları" başlığını taşıyan makalemizde en
mûteber kaynaklara dayanılarak -geçmişte kalmasını temenni ettiğimiz- bu acı
gerçekler dile getirilmiş ve günümüzde tekrarlanmaması için İslâmî ölçüler
içinde müsâmaha ve kardeşlik çağrısı yapılmış, taassuptan kaçınılması tavsiye
edilmiştir. İslâm Hukuk Tarihi'nde de -tarihî devresi içinde- mezheb taassubunun
ortaya çıkışı ve zararları anlatılırken aynı gerçeklere kısaca temas edilmiştir.
Bu satırlara yalan ve iftira diyen yalnızca kendi cehaletini ve utanmazlığını
teşhir etmiş olur.
Değişik mezhebden olanların -bazı devirlerde- birbiri arkasında namaz
kılmadıkları gerçeğinin nazarî vesikasını -muteberliğini Sabah Gazetesinin de
tasdik ettiği- Hulâsatü't-tahkîh isimli eserden20 verelim: "Eskiden beri
âlimlerimiz (Hanefî ulemâsı) başka mezhepden olan imama (meselâ Hanefî cemâatin
Şâfiî imâma) uyarak namaz kılmasının câiz olmadığı konusunda dört görüş halinde
ihtilâf etmişlerdir:
a) Eğer imam, ihtilâflı konularda ihtiyâta riâyet ederse (cemâatin mezhebine
uygun hareket ederse) arkasında namaz kılmak câizdir, aksi halde câiz değildir.
Ekseriyet bu görüşü benimsemiştir; Helvânî, Serahsî, Sadru'l-İslâm, Ebu'y-Leys,
Kadıhan, Tümürtâşî, Sadru'ş-şehîd, Tâcuşşerî'a, Bâbertî, Zeylâ'î, İbn Hümâm ile
Hidâye, Kâfî, Tatarhaniyye, Mudmerât, Nihâye isimli eserlerin yazarları bunlar
arasındadır.
(Yâni bu fıkıh bilginlerine göre Hanefî, -kendi mezhebine göre abdest alıp namaz
kılan- bir Şâfiî'ye uyarak namaz kılamaz).
Bu görüşün dayanağı şudur: Namazın sahih olmasında esas, imamın mezhebi değil,
cemâatin mezhebidir. Buna göre cemâat-ten birisi, kendi mezhebine göre namazı
hükümsüz kılan bir fiilin imam tarafından işlendiğini görürse -bu fiil imamın
mezhebine göre namaza zarar vermese bile- bu imama uyup namaz kılamaz...
Eğer imam, bütün ihtilâflı noktalarda ihtiyatlı davranır, cemâatin mezhebine
uyarsa, ona uyarak namaz kılmak mekruh mudur, değil midir? Uyan kötü bir iş
yapmış olur mu, olmaz mı?
Hidâye şerhi Kifâye'de, Miftâhu's-sa'âde ve el-Mecma' şerhinde kaydedildiğine
göre bu namaz mekruh olur. Kadıhan fetâvâsına göre Hanefî, ihtiyata riâyet eden
Şâfiî imamın arkasında namaz kılsa kötü bir iş yapmış olur (isâet etmiş olur).
Başka kitaplar da aynı şeyi yazmıştır ve tercih edilen görüş budur.
b) Eğer imamın, uyan kimsenin (muktedînin) mezhebine aykırı düşen bir fiil ve
hali bilinmiyorsa ona uymak câizdir; Hâherzâde ve Alî es-Suğdî bu görüştedir.
c) İmam, ihtilâflı noktalarda ihtiyata riâyet etse dahi ona iktidâ etmek câiz
değildir; çünkü imam, cemaâtin mezhebine göre hareket ederken bunu farz
niyetiyle yapmamaktadır.
d) Böyle bir imama uyarak namaz kılmak kayıtsız şartsız câizdir. Bu görüş,
Cessâs'ın bir sözüne dayanmaktadır; cumhûra muhâlif olduğu için mûteber
sayılmamıştır..."
Bu satırları okuyan ve fıkıh bilginlerinin, başka mezhebden olan imama uyarak
namaz kılmayı -bu imam, cemâatin mezhebine uysa bile- en azından mekruh
saydıklarını görenler, bizim mi, yoksa cehline bakmadan kitabımızı tenkide
kalkışan şahsın mı yalancı ve iftirâcı olduğunu anlamakta güçlük
çekmeyeceklerdir.
Aynı gazetenin 9 ve 16 Şubat tarihli nüshalarında özet olarak: "Bizim bazı
yerlerde eften püften kaynaklar gösterdiğimiz, halbuki mezheb taassubunun sebep
olduğu kötü neticeleri anlatırken hiçbir kaynak göstermediğimiz, bu bilgileri
kendilerinin de hiçbir kaynakta görmedikleri... kaydedilmiş ve bizden kaynak
göstermemiz" istenmiştir.
Kaynakları zikretmeden önce gazetenin ısrarlı ve kasıtlı bir hatâsı üzerinde
durmak istiyoruz: Biz, yazarın iddiâ ettiği gibi mezheblere çatmıyor, onları
kötülemiyor, mezheblerin fitne ve fesada sebep olduğunu ileri sürmüyoruz; bunlar
tamamen uydurma ve iftiradır. Bizim kötülediğimiz, daha doğrusu sebep olduğu
elim neticeleri açıkladığımız şey "mezheb taassubu"dur. Mezheb ve mezhebe
intisâb haktır, câizdir; amma taassub câiz değildir; çünkü taassub bilmeden, bir
temele dayanmadan, haksız yere inat, ısrar, iddiâ ve davranış demektir ve
bunların dinde yeri yoktur.
Kaynaklar:
İbn Abdisselâm, el-Kavâ'id, Karaçelebi ktp. nu. 87, vr. 105/b.
Zebîdî, İthâfu's-sâde (İhyâ şerhi), c. I, s. 282.
Füllânî, İkâzu'l-himem, Hind tab'ı, s. 75.
Ahmed Emîn, Zuhru'l-İslâm, c. II, s. 4-5.
İbn Sübkî, Tabakâtü'ş-Şâfiîyyeti'l-kübrâ, Kahire 1965, c. III, s. 389-405; c. IV,
s. 234 vd.; c. V, s. 340-344.
İbnü'l-Esîr, el-Kâmil fi't-târîh, Beyrut, 1966, c. X, s. 33, 124-126.
Prof. Dr. Osman Turan, Selçuklular Tarihi..., İst., 1969, s. 241-242.
Süyûtî, Târîhu'l-hulefâ, Kahire, 1952, s. 384-424.
Yâkût, Mu'cemu'l-buldân, Beyrut, 1957, c. I, s. 209, c. III, s. 117.
İtkânî, Mukaddime fî raf'i'l-yed..., Fâtih ktp., nu. 2269, vr. 91/a.
İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-nihâye, Kahire 1351-1358, c. XI, s. 146.
Bu kaynaklara daha başkalarını da eklememiz mümkündür, fakat "biz bu sözleri
hiçbir kaynakta görmedik" diyenleri daha fazla utandırmak istemiyoruz. Ancak
bütün kitaplarımızda İslâm hukukunun ölmez gerçeklerini ve değerlerini müdâfaa
ettiğimiz halde bunları görmezlikten gelip "Hıfzı Veldet'e dayanarak İslâm
hukukunu tenkit ediyor" iftirasını yazabilenlerin utanacaklarını da sanmıyoruz.
3. "Sahife 152'de İbn Teymiyye ve talebesi İbni Kayyim'in büyük müceddid
oldukları, yanlış fikirleri belirtilmeden açıklanmaktadır" deniyor.
Cevap:
Zikredilen yerde yazdığımız aynen şöyledir:
"Leh ve aleyhinde çok mübâlâğa edilmiş olmakla beraber bilgili ve insaflı İslâm
ulemâsına göre İbn Teymiyye büyük bir İslâm âlimi ve mücahididir. Her insan gibi
onun da ictihadî hataları olabilir ve vardır; ancak eserlerinden müstağnî
kalınamaz."
Buna göre:
a) İddiâ edildiği gibi İbn Teymiyye ve İbn Kayyim'in "büyük müceddid oldukları"
söylenmemiştir.21
b) Hataları bulunduğu belirtilmiştir.
4. "Sahîfe 160'da komünist fikirlerinden dolayı idam edilen Şeyh Bedreddin'in
değerli bir İslâm âlimi olduğu fikri sinsice verilmektedir" deniyor.
Cevap:
Kitabımızda, bir fıkıh devresinin fıkıh bilginleri sıralanırken Şeyh
Bedreddin'in de kısa biyografisi verilmiş, eserleri kaydedilmiş, hakkında hiçbir
değerlendirme yapılmamıştır (yânî büyük bir İslâm âlimi olduğu söylenmemiştir).
Mûteber kaynaklar onun fıkha dair eserlerini övgü ile zikretmişlerdir.22 İslâm
hukuk tarihinde bizi ilgilendiren Bedreddin'in fıkıh sahasındaki yeri ve
eserleridir. Onun idâm sebebi saltanat dâvasına kalkışması ve devlete
başkaldırmasıdır. Komünizmin, dünyanın başına belâ olmasından asırlarca önce
yaşamış bir âlimin bu yüzden idâm edildiğini ilk defa Ufuk'ta okumuş olduk. Eğer
vesikalarla isbat ederlerse biz de "bu yüzden idam edilmiştir" deriz. Ancak
sinsice bir fikir vermek bizim değil, iftira ve yalanı meslek haline getiren
Tekinoğlu ve benzerlerinin işidir.
5. "Sahife 166'da Molla Hüsrev'in aslen Rum ve sonradan dönme olduğu iftirası
yer almaktadır" deniyor.
Cevap:
Molla Hüsrev'in, ihtidâ etmiş Rum bir aileden geldiği, menşei hakkındaki üç
rivâyetten biridir; biz, kaynaklarına bakarak bu rivâyeti daha sağlam gördük ve
'aslen Rum olup, ailesi23 ihtida ettikten sonra..." diyerek bunu zikrettik.
İnancımıza göre İslâm, kişinin geçmişini siler, İslâm'a uymayan mâzisi ile
alâkasını keser.24 Rum, Ermeni, Yahudi, müşrik kim olursa olsun müslüman olunca
geçmişi, artık onun için bir kusur teşkil etmez. Aksine İslâm'ı ailesinde ve
muhitinde hazır bulup alışkanlık ve telkin ile alan, benimseyen kimseye nisbetle,
şuurlu bir şekilde, düşünerek, bilerek, mukayese ederek hidayete kavuşan kimse
daha ziyade takdire lâyıktır. Nice sahâbe ve evliya vardır ki önce kâfir iken
müslüman olmuş, sonra bu mertebelere gelmiştir. İmdi ister Molla Hüsrev, ister
onun ailesi olsun, önce rum iken müslüman olmuş iseler, bu onlar için bir kusur
değil, şeref ve kemâldir. Meseleyi millî duygular açısından ele aldığımız zaman
da durum böyledir: Bizim milletimize katıldıktan sonra büyük vasıflar kazanmış
kimseler bizim büyüklerimizdir, başka milletlerin değil; çünkü bu vasıfları bize
katıldıktan sonra elde etmişlerdir. Bu konuyu tenkit mevzûu yapan ve kusur
sayanlar gayr-i müslimlere İslâm'ın kapısını kapamak mı istiyorlar?!
6-8. maddelerde M. Abduh, Reşîd Rizâ, Hamîdullah, Mevdûdî, Mahmut Şeltût'e İslâm
âlimi ve muceddid dediğimiz ve bunların sapık fikirlerinden hiç bahsetmediğimiz
kaydedilmektedir.
Cevap:
Burada adı geçen şahıslara âlim ve müceddid demek sapıklık olmadığı gibi ilmî
hata da değildir. Doğu'da ve Batı'da yazılmış birçok eser bu zevâtı aynı sıfatla
zikretmektedir.
Bunların sapık fikirlerine biz tesadüf etmedik; eğer o talihsiz satırların
yazarı görmüş ise ortaya kor, ehliyetli kişiler tartışır ve gerçekten sapık
fikirler olduğu anlaşılırsa reddedilir. Aynı zamanda siyasetle iştigâl etmiş
İslâm âlimleri hakkında yazılanlara daha çok dikkat etmek gerekir; çünkü
tarafları da, muhâlifleri de mübâlâğâya, ifrata düşebilirler. En iyisi incelenen
kişinin öncelikle kendi eserlerinin okunması, sonra leh ve aleyhinde
yazılanların görülmesi, nihayet bunların ilim ve insaf ölçüleri içinde
değerlendirilerek neticeye varılmasıdır.
9. Maddede zikredilen (kitabın 201. sayfasında) yazarlara dayanarak biz
Mecelle'yi tenkit etmedik. Kitabımızın ilgili bölümünde Mecelle'yi anlatırken
onun hakkındaki tenkitler ile bu tenkitlere verilmiş cevaplara işaret ettik.
Gözler silinip, peşin hüküm, kin, fesat, fitnecilik gibi çapaklar temizlenerek
mezkûr satırlar okunmuş olsaydı sonradan utanılacak şeyler yazılmazdı. Yeri
gelmiş iken işaret edelim ki Mecelle veya bir fıkıh kitabının bir yerini tenkit
etmek yasak, günah ve ayıp değildir; yeter ki tenkit, ehli tarafından, iyi
niyetle yapılmış olsun ve tenkit edilen kısım nassa değil, ictihada dayanmış
bulunsun. Bu nihayet bir müctehidin diğerini, bir âlimin, diğer âlimi tenkit
etmesi demektir.
9 Şubat 1979 tarihli nüshada "...bununla vehhabiliği yayabileceğini
zannetmektedir ama bunda yanılmaktadır..." deniliyor.
Cevap:
Benim Vehhabî olduğum ve Vehhâbiliği yaymağa çalıştığım iftirasının patenti de
bu zümreye (Sabah ve Ufuk gazetelerindeki yazılar) aittir. Ne bu kitabımda ve ne
de başka kitap ve yazılarımda vehhâbî olduğumu ifade eden veya bu mezhebin
propagandasını yapan tek satır mevcut değildir. Bu mezhebin ifratlarına işâret
etmekle beraber "sapık ve kâfir" demediğim için bize bu iftirâ revâ görülmüştür.
Bize göre asıl Vehhâbilik propagandası yapanlar, yerli yersiz bu mezhebden
bahsederek halkın ilgisini çeken ve kişileri rastgele Vehhâbilik ile damgalayan
Ufuk ve benzeri yayın organlarıdır.
Biz -elhamdülillah- müslümanız; Resûlullah (sav), sahabe, tâbiûn, etbâ ve
sonraki Ehl-i Sünnet ulemânın yolundayız, bu yola dâvet eder, karınca kararınca
bunu anlatmaya çalışırız.
Adı geçen gazetede, Tahir Tekinoğlu imzasını taşıyan yazıda,
İslam Hukuk Tarihi isimli kitabımızla ilgili tenkitleri aynen zikretmiş ve
kısaca cevaplandırmış bulunuyoruz. Şimdi tekrar yazının ana başlığına
dönebiliriz. Yazar bu başlıkta "Y. İslâm Enstitüsü'nde okutulan İslâm Hukuk
Tarihi adlı eser sapık fikirlerle dolu..." diyordu. Biraz aşağıda da bizim
müctehid olduğumuzu, kitabın da ders kitabı olarak okutulduğunu zikrediyordu:
1. Müctehid olmak ayıp değil, şereflerin en büyüğüdür ve müslümanlar her asırda
müctehid derecesindeki âlimlere muhtaçtır, bunları yetiştirmek müslümanların
vazfeleri cümlesindendir. Ancak bizim müctehidlik tasladığımız veya böyle bir
iddiada bulunduğumuz, mezkûr gazetelerin bazı naylon yazarları tarafından
uydurulmuş bir iftiradan ibarettir.
2. Yüksek İslâm Enstitülerinde okutulan bir tek ders kitabı mevcut değildir. Her
hoca kendi enstitüsünde ve sınıfında, yazdığı veya tercih ettiği bir kitabı,
ders notunu okutur. Ders kitabı orta öğretimde olur. Benim kitabım da bir ders
kitabı değildir.
3. "Sapık fikirlerle dolu..." sözü tutarsız, mübalağalı bir iftiradır. Yazarın
bütün tenkitleri isabetli olsa bile bunlar kitabın ikiyüzde birini teşkil eder;
şu halde kitap bunlarla dolu değildir.
Ayrıca "sapık fikir": İslâm inancına, Ehl-i Sünnet prensiplerine ters düşen,
aykırı olan fikir, inanç ve düşünce demektir. Gazetenin, kitabımızdan seçtiği
örneklerin bu mefhumla (sapıklıkla) hiçbir alâkası yoktur. Yazdıklarımıza doğru
veya yanlış denilebilir; yanlış ise sapıklık değil, ilmî hatâdan bahsedilir.
Tarihe malolmuş şahısları değerlendirirken veya hayat hikâyelerini yazarken hatâ
etmiş oluruz. Verdiğimiz cevaplarla bu neviden bir hatanın da bulunmadığı ortaya
konmuştur.
Eline kalemi alıp üç sayı boyunca aleyhimizde atıp tutan, ağzına geleni söyleyen
kişi ya hatâyı sapıklıktan, yanlışı iftirâdan, akı karadan ayıramayacak kadar
cahildir; yahut da yaptığını bilerek yapan bir düzenbaz, fitneci, iki yüzlü,
Allah'tan korkmaz, kuldan utanmaz bir bahtsız kişidir. Birincisi (bilgisizlik)
belki affedilebilir, amma ikinci ihtimal varid ise affedilemez. Bu durumda bize
düşen, karşımızdakilere isbat fırsatı tanımaktır. Ya Allah'tan af, bizden de
helâllik dileyerek birinci ihtimali doğrulamış, yahut da günah yolunda ısrar ile
ikinci ihtimali isbat etmiş olacaklardır. Cevabımızı burada noktalıyor ve
bekliyoruz.
19. Aynı gazete 9 ve 16 Şubat 1979 tarihli nüshalarında iftirâ kampanyasını
sürdürmüştür.
20. Risâle Abdulğâni Nablüsi'ye ait olup Işık Kitabevi'nce neşredilmişti; s.
12-15.
21. Aslında bu iki zâta müceddid demek de sapıklık değildir; müceddidler
arasında daima bunlar da zikredilmişlerdir. Ancak biz, bu eserde böyle bir ifade
kullanmadık, muharrir bunu uydurmuştur.
22. Keşfü'z-zunûn, Osmanlı Müellifleri vb.
23. Kitabımızda tashih hatâsı olarak "ailesi" kelimesi düşmüştür. Menşei
hakkındaki diğer iki rivâyet "Türkmen ve Fransız"dır (İ.A.). Bizim tercih
ettiğimiz rivâyet Ziriklî'nin A'lâm'ı, Lüknevî'nin el-Fevâidu'l-behiyye'si ve
Şemseddin Sâmî'nin Kamûs-i a'lâm'ına dayanmaktadır.
24. Bir hadîsin meâli de böyledir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned).
****************************************************
Diyalogtan Gerçeğe
Dar çerçeveli bir dâvette Hikmet ve Sabri Beyler biraraya gelirler. Birbirini
uzaktan tanıyan bu iki zât tahsil görmüş, din ve dünyalarını öğrenmeye çalışmış
kişilerdir; ancak bilgilerinden ziyade ahlâk ve mizaçları oldukça farklıdır.
Aralarında geçen konuşmayı -belki faydalı olur düşüncesiyle- yazıya
aktarıyoruz.25
Sabri Bey (S), Hikmet Bey'e (H) dönerek sözü başlattı:
-Hazretim sükût buyuruyorsunuz; bir şeyler anlatsanız da istifade etsek!
H - Evet, sükût ediyorum; çünkü sükût kolay, konuşmak zordur. Arada bir sükûtun
da zor olduğu, câiz olmadığı olur; zulüm ve gayr-i meşrû davranışlar karşısında
susmak gibi. Ancak umûmîyetle konuşmalar, bu gibi zarûretler dışında cereyan
eder ve kontrolsüz bir şekilde akıp gider. Halbuki konuşmayı gerektiren bir
durum olmalı, söylenen söz de en azından mübah nev'ine girmelidir. Bunun içindir
ki, Resûl-i Ekrem (sav) "Allah ve Resûlü'ne inanan ya hayır söylesin, yahut da
sussun!" buyurmuşlardır.
S - İyi ya biz de hayır söyler, emr-i nebevîyi yerine getiririz.
H - Siz buyurun efendim, biz de dinleyelim!
S - Siz yine dinleyici olmak istiyorsunuz amma yağma yok, bu gece sizi
konuşturacağız. Bakın şimdi aklıma geldi; son zamanlarda bazı gazeteler,
mezhebsizlik diye birşeyden bahsediyorlar. Birkaç gün önce muhterem bir hoca
efendi bazı mezhebsizlerin isimlerini açıkladı, yaptıklarından bahsetti,
hayretler içinde kaldım. (Sabri Bey bu isimleri tekrarladıktan sonra devam
eder). Bunlar bir de dergi çıkarıyorlarmış, bazı kitapları varmış. Sizin
kulağınız delik, mütalâanız geniştir, bu mevzûda biraz mâlûmat verseniz de
arkadaşlar da istifade etseler...
H - İşte şimdi sükûtun câiz olmadığı bir noktaya geldik; mecburen bildiklerimizi
söyleyeceğiz; çünkü siz gıybet, hattâ iftira ettiniz. Gıybet ve iftira haramdır,
gayr-i meşrûdur. Ayrıca İslâm kardeşliği, gıyabında da olsa din kardeşini
müdâfaa etmeyi gerekli kılmaktadır.
S - Dostum, sana konuş dediysek, bizi zehirli oklarına hedef kıl da demedik ya!
Biz de Allah Teâlâ'ya şükür haramı, helâli bilenlerdeniz. Adamlar çıkmışlar, ulu
orta mezhebleri inkâr etmişler, geçmiş ulemâya hakaret etmişler, müslümanların
içindeki fitneler yetmiyormuş gibi yeni bir fitne kapısı daha açmışlar... Biz de
yaptıklarını söylemişiz; siz de kalkmış gıybetten, iftiradan, haramdan, zulümden
bahsediyorsunuz!
H - Müsaade edin sözün arkasını getireyim efendim! Bildiğiniz gibi İslâm bizlere
yalnızca iman esaslarını, namaz, oruç gibi ibâdetleri öğretmekle yetinmemiş,
ferd ve cemiyet hâlinde insan hayatını bütünüyle kucaklayan içtimâî, iktisâdî,
ahlâkî, siyâsî... prensipler, bilgi ve kaideler getirmiştir. Bunlar arasında bir
müslümanın, hâdiseler karşısında takınacağı tavır ve vereceği hükmün esasları da
vardır. Bir âyette Allah Teâlâ "Size bir fâsık bir haber getirirse -bilmeyerek
bir topluluğa zarar verip sonra yaptığınıza pişman olmamak için- o haberin
aslını araştırın, doğru olup olmadığını tahkîk edin" buyurmuş, bir başka âyette
gıybeti yasaklamış; insanları arkalarından çekiştirenleri insan eti yiyenlere
benzetmiştir. Şimdi siz duyduğunuz haberin doru olup olmadığını araştırmadan,
bazı müslümanlar hakkında sû-i zan, menfî kanaat sahibi oluyorsunuz; sonra
bununla da kalmıyor, aynı haberi meclislere taşıyor, yayıyor, diğer
müslümanların da günahkâr olmalarına sebep oluyorsunuz. "Yaptıklarını
söylüyorum" mâzeretinize ise en iyi cevâbı şu muhaveresinde Resûlullah (sav)
veriyor:
-Gıybet nedir biliyor musunuz?
Sahâbe cevap veriyor:
-Allah ve Resûlü daha iyi bilir!
-Din kardeşini, hoşuna gitmeyecek birşey ile anman, hakkında konuşmandır.
-Söylediğimiz şey onda var ise, o bunu yapmışsa?!
-Onda varsa (yapmış ise) gıybet etmiş, yoksa (yapmamış ise) iftirâ etmiş
olursun!
S - Biz bu âyet ve hadîslerin şümûlüne girmeyiz; çünkü bu haberler yaygındır;
herkes biliyor, gazeteler yazıyor... Aslı olmasa tekzîb ederlerdi. Bunları
araştırmaya gerek yoktur. Ayrıca bunları bana söyleyen zât da fâsık değildir.
Gıybet mevzûuna gelince -büyük hadîs âlimlerinin, hadîs uyduranları engellemek
için yaptıkları gibi- müslümanları korumak maksadıyla bu gibi kimselerin
yaptıklarını ifşâ etmek farzdır, dinen vazifedir.
H - İzin verirseniz bu müdâfaanızı maddeler hâlinde ele alacağım:
a) Gerek âyetin şumûlü ve gerekse gıybetin, muhaddislerin yaptıklarına kıyâsen
cevazı mevzûunda âdeta ictihad ederek konuşuyorsunuz! Halbuki bildiğime göre siz
ictihad kapısının kapalı olduğuna inananlardansınızdır!
Şimdi sizin ictihâdınıza veya tefsirinize göre haberin doğru olup olmadığını
araştırma emri haberi getirene bağlıdır: Eğer haberi getiren fâsık ise bunu
araştıracağız; değil ise araştırmayacağız. Halbuki âyetin sebeb-i nüzûlü bu
anlayışa engel teşkil ediyor; çünkü sahâbenin birisi Resûl-i Ekrem'e (sav)
gelerek, bir kabilenin zekât vermekten imtinâ ettiklerini bildiriyor, Efendimiz
(sav) Hz. Hâlid'i göndererek bu haberi tahkik ettiriyor... Sahâbiye fâsık
diyemeyeceğimize göre bizim de -ihtiyâten- önemli haberleri ve sözleri, hüküm
vermeden, harekete geçmeden önce araştırmamız gerekmektedir.
b) Bir kimsenin fâsık olup olmadığına hüküm vermek de kolay değildir. Fâsıklık,
günah işlemek, dinin bir emir veya yasağına aykırı hareket etmek demektir.
Gıybet eden kimse, insanı fâsıklar zümresine sokan bir iş işlemiştir. Bu
sıfattan kurtulabilmesi için yaptığı gıybetin câiz olan gıybetler sınıfına
girmesi gerekir. Biz haberi duyduğumuz anda bunu bilmiyoruz. Bu gıybet câizdir
diye hükmetmek bir nev'i ictihaddır; bunu yapan kimsenin buna ehil olup
olmadığını, hislerini işe karıştırıp karıştırmadığını da bilmiyoruz. Şu halde
"Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeye uyup peşine düşme" emri bizi araştırma
yapmaya sevketmektedir.
c) Bir haberin yaygın olması onun doğru olduğunu ve araştırmasız kabûlü
gerektiğini ifade etmez. Nice yaygın yalanlar, iftiralar vardır!
Şimdi sözümün arkasını getirmeden önce size birşey sormak istiyorum: "Siz bu
kişilerin kitap ve dergilerini okuyarak veya konuşmalarını dinleyerek, itham
edildikleri husûsları bizzat tesbit ettiniz mi?
S - Hayır, okumadım ve kendilerinden işitmedim; fakat birçok kişiden işittim ve
gazetelerde okudum.
H - Evet, "doğru olmasa idi, tekzib ederlerdi" dediğiniz zaman bunu anlamıştım;
çünkü onların hiç değilse dergi ve broşürlerini okusaydınız, bütün bu
dedikoduları tekzip ettiklerini görürdünüz. Şimdi Allah Teâlâ rûz-i cezâda size
sorar da "Aynı memlekette yaşadığınız halde gidip konuşmadan; piyasada
kitapları, dergileri varken alıp okumadan, filân filân kulum hakkında neden sû-i
zada bulundun, gıybet ve iftira ettin!" derse burada ileri sürdüğün mazeretler
seni kurtarır mı? Türkiye'de, İmam-Hatiplilere düşmanlığı, âdetâ iman esasları
arasına sokmuş bir zümrenin çıkardığı gazetenin yazdıkları inanmak için yeterli
midir? Aynı gazetede fikir işçiliği yapan bir hoca ile "araştırın" emrini
dinlemeyen bazılarının ulu orta yazıp çizmeleri, sohbet meclislerini ölü eti
yiyerek telvis etmeleri mîzân-ı ilâhîde hüccet olur mu?
Meselenin esasına geçmeden önce gıybet mevzûuna birkaç cümle daha ayırmak
istiyorum; çünkü zamanımızda sohbet ile gıybetin iyice birbirine
karıştırıldığını görüyorum.
Gıybet haramdır. Tercîh edilen görüşe göre büyük günahlar arasındadır. Kâfirin
gıybetinin câiz olup olmadığı ihtilâflıdır. Zimmînin gıybeti câiz değildir.
Bidatçı kimseyi bidatı ile zikretmek câizdir. Gıybetin câiz olduğu diğer
maddeleri şöyle sıralayabiliriz:
1. Haksızlığa uğrayan kimse bunu ilgililere anlatabilir.
2. Gayr-i meşrû (münker) bir davranış, onu değiştirebilecek bir kismeye
anlatılır.
3. Fetvâ sormak için hâdiseler anlatılır; ancak şahısları anmamak daha uygundur.
4. Müslümanları, başlarına gelecek kötülük ve zarardan korumak için gerekli
şeyler söylenir. Ancak bu maddeyi çok ihtiyatlı kullanmak, söylenen şeylerin
doğru olup olmadığına, gerçekten zararlı olup olmayacağına dikkat etmek gerekir.
5. Fâsıklığını, işlediği günahı saklamayan bir kimsenin bu durumu söylenebilir.
Şimdi meselemizin aslına dönebiliriz. Siz, dedikoduya dayanarak bazı kişileri;
hem de yazıp çizen, müslümanları irşad ve İslâma hizmet etmeye çalışan kişileri
mezhepsizlik ve reformculuk ile itham etmiş, benim bu husûsta bilgim olup
olmadığını sormuştunuz.
S - Evet, evet ama söz sözü açtı, asıl meseleden uzaklaşarak epeyce va'z
dinledik.
H - Gerçi konuşmaya alışanların dinlemeye tahammülleri yoktur; fakat arada bir
va'z dinlemek faydalıdır; çünkü va'z insanı vicdanı ile başbaşa bırakır, nefis
muhâsebesine yol açar. Hem konuşmamızı isteyen siz değil miydiniz? Yoksa bu
istek konuşmanın belli bir istikamette olması şartına mı bağlı idi? Neyse biz
yine meselemize dönelim.
"Bir kimsenin hakkında hoşuna gitmeyecek sözler söylemek gıybettir, söylenenler
o kimsede yoksa bühtan ve iftiradır" demiş, daha doğrusu bu meâlde bir hadîs-i
şerif nakletmiştik. Şimdi bu dedikoduların tahkîk ve tahlilini yapınca
söylenenlerin gıybet sınırını aşarak iftirâ hududuna girdiğini de görmüş
olacağız. Hangi sebeple ve kime karşı olursa olsun iftirânın haram olduğu ve bir
müslümana iftirâ etmeyi câiz kılan hiçbir mazeretin bulunmadığı hepimizin
mâlûmudur.
Meselemiz nedir? Bazı müslüman ilim ve fikir adamlarının, reformculuk ve
mezhebsizlik ile itham edilmeleri değil midir? Bunu unsurlarına ayırırsak:
Suçlayanlar, suçlananlar, deliller ve suç diyebiliriz. Suçlayanların başında
belli bir zümre ile onların dümen suyunda olanlar var. Suçlananlar önemli ilim
ve idare merkezlerinde görev almış, ortaya hizmet ve eser koymuş bazı kimseler.
Suç: Mezhebsizlik ve reformculuk; deliller: Bazı sözler ve kitaplar. Rabbimizin
"'aslını araştırın" fermânına uyarak araştırmaya girişecek olursak önce
tarafları ele almalıyız:
Suçlayan ve ısrarla, yıllardır aynı ittihamları piyasaya süren, ısıtıp tekrar
ortaya koyan zümre İmam-Hatiplilere düşman bir zümredir. Bu düşmanlığın izâlesi
için uzatılan elleri de -programlarına uymadığı için- devamlı geri itmişlerdir.
Bu durum, suçlayanlar için bir şâibedir ve söyledikleri, yazdıkları şeylerden
şüphe etmemizi gerektirir. Mâhut zümreden olmadıkları halde onlara katılanların
çoğunda da -ihlâsı gölgeleyen- şeyler vardır.
Suçlananlar: Bu kişiler şahsî ve ailevî hayatlarında İslâm'ı yaşayan, bildikleri
ile amel eden kişilerdir. Derslerinde, yazı, konuşma ve kitaplarında ittihamları
haklı çıkaracak deliller yoktur.
Suç: Reformculuk ve mezhebsizlik. Bunu ben çeşitli kimselere sordum ve birbirini
tutmaz tefsirlerle karşılaştım. Acaba sizce bunlardan maksad nedir?
S - Efendim, reform dedikleri şey Nasreddin Hoca'nın kuş hikâyesine benzer; hani
rahmetli leyleğin uzun yerlerini kendince kesip şimdi bir kuşa benzedin demiş
ya; bunlar da dini bir kuşa benzetecekler; iman meselesini akla uydurmak için
te'vil edecek, ibâdetleri asra uyduracak... hâsılı dinî asrîleştirecekler.
Mezhebsizlik de -daha önce işaret ettiğim gibi- mezhebleri inkâr etmek, imamları
tanımamak, kendi ictihatlarıyle hareket etmektir. Bunlar yaptıklarına "mezhebleri
birleştirmek" diyorlar; tabiî açıktan inkâr ediyorum diyecek değiller ya!
Geçenlerde bana bir kitap getirdiler, Suriyeli bir âlim yazmış kapağında "Mezhebsizlik"
yazıyor, bazı yerlerini okudum, meğer bunların kökü Arabistan'da imiş, adam
neler anlatmış neler...
H - Biz de muhâkememizi sizin tefsirinize göre yürütelim. Ben bu meseleyi
yeterince araştırdım. Önce suçlamaları okudum, sonra suçlananlardan birkaçı ile
görüştüm, onları dinledikten sonra delil diye ileri sürülen kitap ve yazıların
bir haylisini okudum, dergilerini takip ettim; vardığım neticeler şunlar oldu:
a) Nesil isimli dergilerinin ilk sayısında Ehl-i Sünnet ve cemaât yolundan
ayrılmayacaklarını yazdılar ve bugüne kadar da aynı yolu takip ettiler.
b) İthamlara, dedikodulara daha çok hedef teşkil eden kişi, bir gazetede ve
Nesil'de neşrettiği "Zarûrî Bir Açıklama"da bütün suçlamaları reddederek
bunlarla ilgilerinin olmadığını, Hanefî ve Mâturîdi olduklarını, müctehidlere ve
İslâm ulemâsına derin saygı ve sevgi beslediklerini; açıkça ifade etti.
c) Aynı kişi, "Zarûrî Bir Cevap" adını taşıyan bir broşür neşrederek
dedikoduları daha mufassal bir şekilde cevaplandırdı ve bunların iftirâ
olduğunu, delillerle, örneklerle ifade etti.
d) Suçlananların aleyhinde delil olarak ileri sürülen ve çoğu kez tahrif
edilerek pasajları aktarılan İslâm'da Birlik... kitabını da bizzat okudum.
Kitabın münâkaşa edilecek tarafları bulunmakla beraber bütünüyle Ehl-i Sünnet
prensiplerine aykırı düşmediğini gördüm. Tam aksine kitap, hurâfeler karşısında
müslümanları uyarmak, Sünnet'i müdâfaa, tefrik ve taassubu red, müslümanların
birleşmelerini teşvik gibi ana mevzûuları işlemektedir. Kitapta dinin nâsslarla
sabit esaslarının asla değiştirilemeyeceği ve ıslâhâttan maksadın, zamanımızdaki
müslümanların anlayış ve yaşayışlarını düzeltemek olduğu açıkça ifade
edilmiştir. Zannederim kitabın karşılıklı konuşma üslûbunda yazılışı ve
konuşanların ifadeleri bazı yanlış anlamalara sebep olmuştur. Kitapta,
mezheblerin birleştirilmesinden maksad, dört mezhebden faydalanmak şeklinde
açıklanmış ve bunun da bilhassa -o günün şartları içinde kurulması istenen- tek
İslâm devletinin kanunlarını tedvînde işe yarayacağı ileri sürülmüştür. Bu fikir
münâkaşa edilebilir, fakat bunu ileri sürenler, bunun câiz olduğunu söyleyenler
asla sapıklıkla veya mezhebsizlikle ittiham edilemezler; çünkü bu bir fürû
(fıkıh) meselesidir, imanla alâkası yoktur ve eskiden beri İslâm ulemâsı
arasında bu fikirlerin tarafları bulunmuştur.
e) Siz konuşmanızda "Mezhebsizlik" diye bir kitaptan bahsettiniz. Keşke o kitabı
baştan sona okusaydınız! Ben hem aslını, hem tercümeyi, hem de bu tercümeye
reddiye olarak neşredilen "Mezhebsiz Yaygarası" isimli kitabı okudum. Sizin
bahsettiğiniz tercüme yanlışlarla doludur. Ayrıca insanı hayrete düşüren bir
oyun oynanmıştır; şöyle ki: Bu kitabın aslı gerçekten bazı Arab ülkelerinde,
mezhebleri ve taklidi reddeden, herkesi ictihadla mükellef tutan belli kimseler
için yazılmıştır. Türkiye'de kendilerine mezhebsiz denilen kimseler ile Arab
ülkelerinde bu sıfatla anılanlar arasında münâsebet ve benzerlik olmadığı hâlde,
isim benzerliğinden faydanılarak oradakilere yapılan hücumun buradakiler için de
geçerli olduğu kanaati uyandırılmak istenmiş, bu maksadla tercümenin başına uzun
bir mukaddime yazılmıştır. Ayrıca kitabın (tercümenin) arka kapağına, hiçbir
müslümanın kabul edemeyeceği, kitabın içinde bulunmayan birtakım tutarsız,
çirkin sözler yazılmış, bunlar da mezhebsizlere maledilmiştir. Şunu bir defa
daha ifade edelim ki bizdekilerin söylediği "müslümanların dört mezhebden
faydalanmalarının câiz olduğundan" ibârettir. Bu fikir ise, bizzat, Mezhebsizlik
kitabını yazan Dr. Said Ramazan el-Butî'nin de kabul ettiği bir fikirdir. Hattâ
müellif, bunun câiz olduğunun tartışma götürmeyeceğini de ifade etmektedir.
S - Yâni bana getirdikleri kitabın yazarı Said Ramazan da buradakiler ile aynı
kanâatte midir demek istiyorsunuz?
H - Evet, onu demek istiyorum; kitabın (aslının ve tercümenin) ilk faslı ile
tercümenin sonunda çerçeve içine alınmış yazıyı okursanız bu mevzûda şüpheniz
kalmaz.
Reformculuk ithamını teyid edecek bir yazı veya sözlerini ise hiç görmedim ve
işitmedim. Bunun tamamen uydurma olduğu kanaatine vardım.
S - Neyse azizim, biz sizin bahsettiğiniz yazıları okumadığımız için doğru,
yanlış diyemeyeceğiz; en iyisi mevzûu değiştirelim, biraz da başka şeyler
konuşalım. Meselâ siz önümüzdeki seçimlerde...
H - Affınıza sığınarak sözünüzü keseceğim; ben de mevzûun değişmesine
taraftarım; çünkü İslâm kardeşliğinin gerektirdiği kadar bu mevzûda bildiklerimi
söyledim. Ancak şimdi gireceğimiz mevzûun seçimlerden ve partilerden daha önemli
bir mevzû olmasını teklif edeceğim; bence bu mevzû müslümanların tutulduğu
tefrika ve gaflet hastalığıdır.
S - İşte bu ve benzeri birçok derdin devası iyi bir iktidardır, buna da
politikadan gidilir. Ben bunun için o mevzûu ileri sürmüştüm.
H - Bu noktada sizinle farklı düşünüyoruz. Bence politika, siyâsî iktidar talebi
bir kavgadır; kavgaya çıkmadan önce karşılıklı güç ve imkânların iyi bir
muhâsebesini yapmak, ayağını yorganına göre uzatmak; eğer yorgan yoksa önce onu
edinmek gerekir. Yorgan, tabanı ve tavanı ile İslâmî çözümde birleşen bir
toplumdur; yapılacak iş plânlı, programlı bir eğitim ile bunu sağlamaktır.
Ben sözü uzatmamak için, tefrika ve gaflet hastalığımıza yalnız bir köşeden
bakmak istiyorum; eğer diğer köşeleri nasib olursa başka bir meclise bırakalım.
İslâm'ın zuhûru, sür'atle yayılması ve dünyanın iki büyük dinin mukaddes saydığı
beldeyi de sınırları içine alması yahudi ve hıristiyanları önce şaşırtmış,
başlarını döndürmüş, sonra derin derin düşünmeye, kalblerini yakan kin ateşini
söndürmek için çareler aramaya sevketmiştir. Aranan ve yüzlerce proje hâlinde
uygulanan çarelerin hedefi müslümanları bölmek, güç kaynaklarından mahrum etmek,
sonra da yeryüzünden silmektir. Haçlı seferleri, müstemlekecilik hareketleri,
müsteşriklerin çeşitli oyunları, yabancı okulların medeniyet mübeşşirliği,
misyoner faaliyetleri, kavmiyet cereyanları, sosyalizm yutturmacası hep aynı
hedefe yönelik gayretlerdir. Ve bu gayretler yüzlerce yıl içinde oldukça semere
almış, önemli neticeler elde edilmiştir. Önce müslümanlar dinlerinden
uzaklaştırılmış, şekil müslümanlığı içinde hapsedilerek dinin ruhundan
gıdalanmaları önlenmiş, böylece medeniyet kervanından geri kalmaları sağlanmış,
sonra da bütün bunların baş âmili olarak dinin yakasına yapışılmış, "din
terakkîye mânidir" denilmiştir. Dinî duyguları zayıflayan, ferâsetleri körleşen
müslümanların, dinin ruhunda, esaslarında ve asgarî müştereklerde birleşmeleri
önlenmiş, teferruat içinde boğulmaları, meşrû olmayan sebeplerle parçalanıp
birbirlerine düşmeleri sağlanmıştır. Şimdi de yeni yeni metodlarla oynanan oyun
aynıdır. Dünyada ve memleketimizde müslümanların iki önemli derdi tefrika ve
gaflettir.
Öte yandan bu dertlere devâ bulacak telkin vasıtalarına sahip âlimlere,
mürşidlere, yazarlara... dönüp bakıyoruz; onları da aynı derdin içine düşmüş
buluyoruz; "Kendisi muhtaç-ı himmet bir dede -nerde kaldı gayrîye himmet ede."
Bugün ellerinde telkin vasıtaları olanlar diş, bıyık, tırnak meseleleriyle
müslümanları birbirine mi düşürmeli, pireyi deve yaparak önüne geleni tekfir ve
tadlîl mi etmeli, yoksa İslâm'a karşı işbirliği yapan komünizm, siyonizm,
dinsizlik, ahlâksızlık, hıristiyanlık taassubu ile bunların akıl almaz, hayâle
sığmaz düzenleri, tuzakları, taktikleri ve kuruluşları ile mi mücadele etmeli?
Sözlerimi bu soru ile noktalamak ve sizleri düşünceye dâvet etmek istiyorum.
25. Bu yazıdaki kişiler hayâlî, fikirler gerçektir; yazıya canlılık vermesi,
daha kolay, daha zevkli okunup anlaşılması için bu üslûb seçilmiştir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi