Kulliyatlar - 3. Sayfa
21. Yüzyıla Girerken Kimlik Meselemiz ve Misyonumuz">21. Yüzyıla Girerken Kimlik Meselemiz ve Misyonumuz
Giriş:
Tarih ve takvim bakımından dört yıl sonra gireceğimiz yeni bir yüzyılda (çağda,
üçüncü bin yılın ilk asrında) toplumumuzu belirleyen, bizi başkalarından ayıran
unsurlar ve millet olarak (veya başka bir yapıda) toplumumuza ve insanlığa
sunacağımız değerler ve hizmetler konusunda düşünmeye, fikir alış-verişine
tahsis ettiğimiz bu sohbette, asıl konuya geçmeden önce bazı kavramları açıklığa
kavuşturmak ve hem geçen, hem de başlamak üzere bulunan çağlar hakkında bir
değerlendirme yapmak gerekecektir. Konumuz bakımından açıklığa kavuşturulması
gereken kavramlar "çağdaşlaşma, Batılılaşma, Türkleşme, İslâmlaşma, köktencilik
ve uyarlamacılıktır."
Çağdaşlaşma: Bu kelimeye, "aynı fizik zamanı paylaşma" mânâsı verilmediği
açıktır; çünkü onu paylaşan toplumlar "çağdaş, çağın gerisinde, ilkel, ileri"
gibi sınıflandırmalara tâbî tutulmaktadırlar. Şu halde çağdaşlaşmaktan maksat
"belli bir kültür ve medeniyet düzeyini yakalamak, standartlaşan değerleri
paylaşmak"tan ibaret olsa gerektir. Kendilerine "ilerici, çağdaş, aydın"
vasıflarını lâyık gören bir kesim çağdaşlaşmayı bu mânâda kullanmaktadır.
Batılılaşma: Toplumların (çağımızda milletlerin) kendi öz kültür ve
medeniyetlerinden çıkarak, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa'nın temsil ettiği kültür
ve medeniyet ortamına girmeleri, Batılı milletlerden biri gibi olmalarıdır.
Teorik olarak ve uygulamada Batılı toplumlar göz önüne alındığında bu iki kavram
birbirinden biraz farklı olsa da, Doğulu ve Güneyli toplumlar bakımından
farksızdır; "çağdaşlaşmak Batılılaşmak demektir."
Türkleşme: Türk milliyetçiliğinin hedefidir. Günümüzde kafatasını ve saf kanı
ölçü olarak alan millet anlayışı ve Türkleşme idealinden, böyle bir idealin
temsilcilerinden söz edilemez. Biyolojik unsur devreden çıkınca geriye tarih,
kültür, coğrafya (vatan), ekonomi ve bu unsurların doğurduğu duygu ve şuur
kalmaktadır. Günümüzde en azından bir kesim Türkleşmeyi ve Türk
milliyetçiliğinin hedefini, yukarıda sıralanan unsurların dokuduğu milleti ve
millî değerleri öncelikli olarak korumak, geliştirmek ve kimliğin belirleyici
unsuru kılmak" şeklinde tanımlıyorlar.
İslâmlaşma: Rakip ideolojilerin söz konusu olmadığı devirlerde müceddid diye
anılan ıslâhçı âlimlerin yürüttükleri faaliyet (tecdîd) de bir bakıma
İslâmlaşmadır; burada İslâmlaşmadan maksat, İslâm'a yabancı din ve kültürlerden
gelen ve ona ters düşen katkıları temizlemek, İslâm'ı ilk saflığına
döndürmektir. Yabancı toplumların ve kültürlerin İslâm dünyasını istîlâsından
sonra bir ideoloji haline gelen İslâmlaşmanın mânâsı, İslâm toplumlarının
bağımsızlık kazanması, bağımsız toplumda -siyasî, sosyal, hukukî, ekonomik,
kültürel, ahlâkî... alanlarda- İslâm'ın hâkim düzen olarak uygulanması ve bu
toplumların bir şekilde birleşerek ümmeti teşkil etmeleridir.
Köktencilik ve uyarlamacılık terimleri, karşıt ideolojilerin çatışması durumunda
ortaya çıkmış çerçeve terimlerdir. Köktencilik, başka ideolojileri, sistem ve
kültürleri dışlayan, öz kültürün ve değerlerin temelleri üzerine oturan bir
programın ve yönelişin adıdır.1 Uyarlamacılık ise dışlama yerine uzlaşmaya,
alışverişe yönelmektedir.
Âdetâ sihirli bir hâle gelen, sözü edilince başka kanıtlara hâcet bırakmayan,
anılınca akar suların durduğu "çağdaşlık" ve "çağdaşlaşma", çağı yakalamak,
standart değerleri elde etmek, öngörülen seviyeyi tutturmak mânâsına geldiğine
göre, bu sisli ifadeleri açıklığa kavuşturmak ve muhtevâlarını ortaya koymak,
üzerine hüküm bina etmenin ön şartı haline gelmektedir. Kapanmakta olan son çağı
tanımlayan özellikler akılcılık, bilim, teknoloji, ilerleme, kalkınma, insan
hakları ve demokrasidir. Yirmibirinci yüzyıla da "görececilik, liberalizm,
çoğulculuk, küreselleşme ve barış..." sloganlarıyla girilmektedir. Bütün bu
değerlerin insanlık için ne ifade ettiğini, ne getirip ne götürdüğünü,
insanoğlunun mutluluk ve tekâmülünü nasıl etkilediğini ve buradan hareketle
-aynı yolda yürünecekse- gelecek yüzyılın da neler getireceğini görmek
maksadıyla Batılı düşünür ve analizcilerden uzunca bazı aktarmalar yapmakta
fayda görüyorum:
Çağdaş Batı, Batılı değerler ve Dünya Düzeni:
1. Değerler:
"Uzun zamandır sömürülmüş müslümanların, eski işgalci tarafından zorla kabûl
ettirilen yaşama biçimlerinden ve yasalardan kurtulma arzusu elbette haklıdır.
Çünkü bu yasamalardan ortaya çıkan dünya ve insan anlayışı, yalnızca Kur'ân'da
ifadesini bulan anlayışa kökten karşı olmakla kalmaz, aynı zamanda Batının
kendisini de ahlâkî iflâsa sürükler. Öncelikle bu Batılı yasamalar, Allah'a ve
böylece bütün mutlak değere başvuruyu, ilke olarak tümüyle dışlarlar; öyle ki,
insan hakları bildirgeleri, insanın ödevlerinin bir tekrarı ile birarada
bulunmazlar. Sonra bireylerden hareket ederler ve onlar arasında bir toplum
sözleşmesi; zenginlik ve güç eşitsizliğinin egemen olduğu bütün topluma bir
aldatmaca sözleşme yerleştirilir. Şu bir gerçektir ki, ateizm ve bireyselcilik,
İslâm'ın aşkınlık ve birliktelik temel değerlerinin de karşıtıdırlar. Bu
yasalar.... bozulmamış, tam insana yabancı yasalar... Çünkü Allah'ı ve O'nun
mutlak değerlerini hesaba katmayan bir toplum ve kendini bütün insanlardan
sorumlu olarak değerlendirmeyen bir birey insan-altı bir türe aittirler."2
"Lâik hümanizmin ilk günahı insanı Tanrı'dan ayırması, dîne ve Tanrı
buyruklarına karşı aklın, isteklerin ve içgüdülerin özgürlüğünü övmesiydi.
...Lâik hümanizm ikili bir görünüme sahiptir: toplumsal plânda, devlet gücünü
arttırmaktan başka bir amacı olmayan adlî ve bürokratik zorluklarla boğduğu
bireyin girişim özgürlüğünü kısıtlıyor. Etik planda ise düzensizlik ve
ahlâksızlıkla gittikçe değerini yitiren bir özgürlüğün avukatlığını yapıyor."3
"Sanat için sanat; yani insanî ya da ilâhî mesajı olmayan ve tüm modalara olduğu
gibi tüm ticarîleştirmelere katılan bir sanat."4
"1980'lerin çoğulcu ve ahlâken karmakarışık dünyası belki de eski, standart
modernist fikirlerle çözülemiyecek büyük problemlere sahiptir. Lâik ve rasyonel
çözümlerin Avrupa ve ABD'de bile iş görüp görmediği hiçbir sûrette kesin
değildir. Şimdi ve gelecek, İslâm için hem fırsatlar, hem de meydan okumalar
sunmaktadır."5
"Batı tipi kültür (Hıristiyanların tek tek gayretlerine rağmen, bilimleri
yönlendiremez ve sosyal adâleti kuramaz olmuş Hıristiyan kiliselerinin
köhneleşmesi yüzünden) bütün itibarıyla bilimlerde pozitivist, edebiyat ve
sanatlarda da nihilisttir. Her iki haliyle de bu kültür, insanın hayatının ve
tarihinin anlamını bulmasına yardım edemez. O yüzden de Batı kültürü, kaçışları
ve şiddetleriyle bireyciliğe ve milletler arasında 'terör dengeleri" kurulmasına
sebep olmaktadır.... Batı tipi iletişim (mass-media) Batıda ve Batıyı taklit
eden ülkelerde ticarî kazanç kaygılarının baskısı ve egemenliği altındadır. Batı
tipi iletişim demek şiddet, aşksız cinsellik yahut da katı ırkçılık ve
partizanlık temalarının istismarı demektir."6
2. Felsefe ve bilim:
"Bu yüzyılda iki kökten kesintiye şahit olduk:
Önce tarihte ilk defa olarak dünya çapında gerçekleşen iki savaşın kesintisi.
Sömürgeci güçlerin hegemonyası tüm gezegeni ateşler içine sürükledi....
Yeryüzündeki hayatın tüm izlerinin silinmesine ve üç milyon yıllık insan
destanının alabora olmasına imkân sağlayan yeni çağın bu ilk kurbanından sonra
Hindistan'dan Çin'e, Endonezya'dan Vietnam'a ve Cezayir'e kadar kan pahasına
elde edilmiş özgürlükler ve Lâtin Amerika'da zorla kabûl ettirilen
diktatörlüklerle birlikte sömürgeciliğin son çırpınışları görüldü. Bu hayatî
trajediden ve binlerce yıllık aşamalarına varıncaya kadar Batılı felsefeden ne
çıktı ortaya? Hiçbir şey! Yangından hiçbir yansıma yok, ama nihilizmleri ve
şaşkınlıkları ortada. Drama hiçbir katılım ve insanların sorularına cevap
vermeye yönelik hiçbir çaba olmamıştır."7
"İkinci kopmaya bilimlerin kökten değişiklikleri sebep oldu. Galilo ve
Descartes'tan beri klâsik fiziğin, Öklid'den beri geometri ve felsefenin üzerine
dayandığı temel kavramlar, yirminci yüzyılın başında, en azından otuz yıl
içinde, Einstein'ın görelilik üzerine (1905 ve 1915) iki makâlesiyle birlikte ve
kuantum fiziğinin -1910 ve 1925'e kadar özellikle Bohr, de Broglie, Blanck,
Heisenberg'le -doğmasıyla birlikte geçersizleşmiştir."8
"Klâsik Batılı bilimin geleneksel kurallarının iflâsı, bilgi teorilerinin
bolluğuna yol açtı. Platonculuğun yıkımını başlatan Kant devriminin az çok
bozulmuş tüm mirasçıları, mantıksal ampirizmden oluşan pragmatizmden ve söyleme
indirgenmiş bir gerçeklik üzerine kurulu yuvarlak lâflardan ibaret bir
yapısalcılıktan hareketle, içinde yenilikten ya da felsefeden hiçbir iz
barındırmayan 'yeni felsefe' diye, tersine bir deyimle adlandırdıkları şeyle, en
eski Atina safsatacılığının başlangıcına döndüler."9
"... Çağdaş Batı felsefesinin hayatımızın ve ölümümüzün anlamı üzerinde bizi
aydınlatmakla görevli olmadığı gibi, onlardan doğan problemi çözmek gibi bir
işlevi de yoktur. O bir kavram tekniğidir ve bu daraltıcı anlayış içinde
-politikacıların Üçüncü Dünya kavramında topladıkları- tüm diğer dünyaların
bilgeliklerini; yani sonu endüstrileşmeye ve körükörüne gelişmeye varmamış ve bu
gelişimi, insanî olmayan "gizli bir tanrı"; -ölçüsüz ve delice bir
silâhlanmadan, sömürgecilik ve sömürgecilik- sonrası savaşlardan, hayatın bütün
boyutlarını körelten ya da yıkan bilimci ve teknokratik bir totalitarizmden
insan kurbanları isteyen acımasız bir tanrı-haline gelmemiş tüm kültürleri
bilinçlice dışlayarak yalnızca Batılı gelenek ile yetinir."10
"Öğretici bilimler (instructional) küllî hakikatle değil, sadece hakikatin
-sâyelerinde sonuç elde edilebilecek- parça veya veçheleriyle ilgilendiklerinden
yalnızca kendi sonuçlarıyla yargılanmaları yerindedir. Bilimin hakikati meydana
çıkardığı, bilimsel olarak kanıtlanmış, kesin, sarsılmaz, güvenilir bilgiyi
doğurduğu ve bu biricik yeteneğin ona diğer herhangi bir beşerî faaliyetten daha
yüksek bir statü sağladığı iddiası biraz dikkatli biçimde araştırılma
ihtiyacındadır. Çok sayıda farklı teorilerimiz olabilir; içlerinden herhangi
biri kanıtlanabilir mi? Tasvîrî (descriptive) bilimlerde kanıtlama asla mümkün
değildir; burada sınıflamalar, gözlenen düzenlilikler, spekülasyonlar, farklı
makûliyet derecelerindeki teoremler olabilir. Bilimsel kanıtlama (isbat) sınırlı
olarak ancak öğretici bilimlerde mevcût olabilir; çünkü ancak akıllarımız ve
ellerimizle kendi kendimize yaptıklarımız kanıtlanabilir. Akıllarımız geometri,
matematik veya mantık yapabilir; dolayısıyle işleyebilen talimâtlar verebilir ve
böylece kanıt tesis edebiliriz. Aynı derecede, ellerimiz içinde maddenin de yer
aldığı birçok ameliyelerden başarıyla geçebilir, dolayısıyla -önceden,
belirlenmiş sonuçlara nasıl ulaşılacağına dair- talimâtlar verebiliriz, böylece
kanıtlamayı gerçekleştirebiliriz. Talimâtlara dayalı olarak yapma olmaksızın
kanıtlama olamaz."11
"Modern çağın en etkili öğretisi olan evrim öğretisi... tasvîrî bilimlere
aittir... Bu öğreti kendisini, biyolojik değişimin sistemli bir tasviri ile
sınırlamakla yetinmeyip, onu kanıtlama ve açıklamanın öğretici bilimlerde
sunuldukları biçimde kanıtlamaya ve açıklamaya yeltenmesi, çok fecî sonuçları
olan felsefî bir hatadır."12
"Yirminci yüzyıl düşüncesinin kendisini bu sahtekârlıktan kurtarmadaki
iktidarsızlığı, Batı medeniyetinin çöküşüne sebep olabilecek bir
başarısızlıktır. Çünkü hiçbir medeniyetin konfor ve hayatta kalma faydacılığını
aşan anlam ve değerlere bir inanç -yani bir dînî iman- olmaksızın yaşaması
mümkün değildir. (Evrim öğretisi de bir iman [inanç] olduğu halde ona
inanmayanlar bilimsel düzlemde değil diye) yuhalanacak ve her türlü bilimsel
jargon kullanılarak susturulacaktır... Halbuki deney yoluyla ne doğrulanabilen,
ne de yanlışlanabilen kapsamlı açıklayıcı kuramlara daldığı zaman tasvîrî bilim
ilmî ve meşrû olmaktan çıkar. Bu tür kuramlar bilim değil, imandır."13
(Görünmez bilgi alanının, görünür alandan sonsuzca daha büyük olduğunu
bilmeyenler, et, kemik ve madde alemine dalıp kalırlar.) "Görünmezin öğretimi
geleneksel olarak dînin işlevi olageldi ve din, Batı medeniyeti tarafından
terkedildiğinden, bu öğretimi sağlayacak hiçbir şey kalmamaktadır. Batı
medeniyeti sonuçta, beşerî varlık düzeyindeki hayatın gerçek sorunları ile
başedemez hale geldi. Onun aşağı düzeylerdeki ustalığı soluk kesecek kadar
güçlüdür; ama esas olarak beşerî meselelere gelince hem cahil, hem
yetersizdir."14
3. Batının yaşadığı kriz:
"Kur'ân bize 'Eğer Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, yerde ve gökte kaos
olacaktı' der.15 Batılı dünyanın mevcut durumunun bu temel gerçeklikten daha iyi
kanıtı ve açıklaması olamaz. İster ateizm resmî olarak Doğuda ilân edilmiş
olsun, ister Batılı ülkelerde sözü edilmeksizin uygulansın, evrensel olanın
bütün kısmî çıkarların üzerinde önceliğe sahip olduğu gerçek bir toplumun canlı
ilkesi olan tek bir Allah'ın unutuluşu, vahşî hayvanların dalaşı gibi karşı
karşıya gelmiş bireylerin ve grupların güç ve büyüme isteklerinin, çıkarları ve
tutkularının kargaşalı bir şekilde boşalımına ulaştı. (Genel gidiş üzerinde
etkisiz yaşayan bir Hıristiyan azınlığın iç hayatı hariç, Allah'tan yoksun
dünya, yerini gerçek bir çoktanrıcılığa bıraktı. Batılı dünyamız yalnızca ateist
değildir, çoktanrıcıdır. Her birey ve her grup parayı, gücü, tekniği,
cinselliği, ulusu, ideolojiyi, büyümeyi kendi içinde bir amaç, mutlak bir değer
olarak görerek kendi arzusundan (hevâ) bir tanrı ediniyor. Kendisine hizmet
edeni bağnazlaştıran ve parçalayarak yiyen, yayılmasına karşı gelen diğer bütün
değerleri ve başka tüm insanî varlıkları tepeleyen sahte, etobur bir tanrı."16
"Batı insanı, araçlarda zengin, amaçlarda yoksul olmuştur. Bilgisinin
hiyerarşisi bozulmuş, bir değerler hiyerarşisini üzerine yerleştireceği zemini
kaybettiğinden irâdesi felce uğramıştır."17
4. Dünya Düzeni:
"Karşılıklı ekonomik bağımlılıklardan ötürü tüm uluslar, kimi zaman hammaddeler
ihraç ederek veya gazoz meşrûbatında uzmanlaşmış bir çokuluslu şirketi kabûl
ederek, kimi zaman aya adam yollayarak, uzaya telekomünikasyon uyduları
yerleştirerek, kıtalararası nükleer başlıklı füzeler yaparak ve büyük teknik
gelişmeleri gerçekleştirerek -ki bunlar insanlığın en acil ihtiyaçlarını
giderecek nitelikte değildir- ama onun çok küçük bir bölümünün, yani Batı
toplumunun yaşam koşullarını büyük ölçüde değişikliğe uğratan bir durumun ortaya
çıkmasına katkıda bulundular. Varlığı teknikçi sisteme bağlı olan ve bizi
yaşamımızın her alanında koşullandıran sosyo-ekonomik örgütleniş biçimi fecî bir
adâletsizliği simgelemektedir. Kendimizi öylesine bir gidişe kaptırmışız ki,
tekniğin dönüşüme uğrattığı bu dünyanın başka türlü olabileceğini ve olması
gerektiğini hayal bile edemiyoruz. (Bunu hayal edenlerin de dile getirmeleri,
mesela uzay mekiğinin insanlık için hiçbir anlamı olmadığını söylemeleri de bir
cesaret meselesidir.) ...İkinci Dünya Harbinden sonra Amerikalılar tüm
kapitalist dünyadaki hakimiyetlerini resmîleştirmek üzere bir kurumsallaşmaya
gitmemekte isabet ettiler. Bir yandan sahip oldukları nükleer şemsiye bir vakıa
idi ve herkes bundan kendine göre bir sonuç çıkarma durumunda idi. Diğer yandan
ekonomik güçleri ve teknolojik ilerilikleri siyasal ve kültürel üstünlük
sağlamaları için yeterli idi. Önce sömürgeci ülkelerin parçalanmasını teşvik
ederek (halkların özgürlüğü adına) Üçüncü Dünyanın bütününü sermayelerine
açtılar. Daha sonra GATT çerçevesinde Raund'lara girişerek kendi çıkarlarına
işleyecek bir serbest ticaret düzeni ve rekâbet alanını genişlettiler. Bununla
sermayenin dünya ölçeğinde hareket edebilme ve uluslararasılaşma yolu açılmış
oldu. Böylece yeni tip bir imparatorluğun, ekonomik imparatorluğun kurucusu
oldular. Sermaye imparatorluğunun geçen yüzyılların askerî-politik
imparatorluklarıyla bazı ortak yanları da vardır: Bu, merkezi iktidar tarafından
empoze edilmiş bir "pax romana" değildir; fakat öyle bir ekonomik, malî, teknik
ve örgütsel bütünleşmedir ki, sanayileşmiş ülkeler arasında eski dönemin
çatışmalarını imkânsız hale getirmiştir. Biçimsel olmayan iktidar hiyerarşisinin
dağılımı kapitalist düzeni ayakta tutup iktidarın üstünlüğünü sağlamaktadır. Tüm
toplumlara uygulanabilir yasalar artık yoktur, ama aynı hukûkî ortamda benzer
ilke ve değerlere göre yaşamayan, yasallığın sahte perdesiyle örtülmüş ve her
alanda orman yasalarının geçerli olduğu insan toplulukları vardır. Resmî bir din
yoktur, ama ilerlemeye iman etmede de kusur yoktur. Sirklerde artık gladyatörler
yoktur, ama seçim kampanyası sirkleri de en az onlar kadar eğlenceli
olabilmektedir. Artık Romalıların ekmeğini pişirip onları dinlendiren köleler
olmayacak, ama zengin ulusların ihtiyacını karşılamak için (uzay mekiği ihtiyacı
dahil) köleleştirilmiş halklar vardır. Roma imparatorluğu kadar haksızlık ve
ıztırap üzerine kurulmuş ve geçmişteki birçok hakimiyet ilişkisini ortadan
kaldırmış bu imparatorluğun yıkımdan kurtulabileceğine inanmak için aşırı
karamsar olmak gerekir... Sanayileşmiş dünyanın çıkmaza saplanması mukadderdir,
ancak bu tek başına trajik bir hedef değildir. Ekonomik teknik evrim bir
felâketle sonuçlanacağına göre kendi kendine yıkılması daha iyidir. Batı
uygarlığının ve onun ürünü olan sistemin sonunun gelmesi, kör bir sona doğru
sürüklediği insanlığın sonunun gelmesinden daha iyidir..."18
"Üçüncü dünyaya empoze edilen iktidar sisteminin ve üretim tarzının geleneksel
toplumsal dokuyu nasıl tahrip ettiği üzerinde durmak yersizdir. Sonuç ortadadır.
Ne var ki, bu durumdan sanayileşmiş kapitalist ülkeler de daha iyi nasiplenmiş
değillerdir. Onlar da birkaç eksen üzerinde ilerleyen bir sosyal çözülme ile
karşı karşıyadırlar. İşsizliğin ve yoksulluğun artması, suçluluğun hızla
yükselişi, ulusallığın ulusları parçalamaya götürecek kadar zayıflaması,
toplumun bir bölümünün el yordamıyla yeniden örgütlenmeye yönelmesiyle birlikte
giden ideolojik karşı koyuş..."19
5. Modernleşme, Batılılaşma:
Modern olmak bir müslüman için Batının, yani çöküş diyarının ne büyüme
modellerini, ne de kültür modellerini taklit etmektir. Bu uygarlık bugün can
çekişmektedir... İslâm'ın geleceği Batının hâli ve geçmişi değildir.
Teknolojinin zararsız olmadığının, bütün teknoloji transferlerinin -eleştirel ve
seçici değilse- yerli değerlere sahip yaratıcı güçleri yok edebilen bir büyüme
modelini, bir uygarlık anlayışını ve yaşama biçimlerini getirmekle
sonuçlandığının açıkça bilincinde olmak gerekir. (Bunun aksinin sonuçları Meiji
dönemini başlatan Japon imparatoru ve Mısır'da M. Ali Paşa'da görülür.)20
Batı hayranlarını, Batıyı daha iyi bilen ve bu kültür içinde yetişmiş bulunan
kalemler ve kafalar aracılığı ile iknâ etmek maksadıyla hayli uzun tuttuğumuz bu
nakillerin ortaya koyduğu sonuç, ilerici ve çağdaş olmanın ölçütleri sayılan
değerlerin tutarsız ve tartışmalı olduğudur. Post-modernistler de son otuz- kırk
yıldan beri modernizmi ve aydınlanmacı Batı medeniyetini kıyasıya eleştirmekte
ve sorgulamaktadırlar.
Kimliğimizin İki Unsuru ve Çağdaşlık:
Müslüman Türk milletinin kimliği iki unsurdan oluşmaktadır: Müslümanlık ve
Türklük. Türklük tabiî ve fıtrî (yaratılıştan gelen), edinilmesi kişinin elinde
ve iradesinde olmayan bir unsurdur. Müslümanlık ise tarihen sonradan edinilmiş,
halen de edinilmesi kişinin irâde ve ihtiyarında bulunan bir unsurdur. Ferdin
varlığı topluma, toplumun varlığı ise başka toplumların var olmalarını ve ayakta
durmalarını sağlayan güç ve değerlerin benzerine veya dengine sahip olmaya
bağlıdır. Bu güç ve değerlere sahip toplumlar çağdaş, sahip olmayan toplumlar
ise çağın gerisinde olarak kabûl edilmektedirler. Aşağıda bu üç özelliğin
varoluş ve meşrûiyet açılarından birbiri ile ilişkisi ele alınacaktır.
1. Müslümanlık ve Türklük:
Varoluş açısından bakıldığında müslümanlık kavimler, ırklar, mekânlar ve
zamanlar üstüdür; varlığı belli bir ırka, kavme, zaman ve mekâna mahsûs ve bağlı
değildir. Bugün yeryüzünde İslâm'ı din olarak seçmemiş, benimsememiş milletler
vardır, bugün müslüman olan toplumlardan bazıları da -Allah korusun!- gelecekte
İslâm'ı terkedebilirler, ancak bütün bunlara rağmen müslümanlık tarihi, kültürü,
medeniyeti ve mensupları ile varlığını sürdürmüştür ve sürdürecektir. Türklük
ile müslümanlık arasındaki varoluş bağı gölgeli ve tartışmalı olmakla beraber
tarihte İslâm'ı din olarak benimsememiş bulunan Türk boylarının ırkî ve kavmî
özelliklerini de koruyamadıkları, zaman içinde köklü bir kültür değişimine
uğradıkları görülmüştür.
Meşrûiyet açısından Türklüğe göre müslümanlık, bu kavmin oniki asır önce
benimsediği, bağlandığı bir dindir. Türkler müslüman olduktan sonra millî
değerlerinden önemli bir kayba uğramamışlar, buna karşı çok önemli kazançlar
elde etmişler, İslâm'a yatkın fıtratlarını geliştirerek büyümüşler; öldürücü,
yıkıcı, sömürücü olarak değil, adâlet, hakkaniyet, hizmet ve yüksek ahlâkî
değerlerin temsilcisi olarak cihan hâkimiyeti mefkûresine ulaşmışlardır. Türklük
ile müslümanlığın imtizacından doğan bu büyük medeniyetin gerileme sebeplerini
yine bu iki unsurda aramak çelişkiye düşmek olur. Biz bu sebepleri -ileride
bahse konu edineceğimiz- çağdaşlaşma unsurunda arayacağız.
İslâm dînî fıtrîdir; insanın fert ve toplum olarak yaratılıştan gelen, tabîatı
icabı olan vasıf ve özelliklerine uygundur, bunlarla örtüşmektedir. "Allah'ın
insanlara yaratırken verdiği mahiyetten (fıtrattan) ibaret olan tevhid dînine
kendini ver; sağlam din işte budur, fakat insanların çoğu bilmezler"21
meâlindeki âyet fıtrat ile hak din arasındaki bağı ifade etmektedir. İnsan
türünü diğerlerinden ayıran akıl, irade, estetik duygu gibi fıtrî özellikler
yanında insan gruplarını, topluluklarını birbirinden ayıran özellikler de
vardır. Kur'ân-ı Kerîm bunlardan ikisine işaret etmektedir: "Allah'ın
işaretlerinden biri de sizi topraktan yaratmasıdır, sonra siz zaman içinde
yeryüzüne yayılan insan nev'i oldunuz.... O'nun işaretlerinden biri de gökleri
ve yeri yaratması ve sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır.
Bilenler için şüphesiz bunlarda büyük işaretler vardır."22 İnsanlar bir kökten
geldikleri halde yeryüzüne dağılıp çoğalıyorlar, dilleri ve renkleri farklı "alt
neviler", gruplar oluşturuyorlar. Renk biyolojik farklılıklara, dil ise kültür
farklarına işaret eden anahtar kelimelerdir. Yine âyette geçen "insanların
dağılıp yerleştikleri yeryüzü" insan gruplarının bağlandığı, sahiplendiği
toprağa; yani coğrafî unsura işaret etmektedir. Biyolojik, kültürel, coğrafî...
özelliklerin biraraya getirdiği, birleştirdiği insan gruplarına Kur'ân-ı
Kerîm'de "kavim" denilmektedir. Yakından uzağa soy ilişkisi ise "şa'b, kabîle,
aşiret" gibi kelimelerle ifade edilmiştir: "Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir
dişiden yarattık, ve tanışmanız için sizi boylara (şu'ûb) ve kabilelere ayırdık,
şüphe yok ki Allah nezdinde en kıymetli olanınız O'na isyandan en fazla sakınır
olanınızdır; Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır."23
Kur'ân-ı Kerîm'de "millet" kelimesi "toplumun dîni"24, "ümmet" kelimesi ise "bir
peygambere, bir dîne... mensup insan topluluğu, gruplar" mânâsında
kullanılmıştır. Bugün bizim millet dediğimiz toplum yapısını ifadeye en yakın
kelime "kavim"dir (Arapça'da el-kavm). Kur'ân-ı Kerîm'e göre insanlar bir kökten
(topraktan), sonra bir ana-babadan (Âdem ile Havvâ'dan) yaratılmışlardır. Aynı
kökten gelmelerine rağmen yeryüzüne dağılmışlar, dilleri ve renkleri farklı
kılınmış (farklılaştırılmış), farklı kelimelerle ifade edilen gruplara,
topluluklara (cemâat ve cemiyetlere) ayrılmışlardır. Bütün bu oluşma ve
gelişmeler fıtrat (yaratılış) icabıdır, tabiîdir, Allah'ın irâdesi ile olmuştur.
Ayrıca birçok âyet ve hadîs yardımlaşma, ilgilenme, dayanışma, koruma
konularında yakınlara öncelik vermektedir. Akraba, arkadaş, komşu, hemşehri...
bu mânâda "yakınlar" içinde yer almaktadırlar.25 İstisnâî durumlar dışında zekât
sarfında da bu önceliğe riâyet edilmiştir. Hem geçmişin, hem gelecek nesillerin,
hem de hâlen üzerinde yaşayanların hakkı bulunan yurdun (mülkün) korunması
İslâm'ın önemli amaçları arasındadır. İnsanın, diğerlerine nisbetle yakınlarına
daha fazla sevgi duyması da tabiîdir. Bütün bu tabiîlik, fıtrîlik ve teşvikler
göz önüne alındığında "aynı tarihi, kültürü (dînî, dili, âdetleri, zevkleri...)
yurdu, mensubiyet şuurunu paylaşan insanların millet, kavim gibi bir isim
altında bir grup teşkil etmelerine, bu grup içinde birbirini daha ziyade
sevmelerine, korumalarına, dayanışmalarına, kültürlerini (ümmet camiâsına
nisbetle alt-kültürlerini) geliştirmelerine ve bir değer olarak insanlığa takdim
etmelerine" bu mânâda bir milliyete, hatta gerektiğinde milliyetçiliğe İslâm'ın
bir diyeceği yoktur. Yeter ki bu milliyetçilik, ümmetin diğer gruplarıyla (diğer
İslâm kavimleri ve milletleriyle) ilgiyi kesmeye, bütünlüğü bozmaya, onlara ve
diğer insan gruplarına haksızlık etmeye, İslâm öncesi inanç ve âdetlere dönerek
dînin zedelenmesine sebep olmasın! Şüphe yok ki, İslâm'ın öngördüğü ve
müslümanları dâvet ettiği toplum yapısı ümmettir. Burada ümmetten maksat "Hz.
İbrâhîm'in (a.s) ismini koyup26 geliştirdiği, soyundan gelen son Peygamber
Muhammed Mustafa (s.a.v.) ile tamamlanan dîne (İslâm'a ve bu mânâda millete)
mensubiyet râbıtası ile birbirine bağlı insanların ve grupların oluşturduğu
toplum yapısıdır." Bu toplumun fertleri birbirinin kardeşidir27, bu toplumun
yurdu bütün mü'minlerin yurdudur, bu toplum, İslâm'ı din olarak benimsememiş,
başka bir dîne mensup olmuş millet ve ümmetlerden ayrı ve farklı, onları kendi
câmiasına dâvet eden, insanlığa alternatif bir dünya görüşü ve hayat düzeni
sunan bir ümmettir. Siyâsî, sosyal, ekonomik, hukûkî bağlar ve bağlantılar
yanında bir üst kültüre bağlılık bu ümmetin gruplarını birleştirmiş ve
bütünleştirmiştir.
M. Âkif'in deyişiyle:
Müslümanlık sizi gâyet sıkı, gâyet sağlam
Bağlamak lâzım iken, anlamadım, anlıyamam
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?
Birbirinden müteferrık bu kadar akvâmı
Aynı milliyyetin altında tutan İslâm'ı
Temelinden yıkacak zelzele kavmiyyettir
Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir.
Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez
Son siyasetse bu, hiç böyle siyaset yürümez
Sizi bir âile efrâdı yaratmış Yaradan
Kaldırın ayrılık esbâbını artık aradan
Siz bu dâvada iken yoksa iyâzen billah
Ecnebîler olacak sâhibi mülkün, nâgâh!
...
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
...
Birinin ırzı heder, diğerinin hûnu helâl
İşte ey unsur-ı ısyân, bu elim izmihlâl
Seni tahrik eden üç-beş alığın marifeti
Ya neden beklemiyordun bu rezil âkıbeti
Hani milliyyetin İslâm idi kavmiyyet ne
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine
Arnavutluk ne demek, var mı şerîatte yeri
Küfr olur başka değil, kavmini sürmek ileri
Arabın Türke, Lâzın Çerkese, yahut Kürde
Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerede
Müslümanlıkta anâsır mı olurmuş? Ne gezer
Fikr-i kavmiyeti tel'in ediyor Peygamber.
Bir kavmi, bir etnik gruba mensup olmayı ileri sürerek ümmet bütünlüğünü bozmak,
tefrika çıkarmak Hz. Peygamber'in (s.a.v.) lânetlediği bir davranıştır.
Müslüman olmak, kavmiyet (bugünkü mânâda milliyet) bağını, İslâm kardeşliği
bağına tâbi kılmak demektir. İslâm bağı bütün bağların üstündedir. Birbirine
İslâm bağı ile bağlanmış etnik grupların, kavmiyyeti bir ideoloji haline
getirerek ümmet birliğini bozmaları karşısında M. Âkif'in haklı isyânını
yukarıdaki şiirlerinde gördük. Ancak bir kere bağ bozulup ümmet birliği
dağılınca, her parça kendi başının çaresine bakmak durumunda kalınca M. Âkif'in
-bir geçiş dönemi olmak üzere- kavmiyyetin, ırk asâletinin, İslâm'a hâdim bir
milliyetçiliğin, müsbet mânâda altını çizdiğini görüyoruz:
Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl
Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet, bu celâl
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey nazlı hilâl
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl
İslâm'ın mensuplarını dâvet ettiği câmia (ümmet) gerçekleştiği takdirde hiçbir
müslüman fert ve grup bu câmianın dışında kalmayacak, ona dahil olacaktır.
Milliyet ve milliyetçilik bu câmianın dışında kalmaya ittiği ve sebep olduğu
zaman -İslâm yönünden- meşrûiyetini kaybeder. Böyle bir câmia fiilen
gerçekleşmemiş veya bozulmuş olursa müslümanların gruplar (bu arada kavimler,
milletler) halinde birlikler, toplum yapıları oluşturmaları, birlik ve
değerlerini korumak için gerekli tedbirleri almaları tabîî ve zarûrîdir. Bu
zarûretle karşı karşıya bulunan grup (topluluk, toplum) bugün anlaşılan mânâda
bir millet ise milliyetin temel unsuru (kimliğin belirleyici ögesi) İslâm
olacaktır. Toplum, mevcut yapısını tarihî bir zarûret ve ârıza olarak görecek,
imkânların elverdiği ölçüde ümmet yapısına geçmeyi, bu yapıda birleşmeyi amaç
edinecektir. Bu kayıt ve şartlar içinde ve bu mânâda bir milliyet ve
milliyetçilik meşrûdur ve günümüzde zarûrîdir. Bugün dünyada elliden fazla İslâm
ülkesi vardır ve müslümanların kimlikleri üç unsurdan oluşmaktadır: Dîni,
kavmiyeti ve ülkesi. Günümüzde bir müslüman "T.C. vatandaşı, Müslüman, Türk",
"İran İ.C. vatandaşı, Müslüman, Farsî", "A.B.D. vatandaşı, müslüman, zencî"...
şeklinde tanımlanmaktadır. Müslüman hangi ülkenin vatandaşı ve hangi kavmin,
etnik grubun mensubu olursa olsun her şeyden önce müslümandır, sonra bir ülkenin
vatandaşıdır, sonra da bir etnik grubun mensûbudur. Bu sıra bozulmadığı, her bir
unsurun hakkı verildiği, amaç bölünme değil, bütünleşme olduğu müddetçe
müslümanlar arasında kimlik farkı kısmen tabîî ve kısmen zarûrî olarak meşrûdur,
zararsızdır, faydalıdır, "tanışmanız, tanımlanabilmeniz için" buyruğuna
uygundur.
2. Türklük ve çağdaşlık:
Çağdaşlığa ister "Batı standartları ve değerlerine ulaşma" mânâsı verilsin,
ister "Batınınkine denk ve alternatif bir kültür ve medeniyeti temsil etme"
mânâsı verilsin hâlen bütün dünyada milletler ve ülkeler vardır, her bir millet
kendi öz kültürüne sahip çıkmaktadır ve millî menfâatine öncelik tanımaktadır.
"Globalleşme, küreselleşme" kavramlarının pratikte yeri yoktur, yahut -daha
doğrusu- dünya hâkimiyetine oynayan milletlerin ve birliklerin amaç, strateji ve
taktiklerini ifade etmektedir. Buna göre Türklük ve Türkleşme ile çağdaşlaşma
arasında bir çelişki mevcut değildir. Meşrûiyet açısından türkleşme ile
çağdaşlaşmanın birbirine bakışı farklı, problemli ve tartışmalıdır.
3. Müslümanlık ve çağdaşlık:
Varoluş açısından İslâm'sız bir dünya hayatı ve çağın gerisinde kalan bir İslâmî
hayat mümkündür; ancak yalnızca aklına güvenen, ilâhî irşada kulaklarını tıkayan
bir insanlığın et, kemik, toprak seviyesinden yücelere çıkması, kâinâtın
gözbebeği ve insân-ı kâmil olması mümkün değildir. Her an hareket ve gelişme
içinde olmayan, kendini -özünü bozmadan- yenilemiyen, maddî ve mânevî güç
bakımından çağın gerisinde kalan müslümanların da varlıklarını devam ettirmeleri
imkânsız gibidir.
Meşrûiyet bakımından modernistlerle post-modernistlerin dîne başkışı farklıdır.
Aydınlanma devrini takip eden modernist düşünceye göre insanlığın ilerlemesi,
özgürleşmesi ve insanlığını gerçekleştirmesi, dînin baskı ve hakimiyetinden
kurtulmasına bağlıdır. İnsana yol göstermek için (mürşid olarak) akıl ve beşerî
bilgi yeterlidir. Din sosyal bir olgudur. Fertlerin vicdanlarında kalmalı;
siyâsî, sosyal, ekonomik, hukûkî, hatta ahlâkî hayatı düzenlemesine, bu sâhalara
girmesine izin verilmemelidir. Eğer bir din -meselâ İslâm- bu sâhalara girme ve
düzenleme istidadı ve meyli taşıyorsa, ya tamamen toplum hayatından
uzaklaştırılmalı, yahut da reforme ve modernize edilerek kendi kabı olması
gereken vicdanlara çekilmelidir. Bu sebeple -modernistlere göre- sosyal hayatı
düzenlemeye kalkışan din ve bu kalkışmalar -ki bazıları bunu fundamentalizm,
köktencilik kelimeleriyle ifade etmektedirler- meşrû değildir, buna izin
verilemez.
Post-modernistlere göre mutlak gerçeklik de, mutlak değerler de yoktur;
görecelik vardır. Bu düşüncenin sosyo-kültürel ve politik uzantısı katılımcı
demokrasi, sivil toplum ve çoğulculuktur. Dînin verileri de; aklın verileri de
mutlak doğru ve mutlak iyi olmadığına göre her fert ve her grup kendi
doğrularını, iyilerini yaşayabilmeli, biri, diğeri üzerinde baskı ve hakimiyet
kurmaya kalkışmamalı, özgürlükler kısıtlanmamalıdır. İslâm da bir din ve düşünce
sistemi olduğuna göre bunu benimseyenlerin bütünüyle yaşamaları tabîî
haklarıdır.
İslâm'a göre müslümanların, Batılılaşma mânâsında çağdaşlaşmaları caiz ve meşrû
değildir; çünkü çağdaş Batının kültür ve medeniyetine temel (alt-yapı) teşkil
eden varlık ve bilgi anlayışı ile değerler sistemi İslâm'ınkine ters
düşmektedir. Bunun tabîî bir sonucu olarak Batı'nın dünya görüşü, insan ve
kâinat anlayışı, sistem ve düzenleri -genel mânâda- İslâm'a aykırıdır. İslâmın
meşrû gördüğü, mensuplarını teşvik ettiği çağdaşlaşma, "insanlığa alternatif
kültür ve medeniyet, dünya görüşü ve düzeni sunmaktır. Yalnız akla değil, vahiy
artı akla dayalı olan bu kültür ve medeniyeti koruyabilmek ve insanlığa
sunabilmek için gerekli bulunan bilim, güç ve teknolojiye sahip olmaktır." Bu
mânâda çağdaşlaşamayan müslümanlar geride kalırlar ve kalmışlardır.
Müslümanların bu mânâda çağdaşlaşabilmelerinin önemli şartlarını şöylece
sıralamak mümkündür:
a) Kendi kültür ve medeniyetlerini tanımak ve kendilerine güvenmek.
b) Bunun için gerçek mânâda "millî" bir eğitim seferberliği ilân etmek.
c) İslâmı doğru anlamak ve alternatif teorileri, sistemleri, projeleri ortaya
koyabilmek için ictihad kapısını açık tutmak, samimî müslüman ve gerçek âlim
olan "müctehidler" yetiştirmek.
d) Asırlardan beri insanlığın ortak gayretleri sonucu ortaya çıkmış, elde
edilmiş bulunan dünya bilgisi ve teknolojilerini alırken süzgeç kullanmak; bu
bilgi ve teknolojileri kültürel bağlarından temizlemek ve sonuçlarını İslâmî
amaçlar açısından kontrol altına almak.
e) İslâm dünyasının dağınıklığına mutlaka bir çare bularak olabildiğince geniş
ve sıkı işbirlikleri sağlamak, müslümanların beyinlerine ve servetlerine sahip
çıkmak, sömürülmeye son vermek, yüce amaçlar uğruna kullanılacak güçlü bir
ekonomiye ve teknolojiye sahip olmak.
f) Siyasî irâdeyi bu amaçlara yönlendirebilmek için halkı eğiterek şuurlandırmak,
yönetilen-yöneten, aydın-halk ikiliğini, farklılığını, çatışmasını ortadan
kaldırmak, baskı-tepki ilişkisine son vermek.
Eğer bunlar gerçekleşirse, önce dünyanın bir parçasında, sonra belki bütün
dünyada şirk yerine tevhid, kölelik yerine hürriyet, zulüm ve sömürü yerine
adâlet ve âdil paylaşma, insanları hayvanlaştıran, birbirinin kurdu yapan ahlâk
anlayışı yerine onları kardeş kılan, yücelten, örtülü kalmış kabiliyet ve
kapasitelerini harekete geçirerek bilgi ve mutluluklarını artıran ahlâk anlayışı
hâkim olacak, insanlar yaratılış amacına doğru ilerleme imkânına
kavuşacaklardır. İslâm'ın nihâî gâyesi budur.
Bu konuyu, benzer düşünceleri paylaşan kalemlerden bazı nakillerle mühürlemek
istiyorum:
Mehmet Âkif'ten:
(Japonya örneği)
Medeniyyet girebilmiş yalnız fenniyle
O da sahiplerinin lâhık olan izniyle
Dikilip sahile binlerce basîret, im'an
Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan
Garbın eşyası eğer kıymeti haizse yürür
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür
...
(Hindistan örneği)
Besliyormuş bereket versin o iklîm-i kadîm
"Rahmetullah"a muâdil daha yüzlerce hakîm
Ulemâ var ki: Huzurunda bugün Garb eğilir
Rûh-i edyânı görür, hikmet-i Kur'ân'ı bilir
Hele hayran kalır insan yetişen gençlere de
Bunların bir çoğu tahsil eder İngiltere'de
Sonra dindaşlarının rûhu olur, kalbi olur
Çünkü azminden, ölüm çıksa, o dönmez sokulur
Öyle maymun gibi taklîde özenmek bilmez
Hiss-i milliyyeti sağlamdır onun eksilmez
Garb'ın almışsa herif ilmini almış yalınız
Bakıyorsun eli san'atlı, fakat tırnaksız
Fuhşu yok, içkisi yok, himmeti yüksek, gözü tok
Şer'-i ma'sûma olan hürmeti bizlerden çok
...
O kanâat de şudur: Sırr-ı terâkkînizi siz
Başka yerlerde teharrîye heveslenmeyiniz
Onu kendinde bulur yükselecek bir millet
Çünkü her noktada taklîd ile sökmez hareket
Alınız ilmini Garb'ın alınız san'atini
Veriniz hem de mesâînize son sür'atini
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız
Çünkü milliyyeti yok san'atın, ilmin yalnız
İyi hatırda tutun ettiğim ihtarı demin
Bütün edvâr-ı terâkkîyi yarıp geçmek için
Kendi mâhiyyet-i rûhiyyeniz olsun kılavuz
(Millî ve mânevî değerlerinizin kılavuzluğunda hareket idin.)
Çünkü beyhudedir ümmîd-i selâmet onsuz.
....
Mütefekkirleriniz anlamıyorlar sanırım
Ki çemenzâr-ı terâkkîde atılmış her adım
Değişir büsbütün akvâma, cemââte göre
Başka bir kavmin izinden yürümek çok kerre
Âdetâ mühlik olur; sonra ne var, her millet
Gözetir seyr-i tekâmülde birer ayrı cihet
Bir de hatırlamıyorlar ki, umûmen beşerin
Daima koştuğu son maksada yükselmek için
Tutacak silsile akvâma değildir hep bir
Belki her millet için ancak o mahiyyettir
Ki kopar kendisinin rûh-i umûmîsinden
Şimdi bir kavmin içinden mütefekkir geçinen
Zümre evvelce bu mahiyyeti takdîr ederek
Sonra kaç safhası mevcûd ise tenvîr ederek
Çekecek oldu mu önden ilâhi feneri
Arkasından da cemâat yürür artık ileri.
R. Garaudy'den:
"İslâm prensiplerinden hareketle bir başka kültür modeli teklif edip ortaya
koyabiliyor muyuz? Evet mi, hayır mı?... Kur'ân prensiplerinden hareketle bir
başka iletişim modeli teklif edip ortaya koyabiliyor muyuz? Evet mi, hayır mı?
Bir iletişim modeli ki, orada öncelikle yayınlanacak ve duyurulacak olanlar,
cinayetler veya sapkınlıklar olmayacaktır. Aksine bütün öncelik, insanî yüzlü,
yani ilâhî bir geleceği kurmak için, halkların derinliklerinde doğmakta ve
gelişmekte olan husûsları açığa vuran olaylara verilecektir.
"Yukarıdaki iki problemi çözebilirsek işte o zaman dünyada hakîki şerîat, yani
İslâm kanunu hâkim olacaktır. Hakiki şerîat baskı değil, aksine ve her şeyden
önce sosyal adâlet demektir. Bu ilâhî düzende bütün yeteneklerini rahatça
sergileyebilmesi için, bütün teknik, politik ve ruhî imkânlar herkesin hizmetine
sunulacaktır. Allah tarafından çizilen "doğru yolda" kullanması ve yeryüzünde
ilâhî düzeni gerçekleştirmesi için, insanoğluna Allah tarafında bahşedilmiş olan
bütün yeteneklerini serbestçe kullanabilme şansı verilecektir.
"İslâm bugün, doruğa ulaştığı dönemlerdekinden çok daha büyük yayılma imkân ve
perspektiflerine sahiptir. Çünkü Amerikan modeli ile Rus modelinin çifte ve
kesin iflâsı karşısında, başarısızlıktan ötürü hayatta kalması tehlikeye girmiş
bir dünyaya İslâm yeniden umut verebilir. Kendisini çare bulunmaz bir çöküşe
mahkûm eden, kısırlaştırıcı bütün "ictihad" sedlerinin ötesine taşıp bir
zamanlarki ihtişâmını sağlamış olan hayat verici prensiplere tekrar kavuşmasını
bilirse, İslâm bunu başarabilir."28
1. Daha geniş bilgi için bu ciltte yer alan "Siyasî ve Sosyal Hayatımızın Bazı
Meseleleri" başlıklı yazı özellikle önerilir.
2. Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, s. 254.
3. Gilles Kepel, Tanrının İntikâmı, Çev. S. Kırmız, s. 164. Krş; Garaudy, age.,
s. 139.
4. Garaudy, age., s. 270.
5. J.O. Voll, İslâm, Çev. Aydın, Şişman, Demirhan, s. 16.
6. Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, Çev. C. Aydın, s. 151.
7. Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, Çev. A. Z. Ünal, s. 51.
8. Garaudy, age., s. 51, 154.
9. Garaudy, age., s. 54-55.
10. Garaudy, age., s. 50-51.
11. E. F. Schumacher, Aklı Karışıklar İçin Kılavuz, Çev. M. Özel, İz Yayıncılık,
İst. 1990, s. 127, 129.
12. Schumacher, age., s. 132.
13. Schumacher, age., s. 136-137.
14. Schumacher, age., s. 92.
15. Kur'ân: 21/22.
16. R. Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, s. 269 vd.
17. Schumacher, age., s. 75.
18. François Partant, Kalkınmanın Sonu, Çev: F. Başkaya, s. 111-121.
19. Partant, age., s. 122.
20. Garaudy, age., s. 288.
21. Rûm: 30/30.
22. Rûm: 30/20, 22.
23. Hucurât: 48/13 (Aşiret için bkz. Şuarâ: 26/214; Tevbe: 9/24; Mücâdele:
58/22).
24. Yûsuf: 12/37.
25. Nisâ: 4/36.
26. Hacc: 22/78.
27. Hucurât: 49/10.
28. İslâm ve İnsanlığın Geleceği, s. 151 vd.
*****************************************************
İslâmî Harekette
Aydın ve Ulemâ
Sizce aydın ve ulemâ kimdir? Bizde aydın (mektepli) ve ulemâ (medreseli) ikiliği
niçin olmuştur. Aydın ve ulemâ hangi özellikleri itibarıyla fonksiyoneldir,
önemlidir?
Bence aydın ve ulemâ farklı iki sosyal kesim değildir. İlim aydınlatıcıdır;
bilgisizliğin (cehâletin) karanlık bıraktığı sâhaları aydınlatır. Gerçeğin
bilgisine ulaşmış bulunan kimse aydınlanmıştır, aydındır; çünkü âlimdir.
Gerçeğin bilgisi fizik dünyada genellikle beşerî bilgi vasıtaları ile, fizik
ötesi dünyada (bu dünya ile ilgili olarak) ilâhî talîm ile (vahiy ve ilham ile)
elde edilir. Gerektikçe Allah Teâlâ, dünya ile ilgili olup, beşerî bilgi
vasıtaları ile bilinebilecek husûslarda da çeşitli sebep ve hikmetlere dayalı
olarak bilgiler vermiştir; bu bilgiler ile, beşerî bilgiler arasında daima
mutabakât vardır (sarih akıl ile sahih nakil arasında çelişme olmaz). Âlimim
diyen birisi çıkar da vahiy dışı bilgi kaynaklarının verdiği kesin bilgileri
inkâr ederse cahildir. Aydınım diyen biri de çıkar "beşerî bilgi kaynaklarının
ulaşamadığı bilgileri inkâr eder, bu nevi gerçekleri yok sayarsa" cahildir;
bunların ikisine de günlük konuşma dilinde âlim ve aydın denilse bile bunlar
cahildir, ilimden ve aydınlıktan uzak kalmışlardır.
Müslüman-Türk ilim ve kültür tarihinde okumuşların, mektepli-medreseli şeklinde
ayrılmaları oldukça geç devirlerde, daha ziyade Meşrûtiyetten sonra
görülmektedir. Bundan önce bizde "aydın" tabirine rastlanmamakla beraber, kavram
olarak "âlim aydındır, aydın da âlimdir." Osmanlının son zamanlarında medreseler
bozulup, ıslâhından da ümit kesilince, bunları oldukları gibi bırakıp, ülkenin
muhtaç olduğu teknisyen, teknokrat, eğitimci, idareci... elemanları yetiştirmek
üzere çeşitli mektepler açılmıştır. Bu mekteplerin büyük bir kısmının
programlarında dînî bilgiler yanında müsbet ilimlere de yer verilmiştir. Yeni
mektepler mezun verip mezûnlar da toplum içinde yerlerini almaya başlayınca
ortaya tâbir caiz ise iki okumuş tipi çıkmıştır: mektepliler ve medreseliler.
Ancak bu iki tip arasındaki önemli fark, din karşısındaki tavır ve dünya görüşü
değil, eğitim ve bilgi farkıdır. Ülkemizde dünya görüşleri farklı ulemâ ve aydın
tiplerinin zuhûru cumhuriyetin ilânından sonradır. Bu son dönemi de ikiye
ayırmak gerekir: 1950 öncesi ve sonrası. Birinci dönemde ülkede resmî din
tahsili veren bir mektep bulunmadığı gibi, mevcut mekteplerin programlarından da
din maddesi tamamen çıkarılmış, yalnızca din aleyhinde propagandaya izin
verilmiş, hatta bu husûs teşvik edilmiştir.
Bu resmî yaklaşım ve uygulama karşısında halk, cumhuriyet öncesi mektepler ile
medreselerden kalma okumuşlara (bunlara bir mânâda ulemâ da denebilir)
sarılmışlar, dîne yan bakan okumuşlardan (bu tip aydınlardan) uzaklaşmışlardır.
Bu devrin aydınları, Batıda yaşanan Aydınlanma devrinin aydınları gibi, bilgiyi
semâdan değil yerden, akıldan alıyorlar, Hâtemu'l-enbiyâ yerine Auguste Comte'a
iman ediyorlardı.
Müslüman toplumlar belli bir iman ve hayat nizâmı içinde yaşamaya alışmışlardır.
Onlar için hayatın bir gâyesi vardır: Allah kulluğu... Başka her şey bu ulvî
gâye için uygun vâsıtalar olarak yaratılmış ve verilmiştir. Gerek dünyaya ait
işlerde ve ilişkilerde ve gerekse özel mânâsıyle ibâdette Allah kulluğunun nasıl
gerçekleştirileceği, kısmen detaylı, genel olarak prensipler halinde Kitab ve
Sünnet'te yer almıştır. Boş bırakılan sâhalar ise ana kaynakların ışığında akıl
işletilerek (ictihad ile) doldurulacaktır. Müslüman, kulluk bilgisini ya bizzat
kaynaklardan alır, yahut da bilenlere sorar; bilgi almadan yola çıkmaz, adım
atmaz. İşte bu noktada, İslâm toplumlarında ulemânın önemli rolü başlamaktadır.
Müslümanlara gerçekleri anlatacak, onlara dünya ve ahirette mutluluğa erme
yolunu gösterecek olanlar âlimlerdir.
Günümüzde İslâmî harekete aydının mı, ulemânın mı öncülük edeceği meselesi
tartışılmaktadır. Sizce aydın mı, ulemâ mı öncü olmalıdır? Öncü olması
gerektiğine inandığınız aydın ve ulemânın bu ülkede somut bir karşılığı var
mıdır? Bir başka söyleyişle aydının fonksiyonunu üstlenen ulemâ, ulemânın
fonksiyonunu üstlenen aydın tipinin bu ülkede mevcûdiyetinden bahsedilebilir mi?
Yukarıda açıklamaya çalıştığım aydın-âlim anlayışıma göre bu ikisi aynıdır;
aydın âlimdir, âlim aydındır. Burada "aydın"dan maksadımız, Allah'ı unutup,
kendine ve müsbet ilme tapan yeni putperestler değildir; bundan maksadımız her
bir gerçeği, kendine mahsus ilim kaynağı ve metod sayesinde öğrenmiş, öğrenme
cehdi sarfetmiş, böylece cehaletin karanlığından ilmin aydınlığına çıkmış
insandır. Ülkemizde 1950'lerden sonra resmî din öğretim ve eğitimi veren
mektepler açılmış, doğuda ve batıda özel gayretler ile de bir hayli insan
yetişmiştir. Bunların içinde, bizim anladığımız mânâda aydın -bunlara İslâm
aydını, yahut müslüman aydın diyebiliriz- kişiler vardır ve bunlar İslâmî
harekete öncülük edebilirler, etmelidirler ve etmektedirler.
Müslüman aydın ve ulemâ karşısında birbirine karşı var olduğu gözlemlenen
güvensizlik ve kuşku hakkında neler söylemek istersiniz? Sizce bunun sebebi
nedir? Bu güvensizlik veya karşıtlık (mektepli-medreseli karşıtlığı) nasıl
giderilebilir? Bu konuda neler önerirsiniz?
Önce kelime ve tabirlere verdiğimiz mânâda anlaşmak gerekir. Ben yukarıdaki
satırlarda "Batı tipi aydın, müslüman aydın, mektepli, medreseli" terimlerini
nasıl anladığımı açıkladım. Bu son soruda karşıtlıklarından söz edilen iki tip
bunlar değildir. Yanlış anlamıyorsam sorudaki tipler, cumhuriyetten sonra
mekteplerde okuyarak yetişmiş müslümanlar ile medreselerde okuyarak yetişmiş
müslümanlardır. Bu noktada tarihin, kısmen de olsa yeniden yaşandığına şahit
olduk; medreseliler dünyadan bîhaber geçmişin bilgisini tekrarladılar,
mektepliler de içinde bulundukları şartlar içinde boğuldular, yahut bunaldılar.
Ancak yine de her iki grup içinden, azımsanmayacak sayıda "âlim, okumuş,
müslüman aydın" çıktı. Bunlar rahatlıkla birbirleri ile diyalog kurmakta, hizmet
ve işbirliği yapabilmektedirler. Yapılacak şey geçici, maksatla ilgisi
bulunmayan, şahsî, dünyevî, bilgi eksikliğine dayalı farklılaşmaları,
karşıtlaşmaları bir yana bırakıp iş ve gönül birliği etmek, eksikleri
tamamlamada yardımlaşmak, düşmanın oyununa gelmemek, ilmi ve gerçeği rehber
edinmek, meşvereti elden bırakmamaktır.
*********************************************************
Dünden Bugüne Dînî Tebliğ ve İrşâd
(Seminer Özeti)
Giriş:
Teblîğ ve irşâdın mânâ ve önemi:
Teblîği "hak dîni bilmeyen kimselere onu ulaştırmak, doğru bilgi sahibi olmasını
sağlamak, inanması için gayret göstermek" mânâsında, irşâdı ise "hak dîni tam
veya eksik olarak bilen ve ona inanan kimselerin ilim, amel, ihsan ve ihlâs
konularındaki eksiklerini gidermek için gerekeni yapmak" mânâsında kullanıyoruz.
Teblîğin hedef kitlesi daha çok inanmayanlardır, irşâdın hedef kitlesi ise
müslümanlardır. Müslümanların henüz ergenlik çağına gelmemiş çocuklarını da bu
bakımdan müslüman saymak yerinde olur.
En azından Hz. İbrahim'den (a.s) bu yana29 adı İslâm olan hak dînin son kitabı "Kur'ân-ı
Kerîm", son peygamberi de Muhammed Mustafa (s.a.v.)'dir. İnsanlar çoğalıp
gelişerek yaşamaya devam ettikleri halde yeni peygamberlerin gelmeyecek olması,
son dînin ümmetine önemli bir yeni vazife yüklemektedir: teblîğ ve irşâd. Bu
vazife gereği bilmeyen ve inanmayanlara gerçeğin bilgisini ulaştırmak, bilip
inandığı halde eksiklik içinde olanları tamamlamaya çalışmak ümmete düşmektedir.
Allah Rasûlü'nden (s.a.v.) ümmetine intikal eden en önemli sünnet budur. Hem
irşâdı, hem de teblîği içine alan "dâvet" kelimesini kullanarak, "Allah'a
çağıran (dâvet eden), inancını yaşayan ve şüphesiz ben müslümanlardanım diyen
kimseden, sözce daha güzel olan kim vardır?"30 buyuran Rabbimiz buna benzer daha
nice âyette irşâd ve teblîği teşvik etmiş; ... Burada bulunanlar, bulunmayanlara
teblîğ etsin!" buyuran Allah Rasûlü (s.a.v.) de daha nice hadîsi ile Kur'ân
âyetlerini teyid buyurmuştur.
Günümüzde "din eğitimi ve öğretimi" ile irşâd, çeşitli araçlardan istifâde
ederek İslâm'ı müslüman olmayanlara götürmek, öğretip anlatmak, sevdirmeye
çalışmak sûretiyle de teblîğ vazifesi yerine getirilmektedir.
Bu seminerde önce tarih boyunca kullanılan din eğitimi ve öğretimi vasıtaları
ile usûlleri ele alınacak, arkasından günümüzde diğer din mensupları ile
müslümanların faaliyetleri gözden geçirilecek, sonunda da yapılması gerekenler
üzerinde düşünülüp tartışılacaktır.
I. İslâm Tarihi Boyunca Din Eğitimi ve Öğretimi:
1. Mescit ve camilerde:
a) Peygamber Mescidi:
Rasûlullah (s.a.v.) zamanında Medine Mescidi, içinde eğitim ve öğretimin de yer
aldığı şu fonksiyonlara zemin teşkil ediyordu:
1. İbâdet yeri.
2. Millet meclisi, siyâsî ve idârî meselelerin müzâkere edilip karara bağlandığı
yer.
3. Milletlerarası siyâsî görüşme salonu; Benî-Sakîf ve Necrân örnekleri.
4. Eğitim ve öğretim yeri (okul); mescid en çok bu iş için kullanılmıştır.
5. Kimsesizler yurdu, geçici barınak; Suffe Ashâbı gibi devamlı kalanlardan
başka, çeşitli sebeplerle evinden ayrılanlar da geçici olarak mescidde
kalmışlardır; Hz. Ali'nin "Ebû Türâb" lâkabını almasına sebep eşi ile yaptığı
hafif bir münâkaşa üzerine gelip mescidde yatması ve uyurken toprağa belenmesi,
Rasûlullah (s.a.v.)'in onu bu şekilde bulması olmuştur.
6. Sosyal yardımlaşma ve dayanışma merkezi; borçludan evlenmek isteyen bekâra,
kuraklığa marûz kalmış bölge insanından yoksul düşmüş kimseye kadar her dert ve
problem sahibi mescide gelir ve derdine dermân bulurdu.
7. Mahkeme salonu; genellikle davalara burada bakılır ve hükme varılırdı.
8. Geçici hastane; daha çok savaşlarda mescid hastane haline getirilmiş,
gerektiğinde çadırlar kurulmuş ve yaralılar tedâvi edilmiştir.
9. Devlet misâfirhanesi; Necrân hıristiyan toplumunun temsilcileri bir sulh için
Medine'ye geldiklerinde mescidde misâfir edilmişler ve hatta burada kendi
dinlerine göre ibâdetlerini de yapmalarına izin verilmiştir.31
10. Kültür ve san'at merkezi; mescidde zaman zaman Sûdanlı ve Habeşistanlılar,
bizdeki kılıç kalkan oyunu gibi oyunlar oynamışlar, Hassân b. Sâbit şiirler
okumuş, bunları sahâbe, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve eşi Hz. Âişe dinleyip
seyretmişlerdir.32
İbâdetten istirâhât ve eğlenceye kadar birçok dînî, sosyal ve kültürel
faaliyetin mescitte yapılması, fert ve toplum olarak müslümanların bütün
faaliyetlerinin din dışında değil, din içinde bir bütün teşkil etmesini,
hepsinin kulluk şuuru içinde cereyan etmesini sağlamış, bunun böyle olduğunun da
bir göstergesi olmuştur.
b) Camiler:
Zaman içinde mescid ve camilerin fonksiyonları değişmiş, buralarda daha ziyade
ibâdet, eğitim ve öğretim faaliyetleri yürütülmüş, diğer hizmetler için başka
mekânlar ve kurumlar vücûda getirilmiştir.
Selçuklu devrinde, 11. asrın son çeyreğinde kurulan medreseden önce İslâm tedrîs
sistemi "cami öğrenimidir". Camiler, ibâdet saatleri dışında birer okuldur.
Camilerin bu fonksiyonu cumhuriyet dönemine kadar devam etmiş, medrese ve mektep
öğretimine büyük katkıda bulunmuştur. Selâtîn camileri birer yüksek okul, diğer
camiler ise ilk ve orta öğretim seviyesinde okullar gibiydi. Cami dersleri
genellikle halka da açık derslerdi. Camide ders okutan hocaya "ders-i âmm"
denirdi, ilmî hey'et önünde rü'ûs imtihânı vererek bu unvânı alan müderrisler,
dersi özet halinde anlatırlar, sonra serbest olarak soru ve cevap faslı başlar,
ders bu şekilde yürürdü. Herkesin serbest soru hakkı bulunduğu için müderrisin
âlim ve uyanık bir kişi olması gerekirdi, aksi halde tutunamaz, karşısına çıkan
bilgili ve zekî kişiler karşısında mahcup olurdu. Cami dersleri sabah, öğle ve
ikindi namazlarından sonra verilirdi.33
Başlangıçtan beri camilerde hutbeler, ilim ve zikir halkaları, imamların sohbet
ve nasihatleri önemli eğitim ve öğretim vasıtaları olmuştur.
2. Mahalle Mektebi ve Kur'ân Kursları:
Hemen her mahallede ve köyde vakıflar tarafından kurulmuş mahalle mektepleri ve
Kur'ân kursları vardı. Bu kurumlar ilköğretim veriyorlar, Türkçe, yazı,
aritmetik, Kur'ân ve genel din bilgileri okutuyorlardı.
Bazı cami ve mescitlerin yanında Kur'ân kursları "dâru'l-kurrâ" ve hıfz kursları
"dâru'l-huffâz" vardı. Buralarda önce Kur'ân-ı Kerîm'in yüzünden okunması
öğretilir, sonra kâbiliyeti olanlara Kur'ân ezberletilirdi.34
3. Medreseler:
Medrese, 11. asrın sonlarında Selçuklular tarafından kurulmuş ve 19. asrın
başlarına kadar Osmanlılarda da esas eğitim ve öğretim kurumu olarak kalmıştır.
Medresedeki dersler, halka açık olan cami dersleri ile yine camilerdeki halka
derslerinden esas olarak ayrılmıştır. Eğitimcileri, din ve devlet görevlilerini
yetiştirmek üzere kurulan medreselere, bu maksada uygun yaş ve kâbiliyette
öğrenci alınmış, öğrenciler vakıflar ve zenginler tarafından himaye edilerek
isteyen mutlaka öğrenimini tamamlayabilmiştir. Medrese dersleri belli kitap ve
programlarla öğrencilere yönelik bulunmakla beraber burada halk eğitimi de ihmal
edilmemiştir. Halk bazı günler düzenlenen ikindi derslerine ve ders-i âmmların
derslerine katılmışlardır. Ayrıca medrese öğrencileri, medreselerin tatile
girdiği üç aylarda ülkenin dört bucağına dağılarak (cerre çıkarak) hem
öğrendiklerini halka anlatmış, bir nevi staj yapmışlar, hem de öğrenimlerine
devam için gerekli olan harçlıklarını çıkarmışlardır. Karahanlı ve Gaznelilerden
beri merkeze bağlanan ve sistemli, sâbit (iktidarlara göre değişmeyen) eğitim
politikasına tâbî kılınan medreselerde din-devlet çatışması da olmamıştır.35
4. Tekkeler:
Hz. Peygamber (s.a.v.) mescidindeki "Suffe bölümü" İslâm'da mektep ve
medreselerin ilk örneği olduğu gibi, tekkelerin de ilk ve ideal örneğidir.
Sonradan medreselerde öğretime, tekkelerde ise eğitime ağırlık verilmiş, fakat
her iki kurumda diğer kanat da ihmal edilmemiştir.
"Başlangıçtan son devirlere kadar tekkelerin tarihi incelendiğinde bu
müesseselerin her şeyden evvel bir dînî-tasavvufî eğitim ve bunu bilfiil yaşama
yeri olduğu derhal göze çarpar... Kuzey Afrika ülkelerinde 11. yüzyılda tekkeler
Sünnîlik çerçevesinde ve Gazzâlî'nin sistemine uygun olarak bir din ve tasavvuf
eğitimi sürdürüyor ve geniş halk kitlelerinin İslâm'ı kavramasına yardımcı
oluyordu... Derviş gruplarının Selçuk topraklarında açtıkları tekkelerde
yürütülen yoğun bir dînî-tasavvufî eğitim faaliyeti, her bakımdan bir oluşum
içinde olan 13. yüzyıl Anadolu'sunda bilhassa din ve kültür birliğini oluşturma
açısından oynadığı mühim rol ile en çok göze çarpan bir vâkıadır."36
Medrese ve mekteplerin yeterince yaygınlaşamadığı zamanlarda ve göçebe
topluluklar içinde tekke bu boşluğu doldurmuş, halka din öğretim ve eğitimi
vermiştir.
"Nefsini tarikât zevkinden uzak tutabilen insanlar az olmuştur. Dînî imanın
yanında tarikât zevk ve neşvesi, Türk toplumunun asırlar boyu mânevî gücü,
teselli kaynağı ve hayat neş'esi durumunda kalmıştır. Padişah ki, insan oğlunun
elde edebilmesi mümkün her türlü maddî imkânı nefsinde toplamış adam demektir,
tarikât zevkinden uzak kalamamıştır... Anadolu ve Rumeli'nde mütevâzı, sevimli
gönül ve san'at adamları olan, çevrelerinde san'at ve tasavvuf sevgisi telkinine
çalışan şeyhler... önemli rol oynamışlardır... Cumhuriyet Türkiyesi'nde
tarikâtler sadece kanunen yasaktır. Fakat her tarikât hayatını devam
ettirmektedir. Zaten aksi mümkün değildir. Zira tamamen vicdan ve zevk
meselesidir."37
5. Ev ve oda sohbetleri:
Daha çok kış gecelerinde ve fırsat bulunduğunda diğer gün ve gecelerde evlerde
ve odalarda (toplantı, sohbet, misâfir ağırlama gibi maksatlarla, hâli vakti
yerinde olan kimseler tarafından yapılmış, ayrılmış ev ve odalar) sıkça yapılan
toplantılarda dînî ve tarihi kitaplar okunmuş, bunlar üzerine sohbetler
yapılmıştır. Cumhuriyetin ilk otuz yılında dahi devam eden bu çeşit
toplantılarda kadınlar Ahmediye, Muhammediye, Sîretü'n-Nebî, Envâru'l-Aşıkîn
isimli kitapları, erkekler de daha ziyade Taberî Tarihi, Tibyân, Mevâkib ve
Konyalı Vehbi Efendi tefsirleri, Ebâ Müslim-i Horasânî, Battal Gazi, Kerbelâ
kitaplarını okumuşlar, bunlar üzerine konuşmuşlardır. Camilerde olduğu gibi
evlerde de tarih boyunca mevlîd ve mukabele (Kur'ân-ı Kerîm hatmi) okunmuştur.
Radyo ve televizyonun sohbet kültürümüzü imha etmesinden önce eş dost akraba
ziyaretlerinde de sohbetler yapılır, dînî edep ve atmosfer içinde geçmişten,
gelecekten bahsedilirdi.
6. Aile ve çevre:
Batı kaynaklı hürriyet ve ferdiyet anlayışı ülkemizi istilâ etmeden önce
toplumumuzda aile, komşu, mahalle, işyeri; millî ve dînî eğitim, sosyalleştirme,
kültür aşılama bakımlarından önemli birer mektep görevi yapmışlardır. Eskiden
herkesin diğeri üzerinde, dînî ve ahlâkî hayat bakımından kontrol ve eğitim
hakkı vardı; kusur münasip bir dil ve üslûb içinde söylenir, gerekli ıslâh
tedbirleri alınır ve buna kimse itirâz etmez, "sana ne, sen ne karışıyorsun,
benim hürriyetim var..." demezdi.
II. Günümüzde Halkın Din Eğitimi:
Günümüzde halkın din eğitimi konusunda araştırmalar yapan bir sosyal bilimci,
sosyalleşmenin bir eğitim ve öğretim sürecinden ibâret bulunduğuna şu satırlarla
açıklık getiriyor: "... Manevî dînî kültür unsurları ancak eğitim ve öğretim
sâyesindedir ki, yaşlı kuşaklardan genç kuşaklara aktarıldıkları gibi, aynı
zamanda yeni yetişmekte olan kuşakların şahsiyetlerinin teşekkülünde önemli bir
rol oynarlar. Esasen kişinin, toplumda dînî kişiliğini kazanması, bu tür bir
eğitim ve öğretim sürecinden ibaret bulunan 'bir sosyalleşme'ye bağlı bulunmakta
olup, gerçekte din, her şeyden önce bir eğitim ve öğretim meselesi olarak
karşımıza çıkmaktadır... Buna göre dînî sosyalleşme kişinin, toplumun dînî
kültür unsurları, değerleri, sembolleri ve modellerini alarak kendi şahsiyetine
mâl etmesi ve böylece dînî kişiliğinin oluşmasından ibarettir..."
Araştırmacı bir batı Anadolu köyü ile Erzurum ili ve çevre köylerinde yaptığı
araştırmaların sonucunu şöyle ifade etmektedir: "Araştırma bölgemizde deneklere
yönelttiğimiz "Dînî bilgileri nereden öğrendiniz?" sorusuna karşılık olarak elde
ettiğimiz cevaplardan onların, dînî bakımdan sosyalleşmelerinde aileleri,
kitaplar, hocalar, Kur'ân kursları ve okulun önemli ve temel birer ajan ve etken
oldukları anlaşılmaktadır. Aynı şekilde ailenin dışında kalan sosyal çevre,
kitle araçları (mass media) ve nihâyet caminin de sosyalleşmede önemli payı
bulunmaktadır.38
1987 yılında İstanbul'da yapılan bir kurultaya sunduğumuz tebliğde halkın, din
eğitim ve öğretimini şu kaynaklardan aldıklarını tesbit etmiştik: Diyanet İşleri
Başkanlığı (Merkez ve taşra teşkilatlarında görev yapan çeşitli kademelerdeki
elemanlar ve din görevlilerinin eğitim ve öğretim faaliyetleri), tarikâtler,
hasta okuyanlar, radyo ve televizyon yayınları, görüntülü ve görüntüsüz basın ve
yayın, sohbetler, merâsimler (nikâh, düğün, sünnet, cenâze, doğum, ölüm
sonrası... yapılan merasimler, dualar ve toplantılar). Bunlara okul öncesinde
aileyi, örgün eğitimde ise okulları ve kursları eklemek gerekir.
Bunlardan bir kısmını biraz daha yakından görmekte fayda vardır:
a) Diyanet İşleri Başkanlığı:
1924 tarih ve 429 numaralı kanun bir "Diyanet İşleri Reisliği" kurmakta ve buna
"Yüce İslam Dîninin itikâd ve ibâdetleri ile ilgili işleri yürütme ve ibâdet
yerlerini yönetme" görevini vermektedir.
1965 tarih ve 633 sayılı kanun ise "İslâm Dîninin inançları, ibâdet ve ahlâk
esasları ile ilgili işleri yürütmek, toplumu din konusunda aydınlatmak ve ibâdet
yerlerini yönetmek üzere; başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı
kurulmuştur" demek sûretiyle başkanlığa "halka din eğitim ve öğretimi verme"
vazifesini de yüklemiş bulunmaktadır.
Başkanlık "Din İşleri Yüksek Kurulu" ve "Dînî Hizmetler ve Din Görevlilerini
Olgunlaştırma Dairesi", "Yayın Müdürlüğü", ve cami hizmet ve faaliyetleriyle bu
görevi yerine getirmeye çalışmaktadır.
Bu hizmet ve faaliyetler içinde dergi ve gazete, görüntülü ve görüntüsüz
yayınlar, belli günlerde tertip edilen konferans, seminer ve ihtifaller,
armağanlı yarışmalar önemli rol oynamaktadır.
Cami hizmetlerine gelince:
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında sayıları on iki bin olan camiler bugün seksen
bini bulmuştur. Ülkemizde bir yıl içinde bin beşyüz kadar camiin temeli
atılmakta ve bunlar iki-üç yıl içinde ibâdete açılmaktadır.
Cami yapımında, yalnızca Kocatepe Camii'ne beş milyardan fazla para harcayan
Türkiye Diyanet Vakfı'nın önemli katkıları bulunmaktadır. 1924 yılında bütçeden
aylık alan cami görevli sayısı 3932 iken, 1.1.1988 tarihi itibarıyla bu rakam
70.717'ye ulaşmıştır.
Bugün camilerde namaz kılınmakta, hutbe ve vaaz verilmekte, cenaze namazları
kılınmakta ve daha çok yaz tatili aylarında okul çocuklarına Kur'ân ve din
bilgisi verilmektedir. Bütün bu faaliyetlerin din eğitim ve öğretimi bakımından
önemi büyüktür. Ancak vaizlerin ve vaazlarının günümüz şartlarında yetersiz
oldukları anlaşılmaktadır.39
Hutbelerin de genellikle bir merkezden hazırlanması, suya sabuna dokunmaması,
cemâatin içinde yaşadığı hayat ve problemlerden uzak düşmesi etkilerini azaltıcı
âmiller olarak gözükmektedir.
b) Televizyon:
Bugün ülkemizde halkın en çok seyrettiği ve etkilendiği araç televizyondur.
Sohbet geleneğimizi ve okuma imkânımızı da elimizden almış bulunan televizyon
sekiz kanala çıktığı ve haftada (430) saat civarında yayın yaptığı halde din
eğitim ve öğretimine ayrılan saat yalnızca iki, üç kanalda ve haftada yarım saat
civarındadır. Ayrıca yayınlar son derecede sansürlü, kısıntılı ve güdümlüdür. Şu
halde din eğitimi ve öğretimi, en önemli ve güçlü vasıtasından mahrum
bulunmaktadır.
c) Aile:
Yapılan araştırmalar çocukların üç yaşlarından itibaren dhinî eğitime reaksiyon
gösterdiklerini (cevap verdiklerini), Allah ve diğer dînî konular ve objelere
duyarlı olduklarını ortaya koymuştur. Ülkemizde çocukların 0-6 yaş arası
hayatları aile içinde geçmektedir. Okul çağı başladıktan sonra da ailenin, çocuk
üzerindeki etkisi devam etmektedir. Şu halde yarının büyükleri ve halkı olacak
olan çocukların dînî bilgi ve eğitimlerinin temeli ailede atılmaktadır. Halbuki
günümüzde Türk ailesi, çocuklarına yeterli din eğitim ve öğretimini vermekten
bilgi ve formasyon bakımlarından oldukça uzak bulunmaktadır. Bu da öncelikle ana
babaların ve özellikle yarının anası olacak olan kızların eğitim ve öğretiminin
ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
d) Okullar:
Ülkemizde ilk ve orta öğretimde gerek muhtevâ ve gerekse saat bakımlarından
oldukça kısıtlı bir din öğretimi vardır. Bu öğretimi yapan öğretmenler, bilhassa
ilk okullardakiler, bu göreve uygun bir formasyon almamışlardır. Okullarda din
eğitimine gelince ülkemizde bundan, vebadan kaçarcasına kaçılmakta, isteyene
okulun bir odasında namaz kılma imkânı bile verilmemektedir.
e) Diğer eğitim ve öğretim kaynakları ile bunların aksayan yönlerine yukarda
zikri geçen tebliğimizde temas edilmiştir.40
III. Diğer Din ve Toplumlarda Din Eğitimi ve Öğretimi:
Yahudilerde misyonerlik (yahudi olmayanları yahudileştirme faaliyeti) yok
gibidir. Dinlerinin aslında olmasa bile fiilen Yahudilik bir ırkın (İsrâiloğullarının)
dîni haline getirilmiştir. Yahudilere göre diğer insanlar onlardan aşağı
derecededirler ve onlara hizmet için vardırlar. Yahudiler kendi halklarını ve
özellikle çocuklarını kendi din ve kültürlerine intibâk ettirme, sosyalleştirme
yönünde etkin eğitim ve öğretimi sürdüren bir millettir. Toprak gaspı yoluyla
gerçekleştirdikleri İsrail devleti lâik olmadığı, onlarda din ve milliyet vücut
ile ruh gibi birbirini bütünlediği için din eğitimi açısından diğer toplumlarda
sözkonusu olan engeller ve olumsuzluklar mevcût değildir. Yabancı ülkelerde ve
toplumlarda yaşayan yahudiler ise bir yandan aileyi yahudi kültürü içinde sağlam
tutmak, diğer taraftan doğumdan ölüme kadar bir yahudiyi kuşatan özel ilişkiler,
çevre ve cemâat oluşturmak sûretiyle kültürlerini yaşatma ve devam ettirme
imkânını elde etmektedirler.
Bir Brahman okulu olan yoga mensuplarının ve Budist rahiplerin hayat felsefesi
ve yaşayışları, stresli ve bunalımlı dünyada bazı insanların ve özellikle kendi
kültürüne yabancılaşan gençlerin dikkatlerini çekmekte, en azından bazı düşünce
ve davranışlarında onlara uyum göstermektedirler.
Gerek misyonerlik ve gerekse kendi toplumları içinde dînî sosyalleşmeyi temin
faaliyetleri bakımından en ilgi çekici din mensupları Hıristiyanlardır. Batılı
din ve bilim adamlarının yaptıkları araştırma ve incelemelere dayanarak bu
faaliyetleri ve sonuçlarını şu şekilde görmek mümkündür:
Almanya örneği:
"Uzun süre Almanya'da kalan bir insan, dînin bu ülkede hâlâ önemli bir toplumsal
etken olduğunu bir süre sonra fark edecektir. Önemli bayram günlerinde kiliseler
dolup taşar. Radyo ve televizyonlarda naklen yayınlar da vardır, sıs sık kilise
hayatıyla ilgili haberler verilir. Birçok genç kiliselerin gençlik gruplarında
örgütlenmiş bulunmaktadır. Üye sayısı oldukça yüksek olan Katolik ve protestan
kadın konfederasyonları ve meslek kuruluşları vardır. Katolikler Kurultayı ve
Protestan Kilisesi Kurultayı, kiliselerce her iki yılda bir başka şehirde
düzenlenen büyük kitle toplantılarıdır. Bu toplantılara her defasında bazıları
pek uzaklardan gelen binlerce insan, özellikle de genç kuşak temsilcileri
katılır. Birçok sosyal kuruluş, örneğin hastaneler, huzurevleri, sakatlara
mahsus bakımevleri, evlilik ve eğitim sorunlarında yardım sağlayan danışma
büroları kiliseler tarafından işletilir. Çocuk yuvaları çoğu zaman mahalli
kilise cemâatleri tarafından çalıştırılır. Katolik ve protestan kiliseler her
yıl Almanya'da ve Üçüncü Dünya'da toplumsal sefaletle savaş amacıyla büyük bağış
kampanyaları açar ve bu kampanyalarla her zaman çok büyük miktarlarda para
toplanır. Piskoposlar ve önemli mevkîlerde bulunan öteki Katolik ve protestan
din adamları, önemli toplumsal, beşerî ve ahlâkî sorunlar hakkında çoğu zaman
kamuoyu önünde görüş bildirirler ve onların takındığı tavır büyük ağırlık taşır.
Örneğin bu kişiler kısa bir süre önce işsizliğe ve yabancı düşmanlığı
eğilimlerine karşı eleştirici bir tavrı takınmışlar, yabancı işçilerin aile
fertlerini yanlarına aldırma işleminin kolaylaştırılmasını talep etmişlerdir.
Katolik ve protestan kiliselerinin yetişkinlerin eğitimi için kurulmuş
akademileri bulunmaktadır. Bu akademilerde güncellik taşıyan toplumsal, kültürel
ve dînî sorunlar hakkında toplantılar düzenlenir. Bu toplantılarda verilen
konferanslar ve yapılan tartışmalar çoğu kez derin yankılar uyandırır, kimi
zaman basın da bu konferans ve tartışmaları yansıtır.
Bütün bu fenomenlerden, Almanya'da, eskiden olduğu gibi bugün de canlı bir
Hristiyanlık geleneği olduğu ortaya çıkıyor. Bunun sonucu olarak müslümanlar da
bu ülkede sık sık Hıristiyan dîniyle yüz yüze gelirler. Örneğin Katolik ya da
protestan kilisesinin işlettiği bir çocuk yuvasında veya bir hastahanede
Hristiyanlık karşılarına çıkar."41
Alman Toplumunda Müslümanlar
"Federal Almanya sadece bir sanayi devleti değil, aynı zamanda geleneklerine
bağlı Hıristiyan bir toplum. Şu anda Almanya'da yaşayan nüfusun %41'i Protestan,
%43'ü Katolik olmak üzere sadece %84'ü bir kiliseye bağlı. Ancak bu sayılar
Almanların kiliseye yakın olmadıkları gerçeğini örtmemeli: Pazar ayinlerine 10
ile 20 kişiden ancak biri düzenli olarak katılıyor. Yalnız bunlardan yanlış
birtakım sonuçlara varmamak gerekir: kiliseye uzak kişilerin yanında, inançlı
insanlar da vardır. Köy ve şehir arasında olduğu gibi eyaletler arasında da
Hıristiyan inanışının ve lâikliğin uygulanışı esaslı farklılıklar gösteriyor.
Buna rağmen kiliseler önemli bir sosyal unsur oluşturuyorlar: Siyasal alanda
faal birçok Hıristiyan görmek olası. Ayinler televizyon ve radyodan
yayınlanmakta, Hıristiyan yaşamından haberler de iletişim araçlarında düzenli
olarak çıkmaktadır. Kilisenin bir başka önemli etkinliğini de boş zamanları
değerlendirme, gençlik uğraşları ve yetişkinlerin eğitilmesini kapsayan
çalışmalar kapsamaktadır. Bunun yanında her büyük üniversitede İlâhiyat
Fakülteleri bulunmakta, eğitimci yetiştiren her yüksekokulda da din eğitimi
üzerine uzmanlaşmak olası. Bu branşlarda eğitim gören öğrencilerin sayısı da bir
hayli çok. Protestan ve Katolik din eğitimi her dereceden okulda, her yaş
grubunda prensipte haftada iki ders olarak verilmekteyken, bu derslere katılım
isteğe bağlıdır.
Sosyal kurumların çoğunluğu (hastaneler, düşkünler evleri, bakım evleri ve çocuk
yuvaları) kilisenin koruyuculuğu altında bulunmaktadır. Her müslüman oturduğu
mahallede bir kiliseye rastlar. Kilisenin düzenlediği organizasyonlar (Alman
Protestan Kiliseler Günü / Katolikler Günü) özellikle toplumun genç kesiminden
büyük ilgi görmektedir. Bu toplantılarda yapılan eleştirilerse, kilisenin
homojen bir topluluk oluşturmadığını, tam aksine "liberal" görüşlerden "tutucu"
görüşlere kadar birçok görüşün izlerini taşıyan bir topluluğu kapsadığını
vurgulamaktadır. Bu tutum kendisini İslâm'a karşı, bir taraftan karşılıklı
diyalog, diğer taraftan da olumsuzluk biçiminde göstermektedir...
Hıristiyanlığın getirdiği kültür ve geleneklerle devlet ve Hıristiyan kiliseler
arasında belli bazı bağlar olduğu nasıl gözardı edilemezse, anayasal olarak bu
iki kurumun birbirlerinden ayrı olduğunu da vurgulamak gerekir. Aydınlanma
çağının gecikmiş bir etkisi olan bu ayrılık, özellikle bu çağda ortaya çıkan
lâik düşünce ve çok görüşlü toplumun pozitif anlayışından kaynaklanmaktadır.
Lâikliğin uygulanmasını gerektiren en önemli tecrübe, çoğulcu bir toplumda
değişik görüşlü topluluklam karşılıklı hoşgörü ve anlayışla daha uyumlu bir
yaşama hakkına sahip olmalarıdır. Bu lâik düşünce geçmişten kalan bir olgu
değil, halen devam etmekte olan bir süreçtir. Böylece kilise, sosyal yaşamda
varolan unsurlardan sadece bir tanesi olmaktadır. Avrupa'daki bu tarihsel duruma
katılması nedeniyle, İslâm da bu olgudan soyutlanamaz. Bunun sonucunda
hıristiyan olsun, müslüman olsun, tek tek kişileri ve dinsel grubu da bekleyen
görev lâik anlayışa karşı alınacak tavrı belirlemektir. Bu görev iki grubu da
aynı şekilde etkilemektedir ve onları aynı sorunla karşı karşıya getirmektedir.
Kurumlarıyla yalnızca sosyal düzensizliği ortadan kaldırmayı amaçlayan
kiliseler, inanç açısından toplumsal hayatı da eleştirerek inceleyen ve eşlik
eden birer kuruluştur. Bu nedenle özellikle müslüman Türklerin hangi sorunlarla
mücadele ettiğini vaktinde görebilmiş ve resmî makamları bu konu hakkında
uyarmıştır."42
İsveç Örneği:
"Reform hareketi, yalnızca Katolik kiliseden kopma ile kalmadı. İsveç'te
kilisenin, adım adım bir devlet kurumu durumuna gelmesine de yol açtı. Kral, bu
kurumun da başı sayılıyordu, Kilise böyle bir ortamda, ülkede siyasal bir birlik
kurmak yolunda, bir araç olarak kullanılıyordu. Her İsveç yurttaşı, İsveç devlet
kilisesine bağlı olmak ve dinsel ayinlere düzenli bir biçimde katılmakla
yükümlüydü.43
1780 yıllarında, başka bir dîne bağlı olan göçmenlere, Katolikler ve Yahudilere,
kendi lokallerinde, dinlerinin gereklerini özgürce yerine getirme hakkı tanındı.
Yahudiler yalnızca Stockholm, Göteborg, Norrköping ile Karlskrona kentlerinde
yerleşebiliyorlardı. Yakın bir geçmişte, 1853 yılına gelinceye değin, Katolik
Kilisesine geçen İsveç yurttaşları, sürgün cezasına çarpıtırılyordu. Ama 19.
yüzyılın sonlarına doğru, yasalar, daha geniş dinsel bir özgürlük sağlayacak
biçimde değiştirilmeye başlandı. Artık, başka bir Hıristiyanlık mezhebine geçme
koşuluyla, İsveç kilisesinden çıkma olanağı da vardı. Gerçek anlamda din
özgürlüğü ancak 1951 yılında sağlandı. Ama İsveç'te manastır kurma özgürlüğü,
ilk kez 1977 yılında kabûl edildi.
Din özgürlüğü, her yurttaşın dilediği biçimde kendi dîninin gereklerini yerine
getirebileceği anlamına gelir. Öte yandan her türlü dînin dışında kalmak da
serbesttir.
19. yüzyılın dinsel uyandırma hareketleri sırasında, çok sayıda Hıristiyan,
İngiltere ile Amerika'dan aldıkları örneklere uyarak, sözgelimi Methodistler ve
Baptistler gibi mezhepler oluşturdular. Bu gelişmenin sonucu, devlet kilisesiyle
yeni oluşan mezhepler arasında bir bölünme oldu. Ortaya ilk çıkan mezheplerden,
özellikle Baptistlerden, sürekli bir biçimde kopmalar birbirini izledi. Bu gün
İsveç'te çok sayıda bağımsız kilise mezhepleri ve bağımsız dinsel topluluklar
vardır.
Eski Lutherci öğretiye göre insan üstüne karşı köle gibi saygılı olmak ve
kendisine verilen görevleri en iyi biçimde eksiksiz yapmak zorundaydı. İşten
uzak kalmak, sözgelimi grev yapmak günahtı. Yüzyılın başlarında işçiler daha iyi
koşullar için savaşım vermeye başladılar. Bunun üzerine Lutheryen kilisesinin
görüşü ile işçilere daha geniş özgürlükler verilmesinden yana olan sosyalist/marksist
düşünceler arasında, çelişkili bir durum ortaya çıktı. Bu çelişkili durum,
kuşkusuz toplumun gelişmesini, özellikle savaş sonrası dönemlerde, bir hayli
etkilemiştir.
İsveç'te gözlemlenen lâikleşme eğilimi, kilisenin gücünü ve Hıristiyanlığın
İsveç toplumu üzerindeki etkisini zayıflattı. Böylece dinle ilgili sorunlar,
arka plâna itilmiş oldu.
Okullarda din bilgisi diye bir ders vardır. Bu derste İncil üzerine genel
bilgiler verilir; İncil, tarihsel niteliği olan bir belge gibi ele alınıp
incelenir. Bu eğitim aynı zamanda, dünyanın öteki kesimlerinde egemen olan
dinsel inançlara ve dinsel yaşamlara da yer verir. Değişik dünya görüşleri ve
insan ilişkileri de, din bilgisi dersinin kuşattığı tartışma konuları
arasındadır.
Aşağı yukarı 14 yaşında, gençlere, İsveç kilisesi ile çeşitli serbest kiliseler
içinde, Protestanlık öğretisi konusunda düzenlenen din derslerine katılma
olanağı verilir. Bu eğitim kilisede yapılan konfirmasyon (Hıristiyan çocuğunun
buluğ zamanı kilise topluluğuna girişi) töreni ile sona erdirilir. İsveç
gençlerinin hemen hemen yarıdan çoğu, böyle bir eğitime katılmaktadır.
Eğer çocuklarınızın kendi dîninizde eğitim görmelerini istiyorsanız, ilgili
dinsel topluluğun yetkili kişileriyle kendiniz ilişki kurmalısınız.
Günlük yaşamda da din, birçok İsveçli için önemini yitirmeye başlamıştır.
Eskiden aileyi ilgilendiren çoğu konularda, kilisenin devreye girmesi bir
gelenekti. Bu tür gelenekler günümüzde terkedilmiştir artık. Genç kuşağın büyük
bir çoğunluğu, dînin karışmadığı bir yaşama biçimi sürdürmektedir. Ama kimi
bayramlarda, eski kilise geleneklerini yaşatmak; sözgelimi Noel'den önceki dört
pazar, İsa'nın doğuşunu kutlamak ve Noel gününün sabahında kilisedeki dua
törenine katılmak, çoğu İsveçlinin severek yaptığı şeylerdir. Geleneklerde
görülen bu değişikliklere karşın, birçok İsveçli kilise nikâhını yeğlemekte,
çocuklarının da kilisede vaftiz edilmesini istemektedir. Bağımsız kiliselerin
üyeleri, genellikle, hem aile yaşamında, hem de günlük işlerinde dînin
gereklerini yerine getiren kimselerdir.
İnanç farklılığına karşın, çeşitli dinsel topluluklar, sözgelimi toplumsal
sorunlar ve gelişmekte olan ülkelerle ilgili sorunlar çevresinde biraraya
gelmektedirler. Bu topluluklarca merkezî ya da yerel, dinsel etkinlikler
düzenleniyor.
İsveç'te Göçmenler Arasında İnanç ve Din
İkinci Dünya Savaşının ardından patlayan büyük göçler yoluyla İsveç'teki dinsel
yaşam büyük bir çeşitlilik kazandı. Göçmen ailelerinin çoğu, anayurtlarından
gelirlerken bağlı oldukları dinsel inançları İsveç'te de korumakta, bunlara sıkı
sıkıya bağlı kalmaktadırlar. İsveç'te kiliselerin büyümesi, en başta üye
sayısında görülen değişmelerle ölçülür. 1960 yılında Katolik kilisesinin aşağı
yukarı 30.000; Ortodoks kiliselerinin ise 10.000 üyesi vardı. Oysa, 1986 yılında
bu durum değişti. Katolik kilisesinin üye sayısı 180.000'e; Ortodoks
kiliselerinin üye sayısı ise 93.000'e yükselmişti. (Üye sayısı, yalnızca,
kiliseye gidip kayıt işlemini yaptırmış olanları gösterir. Eğer herhangi bir
kiliseye bağlı olduğunu söyleyenlerin tümü kayıtlarını yaptırmış olsalar, burada
anılan üye sayısı çok daha yüksek olurdu.)
Katolik Kilisesi
Orta ve Güney Avrupa ülkeleriyle Lâtin Amerika'dan gelenler, genellikle, Katolik
kilisesine bağlıdır. İsveç'te, hemen hemen dünyanın her tarafından gelme Katolik
insan vardır. İsveçliler arasında bile, Katolik olanların sayısı, hiç de az
değildir. İsveç'te bir piskoposun yönettiği Katolik kilisesinin, 30 değişik
yerde şubesi ve kilise lokali bulunmaktadır. Ayinler için, çok sayıda daha başka
lokaller de vardır. Ulusal papazlar, değişik dil gruplarındaki insanlara dinsel
hizmet götürmek amacıyla, ülkenin her yöresine geziler yaparlar. Kilise
görevlisi kadınlar toplumda değişik görevler üstlenirler. Çeşitli yerlerde din
dersleri verilir. Stockholm ile Göteborg'da eğitimlerini Katolikliğin ilkelerine
göre düzenleyen temel okullar vardır.
Ortodoks Kiliseleri
Ortodoks mezhebine bağlı olanlar çok değişik uluslardan, değişik diller ve
geleneklerden gelmektedir. Birkaç yerde, düzenli ayin yapılan yerler vardır.
Bunun dışında, geçici olarak başka lokaller, sözgelimi İsveç kilisesinin
lokallerini, kirayla tutarlar. İsveç'te, kendi ulusundan olanların dinsel
gereksinimlerini karşılamak için gezici olarak görev yapan birkaç tane de
Ortodoks papazı bulunmaktadır.
İsveç'teki Yunan, Fin, Estonya ve Rus Ortodoks kiliseleri, çeşitli ulusal
grupların gereksinimlerini karşılayabilme amacıyla işbirliği yaparak çalışırlar.
Bunların tümü, Yunan Ortodoks Başpiskoposluğu'nun denetimi altında etkinlik
gösterirler. Ortodoksların ruhânî lideri olan başpiskoposun görev alanı, bütün
Kuzey ülkelerini kapsamına alır.
Doğu ülkelerinin kiliseleri arasında, Süryani Ortodoks Kilisesi, Orta Doğudan
gelen göçmenlerle hızlı bir biçimde büyüme eğilimi gösterdi.
Yahudi Toplulukları
Bugün İsveç'te aşağı yukarı 15.000 Yahudi yaşıyor. Bunların 9.000 kadarı, Yahudi
topluluklarına üye durumundadır. İsveç'te yaşayan Yahudilerin günlük konuşma
dilleri İsveççe'dir. Bununla birlikte, dinsel ayinleri İbrani dilinde
düzenlenir. Üye sayısı açısından en büyük topluluklar, Stockholm, Göteborg ve
Malmö kentlerinde yer almaktadır. Bu topluluklar dinsel ayinler dışında, sosyal,
kültürel eğitsel ve serbest zamanları değerlendirmeye yönelik etkinliklerle de
uğraşırlar. Stockholm, Göteborg ve Malmö'de Yahudi okulları ve Yahudi
anaokulları vardır.
İslâm
İsveç'te bulunan müslümanlar, genellikle ya Türkiye'den ya da çeşitli Asya ve
Afrika ülkelerinden gelmiştir. Değişik kültürlere bağlı olan bu insanların hepsi
aynı dili konuşmazlar. Müslümanlar için belirli bir topluluk oluşturmak olağan
değildir. Daha çok, burada, İsveç sistemiyle uyum içinde bulunmak için, İsveç
İslâm Dernekleri Birliği (FIFS) ve İsveç İslâm Birliği (SMUF) olmak üzere, iki
değişik örgüt çatısı altında toplanmışlardır.
Herhangi bir dinsel toplulukla ilişki kurmak istiyorsan, ya göçmen bürosundan ya
da kilisenin nüfus kayıt işlerine bakan bölümünden gerekli bilgileri
alabilirsin. Devlet Göçmen Dairesi, göçmenlerle azınlık grupları arasındaki
dinsel kuruluşlarla ilgili adres listesi yayımlamıştır.
İsveç Kilisesi
İsveç Kilisesi ruhânî nitelikli hizmetleri yürütür. Bunun yanı sıra, nüfus kayıt
işleri ve mezarlıklardan da sorumludur.
Kilise örgütünde, devletin büyük çapta etki gücü vardır. Kiliseyle ilgili
sorunlardan İçişleri Bakanlığı sorumludur.
İsveç Kilisesi, 13 piskoposluğa ayrılmıştır. Her bir piskoposluk, kendi
piskoposunun yönetimi altında, bağımsız olarak çalışır. Piskoposluğu
ilgilendiren işlerde, piskopos yönetim kuruluyla birlikte karar verir. Bu
piskoposluklar da kendi içlerinde papazlıklara bölünmüştür.
Bir papazlık, papaz ve kilise meclisince seçilmiş olan kilise danışmanlığınca
yönetilir.
Kilise meclisinin üyeleri, siyasal seçimlerle belirlenmiştir. Seçimler üç yılda
bir, Ekim ayında yapılır. İsveç Kilisesi'nin 18 yaşını doldurmuş bulunan
üyeleri, kilise meclisi seçimlerinde oy kullanma hakkına sahiptir. Kilisenin
yabancı uyruklu üyelerinin bu seçime katılabilmeleri, İsveç'te üç yıl oturmuş
olma koşuluna bağlıdır.
1959 yılından beri, kadınların papazlık görevine atanmaları yasal bir hak olarak
kabûl edilmiştir. İlk kez 1960 yılında, üç kadın İsveç'te papazlık görevine
atanmıştır.
Papazlıkların, çocuklar ve gençler için etkinlikleri, koro çalışmaları ve
müzikli ayinleri vardır. Değişik yaşlardaki insanlara yönelik çalışmalar
arasında, yalnız, hasta ve yaşlı insanları ziyaret etmek, önemli bir yer tutar.
Danışma
Büyükçe yerlerde, aile sorunlarıyla sosyal sorunları olanlar için danışma
büroları vardır. Bundan başka, kırk değişik yerde de, alkol ya da benzeri
şeylere karşı alışkanlığı olan insanlara destek olmak için "RIA-büroları" diye
anılan danışma büroları bulunmaktadır. Bu tür bürolar, Özgür Kiliseler Birliği
ile işbirliği içinde, İsveç kilisesince, dinsel ilkelere göre yönetilir. Bir
başına yaşayan ve sorunlarını birisiyle tartışmak isteyen bir kişi, telefon
ederek nöbetçi papazla ilişki kurabilir.
Kilisenin düzenlediği etkinliklerden yararlanmak ve yardım sağlamak için, İsveç
Kilisesi'ne üye olmak gerekmez.
Üyelik
İsveç Kilisesi'ne üye olmak isteyen biri, bunun için başvuruda bulunabilir.
Başvuru dilekçesinin, nüfus kayıt memurluğuna verilmesi gerekir. Üyelikten
çıkmak için de aynı yere başvurulur. Başvuru, şahsen yapılacak bir ziyaretle
sözlü olarak yapılabileceği gibi, dilekçeyle de yapılabilir. Dilekçenin altını,
iki kişinin tanık olarak imzalamış olması gerekir.
Bir çocuğun ana babası ya da onlardan yalnız biri İsveç Kilisesi'ne bağlıysa,
çocuk da otomatik olarak doğumla birlikte kiliseye üye olur. Çocuğun üye olması
istenmiyorsa, o zaman, çocuğun nüfusa kayıtlanacağı yerin nüfus memurluğuna,
altı hafta içinde haber vermek gerekir.
İsveç Kilisesi'ne üye olmayan bir kimse, kilise vergisinin bir bölümünden
bağışık tutulur. Ayrıca bu kimsenin, papaz seçimi ile kilise meclisi
seçimlerinde oy kullanma hakkı da söz konusu olmaz. Bunun dışında, sözgelimi
vaftiz ve nikâh gibi, kilisenin bedava sunduğu hizmetlerden yararlanma hakkı da
yoktur.
Nüfus kaydı yapılırken aynı zamanda İsveç Kilisesi'ne üyelik için de
başvurulabilir. Nüfus kütüğünde insanın hangi dîne bağlı olduğu belirtilmez;
yalnızca İsveç Kilisesi'ne üye olup olmadığına ilişkin bilgi bulunur.
İsveç yurttaşlığına başvurulduğunda, dilekçede, başvuran kimsenin Protestan olup
olmadığı işaretlenir. Kuşkusuz dileyen, hangi dîne bağlı olduğunu yazabilir.
İsveç yurttaşlığına geçen bir kimse, eğer Protestan ise, otomatik olarak İsveç
Kilisesi'nin üyesi sayılır. Bu durum elbette, üye olmak istemediğini açıkça
bildirmiş olanlar için söz konusu değildir.
Kilise Vergisi
İsveç Kilisesi'nin etkinliği için yapılan harcamalar en başta kilise vergisiyle
karşılanır. İsveç Kilisesi'nin dışında kalan dinler, kilise vergisinden
yararlanamazlar. Ama bu dinler etkinliklerini sürdürmek için, üye sayısına ve
etkinliğin kapsamına göre, devlet yardımı alırlar. Bağımsız Kiliseler Birliği
1972 yılından, öteki dinler ise 1975 yılından beri, böyle bir yardım almaktadır.
Bu şekilde verilen yardımlar Eşgüdüm Kurulunca dağıtılır. Dinsel topluluklar,
varlıklarını, ancak bu tür ekonomik desteklerin yanısıra üyelerinin gönüllü
çalışmalarıyla sürdürebilmektedirler.
Bağımsız Kiliseler
Bağımsız Dinsel Topluluklar
İsveç'teki bağımsız kiliselerin üye sayısı, öteki İskandinav ülkelerindekinden
daha fazladır. Bunlar dinsel görüşleri ve ibâdet biçimleri birbirinden farklı
olmakla birlikte, temelde ortak oldukları bir yan vardır: üyelik Hazreti İsa'ya
inanma ilkesi üzerine kurulmuştur.
İncil okumaya büyük önem verilir. Ayinlerde dinsel öğütler (vaaz), şarkı ve
müzik geniş yer tutar. Protestan topluluklarında yalnızca inanç sahibi
yetişkinler vaftiz edilir. Öteki kiliselerde ise inançlı ana babaların çocukları
bile vaftiz edilebilir.
Bağımsız kiliseler etkinliklerinin büyük bir kısmını üyelerinin gönüllü
katkıları ve ekonomik yardımlarıyla yürütürler. Sosyal çalışmalar, eğitim
çalışmaları, çocuklar ve gençlerle ilgili etkinlikler, dernek çalışmalarının
yanısıra İsveç içinde ve dışında inançlarını yayma yolunda yaptıkları
misyonerlik çalışmaları, bağımsız kiliselerin başlıca uğraşılarıdır.
Üyelerin etkin çalışmaları ve işlerine büyük bir ilgiyle sarılmaları sayesinde,
bağımsız kiliseler İsveç toplumunda güçlü bir duruma gelmiştir. İsveç Bağımsız
Kiliseler Danışmanlığı, bağımsız kiliselerin ortaklaşa çalışma yapmasını
düzenleyen bir organdır.
Bağımsız kiliseler içinde, 100.000 üyesi ile Pentikost'lar birinci sırayı
almaktadır. İkinci sırada ise yaklaşık 86.000 üyesiyle İsveç Misyonerler Birliği
gelir.
Vaftiz-İlk Ad
Vaftiz isteğe bağlıdır ve kural olarak çocuğun ilerdeki Hristiyanlık eğitiminin
temelini oluşturur. Çocuğunu vaftiz ettirmek istiyorsan, gerekli ilişkiler
konusunda nüfus memurluğundan yardım sağlayabilirsin.44
Kilise Batıda yukarıda örneklerini gördüğümüz yaygın eğitim ve sosyal hizmetler
yoluyla dîne kazanma faaliyetleri yanında okul öncesi ve okul çağındaki çocuklar
ve gençlerle de yakından ilgilenmektedir. Kiliseye bağlı sayısız kreş ve yuva
vardır. Yine kiliseye bağlı 8-9 yıllık çok sayıda temel eğitim (ilköğretim)
okulları mevcuttur. Bütün Avrupa ülkelerinde ilk ve orta öğretimde din dersi
vardır ve bu dersleri ancak kiliseden selâhiyet almış öğretmenler okutabilirler.
Ayrıca okul çağındaki çocuklar, velilerinin izni ile belli saatlerde kiliselerde
din eğitimi görürler. Meselâ İsveç'te 14-16 yaş arasında gençlerin kilise
derslerine katıldıklarını, 16 yaşlarında konfirmasyon (ergenlik çağı ve kilise
topluluğuna giriş) merasimi ile cemâat olduklarını, gençlerin %50'sinin buna
dahil olduğunu metinde okuduk. Fransa'da Debre Kanununa göre açılmış on bin
Katolik okulu vardır (ilköğretim seviyesinde) ve buralarda iki milyon öğrenci
okumaktadır. Diğer Batı ülkelerinde de kiliseye bağlı çok sayıda benzer okullar
mevcuttur.
IV. Yapılması Gereken Hususlar
Tarihte, günümüzde, İslâm dünyasında ve diğer toplumlarda, halkın din eğitimi ve
öğretimi için hangi araçların kullanıldığı ve nelerin nasıl yapıldığı konusunda
genel bilgiler edindik. Bu bilgilerin ve elle tutulur hâle gelmiş ihtiyaçların
ışığında yapılabilecek şeyler ve alınabilecek tedbirler üzerinde düşünmemiz,
tartışmamız ve imkân dahilinde olup fayda getirecek olanları derhal uygulamamız
millî ve dînî vazife olmuştur. Din eğitim ve öğretimi bir kültür
seferberliğidir; bu seferberliğe katılmamak olamaz; fertler, aileler, devlet,
kurumlar ve kuruluşlar, cemâatler, sıralanacak olan faaliyetlerin kendilerine
düşenlerini seçerek hemen gerçekleştirme yolunda girmelidirler.
Örgün Eğitimde:
a) Okullarda din öğretimini mutlaka, İlâhiyat Fakültelerinden diploma, yahut
selâhiyet belgesi almış öğretmenler yapmalıdır.
b) Okullarda diğer öğretmenler, çocukların dînî inanç ve kanaatlerini menfî
yönde etkileyen davranışlardan uzak durmalıdırlar.
c) Ders kitaplarında, ilmî kesinliği bulunmadığı halde dîne aykırı olan düşünce
ve teorilere en azından çocuklar gençlik (yüksek tahsil) çağına girmeden yer
verilmemelidir. Bunlar dîne karşı din olarak propaganda edilmemelidir.
d) Okullarda abdest, namaz, oruç, örtünme gibi dînî inanç ve yaşayışın gereği
olan davranışlar yadırganmamalı, engellenmemeli, dileyenler için bunlara imkân
verilmelidir.
e) Müslümanlar çeşitli vakıf ve birlikler kurarak özel okullar açmalı, bu
okullarda hem kaliteli bir öğretim yapılmalı, hem de dileyen müslümanların
çocuklarına İslâm din eğitim ve öğretimi yapılmalıdır.
f) Halkın şiddetli arzusundan doğmuş bulunan ve büyük ölçüde halkın maddî ve
mânevî desteğine dayanan İmam-Hatip Okulları hakkındaki yanlış duygu, düşünce ve
beklentilerden vazgeçmeli, bu okulları sayı ve kalite bakımlarından ihtiyacı
(talebi) karşılayacak seviyeye getirmeli, orta kısmını kapatmak gibi gizli ve
örtülü baltalama, budama yollarına gidilmemelidir. Bu okullardan mezun olan
çocuklarımızın yüksek öğretimde, bürokraside, toplum içindeki çeşitli
faaliyetlerinde başarılı oldukları, millî varlığımıza ve kültürümüze sahip
çıktıkları, millet ve memleket aleyhine hiçbir faaliyette bulunmadıkları apaçık
ortadadır. Millet ve memleketini seven insanlarımızın bu okulların çoğalıp
gelişmesi dışında yapabilecekleri bir şey olmaması gerekir.
g) Öncelikle maddî imkânları müsait olmayan aile çocuklarının öğrenimlerini
sağlayacak talebe yurtları açılmalı, bu yurtlarda en azından öğrenciler, din
eğitimi ve öğretimi bakımından olumsuz etkilerden korunmalıdır.
h) Türk kadını giderek daha çok çalışma hayatına girmekte, bu yüzden evinden
uzak kalmakta, çalışırken çocuklarının güvenilir ellerde bakılıp beslenmesine
şiddetle ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaca cevap verenlerin başında millî ve
mânevî değerlerine bağlı müslümanlar bulunmalı, kuracakları yuvalar, çocuk bakım
ve himaye evleri ile ailelere yardımcı olmalı ve buralarda çocuklara bakım,
genel eğitim ve öğretim yanında velilerinin isteğine bağlı olarak sağlıklı din
öğretim ve eğitimi vermelidirler.
Yaygın Eğitim:
Yaygın eğitimde bir yandan şimdiye kadar kullanılmış olan araçları ve metodları
geliştirmek, diğer yandan yenilerini bulmak ve uygulamak gerekmektedir.
A- Kullanılmakta olan araç ve metodlar:
1. Diyanet faaliyetleri çerçevesine girenler:
a) Merkez görevlileri:
Merkezde görevi veya konumu icabı halkın din eğitimi ve öğretimine katkıda
bulunan görevlilerin başında Diyanet İşleri Başkanı, sonra daire başkanları, din
işleri yüksek kurulu üyeleri, müfettişler... vardır. Halkımız hâlâ başkanlığa
şeyhülislamlık gibi bir pâye vermekte, mensuplarının ilim ve örnekliğine güven
duymaktadırlar. Bu inanış, bakış ve güven muhataplarına büyük sorumluluklar
yüklemektedir. Bu sorumluluk duygusu içinde davranmak, aileler de dahil olmak
üzere örneklik konumunda bulunulduğunu unutmamak büyük önem arzetmektedir.
Halkımız Başkanlığın kapıcısına bile farklı bakmakta, ondan farklı davranışlar
beklemektedir.
b) Müftüler:
Taşrada müftü, merkezde Diyanet İşleri Başkanı gibidir; halk onları böyle bilir,
böyle görür. Şu halde aynı sorumluluk şuur ve duygusunu müftülerin de taşımaları
tabiîdir.
Müftüler varlıklarını halka duyurmalı, hissettirmeli, müftülük ile halk arasında
sıkı ve sıcak bir diyalog kurulmalı, müftülükler en azından "din eğitimi ve
öğretimi konusunda faal birer danışma merkezi" hâlini almalıdır.
c) Câmi ve câmi görevlileri:
Câmiler mutlaka güzel, temiz ve çekici olmalıdır. İmkânlar bulunarak câmi
çevresi bahçe haline getirilmeli, cami avlusu ve bahçesi, câmi içi kadar bakımlı
olmalı, imkânlar elveriyorsa bahçenin bir bölümü de küçük çocuklara
ayrılmalıdır.
(Yurt dışında, yabancı çevrelerde câmiin fonksiyonu çok daha farklıdır.
Buralarda, câmi, Medîne Mescidinin yaptığına yakın şeyler yapabilmelidir. Bu
hizmetlerin tamamının câmi içinde verilmesi şart değildir. Câmi içinde ibâdet,
ders, sohbet, toplantı, konferans, müzakere, yardımlaşma v.b. yapılabilir.
Câmiin hemen yanıbaşında (bu mümkün değilse yine câmi cemâati tarafından uygun
yerlerde) kadınlar, çocuklar, çalışmayanlar, yaşlılar, gençler için uygun
tesisler kurulmalıdır. Yabancı çevrede yaşayan bir aile meselâ bir tatil gününde
bütün fertleriyle câmiye gelebilmeli, namaz kılmayanları da dahil olmak üzere
câmi ve çevresinde kendilerini meşgûl edecek, bilgi ve becerilerini arttıracak,
eğlenmelerini ve spor yapmalarını sağlayacak, çeşitli ihtiyaçlarını karşılayacak
tesisler ve imkânlar bulabilmelidirler. Böylece câmi ve cemâat çevresine
çekilecek olan aile fertleri zaman içinde büyük bir ihtimalle cemâate de
katılacaklardır.)
İmamlar -ki, aynı zamanda hatiptirler- en önemli işlerinin, yaşama sebeplerinin
imamlık (dînî hayatlarında halka rehberlik) olduğunu bilmeli, bütün ilişkilerini
buna göre ayarlamalıdırlar. İmamlık bir zenâat, bir ekmek kapısı değil, çok
şerefli bir ibâdet ve "halka hizmette Hakk'a kulluk" aracıdır. İmam hem bilgi,
hem de ahlâkî kemâl bakımından devamlı bir gelişme çabası içinde olmalıdır. O
bir halk rehberi ve eğiticisidir; rehberlik ve eğitim konusuda neler bilip
bilmediğini düşünmeli, eksiklerini tamamlamak için elinden geleni yapmalı,
başarılı meslektaşlarını gıpta ile takip edip örnek almalıdır. Eğer bilgi ve
kâbiliyet itibarıyla bu mesleğe ehil değilse devamlı bir günah ve hıyânet (ehli
olmadığı halde vazifeyi yüklenmek hıyanettir) içinde olduğunu bilmeli ve hemen
işi ehline bırakmalıdır. Gece gündüz düşündüğü ve en fazla önem verdiği şey
"cemâatini çoğaltmak, onlara İslâmi ve insânî fazîletleri kazandırmak, onlar
vasıtasıyle câmi dışında kalanlara irşâd ve hizmet götürmek" olmalıdır. Eline
geçen her imkânı (hastalık, ölüm, nikâh, mevlid, sünnet, düğün...) bunun için
kullanmalı, asla şahsî mefâatini ön plâna almamalıdır.
Câmilerde, çocuklara verilen yaz kursları, dînî sosyalleşme sürecinde çok önemli
bir yere sahiptir. Bunu yürüten imamlar ve müezzinler büyük bir iş ve ibâdet
yaptıklarının farkında olmalıdırlar. Çocukların eğitim ve öğretimi buna uygun
formasyonu gerektirir. Başkanlık ve müftülükler, kurs yapan hocaların
formasyonlarını tamamlamak maksadıyla İlâhiyât Fakülteleri, Eğitim Fakülteleri,
fakültelerin eğitimle ilgili bölümleri ile işbirliği yaparak kısa ve uzun süreli
kurslar tertip etmelidirler.
İmamlar için söylenenlerin çoğu müezzinler için de sözkonusudur. Esasen müezzin
"imam muâvini" olarak anlaşılmalı, bu fonksiyona uygun vasıflar aranmalı ve
geliştirilmelidir. Müezzin günde beş kere insanlara, İslâm'ın temel inancını
ilân ediyor, onları namaza, kurtuluşa (felâha), hasılı İslâm'a çağırıyor. Şu
halde müezzin her şeyden önce bir tebliğci, dâvetçi, din eğitimcisidir. Bu şuur
içinde hareket etmelidir. Müezzinlerin sesleri ahlâkları gibi güzel olmalı,
mutlaka dînî mûsikî dersi almış olmalıdırlar. Ezânlar okunurken birbirine
karışmamalı, mümkünse bir ezânın duyulduğu sâhada, aynı zamanda ikinci bir ezân
okunmamalıdır. Ezân sesinin şiddeti kulakları tırmalamamalı, tatlı ve çekici
olmalıdır.
d) Vâizler:
Vâiz, nazari olarak imamdan daha yüksek derecede bilgisi ve formasyonu bulunan,
genellikle câmide görev yapan bir din eğitimcisi ve öğretimcisidir. Yukarıda
geçen ve aynı işleri yapan görevlilerin ortak vasıfları vâizde de bulunmalıdır.
Vâizi bir yandan müftünün, diğer yandan imamın yardımcısı olarak düşünmek
gerekir (rütbe bakımından değilse de, yaptığı iş bakımından bu böyledir.)
Mümkünse her ilde, iyi yetişmiş, mesleğinde başarısı sabit olmuş, halk
eğitiminde ve öğretiminde etkili bir vâiz bulunmalı; bu vâiz diğerleri için bir
örnek, danışman ve usta olarak göreve sokulmalıdır. Vâizler fert ve toplum
olarak insanı, insanın problemini, dünyada ne olup bittiğini bilmeli, bunları
devamlı takip etmeli, vaaz ve irşâdı ile yaşanan hayat arasında ilgi kurmalı, bu
ilgiyi canlı tutmalıdır. Vâizler irşâd ve vaazları ile câmi dışına taşmalı,
insanların toplu olarak bulundukları ve girebilecekleri her yere (cezaevi,
huzurevi, yurt, hastahane, kıraathane, lokal, fabrika...) girmeli, girdiği
ortama uygun şartlarda din eğitim ve öğretimi yapmalıdırlar.
e) Müfettişler:
Diyanet müfettişleri, her şeyden önce din eğitimi ve öğretimi faaliyetlerinin
nasıl yürüdüğünü araştırmalı, incelemeli, aksaklıkları tesbit etmeli, bunları
raporlar halinde ilgili birimlere ulaştırmalı, sonucu da takip etmelidirler. Din
eğitimi ve hizmetlerinde, yurtta ve yurtdışında tesbit ettikleri başarıları,
uygulanan yenilikleri, bunlardan mahrum bölgelere aktarmalı, başarının
yaygınlaşmasına katkıda bulunmalıdırlar.
f) Basın, yayın, tanıtma ve irşâd hizmetleri:
Diyanet İşleri Başkanlığı yazılı ve sesl
i, görüntülü ve görüntüsüz yayınlar yapmakta, gazete, dergi, teyp ve video
kasetleri, kitap, takvim çıkarmaktadır. Dînî günlerde ve bayramlarda, İslâm
büyüklerinin ölüm ve doğum günlerinde ihtifaller, seminer ve merasimler
yapmaktadır. Bunların sayı ve muhtevâ yönünden geliştirilerek devam ettirilmesi
elzemdir. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı, tamamen kendi inisiyatifinde
hazırlayıp sunacağı radyo ve televizyon programları hazırlamalı, mevcut sistem
ve mevzûat içinde bir çözüm bularak, bulamadığı takdirde mevzûat tadiline
başvurarak programlarını halka sunabilmelidir. Halihazırda her bakımdan son
derecede yetersiz olan dînî programların Diyanet İşleri Başkanlığı ile bir
alâkası yoktur. Bunları TRT kendi bünyesi içindeki birimlere hazırlatıp
sunmaktadır.
g) Hacc hizmeti:
Uzun yıllar süren sömürü ve perişanlıklardan sonra ilgililer insafa gelmişler,
müslümanların hacc ibâdetlerini organize etme ve ibâdet îfâ edilirken de
rehberlikte bulunma hizmetini Diyanet İşleri Başkanlığı'na vermişlerdir. Bütün
ehl-i insâfın şahitliklerine göre Diyanet bu hizmeti, eskisi ile ölçülemeyecek
düzen, disiplin ve denge içinde yürütmüştür. Türkiye Diyanet Vakfı da bu
hizmetin îfâsında Başkanlığa önemli katkı ve yardımlarda bulunmuştur.
Ancak son yıllarda yine şirketlerin iştihâsı kabarmaya başlamış, siyâsîler
nezdinde yapılan yoğun teşebbüsler sonunda "hacc organizasyonu ve hizmetinin
yeniden şirketlere devri" konusu bakanlıklar seviyesinde dahi gündeme gelmiştir.
Şirketlerin bu taleplerinde hak ederek veya etmeyerek para kazanmanın ötesinde
bir amaç aramak beyhûdedir. Şirketler ticarîdir, kuruluş amaçlarına uygun olarak
hedefleri az verip çok almak, olabildiğince kazanmaktır. Hizmet imkânları hiçbir
zaman Diyanet İşleri Başkanlığı ve T.D.V. seviyesinde olmamıştır, olamaz. Bütün
bunlara rağmen bazı çevrelerin şirketlere meyletmesinin makûl ve meşrû bir
açıklaması oldukça zordur.
Hacc organizasyonu ve hizmetleri Diyanet'te kalmalı, Diyanet'in talebi söz
konusu olursa bu ölçüde şirketler devreye girmeli, Diyanet bu hizmeti, aynı
zamanda "halkı din yönünden aydınlatma" görevi çerçevesinde iyileştirerek
yürütmelidir.
2. Diyanet faaliyetleri dışında kalanlar:
a) Aile:
Ailenin, din eğitimi ve öğretimi bakımından önemine ve yeri doldurulmazlığına
yerinde işaret edilmişti. Bugün ailelerimizde iki sebeple bu fonksiyon
aksamaktadır: 1- Ana babaların yetersizliği. 2- Çalışan anaların yetişemezliği.
Ana babaların, genellikle çocukları sağlıklı sosyalleştirme ve özellikle de din
eğitim ve öğretimi (dînî sosyalleştirme) konusunda yeterli bilgi, eğitim ve
yetişmişlikten çoğunluk itibârıyla yoksun olduklarını varsayabiliriz. Bugün
kitle iletişim araçlarında ana babalara, gençlere, ev kadınlarına, çalışan
kadınlara yönelik programlar ve çalışmalar, millî kültürü, millî ve mânevî
değerleri korumayı amaçlamıyor; aksine insanımızı kökünden koparmaya, öz kültür
ve toplumuna yabancılaştırmaya, çağdaşlaştırma ve Batılılaştırma adına
kozmopolitleştirmeye yönelik bulunuyor. İnsanı başı ve sonu ile maddî dünyanın
bir parçası olarak gören, onun aşkın boyutunu inkâr eden bir felsefeden, bundan
daha fazlasını beklemek de mümkün değildir.45 Bu gerçekler karşısında ana
babalara eğitimde yardımcı olmak müslüman cemâatlere; aslını hor görmeyen,
kimliğini kaybetmemiş insanımıza düşmektedir. Bu insanlarımız bir yandan
demokratik ortamda yönetimi, kendi değerleri doğrultusunda tedbirlere
sevkederken, diğer yandan kurdukları müesseseler, sahip olup işletecekleri
iletişim araçları ile ailelere uzanacak ve onları iyi birer ana baba olarak
hazırlamaya çalışacaklar, kızlarını da okutarak yarının iyi anaları ve
eğitimcileri olarak yetiştireceklerdir.
Yine aynı kişi, kurum ve kuruluşlar kurup faaliyete geçirecekleri yuvalar, çocuk
bakım evleri, çalışan kadınlara yardım ocakları ile iyi bir neslin yetişmesine
katkıda bulunacaklardır.
b) Kitle iletişim araçları:
Mevcut kitle iletişim araçlarının bizden alıp götürdüklerini geri getirecek, bu
ters gidişi durduracak araçlardan mahrum bulunuyoruz. Mevcutlar yok denecek
kadar az ve yetersizdir. Bir an önce bu sâhaya ağırlıklı olarak el atmak
gerekmektedir (Kitap, dergi, gazete, sesli ve görüntülü yayınlar).
c) Tarikatlar:
Sağlam İslâm anlayışına dayanan, Kitab ve Sünnet'i kendi hayalleri, nefsânî
arzuları doğrultusunda yorumlayarak yoldan çıkmayan, başta Allah Rasûlü (s.a.v.)
olmak üzere ilk üç nesli ve tarih boyunca yetişmiş İslâm büyüklerini uçlara
kaçan yönleriyle değil, ortak vasıflarıyla örnek alan, ilmî, amelî ve kemâliyle
ehliyet elde etmiş bulunan mürşitlerin yönlendirdiği tasavvuf eğitimi her zaman,
insanın ruh ve düşüncesinde bir boşluğu doldurma, dînî hayatı zevk haline
getirme, insana iyi bir Allah kulu olma cehdinde yardımcı olma kâbiliyetini
haizdir. Günümüzde bazı tarikat faaliyetleri dînî ve millî hayatımız için
zararlı oluyorsa bunu tamamına teşmil etmek (genellemek) haksızlık olur, suyu
getiren ile testiyi kıranı aynı kefeye koymak kâr-ı insâf değildir. Tarikât
mürşitleri ve arkadaşlarının insana tesiri çok derin ve değişiktir. Bu tesir
doğru işletilince önemli sonuçlar hâsıl olur; insanı imanı, ameli, duygu ve
düşüncesi ile bir bütün halinde müslüman kılar. Tarikâtler bu amaca yönelmeli,
sen ben davasını -ki onlara hiç yakışmaz- bir yana bırakmalı, mensupları Allah
aşkı ile yollara düşüp kimselerin ulaşamadığı yerlere ulaşmalı, oralara Allah'ın
sevgi ve rahmetini taşımalıdırlar. Din âlimleri de doğru yolda olan tarikât
mensupları ile işbirliği yaparak, eğri yolda olanların devre dışı kalmalarına
yardımcı olmalıdırlar.
d) Cereyanlar:
Bir lider, bir fikir, bir hareket etrafında birleşen, bazen örgütlenen
cereyanların, mensupları üzerinde önemli etkileri vardır. Eğer bu cereyanların
dinle alâkaları varsa, özellikle mensuplarının din eğitimi ve öğrenimi üzerinde
de müessir olurlar. Dînî cereyanlarda bir farklı nokta (noktalar), bir de ortak
nokta (noktalar) vardır. Genellikle bunlardan birincisi (farklı noktalar), dînin
amaç ve esasları bakımından azdır, önemsizdir. İkincisi (ortak noktalar) ise hem
çoktur, hem de önemlidir. Fakat ne yazıktır ki, genellikle cereyan mensupları,
az ve önemsiz olan farklı noktaya öncelik verir, bunu büyütür, aracı amaç haline
getirir, dînin şiddetle kınadığı tefrikaya sebep olurlar. Bu yanlış tutumdan
vazgeçmeleri, farklı noktaları her grubun kendisine bırakmaları, ortak
noktalarda işbirliği yapmaları ve birbirlerine kardeşçe bakmaları halinde
cereyanlar (cemâatlar) da birer eğitim ocağı olabilirler.
e) Dernekler ve vakıflar:
Halkımızın dînî hayatındaki problemlerini gidermek ve ihtiyaçlarını karşılamak
üzere kurulmuş birçok vakıf ve dernek vardır. Bunların her birinin şüphesiz
faydalı hizmetleri olmaktadır. Eksik olan, bir plân ve program dahilinde
organize faaliyettir. Aralarında birlik ve diyalog kurmak sûretiyle ortak
çalışma alanları ile işbölümü sahalarını tesbit etmelerinde büyük fayda vardır.
Dernekler, vakıflar ve şimdi ele alacağımız cemâatler, yukarıda sıraladığımız ve
aşağıda temas edeceğimiz hizmetlere sahip çıkmalı, kimini birlik halinde, kimini
de işbölümü yaparak üstlenmelidirler.
f) Câmi cemâatleri, arkadaş toplulukları:
Câmi cemâatleri, din görevlilerinden de faydalanarak bir yandan kendilerini
yetiştirmek, diğer yandan çevrelerine -müslümana yakışır, öncelikle
müslümanlardan beklenir- hizmetler vermek imkânına sahiptirler. Arkadaş
toplulukları da böyledir. Bu cemâat ve topluluklar uygun zemin ve zamanlarda bir
araya gelmeli, aralarında yardımlaşarak bilgi ve eğitimlerini tamamlamalı
(bilenleri sohbete çağırmak, kitap okumak, kaset dinlemek ve seyretmek gibi
vasıtaları kullanmalı), bu arada yakın çevreden başlayarak müslümanların
problemlerine sahip çıkmalı, aşağıda açıklanacağı şekilde maddî ve mânevî hizmet
sunmalıdırlar.
B- Henüz Devreye Sokulmamış Bulunan Vasıta ve Yollar:
Tarih boyunca, İslâm'ın insanlığa getirdiği iyilik, güzellik, fazîlet ve
yardımseverliği görerek, bunlardan istifâde ederek, örnek hayata ve davranışa
imrenerek müslüman olan, İslâm'a ısınanların sayısı, sözlü irşâd ve dâvet ile
aynı sonucu elde edenlerden daha çok olmuştur. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) örnek
ahlâkını ve davranışını görerek, bundan istifâde ederek, ihsanlarına nail olarak
müslüman olmuş pek çok insan vardır. Dînimiz inananları hayır ve hasenâta, din
farkı gözetmeden insana, hatta hayvana ve bitkiye hizmet etmeye, canlıların
ihtiyaçlarını gidermeye teşvik etmektedir. Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet kaynağı bu
teşviklerle doludur. Ecdadımız, bu teşviklere uyarak, amel defterlerini devamlı
açık tutmak maksadıyla kendilerinden sonra da insanlara, hatta hayvanlara hizmet
edecek vakıflar ve tesisler kurmuş, hayırlar yapmışlardır. Bunlardan istifâde
eden insanlar, mezkûr nimetlere İslâm sayesinde, İslâm'ı yaşayan müslümanlar
sayesinde erdiklerini öğrendikçe, düşündükçe bu aziz dîni ve onun mensuplarını
sevmişler, mümin iseler imanları artmış, gayr-i müslim iseler İslâm'ı
benimsemiş, hidayete ermişlerdir.
"Hak için halka hizmet yoluyla irşâd" diye tarif edebileceğimiz bu usûlde
hizmetten maksat, halkın maddî ve mânevî ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak,
gereken tedbirleri almaktır. Hizmeti teşvik eden âyet ve hadîslere bazı örnekler
vermek gerekirse:
"... İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşın, günah (kötülük) ve düşmanlık üzerine
yardımlaşmayın"46
"İyilik (birr) yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz değildir (insanlar
ibâdet ederken müslümanlar gibi kıbleye, Hıristiyanlar gibi doğuya... dönmekle
iyi insan, iyi kul olmazlar), fakat iyilik (şöyle davrananların hâl ve
sıfatıdır): Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman
eden, malı sevdiği hâlde, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, muhtaç
olup isteyenlere ve kölelerin kurtulması uğrunda veren, namazı kılan, zekâtı
ödeyen, söz verip antlaştıklarında sözlerini yerine getirenlerdir, yoksulluk,
sıkıntı ve savaş hâlinde sabredip dayananlardır, işte doğru olanlar bunlardır,
müttakî olanlar da ancak bunlardır."47
"İyilik ile kötülük birbirine asla eşit değildir. (Karşındakine) daha iyi olan
davranışla karşılık ver (kötülüğü bile iyilikle karşıla); böyle yapınca bir de
bakarsın ki, aranızda düşmanlık bulunan kimse senin sıcak bir dostun
oluvermiştir."48 Bu âyet, iyiliğin, hizmetin, insanların duygu ve davranışlarına
nasıl tesir ettiğini, düşmanı dosta çevirdiğini, dolayısıyle hizmet yoluyla
irşâdı çok güzel bir şekilde ifâde etmektedir. Zekâttan, gönlü İslâm'a
ısındırılmak (müellefetü'l-kulûb) istenen kimselere pay ayrılması da bu eğitim,
tebliğ ve irşâd usûlünü teyid etmektedir.
Hadîsler:
"İnsan kardeşinin yardımında olduğu müddetçe Allah da ona yardım etmektedir."49
"Kişi, komşusu aç iken doymasın."50
"... Filân kulumun hasta olduğunu ve onu ziyaret etmediğini bilmez misin! Eğer
onu ziyaret etseydin beni yanında bulacağını bilmez misin!"51
"Müslüman müslümanın kardeşidir, ona ne haksızlık eder, ne de yüzüstü bırakır,
kardeşinin ihtiyaçları peşinde koşanın kendi ihtiyaçlarını da Allah sağlar, kim
kardeşinin bir sıkıntısını giderir, onu ferâhlatırsa, Allah da onun, kıyâmet
günü sıkıntılarından birini giderir, kim kardeşinin bir kusurunu örterse Allah
da kıyâmet gününde onun kusurunu örter."52
"Birisi bir yolda giderken yol üzerinde bir dikenli dala rastladı, (insanlara
zarar vermesin diye) bunu yolun kenarına çekti, Allah onun bu amelini kabûl
buyurdu ve günahlarını bağışladı."53
"Allah Rasûlü'ne (s.a.v.), görülecek bir işi olan gelince yanındakilere döner,
önüne düşüp aracılık edin, siz ecir alırsınız, Allah da Peygamberi'nin sözü
üzerine istediğine hükmeder ve yerine getirir"54 derdi.
Hizmet yoluyla irşâdı kim yapacak?
Hakîki ve hükmî şahıslar, kurum ve kuruluşlar, grup ve cemâatler... aşağıda
önemli örneklerini sıralayacağımız hizmetlerden kendilerine uygun düşenleri, en
iyi yapabileceklerini seçip yapmalı, dünya ve âhiret mutluluğu, barış, sevgi ve
huzur getirecek olan bu kutlu seferberliğe katılmalıdırlar.
Başlıca hizmet yoluyla irşâd sahaları:
1. Eğitim ve öğretim:
Okul, yuva, yurt gibi faaliyetlere yukarıda temas edilmişti. Bunlara ek olarak
yoksul ailelerin çocuklarının okutulması, uygun yerlere kütüphane ve okuma
salonlarının açılması, halka açık ders, konferans, seminer, anma vb.
faaliyetlerin yürütülmesi... zikredilebilir.
2. İslâmî yaşayışı güçlendirme:
Ülkemizde İslâm'ı yaşamak isteyenlerin karşı karşıya bulundukları çeşitli
engeller ve güçlükler vardır. İbâdetlerin rahatça ve her yerde yapılabilmesi,
dileyenlerin İslâmî âdâb ve ahlâka uyabilmesi, haram ve helâl sınırına riâyet
edebilmesi... için gerekli teşebbüsler yapılmalı, engeller kaldırılmalı, İslâm'ı
yaşama uğrunda sıkıntıya düşen, haksızlığa maruz kalanların yanında olunmalı,
böyleleri yalnız bırakılmamalıdır.
3. Yoksulluk:
"Yoksul bulunan ve isteyenler için mallarınızda hak vardır."55
"Ebû Sa'îd el-Hudrî anlatıyor: Bir seferde idik. Allah Rasûlü (s.a.v.) şöyle
buyurdu: 'Kimde fazla yiyecek varsa bunu yiyeceği olmayana versin, kimde fazla
binek varsa bunu bineceği olmayana versin...' Rasûlullah (s.a.v.) böylece bütün
mal çeşitlerini sıraladı, öyle ki, ihtiyacımızı karşılayan miktar dışında
malımız olamayacağı zan ve kanâatine vardık."56
İslâm, toplum fertlerinin ekonomik yönden eşit olmalarını şart koşmuyor, ancak
sosyal adâletin gerçekleştirilmesini toplumdan istiyor ve bekliyor. Sosyal
adâletin asgarî sınırı, bir toplumda yaşayan bütün insanların, "yiyecek, giyecek
mesken, binek, ilâç, araç, gereç" gibi tabiî, normal, gerekli ihtiyaçlarını
temin etmiş, karşılamış olmasıdır. Kişinin kendi kazancı bunları karşılamaya
yetmiyorsa toplum, çeşitli kurum ve kuruluşları ile devreye girecek ve temin
edecektir. Devletin gelirleri kâfi gelmediği takdirde halka başvurulacak,
mallarından zekât dışında vergi alınacak, verginin miktarı sosyal adâletin
sağlanmasına kadar yükseltilecek, gerekirse hiçbir kimsede ihtiyacından fazlası
kalmayıncaya kadar alınacaktır.
İslâm'da kimi farz ve vâcib, kimi sünnet ve müstehab olmak üzere birçok sosyal
adâlet ve yoksullukla savaş tedbiri vardır; zekât, kurban, fıtır sadakası,
nafaka, komşu hakkı, vakıf, vasıyet, hayır, hasenât ve nihayet vergi bunların
başlıcalarıdır.
Yoksullukla kim savaşır, yoksullukla kim ilgilenirse yoksullar da onların
yanında yer alır, onlarla beraber olurlar.
4. Kimsesizlik, düşkünlük:
Her toplumda ailesi bulunmayan, yahut ailesi ile ilgisi kalmayan büyük, küçük
insanlar vardır. Bunlar kimsesiz, düşkün, yalnız, bakım ve himayeye muhtaç
kimselerdir. Huzurevleri, kimsesiz yurdu, yetimhane, mülteci konağı... böyleleri
içindir.
5. Kazâ, felâket, beklenmedik durumlar:
Kazâ, belâ, felâket, beklenmedik hâller insanlar içindir. Müslümanlar bu durumda
kalanlara el uzatacak, yaralarını saracak, mübrem ihtiyaçlarını giderecek, iş ve
itibârlarını iâde edecek kurumlar ve kuruluşlar meydana getirmeli, gerekli
tedbirleri almalıdırlar.
6. Haksızlığa uğramak:
Hz. Ebu Bekir halife seçilince halka ilk hitabesinde şöyle demişti: "Haksızlık
eden kim olursa olsun karşımda zayıftır, hakkı elinden alırım; haksızlığa
uğrayan da kim olursa olsun karşımda güçlüdür, hakkını alır teslim ederim." Bir
toplumda böylesine bir hakkaniyet ve adâletin gerçekleşmesi idealdir. Realitede
her zaman, her yerde bazı kimseler ya zayıf, ya beceriksiz, yahut da çaresiz
olduğu için haksızlığa uğramışlardır. Haksızlık zulümdür, Allah zulmü sevmez ve
müminlerden adâleti gerçekleştirmelerini ister. Müslümanlar; kadın, çocuk, işçi,
maraba, yanaşma, memur, ast, yoksul... durumda olup daha güçlü olanların
haksızlığına uğramış, hakları yenmiş, ezilmiş kimselerin ellerinden tutacak ve
haklarını kurtaracak imkânlar hazırlamak, tedbirler almak durumundadırlar.
Gerektiği zaman Allah rızâsı için hakem, şahit, aracı, koruyucu, vekil, kefil...
olmak bu tedbirlerin hemen akla gelenleridir. Bu tedbirlerin kurumlaştırılması
ise daha etkili ve devamlı olmalarını sağlayacaktır.
7. İşsizlik:
Bazı Batı ülkelerinde işsizlik sigortası vardır; işsiz kalanlar, iş buluncaya
kadar, geçimlerini sağlayacak maaşı bu kurumlardan alırlar. İş ve işçi bulma
kurumları da aynı problemi çözmeye yönelik faaliyetler gösterir. Bunların
yetmediği, yetişemediği, yahut bulunmadığı yerlerde aynı fonksiyonları yerine
getiren hasbî faaliyetlere ve sivil kurumlara ihtiyaç vardır.
8. Aile problemleri:
Toplum, aileyi kurmak, korumak, geliştirmek, problemlerini çözmekle yükümlüdür.
Kur'ân-ı Kerîm'de ve Sünnet'te bu yükümlülüğü koyan ve teşvik eden birçok âyet
ve hadîs vardır. Bu sebeple müslümanlar:
a) Bekârları ve dulları evlendirmek,
b) Evlenme masraflarını -aciz olanlar için- karşılamak,
c) Uygun düğün şekilleri bulmak,
d) Ana babayı iyi birer eş ve eğitimci olarak yetiştirmek,
e) Çalışan kadınlara ev ve çocuk bakımında yardımcı olmak,
f) Eşler arasındaki sürtüşme ve geçimsizlikleri sevgi, huzur ve barışa çevirmek;
bu mümkün olmuyorsa tatlılıkla ve en az arıza ile ayrılmalarını sağlamak,
g) Ana babalar ile çocukları arasında ortaya çıkacak çatışma ve problemleri
çözmek... üzere çalışma grupları, kurum ve kuruluşlar meydana getirmelidirler.
9. Gençliğin ihtiyaçları ve problemleri:
Gençlerin bunalımları, maddî ve mânevî ihtiyaçları vardır. Bunları göz önüne
alarak spor, oyun, meşrû ve nezih eğlence, boş zamanları değerlendirme, bilgi ve
beceri kazanma... yerleri, tesisleri, imkânları hazırlamak milletimizin geleceği
için son derecede önemlidir. Bu sayede müslümanlar, gençlerini doğruya ve iyiye
yönlendirme, çeşitli zararlı etkilerden koruma imkânını da elde etmiş olurlar.
10. Moda ve san'at:
Giyimde, kuşamda, kılık ve kıyafette, âdet ve âlette durmadan değişiklik
yapanlar, bunları reklâm ve propaganda ile piyasaya sürenler çeşitli amaçların
peşindedirler. Bu amaçların en azından bir kısmı meşrû, millet ve memleket
menfâatine hadim değildir. Müslümanların bu konuya el atmaları, kendi iman,
düşünce ve değerlerine uygun modalar icâd ederek bunu çeşitli yollardan
ilgililere benimsetmeye çalışmaları irşâdın önemli bir parçasını
oluşturmaktadır.
Dün olduğu gibi bugün de san'at, insanların eğitilmesinde, belli duygu, düşünce
ve davranış kalıpları edinmelerinde en önemli rolü oynamaktadır. Ne yazık ki
müslümanların en geri ve en zayıf oldukları sahalardan biri de san'at sahasıdır.
Cahiliye devri Araplarında şiir san'atı çok gelişmiş olduğu, halk şiire meftun
bulunduğu için Kur'ân-ı Kerîm şiirimsi bir san'at yapısı içinde gönderilmiş, onu
dinleyenler daha önce hayran oldukları şiirleri asılı oldukları yerlerden
aşağıya almışlar, onların yerine Kur'ân'ı koymuşlardır.
Bugün dünyada ve ülkemizde san'at edepsizliği, hayasızlığı, ahlâksızlığı,
insanın yüce ve aşkın boyutlarını budayarak onu maddî ve fânî varlığının
zindanına hapsetmeyi... yaygınlaştırmak için kullanılmakta, bu menfî oluşuma
vasıta olmaktadır. Başta musikî, şiir, edebî eserler, tiyatro, sinema olmak
üzere san'atın, İslâm ilke ve amaçlarına ters düşmeyen bütün nevilerini ve
şekillerini dînimizin ve öz kültürümüzün hizmetine vermek için hiç vakit
geçirmeden harekete geçmek gerekiyor.
11. Çevre:
Batı medeniyeti, teknolojisi ve sanayii mânevî atmosferimizi kirletmekle
kalmamış, havayı, yeri ve yerin altını yaşanamaz hâle getirmiştir. Kendilerini
tanrı sanarak tabiata hakim olmaya kalkışanlar, Allah'ın nimet ve güzelliklerle
dolu olarak yarattığı dünyamızı kendi iç dünyaları gibi çirkinleştirmişlerdir.
Bugün dünyada, çevre ile uğraşan renklilere bakınca insan, ister istemez şöyle
düşünüyor: İç dünyaları kılık ve kıyafetleri, yaşama şart ve şekilleri ile
içleri dışlarına vurmakta olan bu insanlar mı çevremizi temizleyecek ve
dünyamızı güzelleştirecekler? Yine de böyle iyi bir niyetin peşinde oldukları
için onları tebrik etmek gerekiyor.
Allah güzeldir, güzeli sever. Din israfı, pisliği, insanlara zarar veren iş ve
davranışları yasaklar, müslümanları bunlarla mücadele etmeye sevkeder. İnsanı,
hayvanı, bitkisi ve diğer varlıkları ile dünyayı korumamızı, bir çöpü israf
etmememizi ister. Bitki örtüsünü, havayı, suyu herkesin ortak malı sayar;
bunların, başkalarına zarar verecek şekilde sahiplenilmesini ve kullanılmasını
meneder. Bütün bunlar düşünüldüğünde dünyada, çevre korumacılığının
şampiyonlarının müslümanlar olması gerektiği ortaya çıkar; fakat heyhât, İslâm
nerede, müslümanlar nerede!
12. Geri kalmış bölgeler ve yöreler:
Ülkemizde, çeşitli sebeplerle geri kalmış, çağın maddî ve mânevî nimetlerinden
(pisliklerinden değil) mahrum kalmış bölgeler ve yöreler vardır. Buralarda
sağlık tesisleri, eğitim ve öğretim kurumları, yol, su, kanalizasyon, mesken, iş
ve aş eksiklikleri vardır. Bu eksiklikler kötü niyetli çevrelerce istismar
edilmekte, buralarda yaşayan halkımız milletine karşı kışkırtılmaktadır.
Devletin ulaşmadığı veya ulaşamadığı noktalarda müslümanların bu eksiklere de el
atmalarında, "kendilerinin nail oldukları nimetleri diğer kardeşlerine de
ulaştırma" gayretlerinde büyük faydalar vardır.
Bu maddeleri daha da arttırmak mümkündür. Ancak bunlar, hatta bunların da bir
kısmı bile başarılsa büyük sonuçlar elde edilecektir. Bu sonuçların, dînimiz ve
dînî hayatımız bakımından hayırlı olup olmayacağı ise başaranlara bağlı
olacaktır; Allah Teâlâ dünya hayatımızda sa'y (emek, çalışma, gayret) kanununu
geçerli kılmıştır; sa'yeden sonuç alır. Bizim dileğimiz bunu müslümanların
yapması, başarması ve bu sayede halka kendilerini, dinlerini tanıtmaları ve
sevdirmeleridir. Başka dinler ve ideolojiler bu yolları işlek hâle
getirmişlerdir. Boş, amelsiz lâfa insanların karnı doymuştur. Müslümanların bu
hizmetlere girmeleri her şeyden önce dinleri ve ahlâklarının gereğidir; semeresi
de irşâd ve hidayet, insanlığa en büyük hizmet olacaksa daha ne duruyoruz!
29. Hacc: 22/78.
30. Fussilet: 41/33.
31. M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, II, s.183.
32. Buhâri, Salât, 44-85; Diyanet Gazetesi, 1988, Sayı: 356.
33. Y. Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c. X, s. 313-314.
34. Öztuna, age., s. 308-311.
35. D. Mustafa Ergün, "Örgün Eğitimin Kurulmasında Medresenin Rolü", 1. Din
Eğitimi Semineri, Ankara, 1981, s. 54-56; Krş. Öztuna, age., c. X, s.291-297.
36. Prof. Dr. Yaşar Ocak, "Selçuklu ve Osmanlı Dönemi Tekkelerinde
Dînî-Tasavvufî Eğitime Genel Bakış", Seminer, Ank. 1981, s. 73 vd.
37. Öztuna, age., s. 372-374.
38. Dr. Ünver Günay, "Türkiye'de Dînî Sosyalleşme", 1. Din Eğitimi Semineri,
Ankara, 1981, s. 194 vd.
39. Bekir Demirkol, "Vaizler... Üzerine Deneysel Bir Araştırma", A.Ü. İlâhiyat
Fakültesi Dergisi, 31/283-330.
40. İst. 1987, Aydınlar Ocağı Yay., s. 237-241.
41. Rotraud Wielandt, "Almanya'da Din Dersinin Çerçeve Koşulları", Seminer
Tebliği.
42. Heinz Klautke, "Almanya'da Müslüman Türkler", A.Ü. İlâhiyat Fak. Dergisi, c.
31, s. 476.
43. Bu alıntıların dili yazar ve mütercimlere aittir. Uydurukça kelimeleri
değiştirmek uygun düşmeyeceği için dokunmadım.
44. İsveç Toplum Klavuzu, İsveç, 1986, s. 168-175.
45. Hükümetin aileye eğilmesi ve çalışmalarına millî değerler unsurunu katma
eğilimi karşısında koparılan kıyamet maksatları apaçık ortaya koymuştur.
46. Mâide: 5/2.
47. Bakara: 2/177.
48. Fussilet: 41/34.
49. İbn Hanbel, I/274.
50. İbn Hanbel I/55; krş. Müslim, Birr, 140.
51. Müslim, Birr, 45/43.
52. Müslim, Birr, 45/58.
53. Müslim, Birr, 45/127.
54. Müslim, Birr, 145.
55. Zâriyât:51/19.
56. Müslim, Lukata, 18; Ebû Davud, Zekât, 32.
***************************************************************
8 Yıllık Zorunlu Eğitim
1. Hâlen beş yıllık mecbûrî ilköğretimden mezun olan çocukların ancak yarısı
orta öğrenime geçmekte, geriye kalanlar çıraklığa, işe ve aile yardımına
yönelmektedirler. Orta öğretimde bugünkü talebe sayısı içinde dahi önemli ölçüde
öğretmen, bina, yönetici, araç-gereç yetersizliği vardır. Beş yıllık
ilkokullardan mezun olan -yeni sistemde beşinci yılı tamamlayan- bütün
öğrencilerin ilâve üç yıl daha mecbûrî öğrenime tâbî tutulmaları hâlinde darlık
ve sıkıntı değil, gerçek bir tıkanma olacaktır. Buna tedrîcen geçilmesi de
sakıncalıdır; mecbûriyet demokrasi, insan hak ve hürriyetleri ile kabil-i telîf
değildir. Yapılacak şey, beş yıllık ilköğretimden sonraki öğrenimin isteğe bağlı
olması, bunu isteyenlerin sayısını arttırmak için çareler bulunmasıdır.
2. Dînî açıdan bir erkek ihtilâm olunca, yahut bu gelişme gecikirse onbeş yaşına
gelince ergen (bâliğ) olur. Kız ise ay hâli görmeye başlayınca, yahut bu durum
gecikirse, yine onbeş yaşına gelince ergen (bâliğa) olur. Şu hâlde gerek erkek
ve gerekse kız çocuklarının 14 yaşlarına girmeden önce ergen olmaları mümkündür.
Ergen insan her türlü dînî ve hukûkî yükümlülüğün altına girmiş sayılır. Bu
yükümlülükler içinde ibâdetler bulunduğu gibi, kadın-erkek arası ilişkilerdeki
sınırlar ve örtünme de vardır. Ergen kızlarla, ergen erkeklerin sekiz yıllık
mecbûrî öğrenime tâbî tutulmaları hâlinde -hele de bu bölge yatılı okullarında
yapılınca- sayısız dînî mahzurlar, ihlâller karşısında kalmamız kaçınılmazdır.
3. Öğrencileri, 12 yaşlarından itibaren daha önceden yapılacak incelemelerle
tesbit edilen ilgi ve eğilim alanlarına yönlendirmek gerekir. Bunu 14-15 yaşa
kadar geciktirmek zaman kaybına, hatta istidat isrâfına sebep olur. Bu sebeple
beş yıllık mecbûrî öğrenimden sonra öğrenciler, kâbiliyet ve eğilimlerine uygun
eğitim ve öğretime tâbî tutulmalıdır, tamamını üç yıl daha aynı kalıpta tutmanın
makûl bir gerekçesi yoktur.
4. Sekiz yıllık mecbûrî öğretime geçmeye ne imkânlar elvermekte, ne de bunun
için makûl bir sebep bulunmaktadır. Bu durum gözönüne alınırsa "gizli bir
sebepten" bahsetmek yerinde olur. Bu ise İmam-Hatip Liselerini baltalamak,
halkın ümit bağladığı, kafası ve gönlü aydın, milleti ile bütünleşmiş,
kendilerini onun hizmetine adamış gençlerin sayısını azaltmak, onları toplumdan
tecrit ederek câmiye hapsetmektir.
********************************************************
40. Yıl">40. Yıl
İslâm'ın biçimlendirdiği toplumda sınıflara ayrılmış insanlar ve bu arada
"İmam-Hatipler" sınıfı ile "cemâat" sınıfı yoktu. Her bir müslüman hem
İmam-Hatip, hem de cemâat idi; bu imkân her müslümana açıktı, imkânı fiile
döndürmenin yolu ise yalnızca ehliyetten geçiyordu. Ehliyet ilim ve ahlâk
demekti, kim ilimde ve ahlâkta daha önde ise İmam-Hatiplik de öncelikle onun
hakkı idi, bu yüce şerefe öncelikle o lâyık görülürdü. İmamlığa lâyık görülenler
aynı zamanda devletin en üst kademelerinde görev almaya da lâyık görülür, devlet
başkanı (imam, halife), komutan, hâkim, vali, muallim, vezir, kâtip...
olurlardı. Toplumun değer hükümleri de bu ölçüler içinde oluşuyor, sultanlar,
ulemânın atlarının ayaklarından üzerlerine sıçrayan çamuru şeref biliyor, bu
çamuru taşıyan elbiselerinin kabirleri üzerine konulmasını vasiyet ediyorlardı.
Bu toplumda adam olmak, diploma ve dünyalık sahibi olmak değil, ilim ve fazîlet
sahibi olmak, diye biliniyordu. Gün geçti, devrân döndü, hak yerine kuvvet,
fazîlet yerine gözü açıklık ve entrika, din yerine dünya geçti. Artık toplumun
ileri gelenleri, iktidarı elde tutanları, ilim ve fazîlete sahip olanlardan
ziyade diplomaya, güce, maddî değerlere sahip olanlardı. Bunlar da büyük
çoğunluğu itibârıyla milletine yabancılaşmış, millî ve dînî değerlerinden
uzaklaşmış, ekonomik ve teknolojik yönden gelişmiş bulunan toplumlara hayran,
ben bilirimci, halka üstten bakan, kendîni onların vasîsi sanan, halka rağmen
halkı yönetmeye kalkan kimselerdi. Halk bunu görüyor, hissediyor, acısını içine
hapsedip gününü bekliyordu. Günü gelince ezânsız semtlere ezân istedi,
Kur'ân'sız nesillere Kur'ân istedi, din eğitimi ve bilgisinden mahrum
çocuklarına din dersi istedi... Minarede ezân, her yerde Kur'ân okuyacak, namaz
kıldırıp hitabede bulunacak, çocuğundan yaşlısına bütün halka din eğitim ve
öğretimi verecek elemanları yetiştirmek üzere mektep istedi; istedi ki, mutlu
günler geri gelsin, "millet-devlet-ümmet" bütünlüğü yeniden gerçekleşsin,
bozulan dengeler yeniden kurulsun, altüst olan değerler yerini bulsun! İşte
İmam-Hatip Liseleri bu mübârek rüyânın sabahında doğdu, bu kudsî niyetin ve
azmin meyvası oldu. Fidanlar büyüdü, yayıldı ve gelişti, kırkıncı yılda doğudan
batıya bütün ülkeye gölgesini salmış, meyvasını sunmuş bulunuyor. İmam-Hatip
Liseleri milletin malı, İmam-Hatipliler onların yarınlarının ümidi ve
gözbebekleridir. Kırk yaşın kemâlini temsil etmesi gereken bu nesil de artık
kendinin ne olduğunu, onu nasıl bir misyonun beklediğini bilmek, hissetmek,
"beklenen olmak" durumundadır. Ben bir İmam-Hatipli olarak bu şuur ve sorumluluk
duygusu karşısında ürperiyor, titriyorum. Sevgili kardeşlerim siz de titreyin ve
kendinize gelin!
*/******************************************
Çocuk Eğitimi
Mektubunuzu aldım, güç şartlar altında ve yabancı bir çevrede İslâm'ı yaşamak ve
yaşatmak uğruna verdiğiniz çabalar cihaddır, ibâdettir, sizleri tebrik ediyor,
başarılar diliyorum.
Bana sorduğunuz sorular kitaplık sorulardır, bir mektup ve yazıda doyurucu,
kaplayıcı cevaplar vermek çok zordur. Ancak cevapsız bırakmak da doğru
olmayacağı için, benim branşım ve tecrübe sahama girenleri bu ölçüde
cevaplandırmaya çalışacağım.
1. Kur'ân ve Sünnet'e uygun ideal çocuk, fıtratı bozulmamış çocuktur. Bir
hadîs-i şerifte "Her doğan çocuğun fıtrat üzere doğduğu, sonra ana ve babasının
onu, yahudi, mecûsî, Hıristiyan yaptığı" ifade buyurulmuştur. Hadîste dikkati
çeken husûs "müslüman yaptığı" ifadesinin bulunmayışıdır. Bunu şöyle yorumlamak
mümkündür: Çocuk, fıtratı bozulmadan, yanlış yönlendirilmeden büyütülürse,
muhakeme ve yükümlülük çağına geldiği zaman zaten İslâm'ı seçecek, müslüman
olacaktır.
2. Yazınızda, kaç yaşına kadar çocuktan bahsettiğiniz pek açık değil. Yalnızca
bir sorunuzda 4-8 yaş arası diyorsunuz. Eğer maksadınız bu yaşlar arasındaki
çocuk ise, bunlar hiçbir öğretim ile yükümlü değillerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.)
"Çocuklarınıza yedi yaşlarına gelince namaz kılmalarını buyurun, on yaşlarına
gelince kılmazlarsa yaptırım uygulayın" buyurmuştur. Yaptırım on yaşında
uygulandığına göre bundan önce çocuk yükümlü değildir. Ancak yedi yaşında namazı
kıl diyeceğimiz çocuğa daha önce bir şeyler öğretmemiz, onu eğitmemiz ve namazı
kılacak hâle getirmemiz gerekmektedir. Bu gereklilik bir dînî mecbûriyet değil,
eğitim zarûretidir.
3. Müslüman bir çocuğun günlük yaşantısında hiçbir davranışı, mecbûriyet ve
yükümlülük çerçevesi içinde fonksiyonel değildir. Ancak ileride yükleneceği
işlevlere hazırlık olarak ele alınırsa "davranışlarının fonksiyonelliğinden"
bahsedilebilir. Bu davranışları belirleyecek olanlar, çocuğu ve çevre şartlarını
değerlendirecek olan eğitimcilerdir. Eğitimciler bu konuda bir program
hazırlayacak ve uygulayacaklardır. Meselâ bir şeye başlarken besmele çekmek,
yemek sonrasında duâ etmek, beden ve giysilerini, dînin pis saydığı şeylerden
temiz tutmak, din ve ahlâkın çirkin saydığı söz ve davranışlardan uzak kalmak...
burada örnek olarak sayılabilir.
4. Çocuğun Allah'a karşı bir sorumluluğu yoktur. Hakları tümüyle insan
haklarıdır, yalnızca henüz mükellef ve reşid olmadığı için bir kısım haklarını
veli ve vasîsi yoluyla kullanır.
5. İslâm'ın, kesin ilmî verilere aykırı bir talimâtı ve inancı yoktur. Ama kesin
ilmî veriler ile teoriler birbirine karıştırılmamalıdır. Meselâ Darwin teorisi
bir ilmî veri değil, teoridir, aksine teoriler de mevcuttur. Şu hâlde çocuklara
yaratılış konusu, evrim teorisine göre değil, Kur'ân ve Sünnet'in açıklamalarına
göre verilecektir. Bu verilirken çocuğun zihnî kapasitesi göz önüne alınacak,
dînin açıklamalarında ancak kesin olanlara itibâr edilecek, kesin müsbet ilme
aykırı düşen bir açıklama yapılmayacaktır. Özetleyecek olursak: Allah her şeyi
yoktan var etmiştir, önce ruhu, sonra insansız kâinatı, sonra hayvanları ve
insanları... Her şey insan için, insan ise Allah'a kulluk içindir. Türler kendi
içlerinde gelişmiş ve değişmiştir, ancak bütün türlerin bir kökten gelişip
değişerek oluştuğu ilmî bakımdan sâbit değildir. Allah, insanı topraktan,
çamurdan yarattığını bildirmiştir, o dileseydi buna da gerek görmez, "ol" der,
oldururdu. Ancak önce toprağı ve çamuru yaratmış, sonra da ondan insanı
yaratmıştır. İlk insanlardan sonra yaratmayı, çiftlerin birleşmesi kanununa
bağlamıştır. Yaratma olayı bir sırdır, insan aklı bunun nasıllığını çözecek
güçte değildir..
6. 4-8 yaşlar arasında Arapça -hele de bu dilin konuşulmadığı bir yerde-
öğretilemez, gereği yoktur. Bazı duâlar ve sûreler ezberletilebilir. Arapça daha
sonraki yıllarda, daha ziyâde İslâmî ilimlere yatkın çocuklara öğretilmelidir.
İslâm tarih ve kültürü, o yaşlardaki çocuklara uygun bir muhtevâ ve yöntem
içinde verilmelidir. Detaylara girilmemeli, sıkıcı tarih, isim vb. bilgiler
üzerinde durulmamalı, çocuğun İslâm'ı, Hz. Peygamber'i (s.a.v.), İslâm
büyüklerini tanıması ve sevmesi, İslâm'ın kaynak olduğu kültürü kavraması
hedeflerine yönelinmelidir.
7. Kur'ân ve Sünnet'e göre bir din vardır, o da İslâm'dır. Diğer peygamberler de
ümmetlerine İslâm'ı getirmiş ve tebliğ etmişlerdir. Bu dinlerin adlarının
değişik olması mahiyetlerindeki bu birliği değiştirmez, bozmaz. İnanç ve ahlâk
esasları hep aynı kalmış, düzen ve insan ilişkileri ile ilgili hususlar dinden
dîne, peygamberden peygambere değişmiş, yani Allah tarafından değiştirilmiştir.
Mûteber olmayan, insanların değiştirmesidir. Bugünki İslâm dışı dinlerde mûteber
olmayan hususlar, insanların değiştirdiği, bozduğu, İslâm'a aykırı hâle
getirdiği hususlardır. Biz bunları İslâm'dan (Kitap ve Sünnet'ten) öğreniyoruz.
Bütün bunlara rağmen, yine de aslı ilâhî ve semâvî olan dinlerin bir değeri
vardır, dinsizlik ve şirke nisbetle bu dinler ve sâlikleri daha değerlidirler,
bize yakındırlar, hidayete yatkındırlar, onlara bu espri içinde yaklaşmak
gerekir.
8. İslâm'ın iyi ve mükemmel bulduğu sosyal davranış, İslâm'ın sosyal düzeni ve
düzeni kuran kaideleri içinde açıklanmıştır. İslâm'ın öngürdüğü sosyal düzeni
öğrenen ve buna uygun davranışlar edinen çocuk, en iyi sosyal davranışları
edinmiş sayılır. Bu konunun detaylarına ve içeriğine bu yazıda girilemez. İslâm
ahlâkı ve sosyal düzeni ile ilgili kitaplara bakmak yeterlidir.
9. Çocuğun hâl ve hareketlerinin inançlı bir kişiyi yansıtması biraz erken bir
beklentidir. Çocuk ileride bunu yansıtacak bir eğitime tâbî tutulmalı, yukarıda
sözkonusu ettiğimiz bazı davranışları kazanması sağlanmalıdır.
10. "Çocuk hangi yaşlardan itibaren Allah'ın mesajına muhatap olur?" sorunuzdan
yükümlülüğü kastediyorsanız bu yaşa değil, başa bağlıdır. Yaşı kırk bile olsa
zihnî kapasitesi gelişmemiş, akıl ve ruh sağlığı bozuk bir kimse ilâhî mesaja
muhatap değildir. Aklı normal kişiler, erkek ise ihtilâm olunca, kız ise ay hâli
görünce yükümlülük sahasına girerler. Bu hâller görülmez ise onbeş yaşlarından
itibaren yükümlü olurlar. İşte bu yükümlülük çağı gelmeden önce, çocuğun yaşına
göre idrâki, kavrayışı, dikkati göz önüne alınacak ve hazırlamak, eğitmek
maksadı ile ilâhî mesaja muhatap kılınacaktır. Başlangıçta, resimli, renkli,
çekici kitaplarda, Kur'ân ve Sünnet'in, geçmiş ümmetlere, peygamberlere, âhirete
ait kıssaları verilebilir. Çocuk âdetâ hikâye okurken Allah'ın mesajları ile
karşılaşır, ömrü boyunca kendisini yönlendirecek olan bilgi ve değerler kazanır.
11. Çocuk dünyanın neresinde olursa olsun çocuktur, böyle kabûl edilmeli ve
çocukluğunu yaşaması sağlanmalıdır. Daha küçük yaşta ondan, ileride yükleneceği
sorumluluk, yükümlülük ve davranışları beklemek mümkün ve doğru değildir. Bu
sebepledir ki Allah da insanı, ancak çocukluk çağını geçirdikten sonra yükümlü
kılmıştır. Çocukluk çağında yapılacak şey, çocuğun ruh ve beden sağlığını
korumak, maddî ve mânevî gelişmesini sağlamak, fıtratını bozmamaktır. Yabancı
ortamda alınacak tedbir, mümkün olduğu ölçüde, ileride aynı hayatı ve değerleri
paylaşacak olan çocukların ortak bir çevre oluşturmalarını sağlamak, arkadaşlık
ilişkilerini bu çerçeve içinde yürütmelerine özen göstermektir. Ayrıca aile
içinde gördükleri çocuğun şahsiyetini etkiler, bunu unutmamak gerekir. İslâmî
kişiliğin gelişmesi bakımından örnek kişileri tanımak, örnek davranışları görmek
önemlidir. Bu konuda mescitleri de devreye sokmak, çocukların buralara
gelmelerini sağlamak, oyunlarını bu çevrede oynamalarına göz yummak, ara sıra
zorlamadan câmiye sokmak, ibâdeti göstermek ve isterlerse katılmalarını sağlamak
faydalıdır.
12. Bu soruya yukarıda cevap verilmiştir. Özetle "gayr-i müslim davranışlarının
çocuktan yansımaması" önemlidir. Ondan ötesi; "çocuktan çocukça davranışlar
beklenir ve bunlar yansır."
13. Merkezinde Allah ve Rasûlü'nün (s.a.v.) bulunduğu bütün sevgi ve saygılar
İslâm'a göre doğaldır, uygundur. "Allah ve Rasûlullah'a (s.a.v.) olan sevgi ve
saygımıza aykırı, ters düşmeyen, Allah için, O'nun rızâsı bu yönde olduğu için
diyebildiğimiz sevgiler, saygılar tabiîdir, mûteberdir, beslenmelidir."
14. Ailedeki genel İslâmî ortam çocuk eğitiminde çok önemlidir. İslâm'a aykırı
davranışların benimsendiği, yaşandığı, yadırganmadığı bir aile ortamında
müslüman çocuk yetiştirmek, çölde gül yetiştirmekten zordur. Başta zikrettiğmiz
fıtrat hadîsi, ana ve babanın, çocuk eğitiminde ne kadar önemli bir rol
üstlendiklerini göstermektedir; ana-baba (yani aile) çocuğun dînî hayatında en
önemli belirleyicilerdir. Bir müslüman çocuğun yetişeceği aile, İslâm'ı yaşayan
ailedir. Ailede buna aykırı bir ortam var ise çocuğun oradan uzaklaştırılması
gerekir.
15. Çocuğun özel dünyası çocukçadır, diğer çocuklardan ayrılmaz, onları ayıran
husus, dışarıdan yapılan telkinler, yönlendirmeler, özetle eğitimdir. Çocuğun bu
çemberden çıkarak kimlik ve kişiliğine hâkim olabilmesi için uzun yılların
geçmesi gerekir. Farklar -kişiliğe, hür seçim ve irâdeye bağlı farklar- o zaman
ortaya çıkar.
İslâm Hukûkunda Gençler
Gençlerin Eğitimi:
Hayal edip de yapamadıklarımızı gençlerden beklemek, onlara "geleceğimizin
ümidi, istikbalimizin teminâtı..." demek âdet hâline gelmiştir. Buna paralel bir
başka âdet de, binlerce yıldan beri gençlerden şikayet etmek, onların bazı
davranışlarını kıyamet ve felâket habercisi gibi görmektir. Yalnızca bu çelişki
bile bize bir şeyler anlatmakta, hatta yol göstermektedir. Evet biz istesek de
istemesek de, ölümlü dünyada yarınlar, daima bugün çocuk ve genç olan nesillerin
olacaktır. Geleceğin nizâmını onlar kuracak, insanlığı onlar temsil edecektir.
Bu tartışılmaz gerçek karşısında "ana, baba, çevre, toplum ve devlet" olarak
eğitim sorumluluğunu yüklenmiş bulunan şahıslar ve kurumlar eserlerinden şikâyet
ediyorlarsa, bir bakıma kendi kusurlarını dile getiriyorlar, ayıplarını dışa
vuruyorlar demektir. Tabîî değişim ve gelişime ayak uyduramamaktan kaynaklanan
şikâyetleri bir tarafa bırakır, gerçekten olumsuz ve tehlikeli gelişmeleri ele
alırsak, herkesten önce kendimizi hesaba çekmemiz, ne verip ne aldığımızın
muhasebesini yapmamız gerekir.
İslâm, çocukları ve gençleri, İslâm toplumunun üyeleri hâline getirmek,
gelecekte ferd ve toplum olarak İslâm'ı temsil sorumluluğunu yüklenecek kıvama
sokmak için bir dizi tedbir almış, müesseseler hazırlamıştır. Aile, mescid,
eğitim, öğretim, yardımlaşma ve eğlence müesseseleri bunların başında gelir.
Aile sağlam temeller üzerine kurulmuş, çocuk yetiştirmek ona en başta gelen
görev ve amaç olarak verilmiştir. Ana-baba ile çocuklar arasındaki karşılıklı
hak ve borçlar detaylarına kadar belirlenmiş, gerektiğinde müeyyidelere
bağlanmıştır. Aileyi bir huzur, güven ve sevgi ortamı kılmak için gerekli
tedbirler alınmıştır.
Mescid İslâm'da birçok fonksiyonu birlikte yüklenen bir müessesedir. Orada
ibâdet edilir, eğitim ve öğretim yapılır, evlenme akdi ve merasimi yapılır,
dâvalara bakılır, kanun yapılır, kararlar alınır, hatta millî oyunlar oynanırdı.
Bu kadar önemli ve değişik işin mescidde yapılmasını, ilk devrin
imkânsızlıklarına bağlamak meselenin özünden gâfil olmanın nişanıdır. O devirde
bu işleri idare etmek için ayrı ayrı basit binalar yapmak günlük işlerdendi.
Mescidde bunca işin birleştirilmesi bir irşâddır, bir terbiyedir, bir metoddur;
en önemli esprisi de "bütünlük ve tutarlılık"tır. Müslümanın ibâdetinden
eğlencesine kadar bütün davranışlarında bir bütünlük ve tutarlılık olacaktır.
Ailede aldığını okulda, okulda aldığını toplumda kaybetmeyecek, aksine besleyip
geliştirecek, bütünleştirecektir. Bunun için de eğitim çevresi bir câmi
bütünlüğü ve tutarlılığını temsil edecektir.
Bizim tesbit edebildiğimiz kadarıyla bugün bir gençlik bunalımı varsa bunun
kökünde yatan sebep, yetişen nesilleri etkileyen faktörler arasındaki çelişkiler
ve tutarsızlıklardır. Bir ülkede yetişen insan ailede aldığı değer hükümlerini
okulda bulamazsa, okuldan aldıklarını toplum hayatına girdiği zaman kaybederse
çelişki ve bunalım kaçınılmazdır.
İslâm özenle kurduğu ailede çocuğu ruh ve beden sağlığı içinde yetiştirip, yedi
yaşından itibaren namaza alıştırdığı, daha ergenlik çağına girmeden mescidde
toplum hayatına soktuğu, bütünüyle toplumu, yetişen nesil için "belli değer ve
tedbirlerde birleşmiş" bir okul hâline getirdiği -böyle olmasını istediği-
içindir ki, genç nesile güvenmiş ve ona geniş ölçüde haklar ve vazifeler
vermiştir.
Gençlik Çağı:
İnsan ne zaman çocuk, ne zaman genç ve hangi yaştan sonra olgun, yahut yaşlıdır?
Bu konuda çeşitli branşların farklı cevapları vardır. İslâm hukukunda insanın
hayatında uğrayıp geçtiği çağlar şöyle sıralanmıştır: Ceninlik, temyizsiz
çocukluk, temyizli çocukluk, ergenlik ve rüşd.
Ceninlik doğuma kadar süren çağdır. Temyizsiz çocukluk çağı, ortalama olarak
yedi yaşa kadar devam eder. Anormal bir gelişme olmadığı takdirde, yedi yaş
sınırından ergenlik çağına kadar geçen dönem "temyizli çocukluk" çağıdır.
Ergenlik (bülûğ) çağı İslâm'da prensip olarak biyolojik gelişmelere
bağlanmıştır. Buna göre dokuz yaşını doldurup âdet görmeye başlayan kız ve oniki
yaşını doldurup ihtilâm olmaya başlayan erkek ergenlik çağına gelmiş olur. Bu
biyolojik gelişmeler arızaya uğrar ve gecikirse, müctehidlerin çoğuna göre onbeş
yaşını tamamlayan erkek ve kız ergenlik çağına ayak basmış olur. Ebû Hanîfe bu
yaşı kızlar için onyediye, erkekler için ise onsekize çıkarmaktadır. Temyiz çağı
basit gerçekleri idrak etmek, rüşd çağı ise makûl malî tasarruflarda bulunmakla
ilgilidir. Mecelle'ye göre temyizin ölçüsü kişinin "satım akdinin, satanı
bedele, satın alanı da mala sahip kılacağını bilmesi, yüzde elli nisbetinde
aldanmayı anlamasıdır" (mad. 943). Bu ölçüde bir anlayış ve kavrayış seviyesine
gelen çocuk temyizli (mümeyyiz)dir. Rüşdün ölçüsü ise malı saçıp savurmamak, mal
üzerinde makûl tasarruflarda bulunmaktır. Ebû Hanîfe'ye göre akıl ve ruh sağlığı
içinde ergenlik çağına gelmiş olan insan aynı zamanda rüşd çağına da gelmiştir
ve reşiddir.
Gencin Hakları ve Sorumlulukları:
Yukarıdaki tabloya bakarak kişinin yaklaşık oniki yaşına kadar çocuk, bu yaştan
sonra ise genç olduğunu söyleyebiliriz. Olgunluk yaşta değil, baştadır.
İhtiyarlığın hangi yaşta başladığı ise bizim ilgi sâhamızın dışında kalmaktadır.
1. Temyizli çocuk:
İslâm hukukunda insan, doğumundan itibaren tam olarak medenî haklardan istifâde
(vücûb) ehliyetine sahiptir. Medenî hakları kullanma ehliyetine (edâ) gelince
bunun, temyiz çağından itibaren oluşmaya başladığını görüyoruz. Temyiz çağındaki
çocuk "bağışlama, vakfetme, kefâlet, boşama" gibi tamamen aleyhine ve zararına
olan hukûkî tasarruflara ehil değildir; bu sahada edâ ehliyeti yoktur. Bağış ve
sadakayı kabûl, vekâleten alım-satım gibi lehine olan ve yetişmesinde faydası
bulunan tasarruflara ehliyet ve yetkisi vardır. Kendi namına alım-satım, kira,
ortaklık vb. tasarrufları ise kanûnî temsilcisinin (veli, yahut vasinin) izin ve
muvâfakatına bağlıdır. Bunu önceden alabileceği gibi, tasarruftan sonra da
alabilir.
2. Ergen insan (genç):
12-15 yaş arasında ergenlik çağına ulaşan genç, İslâm hukukunda tam olarak
medenî haklardan istifâde ve bu hakları kullanma ehliyetine sahiptir.
İbâdetlerden evlenmeye ve boşanmaya, cihad (askerlik) mükellefiyetinden devlet
başkanlığına kadar bütün tasarruf ve selâhiyetler, diğer şartlar yanında çağ ve
yaş bakımından yalnızca ergenliğe bağlanmıştır. Mâlî tasarruflar bakımından
reşid olma konusunda Ebû Hanîfe ile iki büyük talebesi Ebû Yusuf ve Muhammed
arasındaki ictihad farkı meşhurdur. Bu iki müctehide göre ergenlik çağına
geldiği hâlde mâlî tasarruf bakımından olgunluk göstermeyen ve bu sebeple de
reşid sayılmayan gence mal teslim edilmez ve kendisi mâlî tasarruflara ehil (selâhiyetli)
sayılmaz. Çünkü malın kendisine teslim edilmesi ve tasarruf selâhiyeti tanınması
hâlinde bunu saçıp savuracak, sonra da topluma yük olacaktır; bunda ise hem
millî servet, hem de toplum için zarar vardır. Bu zarar kişiyi kısıtlı hâle
getirmekten daha önemlidir.
Ebû Hanife bu konuda iki talebesinin tam karşısında yer almış ve şu görüşü
savunmuştur: Ergenlik çağına gelmiş bir insanı kısıtlı hâle getirmek, onu
insandan aşağı seviyedeki canlılarla bir tutmak olur. İnsanın hürriyet ve
şahsiyetine karşı bundan daha büyük bir zarar düşünülemez. Millî servetin ve
toplumun israftan zarar görmesi, insanın aşağılanması yanında çok önemsiz kalır;
bu sebeple akıl ve ruh sağlığı içinde ergenlik çağına gelen genç hacr altına
alınamaz, tasarrufları kısıtlanamaz. Gençlerin ehil ve selâhiyetli oldukları
makamlar ve tasarruflara bazı örnekler vererek yazıyı bağlamak gerekirse:
Amme hukûku sahasında şûrâ meclisi üyesi olmak, devlet başkanı olmak, bunların
seçimine katılmak, hâkim, asker, komutan, aile reisi olmak... bunlar için
yeterli olma yanında çağ ve yaş bakımından yalnızca ergenliğe bağlanmıştır.
Ergenlik çağına gelen; yani çeşitli ictihadlara göre asgarî oniki, azamî onsekiz
yaşındaki genç, yukarıda sayılan makam, selâhiyet ve tasaruflara ehildir.
Husûsi hukûk sahasındaki geniş selâhiyet ve ehliyetine yukarıda işaret
edilmişti. Bu konuda bir çarpıcı örnek de evlenme ehliyetidir. Hanefî
müctehidlere göre ergenlik çağına gelmiş bulunan erkek ve kız, velisinin izni
olsun olmasın, evlenmeye ve evlenme akdinde bizzat irâde beyanında bulunmaya
selâhiyetlidir.
İslâm gerekli tedbirleri alarak, uygun eğitim çevresini oluşturarak iyi
yetiştirdiği ve bu sebeple güvendiği genç nesli böylesine geniş selâhiyetlerle
donatmakta tereddüt göstermemiştir.
********************************************
İlmihal Geleneği
İlmihal "hâl ve durum bilgisi" demektir. Tamlamanın lûgat mânâsı budur. "Her bir
müslümana gerekli olan bilgiler bütününe" ilmihal denmesi İslâm'da, yükümlülük
ile kişinin durumu ve dolayısıyle bu duruma uyan bilgi arasında sıkı bir
ilişkinin, bağlantının bulunmasından kaynaklanmaktadır. Belli bir yaşa kadar
çocuk, hiçbir dînî bilgiyi edinmeye ve bildiğini uygulamaya mecbur (yükümlü,
mükellef) değildir. Yedi yaşından itibaren müslüman çocuk namaza alıştırılır,
yeterli biyolojik gelişme ve olgunlaşma hâsıl olunca -bir ârıza sebebiyle bu
gelişmenin gecikmesi hâlinde onbeş yaşını doldurunca- çocukluktan gençliğe adım
atan İslâm insanı, başta iman ve ibâdet olmak üzere kendini ilgilendiren diğer
dînî kurallar ve talîmat ile yükümlü hâle gelir. Bu noktada "kendini
ilgilendiren" kaydı önemlidir. İman her müslümanı ilgilendirir, iman konusunda
istisnâ yoktur; her mümin, dinde inanılması gereken hususlara, "âmentü"de
formülleştirilmiş olan altı esasa inanmak, iman etmek durumundadır. Bu sâhada
müminler arasındaki fark bilgide, şuurda, bilginin genişlik ve derinliğinde
olabilir. İbâdet sâhasına girdiğimizde daha önemli farklılıklar başlar; meselâ
zenginlik başta olmak üzere gerekli şartlara sahip bulunmayan bir müslümanın
zekât ve hacc konusunda geniş, detaylı bilgi edinme ihtiyacı yoktur. "İslâm'ın
şartları" cümlesinden olarak hacc ve zekât ibâdetlerinin de bulunduğunu,
kendisinin bununla yükümlü olmadığını veya olduğunu bilmek ve buna inanmak her
müslümana farzdır. Bundan sonrası yükümlünün durumuna bağlıdır; yükümlü olan
detayları da bilecek ve uygulayacaktır, yükümlü olmayan ise yalnızca farzı
bilecek ve "kendisinin yükümlü bulunmadığı" bilgisini edinmiş olacaktır. İslâm
ahlâk ve âdâbı bir yandan kişinin eğitimine, yetişmişliğine ve kemâline, diğer
yandan örf ve âdete, bölgeye, kültür ve medeniyet seviyesine bağlı olarak
değişiklikler arzeder. Çocuktan, büyükten, âlimden, cahilden, eğitilmişten,
eğitilmemişten, insan için mukadder olan kemâl ve Allah'a yakınlık basamaklarını
farklı seviyelerde tırmanmış bulunanlardan aynı ahlâk ve aynı âdâb beklenemez.
Burada, herkes için ortak bulunan bir tabandan söz edilebilir ve herkesten ancak
bu beklenebilir, bunun bilgi ve eğitimi verilir. İslâm'da "muâmelât" terimi ile
ifade edilen "ferd ile ferd, ferd ile toplum, toplum ile diğer toplumlar
arasındaki ilişkiler", başka bir ifade ile "siyâsî, hukûkî, ekonomik ve sosyal
ilişkiler" sâhasına bakıldığında burada, bilgi ve uygulama yükümlülüğü
bakımından müslümanlar arasında önemli farklılıkların bulunduğu görülür. Her bir
müslümanın, insanlar ve eşya ile ilişkileri bakımından serbest sâha ile yasak
sâhanın sınırını (helâl-haram sınırlarını) bilmesi ve buna riâyet etmesi
gereklidir. Her bir müslümanın, taşıdığı "halifelik" sıfatının bir gereği olarak
siyâsî sorumluluğunun bulunduğunu, bu konuda en lâyık olan birine vekâlet vermek
(bey'at etmek) sonra onu doğrudan, yahut dolaylı (temsilciler vasıtasıyla) takip
etmek durumunda olduğunu bilmesi gereklidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu bilgi ve
şuurdan mahrum olanların, İslâm öncesinden İslâm'a adım atamamış kişilerden
sayılacağını ifade buyurmuşlardır. Bundan sonra Fıkıh kitaplarında ciltler tutan
muamelat bilgisi ve bunlarla ilgili uygulamalar gelir; bunlar her müslümanı
değil, ancak belli meslek, iş ve ilişki içinde olanları ilgilendirir.
Buraya kadar anlatılanlar bizi şu noktaya getirmiş olmaktadır: "İslâm'da
insanların bilgi ve yükümlülüklerinin hem muhtevâsı, hem de kalitesinin,
yükümlünün durumu (hâli) ile sıkı bir ilişkisi, etkili bir bağlantısı vardır.
Bütün müslümanların dînî bilgi ve uygulama bakımından durumlarının (hâllerinin)
kesiştiği, birleştiği bir ortak saha vardır, işte bu ortak sâhanın bilgisine
"ilmihal" denilmiş, bu bilgileri ihtivâ eden kitaplar da aynı isimle
anılagelmiştir.
İlmihal bilgisine muhtaç olanlar Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında ya bizzat Ona
(s.a.v.) başvurarak, sözünü dinleyip yaptığını görerek, yahut da Onun (s.a.v.)
taşraya gönderdiği muallimleri vasıtasıyle -kitap okuyarak değil, daha ziyade
görerek ve dinleyerek- bu ihtiyaçlarını gideriyorlardı. Râşid Halifeler ve
Emeviler zamanında, sahabe ile onların yetiştirdiği ikinci nesil âlimleri, müfti
ve müctehidleri, yine büyük ölçüde şifâhi olarak bu ihtiyaca cevap veriyorlardı.
Bugün adına ilmihal dediğimiz bilgi mecmûasının belki ilk örneği, İmam-ı A'zam
Ebû Hanîfe'nin el-Fıkhu'l-ekber isimli eseridir. Yalnızca derleyip düzenlemeye
ve öğretmeye yönelik bulunan bu eser, ilmihalin akaid (inanç) ile ilgili kısmını
ihtivâ etmektedir ve günümüze kadar mûteber, faydalı bir metin olarak vazifesini
yapmıştır. İslâm kültür ve düşüncesi, başka kültürlerle karşı karşıya
geldiğinde, İslâm inancını savunmak ve şüpheleri defetmek üzere kaleme alınan
"kelâm" kitapları, akaidle ilgili olmakla beraber amaç, muhtevâ ve metodları
bakımından ilmihal içinde mütâlâa edilemezler. Ahmed b. Hanbel'in namaz ibâdeti
ile ilgili bulunan "Kitâbu's-salât"ını da ilmihalin ibâdet ve amel kısmına ait
ilk deneme olarak değerlendirmek mümkündür. O günden bugüne kimi zaman akaid ve
ibâdetler ayrı kitaplarda, kimi zaman her ikisi bir kitapta, bazen de ihtiyaca
göre "ahlâk, siyer, âdâb" gibi bahisler de programa alınmak suretiyle, adı
ilmihal olsun olmasın "ilmihal kitapları" yazılmış, halkın ihtiyaçları ve
durumları göz önüne alınarak gereken yapılmıştır. Şurûtu's-salât, Necâtü'l-mü'minîn,
eski Amentü Şerhi, Mızraklı İlmihal, Halebî tercümesi Babadağî, kısmen Ni'metül-İslâm
hep bu nev'in örnekleridir. Ömer Nasûhî Hocamızın yıllarca büyük bir boşluğu
dolduran "Büyük İslâm İlmihali" de tertip, düzen, konu zenginliği ve yeni
harfler dışında, yaşanılan çağın ihtiyaçlarına yönelik yenilikler ihtivâ etmeyen
bir ilmihal örneğidir.
Tanzimata kadar Osmanlı müslümanları -ve diğerleri- İslâm'ı, Allah'ın seçtiği ve
râzı olduğu yegâne din, müslümanları da bu dîne mensup olmanın izzeti ile aziz
bildiler, İslâm'a ve müslümanlara bu mânâda bir alternatif ve rakip tanımadılar,
müslümanları kardeş, müslüman olmayanları ise "müslüman olma kâbiliyeti
taşıdıkları için değerli", ebedî kurtuluşa çağrılmaları gereken "dâvet
ümmetinin" fertleri olarak gördüler. Tanzimattan itibaren gayr-i müslimlere ve
özellikle Batılılara karşı önce kendilerine münevver diyen müslümanların tavrı
değişmeye başladı, sonra da çarpık eğitim ve öğretimin etkisi ile bu tavır
tabana doğru inmeye başladı. Batının gözleri kamaştıran teknolojisi ve maddî
gücü bütün ayıplarını örttü, cevheri ve cürufu ile Batı hayranlığı aldı yürüdü,
özellikle son yetmiş yılda İslâm; iyinin, doğrunun ve güzelin ölçüsü olmaktan
çıkarıldı, onun yerini Batının değerleri aldı. Kültür ve düşünce hayatındaki bu
sür'atli gelişme birbirine nerede ise yabancı nesillerin oluşmasına sebep oldu,
bir çatı altında yaşayan üç nesil birbirini anlıyamıyor, farklı değerler sistemi
içinde yaşıyor, birbirlerini idare etmeye çalışıyorlardı. Bu durum karşısında
ilmihallerin hem nesiller için farklı olması, hem de eskiye nisbetle metod ve
muhtevâ bakımından farklılıklar taşıması gerekiyordu. Artık kelâm, hikmet-i
teşrî'i, ibâdet bilgilerini ayrı ayrı vermek yerine bunların hepsini biraraya
getiren, çeşitli yaş ve baş gruplarına hitâp eden, bir yandan bilgi veren, bir
yandan savunan, bir yandan muhtemel tecavüzlere karşı hazırlayan ilmihaller
vermek gerekiyordu. Eyüp Necâti'nin Felsefeli Din Dersleri'ni, Şehbenderzâde
Ahmed Hilmi Bey'in Üss-i İslâm (Yeni İlm-i Akaid)'ini, Ahmed Hamdi Akseki'nin
İslâm Dini'ni, hedef kitlesi farklı da olsa Prof. M. Hamidullah'ın İslâm'a
Giriş'ini bu yeni ilmihaller cümlesinden saymak mümkündür.
İlmihal geleneği köklü ve devamlı bir gelenektir. Bu geleneğin günümüzde ve
ülkemizde ilgilileri tarafından iyi temsil edildiğini söylemek mümkün değildir.
Çeşitli bilgi, eğitim ve etki alanlarına dahil insanlarımıza gönül rahatlığı ile
tavsiye edebileceğimiz ilmihaller yok gibidir. Bu mübrem ihtiyacın kısa zamanda
karşılanması ve geleneğin ihyâ (ve tecdîd) edilmesi şarttır. (1999 yılında T.
Diyanet Vakfı için bir heyetin hazırladığı İlmihal, amaca doğru güzel bir adım
olmuştur.)
*-****************************************************************
Din
Eğitimi Semineri
Değerlendirme Konuşması
Bismillahirrahmanirrahim,
Muhterem meslektaşlarım, değerli ilim adamları, muhterem misafirler, sevgili
talebe kardeşlerim. Bu salonda çok faideli, heyecanlandırıcı, düşündürücü,
arayıcı, çözümler getirici konuşmalar ve tebliğler sunuldu. Ben de bu tebliğler
üzerine bir değerlendirme yapmak üzere huzurunuza geliyorum. Benim rastladığım
bu tip toplantıların sonundaki değerlendirmelerde, şu usûllerin takip edildiğini
gördüm.
1. Değerlendirmeci bütün konuşmaların, tebliğlerin ana hatlarını tesbit ediyor,
bir konuşma yapıyor. Bu pek suya sabuna dokunmayan bir değerlendirme.
2. Konuşmaların ana hatlarını ele alarak bunlara katıldığı ve katılmadığı
noktaları dile getirerek, bir nevi tenkid ederek değerlendirme yapıyor.
3. Bütün bu konuşmalarda söylenen ve söylenmeyenler gözönüne alınarak
değerlendirme yapacak şahısta bu ilmî toplantının bıraktığı intibâlar ve
dikkatini çeken noktalar ortaya konuyor. Konu hakkında bir genel konuşma
yapılıyor. Ben iki türlü plân yaptım. Birincisi bu toplantının bende bıraktığı
izlerden ve intibâlardan hareketle konu hakkında bir genel konuşma, ikincisi
yapılan konuşmalardan çıkardığım cümlelerin incelenmesi ve bu güzel şeylerden
istifâde etmek. Ancak vaktimizin buna müsait olacağını pek sanmıyorum. Bazı
fikirleri değerlendirmek, ilmî mânâda, tarafsız olarak onlara katılıp
katılmadığımızı söylemek imkânı bulabilirdik; eğer vakit olsaydı.
Evvelâ bu toplantının toplantı açısından bir genel değerlendirmesini yapmak
istiyorum. Elbette ki sevgili Çakan'ın sözlerine başlarken söylediği gibi bu tip
biraraya gelişler, müzakereler, konuşmalar ne olursa olsun faydalıdır. Buna
faydasız nazarıyla bakmak mümkün değildir. Fakat biz öyle bir konu üzerinde bunu
yapıyoruz ki bence bu konu, toplumumuzun en hayatî meselesidir. Yani din eğitimi
ve bunun kurumları, bu kurumların problemleri, bu kurumlara ve bu meseleye
halkın bakışı, bu ülkenin sahiplerinin bakışı. Ve onların mukadderâtına, haklı
ya da haksız olarak el koyanların bakışı ve bu bakışlar arasındaki farklılık.
Görünen ya da görünmeyen mücadele. Yakında tahakkuk edeceğini umduğumuz ve
yakından takip ettiğimiz bazı gelişmeler. Bunların belki muhtemelen menfî olan
tarafları. Bunlarla ilgili toplantılara karşı bizim tavrımız, alınan tedbirler,
gereken yerlere, efkâr-ı umûmiyeye mesajı en canlı, en güçlü bir şekilde
vermelidir. İşte bu ehemmiyet nazarı dikkate alındığında ne mekân, ne de efkâr-ı
umumiyyeye intikâl vasıtaları, araçları ve gereçleri ile göz dolduran, doyuran,
tatmin eden bir toplantı gerçekleştirilemedi. Tabiî ben bunun mazeretlerini
istemiyorum. Herhangi bir kimseden müdafaâ da istemiyorum. Bizim burada iki
gündür görüştüğümüz meseleye nazaran binde bir ehemmiyet arz eden bir toplantıya
gelen televizyonu, gazeteciyi, devlet ricalini, dinleyiciyi gözönüne alınız, bir
de bunun kamuoyuna yansımasını gözönüne alınız, o zaman bana hak vereceksiniz. O
hâlde bu şanına lâyık bir toplantı olamadı. Hem zemin itibarıyla hem de
kamuoyuna açılma vasıtaları itibarıyla. Bu bakımdan üzgünüm fakat bunu bir
antrenman sayıyorum. Bunu mutlaka tekrarlamalıyız. Tebliğlerin hepsi değerli
tabiî, fakat bazıları daha çok değerli, bunlar burada kalıyor. "Efendim
kitaplaşacak". Yeterli değil. Sizin kitaplarınızı vefâkârlar okur. Yani eski ve
yeni İmam-Hatipliler, fakat bu kitabın başka çevreler tarafından okunması
gerekir. Okumayanların kulaklarına başka yollardan girmek lâzım. Ben bir Efgânî
aşığı değilim, fakat aklıma ondan bir misal geldiği için bir hatırasını
anlatacağım. Müslümanlar Hindistan'da ona İngiliz zulmünden dert yanmışlar.
Demiş ki, "Sizin kocakarılar gibi ağlayıp inlemeye hakkınız yok. Siz eğer insan
değil de sinek olsaydınız ve yeteri kadarınız bir bir İngilizlerin kulağına
girip vızıldasaydı, İngilizler buradan çoktan çıkmıştı. Siz insansınız. Bir
sineğe nisbetle bir insan neler yapabilir! Onları yapmıyorsunuz, gelip bana
ağlıyorsunuz!" Dâvayı dünyaya duyurmak lâzım; kulağa girmek lâzım. Bunun için de
bu toplantıyı tekrarlamak lazım. Bizim insanımızı kendi kültürüne
yabancılaştırmayı vazife edinmiş olan kişiler açık ve kapalı kapılar ardında
toplanmaktadırlar. Sadece kapalı değil, artık açık olarak da toplanıyorlar.
Korkmuyorlar. Bunlara o kadar cesaret verdiler ki, bizden çekinmiyorlar.
"İktidara geldiğinizde İmam-Hatiplere ne yapacaksınız anlatın bakalım. Şunları
şunları yapamayacaksanız biz şimdiden başka sahipler aramaya başlayalım." Böyle
diyen, böyle düşünenler var, ama sayıları yeterli, yönetimleri amaca uygun
değil. Tabiî bu yalnız İmam-Hatipler konusunda olmasa gerek. Biz hep fırsatı
kaçırırız. Artık bu huyumuzu terketmenin zamanı geldi.
Tabiî burada konuşan ilim adamlarına bir diyeceğimiz yok, fakat bununla birlikte
bir dinleyici olarak hakkımı müdafâa etmeliyim. Meclis emanettir. Kürsü de
emanettir. Burada konuşan biri kendisine tayin edilmiş süre kadar konuşur. Ondan
sonra bir kelime fazla söylemek için hazirundan izin alması gerekir. Kendisi de
izin alamaz, çünkü burada bir başkan vardır. Ben bunu bir dinleyici olarak
söylüyorum. Bu toplantılar tertip edilirken daha az konuda, daha az insana
tebliğ verilebilir. 10 tebliğ değil de bir günde 4 tebliğ verirsiniz.
Tebliğlerin süresini arttırmış olursunuz. Bazı arkadaşlarımızın söyleyemediği
kısımlar söylediklerinden daha önemli. Böylece insan merâmını daha kolay dile
getirir, ilgililer de tenkit imkânı bulurlar.
Şimdi bu toplantıdaki tebliğler ile ilgili bir genel değerlendirme yapmaya
çalışacağım. Burada din eğitimi ve öğretimini ele alacağım. Din eğitimi de örgün
ve yaygın ayrımına tâbîdir. Örgün din eğitimine baktığımız zaman en büyük
problemin din eğitimine uygun çerçeve bulma güçlüğü olduğunu görüyoruz. Burada
konuşma yapan uzmanlar dediler ki, "Başarılı bir eğitim, ancak ona uygun bir
çevre ve çerçeve varsa mümkün olur. Yoksa başarısız olur." Ve bunun delillerini
sıraladılar. Ne Türkiye Cumhuriyeti, ne diğer İslam ülkeleri, ne de Batıda bizim
insanımızın bulunduğu ülkeler, ideal bir din eğitimi yapmak ve örnek bir İslam
insanı yetiştirmek için uygun çevreyi ve çerçeveyi vermiyor. Böyle bir çevre ve
çerçeve mevcut değil. Bir kere bunu kabûl etmeliyiz. Bunun oluşması da böyle
ikincil tedbirlerle olmaz. Elbette ki insan, her imkân içinde, her şart içinde
elinden geleni yapar. Ben arkadaşların tebliğlerinden, "mevcut şartlarda şunlar
yapılabilir" mânâsını anlıyorum. O bakımdan başım gözüm üstünde yerleri var. Ama
mevcut şartları değiştirmek de lâzım. Biraz da ondan bahsetmek gerek. Çünkü
bütün bunları yapmamıza rağmen eğer mevcut şartları değiştirmezsek biraz evvel
bahsettiğim İslam insanına hayat veremeyiz. Yapsak yapsak hastayı biraz daha
yaşatırız. Bizim alacağımız bu tedbirler ancak bunu sağlar. Misal vermek
istiyorum. Bugünkü eğitim sistemi ve uygulaması içinde ilkokul, orta, lisede din
eğitimi değil, öğretimi var. Din eğitimi diye bir şey yok. Bizde örgün din
eğitimi diye bir şey yok. Benim anladığıma göre bizim okullarımızda verilen din
öğretimidir. Zaten bir kere dersin adı Din Kültürü ve Ahlâk. Bu isim bile birçok
münâkaşa sonucu bu noktaya gelmiştir. Evvelâ bir kere isme itirâz etmek lâzım.
Uygulamacılar bizden fikir ve yönlendirme bekliyorlar. Biz toplumun içinde
bulunduğu erozyonu ve onu bekleyen tehlikeleri en bilimsel en gerçekçi şekilde
tesbit edip onlardan kurtulmanın çıkış yollarını herkese, her mesâi grubuna
ulaştırmakla mükellefiz. Öyle "ben bilim adamıyım, benim işim ilâhiyatçılıktır"
diye odamıza kapanıp masamızın başında, kitapları okuyup yazarak günümüzü
geçiremeyiz. Yazdığımız kitap ertesi gün eskir. Ne demektir toplumu din yönünden
aydınlatmak? Başka yönden kim aydınlatacak toplumu? Aydınlık bir bütündür.
Toplumun, insanın dînin dışında kalan bir yönü olmaz. Tabiî burada insanı bir
robot kabûl edip bütün harekat ve sekerâtını belli kalıplara ve nasslara
bağlamayı kasdetmiyoruz. Fakat ne olursa olsun din dışı kalamaz. Meselâ mubah,
insanların serbest bulunduğu sâhalar. İşte o serbest sâhayı tesbit eder, orada
istediğiniz gibi hareket edersiniz, fakat kim diyecek ki bu sâha serbesttir?
Müslüman, mümin iseniz size o sâhanın serbest olduğunu söylecek olan yine
dindir. Böyle düşünürseniz mubah dahil, dînin dışında bir şey kalmaz. Meselâ
teknik, teknoloji. "Alınız ilmini Garbın, alınız san'atını -veriniz bir de
mesâinizin son sür'atini," bunu Efgânî başlattı, Abduh başlattı. M. Akif merhum
da onları takip ederek böyle dedi. Ancak sosyolojik, psikolojik, antropolojik ve
pedagojik araştırmalar bize gösterdi ki, bilim ile kültürü ve zenaât ile kültürü
birbirinden ayırmak mümkün değildir. Kim demiş kültür ile bilimin, ilmin, fennin
alâkası yoktur. Onlar birbirini etkilemez?! İşte bu gerçek gözönüne alınmalı ve
din öğretimi, eğitimi ile birlikte uygun çevre ve çerçevede yapılmalı, öğrenci
çelişkiler içinde bırakılmamalıdır.
Burada bir parantez açarak bir tebliğde temas edildiği için eğitim ve öğretimde
cezâ konusuna gelmek ve eğitimcilere bir soru sormak istiyorum: Acaba çağın
getirdiği şartlar ve zorlamalar karşısında mı biz cezâ konusunda bu kadar
hassaslaştık? Bu acabanın da sebeplerini şöyle sıralıyorum. Hiçbir kimse kulu
Allah'tan, ümmeti Peygamberden (s.a.v.) daha fazla sevemez. Hadîse göre,
Allah'ın sonsuz rahmetinin bir cüz'ü mahlûkata taksim edilmiş ve bunun sonucu o
ağzına gem, sırtına eğer vurulmayan, yanına kimseyi yaklaştırmayan kısrak,
yavrusu yanına geldiği zaman emzirmek için ayağını kaldırır ve ona bir zarar
vermemek için titrer olmuştur. Bunu bize sünnetimiz söylüyor. Şimdi insanın
Allah'tan daha merhametli olması mümkün mü? Allah isyan edenlere ceza veriyor.
Soru soruyorum. İddia etmiyorum. Allah bizden istediklerini yapmasak bize cezâ
veriyor. Üstelik hem dünyada, hem de âhirette. Bunların arasında dayak da var.
Böyle olunca siz eğitimciler cezâya niye böyle bakıyorsunuz? Tabiî ecdadımızın
yaşadığı çağları çirkinleştirerek tasvir eden, bugünkü nesilleri ondan nefret
ettirmek isteyenler bir yere medrese resmi yapmışlarsa orada mutlaka çatık kaşlı
bir hoca, elinde bir sopa, kılıksız kıyafetsiz bir herif ve bir falaka vardır.
Tabiî biz böyle bir eğitimden yana değiliz ve gerçeğin de böyle olmadığını
söylüyoruz. Bütün Osmanlı medreseleri bu muydu? Osmanlı medresesinin o mübarek,
eli öpülesi hocaları; büyükleri, velileri, sanatkârları, erenleri, Fatih'leri
yetiştiren hocaları nerede? Medresede eğitimi korku ve dayak üstüne bina edilmiş
gösteriyorlar. Bizim halkımız da dayak cennetten çıkma demiş, nereden demişse!
Öyle bir şey yok. Ben dayağın cennetten çıkmadığına inanıyorum. Orada da yok
zaten. Dayak cehennemden çıkmıştır. Ancak eğitimcilerimiz cezâ konusuna
eğilirken, bir müslüman bilim adamı olarak eğilsinler. Ben diyorum ki, eğitim
dalı, psikoloji dalı tabiî ve matematik bilimler gibi müsbet ilim değildir.
Oralarda, bu dallarda birtakım gözlem ve deneylere dayalı genellemeler
yapılmıştır. Değişebilir. Değişmeye açıktır. Bugün ilim adamları fizikte,
kimyada kesinliğin olmadığını söylüyorlar. Acaba matematiğin hangi şubesinde
kesinlik vardır? Bu konuşuluyor. Fizik kimya değil. Birisi bir nazariye öne
sürmüş, bir tecrübe yapmış; Kur'ân nassı ile çatışınca "bu Kur'ân nassında bir
şey var" deniyor. Kur'ân nassında bir şey olur da Amerikalı'nın nassında bir şey
olamaz mı? Ben eğitimcilere diyorum ki, Amerikalının nassını da eleştirin.
Eleştirel yaklaşın. Bizim bazı eğitimcilerimiz, Kur'ân ve sünnet naslarına, daha
cesaretle, eleştirel yaklaşıyorlar da ilmî kesinlik taşımayan beşerî nasslara
eleştirel yaklaşamıyorlar. Ne beklediğimi söylüyorum. Sorumu da tekrarlıyorum:
Eğitim cezâsız mı olacak? Ve hakikaten dayak olmaz mı? Öyleyse İslâm dayağı, hem
cezâ hem de eğitim aracı olarak kullanmak ile hata mı etmiştir? Yoksa dayağın
bir eğitim aracı olarak kullanılmasının özel çağları mı vardı, uygun çevresi mi
vardı? Yani o zaman pedagojikti, eğitim ilkelerine uyuyordu da şimdi mi uymuyor?
Öyleyse niçin?
Sabri hoca burada eğitim çevresinin dört unsurunu saydı: Bir aile, iki ailenin
ilişkide bulunduğu diğer bireyler, üç çocuğun arkadaş grubu, dört televizyon.
Diyelim ki bir lisede din eğitimi değil, din öğretimi yapacağım, ahlâk öğretimi
yapacağım. Öğrenciler var ki, din eğitimi, öğretimini kabûl etmiyor. Ahlâk'ı
kabûl etmiyor. İsim olarak kabûl etmiyor, ders olarak kabûl etmiyor, hocasını
kabûl etmiyor. Anası belli, babası belli, arkadaş grubu belli, ailesi belli,
televizyonu belli. Şimdi bu çevrede, çerçevede siz nasıl din eğitimi
vereceksiniz. Öyleyse yapılacak ilk iş bu çevre şartlarını A'dan Z'ye kökten
değiştirmek. Bunun yolunu yöntemini bulmalıyız, başka yolu yok. Problem burada
düğümleniyor. Ömrümüzü bunun için çalışarak geçirmemiz gerekiyor. Eğer "mevcut
şartlar içinde yapabileceğimizi yapalım" derseniz, sizin damarlarınızı kesmeye
çalışanların gücü, mevcut şartlar içinde sizden bin kat daha fazladır ve bin kat
fazlasını yapmak için çalışıyorlar. Bunun sonucu ne olur? Söylediklerinize karşı
değilim. Ben sizin dediklerinizin çoğunu yıllardan beri söylüyorum. Bizim
sinemaya, televizyona, tiyatroya, basına, edebiyata, romana, şiire, mutlaka el
atmamız, sanatın bütün kollarına el atmamız lâzım ve bunu din eğitim ve
öğretiminde, İslâmlaşmada bir araç olarak kullanmamız şart. Ben bunları söyleyen
bir fıkıhçıyım. Temelde size karşı değilim, fakat amaca ulaştırma açısından
bunlar yetersizdir. Ben yanlış bilmiyorsam Türkiye'de 6-7 kanal var, bunların
haftalık toplam programı 400 saat. Bu 400 saat genciyle yaşlısıyla, kadınıyla
erkeğiyle nasıl bir insan tipinin ortaya çıkmasını öngörüyor, nasıl eğitiyor?
Bunun müsbeti birse, ikiyse, onsa, menfîsi ise doksansa biz nasıl sonuç alırız?
Basını, mektebi, televizyonu böyle olunca. O kadar menfî etkiyi bu kadar müsbet
ile kaşılamaya çalışırsak biz nasıl sonuç alırız? Yapılanları yapmayalım
demiyorum. Bunların hepsini yapalım. Yapabildiğimizi son haddine kadar yapalım.
Ancak şartları bir bütün hâlinde düşünelim. İnsan bir bütündür. Toplum, kültür
bir bütündür. Kültürün sadece sosyal yapıyla, dinle, imanla, düşünceyle değil,
aynı zamanda müsbet ilimler ile, aynı zamanda teknik ve teknoloji ile ilgisi
vardır. Eğitimimiz millî ise onun mimarları önce kendi değerlerimizden yola
çıkarak amacı tesbit etmeli, sonra bu amaca götüren en uygun araçları
bulmalıdır. Eğitim çevresinde çelişkiler olmamalıdır. Amaç bizim alternatif
insanımızı yetiştirmek, kültürümüzü çağa sunmak olmalıdır.
Mevcut imkânlar içerisinde yapılması gerekenler hakkında daha da kısaltarak bazı
şeyler söyleyeyim. Örgün eğitimde uygun çevre lâzımdır, bu çevre yoktur. Din
kültürü ve ahlâk dersinin konuları sınırlıdır. Devlet bize, "Düşünce, inanç,
ahlâk, ibâdet olarak İslâm; bir müslüman müslümanda -bilgi ve eğitim yönünden-
nelerin bulunmasını istiyorsa ben onları vermeye hazırım. Şimdi siz bana
bunların programını hazırlayın, sonra kitabını yazın ve ben de izin vereyim,
bunu okutun" demiyor. Cumhuriyet tarihi boyunca bunu demedi. Onun ilkeleri var.
İlkelerini önünüze koyuyor. Kayıtları var. Önünüze koyuyor. Arkadaşlar TRT'ye
Kur'ân-ı Kerîm okumaya gidin. İstediğiniz yerden Kur'ân-ı Kerîm okuyabilir
misiniz? Okuyamazsınız. İşte bunun için burada diyorum ki: Konu ve anlatım
sınırlıdır. Programa onun istediği konmuştur, İslâm'ın istediği değil. Sıra
anlatmaya gelir. Anlatırken biraz konuyu besleyelim dese o hocayı orada
bırakmazlar. Bunun nice örnekleri vardır. Tamam bazıları politika yapmıştır,
bazıları beceriksizdir, bazıları kaş yapayım derken göz çıkarmıştır, ama
bunların içinde iyi niyetli olanlar da vardır ve bunlar sürülmüştür, bunların
bir kısmı mesleği bırakmak zorunda kalmıştır. Mevcut sınırlı imkânlar içinde
bile böyle kısıtlamalar vardır. Eğer bir şey yapacaksak bunları zorlamalıyız.
Lâiklik neydi? Bir kimsenin dilediği dîne inanması ya da inanmaması, dîninin
gereklerini yerine getirmesi veya getirmemesinde özgür olması değil miydi? Yani
din ve vicdan hürriyeti bunu gerektiriyordu. Lâiklik devlet olarak buna müdahale
etmemeyi âmir değil miydi? Bunu elde etmeye çalışalım hiç olmazsa. Biz lâik bir
devletin teminatı altında din eğitimi ve öğretimi vermiyoruz. Biz lâik bir
devletin müdahalesi altında din eğitimi ve öğretimi veriyoruz.
Eksikliklerden bir tanesi de eğitim yokluğudur. Namaz kılmayı öğrettiniz.
İnandırdınız. Sabri hocanın sözlerini hatırlayınız. "Düşündürdünüz,
inandırdınız, özendirdiniz." Bunları mükemmel şekilde yaptınız. Ezân Allahuekber
dedi. Okulda çocuk namaz kılmak istiyor. Teneffüs 10 dakika. Rahatlıkla
kılabilir. Hani mescit. Hani oda? Şimdi zihniyete bakın arkadaşlar. Bir
Reisicumhur bir mektebi açmaya gidiyor, o mektebi yaptıran zat kendisinden bir
şey istiyor, "Bu mektebin bir odasını ayırın da çocuklar namaz kılsınlar."
diyor. Başkanın cevabı: "Okul başkadır, ibâdet yeri başkadır." Eğer bir zihniyet
okul ile ibâdeti böylesine kalın bir çizgiyle, böylesine bir demir perdeyle
ayırabiliyorsa siz o okulda nasıl bir din eğitim ve öğretimi vermeyi
düşünüyorsunuz? Arkadaşlar eğer Anayasada bir değişiklik gündeme gelirse,
göreceksiniz, tartışılacak mevzûların bir tanesi de bu "din dersinin mecbûrî
olması" olacaktır. Orada diyecekler ki, "bu lâik devlet ilkesi ile bağdaşmıyor.
Bu maddeyi kaldıralım." buna falân filân parti de hazırdır. Ben ise lâiklik
içinde bile bu maddenin kalabileceği kanaatindeyim; yalnız bir kayıtla. Bu
memlekette kişilerin beyanını esas alırsanız istatistikçilere göre nüfusun
%99.6'sı müslümandır. Bir insanın müslümanım demesi çocuğunun rüşd çağına gelene
kadar İslâmî din eğitim ve öğretimi almasına taraftar olması demektir. İrâde
beyanı mânâsına gelir bu. Tabiî olarak herkes (% 99) bu derse tâbidir. İstemeyen
velinin çocuğu bu dersi almaz. İşte bu kadar. Şu hâlde, ilgili maddeye bir kayıt
konur: "Çocuğun din öğretim ve eğitimi almasını istememek velilerin hakkıdır."
Böylece velilerin müslüman olmaları sebebiyle -bunu din dersini isteme şeklinde
değerlendirerek- mecbûrî olan din dersi, istemediklerini beyan eden velilerin
çocuklarına verilmez, din ve vicdan hürriyetine de riâyet edilmiş olur.
Gelelim yaygın eğitime: Din görevlilerinin konumları bir kere yaygın eğitim için
müsait değildir. Milletin din görevlisine bakışı açısından, câmiin fonksiyonları
açısından ve din görevlisinin görev anlayışı açısından bu böyledir. Bir
İmam-Hatipli dostum bana bir mektup yazmış, "Hoca, Elhamdülillah bugün namaz
kıldırma memurluğundan emekli oldum. Bundan sonra inşaallah dinime hizmet
edeceğim" demişti. Görevlinin konumunu bu cümle çok güzel ifade ediyordu. Büyük
bir kısmı ikinci üçüncü iş ile uğraşıyor, câmiye namaz vaktinde geliyor, bir an
önce gitmek istiyor, çünkü başka işi var, namazı çabuk kıldırıp ona gidecek.
Sabah namazından önce kalkıp yatsı namazına kadar câmide görev yapan da imam,
namazı kıldırıp hemen giden de imam. Burada bir aksaklık var. Bizim bir başka
din görevlisi tipi ortaya koymamız gerekiyor; ehliyetli, fedâkâr, eğitimci..
Câminin asıl fonksiyonları nedir? Bugünkü fonksiyonları nedir? Ben merak ettim,
Allah Rasülü (s.a.v.) zamanında câmi hangi fonksiyonları îfâ etmiş diye, baktım
10 madde buldum. Bunun içerisinde eğlence de var, hem de câminin içinde, bunun
içinde Hıristiyanların ayinine izin vermek de var, diplomatik görüşme yapmak da
var. Hastaların bakımı, devlet misafirhanesi, istirahat mahalli, millet meclisi,
okul, mâbet... Buna mukabil bizim câmimizde ne yapılıyor? Câminin fonksiyonunun,
çehresinin ve çerçevesinin değiştirilmesi lâzımdır. Câmi imamının başkanlığında
câmi etrafında müslümana hizmet veren, müslümanım demekten gayri müslümanlık
adına hiçbir şey bilmeyen insanlara hizmet veren, her türlü dert ve
ihtiyaçlarına eğilen kurum ve faaliyetlere ihtiyacımız var. İşte câmiyi böyle
fonksiyonel etmek lâzım. İnsanlardan namaz kılma mecbûriyeti istemeden onlara
hizmet verecek tesisler kurmamız gerek. Bunları imam ve cemâat olarak
kurmalıyız; sevgi, merhamet ve paylaşma temeline dayalı, dolaylı bir din eğitimi
seferberliği başlatmalıyız. Dolaylı din eğitimi ne demek? Dinden bahsetmiyorsun,
imandan bahsetmiyorsun, adamdan namaz kılmasını, oruç tutmasını, içkisini
bırakmasını istemiyorsun; yalnız sen kendin, vazifesini yapan, Allah için yapan
bir müslüman olarak onunla paylaşıyorsun. Neyi? Hem nimeti, hem külfeti. İşte bu
yepyeni bir metoddur. Ama nasıl yeni? Rasûlullah'ın (s.a.v.) tatbik ettiği,
sonraki insanların unuttuğu, şimdi bizim yeniden başlatmamız gereken yeni bir
metod. Yeni bir mânâdadır; yoksa paylaşmaya dayalı din eğitiminin şaheserini
Allah Rasulü (s.a.v.) gerçekleştirmiştir. İçim yana yana söylüyorum, ben de iki
sene vaizlik yaptım, onun için kimse alınmasın, biz zengin sofrasında kebabını,
soğanını yeriz, ondan sonra abdestimizi alır, kürsiye çıkar konuşuruz.
Karşımızdaki adam açtır, ona durmadan ibâdetten, cennetten, cehennemden
bahsederiz. Din adamında öyle bir merhamet olmalı ki, fakir cemâati düşününce o
kebap boğazından aşağı inmemeli. İşte o zaman paylaşma başlar. Fakir karnından
bir taş çıkardığı zaman benim imam iki taş çıkarmalı, 1,5 taş çıkarmalı.
İmam-Hatip Liseleriyle ilgili olarak şunu söylemek istiyorum. Kurt ile kuzu
arkadaş olmuşlar. Ne kadar olabilirlerse. Kurt bakmış bu kuzu yenir, fakat
arkadaş, atılıp yiyemiyor. Bir bahane lâzım diye geçirmiş içinden, bir dereye
gelmiş su içmeye başlamışlar. Kurt yukarda, kuzu aşağıda. Yukarıdan kurt
bağırmış;"suyu bulandırıyorsun." Kuzu cevap vermiş: "Siz yukarıdasınız ben
aşağıdayım, sizin suyunuzu nasıl bulandırabilirim?" Kurt, "Bir de bana karşı
geliyorsun ha!" demiş. Kuzu "Anlaşıldı sen beni yemeye niyet etmişsin, bahaneyi
bırak da gel ye" cevabını vermiş. Kuzu İmam-Hatiplerin de kurtları var. TÜSİAD
raporu ve benzerlerine biz hep aynı tepkiyi veriyoruz. Bu usûlü bırakalım. Biz
neden İmam-Hatiplileri sadece bu ülkenin din görevlisi ihtiyacını karşılayan
okullar olarak görelim ve müdafaamızı ona göre yapalım. Neden buna mecbûruz?
"Siz hangi mektebi böyle istihdama göre plânladınız ve bu ihtiyaç zeminine
oturttunuz da sıra İmam-Hatip Liselerine geldi?" diye soralım! Bu kadar meslek
okulu var, siz bunları hangi bilgisayarla hesap ettiniz de, on sene, beş sene,
yedi sene sonra şu ve bu şartlarda ne kadar elektrikçiye ne kadar ustaya ihtiyaç
olacağını bildiniz, sayıyı buna göre ayarladınız?" diyelim. Böyle bir âleti kim
keşfetti? Açarsın mektebi, tabiî seleksiyon içinde mesele hallolur; demokrasi de
bunu gerektirir. İmam-Hatip Liselerinde, diğer liselerin dersleri de vardır.
Mezunlardan dileyen ve kâbiliyeti, ehliyeti olanlar din görevlisi olur, dileyen
yüksek öğrenim yapar, dileyen başka iş ve hizmetlere tâlip olur. Diğer liselerin
mezunlarından bunların ne farkı var ki, istihdama göre ayarlamaya bunlardan
başlanıyor?
Daha köklü çözümler için de şunları söylemek mümkündür:
Bütün dünya bir ülke, bir kültür ve bir millet hâline hiçbir zaman gelmemiştir
ve herhalde gelmeyecektir. Daima farklı medeniyetler, kültürler ve milletler
bulunacaktır. Bugün, çoğulcu sistemi benimsemiş gözüken -Batıda aslında Batı
medeniyeti çoğulcu değildir, eritici ve yutucudur- ülkelerin ve toplumların her
birinin bir hâkim kültürü vardır. Çoğulculuk bunu bırakıp kültür aşûresi yemek
değildir; diğer kültürlerle yanyana ve içice yaşamaktır. Bunu ise tarihte
yalnızca İslâm medeniyeti gerçekleştirebilmiştir. Bugün toplumumuz bir kültür
buhranı yaşıyor, bunu aşabilmek için modernist ve gelenekçi aydınların bir
uzlaşıya varmaları şarttır. Bu uzlaşı, ortak millî ve mânevî değerlerimiz
üzerinde olacaktır; çünkü bizi "biz" yapan bu değerlerdir. Sonra bu değerlerin
yeni nesillere kazandırılması amacına yönelik yeni bir millî eğitim sistemi
kurulmalıdır. İşte bu yapıldığı takdirde tedbir, İmam-Hatip Liselerini kapatmak
veya azaltmak değil, bütün liseleri biraz onlara benzetmek olacaktır.
Özetlemek gerekirse: Halkın şiddetli ve ısrarlı isteğinden doğup geniş ölçüde
onların maddî ve mânevî desteğine dayanan İmam-Hatip Okulları hakkındaki yanlış
duygu, düşünce ve beklentilerden vazgeçmeli, bu okulları sayı ve kalite
bakımlarından ihtiyacı (talebi) karşılayacak seviyeye getirmeli, orta kısmını
kapatmak gibi gizli ve örtülü baltalama, budama yollarına gidilmemelidir. Bu
okullardan mezun olan çocuklarımızın yüksek öğretimde, bürokraside, toplum
içindeki çeşitli faaliyetlerinde başarılı oldukları, millî varlığımıza ve
kültürümüze sahip çıktıkları, millet ve memleket aleyhine hiçbir faaliyette
bulunmadıkları apaçık ortadadır. Millet ve memleketini seven insanlarımızın bu
okulların çoğalıp gelişmesi dışında yapabilecekleri bir şey olmaması gerekir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi