Kulliyatlar - 2. Sayfa
Mut'a Nikâhı
İslâm zînayı kesin olarak yasaklamış, kadın ile erkek arasında cinsî ilişkinin
yegâne meşrû yolu olarak nikâhı (evlenme akdini) getirmiştir. Evlenmeden maksat
yalnızca cinsî tatmin olsaydı bunun geçici (muvakkat) ve bir zamanla sınırlı
olması da makûl ve meşrû olurdu. Diğer birçok sistemde olduğu gibi İslâm'da da
evlenmenin birden fazla sebebi ve maksadı vardır. Bunların başında ruh ve beden
sağlığı içinde, toplumun mânevî mirası ve değerleri ile bütünleşmiş nesiller
yetiştirme maksadı gelmektedir. Ailenin bu fonksiyonunu yerine getirebilmesi
devamlı olmasına, aile fertlerinin tabiî ve kazanılmış kabiliyetlerine uygun
bulunan işbölümüne bağlıdır. İşte bu sebeple İslâm, evliliğin devamlı olması
maksadıyla yapılmasını istemiş, bunu akdin sıhhat şartı kılmış, boşanmayı pek de
hoş olmayan bir davranış olarak caiz görmüştür.
Beşerin çok önemli ve güçlü dürtü ve güdülerinden biri cinsî arzudur
(şehvettir). İslâm bunun yok edilmesini istememiş, evlilik ilişkisi içinde
ihtiyacın karşılanmasını teşvik etmiş, bunun için evliliği kolaylaştırmış,
gerektiğinde birden fazla kadınla evlenmeye de cevaz vermiştir. Âdetlerin, dînin
maksadını aştığı noktalardan biri de günümüzde evlenmenin güç hâle getirilmiş
olması, gençlerin yirmi beş, otuz yaşlarına kadar evlenme imkânı
bulamamalarıdır. Bu durumda genç, cinsî arzusunu nasıl def edecektir? Evet oruç,
genel olarak ibâdetler, okuma vb. faydalı faaliyetler, güzel san'atlar büyük
ölçüde cinsî baskıyı hafifletir, yasak yönelişleri engellemede yardımcı olur.
Fakat bazı zaman ve zeminlerde tehlike var demektir. Bu günümüzde böyle olduğu
gibi, Rasûlullah (sav) zamanında da buna yakın hallerle karşılaşılmıştır. İbn
Mes'ûd (r.a.) anlatıyor: Yanımızda kadınlar bulunmadan Allah Rasûlü (sav) ile
birlikte savaşlar yapıyorduk. Allah Rasûlü'ne (sav) "Kendimizi iğdiş ettirelim
mi" (cinsî iktidârımızı yok edelim mi?) diye sorduk, bizi bundan menetti, sonra
da elbise (vb.) karşılığında, belli bir zamana kadar kadınlarla evlenme akdi
(nikâh) yapmamıza izin verdi. İbn Mes'ûd bu hadîsi naklettikten sonra "Ey iman
edenler! Allah'ın size helâl kıldığı tayyibatı (iyi, güzel, temiz şeyleri)
kendinize haram kılmayın, sınırı da aşmayın, Allah sınırı aşanları sevmez."1
meâlindeki âyeti okumuştur.2
Ebû Hamza anlatıyor: İbn Abbas'a kadınların mut'asını (mut'a nikahı ile
kadınlardan faydalanmayı) sordum, buna izin ve ruhsat verildiğini bildirdi. Bir
hizmetçisi kendisine: "Bu sıkıntılı hallerde, kadının az olduğu durumlarda ve
benzerlerinde söz konusu olsa gerek değil mi?" diye sorunca İbn Abbas "Evet
öyledir" cevabını verdi.3
Hadîslerden, Hz. Peygamber (sav)'in, Mekke fethine kadar birkaç defa, gerektikçe
mut'a nikâhına izin verdiği, sonra yasakladığı anlaşılmaktadır. Mut'a nikahını
caiz görenleri iki gruba ayırmak gerekiyor:
a) Mutlak olarak caiz görenler; ehl-i sünnet mezhebleri ve müctehidleri içinde
bu gruba giren kimse yok gibidir. Bu görüş bazı şiî gruplara aittir.
b) Zînaya düşme tehlikesinin bulunduğu hallerde caiz görenler. Bu görüş de dört
mezhebin dışında bulunmakla beraber sahabe zamanından günümüze kadar bazı
müctehidler tarafından benimsendiği olmuştur.
Mut'a nikâhını caiz görenlerin dayandığı bir hadîsi de Hz. Câbir rivâyet
etmektedir. Bu hadîste Câbir (r.a.) şöyle diyor: Hz. Peygamber (sav), Ebû Bekir
zamanları ile Ömer'in hilâfetinin ilk zamanlarında, bir avuç hurma, yahut un
karşılığında, birkaç günlüğüne mut'a evliliği yapardık, nihayet Ömer bize bunu
yasakladı...4
Mut'a nikâhını caiz görmeyenlerin dayandıkları en açık ve güçlü delil Rebî b.
Sebra el-Cühenî'nin rivâyet ettiği hadîstir. Râvînin babası Sebra, Mekke
fethinde Rasûlullah (s.a.v.) ile beraber bulunmuş, mut'a nikâhı ruhsatından
istifâde etmiş, böyle bir nikâh içinde yaşarken Rasûlullah (s.a.v.)'in şöyle
buyurduğunu işitmiştir: "Ey insanlar! Sizin, kadınlardan mut'a nikâhı ile
faydalanmanıza izin vermiştim; biliniz ki Allah Teâlâ bunu, kıyâmet gününe kadar
haram kılmıştır, kimin yanında böyle bir kadın varsa bıraksın, onlara verdiğiniz
mehirlerden hiçbir kısmını da geri almayın."5
İmam Şevkânî, bundan önce zikrettiğimiz Câbir hadîsi ile bu hadîsin çeliştiğini,
ebediyyen yasaklanmış bir nikâhın Hz. Ömer devrine kadar devam etmiş olmasının
önemli bir problem olarak karşımıza çıktığını zikrettikten sonra şu yorumu
yapmıştır: "Öyle anlaşılıyor ki, bazı sahabiler, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bu
nikâhı kesin ve ebedî olarak yasakladığını duymamışlar ve uygulamaya devam
etmişlerdir; Hz. Ömer de bu durumu görünce yasağı tazelemiş ve uygulamaya kesin
olarak son vermiştir. Gerçi bu yorumda bir zorlama vardır, fakat sahih olan ve
ebedî yasaklamayı bildiren Sebra hadîsi karşısında bu yorumu yapmamız
gereklidir."6
Sonuç olarak Sünnî fıkıh mezhebleri ittifakla mut'a nikâhının caiz olmadığı,
önceki ruhsat ve izinlerin sonradan ebedî olarak kaldırıldığı, neshedildiği
hükmünü benimsemişlerdir. Bu mezheblere mensup bulunan bir müftü, mut'a
nikâhının cevazına durum ne olursa olsun fetvâ veremez. Ancak samimî olarak,
ictihad veya taklit yoluyla farklı görüşte olanlara da fâsık diyemez.
1. Mâide: 5/87.
2. Buhâri, Nikâh, 31.
3. Buhâri, aynı yer.
4. Müslim, Nikâh, 16/16.
5. Müslim, Nikâh, 16/20 vd.
6. Neylu'l-evtâr, c. VI, s.147.
*******************************************************
Yabancı Çevrelerde Helâl Kazancın Problemleri
Giriş:
1. Yabancı çevre kavramı:
"Yabancı çevre"den maksadımız, sosyal, siyasî, ekonomik ve hukukî hayatın,
bunlarla ilgili düzenlemelerin ve müesseselerin İslâm dışı kaynaklara dayandığı
çevredir. Lâik ülkeler ile sosyal hayatı İslâm dışı bir din veya ideolojiye göre
düzenleyip yürüten ülkeler, toplum ve topluluklar "yabancı çevre" kavramına
girmektedir.
2. Yabancı çevre-helâl kazanç ilişkisi:
Helâl kazanç, evde, mâbette veya dışarıda namaz kılmak gibi husûsî bir ibâdet
mahiyetinde olsaydı, çevre ile önemli bir ölçüde etkileşimi söz konusu olmazdı.
Halbuki helâl kazanç, ticarî, ekonomik ve hizmet sahasında yapılan bir faaliyet
sonunda elde edilen gelirdir. Bir sistemin bu sahaları kaplayan bağlayıcı
talimâtı varsa, faaliyet ve düzenlemeler yapılırken de mezkûr talimât göz önüne
alınmamış bulunursa çatışmalar ve darboğazlar kaçınılmaz olacaktır. Hukukî,
siyasî, sosyal ve ekonomik düzenlemelerin temel ve çerçevesini anayasalar
oluşturmaktadır. Bir yandan anayasaların benimsediği rejim, diğer taraftan
öngördüğü hak ve hürriyetler, İslâm'ın emir ve yasaklarına ters düştüğünde,
helâl kazanç peşinde olan şahısların karşısına önemli engeller çıkmaktadır.
Meselâ İslâm müctehidlerinin bir kısmına göre rejimi İslâm'a uygun bulunmayan
ülkelerde müslümanların oturmaları, normal hayatlarını yaşamaları ve bu arada
mal, mülk sahibi olmaları caiz değildir. Bu ülkelerde ancak zarûret sebebiyle ve
bunun gerektirdiği kadar oturulabilir, faaliyet gösterilebilir. Hak ve
hürriyetleri sınırlayan sebepler arasında genellikle "amme nizâmına ve umumi
âdâba (ahlâka) aykırı olmak" vardır. İslâm'a göre resmî yerlerden izin alınmış
olasa dahi fuhuş, sarhoşluk, çıplaklık amme nizâmına ve umumî âdâba aykırıdır.
Bunların serbest bırakıldığı bir çevrede, üreticiler, tüccar ve esnaf rekâbet
güçlüklerine marûz kalmaktadırlar. Bir bakkalın içki satmadan, bir
konfeksiyoncunun haram giysi satmadan varlığını sürdürüp para kazanabilmesi için
uygun çevreye ihtiyacı vardır. Sistem, çalışanın ibâdetine (meselâ oruç
tutmasına, cuma namazı kılmasına, vakit namazlarını edâ etmesine) ve kılık
kıyâfetine (meselâ İslâm'a göre kapatılması gereken yerlerin örtülmesine) bir
zarûret bulunmadığı halde müdahale ediyorsa, dînini yaşamak iseteyen müslümanın
çalışması ve iş bulması problem hâline gelmektedir.
Aşağıda, iş ve ticaret hayatında sıkça karşılaşılan sıkıntılar ve darboğazlar
ile bunların çıkış yolları iki ayrı başlık altında ele alınacaktır.
I. Helâl kazanç yolundaki darboğazlar:
1. Enflâsyon:
Enflâsyonun önemli sebepleri yabancı çevreye dayanmaktadır. Bunların da başında
karşılıksız para basmak, dış ticaret ve bütçe açığı, israf ve faiz vardır.
İslâm'a göre zarûret bulunmadıkça devlet, karşılıksız para basamaz; çünkü bu,
vatandaşların malvarlığını haksız olarak azaltmak, hatta müsadere etmek
mahiyetindedir. Faiz bütün çeşitleri ile haramdır. Tüketimde israf da yasaktır.
Bunların serbest bulunduğu, hatta teşvik edildiği bir ülkede ve sistem içinde
mal karşılığı olmaksızın durmadan artan para enflâsyonu doğurur. Alacak ve borç
ilişkilerinde taraflar, enflâsyonu göz önüne almak, borçlarını buna göre ödemek
durumundadırlar. Enflâsyonun nisbetini, Allah'tan başka kimsenin bilmediği,
bilenlerin de bildirmediği yerlerde haklar zâyî olmakta, borçlar ya fazla, ya
eksik ödenmekte, haram yaygınlaşmaktadır.
2. Faiz:
Faizli ekonomi sistemlerinin hâkim olduğu çevrelerde faizsiz kredi ve sermaye
bulmak, parayı faize bulaşmadan değerlendirmek bazen güç, bazen de imkânsız hâle
gelir. İhtiyaç için olsun, sermaye temini için olsun bütün kredi talepleri,
sudan bahanelerle geri çevrilir. Kâr ve zararda ortaklık esasına göre sermaye
toplama yoluna gidenlerin karşısına "garantili faiz" engeli çıkar. İnanan,
inanmayan herkes, faize eşit veya ondan fazla garantili kazanca göz diker,
rizikoyu göze almak istemezler. Ellerinde para bulunup bunu bizzat ticaret ve
yatırıma sevkedemiyenler, kâr ve zararda ortak güvenilir kurumlar ve şahıslar
bulunamadığı için ya kazançtan mahrum kalır, paraları âtıl halde tutarlar, yahut
da harama bulaşırlar. Bu çevrelerde, yolu bankadan geçmeyen işadamı bir yana,
sade vatandaş bulmak mümkün değildir. İhrâcât, ithâlât, ihâle, şirket gibi
faaliyetler bankasız yapılamadığı gibi para havâlesi, senet tahsili, mesken
edinmek, hatta maaşını alabilmek için bile insanlar bankaya muhtaç hale
getirilirler.
3. Rüşvet:
Göstermelik din ve ahlâk öğretimi bulunsa dahi, beşikten mezara kadar süren ve
toplumun üzerinde birleştiği ortak değerlere dayanan din ve ahlâk eğitiminin
bulunmadığı çevrelerde Allah korkusu ortadan kalkar, vicdan yetersiz hâle gelir,
egoizm ve şahsî menfâat mabûtlaşır. Bu ortamda kimse hakkına râzı olmadığı, daha
doğrusu hak kavramı kargaşaya geldiği için kanuna ve ahlâka aykırı yollardan
menfâat sağlamak mârifet sayılmaya başlanır. Bu yolların başında da rüşvet
vardır. Artık çocuğun kazâsız belasız doğmasından tutun, hastanın bakılmasına ve
ölünün bir mezar bulunup gömülmesine kadar her şey, ancak piyasa râyici bulunan
rüşveti ödemekle sağlanabilir. Bu ortamda, rüşveti haram sayan dînî ve ahlâkı
bulunmayan kimselerle inancı ve ahlâkı yüzünden rüşvete yaklaşmayan kimselerin
iş ve ticaret hayatında yarışmaları nasıl mümkün olacaktır?
4. Sigorta:
İslâm beklenmedik hâdiseler, kazâ, felâket ve afetler sebebiyle zarara uğrayan
kimseyi ayağa kaldırmak üzere devleti ve toplum dayanışmasını öngörmüştür. Önce
çeşitli topluluklar, iş kolları, gruplar kendi aralarında üyelik esasına göre,
İslâmî sigorta kuruluşları oluşturacaklar, üyelerin fona ödedikleri aidat
birikimi ile meydana gelen meblâğ kısmen yatırıma sevkedilecek, kısmen de
üyelerin beklenmedik zararlarını karşılamak üzere rezervde tutulacaktır.
Bunların yetişmediği yerlerde ise devlet devreye girecek ve özel fonundan zararı
karşılayacaktır. Buna karşı faizli kapitalist ekonomilerde ücretli (primli)
sigorta kurumları vardır. Çoğu banka ve bankerlere ait bulunan bu kurum ve
kuruluşlar, çeşitli sigortalama şekilleri ile topladıkları primlerin bir kısmı
ile sigorta taahhütlerini yerine getirirken, diğer önemli bir kısmını kendi
kasalarına maletmektedirler. İnsanların güven ihtiyaçlarını ve gelecek
korkularını istismar yoluyla şahsî kazanç sağlama esasına dayanan bu sigorta
şeklini İslâm âlimleri caiz görmemişler, bunun yerine İslâmî sigortayı tavsiye
etmişlerdir. İşte bu imkânın bulunmadığı çevrelerde, birçok iş ve hizmet için
sigorta mecburiyeti bulunduğundan, müslümanların haksız ve haram kazanç sağlayan
şirketlerin kucağına itilmeleri söz konusu olmaktadır.
5. Reklâm:
Yabancı çevrelerde reklâmlar, insanları tüketim delisi etmeye, isrâfı moda
haline getirmeye yöneliktir. Ayrıca reklâmda kullanılan yöntemler de çoğu defa
kadın ve yalanla yürümektedir. Bir yanda ürettiği veya sattığı mala, arzettiği
hizmete bunlarla sürüm kazandıranlar; öte yanda "yalansız, yeminsiz, hîlesiz,
kadınsız" mal satmaya, hizmet arzetmeye çalışanlar. İkinciler peşinen yarışı
kaybetmiş olmazlar mı?
6. Şirketler:
Sanayi inkılâbı ve kapitalizmin ortaya çıkardığı büyük şirketlerde, yönetim,
ortakların çoğunun irâdesi dışında yürütülmektedir. Şirketlerin hisse
senetlerine sahip olanların hakkı, bu senetleri alıp satmanın ve yıllık
gelirlerini almanın ötesine geçmemektedir. Şirket yönetimi, bu ortakların bağlı
bulundukları din ve ahlâk icabı râzı olmadıkları, olamayacakları faaliyetlerde
bulundukları, meselâ faizli kredi alıp verdikleri, rüşvete bulaştıkları, haksız
rekâbette bulundukları, caiz olmayan şekliyle reklâm ve pazarlama yaptıkları...
takdirde, ortaklar bundan sorumlu olduklarını hissetmekte, ortaklığı sürdürme
konusunda zorlanmaktadırlar.
7. Haksız rekabet ve hîle:
Hz. Peygamber (s.a.v.) "Bizi aldatan bizden değildir" buyurmuş, üretici ile
tüketici arasındaki vasıtaların, mal akışını ve fiyatları menfî mânâda etkileyen
davranışlarını yasaklamış, satım akitlerine samimî alıcı yahut satıcı olarak
değil de taraflara zarar vermek maksadıyla gelenleri kınamıştır. İslâm ahlâk ve
ahkâmının dışında yaşayan çevrelerde, tüccar ve sanayici kesimleri içinde
tarafların bazen kıran kırana savaştıklarını, birbirlerinin iflâsına, piyasadan
çekilmesine yol açan davranışlarda bulunduklarını görüyoruz. Aynı şeyleri
yapamıyan müslüman tüccar ve sanâyicinin bir başka sıkıntısı da bu yönden
gelmektedir.
Bu darboğaz örneklerini daha da çoğaltmak mümkündür. Bunlarla yetinerek çözümler
ve çıkış yollarını aradığımızda, eskiden yeniye ileri sürülmüş formüller ve
farklı yaklaşımlarla karşılaşıyoruz.
II. Çözümler, çıkış yolları:
1. İş ve ticaret hayatından çekilmek:
İş ve ticaret hayatına, şurasından burasından mutlaka bir haram karıştığını
düşünerek, dinde ihtiyat ve takvâ adına bu işlere girmemek, kendi irâde ve
kontrolü içinde olup biten küçük işlerle meşgûl olarak geçim sağlamak birçok
müslümanın takip ettiği yoldur. Bu davranış, ilk bakışta takvâya uygun ve makbûl
bir hareket gibi gözüküyorsa da mânevî faydası fertlere münhasır kalmaktadır.
Zararı ise topluma ve İslâm'ın geleceğine yöneliktir. Böyle bir yola
girildiğinde sermaye, bilim, teknoloji İslâm'a karşı olan toplulukların eline
geçecek, bu da toplum hayatında İslâm'ın sonu olacaktır.
2. Seçmek:
Ticaret ve ekonomik faaliyetler içinde haramın karışmadıklarını seçerek yalnızca
bu dallarda faaliyet göstermek. Bu da yine birçok şuurlu müslümanın seçtiği bir
yoldur. Bu yol, birincisine nisbetle daha aktif ve faydalı olmakla beraber,
ekonomik ve ticarî hayat bir bütün olduğu için, yabancı çevrede haramın
bulaşmadığı faaliyet sahaları bulmak imkânsız denecek derecede güçtür. Sistemin
mecbur kıldığı yerlerde (meselâ sigorta, teminat mektubu, kredi alış-verişi
dışında çeşitli banka muâmeleleri, rüşvet v.b.) haramdan uzak kalmak mümkün
olmayacaktır.
3. İslâm'ı lâikleştirmek:
Bazı kesimler ve şahıslar, problemi kökten çözüme bağlamak maksadıyla
İslâm-dünya hayatı ilişkisine yeni yorumlar getirmeyi denemektedirler. Bunların
başında da "İslâm'ı lâikleştirme" teşebbüsü gelmektedir. Bu yaklaşıma göre İslâm
"inanç, ibâdet ve ahlâk"tan ibarettir. Din prensip olarak dünya hayatına
karışmaz; onu insanların kendi biliş ve buluşları ile yürütmelerini ister. Din
kitaplarında dünya hayatı, siyâsî, hukûkî, ekonomik nizâm ile ilgili olarak yer
alan talimât tavsiye niteliğindedir ve kitapların geldiği zaman yaşayan
insanlarla ilgilidir... İş ve ticaret hayatı kendi kaide ve kanunlarına tâbîdir;
bunlar neyi gerektiriyorsa o yapılır; yapılanların ahiretle, dinle, helâl ve
haramla bir ilgisi yoktur..
Daha ziyade Hıristiyan Batıda gelişen lâiklik düşüncesinin, kültür
emperyalizminin bir uzantısını ve İslâm dünyasına hulûlünü aksettiren bu görüşü
İslâm ile bağdaştırmak mümkün değildir. Kur'ân-ı Kerîm, doğumdan ölüme kadar
insanın bütün hayatı, toplum nizâmının bütün cepheleri ile ilgili, kimi çerçeve
mahiyetinde, kimi detaylı hükümler getirmiştir. Bunları getiren âyetlerde, zaman
ve mekân üstü, mücerret ifadeler kullanılmış, uymayanlara dünya ve ahirette ağır
cezalar takdir edilmiştir. Sünnet kaynağı da, hem ifade, hem de uygulama halinde
aynı husûsu desteklemektedir. Örnek olarak faiz, yalan, rüşvet, hîle ve isrâfı
alabiliriz. İslâm ilimlerinden ve Arapça'dan az-çok behresi olan birisi çıkıp da
bunlar dünya hayatı, iş ve ticaret ile ilgili değildir, yahut da bunlar ilk
devir toplumu ile ilgilidir diyebilir mi? Meseleye nasslar açısından
baktığımızda varacağımız tek sonuç bu olduğu gibi eşyanın tabiatı da bizi aynı
sonuca götürmektedir. Çünkü insanın davranış motifleri, inanç, düşünce, ahlâk ve
alışkanlıklar olarak bir bütündür. Bir insanı mâbette ayrı, iş ve ticaret
hayatında ayrı düşünmek, kişiliğini bölmek mümkün değildir. Ayrıca iman, ibâdet
ve ahlâk olarak İslâm'ın varolabilmesi, gelişebilmesi, fert ve toplum hayatına
yön vermesi (hidâyet, sırât-ı müstakîm) ancak uygun çevre içinde mümkün
olacaktır. İşte dînin dünya hayatına düzenleyici olarak müdahalesinin asıl
sebebini bu zarûret teşkil etmektedir. Haram para ve haram lokma ile yapılan
ibâdetlerin makbûl olmadığını bildiren nasslar da bu gerçeğe ışık tutmaktadır.
4. Zarûret ruhsatından faydalanmak:
Zarûret, insanı istemediği bir davranışa iten, zorlayan durumdur. Bunu dînî
hayata uyguladığımız zaman şöyle diyebiliriz: "Zarûret, müslümanı, haram
kılınmış bir davranışa iten, zorlayan durumdur." Fıkıh âlimleri bu zorlayıcı
durumun sınırlarını tesbit etmeye çalışmışlardır. Ortaya çıkan görüşleri "önemli
ihtiyaçlar" çerçevesinde toplamak mümkündür. İnsanların ihtiyaçlarını: a)
giderilmezse hemen ölüme sebep olan, b) giderilmezse uzun vâdede ölüme ve yok
olmaya sebep olan, c) giderilmezse yalnızca lüksü ve rahatı ortadan kaldıran
ihtiyaçlar şeklinde üçe ayırmak mümkündür. Bunlardan ilk ikisi zarûret sayılmış
ve bunları karşılayan şeyler ve davranışlar, karşılayacak kadarı ile yetinmek
şartıyla mübah görülmüştür. Ölümle tehdit edilen bir kimsenin İslâm'a aykırı bir
söz söylemesi veya bir iş işlemesi birincisine, hastalık ve acının giderilmesi
için haram kılınmış bazı nesnelerin yenilip içilmesi, avret yerlerinin doktora
açılıp elletilmesi ikincisine örnektir. Yine fıkıhçılar, bir kimsenin haklı olan
bir işini başka türlü gördürememesi sebebiyle rüşvet vermesinin caiz olduğunu da
zarûret prensibine dayandırmışlardır. Zarûret ruhsatı, ilgili âyet ve hadîsler
yanında şu hikmete dayanmaktadır: Allah Teâlâ insanları yaratmış, onlara akıl ve
irade vermiş, bunları nasıl kullanacaklarını denemek üzere (imtihan için) dünya
hayatını takdir buyurmuştur. İnsanların dünyada yaşayıp denemeden geçmeleri,
asgarî hayat şartlarının teminine bağlıdır. Bu hayat şartlarının temini imkânsız
veya güç hâle geldiği zaman ise Allah, kullarının derhal veya uzun vadede yok
olmalarını değil, geçici olarak ilgili yasaklarını kaldırarak yaşamalarını murad
etmiştir.
Zarûret prensibini konumuza uyguladığımız zaman karşımıza, biri ferde, diğeri
topluma ait iki saha çıkar. Fert sahasında zarûret, ferdin temel ihtiyaçlarını
(yiyecek, içecek, mesken, giyecek, tedâvi giderleri, gerektiğinde yolculuk ve
taşınma giderleri...) sağladığı zaman son bulur; bunun ötesinde helâl-haram
sınırını gözetmesi gerekir. Toplum sahasında ise zarûret, toplumun hayat ve
gelişmesini sağlayacak asgarî şartların temini ile ortadan kalkar. Allah Teâlâ
İslâm toplumuna, din ve millet düşmanlarının gözünü yıldıracak güce sahip olma
vazifesini vermiştir. Bu gücün başında, askerî, ilmî, teknolojik ve ekonomik güç
gelmektedir. Müslümanlar yabancı çevrelerin zorlatması sebebiyle "bazı
yasakların geçici olarak kalkması" ruhsatından istifâde etmezlerse uzun vâdede
zayıf düşmeye ve yok olmaya mahkûmdurlar. Bu sebeple, zarûret ortadan kalkıncaya
kadar bu ruhsattan istifâde eder, oyunu çevrenin kurallarına göre oynayarak
güçlenirler. Burada dikkat edilmesi gereken iki husûs vardır:
a) Topluma ait zarûretin kazancı (ruhsatı) da topluma ait olacaktır. İslâm
toplumunun varlığını koruma ve güçlendirme maksadına yönelik ruhsatlardan
istifâde ederek fertlerin zenginleşmesi ve bu servetleri kendilerine ve
varislerine tahsis etmeleri caiz değildir.
b) Zarûret hali geçicidir, geçici olmalıdır. İslâm'ın öngördüğü düzen
gerçekleştiğinde zarûretlerin hem sayısı, hem de süreleri asgarî boyutlara
inecektir. Zarûret hâlini hava kirlenmesine benzetirsek, müslümanların vazifesi
bu kirli havada yaşama ruhsatından faydalanarak rahat etmeye çalışmak değil,
elde ettikleri imkânlarla havayı temizlemeye gayret etmektir. Bu temizleme
hareketine iş ve ticaret sahasını seçerek katılan müslüman için helâl lokma -iş
ve ticaretten kazancı ne olursa olsun- ortalama bir müslümanın lokması kadardır.
Kazancın geri kalanı temizleme amacına tahsis edilecektir.
***************************************************************
İslami Okul Okulların En Önemlisi