İslâm Hukûkunda Devlet - 4. Sayfa
İslâm Hukûkunda Devlet, Fert ve İnsan Hakları
I. Devlet
İslâm'da mefhum, muhtevâ, şekil ve fonksiyon (kavram, içerik, biçim ve işlev)
açılarından devlet, iki ana kaynak olan "Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet" yanında,
fıkıh kitaplarının "kazâ, siyer, imâmet, bağy (devlete isyan) salât, zekât,
velâyet" bölümlerinde ele alınmış, ayrıca "el-ahkâmu's-sultaniyye, es-siyâse-tü'ş-şer'iyye
ve kelâm" kitaplarında işlenmiştir. İslâm dünyasında modern hukuk sistematiği
benimsendikten sonra ise devlet ve anayasa hukûku (nizâmu'd-devle, nizâmu'l-hukm)
hukûkun ayrı bir bıranşı hâline gelmiş ve müstakil kitapların konusu olmuştur.
Başlangıçtan yirminci asra kadar İslâm'ın devletle ilgisi, başka bir deyişle
devletin İslâm bütünü içinde yer almış olduğu inancı ve görüşü tartışma dışı
tutulmuş, yalnızca bu ilişkinin şekil ve şümulü tartışılmıştır. Asrımızın
başlarından itibaren İslâm dünyasında Batının etkisi güçlendikçe, tartışma
konularının içine "İslâm'ın devlet ile ilgisi" de girmiş, bu konuya müsbet ve
menfî olarak karşıt yönlerden yaklaşan taraflar ortaya çıkmıştır. Tâhâ Hüseyn,
Ali Abdurrâzık gibi modernistler, İslâm'da devletin ve hükûmetin şekli, ilgili
kurumlar ve bunlarla ilgili düzenlemelerin eksik olduğundan hareket ederek
"İslâm'da devlet ve İslâmî devlet"ten söz edilemeyeceğini, dînin hedefinin iman,
ibâdet ve ahlâktan ibâret bulunduğunu ileri sürmüşlerdir.1 Buna karşı geçmiş
ulemânın tamamı, çağdaş İslâm hukukçularının da büyük ekseriyeti İslâm'ın belli
nitelikleri bulunan bir devleti öngördüğü, bunu gerçekleştirmeyi müslümanlara
vazife kıldığı tezini savunmuşlar, buna delil olarak da Kur'ân-ı Kerîm ve
Sünnet'te devletin unsurları ve vazifeleri ile ilgili bulunan âyetleri, Hz.
Peygamber'in (s.a.v.) uygulamasını ve zarûret prensibini göstermişlerdir. Bu
delillerden ilk ikisi aşağıda genişçe arzedilecektir. Zarûret prensibinden
maksat ise, İslâm'ın fert ve toplumla ilgili amaçlarının, bu amaçlara yönelmiş
bir devlet bulunmadan gerçekleşmesinin imkânsız olmasıdır. "İhtiyaç genel olsun,
özel olsun, zarûret sayılır."2 Müslümanların maddî ve mânevî varlıklarını,
değerlerini korumaya, düzene ve adâlete ihtiyaçları vardır; bu ihtiyaç neyi
gerektiriyorsa (kurum, kuruluş vb.) onu gerçekleştirmek dînî vazifedir; "farzı
(vâcibi) tamamlayan şey de farzdır" cümlesi, fıkıhta bir genel kaidedir. Bu tezi
haklı olarak savunanlara göre kaynaklarda devlet ve hükûmetin şekli, kurumların
detayları ile ilgili bilgi ve talîmatın bulunmaması ihmâl değil, hikmet
eseridir; hikmet ise müslümanlara, içinde bulundukları şartlara uygun olarak
amaca ulaştıran şekli seçme imkânı vermekten ibarettir.
II. Fert
Fert insan teki demektir. İslâm'da ferdin yeri ve değerinden maksat da toplumu
teşkil eden insanların, topluma, devlete ve diğer varlıklara nisbetle kâinattaki
yeri ve değeridir. "İnsan nedir ve niçin vardır?" sorusuna verilen farklı
cevaplar, insan hakkındaki değer hükmüne de temel teşkil etmektedir.
İslâm'da insanın mahiyet ve değeri:
Maddeci düşünceye göre maddenin başı ve sonu yoktur, madde ezelden beri vardır,
değişim ve bileşimler sonucu canlılar, canlıların maymun nev'inden veya benzeri
bir hayvandan da insan oluşmuştur. İnsanın maddeyi aşan bir boyutu yoktur.
İslâm iman ve düşüncesine göre başı ve sonu olmayan (ezelî ve ebedî) tek varlık
Allah'tır. Allah Teâlâ maddî ve madde ötesi bütün âlemleri yok iken yaratmış,
var etmiştir. Birleşme, değişme, gelişme ve bozulma da O'nun koyduğu, irâdesine
tâbi bulunan kanunlar dahilinde olmaktadır. O dileseydi insan, tekâmül yoluyla
hayvandan gelirdi, bu da insanın değerini küçültmezdi, ancak böyle dilememiş,
hayvanları genellikle ayrı türler hâlinde yarattığı gibi insanı da özel bir
topraktan ve çamurdan insan olarak yaratmış, erkekli dişili kılmış, bunların
aile bağı içinde birleşmeleri ile insan neslinin çoğalmasını ve devamını
sağlamıştır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği, insana mahsus
nefis ve ruh sahibi olmasıdır. Nefis, her bir insan için ayrı ayrı yaratılmış,
maddî olmayan, insanın hayatı boyunca bedeninde gelişen ve özellikler kazanan,
ölümden sonra da devam eden, berzahta ve âhirette, dünyada kazandığı özelliklere
göre muâmele görecek olan varlıktır. Günlük dilde buna da ruh denilmektedir,
bazı ilmî kaynaklarda da ruh ile nefis aynı şeymiş gibi telâkkî edilmiştir.3
Ancak Şah Veliyyullah Dıhlevî'nin (v. 1176/1762) kısmen özetleyerek sunacağımız,
hem ilme, hem de mânevî tecrübeye ve müşahedeye dayalı olarak verdiği şu
bilgiler ruh ve nefsin farklı şeyler olduğunu açıkça göstermektedir:
"Rûhun anlayabildiğimiz ilk gerçekliği canlıda hayatın onunla başladığıdır, rûh
ona üflendiği zaman canlı olur, rûh ondan ayrıldığı zaman da ölü olur... İyi
dikkat edildiğinde bu rûhun, vücudu meydana getiren unsurların özel bir
terkîbinin sonucu olduğu, bu terkip oluşunca hayatın, çözülünce de ölümün
meydana geldiği anlaşılır. Bu, rûhun ilk bakışta anlaşılan mahiyetidir, gerçeğe
yönelik düşünce bakımından ise rûhun en alt sıradaki tezahürüdür. Bu mânada rûh,
güldeki esans, kömürdeki ateş (kâbiliyeti) gibidir. Sonra düşünce daha derinlere
yöneltildiğinde bu rûhun gerçek rûhun bir bineği, bir ilişki maddesi olduğu
anlaşılır. İnsanın gerek bedeni ve gerekse biyolojik rûhu binlerce defa
değiştiği (genç, yaşlı, âlim, cahil, büyük, küçük... olduğu) hâlde, kişiyi
kendisi yapan hakîki rûh değişmez, aynı kalır. Hakîki rûh -ki bunu Allah Teâlâ
kendi rûhundan üflediği için ilâhî ve kudsî rûh adını alır- tek, bölünmez bir
hakîkat, nûrânî bir noktadır, insanın biyolojik ve psikolojik değişmeleri gerçek
rûhu değiştirmez, o küçükte nasıl ise büyükte de öyledir, siyahta nasıl ise,
beyazda da öyledir... Beden, nesemenin bineği olması bakımından kudsî rûhun hem
bedenle hem de hevâî rûhla (neseme, biyo-psikolojik rûh, nefis-H.K.) özel
ilişkisi vardır. Kudsî rûh, mukaddes âlemden açılmış küçük bir penceredir, o
pencereden, nesemenin elde edeceği istidâda göre (nûr ve feyiz) gelir.
Değişiklik toprağa ve bedene bağlı kâbiliyetlerden kaynaklanmaktadır; tıpkı
güneşin çamaşırı ağartırken çamaşırcıyı karartması gibi. Tarafımızdan sağlam iç
tecrübe ve müşâhede ile anlaşılmıştır ki, ölüm, nesemenin -bedenin onu doğuran
kâbiliyet ve imkânlarını kaybetmesi sonucu- bedenden ayrılmasıdır, yoksa kudsî
rûhun nesemeden ayrılması değildir (ölümle kudsî rûh nesemeden ayrılmaz).
Hastalık, kaza vb. sebeplerle nesemenin terkibi çözülünce ondan bir parça (sanki
bir çekirdek-H.K.) kalır... Önce berzah âleminde kudsî rûhun nesemeye teması
sonucu, onda bir nevi duyu ve idrâk ile misal âlemine mahsus beden hâsıl olur,
berzah âlemi neseme üzerinde hükmünü icrâ eder. Sonra yeniden dirilişte ilâhî
rûh bütün nesemelere feyiz (akım) gönderir, bu sayede his, idrâk ve beden (ya
cismî beden, yahut da misâl ile cisim arası bir beden) hâsıl olur, arkasından
Allah Rasûlü'nün (s.a.v.) bildirdiği âhiret hâlleri cereyan eder... Neseme ilâhî
rûh ile toprak kökenli beden arasında bir berzah (ara varlık) mahiyetinde olduğu
için onun bir yönü ilâhî rûha bakar ve bu melekiyyettir (insanın melek yönüdür);
bir yönü de toprağa bakar, bu da onun behîmî (diğer hayvanlarla ortak) yönüdür.
Bu ilim dalında rûh bu kadar bilinir, rûhun daha derin bilgisini ona mahsus
başka ilim dallarına bırakarak bahsimize devam edelim..."4
Bu açıklama, ilâhî ve kudsî rûh ile -ki dînin asıl kaynaklarında geçen ilâhî
rûhtan maksat budur- bazı yazarların rûh adını verdikleri neseme; bizim
deyişimizle biyo-psikolojik rûh veya nefis arasındaki farkı ortaya koymuş
bulunmaktadır. İşte her insan için ayrı ayrı yaratılmış bulunan, dünya
hayatında, beden içinde mukaddes âleme dönük yüzünü geliştirerek, mânevî
tekâmülünü tamamlayarak meleklerden üstün olabilen, yahut bedene ve toprağa
dönük yönünü geliştirerek yırtıcı hayvanlardan daha aşağı seviyelere inebilen bu
nesemedir, yahut bu nesemeye dahil bir unsurdur:
"Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına attık,
fakat iman edip salih amel işleyenler müstesnâ..."5
Şâh Veliyyullah'ın bir başka açıklamasına göre nefis şekillenmeye ve renklenmeye
müsait bir madde gibi (heyûlânî olarak) yaratılır, sonra hayat içinde her an
kuvveden (istidât ve kâbiliyetten) fiile (oluşma ve gerçekleşmeye) intikâl eder,
bu değişme ve şekillenmeyi düşünce ve davranışlar (ameli) sağlar; bu bir
süreçtir, bir önceki bir sonrakinin sebebi olan bir zincirdir, böylece amel ile
nefis, artık birbirinden ayrılmamak üzere bütünleşmiş olurlar: "Her insanın
amelini (tâirini, yapıp ettiklerini) boynuna doladık, kıyâmet günü onu, açılmış
bir kitap olarak bulmak üzere insanın önüne çıkarırız."6 Misal âleminde her
insanın bir sûreti (modeli) vardır. Allah'ın elest bezminde kullarından söz
(mîsâk) alırken zuhur eden sûret, işte bu misal âlemindeki sûret nevindendir.7
İnsan yeryüzünde yaratılınca (dünyaya gelince) misal âlemindeki sûreti ona
giydirilir ve onunla birleşir. Misal âlemindeki sûreti ile birleşen nefis, dünya
hayatını bitirdikten sonra neseme olarak veya neseme ile beraber âhiret hayatına
başlar, oraya uygun vücût elbisesini giyerek dünyada kazandığı sıfat ve hâllere
uygun tecellîler ve işlemler sürecine tâbî olur.8
Rûh ve nefisle ilgili olarak gelmiş bulunan şu âyetler yukarıdaki anlayışa temel
teşkil etmektedir:
"O Allah ki, yarattığı her şeyi mükemmel yaratmıştır, insanı çamurdan yaratmaya
başlamıştır. Sonra onun üreyip devam etmesini dayanıksız bir suyun içinden
çıkandan (spermden) sağlamıştır. Sonra onu tamamlamış, ona rûhundan üfürmüştür
ve size kulaklar, gözler ve gönüller vermiştir; ne kadar az şükrediyorsunuz!"9
"Kıyâmet gününde biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin,
âdemoğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini aldı, onları kendilerine
şahit kıldı (yahut onlara kendileri hakkında şuur verdi), 'Sizin Rabbiniz değil
miyim?' dedi, onlar da 'Evet Rabbimizsin, buna şahit olduk' dediler."10
"... Nefsimi temize çıkaramam, çünkü Rabbimin esirgediği hariç, nefis, durmadan
kötülüğe çeker..."11
"Her nefis, dünyada kazandığına karşılık bir rehin (gibi)dir."12
"Kendini kınayan (ettiğine pişman
olan, kendini hesaba çeken) nefse yemin ederim ki..."13
"Ey huzur ve kemâle ermiş nefis! O senden, sen O'ndan hoşnut olarak Rabbine dön,
kullarımın arasına dahil ol, cennetime gir!"14
"Nefse ve ona özelliklerini verene; ona kötü olmasını da, iyi olmasını da ilham
edene (fıtratına bu kabiliyeti koyana) yemin ederim ki..."15
Kur'ân âyetleri ile bunlara dayalı yorumlardan, mânevî tekâmül yolculuğunu belli
noktalara ulaştırmış Allah kullarının tecrübe ve müşâhedelerinden anlaşıldığı
üzere insan, yalnız beden ve maddeden ibâret olmayıp, "beden, nefis ve rûh"
üçlüsünden oluşmuş, bir yönü ile yere ve toprağa ait, diğer yönü ile de semâya
ve madde ötesi kutsal âlemlere ait müstesnâ bir varlıktır. Yaratılması ve dünya
hayatı Allah'a kulluk içindir, kulluk imtihanını kazanmak üzere, yaşadığı
müddetçe Rasûl'ün (s.a.v.) izinden yürüyerek kendini geliştirmek, ebedî hayat ve
mutluluğunu kendi irâdesi ve imkânları ile hazırlamak içindir.16 Bu özellikleri,
aynı zamanda, İslâm'da insanın değeri konusunda da yeterli bilgi ve fikri
vermektedir. İnsanın gerek bedenî ve gerekse mânevî yapısının, bilhassa donanım
ve kabiliyetler açısından ele alındığında, İslâm'da ne denli değerli olduğunu
ifade eden daha başka delil ve açıklamalar vardır:
a) Allah Teâlâ yarattıkları içinde yalnızca insana, önemli bir bilgi kaynağı
olarak akıl ve bir yandan fazîlet, diğer yandan sorumluluk mesnedi olarak irâde
vermiştir.
b) Ahlâkî sorumluluğu da ihtivâ eden emaneti Allah Teâlâ göklere ve yere teklîf
etmiş, bunlar yüklenememiş, ama insan yüklenmiştir.17
c) Özellikleri ve kâbiliyetleri sebebiyle yeryüzünde halîfe olmaya insanı lâyık
gören Yaratıcı, meleklerin -nefsini terbiye edememiş insanlarda görülecek
kötülükleri ileri sürerek- tereddütlerini bildirmeleri üzerine, "bunda yalnızca
Kendisinin bildiği sır ve hikmetlerin bulunduğunu" ifade buyurmuştur.18
d) Yaratıcı, insanların babası Âdem'e bütün isimleri öğretmiş, böylece insanlara
kâinatı tanıma ve bildiğini ifade etme imkânı bahşetmiştir.19 Allah Teâlâ,
Âdem'e verdiği bu bilgiyi ve kâbiliyeti meleklere tanıtmış, onlar kendilerinde
bunun bulunmadığını görüp itirâf ederek insanın yaratılması ve halîfe
kılınmasındaki ilk hikmeti idrâk etmişlerdir.
e) Mutlak hikmet sahibi Yaratıcı, Âdem'i yaratınca, meleklere hitaben ona secde
etmelerini buyurmuş, bütün melekler Âdem'e secde etmişlerdir.20 Burada secde
ibâdet olarak yine Allah'adır, çünkü O emrettiği için yapılmıştır; ancak insanın
namzet olduğu yüceliğe ve kemâle meleklerin dahi saygı göstermelerinin
istenmesi, insan için ölçüsüz bir şereftir.
f) İnsanı insan yapan rûh ve nefsin, dünya hayatında kulluk imtihanını
verebilmek, insan için takdir buyrulmuş olan kemâl noktasına ulaşabilmek için
bedene ihtiyaçları vardır. Bu sebeple insanın bedeni, yaşarken de, öldükten
sonra de değerlidir, saygıya lâyıktır ve hakları vardır. İbâdet bedeni zayıf
düşürmeye, uzuvları sakatlamaya, acı ve güçlüğe sebep olmayacaktır; böyle bir
ihtimâl bulunduğunda ruhsatlar, kolaylıklar devreye girer, bedene zarar verdiği
hâlde azimette (ruhsatsız ibâdette) ısrar günahtır. Fark gözetilmeksizin bütün
insanların bedeni dokunulmazdır, bedene zarar verilmesi hâlinde kısas ve
tazminât şeklinde konmuş cezâlar vardır, ana rahmine düştüğü andan itibaren
insanın varlığı (hayatı) korunur, hayata yönelik suçlar için caydırıcı cezalar
öngörülmüştür, insan öldükten sonra cesedi itinâ ile yıkanır, kefenlenir, namazı
kılınır, incitmeden defnedilir, kazıda çıkan insan kemikleri saygı ile mezara
defnedilir, bedenin sahibi olan insan veya (ölümü hâlinde) yakınları izin
vermedikçe ve bu izne ek olarak önemli bir fayda ve zarûret bulunmadıkça hiçbir
kimse, insanın bedeni ve cesedi üzerinde tasarrufta bulunamaz.
g) İnsanın maddî ve mânevî üstün vasıfları, değeri ve kâbiliyetleri sebebiyle
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur21: "Biz gerçekten insanı değerli (mükerrem)
kıldık, onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine rızıkların iyilerinden
verdik ve onları, yarattıklarımızın çoğundan kat kat üstün kıldık."22
Devlet ve toplum karşısında fert:
Ferdiyetçi düşünce ve sistemler ferdin hak ve hürriyetlerine öncelik vermişler;
bu konudaki aşırılık ise, bencillik, sömürü ve anarşi doğurmuştur. Toplumcu ve
devletçi düşünceler, sistemler ise sömürü ve anarşiyi önleyelim derken ferdin
hürriyet ve kişiliğini yok etmiş, insanı madde boyutuna hapsetmişlerdir. Bu
aşırı ve karşıt düşünceler, uygulamalar birbirine tesir etmiş, tez, antitez,
sentez sürecinde ortaya, önce siyâsî ve hukûkî, sonra iktisâdî ve sosyal
yönleriyle "insan hakları" kavramı, düzenlemeleri çıkmıştır.
İslâm'ı, aşırı ferdiyetçi veya toplumcu sistemlerden birinin içine koymak mümkün
değildir. İslâm ferd-devlet (ve toplum) ilişkilerinde dengeyi öngören,
şahsiyetçi bir sistem oluşturmuştur. İnsanda yaratılan nefis, biri kudsî ve
ilâhî (rûh), diğeri hayvânî ve beşerî iki temel eğilim arasında güdü, duygu,
heyecan, akıl ve irâdesi ile bir yön bulmaya çalışır, her bir nefis kendine
mahsus bir şekil ve renge bürünür, böylece standart bir insan (fert) olmaktan
çıkarak kişi (şahıs) olur, şahsiyet kazanır: "De ki, herkes kendi şahsiyetine (şâkilesine)
göre davranır, kimin yolunun daha doğru olduğunu en iyi bilen Allah'tır."23
Ferdiyetçiliğin hedefi mutlak hürriyettir, şahsiyetçiliğin hedefi ise mânevî
tekâmülü sağlamaya, dünyaya geliş maksadını gerçekleştirmeye yarayacak ve
yetecek kadar hürriyettir.
"Yaşamak belirli bir şekil ve niteliğe, varolan ve duyulabilen bir kişiselliğe
sahip olmaktır. Sayısız canlı şekle sahip olan bu "varolan ve duyulabilen
kişisellik"te Hakiki Zât, vücudunun (varlığının) sonsuz zenginliklerini belli
eder. Bununla beraber her biri gözünü, kendi imkânlarının doğmasına dikerek ve
kendi hakimiyetini arayarak ferdiyetlerin ortaya çıkması, hâliyle ve çaresiz
olarak peşisıra yüzyılların korkunç mücadelesini sürükler... Kişiliğin
derinleşip aynı zamanda hata ve kötülük imkânlarını açan şahsiyet hâlini aldığı
insanoğlunda, hayat faciâsı duygusu daha şiddetli bir şekil alır. Ancak hayatı
bir zât veya benlik olarak kabûl etmek, bunun bitimliliği ve geçiciliğinden
doğan bütün eksiklikleri de kabûl etmek anlamına gelir. Onun için Kur'ân-ı Kerîm
diyor ki, şahsiyet öyle ağır bir emânettir ki, bunu kaldıramayacaklarını gökler
ve dağlar bile söylemişlerdi, ama insanoğlu kendini tehlikeye atarak bu ağır
yükü kaldırmayı kabûl etti."24
"İnsanın akıbeti ne olursa olsun o, kişiliğini asla kaybetmeyecektir. Kur'ân-ı
Kerîm'e göre insanın en büyük mutluluğu kişiliğini ve geçiciliğini (fânîliğini)
yitirmesi değildir. İnsanın bitmeyen mükâfatının (ecrun gayru-memnûn) anlamı,
nefsini kontrol etme yegâneliği ve bir benlik olarak faaliyetinin daha da
gelişmesi ve gücünü arttırmasıdır. Hatta Kıyâmet Gününden hemen önce meydana
gelecek olan evrensel imhâ manzarası bile, tam bir nefis terbiyesi almış olan
ego veya benliğin, mükemmel sükûnet ve metânetini zerre kadar
etkilemeyecektir.25 Belli ki bu şekilde müstesnâ olacak kimseler, benlikleri en
çok terbiye görmüş ve zirveye ulaşmış kişiler olacaklardır. Bu gelişmenin
kemâline, ancak her şeye egemen olan ego ile doğrudan temas hâlinde olduğumuz
zaman bile kendi öz kişiliğimizi ayakta tuttuğumuz takdirde erişebiliriz."26
"Varlığın kuvvetli ve sabit bir düğümü olarak insan vücûdu biyolojik canlılığın
üzerinde apaçık bir gerçek olarak kendini ortaya koyar, fakat o ne tam bitkisel,
ne de tam hayvansaldır; vücut yaşar ve varlığın kaba, işlenmemiş mevcudiyetini
aşar, bir oluşa doğru gider. Olurken de şahsiyet kazanır; yani eşyadan seçilip
ayrılır, kendi zâtının, şahsının şuuruna ulaşır. İnsan nasıl fizyolojik yapısı
icabı nefes almak mecbûriyetinde ise, fizyolojiden gelmeyen bir zarûretle de
şahsiyetini tamamlamaya, ilâhî irâdeyi dînî hareketlerle tatmine ve Allah'ın
bize çizdiği yolu izlemeye kendini mecbur hisseder..."
"İslâm şahsiyetçiliği şahsı ilk veri (donné) olarak düşündüğünden onu rûhî bir 'monade'
kabûl etmemiştir. Şahıs bütünlüğe ermiş bir varlıktır; yaşayan bir madde, akılla
donatılmış bir vücutta var olan bir rûhtur. Rûh ve şahıs birbirinden ayrı da
olsalar, bir bütünün parçası, zarfın mazrufu (içindeki) gibidirler. Dînî
karakterde olmasına rağmen İslâm şahsiyetçiliği, evleviyetle rûha veya tersine,
vücûda üstünlük tanıyan her teolojiyi reddeder. İnanmak, her şeyi ile bağlanmak
demektir. Bununla beraber sözkonusu bağlanma, ferdin sadece mânevî iklimine tâbî
değil, aynı zamanda toplumun ve bütün insanlığın içinde yaşadığı maddî, objektif
şartlara da bağlıdır. İnsanla, âlemin geri kalanı arasında, insan şahsı lehine
işleyen bir gâiyet (finalite) hüküm sürmektedir. Allah âlemleri, eşya ve
varlıkları insan için yaratmıştır."27
"İçinde insanın, tüm insanların kişisel ve politik hayatlarının her hareketi,
Allah'ın varlığı ve eylemi tarafından oturtulmuş ve bu gerçek ilk ve eksiksiz
toplum biçimi (ilk örnek İslâm toplumu); içinde insanın aşkın boyutundan, kendi
yapısı içinde bile soyutlanmadığı ve her insanın bütün diğer insanların
geleceğinden kişisel olarak sorumlu olduğunun içten duygusuna sahip olduğu bu
toplum, kendi içinde, ölmekte olan Batı uygarlığının iki hastalığını aşma
vaadini taşır:
a) İnsanın aşkın boyutunu gözönünde bulundurmayarak, bilimi bilimciliğe, tekniği
teknokrasiye, politikayı Makyavelizme çevirdiği için, amaç yokluğundan sonu
umutsuzluğa varan pozitivizmi.
b) Sonu herkesin herkesle savaşına ve 'korku dengelerine' varan
bireyselciliği."28
İslâm'da yaratma, emir ve hüküm Allah'a ait bulunduğu için "emir ve hüküm"
çerçevesine giren "hak ve vazife" belirleme işi de Allah'a aittir. Hak ve
vazifeyi belirleme işini bir fert veya zümre, yahut da toplum yerine Allah'ın
üzerine almış bulunması, bir tarafa öncelik ve ağırlık verilerek diğer tarafın
ezilmesini, haksızlığa uğramasını önlemektedir. Adâlet herkese hakkını vermek,
dengeyi sağlamaktır. Allah Teâlâ haksızlığı kendine de, kullarına da haram
kılmış ve pek çok âyette adâleti emretmiştir.
İslâm ferdi ve toplumu ayrı ayrı tanımış, muhâtap almış, karşılıklı durumlarını,
hak ve vazifelerini belirlemiş, her iki tarafın şahsiyet ve hukûkunu korumuştur.
Ferdî sorumluluk konusunda şu âyetler dikkat çekicidir:
"Her insanın amelini boynuna doladık. Bunu kıyâmet gününde onun önüne, açık
olarak bulacağı bir kitap şeklinde çıkarırız. (Ve şöyle deriz): Kitabını oku,
bugün sana hesap sorucu olarak kendin yeter(sin). Doğru yolu seçen ancak kendisi
için seçmiş olur, doğru yoldan sapan da ancak kendi zararına sapmış olur. Hiçbir
suçlu, başkasının suçunu yüklenmez (herkes kendi ettiğinin cezâsını çeker). Biz
bir peygamber göndermedikçe cezâ verici değiliz (kanunsuz cezâ olmaz)"29
"Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve
size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Sizin üzerinizde ortaklarımız
sandığınız şefââtçilerinizi de yanınızda göremeyeceğiz..."30
Şu âyetler de İslâm toplumunun yapı ve özelliklerini ortaya koymaktadır:
"İşte böylece, sizin insanlara şahit olmanız, Rasûl'ün de size şahit olması
için, sizi örnek bir ümmet kıldık..."31
"Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği
emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız..."32
"Hep birlikte Allah'ın ipine (Kur'ân'a, İslâm'a) sımsıkı yapışın, parçalanmayın.
Allah'ın size olan nimetlerini hatırlayın; hani siz birbirinize düşman kişiler
idiniz de, O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O'nun lûtfu ile kardeş kimseler
olmuştunuz... Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa
düşenler gibi olmayın..."33
İnsanın ferdî sorumluluğunu yerine getirebilmesi için hak ve hürriyete ihtiyacı
vardır; bundan sonraki bahiste görüleceği üzere İslâm bunu ferde eksiksiz olarak
vermiştir. Bunun yanında, İslâm toplumunun yapısı ve özellikleri gereği ferdin
de, topluma yönelik vazife ve sorumlulukları vardır:
a) İlgili âyetlere ve hadîslere göre müslümanlar kardeştir, birbirine
kenetlenmiş yapı taşları gibidir; bir vücûdun, bir yeri ağrıyınca diğer yerleri
de rahatsız olan organları gibidir; bir gemide yolculuk eden, birileri gemiye
zarar vermeye kalkışınca bunu önlemezlerse hepsi birden batacak olan yolcular
gibidir. Toplumun fertleri birbirine ne doğrudan, ne de misilleme olarak zarar
verebilirler...
b) Toplumda iyiliği (ma'rûfu) emretmek ve yaşatmak, kötülüğü (münkeri) menetmek
ve ortadan kaldırmak, fert, toplum ve devlet olarak müslümanların vazifesidir ve
İslâm'ın ictimâî bir sembolüdür. Kur'ân-ı Kerîm bu vazîfeden kaçınmayı, ictimâî
sorumluluktan kaçma, isyan ve hakkı çiğneme olarak vasıflandırmış, böyle yapan
toplumların acı akıbetlerinden söz etmiştir.34
c) Ferde ve topluma verilen haklar insanların fert ve toplum olarak menfâat ve
ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlamaktadır. Ancak menfâat ve ihtiyaçların
çeliştiği, çatıştığı da bir gerçektir. Toplum veya bir grup için menfâat (mesâlih)
olan bir şey, fert veya başka bir grup için zarar (mefâsid) olabilir. Eğer
haklar ve menfâatler, fertlerin ve grupların istek ve arzularına göre verilirse
çatışma, dengesizlik ve haksızlık kaçınılmaz olur. "Eğer hak, onların arzularına
tâbî olsaydı gökler, yer ve buralarda bulunanların düzenleri bozulur, altüst
olurdu."35 "Beşerî arzularını (hevâsını) tanrı edinmiş ve (böylece) Allah'ın
kendisini saptırmış bulunduğu kimseyi doğrunun bilgisine sahip mi görüyorsun!"36
Bu sebeple Allah Teâlâ hakları, insanların beşerî arzularına, şahsî
menfâatlerine göre değil, adâlet ve denge prensiplerine göre tevzî etmiştir;
bunu yaparken insanlara hakkın az, yetersiz, buna karşı yükümlülüğün ağır ve
sıkıcı gelmesine değil, ferd ve toplum hayatının denge ve düzen içinde
yürümesine bakmıştır.37
d) İman ve ibâdet sırf Allah'ın kulları üzerindeki hakkı olduğu gibi, insanlar
arası veya insan-eşya arası ilişkilerde söz konusu olan hak ve borçlarda da
Allah'ın hakkı vardır. Bunlardan sırf kula ait olan hakları -ki bunlara da Allah
verdiği için kul sahip olmuştur- alıp almamakta insan serbest olabilir (meselâ
bir insan, diğerindeki alacağından vazgeçebilir). Başkasının ve toplumun kişi
üzerindeki veya kişinin toplum üzerindeki hakları aynı zamanda Allah hakkı
olduğu için borçlunun onlara riâyet konusunda serbestliği yoktur.38 Böylece
topluma karşı ferdin, ferde karşı toplumun hakları ilâhî hukûkun koruması altına
alınmış olmaktadır.
e) İnsanlara ait ödev ve yükümlülüklerin bir kısmı ferdîdir, teker teker
kişilere aittir (aynî farz), bir kısmı da topluma bırakılmış, birilerinin
yapması istenmiştir (kifâî farz). Bir toplumun, ilâhî muradı gerçekleştirme,
yaratılış hikmetleri doğrultusunda gelişme için muhtaç oldukları her âlet,
kurum, kuruluş, faaliyet, düzenleme... -ferdin yükümlülüğü dışına taşınca-
ikinci neviden yükümlülük olur. İslâm toplumunda her ferd, bu yükümlülüğün
toplumda yerine getirilip getirilmediğini kontrol ve takip etmek durumundadır;
çünkü getirilmediği zaman (ülkede doyurulmayan aç, giydirilmeyen çıplak, tedâvi
edilmeyen hasta, eğitim ve öğretim verilmeyen insan, savunulmayan sınır,
önlenmeyen haksızlık, tepki görmeyen ahlâksızlık ve hayâsızlık, yolsuzluk,
susuzluk... bulunduğu müddetçe) bütün fertler bundan teker teker (aynî farz
gibi) sorumlu hâle gelmektedirler.39
f) İnsanlara, maddî ve mânevî değerleri tehlikeye düştüğünde meşrû müdâfaa hakkı
verilmiş, korumak için başka çare kalmadığında (zarûret hâlinde) başkalarının
haklarına el atıp, az zararla çok zararı giderme imkânı tanınmıştır. Meselâ
acından ölme durumunda olan bir şahıs, kendisinde fazla yiyecek bulunduğu hâlde
vermeyen şahıstan bu yiyeceği rızâsına bakmadan alabilir ve hayatını kurtarır.
Burada hayat ve menfâatleri birbirine eşit iki şahıs sözkonusu idi. Toplumun
ihtiyaç ve menfâati ile ferdin menfâati çatıştığı zaman ise genellikle toplum
menfâatine öncelik verilmiştir; İbn Abdisselâm'ın (v. 669/1262) deyişiyle "...
bir hayatı kurtarmak için diğerinin malını, rızâsına bakmadan almak caiz olur da
binlerce insanın hayatını kurtarmak için bu caiz olmaz mı?"40 Kamu yararı ve
ihtiyacı gerekli kıldığında devletin, yabancı kadınla evlenmek gibi bazı mübâh
(helâl) şeyleri yasaklaması, önemli şahısların seyâhatlerine kısıtlama koyması
(Hz. Ömer, büyük sahâbeden bazılarının Medîne'yi terketmelerini izne bağlamış,
devletin kendilerine muhtaç olduğunu bildirmiştir), stokçuluğu ve sun'î fiyat
artışlarını önleyici tedbirler alması ve müdâhalelerde bulunması, gerektiğinde
vatan müdâfaası, sosyal adâlet gibi ihtiyaçları karşılamak üzere varlıklı
kimselerden vergi alması bu prensibe bağlanmıştır.41
III. İnsan Hakları
Bu konudaki açıklamalar için şu kitabımıza bakınız: Mukayeseli İslâm Hukuku, I,
155-170
1. Tâhâ Huseyn, el-Fitnetü'l-kubrâ, s. 25; Alî Abdurrâzık, el-İslâm ve'l-usûlu'l-hükm,
Kahire, 1925, s. 22, 46, 47, 78, 85, 90.
2. Mecelle, md. 32.
3. Şâh Veliyyullah, Hüccetullâhi'l-bâliğa, Kahire, ts., s. 38, 60; Prof. Dr.
Hüseyin Hatemi, İnsan Hakları Öğretisi, İst. 1988, s. 104, 119, 131, 153, 170,
229.
4. Şâh Veliyyullah, age., s. 38-40.
5. Tîn: 95/4-6.
6. İsrâ: 17/13.
7. A'râf: 7/172.
8. Şâh Veliyyullâh, age., s. 59-61.
9. Secde: 32/7-9.
10. A'râf: 7/172.
11. Yûsuf: 12/53.
12. Müddessir: 74/38.
13. Kıyâme:75/2.
14. Fecr: 89/27-30).
15. Şems: 91/7-8.
16. Zâriyât: 51/56; En'âm: 6/165; Hûd: 11/7; Mülk: 67/2.
17. Ahzâb: 33/72.
18. Bakara: 2/30.
19. Bakara: 2/31.
20. Bakara: 2/34; A'râf: 7/11.
21. İsrâ: 17/70.
22. İnsanın değeri hakkında bkz. İkbâl, İslâm'da Dînî Düşüncenin Yeniden Doğuşu,
İst. 1984, s. 28-36, 113-125, 133, 159-169, 247; Garaudy, age., s. 20.
23. İsrâ: 17/84.
24. Ahzâb: 33/72.
25. Zümer: 39/68.
26. İkbâl, age., s. 123, 161.
27. Lehbâbî, İslâm Şahsiyetçiliği, İst. 1972, s. 43, 87.
28. Garaudy, age., s. 260.
29. İsrâ: 17/13-15.
30. En'âm: 6/94.
31. Bakara:2/143.
32. Âl-i İmrân: 3/10.
33. Âli İmrân: 3/103, 105.
34. Mâide: 5/78-80.
35. Mü'minûn: 23/71.
36. Câsiye: 45/23.
37. Şâtıbî, el-Muvâfakât, Kahire, nşr. Dırâz, c. II, s. 39, 40, 179.
38. Age., c. II, s. 179, 180.
39. Age., c. II, s. 176-180.
40. İzzuddîn b. Abdisselâm, Kavâ'idu'l-ahkâm, Kahire, 1968, c. II, s. 188.
41. Ferd-devlet ilişkisi için bkz. F. Osmân, age., s. 417; 133-146, 185, 194,
417; Dr. Abdulhamîd Mutevellî, Mebâdiu nizâmi'l-hükm..., İskenderiyye, 1978, s.
323, 337; Garaudy, age., s.126-130; Dr. M. el-Kutb, el-İslâm ve hukûku'l-insân,
Kahire, 1984; Prof. Dr. Hatemi, age., s. 159, 184, 227, 300; Dr. H. Fevzî, en-Neccâr,
Kahire, ts., s. 92; İkbâl, age., s. 119, 123, 133, 161.
*********************************************************************
Devletin Ahlâki Temeli
İnsanı daha aşağı derecedeki canlılardan ayıran üç önemli özellik onun, akıl,
irâde ve ahlâk sahibi olmasıdır. Ahlâk beşer üstü bir temele oturmadığı
takdirde, akıl, heyecan ve güdülere tâbî, dolayısıyla izâfî ve değişken olur;
bir denizin doğusunda fazîlet sayılan bir davranış, batısında rezâlet
sayılabilir. Böyle bir ahlâk anlayışı ve uygulaması insanın aşkın boyutunu
geliştiremez; onu et, kemik, toprak dünyasının üstüne çıkaramaz. Milletimiz bin
yıldan fazla bir zamandan beri İslâm medeniyyet ve kültür camiâsına dahil olmuş,
İslâm ahlâkını benimsemiş ve yaşamıştır. İslâm ahlâkı, Kur'ân-ı Kerîm'in ihtiva
ettiği, en kâmil bir seviyede Hz. Peygamber (s.a.v.), onun sahâbesi ve
ermişlerin yaşadığı ahlâktır. Bu ahlâkın ilkelerini şu çerçeve içinde görmek
mümkündür: Hem bilgi, hem de varoluş bakımından Allah'a en yakın mertebeye
ulaşma kâbiliyetinde yaratılmış bulunan insan bu amaca ulaşabilmesi için gerekli
maddî ve mânevî imkân ve kâbiliyetlerle donatılmış ve imtihan için kendisine
dünya hayatı verilmiştir. Dünya fânî olduğu gibi, insan varlığının maddî
unsurları da fânîdir; bütün bunlar insana, mânevî, madde ötesi, aşkın boyutu ve
unsurları geliştirmesi, yaratılış gâyesini gerçekleştirmesi için araç olarak
bahşedilmiştir. Allah Teâlâ ezelde, insanın madde ötesi unsuruna kendisini
tanıtmış, onunla bir andlaşma yapmıştır (elest bezmi ve misakı). Dünya hayatında
peygamberlerin yardımı ile bu mukaddes antlaşmayı hatırlayan ve buna sadık kalan
insanlar, fânî olanı, bakî ve ebedî olana fedâ etmekte, bütün imkânlarını,
engelleri aşarak Allah'a en yakın mertebeye ulaşmak için kullanmaktadırlar.
Sözleşmeye sadık kalmayanlar ise madde ötesi, maddî menfâat ve haz dışı gerçek
ve değerlerle ilgilerini keserek vasıtayı gâye hâline getirmekte ve maddeye
mahkûm bir ömür sürerek insanlık özelliğini zâyî etmekte, yaratılmışlar
sıralamasında en aşağı mertebeye (esfel-i sâfilîne) inmektedirler. Buna haz ve
menfâat ahlâkı denirse diğerine de "insan-ı kâmil" ahlâkı denilebilir. İşte
bizim fert, toplum ve devlet olarak ahlâkımız bu "insan-ı kâmil" ahlâkıdır.
İslâm iman, ibâdet ve eğitimi insanı, küçük yaşlarından itibaren insan-ı kâmil
ahlâkına hazırlar; beşerî arzuların, heyecan, güdü ve menfâatlerin onu etkisi
altına almasını, yaratılış gâyesinden uzaklaştırmasını, amacından sapmasını
engeller. Bu ahlâkın fert ve toplum hayatında dışa vuran özellikleri: Allah'a ve
O'nun eseri olan kâinata, kâinatın gözbebeği olma kâbiliyetini taşıyan insana
sevgi, saygı, merhamet, özgecilik (diğergâmlık), adâlet, eşitlik, hakkâniyet,
dürüstlük, iffet, temizlik, intizam, itidâl, ölçülü hoşgörü ve hürriyet, maddî
ve mânevî yardımlaşma, dayanışma, toplumu ile birlikte mutluluk veya keder,
refah veya sıkıntıyı paylaşma, mânevî değerlere ve varoluş amacına öncelik...
şeklinde kendisini gösterir.
Toplumun ve devletin bu ahlâkî temele oturması demek, lâikliğin, din ve vicdan
hürriyetinin -anlayış ve uygulama olarak- bugün ülkemizde geçerli olandan farklı
bir çerçeveye oturması demektir. Müslüman bir toplum için, bazı Batı ülkelerinde
ve bizde uygulanan lâiklik sözkonusu olamaz. Devlet gerek düzenlemelerinde ve
gerekse eğitimde ahlâkî temelden hareket etmek, ona bağlı kalmak durumundadır.
Ahlâkî temel İslâm ahlâkıdır. Bu ahlâkta fert ve toplumun hayatını bölmek;
hukukta, siyasette, ekonomide, eğitimde, din ve ahlâk ötesine geçerek, bunları
dışlayarak düzenlemeler ve uygulamalar yapmak, kişiyi ferdî hayatında vicdânı
ile başbaşa bırakmak, dileyenin dilediği ahlâkı yaşamasına imkân vermek mümkün
değildir. Böyle bir anlayış ve uygulamanın getireceği sonuç ahlâkî temelin yok
olması, bu temelden yoksun bir toplumun oluşmasıdır. Devletimizin ahlâkî
temeline göre din ve vicdan hürriyeti; fert olarak kişinin dilediği inanç ve
ahlâkı benimsemekte serbest olması demektir. Kişilerin benimsediği inanç ve
ahlâk, devletin ahlâkî temeline uygun düşüyorsa problem yoktur. Ters düşmesi
hâlinde ise âleniyet (açıklık) bakımından bazı kısıtlamalar uygulanabilecektir.
Bunların hukûkî dayanağı "umûmî ahlâk ve kamu düzenidir". Kişi konutunda, kamuya
açık olmayan yerinde, kendi inanç ve ahlâkına göre dilediğini yapmakta, dilediği
gibi yaşamakta serbesttir. Topluma açık mahallerde ise ancak, devletin ahlâkî
temeline ters düşmeyen, onu yıpratmayan, çocukları ve gençleri ahlâkî olmayan
davranışlara itmeyen eylem ve uygulamalara serbestlik tanınabilir. Ahlâkî temele
dayalı devlet yapılanmasında toplum, ahlâk ve fazîletin mektebidir; bu mektepte
fazîlet dışı davranışlara âleniyet hakkı tanınamaz. Örnek vermek gerekirse
milyonlara hitap eden televizyonda, toplumun ahlâkî temeline ters düşen bir
anlayış ve uygulamaya -ahlâkî bakımdan hiçbir değerlendirmeye tâbî tutmaksızın,
âdeta meşrûiyet tanıyarak ve teşvik ederek- yer verilmesi açık bir çelişkidir.
Bu ve benzeri davranışlar umûmî ahlâk ve kamu düzenine aykırı olduğu gibi -zaman
içinde- devletin ahlâkî temelinin çökmesine de göz yummak mânâsına gelir.
****************************************************
Halifelik,
Şeyhülislâmlık ve Ruhbanlık
Şeyhülislâmın kabine üyelerinden olamayacağı ve yalnız halîfe vekîli ve İslâm
cemâatinin reisi olduğu için kabinede geçici olarak -yani şer'î mahkemelerden
kazâ işleri alınarak büsbütün adliye nezâretine verilmesi ve meşîhat
(şeyhülislamlık) dairesinin hükûmet işlerinden el çektirileceği zamana kadar-
bulunabileceği, buna binaen de Meclis-i Meb'ûsana gelmemesi gerektiği ileri
sürülmüş idi.42
Bu mutâlâaya göre Osmanlı Hükûmeti meşrûtiyeti kabûl etmekle âdetâ İslâmî
hükûmet olmaktan çıkmış oluyor, İslâm ile yeni medeniyet ve meşrûtiyet usûlünün
telif edilemeyeceği ihsas ediliyor, şeyhülislam ve halîfe birer rûhânî reis
telâkki ediliyor, ayrıca meşrûtiyet vekiller heyeti için muayyen bir sayının
gerekli olduğu kanâati ızhar edilmiş demek oluyordu.
Her şeyden önce İslâmiyet ruhbanlık esâsına dayanan rûhânî reisliği hiçbir zaman
kabûl etmemiştir. Çünkü hükümleri arasında rûhânîliğe ait bir meselesi yoktur.
İslâmiyet'te rûhânî denecek bir şey varsa ilim ve marifettir, bilginlerine bilgi
sahibi olmaktan başka bir sıfat vermez. Rûhâniyet, ibâdetlerin rûhî ve vicdânî
hissiyattan ibâret olması inancına dayanan bir felsefenin gerektirdiği bir
şeydir ki, buna göre maddî işlerden hiçbirisi ibâdet olamaz. Meselâ haram
yememek için meşrû yollardan geçimlik kazanmak ibâdet telâkki edilmez. Dünya
işlerinden hiçbirinde âhirete ait sevap gözetilmez. Buna göre de rûhâniyet
anlayışına sahip olanlar ibâdetle meşgul olmak isteyince dünyayı terketmeye
(târik-i dünyalığa) mecbur olurlar.
Bir de rûhâniyet esasında "hulûl felsefesi"44 mevcût bulunduğu cihetle rûhânî
reislere mukaddeslik ve lâyuhtîlik (yanılmazlık) sıfatları takılır. Bunlar beşer
üstü bir kudrete sahip telâkki edilir ve kendilerine gösterilen saygıda başka
bir renk bulunur.
İslâmî hükümlere göre, Hıristiyanlıktaki rehbaniyet bile, "Üzerlerine bizim
yazmadığımız fakat kendilerinin gûyâ Allah'ın rızâsını kazanmak için ortaya
attıkları rehbâniyete bile gereği gibi riâyet etmediler; içlerinde inanmış olan
kimselere ecirlerini verdik; ama çoğu yoldan çıkmışlardır"45 âyetinin ifade
ettiği üzere, sonradan uydurulmuş ve ona da riâyet edilememiştir; gerçekte de
medeniyetin ilerlemesiyle siyâsî işlerden el çektirilmeye lüzum görülmüştür.
Bunun içindir ki Avrupa'da yazılmış Hukuk-ı Siyâsiyye kitaplarının bir bahsini
de "rûhâniyetin cismâniyetten ayrılması" meselesi işgâl eylemiştir. Çünkü mesele
İslâmî mizaç bir yana bırakılarak ele alınmıştır.
Halbuki İslâmiyet rûhâniyet felsefesini kökünden yıkıp "İslâm'da ruhbanlık
yoktur" nassına dayanarak dinlerin dünya işlerine karışmasına mânî durumların
başlıcası olan esaslara sed çektiği sırada rehbâniyeti de kaldırmış, ictimâî
husûsiyetleri teyid, beşerî mükellefiyetleri birbirine benzer şekilde tanzim ve
eşitliği tahkîm eylemiştir.
İnsanın yaratılışına en uygun din olan İslâmiyet'in fıtrî oluşu "bir medeniyet
dünyasında tatbiki zarûrî" demek olduğundan, bugün medeniyet İslâmiyet'i,
isminden başka bir şekilde tatbik ediyor ve ne çare ki din olmak üzere tutmuyor.
İslâmiyet'in ibâdetlerinde bile rûhâniyet esası yoktur. Yalnızca iman ve itikâd
kaidelerinde ilim ve mârifet esası vardır. Fakat imânın ilgili bulunduğu
hususlar maddîdir: Namazlar, oruçlar, zekâtlar, haclar, Allah'ın kullarına
hizmetler, insanlarla muâmele ve münasebetlerde helâl ve haramı ayırmak, adâlet
ve eşitliği tatbik, ilim ve mârifet yolunda koşmak, merhameti her şeye yaymak,
insanlığa Allah korkusunun icaplarını tam tatbike hep maddî denebilir.
Felsefe ve mukayeseli dinler tarihi kitaplarında görülüyor ki rûhânîler
İslâmiyet'i, ibâdetleri maddî olarak icrâ etmekle ittihâm etmek istiyor ve
gerçekte onu takdir etmiş oluyorlar.
İslâmiyet'te rûhu kabûl etmek rûhâniliği kabûl etmek demek değildir. Rûhun madde
veya maddî olmadığı sabit bile değildir.
Cuma, bayram ve hacc gibi İslâm'ın şiar ve sembolleri arasında bulunan toplu
ibâdetlerde halkın aydınlatılmasına, ibret almasına, dünya ve âhiretten haberdar
olmasına ve bunun da İslâm birliğini bozmamasına büyük önem vererek hutbelerde
bir siyâsî nokta gözetmiş ve hatîbin tayinini devlet başkanının iznine
bağlamıştır ki, bu da rûhâniyetten ziyade cismâniyet (maddîlik) ile alâkalıdır.
İslâmiyet cemiyetin hukûku ve insanların muâmelelerinin intizamını temin ile
insanlık dünyasının kötülüklerden arınması, dînî ve uhrevî vazifelerin iyi bir
şekilde tevziî ile son hedef olan saâdete doğru terâkkîsi, hâsılı Allah ve kul
haklarının tam olarak korunması için vazedilmiş bulunan umûmî hükümlerini tatbik
edecek, muâmelât ve ukubât isimleri altında hulâsa edilen siyâsî, hukûkî,
ictimâî, cezâî.. kanunlardan ibâret bulunan hükümlerinin icrâsını üzerine alacak
bir "icrâ kuvveti"nin bulunmasını gerekli görür ve ona da "imam, halîfe" adını
verir.
Halîfe bir taraftan kendisine bey'at eden ümmetin vekâletini, diğer taraftan
kendisinin de diğer teb'a ferdleri gibi uymaya ve uygulamaya memur ve mecbûr
oduğu kanunun Vâzı ve Şâri'i'nin -icrâ bakımından- niyâbetini (temsîlini)
haizdir. Ve hiçbir zaman şahsî ve müstebit reyi ile o kanunu çiğneyemez.
Çiğnerse milletin hâkimiyeti hükmünü yerine getirir. Buna binâen İslâmiyet'teki
hilâfet, şer'î kanunun icrâ kuvvetinin reisliğinden başka bir şey olmadığı
cihetle rûhânî reisliğe benzemez. Hilâfet meşrûtî-İslâmî bir hükûmetin reisliği
demektir. Bunun için yabancı memleketlerde bulunan müslümanlar üzerinde velâyeti
yoktur. Fakat müslümanlar mânevî bir bağlılık duygusu beslerler. Galebe ve sulta
mânâsını taşıyan saltanat netice itibârıyla istibdâdı da içine aldığından artık
hürriyet devrinde, kelime olarak meşrûtiyete uygun düşmediği bazı kimselerce
vehmedilen hilâfetin mânâsını meşrûtiyetin gereklerinden olarak tanımak
zarûrîdir. İslâm'ın temel kanununun, herkesçe kabûl edilen adâlet ve eşitlik
prensipleri gereğince, teb'adaki millet ve dinlerin farklılığı bu esasa hiç mânî
olmaz. Çünkü onların bir meşrûtî hükûmet başkanına karşı durumları değişmiş
olmaz. Padişah, imparator, kral isimlerinin muayyen bir millet tarafından
konması bir mahzur teşkil etmezse aynı mânâda hilâfet kelimesinin İslâm'dan
gelmesinin de mahzuru olmaz.
Siyâset-i şer'iyye kitaplarında açıklandığına göre halîfe, zaman ve mekânın
gerektirdiğine göre kazâ, idâre, askerlik vs. gibi husûslarda müslüman ve gayr-i
müslim vekil ve vezirler teşkil eder. Ve gerektiğinde yalnız selâhiyet verme
(tefvîz) ve icrâ (tenfîz) kendi elinde olmak üzere bütün başkanlık (imâmet) ve
hükûmet işlerini bir vezir-i a'zama, bir başvekile verir. Bu vekiller arasında
ayrı bir rükün (hükûmet üyesi) olmak ve fakat müslüman bulunmak şartıyle bir
kâdı'l-kudât ve müfti'l-enâm da bulunur.46 Râşid Halîfeler, Emevîler, Abbâsîler,
Selçuklular devirlerinde şeyhülislamlar bu kâdı'l-kudâttan ibâret idi. Ve
hiçbirinde İslâmlar bir rûhânî reis tanımamışlardı.
Eski Osmanlı teşkilâtında şeyhülislâmlar, husûsî esas vazifelerinde bazı
farklılıklarla beraber yine bu noktadan teşkil olunmuşlar ve bu sûretle adliye
ve maârif işlerine nezaret etmişlerdi. Yani çeşitli dairelere bölünmüş bulunan
hilâfet vazifesinin bazı kısımlarında vekâlet etmekte idiler. Maârif bakımından
medreselere, adliye yönüyle mahkemelere nezaret ediyorlardı ve vekiller heyeti (hey'et-i
vükelâ) kurulduğundan beri de Sadr-ı A'zam maiyetinde has meclisin (kabinenin)
erkânından (üyelerinden) bulunuyorlardı. Medreselerde sonradan fünûn (müsbet,
tabiî ilimler) kısmının bırakılması yüzünden son teşkilâtta mektepler açılarak
maârif nezâreti kurulmuş ve meşîhatte maârife ait olmak üzere yalnız medreseler
ve mekteb-i nüvvâb (kadı ve naib yetiştiren mektep) kalmıştır. Devletler ve
milletlerarası münâsebetler ve andlaşmalar icabı memleketimizde görülmesi
gereken bazı dâvâların fıkıh kaidelerine uygun kılınması fedâkârlığında
bulunulmadığı için bu gibilere ait olmak ve "nizâmî dâvâlar" denilen bu gibi
meselelerin muhâkemesine mercî bulunmak üzere "nizâmî mahkemeler" teşkiline
sebebiyet verilmiş, bu dâvâlara mercî olmak için adliye nezâreti kurulmuş ve
ta'zîrî (takdiri yönetime bırakılmış) cezâ dâvâları da buraya verilmiştir.
Böylece adlî kuvvet memleketimizde ikiye bölünmüştür. Bununla beraber muhîtimiz
icabı ne meşîhat dairesinin asıl vazifesi elinden alınmış, ne de nizâmî dâvâlar
fıkhın şümûlüne alınarak adliye nezâretinin lüzumsuzluğu cihetine gidilmiştir.
Bu sebeple kabinemizde iki cihetten bir fazlalık görülüyor. Birincisi: Ya adliye
nezareti yahut da meşihatten biri; ikincisi: Halîfe tarafından tayin edilmesi
bakımından ya Sadr-ı A'zam veya Şeyhülislâmdan biri...
Buraya kadar arzettiklerimizden anlaşıldığına göre halîfe vekili olmak yalnız
şeyhülislâma ait olmadığı gibi rûhânîlik ile de ilgisi bulunmadığından
şeyhülislâmlar; kabine üyelerinden ve icra kuvvetinin cüzlerinden birisi
bulunmak sıfatından başka bir şekilde İslâm nazarında yer bulamaz. Ve hiçbir
zaman bir rûhânî reis sayılamaz. Kendisine karşı beslenen husûsî hürmet ise
İslâmiyet'in, ilmin şerefine verdiği ehemmiyetten başka bir şeye bağlanamaz...
Gerçi meşrûtiyet ile idare edilen ülkelerde hükûmet (devlet) başkanı yalnız
başvekili tayin ediyor ve bazılarında başvekil aynı zamanda bir vekâleti de
deruhte ediyor. Bunu meşrûtiyette değişmez kanun saydıracak ve Şarkı bu bakımdan
da Garbı taklide sevkedecek bir delil varsa onun da çaresi vardır. Zirâ
başvekâlet ile meşîhatın bir elde toplanmasında bir engel bulunmadığı gibi fazla
görülenlerden birinin diğeriyle birleştirilmesi de mümkündür. Fakat hiçbir
şekilde geçicilik meşîhate mahsustur denemez. Ve denecek olursa İslâmlar o zaman
bir rûhânî reis aramaz. Çünkü İslâm cemâatinin reisi devlet reisinden başka bir
şey olamaz. Devleti bu şekilde bölmek, "devlet içinde devlet" demektir. Madem ki
durum böyledir, şeyhülislâm herhalde millet meclisine karşı mesul ve
gerektiğinde cevap vermeye ve açıklama yapmaya mecburdur. Hatta İslâm'a göre en
büyük mesuliyet bilginlere (ulemâya) aittir. Şeyhülislâmların meclise gelmesi
hiçbir zaman İslâmiyet'e aykırı değildir. Hatta ihmâl edilerek en mühim bir
daireyi istibdâd eline bırakmak suretiyle suiistimâle meydan verilmesi, makamın
papalık gibi mukaddeslik ve yanılmazlık muâmelesi görmesi, İslâm dîninin temel
felsefesine aykırıdır.
Dînin, halîfeye bile hâkim gösterdiği "milletin umûmî kuvvetini (millî
hâkimiyeti)" hilâfet sıfatının bir cüz'üne vekil olan zât hakkında küçük
göstermek hiç caiz olamaz. Hulâsa şeyhülislâm devlet memuru olmaktan başka bir
şey değildir. Ve bu sıfatla meclise gelir. Makamına lâyık bir zât ise olduğu
kadar hem makamı ve hem de şahsı itibârıyla alkışlanır. Değil ise yalnız;
şahsına ait olmak üzere hürmet görmekten düşer, hattâ aksi de olabilir.
İşte halîfesini, düşkün ve fakir bir teb'asıyla aynı seviyede muhâkeme eden
İslâmiyet'in hükmü budur. Bundan ötesi hurâfelerdir.
42. Zamanımızdan 66 sene önce meşhur müfessirimiz M. Hamdi Yazır (Küçük Hamdi
Efendi) tarafından kaleme alınan -sadeleştirerek sunduğumuz- bu yazıda günümüze
de hitap eden kısım "İslâm'da ruhbanlık olmadığı, kul ile Allah arasında papaz
mânâsında vasıta bulunmadığı, dünya işlerini dürüstlük ve meşrûiyet içinde
yürüten bir mü'minin aynı zamanda ibâdet etmiş olacağı, din ve dünya işlerinin
birbirinden ayrılamayacağı..." hususlarıdır. Beyânu'l-hak, c. 1, Sayı: 22, s.
511 vd.
43. Lâhûtun nâsuta, ulûhiyetin beşeriyete nüfûz ettiğine, insanın -hâşâ-
Tanrıdan bir parça olduğuna inanmak.
44. Hadîd: 57/27.
45. Aynı mânada (lâfız aynı değil) hadîsler için bkz. Dârimî, Sünen, Kitâbü'n-nikâh,
Bâb: 3, İbn Hanbel, Müsned, c. VI, s. 226.
46. Müfti'l-enâm: Milletin, halkın müftüsü demek olup şeyhülislâmlar için -bazı
devirlerde- kullanılmıştır.
Lâiklik, İslâm, Türkiye
Batıda, din-devlet ilişkisi ile ilgili olarak birbirinden farklı iki terim
kullanılmaktadır: Lâisizm, sekülerizm. Türkiye'de ise bunlardan birincisi daha
yaygın olarak ve aynı zamanda ikincisinin de yerine kullanılmakta, bu bakımdan
da bazı anlaşmazlık ve karışıklıklar meydana gelmektedir. Kavram ve uygulama
olarak lâiklik ve sekülerizmin tarihini Roma İmparatorluğu devrine kadar götüren
araştırmacılar vardır. Ancak sekülerizm uygulaması bu eski devirlerden beri
bazen güçlü, bazen zayıflayarak mevcut olmakla beraber lâiklik kavramı,
ağırlıklı olarak ihtilâl sonrası Fransa'da başlamış ve özellikle, Fransızca
konuşan Katolik ülkelerde ve topluluklarda etkili olmuştur.
Bu iki kavram arasında daha başka farklar da bulunmakla beraber bizim konumuz
bakımından en önemli fark şudur: Sekülerizm, din ve devletin (eskiden kralın)
ayrı ayrı, özerk ve bağımsız kurumlar olmalarını savunur. Lâiklik ise dînin
devletin kesin denetimi altında olması görüşünü savunur. Önceleri (Batı Roma,
sonra Ortaçağ Avrupa'sında) devlet dînin denetimi altında iken lâiklerin ısrarlı
mücadeleleri sonunda dîn devletin denetimi altına girmiştir. Yaygın olan
tariflerde lâiklik, "dînin devlet işlerine, devletin de dîne karışmaması,
müdahale etmemesi" şeklinde ortaya konmuş olmasına rağmen uygulamada denetim tek
taraflı işletilmiştir. Lâiklik kavramı, siyâsî alan yanında hukûkî, felsefî ve
sosyal alana da taşmıştır. Hukûkî alanda lâiklik yasama ve adâlet tevzîine dînin
karıştırılmamasıdır. Felsefî alanda lâiklik, düşünce ve bilgi problemlerine
vahyin karıştırılmaması, düşünce ve bilimin dinden uzak tutulmasıdır. Sosyal
alanda lâiklik, sosyal hayata dînin etkisini minimum boyutlarda tutmaktır.
İslâm'da lâiklik düşüncesi, kavramı ve uygulaması yoktur. Çünkü Batıda bu
düşünce ve hareketin doğmasına sebep kilise ve din adamları (ruhbanlar)'dır.
Kelimenin lûgat mânâsında bile bu sebebin izleri vardır; çünkü lâik, clergé'nin
karşıtı olarak ruhban olmayan, kiliseye, dîne ait bulunmayan, din-dışı mânasına
gelmektedir. İslâm'da ise din adamları sınıfı mevcut değildir. Her müslüman, din
ve Allah ile ilişki bakımından eşit imkân ve seviyeye sahip bulunmaktadır.
Müslümanın ibâdet etmek, tevbe etmek (günah çıkarmak), hâsılı dînî hayatını
yaşamak için -din adamı vb.- bir aracıya ihtiyacı yoktur. Câmide namazı cemâatle
kılmak için belli bir sınıfa imam olma imtiyazı verilmemiştir. Cemâat içinde en
bilgili, ahlâklı ve okuması düzgün olanı öne geçer ve namazı kıldırır. İslâm'da
lâiklik uygulaması da yoktur. Çünkü teorik olarak din ile devleti ve toplumu
birbirinden ayırmak, birbirinin müdâhalesi dışında tutmak mümkün olmadığı gibi
uygulamada da dîni temsil eden kilise gibi bir kurumun devlete karşı yetki
mücadelesine giriştiği olmamıştır. İslâm'da devletin başkanı aynı zamanda cuma
ve cemâat imamıdır; hem din, hem de devleti korumakla yükümlüdür. Devlet din
için, toplum için vardır, bunlara hizmet için öngörülmüştür, bunlar arasında
çatışma düşünülemez. Devlet dînin talimâtı dışına çıkamayacağı için -çünkü
müslüman toplumu temsil etmektedir ve müslümanlar dînî talimâtın dışına
çıkamazlar- İslâm'da siyasî, hukukî ve sosyal düzenleri dînin dışına çıkarmak ve
etkisinden uzak tutmak da mümkün değildir, uygulama da buna göre olmuştur.
İslâm'da sekülerizmin amaçlarına yakın ölçüde dînî hürriyet ve özerklikler
vardır. Hiçbir kimse belli bir dîni edinmeye zorlanamaz; İslâm ülkesinde başka
dinlere mensup cemâat ve fertler bulunabilir, bunlar kendi dinlerine göre
ibâdet, âyin, eğitim ve adâlet tevzîi yapabilirler. İslâm devleti bunları
engellemek bir yana korumakla yükümlüdür. Ayrıca İslâm, devlet yönetiminde ulü'l-emre
(yöneticilere) geniş selâhiyet vermiştir.
Türkiye'ye lâiklik Cumhuriyetle beraber aşamalı olarak girmiştir. 1924
Anayasası'nda bile "devletin dîni İslâm'dır" maddesi vardır. Cumhuriyetin ilk
yıllarından itibâren adım adım lâikliğe doğru yürünmüş, şer'î kanunlar (şerîat)
ilga edilerek yerine Batıdan iktibâs edilen kanunlar getirilmiş, hilâfetten
cumhuriyete geçilmiş, şer'î mahkemeler kaldırılmış, dînî okullar kapatılmış,
dînî hayata önemli kısıtlamalar getirilmiştir. Giderek lâiklik adına devletin
dîne ve dînî hayata müdâhalesi o boyutlara gelmiştir ki, ezân Türkçeleştirilmiş,
fes-sarık giyilmesi menedilmiş, resmî yerlerde kadınların başlarının örtülmesi
yasaklanmış, müslümanların çocuklarına dinlerini öğretebilmek için kurs ve okul
açmalarına izin verilmemiş, devlet memurlarının ve ordu mensuplarının namaz
kılmalarına hoşgörü ile bakılmamış, dolaylı yollardan engellenmiştir. Bugün de
Türkiye'de devletin dîni denetim altında tutması esasına dayalı bir lâiklik
uygulaması vardır. T.C. vatandaşlarının % 99'u -kendi beyanlarına ve nüfus
kayıtlarına göre- müslümandır. Müslümanların büyük ekseriyeti -şerîat devleti
istemesini bilmemekle beraber- devletin dîne ve dînî hayata, yukarıda zikredilen
ölçülerde müdâhalesinden rahatsız ve gayr-i memnun bulunmaktadırlar. Türkiye'de
ve başka ülkelerde müslümanların beklediği, şerîat devletinin başka dinden ve
inançtan olanlara tanıdığı hürriyet ve özerkliğin kendi devletlerinde
kendilerine tanınmasından ibârettir.
****************************************************
İslâm'da Hukuk
Devleti Kavramı
Hukuk Devleti Kavramı:
Bugün birçok anayasanın bir ilke olarak benimsediği hukuk devleti kavramı,
demokrasinin ayrılmaz bir unsuru olarak telâkki edilmiştir. Buna göre fertlerin,
vazgeçilmez, hiçbir şahıs ve kurum tarafından çiğnenemez, ihlâl edilemez temel
hak ve hürriyetleri vardır. Fertler gibi devlet de, bütün faaliyetlerinde hukuka
tâbî olacak, gücüne dayanarak fertlerin hak ve hürriyetlerini ortadan kaldırmak,
yahut sınırlamak bir yana, bunları korumakla yükümlü bulunacaktır. Devletin
hukuka tâbî olması, hukuk karşısında fert ile eşit durumda bulunmasını ifade
etmektedir; bu ise ferdin, gerektiğinde devlete karşı da korunacağını
göstermektedir.
Hukuk dışı veya hukuk üstü bir gücün, ferdin hak ve hürriyetlerine tecavüz
etmesini, hukuk alanına giren ilişkilerde, hukuk yerine keyfîliğin hüküm
sürmesini önlemek üzere geliştirilen hukuk devleti kavramının, demokrasilerde
önemli bir çıkmazı vardır: Hukûku belirleyen, vazeden kanunları yapma selâhiyeti.
Bu selâhiyet devlete ait olduğuna göre, devletin âdil olmayan, hukûkî eşitliğe
aykırı bulunan, ferde nisbetle kendisine üstünlük sağlayan kanunları yapmasını
kim önleyecektir? Başka bir ifade ile hukuk devleti ilkesinin teminatı nedir?
Anayasa hukukçularının gösterdiği çözüm ve çıkış kapısı, "devletin hazırladığı
kanunların, anayasaya uygun olması mecbûriyetini getiren" prensiptir. Devletin
kanun koyma fonksiyonu, böyle bir kontrol mekânizmasına tâbî olduğuna göre,
anayasa çerçevesi dışına çıkılmadıkça hukuk devleti ilkesi korunmuş olacaktır.47
Kanâatimize göre bu çıkış kapısı da kapalı gözükmektedir; çünkü demokrasiyi ve
hukûku koruması beklenen anayasalara da birçok antidemokratik maddelerin
girebildiği gerçeği ile karşı karşıya bulunuyoruz. Anayasaları bizzat halk
yapmadığına, şu veya bu şekilde temsilciler tarafından yapıldığına, halk
oylamalarına -özellikle genç demokrasilerde- çeşitli baskılar, yönlendirmeler,
telkinler, köşeye sıkıştırmalar... karıştığına göre anayasaların doğrudan halk
menfâatini ve fertlerin hukukunu temsil edebileceği, koruyabileceği beklentisi
boşa çıkma tehlikesine mârûz bulunmaktadır.
Tarihî Arkaplan:
Milâttan önceki asırlarda hukuk devleti kavramı ve uygulaması sözkonusu değildi.
Devletin başında bulunan şahıs, hiçbir kaide ve sınıra tâbî olmaksızın
tasarruflarında hür ve serbest idi; hiçbir kimse bunları tartışma konusu yapmaya
cesaret edemezdi. Müstebid hükümdarlar ile halk arasında sürüp gelen mücadelenin
baskısı altında zamanla birtakım örf ve gelenekler, devletin selâhiyetine bazı
sınırlar getirdi ise de bunlar kâle alınacak ölçü ve nitelikten uzak
bulunuyordu. Hristiyanlık, toplum içinde ve toplum karşısında ferdin varlık ve
kişiliğini ön plâna çıkardı, ancak ferdin haklarını belirleyen ve devletin
selâhiyetlerini sınırlayan açık seçik kaideler getiremedi; bu sebeple devlet
başkanları, eskiden olduğu gibi sınırsız selâhiyetlerini kullanmaya devam
ettiler. Kısmen kilise, diğer hak ve hürriyetlere açılamadan yalnızca inanç
hürriyetine çağrı ile yetinmek durumunda kaldı.
Ortaçağ boyunca Avrupa'da feodal sistem hâkim olduğu için, hükümdarların,
kayıtsız ve sınırsız selâhiyetleri genişleyerek devam etti. Onaltı ve onyedinci
asırlarda ortaya çıkan sosyal teoriler, gücünü halkın irâdesinden alan yeni bir
devlet kavramı getirdiler. Bunların tesiri ile halk, yönetici gücün sınırlanması
suretiyle, elinden alınmış bulunan birtakım haklarına kavuşmak üzere ayağa
kalktı. İngiltere, Amerika ve Fransa'da meydana gelen hareket ve ayaklanmalar,
büyük fedâkârlıklara mâlolan mücadeleler sonunda halk, istibdâdı yenmeyi,
demokrasiyi kurmayı, hak ve hürriyetlerine kavuşmayı başardı. Artık yeni devlet
hak ve hürriyetlere saygı temeli üzerine kuruluyor, bunları korumak devletin
varlık sebebini teşkil ediyordu. Devletin çeşitli güç ve fonksiyonları
birbirinden ayrılarak bağımsızlık kazanıyor, birbirini murâkabe ederek istibdad
ve istismarı engellemeye yöneliyordu. Bundan böyle en büyük güç kanuna ait
bulunuyor, devlet bütün kuruluşları ve fertleri ile kanuna tâbî hâle geliyordu.
Bu gelişmelerden sonra hukuk devleti kavramı tartışma konusu olmaktan çıkmış,
teori ve münâkaşalar bu ilkenin dayanağı ile teminâtı gibi konulara intikal
etmişti.
İslâm'da Hukuk Devleti:
İslâm amme hukûku ile ilgili klasik kaynaklarda "hukuk devleti" terimine
rastlanmaz; ancak bu, İslâm'da hukuk devleti kavram ve ilkesinin bulunmadığını
da göstermez. Devletin bütün organları, kurum ve kuruluşları ile hukûka bağlı ve
tâbî olduğunu ifade eden bu kavram, en kâmil mânâsıyla İslâm amme hukukunda söz
konusu edilmiş, özellikle örnek çağlarda uygulamaya konmuştur. Kaynaklarımızda
bu kavram "halîfenin vasıfları, vazifeleri, ülü'l-emre itâatin şartları, Kitâb
ve Sünnet nasslarının bağlayıcılığı, halîfenin azli, azil karşısında direnen
halîfeye isyan..." gibi konularda ele alınmış ve işlenmiştir.
Diğer sistemler ısrarla devlet başkanının selâhiyetlerinden bahsederken İslâm
amme hukukunda özellikle halîfenin vazifelerinden, sorumluluklarından (vâcibât)
bahsolunmaktadır. Bunun da, incelendiği zaman, "icrâ" çerçevesine oturduğu
görülmektedir. Kaynakların ortak tesbitlerine göre halîfenin vazifeleri
şunlardır: Toplumu (ümmeti) temsilen amme menfâatini korumak, vatanın müdâfasını,
İslâmî hükümlerin uygulanmasını, adâletin tevzîini, vergilerin toplanıp
mahalline sarfedilmesini, amme hizmetlerinin gerektirdiği vasıf ve sayıda
görevliyi tayin ederek halka hizmet etmelerini sağlamaktır.
İslâm'da vazife ve selâhiyetler birer emânet olarak kabûl edilmiş, herkesin
idaresi altında bulunan kimselere nisbetle bir çobanın sürüsünden sorumlu olduğu
gibi sorumluluk taşıdığı, bu bakımdan "devlet başkanı, aile reisi, kadın, çocuk,
işveren, işçi" arasında fark bulunmadığı bizzat Rasûlullah (s.a.v.) tarafından
ifade buyurulmuştur.48 İslâm amme hukûku yazarlarından İbn Teymiyye, devlet
başkanının vazife tevzî ederken ehliyet ve liyâkate riâyet mecbûriyetinden
bahsettikten sonra şu satırlara yer vermektedir49: "Devlet başkanı vazife
verdiği, tayin ettiği kişi ile arasında bir akrabalık, dostluk, başkaca bir
yakınlık, mezheb, tarikat, ırk birliği gibi bir ilişki olduğundan dolayı; yahut
ondan bir menfâat sağladığı, rüşvet aldığı, yahut lâyık olana karşı kin ve
düşmanlık duyduğu için ehliyet ilkesinden sapar, görevi ehli olandan başkasına
verirse Allah'a, Rasûlü'ne (s.a.v.) ve müminlere hıyânet etmiş, şu âyete muhâtap
olmuş bulunur: Ey iman edenler! Allah'a ve Rasûle hıyânet etmeyin, (sonra) size
emânet edilen şeylere hıyânet etmiş olursunuz."50
Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok âyet, Rasûlullah (s.a.v.) da dahil olmak üzere bütün
hüküm ve idare edenlerin, Allah'ın gönderdiği ve koyduğu hükümler (kanun) ile
hükmetmek mecbûriyetinde olduklarını açık ve kesin bir şekilde ifade
etmektedir.51
Bir huzur ve nizâm dîni olan İslâm Allah ve Rasûlü (s.a.v.) yanında ülü'l-emre
(yöneticilere) de itâat edilmesini emretmektedir.52 Ancak gerek ilgili âyetler
ve hadîslerin ve gerekse uygulamanın ortaya koyduğu bir ilke "Allah'ın emri ve
irâdesi (kanunu) ile çatışan ve çelişen başka bir irâdeye itâat
edilemeyeceğidir." Bu prensibi, şu hadîs-i şerîf, daha açık ve kesin bir üslûb
içinde dile getirmektedir: "Kişi, hoşuna gitse de gitmese de, yöneticilerin,
-Allah'ın kanununa aykırı olmayan- emirlerine itâat edecektir; eğer Allah'ın
emir ve kanununa aykırı bir emir söz konusu olursa dinlemek ve itâat etmek
yoktur!"53
İslâm'da bir şahsın devlet başkanlığına seçilebilmesi için aranan şartlar
vardır; bunlardan biri de "adâlet" şartıdır. Burada adâletten maksat, devlet
başkanının yalnızca yönetimde ilâhî kanuna tâbî ve bağlı olmasından ibâret
olmayıp, onu her şeyden önce bizzat kendi hayatında uygulaması, bütün
yasaklardan ve haramlardan uzak kalmasıdır. Devlet başkanının ilâhî kanuna
aykırı davranması, yasakları çiğnemesi onun adâlet vasfını ortadan kaldırır,
artık "fâsık" sayılan başkan, başkanlık ehliyet ve liyâkatini kaybetmiş olur.
Müslümanların vazifesi onu, makamından uzaklaştırmak ve yerine, adâlet vasfı
başta olmak üzere diğer ehliyet vasıflarını taşıyan birisini seçip
getirmektir.54
İslâm'a göre gerek fertlerin ve gerekse bütün kurum ve kuruluşları ile devletin
tâbî olduğu hukûku belirleyen, çerçeveleyen kanunların temeli, anası Kur'ân-ı
Kerîm'in ilgili âyetleridir. Bu âyetler genellikle çerçeve hükümleri ihtivâ
etmekte olup, ancak gerektiğinde detaylara inmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'den sonra
Allah Rasûlü'nün (s.a.v.) Sünnet'i gelir. Sünnet hem ana kanunu açıklama ve
uygulama örnekleri verme, hem de boşlukları doldurma fonksiyonlarını îfâ
etmektedir. Kitap ve Sünnet'in kesin nasslarına dayalı hukuk karşısında hiçbir
kimsenin, hiçbir özel ve tüzel şahsın imtiyazı veya seçeneği yoktur. Bunlardan
sonra ictihada dayalı hukuk kaideleri ve hükümler gelir. Genellikle müslümanlar,
ictihada dayalı alternatif hükümler karşısında -birini seçip uygulama konusunda-
serbest olmakla beraber, amme nizâmını ilgilendiren sâhada, ülü'l-emrin seçip
usûlüne göre kanunlaştırdığı hükümlere uymak durumundadırlar.
Hukuk Devletinin Teminâtı:
Demokrasiler hukuk devletinin işleyişini sağlamak, sapmaları önlemek üzere
birtakım tedbirler geliştirmişlerdir; kanunların anayasaya uygunluğu, mevzûat
hiyerarşisi, meclis ve yüksek yargı organlarının murâkabesi bu tedbirler
arasındadır.
İslâm'da devletin bütün tasarruflarının hukûka tâbî ve uygun olması,
demokrasilerde sözkonusu olan tedbirler yanında ve bunların da üzerinde
yönetilen halkın katkısı ile sağlanmaktadır. Halk devlet başkanını seçerken (bey'at)
Allah'ın, İslâm toplumuna verdiği vazifeleri, onları temsilen îfâ etmesini şart
koşmakta, başka bir deyişle bütün fertlere yüklenmiş olan bu vazifede
(hilâfette), başkanın onları temsil etmesini istemektedir. İslâm'ın bütün
tâbîlerine emrettiği sosyal, siyâsî ve ahlâkî kontrol (emr-i bi'l-ma'rûf, nehy-i
ani'l-münker) vazifesi, devleti idare edenlerin de fertler tarafından kontrol
edilmesini ihtivâ etmektedir. Buna göre her ferd, devletin ve diğer ferdlerin
tasarruflarının hukûka uyup uymadığını kontrol etmek, uygun hâle getirmekle
yükümlüdür. Buna, başkandan en küçük memura kadar hiçbir kimsenin itirâz hakkı
mevcût değildir. Kezâ hiçbir yönetici ve memurun, hukûka aykırı davranış
bakımından imtiyazı ve dokunulmazlığı yoktur.
Demokrasilerde devletin, anayasa dahil bütün kanunları çıkarma ve değiştirme
selâhiyeti sözkonusudur. Devlet, özellikle anayasaların vaz'ında ve
değiştirilmesinde halkoyuna başvurursa da, bunun her zaman, halkın menfâat ve
irâdesini tam olarak aksettirdiğini söylemek mümkün değildir. İslâm'da ise
devlet başkanı, meclisi, bürokrasisi ve halkı ile bütün ümmetin tâbî olduğu,
kimsenin keyfine göre değiştiremeyeceği bir kanunun belirlediği hukuk, toplumun
ve devletin de üstünde bulunan bir kanun vardır: Kitab ve Sünnet'in nasslarına
dayalı kanun. İşte hukuk bu kaynağa (Allah'a) dayanmaktadır. Hukûkun bu kaynağa
dayanması, istismar ve haksızlıkları, hukuktan sapmaları önleyici bir teminât
olmakla beraber, ilâhî hukûkun değişmezliği toplumu sıkıntıya sokmaz mı şeklinde
bir soru söz konusu olabilir. İslâm bu mutasavver problemi şu tedbirlerle
çözmüştür:
a) Kur'ân ve Sünnet'in ortaya koyduğu değişmez kanunlar, her çağda
uygulanabilirliği bulunan temel ve çerçeve kanunlardır (Yönetimin danışma ile
olması, akitlerin karşılıklı rızâya dayanması, adâletin ve dengenin korunması
gibi.).
b) Kısmen teferruâta inen maddeler, toplumun içine düştüğü şartlar, değişme ve
gelişmeler yüzünden uygulanamaz olursa zarûret prensibi devreye girer; İslâm
tâbîlerini sıkıntıya sokacak hiçbir bağlayıcı mevzûatı devamlı kılmamıştır.
Sonuç olarak İslâm'da devlet başkanına ve onun şahsında devlete tanınan
selâhiyet ve verilen vazifeler gözönüne alındığında "İslâm devletini" ne mutlak
yönetimler, ne de kuvvetler ayrılığı vb. tedbirlere dayalı sınırlı yönetimler
çerçevesine sokmak mümkündür. Hilâfet rejimi orijinal, nev'i şahsına münhasır
bir rejimdir. Onu istibdaddan uzaklaştıran, demokrasilerden daha fazla hukûka
bağlı kılan ilke ise, temeli bakımından "beşerüstü bir hukuka uyma
mecbûriyetidir."
Uygulamalı Bazı Örnekler:
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Allah'tan vahiy yoluyla alıp tebliğ ettiği Kur'ân-ı
Kerîm'in hükümlerini, bir kanun olarak kendisine, ailesine ve ümmetine
uygulamış, gerektiğinde külfetin ve fedâkârlığın en büyüğünü kendisi yüklenmiş,
hiçbir tasarrufunda hukuktan ve adâletten sapmamıştır. Mekke fethi sırasında,
Kureyş'in Mahzûm koluna mensup bir kadın hırsızlık yapmış, kabîle bunun
cezalandırılmasını şerefleri için bir leke sayarak, Hz. Peygamber'in çok sevdiği
Üsâme b. Zeyd'i aracı kılmışlar, cezanın uygulanmamasını istemişlerdi. Allah
Rasûlü (s.a.v.) Üsâme'ye hitâben "Allah'ın koyduğu bir cezâyı uygulamayayım mı
istiyorsun?" diye serzenişte bulunmuş, sonra halkı toplayarak şöyle demiştir:
"Sizden öncekilerin mahvolup gitmelerine sebep şudur ki, içlerinden asâlet
sahibi birisi hırsızlık ederse ona dokunmaz, serbest bırakırlardı, zayıf birisi
hırsızlık ederse onu cezâlandırırlardı; Allah'a yemin ederim ki, kızım Fâtıma
hırsızlık yapsaydı onu da aynı şekilde cezâlandırırdım!"55
İlk halîfe Ebû Bekr (r.a.), başkan seçildikten sonra halka şu hitâbede
bulunmuştur: "Ey insanlar! En hayırlınız olmadığım hâlde başkanınız oldum; iyi
yaparsam bana yardım edin, kötü yaparsam beni düzeltin. Doğruluk emânet, yalan
hiyânettir. Zayıf olanınız, başkasından onun hakkını alıncaya kadar benim
nezdimde güçlüdür; güçlü olanınız da, başkasının hakkını ondan alıncaya kadar
benim nazarımda zayıftır... Ben Allah'a (kanuna, hukuka) itâat ettiğim müddetçe
siz de bana itâat edin, ben Allah'a itâatten ayrıldığım zaman bana itâat size
borç değildir..."56
Hz. Ömer de bu mealde bir konuşma yaparken cemâatten birisi doğrularak "Sen
hukuktan ve doğruluktan saparsan seni şu kılıçla yola getiririz" demiş; Hz. Ömer
bu davranış karşısında Allah'a şükretmiştir.
Birinci halîfe, devlete zekât vermekten imtinâ edenlere karşı asker sevketmeye
teşebbüs edince Hz. Ömer buna itirâz etmiş ve yasakları çiğneseler bile
müslümanlar üzerine asker sevkedilemeyeceğini hadîs ile isbat etmek istemişti.
Hz. Ebû Bekr bu itirâzı delil ile karşılayarak tartışmış, Allah hakkı olan namaz
ile maldan dolayı borç ve kul hakkı olan zekâtı ayıran ve böylece İslâm'ı tahrif
edenlere müeyyide uygulamanın hukûkî olduğunu isbat etmiş, ancak bundan sonra
harekâtı gerçekleştirmiştir.57
Uyeyne isimli birisi, Hz. Ömer'in şûrâ üyelerinden biri olan el-Hurr vâsıtasıyle
Halîfe'den randevu almış, konuşma esnasında onu, âdil davranmamak ve haklarını
vermemekle suçlamıştı. Hz. Ömer bu ittiham karşısında Uyeyne'yi cezâlandırmaya
kalkışınca el-Hurr, cahilliği yüzünden böyle davrananların bağışlanması
gerektiğini bidiren bir âyet okudu, Hz. Ömer hemen niyetinden vazgeçti. Bu
vâkıayı nakleden İbn Abbâs şöyle diyor: "el-Hurr âyeti okuyunca Ömer olduğu
yerde kaldı; çünkü Allah'ın Kitâbı'ndan bir milim dışarı çıkmazdı."
Hz. Alî, Hz. Osmân ve Hz. Abbâs, Rasûlullah (s.a.v.)'in vârisleri olarak Hz.
Ömer'e başvurmuş ve terikesinin kendilerine paylaştırılmasını istemişlerdi.
Bunlara büyük sevgi ve saygısına rağmen Hz. Ömer, Rasûlullah (s.a.v.)'in bir
hadîsini okudu, burada onun malına vâris olunamayacağı, terikesinin yoksullara
ait olduğu" ifade buyuruluyordu, buna dayanarak isteklerini geri çevirdi, ancak
bu amaçla kullanacaklar ise verebileceğini söyledi.
Hz. Alî minber üzerinden halka hitap ediyordu, elinde bir kılıç ve kılıcın
sapına bağlı bir yazılı metin vardı: "Elimizde, okunan (ve uyulacak olan) iki
metin vardır; biri Allah'ın Kitâbı, biri de şurada yazılı olan hadîsler" dedi.
Hz. Ömer'in oğlu Abdullah, Emevî halîfelerinden Abdulmelik'e bey'at ettiğini
(onun halîfe olarak seçilmesine râzı olduğunu ve oyunu bu yönde kullandığını)
bildiren bir mektup yazmıştı. Bu mektupta bey'atını ve şartını şu şekilde dile
getirmiştir: "Allah'ın ve Rasûlü'nün (s.a.v.) yolundan ayrılmamak üzere
(ayrılmaman şartıyle), gücümün yettiği kadar seni dinleyip itâat edeceğime söz
veriyorum."
Büyük muhaddis Buhârî, kitabının el-İ'tisâm bölümünde Allah Rasûlü'nün (s.a.v.)
ve onun örnek halîfelerinin istibdâda sapmadıklarını, hukuktan ayrılmadıklarını,
yönetimlerini devamlı olarak danışma yoluyla yürüttüklerini örnekleri ile ortaya
koyduktan sonra şu cümleye yer vermektedir: "Hz. Peygamber'den (s.a.v.) sonra
gelen devlet başkanları (imamlar), halk için en uygun ve kolay olan mübâhı bulup
uygulamak üzere daima güvenilir âlimler ile istişarede bulunurlardı. Kitap ve
Sünnet'in hükmü açıkça ortaya çıkınca, Allah Rasûlü'nün (s.a.v.) yoluna uyarak
bu hükmü (kanunu, hukuku) harfiyyen uygular, asla başka yola sapmazlardı."58
İslâm tarihinde zaman zaman, yöneticilerin, hukuk devleti prensibinden
saptıkları, keyfî uygulamalar yaptıkları olmuşsa bunun kusurunu onlarda aramak,
onlara ve denetimi ihmâl eden ulemâ ile halka yüklemek, İslâm'ı bu kusurdan
tenzîh etmek insâf ve adâletin gereği olacaktır.
47. Orhan Aldıkaçtı, Anayasa Hukûkumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, 3. Baskı,
İst. 1978, s. 189.
48. Buhârî, Cum'a, 11, Vasâyâ, 9; Müslim, İmârah, 20.
49. es-Siyâsetü'ş-şer'iyye, Bombay, 1306, s. 4.
50. Enfâl: 8/27.
51. A'râf: 7/3; Enfâl: 6/106; Bakara: 2/213; Mâide: 5/44-47.
52. Nisâ: 4/59.
53. Buhârî, Ahkâm, 4, Cihâd, 108; Müslim, İmârah, 38; Ebû Dâvûd, Cihâd, 87.
54. Mâverdî, el-Ahkâmu's-sultâniyye, Kahire, 1960, s. 17; M. Faruk Nebhân,
Nizâmu'l-hükm, Beyrut, 1988, s. 38-39.
55. Buhârî, Hudûd, 12.
56. Süyûtî, Târihu'l-hulefâ, s. 69.
57. Bundan sonraki örnekler için bkz. Buhârî, İ'tisâm, 2-5 vd.
58. Bâb: 28.
**************************************************************
Kur'ân'ın Getirdiği Cemiyet
ve Hukuk Nizâmı
Giriş:
Kur'ân-ı Kerîm'i Son Peygamber (s.a.v.) ile insanlara göndermekten ilâhî maksat
yine bu Yüce Kitâb'ın birçok âyetinde dile getirilmiştir: Gerek kaynağında ve
gerekse muhtevâsında hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitâb Allah'a kul olmak
isteyenler için rehberdir (2/2), diğer insanlar için de yol gösterici, doğruyu
yanlıştan ayırmada ölçüdür, aydınlatıcıdır (2/184), insanlar için gerekli bir
açıklama, inananlar için rehber ve öğüttür (3/138), insanları Allah'ın izni ile
karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, Allah'ın yoluna ulaştırmak için
gönderilmiştir,(14/1) insanlara gerçekleri hatırlatmak (74/54) ve düşündürmek
için indirilmiştir (12/2), Allah'tan öğüttür, gönüllerin derdine devâdır,
hidayet rehberidir ve rahmettir (10/57)... Kur'ân-ı Kerîm'in üslûbu ve muhtevâsı
da bu maksada uygun düşmüştür; âyetlerin büyük bir kısmı yanlış inanç ve
düşünceleri düzeltmeye, Allah'ın râzı olduğu, insanın fıtratına ve yaratılış
maksadına uygun iman, ibâdet ve hayat nizâmına yöneliktir. Maksat budur, deva
buradadır, üslûbun güzelliği, mûcize bilgi ve haberler ise Kur'ân'a imanı ve
güveni sağlamak için birer vesiledir.
Hayatında hiçbir öğrenim görmemiş, söylediklerini öğrenecek kadar -bunları
bilen- birisi ile beraber olmamış bir Ümmî (s.a.v.), Allah'ın vahyidir diye bir
kitap getirmiş ve bu kitabın içindekiler makûl, doğru, tutarlı olmuş, asırlar
boyu insanların yollarına ışık tutmuş, onlara en mükemmel hayat nizâmını sunmuş
ise yalnızca bu vâkıa o Peygamber'in (s.a.v.) ve bu Kitâb'ın hak olduğunu,
Allah'tan geldiğini, yaşayan bir mûcize olduğunu isbata kâfidir. Bu tebliğde
doğrudan Kur'ân-ı Kerîm'e ve hayata bakarak Kitâb'ın bu özelliklerini ortaya
koymaya çalışacağız.
I. Kur'ân'a Göre İnsan:
İnsanoğlu düşündüğü müddetçe kendini aramış, nereden gelip nereye gittiğini, bu
dünyada işinin ne olduğunu bilmeye, öğrenmeye çalışmıştır. Bu sorulara cevap
arayanlar genel çizgileri itibârıyla iki grup oluşturmuşlar; bir grup yalnızca
aklına ve duyu organlarına dayanarak bu büyük meçhulleri çözmeye çalışırken
ikinci grup aynı zamanda vahye, doğru haberciye kulak vermişlerdir.
Vahye, ilâhî rehberliğe inanmayan grubun varlık problemi konusunda bugün
ulaşabildikleri nokta şu olmuştur: Her şey bir tesadüfün sonucudur, canlıların
ilk hücresi de böyle bir tesadüf sonu meydana gelmiş, bu, hücre tekâmül etmiş,
sonunda bir çeşit maymunun boyu biçimi düzelmiş, kılları dökülmüş, kuyruğu
düşmüş ve insan oluvermiştir. İnsan için metafizik bir uzantı, başka bir âlemde
ebedî bir hayat söz konusu değildir, doğar, yaşar ve ölür; hepsi bundan
ibârettir, bu sebeple de hayatın gâyesi olsa olsa ondan âzamî zevk almak,
imkânlar elverdiği ölçüde ondan, bedenî hazlar adına faydalanmaktır. Asırlar
boyu süren fikrî ve ilmî mesâîden sonra ulaşılan bu sonucun, binlerce yıl önce
yalnızca aklına güvenenlerin inanç ve düşüncelerinden hiçbir farkı ve ileri
tarafı yoktur; onlar da Kur'ân diliyle peygamberlerine şöyle diyorlardı: "Hayat
dünya hayatımızdan ibârettir, kimimiz ölür, kimimiz yaşar, (öldükten sonra) bir
daha diriltilecek de değiliz" (23/37). Yalnız başına aklın bulduğu bu çözüm yine
aklı tatmin etmemiş olmalıdır ki, dünya hapishanesinde ölüme kadar mahkûm ve
mahbûs olan insanlar kurtuluşu ve mutluluğu uyuşturucuda arar olmuşlar, insanın
fıtrat ve tabîatında saklı bulunan metafizik endişeyi böylesi bir vâsıta ile
uyutma yoluna girmişlerdir.
Kur'ân-ı Kerîm'e göre insan ne melektir, ne de konuşan hayvandır. Onu Allah
Teâlâ önce özel bir çamurdan yaratmış, sonra üremesini sperm ile yumurtanın
aşılanması ve sonraki gelişmeler şeklinde sağlamıştır. (32/7). Bütün insanların
kökeni birdir ve bu asla hayvan değildir (4/1); yine hayvanlardan farklı olarak
insan başıboş (sorumsuz, amaçsız) bırakılmamış (75/36), onun omuzlarına göklerin
ve yerin taşımaktan korktukları büyük bir emânet yüklenmiştir (33/72); bu emânet
tek kelime ile hilâfettir, yeryüzünde Allah'ın irâde ve hükümranlığını yaşamak,
koruyup kollamaktır, Şu hâlde Kur'ân'a göre insan, "yeryüzünde hâlî olan
varlıktır" (2/30). Her insan bu yüce emâneti, bu şerefli selâhiyeti
taşıyabilecek şekilde donatılmış ve buna namzet olarak yaratılmıştır; çünkü onu
Allah biçimlendirmiş, rûhundan ona üflemiş ve duyu organları yanında akıl ve
gönül gözü gibi bilgi vâsıtaları vermiştir(32/9). Kur'ân-ı Kerîm'in insanlar
için öngördüğü cemiyet ve hukuk nizâmı da bu çerçeveye; yani insanın mâhiyet ve
amacına, yaratılış maksadına uygun düşmüştür.
II. Cemiyet Nizâmı:
Sünnetullah (beşerî ve ictimâî hayatın kanun ve kaideleri) gereği insan, gerek
yaşamak ve gerekse yükümlülüklerini yerine getirmek ve yaratılış maksadını
gerçekleştirebilmek için küçükten büyüğe doğru sosyal gruplara muhtaçtır. Kur'ân-ı
Kerîm'e göre bunları aile, yakından uzağa komşular (sokak, mahalle), akraba
zümresi, bölge halkı, millet (kavim), ümmet ve insanlık şeklinde sıralamak
mümkündür. Bu grupları oluşturan sosyal râbıtalar farklı olmakla beraber ümmetin
râbıtası olan din ve ideoloji diğerlerine de hâkim gözükmektedir. Ailede içgüdü
ve sevgi, diğerlerinde ihtiyaç, işbirliği ve işbölümü gibi sosyal râbıtalar
vardır; Kur'ân-ı Kerîm bütün bu râbıtaları tabiî saymış, gerek zümre içi ve
gerekse zümreler arası sosyal ilişkilerde din ve ahlâk prensiplerinin hâkim
olmasını, ilişkileri bu prensiplerin yönlendirmesini istemiştir. Aileden
insanlık dünyasına kadar bütün zümre ve cemiyetlerde hâkim olması istenen
prensipleri beş maddede özetleyebiliriz: İnsanın değeri ve saygınlığı, adâlet,
genel yardımlaşma, insanlara karşı merhamet ve dostluk, insanlığın lehine ve
faydasına olanların kazanılması, aleyhine olanların ortadan kaldırılması.
1. İnsanın değeri ve saygınlığı:
Kur'ân-ı Kerîm'in insana verdiği değeri, onun kökeni ve yüklendiği mukaddes
vazifeler açısından ele almıştık. Şu âyet meâli ise Allah nezdinde insanın
değerini daha bir açıklıkla ortaya koymaktadır: "Biz hakikaten insanoğlunu
değerli (şerefli) kıldık, onları karada ve denizde (çeşitli vâsıtalarla) taşıdık
(taşıma ve taşınma imkânı verdik), onlara güzel ve faydalı şeyleri rızık olarak
verdik ve kendilerini yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık" (17/70).
Kur'ân-ı Kerîm'e ve onun gerek Hz. Peygamber (s.a.v.) ve gerekse müctehidler
tarafından yapılan yorumuna göre bu değer insana, insan olduğu için verilmiş, bu
bakımdan insanlar arasında fark gözetilmemiştir; çünkü her insan ilâhî rûhun
esintisini taşımakta, Allah'ın yeryüzünde halîfesi olma kâbiliyetine sahip
bulunmaktadır. Bu bakımdan hür köle, kadın erkek, müslüman gayr-i müslim, zengin
fakir, üst ast arasında fark yoktur. İslâm insana böyle baktığı içindir ki:
a) O günün toplumlarına yerleşmiş bir âdet ve müessese olarak bulduğu köleliği
zaman içinde tamamen ortadan kaldırmak için gerekli tedbirleri almış, o zamana
kadar da köleye insanca, hatta kardeşçe muâmele edilmesini istemiştir. Sahibi
köleye "kölem, kulum" demeyecek, "oğlum, yiğidim" gibi tatlı sözler
kullanacaktır. Ona yediğinden yedirecek, giydiğinden giydirecek ve ağır iş
yüklemeyecektir. Hiçbir hür insan köle hâline getirilmeyecek, mevcut köleler de
her vesile ile hürriyetlerine kavuşacaklardır: Müslümanın kölesine tokat atması,
bazı şekillerde yemin etmesi, Ramazan'da kasden oruç bozması, kazara bir şahsın
ölümüne sebep olması kölesinin hürriyete kavuşmasının kaçınılmaz sebepleridir.
Ayrıca devlet, zekât gelirinin bir kısmı ile köleleri sahiplerinden alıp
hürriyete kavuşturmakla yükümlü kılınmış ve bizzat kölelere de sahipleriyle
anlaşıp bedellerini ödeyerek hürriyete kavuşma hakkı tanınmıştır.
b) Kur'ân'a göre insanların dil ve renklerinin farklı olması Allah'ın irâdesi ve
kudreti gereğidir, aynı kökten gelen insanlar arasındaki bu farklılık O'nun
ilim, kudret ve san'atının bir başka alâmetidir (30/22; 35/28); üstünlük ırka,
renge, soya, mevki ve servete değil; ahlâk, fazîlet ve takvâyâ bağlıdır (49/13);
bilgi ve güç sahibi olanların, gelişmişlerin vazifesi, bilmeyenleri, zayıfları,
geri kalmışları sömürmek değil, onlara hakkı, doğruyu, faydalıyı öğretmek,
seviyelerini yüceltmeye çalışmaktır(5/2).
c) Dîni, dili, rengi, sosyal mevkiî ne olursa olsun her insan yaşama, çalışma,
kazanma hakkına, inanç ve söz hürriyetine sahiptir, Allah'ın kulları bu hak ve
hürriyetleri temin uğrunda mücadele etmelidirler (8/39; 2/256).
2. Adâlet:
Sosyal ilişkilerde hâkim olması gereken ikinci prensip adâlettir. Allah'ın
insanlığa bahşettiği güç ve imkânların, toplum tarafından dengede tutulması, bu
denge içinde herkesin hakkını alması, insanlığını gerçekleştirebilmesi
mânâsındaki adâlet, Kur'ân-ı Kerîm'de bütün nevileri ile ele alınmış ve
gerçekleştirilmesi istenmiştir. "Şüphesiz Allah adâleti, iyiliği ve yakınlara
vermeyi (yardımı) emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve taşkınlığı yasaklar" (16/90)
meâlindeki âyet İslâm'ın hukuk, ahlâk ve cemiyet nizâmının temelini teşkil
etmekte, "hukûkî, sosyal ve milletlerarası" nevileri ile adâleti başa
almaktadır.
a) Kur'ân-ı Kerîm'in adâlet emri hukuk sâhasında "kanun karşısında herkes
eşittir" şeklinde tecellî etmiş, bilhassa örnek asırlarda bu prensip aynen
uygulanmıştır. İlk halîfenin ilk hitâbesinde "Güçlüler, başkalarının hakkını
onlardan alıncaya kadar nezdimde zayıftır, zayıflar ise başkalarından onların
hakkını alıncaya kadar nezdimde güçlüdür" buyurması; onlara bu adâlet ahlâkını
kazandıran Yüce Peygamber'in (s.a.v.), hem de çok sevdiği Üsâme b. Zeyd'e karşı
"Allah'ın koyduğu bir cezâyı önlemek için aracılık mı ediyorsun?" diye çıkışması
ve sonra da halka dönerek "Bazılarınıza ne oluyor da Allah'ın koyduğu bir cezâyı
önlemek için aracılık ediyor? Sizden öncekilerin mahvolmasına sebep yalnızca
şudur ki, onlar ileri gelenlerden biri hırsızlık ederse ona dokunmazlar, arkası
bulunmayan zayıf çalarsa onu cezâlandırırlardı; Allah'a yemin ederim ki eğer
Muhammed'in kızı hırsızlık etse onu da cezâlandırırdım" buyurması; ikinci
halîfenin, tavâf esnasında eteğine bastı diye bir genci tokatlayıp burnunu kıran
bir vâlîye -gencin şikâyeti üzerine- kısas ile hükmetmesi yani gence, vâlîyi
affetmediği takdirde karşılık olarak onun burnunu kırma selâhiyeti vermesi bu
uygulamanın pek çok örneğinden yalnız birkaçıdır.
Hukukta adâletin İslâm'a ve Kur'ân'a özgü bir tecellîsi de cezâ konusunda hür
ile kölenin farklı tutulması ve kölenin sosyal çevresi, eğitim eksikliği,
üst-ben şuurunun zayıflığı göz önüne alınarak cezâsının yarıya indirilmesidir
(4/25). Halbuki meselâ Roma Hukuku'nda köle zînâ ederse öldürülür, asillerden
biri zina ederse mâlî cezâ ile yakasını kurtarırdı.
b) Sosyal adâlet: Kur'ân-ı Kerîm'in talîm ve telkîni çerçevesinde İslâm'ın
getirdiği sosyal adâlet, toplum içinde her ferdin insanca yaşama,
kabileyetlerini ortaya koyup geliştirme imkân ve fırsatını bulması ile
gerçekleşmektedir. Sözün başında özetlediğimiz Kur'ân'ın insan anlayışı ve
insanları değerlendirirken kullandığı ölçü, müslüman toplumlarda sınıfların
oluşmasını önlemiştir. İslâm, toplum içinde bir sosyal sınıf teşkil etmemek
üzere "fakirlerin, zenginlerin, ilim, fazîlet ve beceri bakımından farklı
insanların" bulunmasını tabîî bulmakta, bunda büyük hikmetlerin bulunduğuna
işaret etmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'in istediği fakirliği ortadan kaldırarak bütün
insanlar arasında ekonomik eşitlik sağlamak değil, fakirlerin tabîî
ihtiyaçlarını temin etmek ve fakirliğin insanlar üzerindeki olumsuz tesir ve
sonuçlarını, etkili tedbirlerle önlemektir. Bu tedbirlerin başlıcaları
şunlardır:
aa) Çalışma imkânı olanlara iş bularak çalışıp üretmelerini ve bu yoldan
ihtiyaçlarını gidermelerini sağlamak.
ab) Toplumun vasıfsız emekten mühendisliğe, eğitime, yönetim ve askerliğe kadar
çeşitli iş ve faaliyetlere ihtiyacını göz önüne alarak fertlerin, ehil ve
kâbiliyetli bulundukları sahada çalışıp verimli olmalarını sağlamak.
ac) Çalışarak, kâbiliyetini geliştirerek ihtiyaçlarını gideremeyenlerin insana
yakışan bir hayat ve refah seviyesinde yaşamalarını sağlamak. Bunun da en önemli
kaynakları beytülmâl (devletin hazinesi, malvarlığı), zekât ve yakınlar
arasındaki nafaka mükellefiyetidir.
c) Milletlerarası adâlet: İslâm toplumunun diğer toplumlarla ilişkisi iyilik ve
dostluk, adâlet ve misilleme, anlaşmalara sadâkat temelleri üzerinde
kurulmuştur.
Birinci temel şu âyete dayanmaktadır: "Allah Teâlâ sizi, din sebebiyle sizinle
savaşmayan ve sizi yurdunuzdan çıkarmayanlara karşı iyi ve âdil davranmaktan
menetmez; şüphesiz Allah âdil olanları sever; Allah sizi ancak din sebebiyle
sizinle savaşan ve sizi yurdunuzdan çıkaranları dost edinmekten meneder; onlarla
dostluk kuranlar zâlimlerin tâ kendileridir." (60/8). İslâm'da, diğer
milletlerle iyi ilişkilerin bozulmasına, barış hâlinin savaşa dönüşmesine sebep,
onların halka zulmetmeleri, din ve vicdan hürriyetini tanımamalarıdır. İslâm
ümmeti, yüklendiği emânet gereği bu duruma müdahale etmek ve zulmü ortadan
kaldırmakla mükelleftir (8/39). Karşı tarafın zulmü veya saldırısı sebebiyle
savaş hâli ortaya çıkınca ilişkinin ikinci temeli olan misilleme ve adâlet de
kendini gösterir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler!
Allah için hakkı ayakta tutan, adâletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma
karşı duyduğunuz kin sizi âdil davranmamaya itmesin. Adâlete riâyet edin,
takvâya en yakışanı da budur, Allah'ın haklarına saygı gösterin, şüphesiz Allah
yaptıklarınızdan haberdardır." (5/8) "Size tecavüz edene (haklarınızı
çiğneyenlere) siz de aynı ölçüde (misli misline) karşılık verin..."(2/194)
Şu üç âyet hem ahde vefâ, anlaşmalara sadâkat prensibini getirmekte, hem de
insanlığın çeşitli milletlere ayrılmasının, kimilerinin diğerlerinden daha güçlü
olmasının hikmetlerine işaret etmektedir: "Andlaşma yaptığınız zaman Allah'ın
ahdini yerine getirin ve Allah'ı üzerinize şahit tutarak yeminleri
pekiştirdikten sonra bozmayın, şüphesiz Allah yapacaklarınızı hakkıyle
bilmektedir. İpliğini sağlamca büktükten sonra çözüp bozan (kadın) gibi olmayın.
Bir ümmet, diğer bir ümmetten daha fazla (güçlü) olduğu için yeminlerinizi
aranızda hıyânete âlet etmeyin, Allah bununla (size verdiği güç ile) sizi
imtihan etmektedir ve şüphesiz kıyamet gününde, ihtilâf ettiğiniz konuları size
açıklayacaktır. Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı. Fakat O,
dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptığınız işlerden
mutlaka sorguya çekileceksiniz" (16/91-93)
3. Yardımlaşma:
Kur'ân-ı Kerîm'in ve buradan hareketle İslâm'ın müslümanları kimi yerde yükümlü
kıldığı, kimi yerde teşvik ettiği yardımlaşma dar aileden insanlık ailesine
kadar bütün insanları kucakladığı içindir ki buna "genel yardımlaşma veya insânî
yardımlaşma" demek uygun olacaktır.
Ailede eşler ve çocuklar yardımlaşır, hayatın acısına, tatlısına beraberce göğüs
gerer ve dengeli, âdil bir işbirliği içinde yükleri paylaşırlar. "Kadınların
yükümlülükleri (vazifeleri) ölçüsünde hakları da vardır" (2/228). "Kadınlar
sizin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz" (2/187). "Kendileriyle
huzur bulmanız için size kendinizden eşler yaratıp da aranızda sevgi ve merhamet
peyda etmesi O'nun varlık işaretlerindendir" (30/21). "De ki, Rabbim, onlar
(anam ve babam) beni küçük iken nasıl bakıp büyüttüler ise sen de onlara
rahmetinle muâmele buyur" (17/24).
Komşular, fark gözetmeksizin aralarında yardımlaşırlar: "Allah'a kulluk edin ve
O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara,
yakın komşuya (eş, dost, akrabaya), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında
bulunanlara iyi davranın..." (4/36). Âyetin emrettiği ihsan ve iyilik "iyi
geçinme, yardımlaşma, ortak ve meşrû menfâati kollama, zararı defetme,
dayanışma" gibi bütün ihsan nevilerini içine almaktadır. Bunu hak etmek için de
yalnızca komşu olmak yeterli görülmüştür. Nitekim Rasûlullah (s.a.v.) şöyle
buyurmuşlardır: "Komşu üç kısımdır: Müslüman ve akraba olan komşunun 'akrabalık,
komşuluk ve müslümanlık' hakları vardır; müslüman olan komşunun 'müslümanlık ve
komşuluk' hakları vardır; müslüman olmayan komşunun da 'komşuluk' hakkı vardır."
İslâm toplumunun fertleri bu sıfatları ile yardımlaşırlar. Toplumun, maddî ve
mânevî bakımlardan güçlü olması, faydalıyı celbedip zararlıyı defedebilmesi,
ihtiyaç duyulan bütün sektörleri kurabilmesi ve hizmetleri üretebilmesi için
yardımlaşması, işbirliği yapması, devletin de bunu sağlaması farzdır. İslâm
toplumu (ümmeti) var oldukça hiçbir fert aç, açık, çıplak, borçlu, yolda, esir,
muhtaç ve mahrum kalmayacaktır; kalırsa bundan bütün toplum fertleri sorumludur.
Bu hükümleri getiren âyet ve hadîsler sayılamayacak ölçüde zenginlik
arzetmektedir.
İslâm ümmetinin de aralarında bulunduğu ümmetler (milletler) topluluğu,
aralarında yardımlaşacaklardır. Milletlerarası adâleti açıklarken zikrettiğimiz
âyetler yanında şu âyet meâli, bu prensibe ışık tutmaktadır: "Ey insanlar!
Şüphesiz sizi, bir erkek ile bir dişiden yarattık ve tanışmanız için büyük,
küçük topluluklara ayırdık. Allah nezdinde en değerliniz, O'nun haklarına en
fazla saygı göstereninizdir" (49/13). İyilik konusunda yardımlaşmayı emreden
nasslar yanında bu âyet de toplumların birbiri ile tanışmasını, dayanışmasını ve
bilgi alış verişinde bulunmasını istemekte; kabîle, kavim, millet şeklinde
bölünmeleri bu hikmete bağlamaktadır.
4. Dostluk ve merhamet:
Buraya kadar zikredilen âyetler ve benzerleri ile bunları açıklayan hadîsler,
toplumun fertleri, zümreleri ve toplumlar arasındaki ilişkinin dostluk ve
merhamet esaslarına dayanmasını istemekte, uygulama da bunu desteklemektedir.
Aile fertleri, yakınlar ve komşular birbirine dosttur ve merhamet duygusu
beslerler. Bütün müminler dostluktan da öte birbirinin kardeşidir ve birinin
derdi, acısı hepsinin derdi, acısıdır (49/10), diğer millet ve ümmetler de
birbiri ile akrabadır; çünkü aynı kökten gelmişlerdir, bir tek ümmetin zamanla
ayrılmış, ihtilâfa düşmüş kollarıdırlar (2/213); şu hâlde aralarındaki ilişki
dostluk ve merhamet esaslarına dayanmalıdır.
5. Toplumun hayrına olanı sağlamak, aleyhine olanı yok etmek:
Çağımızda sosyal ilişkiler faydacılık (menfâat) felsefesine dayanmaktadır. Ancak
faydalıyı zararlıdan ayıran ölçü akıl ve maddî hazdan ibarettir; bu ölçüler de
insanlığı sonunda bireycilik ve egoizm bataklığına saplamıştır. Allah'ın
yeryüzünde insan kullarına sunduğu tükenmez servet ve nimetin dağılımındaki
adâletsizlik ve bu yüzden çekilen acılar, akıtılan kanlar yalnızca maddî haz ve
menfâat ölçülerinin tabîî sonucu olan egoizmin acı meyvalarıdır. İslâm dîni de
talimâtında, emir ve yasaklarında fayda-zarar prensibini (maslahat prensibini)
esas almıştır. Ancak onu, beşerî sistemlerden ayıran husus ilâhî irşâda (vahye)
dayanması, aklını ve haz duygusunu vahyin kontrolüne vermesidir. İslâm'a göre de
cemiyet ve hukuk nizâmının gâyesi şu beş değeri korumaktır: "hayat, akıl, nesil,
din ve mal". İslâm'da vahyin kontrolünde bulunan akıl ve nefis bu beş değer
arasında gerekli dengeyi kurmuş; daha da önemlisi bu değerleri korumayı hayatın
gâyesi değil, asıl maksada vesîle ve hadim kılmıştır. Bütün bunlar kul ve
Allah'ın halîfesi olabilmek için gereklidir, her şey Allah'ındır, O'ndan
gelmiştir ve O'na dönecektir. Bu iman ve anlayış içinde menfâat prensibi,
fertten insanlık ailesine kadar genişleyen toplulukları ve halkları çerçevesi
içine almış, egoizm ve sömürü yerine âdil paylaşma ve dengeli faydalanma
esaslarının hâkim olması öngörülmüştür.
İlişkilerini işte bu esasların yönlendirdiği İslâm toplumunun toplum-fert arası
dengeye yaklaşımını, "her şey insan için, insan da Allah içindir" şeklinde ifade
etmek mümkündür. Bu yaklaşım içinde toplumun gâyesi, ibâdet eğitimi içinde ahlâk
ve karakteri oluşmuş iyi fertler (Allah kulları, halîfeleri) yetiştirmek,
bunların oluşturduğu ve devam ettirdiği toplumda haya temeline dayalı sosyal
ahlâkı hâkim kılmak ve bu değerleri kontrol eden bir efkâr-ı umumiyye meydana
getirmektir. Bütün ibâdetler birinci amaca, hayâ duygusunu korumaya yönelik emir
ve tedbirler ikinci hedefe, emr bi'l-ma'rûf, nehy ani'l-münker müessese ve
uygulaması da üçüncü gâyeye yönelik bulunmaktadır.
III. Hukuk Nizâmı
İslâm'a veya genellikle dinlere karşı peşin hükümlü olanların Kur'ân Hukuku
hakkında düşünceleri özetle şöyledir: "Bir akıllı insanın, çevredeki hukuklardan
faydalanarak, içinde bulunduğu ilkel toplumu derleyip düzenlemek, bir nizâma
kavuşturmak için koyduğu kaideler ve çözümler mecmuâsı olup bugün için eskimiş
ve ölü hukuklar arasına girmiştir." Bu kanâati yazılarında ve kitaplarında ileri
süren bazı müsteşrikler ile onların yerli uyduları, diğer konularda inandırıcı
delil ve vesîka aradıkları hâlde bu konuda yalnızca zan, tahmin, peşin hüküm ve
genelleme gibi zayıf ve yanıltıcı bilgi ve muhâkemelere dayanmaktadırlar. Mezkûr
yazarlar bunun yerine tarafsız ve ilmî mukayese metodunu kullansalardı,
varacakları sonuç İslâm hukukunun "orijinal ve ilâhî bir hukuk" olduğundan
ibâret bulunacaktı. Evet bu hukuk orijinaldir ve ilâhîdir; çünkü onun ana
kaynağını getiren Peygamber (s.a.v.) bir ümmîdir, öğrenim görmemiştir ve bir
hukuk öğrenecek kadar da bunu bilenler ile beraber olmamıştır. Ayrıca dünden
bugüne mevcut İslâm hukukunun prensiplerini getirmiş ve uygulamış başka bir
hukuk da mevcut değildir; bu hükmümüzün delili, bir kısmına aşağıda temas
edeceğimiz İslâm hukûkunun benzersiz hüküm ve prensipleridir. Ondört asırdır
yaşayan, bugün dahi onu uygulayanlara hukuktan beklenileni eksiksiz olarak veren
bir sisteme uygun vasıf "mûcizedir"; yani Kur'ân Hukuku, beşerin benzerini
getiremeyeceği bir "mûcize hukuk"tur. İslâm Hukûkunun değişmez nasslara dayalı
kısmı eskimez niteliktedir; çünkü insanlık hangi medenî noktaya varırsa varsın,
insan değişmedikçe ve başka bir şey olmadıkça ona uygun düşecek olan genel ve
ebedî prensipleri ihtivâ etmekte, teferruâta inmemektedir. Bu hukûkun değişmeye
ve gelişmeye açık kısmı ise yorum ve ictihadların ürünü olan kısımdır. İctihada
izin veren, onun kapısını, ebediyete kadar ehil olanlara açan yine Kitab ve
Sünnet olduğuna, ictihad bu iki kaynağın ışığı altında cereyân edeceğine göre
her yeni ve değişen hüküm, yine İslâmî ve ilâhî vasfını koruyacak, aynı zamanda
değişen toplum ilişkilerine de uygun düşecektir.
İslâm Hukûku'nun temel prensipleri, İslâm toplum düzeni ve ilişkilerine yön
veren prensiplerden ayrı ve farklı değildir; aynı prensipler hem toplum
ilişkilerini yönlendirmekte, hem de hukuk kaidelerine hâkim bulunmaktadır.
Esasen hukuk, ictimâî bir müessesedir ve toplum düzeninin bir uzantısından
ibârettir. Genellikle toplum hukûku yapmakta, hukûka kaynak olmakta, hukuk da
toplumun ilişkilerinden bir kısmını (hukuk sâhasına ait olanları) düzenleyip
kaideleştirmekte, bu kaideleri adâlet gâyesine yönelik olarak uygulamaktadır.
Özellikle İslâm hukûkuna geldiğimizde bu hukûku da düzenleyip kanunlaştıran ve
uygulayan toplumdur; ancak İslâm toplumu bunu yaparken birinci derecede vahye (Kitab
ve Sünnet'e) dayanmakta, örf, âdet, mesâlih gibi kaynakları da bu çerçeve içinde
kullanmaktadır.
Söz uzadığı için burada yapabileceğimiz iki husûs vardır;
A- Kur'ân Hukûku'nun devamlı yaşama ve toplum bünyesine uygun yeni hukuk
kaideleri üretme kâbiliyeti taşıyan genel prensiplerine örnekler vermek. B- Bu
hukûku diğerlerinden ayıran önemli özelliklere işaret etmek.
A- Kur'ân Hukûkunun Genel Prensipleri:
1. "Ey iman edenler! Akitlere riâyet ediniz (akitlerin hükümlerini yerine
getiriniz)" (5/1). Bu âyet bir yandan akit hürriyeti prensibini getirmekte,
diğer yandan da akit-borç ilişkisine, akitlerin bağlayıcılığına, buradan
hareketle hukûkî istikrar ve güvene temel teşkil etmektedir. "Akit serbestisi
prensibini getirmektedir" dedik; çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de ve Sünnet'te akitleri
isim isim sayıp sınırlayan, bunlardan başka akit yapılamaz diyen bir nass
yoktur. Bu âyet de insanların o zaman yapmakta oldukları ve Kur'ân prensiplerine
uygun düşen, daha sonra da yapacakları bütün akitlere meşrûiyet tanımakta,
bunlara riâyet edilmesini istemektedir.
2. "Allah emânetleri sahiplerine ulaştırmanızı ve insanlar arasında hüküm
verdiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi kesin olarak emretmektedir." (4/58)
3. "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, âdil şahitler olun, bir
topluluğa karşı duyduğunuz kin sizi adâletten ayırmasın, âdil olun, takvâya en
yakışanı da budur...."(5/8)
4. "Ey iman edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticaret dışında mallarınızı
aranızda bâtıl (meşrû ve hukukî olmayan yoldan elde edip) yemeyin."(4/29) Amme
nizâmı, umûmî ahlâk ve âdâba aykırı olmamak üzere borçlanma ve değerlerin el
değiştirmesi karşılıklı rızâya dayanacaktır; hukûka aykırı olan ve karşılıklı
rızâya dayanmayan alacak ve kazançlar meşrû değildir. Burada hukuk-ahlâk
ilişkisi kurulmuş ve çağdaş hukûkun simgesi olan "akit ve tasarrufların şekle
değil, irâde ve rızâya bağlı olması" prensibi getirilmiştir ve bu ondört asır
önce getirilmiştir.
5. "Reşid oluncaya kadar yetimin malına, en güzel usûl dışında yaklaşmayın,
sözünüzü yerine getirin, insan verdiği sözden sorumludur" (17/34)
6. "Şahitliği gizlemeyin (bildiğiniz konuda doğru şahitlik edin), şahitliği kim
gizlerse onun kalbi günah işlemiştir." (2/283).
7. "İçinizden adâlet sahiplerini (dürüst ve âdil olanları) şahit tutun." (65/2)
8. "Onların (İslâm toplumunun) işi aralarında danışma ile yürütülür." (42/38).
9. "(Ey Peygamber!) Sorumlu olduğun işte onlarla danışma yap" (3/15) İstibdadı
önleyen, toplumun yönetime katılımını sağlayan, en iyi ve en uygunun bulunmasına
zemin hazırlayan iki âyet...
10. "Borçlu darda ise eli genişleyene kadar ona mühlet vermelidir. (2/280)
İslâm'ı faizci, faydacı, sömürücü kapitalist sistemden ayıran hüküm ve
uygulamalardan bir örnek daha; "darda kalana yeni bir yükleme yapmadan mühlet
vermek ve kolaylık göstermek."
11. "Darda kalana (başka çâresi olmayana), sınırı aşmamak, aşırı gitmemek
kaydıyla günah yoktur." (2/173)
Bir ârıza sebebiyle kanunun uygulanmasının mümkün olmadığı, uygulamanın daha
büyük zarar doğurduğu durumlarda günaha ve isyâna sapmadan müslümanlara
genişlikler getiren âyet....
12. "Bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve Rasûl'e (s.a.v.) götürün."
(5/59)
Bu âyet de problemlerin çözümünde iki ana kaynağa başvurulması, bunların sarâhat
ve delâletinden faydalanılması yolunu açmaktadır.
13. "İyilik ve takvâda yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın." (5/2)
Fazîlet toplumunun çerçeve kanunu.
Kur'ân-ı Kerîm, hukuk problemlerinin çözümünde Allah Elçisine (s.a.v.) de
başvurulmasını emretmekte, böylece o'nun getirdiği çözümler ve ifade buyurduğu
kaideler de Kur'ân Hukûku içinde yer almaktadır. İşte bazı örnekler:
"İslâm'da ne doğrudan zarar vermek, ne de misilleme olarak zarar vermek vardır."
Zarara uğrayanın telâfi için başvuracağı yol mahkemedir, İslâm'ın adâletidir.
"Müslümanlar şartlarına bağlıdırlar."
"Allah'ın kitabına (Kur'ân Hukûku'nun genel prensiplerine) aykırı olan şartın
hükmü yoktur."
"Kanlarınız, mallarınız, canlarınız birbirinize haramdır, dokunulmazdır."
"Ümmetim yanılması, unutması ve zorlaması sebebiyle yaptıklarından -günah ve
cezâ bakımından- sorumlu kılınmamıştır."
"Vârise vasiyet yoktur (hükümsüzdür)."
"Katil, öldürdüğü kişiye vâris olamaz."
"Kefil olan ödemekten sorumludur."
"Delil dâvâcıya, yemin dâvâlıya aittir."
"Prensiplerimize uymayan hüküm ve uygulama reddedilir."
"Kan bağı sebebiyle evlenmesi haram olanlar süt bağı (emme ve emzirme) sebebiyle
de birbirine haram olurlar."
"Sarhoşluk veren her nesne haramdır, alınması yasaktır."
"Menfâat sağlayan her kredi faizdir."
B. Kur'ân Hukûkunun Bazı Özellikleri:
1. Her hukuk, toplum ile fert, fert ile diğer fertler arasındaki hak ve borç
ilişkilerini düzenlemek ister. Ancak beşerî hukuklar bunu yaparken toplumda
yerleşmiş değer hükümleri, âdetler ve uygulamalardan hareket ederler, bu sebeple
de bazen bu düzenlemeler ahlâka, yahut dîne aykırı olabilir. Meselâ kumar, zînâ,
faiz ile ilgili düzenlemeler böyledir. İslâm hukûku ise bu düzenlemeleri
yaparken ahlâk ve din esaslarını topluma değil, toplumu bunlara uydurmayı, tâbî
kılmayı hedef edinir. Bu sebeple belli zaman ve zeminlerde âdet hâline gelse ve
hoş görülse dahi hakların kötüye kullanılmasını, rüşveti, kumarı, faizi,
stokçuluğu, haksız kazancı, sömürüyü, fahiş fiyatı... yasaklar ve bunları
önleyen tedbirler getirir.
2. Diğer hukuk sistemleri çağlarının felsefesinden müteessir olmuşlar, kimi
zaman ferdi, kimi zaman toplumu merkez olarak almışlar, bu ikisinden birinin
menfâatine ağırlık verdiklerinde diğerini ihmâl etmişlerdir. Kur'ân Hukûku daha
başından itibaren fert ile devlet ve toplum arasındaki dengeyi en âdil ve uygun
biçimde kurmuştur; hem ferdi topluma ezdirmemiş, hem de gerektiği ölçüde
toplumun menfâatini gözetmiş ve korumuştur.
3. Bugün hukuklar genellikle lâikleşmiş, dînin hukûka etkisini engellemiş,
hukuk-ahlâk ilişkisini de asgarîye indirmişlerdir. İslâm Hukûku ise din ve ahlâk
ile içiçedir; bu üç müessese çözülmez bir örgü ve bozulmaz bir bütünlük
içindedir. Bu sebeple beşerî hukuklarda kanunu ihlâl eden kişinin vicdan ve
imanında bir rahatsızlık meydana gelmez; hatta bazı hâllerde bunu kitabına
uyduranlar için ihlâl ve yan çizme mârifet sayılır. Halbuki bir müslüman kanunu
ihlâl ettiği, kanun gereği olan bir hakkı îfâ etmediği zaman hukuk yanında hem
ahlâk bakımından kusurludur, hem de din bakımından günah işlemiştir; bu üç
müeyyide onu mutlaka rahatsız edecek ve itâata sevkedecektir.
4. Beşerî hukuklarda suçların cezâsı dünyevîdir; dünyada çekilir, yahut affa
uğrar ve biter. İslâm Hukûku'nda suçların bir dünyada, bir de âhirette cezâsı
vardır. Bunların biri diğerini engellemez, birinin affedilmesi diğerini
düşürmez.
5. Beşerî hukuklarda hak ve hukuka riâyet eden kişilerin yaptırımdan kurtulmak
ve iyi bir vatandaş olmaktan öte elde edecekleri mükâfat yoktur. İslâm hukuk
kaidelerinin nihâî olarak vâzıı Allah olduğu için buna itâat edenler aynı
zamanda Allah Teâlâ'ya kulluk (ibâdet) etmekte ve bu yüzden sevap kazanmakta, en
büyük emel olan Allah rızâsını elde etmektedirler. Müslümanın imanına göre Allah
rızâsını elde etmek demek ebedî mutluluğu kazanmak demektir. Bu da hukuk
düzeninin korunması bakımından önemli bir teşvik unsurudur.
6. Diğer hukuk sistemlerinin asırlarca süren mücadelelerden, isyan ve
ihtilâllerden sonra tanıdığı birtakım hak ve hürriyetleri Kur'ân Hukûku başından
beri kabûl ve ilân etmiştir: Hukûkun üstünlüğü, kanun karşısında eşitlik, suçun
şahsîliği, ve kanunîliği, akit hürriyeti, kadın hakları ve özellikle kadına
şahsiyet ve mülkiyet hakkı, saltanat ve istibdat yerine bey'at ve meşveret, din,
vicdan, söz ve düşünce hürriyetleri, mülkiyet, çalışma, seyâhat ve sosyal
güvenlikten yararlanma hakları bunlar arasındadır.
***************************************************************
İslâm Hukûkunun
Genel Karakteri
Hukuk insan ile diğer insan ve toplum, insan ile eşya arasındaki ilişkileri,
hakları ve tasarruf yetkilerini düzenleme ihtiyacından doğmuştur. Bir yerde
insan varsa onun bulunduğu yer ile ve yaşamak için muhtaç bulunduğu eşya ile
arasında bir ilişki vardır. İnsan tek başına var olamayacağı ve varlığını devam
ettiremeyeceği için bir insanın bulunduğu yerde zarûrî olarak başka insanlar da
bulunacak, bunların da benzer ihtiyaçları olacaktır. İki veya daha fazla insan
aynı şeye tek başına sahip olmak, aynı şey üzerinde tek başına tasarruf
yetkisine sahip bulunmak istediğinde bu insanlar arasında "anlaşmazlık" ilişkisi
doğacaktır ve doğmuştur. Toplum hayatı anlaşmazlık ilişkisi içinde
yürüyemeyeceği için insanlar, biri önceden anlaşmazlıkların doğmasını önleyici,
diğeri de anlaşmazlık doğduktan sonra yeniden düzeni ve anlaşmayı sağlayıcı
kaideler koymak, toplumun gücü ile bu kaideleri yürütmek ihtiyacını
hissetmişlerdir. Hukuk işte bu kaideler bütünüdür. Tarihin hiçbir döneminde ve
hiçbir yerde toplumun bütün fertleri, eşit hak ve selâhiyetler içinde bir araya
gelerek hukuk kaidelerini koymaya muvaffak olamamışlardır. Kaideler hemen daima
belli bir zümre tarafından, yahut onların güdüm ve hâkimiyetinde olanlarca
konmuş, bunun tabîî neticesi olarak da hak ve selâhiyetler dengesi onların
lehine bozulmuş, bu bozuk dengeye, yanlış ve tersine bir isimlendirme ile
"adâlet" denilmiş, hemen bütün beşerî hukuk sistemlerinde hukûkun amacı olan
adâlet böylece yörüngesinden saptırılmıştır. Halbuki Allah Teâlâ'nın elimizde
bulunan son vahiy mecmûasında (Kur'ân-ı Kerîm'de) O'nun adâlet demek olan
dengeyi vaz'ettiğini ve bunun hayatta gerçekleştirilmesini kullarından
istediğini görüyoruz.59 Buna göre en azından müslümanlar için hukûkun ana
kaynağı ilâhî irâdedir ve bir mutlak adâlet vardır; bu mutlak adâlet Allah
Teâlâ'nın koyduğu dengedir (mîzândır), bu dengenin gerçekleştiği yer ve ilişkide
mutlak adâlet yakalanmış olur, yakalanmadığı yerde ise iyi niyet ve usûle riâyet
şartıyle izâfî adâlete ulaşılmış olunur.
Hukûkun mahiyet ve amacı açısından İslâm Hukûku'nun; yâni Allah Rasûlü'nün
(s.a.v.) teblîğ ettiği, uyguladığı ve Rabbinden aldığı selâhiyetle boşluklarını
doldurduğu hukûkun genel karakterini şu çizgilerle belirlemek mümkündür:
1. Bu hukuk gerçek hak kavramını bulmuş ve onu sahibine vermiştir: "Hak nedir ve
kime aittir?" soruları hukuk felsefesinin çok önemli ve temel problemlerinden
birini teşkil etmektedir. Hak kavramı insan olmaya mı, güce mi, ihtiyaca mı,
bilgi, beceri ve verime mi, toplumun yahut bir zümrenin yahut da bir ferdin
irâdesine mi bağlıdır? Bunlardan birine bağlı bulunan hak kavramı, diğer
unsurlar göz önüne alındığında kapsam bakımından yetersiz olmayacak mıdır? Hak,
en kapsamlı ve âdil gözüken "insan olma" unsuruna bağlandığında insana hakkını
kim verecektir? Verilmeyen, tanınmayan, kâğıt üzerinde yazılı kalan hak kavramı
ile adâlet gerçekleşir mi? Bu soruların meydana getirdiği kaos tarih boyunca
insanlığın dramını oluşturmuştur.
İslâm'a göre mümkün olan bütün varlıkları, bu meyanda evreni ve insanı Allah
yaratmıştır, yaratmanın yaratılan üzerinde bahşettiği hakkı başka hiçbir unsur
ve ilişki bahşedemez. Şu hâlde gerçek mânâda mutlak hak sahibi Allah Teâlâdır.
Mülkün sahibi Allah'tır, onu dilediğine verir ve dilediğinden çekip alır.60
İnsanlar da Allah'a aittir ve O'na dönüp varacaklardır.61
Mal sahibi mülk sahibi - Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan mülk de yalan -Var biraz da sen oyalan
Cânı cânan dilemiş vermemek olmaz ey dil
Ni nizâ eyleyelüm ol ne senindir ne benim
İnsanların hak sahibi olmaları, hakkın gerçek sahibinin rızâ ve irâdesine
bağlıdır. O neyin, ne miktarda kime ait olacağına hükmetmiş ise o kimsenin, o
şey üzerindeki hakkı odur, o kadardır. Bu hakta hakkâniyet vardır, bu hakkın
sahibini bulması adâlettir, ideal dengenin ve düzenin gerçekleşmesidir. Hakkın
miktarı ve sahibi genel olarak Şâri (hakiki sahip) tarafından peygamberleri
vasıtasıyle halka bildirilmiştir. Hukuk ilminin ve kurumunun vazifesi bu bilgiyi
yaygınlaştırmak, uygulamak ve hakkın sahibini bulmasını sağlamaktır. Açık seçik
veya detaylı bildirilmemiş konularda ise bildirilenlerin ışığında yürümek, izâfî
adâleti gerçekleştirmektir. Diğer sorumluluklar yanında adâletin
gerçekleştirilmesi "emânettir"; bu ilâhî emâneti yüklenen ise, halîfetullah olan
insandır.
2. Bu hukuk fıtratı esas almış, fıtrat-şerîat birliğini sağlamıştır: Kadının
vücut yapısı ve psikolojik özellikleri, taşın sertliği, gülün narinliği ve
şekli, suyun akıcılığı tabîatıdır; Allah Teâlâ eşyayı yaratırken her bir şeyi
diğerinden ayıran özellikler ve vasıflarla yaratmıştır; bu özellik ve vasıflar
eşyanın tabîatıdır, fıtratıdır. Bazı özellikler de, yine yaratılıştan gelen
temel özellik ve kâbiliyetlere dayalı olarak sonradan oluşmuş ve gelişmiştir.
Temel özelliklere (fıtrata) zıt olan, onları bozan, dejenere eden oluşma ve
gelişmeler de vardır. İnsanı ele aldığımızda onun yaratılıştan gelen özellikleri
ile bunların tabîî uzantısı ve gelişmesi mânâsındaki özellikleri, vasıfları onun
fıtratını teşkil etmektedir. Fert ve toplum olarak insanla ilgili kanunlar,
kurallar ve düzenlemeleri, fıtrata uygun olan ve olmayan şeklinde ikiye ayırmak
mümkündür. Hukûkun fıtrata uygun olabilmesi için kanun vâzı'ının hem fıtratı
doğru olarak bilmesi, hem de hukûkun buna uygun olmasını istemesi gerekir.
Fıtrat çizgisinden sapmış hukuklar, işte bu iki şarttan birinin, yahut ikisinin
eksikliği içinde doğmuş bulunan hukuklardır. Allah Rasûlü'nün (s.a.v.) teblîğ,
ikmâl ve tatbik buyurdukları hukuk, fıtratın hukuk şeklindeki, yahut hukuk
sâhasındaki tecellîsinden ibârettir; çünkü eşyaya tabîatını veren Allah olduğu
gibi bu hukûku vaz'eden de Allah'tır: "Sen dosdoğru dîne yönel ve onda sebat et;
yani Allah'ın insanları ona göre yarattığı fıtrata (yaratılıştan gelen
özelliklerine yönel). Allah'ın yaratışında değişme yoktur. Özü sağlam olan din
işte budur, fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler."62
3. Bu hukûkun vâzıı Allah Teâlâ olduğu için -uygulama yolundan sapmadıkça-
mutlak, yahut izâfi adâlet elde edilmiştir: Adâlet hakkın sahibini bulması,
nimet ve külfetin dengeli olarak paylaşılmasıdır. Bu ilâhî mizândakine (mutlak
dengeye) uygun olursa mutlak adâlet, samîmi ve usûlünce arayışa rağmen ona uygun
düşmemiş bulunursa izâfî adâlet gerçekleşir. Beşerî hukuklarda hakkı belirleyen
ölçü kanunlar ile örf ve âdettir. Belirlenen hakkı hak edene ulaştıracak olanlar
ise -son aşamada- hâkimlerdir. Kanunları hazırlayanların tarafsız olmaları,
mutlak dengeyi gözetmeleri imkânsız derecesinde güçtür ve fiilen de
gerçekleşmemektedir. Denge göstergesi hemen daima gücü elinde tutan menfâat
grupları lehine bozulmaktadır. Halk kitlesi yıllar boyu zulüm içinde yaşayınca
buna alışmakta, fıtratı bozulmakta, denge duygusu yok olmakta, dengesizlik örf
ve âdet katında da meşrûiyet kazanmaktadır. Hâkimler kanunlarla bağlıdırlar ve
ayrıca onlar da yaşadıkları toplumun ortak özellikler taşıyan tipleridirler. Bu
durum karşısında beşerî hukuklarda mutlak adâleti de, izâfî adâleti de
gerçekleştirmek hayal hâline gelmektedir.
İlâhî hukuklarda kimin neye lâyık ve ehil olduğunu belirleyen Allah'tır. Allah
mutlak adâlet sahibidir, adâlet O'nun güzel isimlerinden biridir, kimseye
zerrece zulmetmediği gibi zâlimleri de sevmemekte, zulmedenleri lânetlerle
anmaktadır. Adâleti mülkün temeli sayan, bir sâatlik adâleti ömür boyu ibâdete
denk tutan bir dînin mensupları fıtrata denk düşen dinleri, dinlerinden
kaynaklanan hukukları sayesinde hem hakkı belirleme, hem de hak edene ulaştırma
bakımından adâlete en yakın insanlık zümresini temsil ve teşkil etmektedirler.
4. Bu hukûkun çerçevesi evreni ve ötesini kapsamaktadır: Son asırda, Batı ile
sıkı ilişki ve taklit sebebiyle "hukuk", fıkıh bütününden ayrılmazdan önce
"ibâdetler, dînî yasaklar, amme hukûku ve husûsi hukuk" bir bütün teşkil
ediyordu ve bu bütüne "Fıkıh" deniyordu. Fıkıh bir bilim dalı ve bir kurum
olarak Allah, insanlar ve eşya arasındaki ilişkileri işliyor ve düzenliyordu. Bu
bütün içinde haklar ele alındığında "Allah hakları, kul hakları ve bu ikisi
arasında ortak olan haklar" tasnîfi ortaya çıkıyor, hak dâvâsı böylesine geniş
bir kapsamda görülüyordu. Teorik olarak din, hukuk ve ahlâk birbirinden ayrılsa
bile uygulamada bir vücûdun organları gibi birlikte işliyor ve birbirlerini
tamamlama fonksiyonunu yerine getiriyorlardı. Bir İslâm hâkimi (kadı) hem Allah
ve amme haklarına tecavüze, hem husûsî hakların ihlâline, hem dînî ve ahlâkî
kuralların çiğnenmesine bakıyor, adâlet mekanizması dengeyi (adâleti, ihkâk-ı
hakkı) bu geniş çerçevede korumaya çalışıyordu. Hukûkun geçerlilik ve
bağlayıcılığı sun'î sınırları tanımıyor, İslâm imanının ulaştığı her yerde aynı
hukuk hükmünü icrâ ediyordu. Mümin nerede bulunursa bulunsun kendini bu hukukla
bağlı sayıyor, herkesten önce En Büyük Hâkim'in karşısında sorumluluk duygusu
taşıyor, hukuk ve adâlet yolundan saptığında, bunu dünyada kitabına uydursa bile
huzur bulamıyor, er-geç adâletin yerini bulacağına iman ediyordu. Ona göre kimin
hakkı ihlâl edilirse edilsin aynı zamanda bir Allah hakkı da ihlâl edilmiş
oluyordu.
"Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu
Gelir de adl-i ilâhî sorar Ömer'den onu"
mısrâının levhalaştırdığı hukuk anlayışı, hak ve adâlet kavramının içine hayvan
ve eşya âlemlerini de idhâl ediyordu. Böylesine kapsamlı ve rahmetli bir iklimde
doğup gelişen hak ve adâlet şuûru toplumu, yalnızca insanların değil, "kurdun ve
kuşun, dağın ve taşın hakkını" kollar, gözetir hâle getirmişti.
5. Bu hukuk, değişmezlik prensibi içinde değişme mûcizesini gerçekleştirmiştir:
İlâhî-fıtrî hukuklara karşı, daha ziyade ilâhî kaynağa inanmayanlar tarafından
şu tenkit ve itirâz ileri sürülegelmiştir: Hukuk topluma ait, toplumun belli bir
sâhadaki ihtiyaçlarına cevap veren ve ilişkilerini düzenleyen bir kurumdur.
Toplum durmadan değişir ve gelişir, ona ait kurumların ve düzenlemelerin de
değişme ve gelişmeye açık olması gerekir. Dînî hukuklar ve bu meyanda şerîat,
Kitab ve Sünnet kaynağına dayanmakta; yani vahye istinad etmektedir; vahiy ise
değişmez. Şu hâlde dînî hukuklar bir yerde donmaya ve toplum hayatından
uzaklaşmaya mahkûmdur....
Toplumun durmadan değiştiği doğrudur. Gelişmeye "tekâmül etme, olgunlaşıp nevi
için belirlenmiş nihâî hedefe doğru yol alma" mânâsı verdiğimizde her değişmeyi
gelişme olarak kabûl etmek mümkün değildir. Fıtrat doğrultusunda değişmeler,
vasıf ve özellik kazanmalar gelişmedir; fıtrata ters düşen, insanlığın yüce
hedefleri ile bağdaşmayan değişmeler ise gelişme değil, bozulma, çürüme, geriye
gitme, ilkelleşmedir. Şerîatin açık olmadığı değişme işte bu nevî değişmedir.
Meselâ faizcilik insaniyete, yüce insânî duygulara, insanca dayanışmaya, adâlete
aykırıdır. Bir toplum faizciliği bir gelişme sayacak kadar bozulmuş ve değişmiş
olur, bunu kanunlaştırarak hukuk içinde meşrûiyet kazandırırsa bu değişme
gerçekte bir gelişme olmadığı için ilâhî-fıtrî hukukta yerini bulamaz. Nikâh
dışı cinsî ilişki toplum içinde bir gelişme olarak karşılanacak kadar toplum
fıtrattan uzaklaşmış olur, nikâhsız, hatta hemcinsler arasındaki cinsî ilişkiye
hukuk içinde meşrûiyet tanırsa, bu aslında bir gelişme değil, bozulma ve çürüme
olduğu için ilâhî-fıtrî hukuk içinde yerini bulamaz. Güçlünün zayıfı
köleleştirip sömürmesi hem belli bir ülke içinde, hem de ülkeler ve devletler
arası hukukta meşrû sayılacak kadar insanlığın ekseriyeti fıtrat çizgisinden ve
Allah'ın insanlık için belirlediği yüce hedefler doğrultusundan sapmış olurlarsa
bu gerçekte bir gelişme değil, ilkelliğe doğru bir değişme olduğu için
ilâhî-fıtrî hukuk içinde meşrûiyet kazanamaz. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Bir başka gerçek tarih boyunca insanın insan olarak kaldığı, insanı diğer
yaratıklardan ayıran temel özelliklerin değişmediğidir. Yâni değişen ve gelişen
taraflar yanında, gelişmesini başta tamamladığı için değişmeyen taraflar da
vardır. İşte bu değişmeyen taraflara ve özelliklere bina edilmiş bulunan hukuk
kurallarının da değişmemesi tabîîdir. Daha genel ve evrensel olan örnekleri bir
yana bırakarak aile kurumunu ve bu kurumla ilgili kâideleri ele alalım. İnsan
ferdi tek başına ne meydana gelebilir, ne de varlığını sürdürüp gelişebilir. Bu
gerçek "insan sosyal bir varlıktır" şeklinde ifade edilmiştir. Toplumu bir
vücûda benzetecek olursak aile üniteleri bu vücûdun hücreleri gibidir. Aileyi
ortadan kaldırdığınız zaman toplumu dağılıp yok olmaya mahkûm etmiş olursunuz.
İnsanlık bugüne kadar, toplum için ailenin fonksiyonlarını yerine getirecek bir
başka alternatif kurum îcâd edememiştir. Aile kurumu, şekli değişse bile
asırlardır dimdik ayaktadır, vazifesini yerine getirmeye devam etmektedir. Şu
hâlde aileyi kuran, aile fertleri arasındaki temel ilişkileri düzenleyen
kaidelerin de değişmeden varlığını sürdürmesi tabîîdir.
"Her şey değişmez ve her değişme gelişme değildir" şeklinde ifade edebileceğimiz
iki genel kâideyi mahfuz tutmak şartıyle İslâm Hukûku değişme ve gelişmeye
açıktır. Ondaki değişmeyenler, insanlığın değişmeyen, yahut -gelişme mahiyetinde
olmadığı için- değişmemesi gereken tarafları ve ilişkileri ile örtüşmektedir. Bu
çerçevenin dışına çıkıldığında, ister hakkında nass bulunsun, ister bulunmasın,
her hukuk kâidesi değişme ve gelişme istîdadı taşımaktadır.
1. Hakkında nass bulunan kâideler ve hükümler:
Hakkında nass (âyet ve hadîs) bulunan kâidelerin bir kısmı için devamlı, bir
kısmı için ise geçici değişme sözkonusudur:
a) Geçici değişme: Hukuk kâideleri genellikle olağan hâller içindir. Olağanüstü
hâllerin ise kendilerine mahsus, geçici ve istisnâî kâideleri vardır. Savaş,
kıtlık, çeşitli felâketler, fesat, anarşi... olağanüstü hâllerdir. Bu
durumlarda, geçici olarak olağan hâle ait kâideler durdurulur, uygulanmaz, hâle
uygun başka kâideler uygulamaya konulur. Hz. Ömer'in bir kıtlık yılında, ihtiyaç
sebebiyle hırsızlık yapanlara, âyetle sabit cezâyı uygulamaması, savaş ve anarşi
dönemlerinde silâh ve bazı malların alım-satımlarının yasaklanması bunun
örnekleridir.
b) Devamlı değişme: Âyet ve hadîslerin getirdiği hükümler, kâideler belli bir
gerekçeye, örf ve âdete, günün şart ve imkânlarına dayanıyorsa, bunun böyle
olduğuna dair kuvvetli delil mevcut ise mezkûr gerekçe, örf, âdet, şart ve
imkânların değişmesi ile hükümler de değişir. Hz. Peygamber (s.a.v.) taşınır
mallar gibi taşınmazları da savaşta kazanılması hâlinde ganîmet olarak dağıttığı
hâlde Hz. Ömer Irak ve Suriye topraklarını ganimet olarak dağıtmamış, bu
uygulama ondan sonra da devam etmiştir. Rasûlullah (s.a.v.)'in altın ve gümüşün
tartı ile, hubûbat, hurma tuz vb.nin de ölçekle ölçülerek alınıp satılacağını
bildiren hadîsi, zamanın örf ve âdetine dayandırılmış, mezkûr maddelerin değişik
usûllerle de ölçülüp (meselâ hubûbatın tartılarak) satılabileceğine
hükmedilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de düşmanları korkutup caydırmak maksadıyla güç
hazırlamayı emreden âyette savaş gücü olarak atlardan ve -hadîsin açıklamasına
göre- ok ve yaydan söz edilmiştir.63 Atlar ve oklar o günün şart ve imkânlarında
caydırıcı güçtür, bugün ise tarihe mâl olmuş, müzelere çekilmiştir. Günümüzde
müslümanlar bu âyetin hükmünü, ancak modern savaş araç, gereç ve güçlerine
fazlasıyle sahip olmak suretiyle yerine getirebilirler. Kur'ân-ı Kerîm
kadınların avret yerlerini örtmelerini emreden âyette kadın entarisinden (kamîs)
ve başörtüsünden bahsetmiştir64, kezâ müslüman kadınların dışarı çıkarken
tanınmalarını ve rahatsız edilmemelerini sağlamak üzere cilbâb denilen dış
giysilerini giymelerini istemiştir.65 Bu âyetlerde zikredilen entari (ceybi olan
kamîs), başörtüsü (hımâr) ve vücûdu tam örten dış giysi (cilbâb) İslâm
öncesinden beri kadınların bildiği ve kullandıkları elbise çeşitleridir. O gün
bunlar bulunduğu ve bilindiği için bunlarla İslâmî örtünmenin nasıl yapılacağı
bildirilmiş ve buna göre örtünülmesi emredilmiştir. Elbise çeşitlerinin ve
şeklillerinin değişik olduğu zaman ve zeminlerde ise müslümanların mutlaka
mezkûr elbiseleri giymeleri gerekmez, bölgede bulunan elbiseler ile İslâmî
örtünme sağlanır. Hz. Ömer zekâttan, müellefe-i kulûba hisse verme uygulamasını
kaldırmıştır...
2. Hakkında nass bulunmayan hükümler:
Daha çok Kur'ân-ı Kerîm ve kısmen Sünnet kaynakları hukuk kâidelerini veren
metinlerde detaylara inmek yerine genel çerçeveyi, özü ve esası, prensibi
vermeyi tercih etmiş, gereklilik bulunmadıkça teferruâta inmemişlerdir. İslâm
Hukûku'nun ebedîliğini sağlayan imkân ve özelliklerinin başında bu husus
gelmektedir. Bunu İslâm'ın ilk asırlarında farkeden âlimler, nassın bulunmadığı
yerde kıyâs, ihtiyaç, örf ve âdet gibi metod ve kaynakları kullanarak hüküm ve
çözüm üretmenin zarûrîliğine şu mantıkla da varmışlardır: "Nasslar sınırlı,
hukuk problemlerini doğuran olay ve ilişkiler ise sınırsızdır. Sınırlı sınırsızı
kapsayamaz; şu hâlde nassların açık bıraktığı sâhada kıyas ve ictihad işlerlik
kazanacaktır." Kıyas ve ictihada dayanan hükümler ve hukuk kâidelerinin büyük
bir kısmı ictihad ehliyeti taşıyan âlimlerin yeni ictihadları ile değişmeye açık
bulunmaktadır.
Sonuç olarak İslâm'ın dününde ve bugününde ihtiyaç duyulan, fıtrata ve
insaniyete ters düşmeyen her değişme ve gelişme ilâhî-fıtrî hukuk içinde yerini
bulmuş, meşrûiyet kazanmış, kolaylık ve rahmet dîni müslümanlara güçlük
çıkarmamıştır.
59. Şûrâ: 42/17; Rahmân: 55/7-8; Hadîd: 57/25.
60. Âli İmrân: 3/26.
61. Bakara: 2/156.
62. Rûm: 30/30.
63. Enfâl: 8/60.
64. Nûr: 24/31.
65. Ahzâb: 33/59.
*******************************************************************
Fıkıh ve Kamu Hukûku
Kamu ve özel kısımlarıyla İslâm Hukûku fıkıh kitaplarında ele alınmış, ayrıca
kamu hukûkunu (esas teşkîlât, idâre ve cezâyı) ilgilendiren konularda el-Ahkâmu's-sultâniyye,
es-siyâsetü'ş-şer'iyye isimleriyle kitaplar yazılmıştır. Fıkıh kitaplarında
"hilâfet, saltanat, idâre, şûrâ" gibi bir bölüme rastlamak mümkün değildir.
Hilâfet ve saltanatla ilgili bazı bilgiler ve hükümler cuma namazı, kazâ ve cezâ
bölümlerine serpiştirilmiş, dolaylı ve dolayısıyle açıklamalar yapılmıştır.
İçine fare düşen kuyuların temizlenmesi, kadının âdet görmesi gibi konulara özel
bölümler tahsis edildiği ve sayfalar ayırıldığı hâlde devlet ve toplum hayatının
temelini teşkil eden konularda âdeta sükûtun tercih edilmiş olması tabîî
değildir. Saltanat ve siyâsetle ilgili kitaplar da hem sayı, hem de muhtevâ
bakımlarından yetersizdir. Bu kitaplar, Kur'ân-ı Kerîm'in, Sünnet'in ve Râşid
Halîfeler devri uygulamalarının lâfız ve rûhundan hareketle esas teşkîlat ve
idâre konularında İslâm'ın getirdiği ilkeleri ve hükümleri ortaya koyacak,
tartışacak yerde, emr-i vâkileri (saltanat ve istibdâdı) kitabına uydurmak ve
meşrûlaştırmakla meşgul olmuşlardır. Bu vâkıanın birçok sebebi arasında şunlar
belirleyici mahiyettedir:
1. Râşid Halifeler (ilk beş halife) devrinin sonunda, beşinci halîfe Hz. Hasen
hilâfeti Muâviye'nin saltanatı lehine terkedince düşünce, ifade, seçme, seçilme
hak ve hürriyetleri, saltanat ve istibdâdın bir gereği olarak ortadan kalkmış,
baskı ve devlet terörü hâkim olmuştur. Seçilecek tek aday sultan tarafından
belirlenmiş, onun için peşin (sultan henüz hayatta iken) bey'at alınmış, adaya
itirâz edenlere, bir başkasına bey'at etmek isteyenlere baskı ve işkence
uygulanmış, hatta hayatlarına son verilmiştir. Muâviye'nin başlattığı bu usûl ne
yazıktır ki değişmeden ve gittikçe katılaşıp donarak devam etmiş, böyle bir
ortamda gerçek İslâm kamu hukûkunu yazıp söylemek bir kahramanlık hâline
gelmiştir. Zaman zaman böyle kahramanlar çıkmış ise de sesleri bastırıldığı,
sözleri kitaplaşamadığı için genel gidişe tesirleri zayıf olmuştur. Büyük
hukukçu Serahsî, el-Mebsût isimli eserinin İkrâh (baskı, tehdit) bölümünde İmam
Muhammed'in, bu bölümü yazdığı ve dolaylı olarak baskı altında gerçekleşen
bey'atin hükümsüz olacağına işaret etmiş olacağı için başına gelenleri
anlatıyor. Eğer İmam, kitabı kuyuya atmasa ve soruşturmada yalan söylemese imiş
yaptığını hayatı ile ödeyecekmiş. Bu şartlar altında mezkûr konuları yazıp
tartışmaya kim cesaret edebilir? Yazılanı kim yanında bulundurma, okuma ve
okutma cesaretini gösterebilir?
2. Genellikle yazılan, işlenen, tartışılan hukuk yaşayan, uygulanan hukuktur.
Yaşamayan, uygulanmayan hukuk ise -fikir ve ifade hürriyeti bulunmak şartıyle-
ancak hukuk tarihlerinde ve mukayeseli hukukta belli ölçülerde bahse konu olur.
Saltanat İslâm amme hukûkunu ve özellikle de esas teşkîlât hukûkunu rafa
kaldırdığı, bunun yerine kendi hukûkunu (saltanat hukûkunu) ikâme ettiği için
"varak-ı mihr ü vefâyı kim okur kim dinler" fethvâsınca hilâfet, imâmet, şûrâ,
siyâsî haklar... ne okunmuş, ne yazılmış, ne de dinlenmiştir.
Bazı hukuk tarihçileri İslâm amme hukûkunun ve özellikle esas teşkîlât hukûkunun
yeterince yazılıp işlenmemiş olmasından yanlış bir sonuç çıkarmış, bunu
"İslâm'da din ile devlet ve siyasetin ayrı olduğuna, dînin siyasete
karışmadığına" delil göstermişlerdir. Bu sonuç yanlıştır; çünkü İslâm tarihi
boyunca yönetimler hiçbir zaman dîni siyasetten ayırmamış, yaptıklarını kitabına
uydurarak, dînî meşrûiyet kisvesine sokarak yapmış, saraylarında ve çevrelerinde
besledikleri fıkıh temsilcilerinden ısmarlama fetvâlar almışlardır. Dînin
yöneticileri serbest bıraktığı teşkîlât, teşrîfât ve düzenlemeler dışında,
saltanat ve şahsî menfâatlerine dokunmadıkça şerîati uygulamış, saltanat ve
siyasetlerine ters düşen noktalarda ise ya tevîl, yahut da Hâlik'a isyan yolunu
seçmişler, şiddetli baskı ve terör ile muhalefete nefes aldırmamışlardır.
3. O çağlarda hemen bütün dünyada hüküm süren saltanat ve istibdâd İslâm
ümmetini de etkilemiş, İslâm'ın getirdiği siyasî inkılâbın gün ışığına çıkmasını
engellemiştir.
*************************************************
Akit
Borç kaynağı olan hukûkî tasarrufların en önemlisidir. Hukuk tarihinde,
mülkiyetin sebepleri arasında ilk sırayı "sahipsiz mala el koyma", ikinci sırayı
ise akit almaktadır. İnsanlığın tanıdığı en eski hukûkî müesseselerden biri olan
akit, İslâm'ın ilk muhatabı olan Cahiliye Arapları tarafından da bilinmekte ve
kullanılmakta idi. Bu sebepledir ki Kur'ân-ı Kerîm ve hadîsler onu tarif etmeden
zikretmiş, bilindiğini varsaydığı bu hukûkî tasarruf üzerine hükümler bina
etmiştir. Sünnet kaynağı, isimli akitlere ait zengin açıklama ve hükümler
getirmiş olmasına rağmen doğrudan "akd" terimi, ferd ile ferd veya toplum
arasındaki himâye ve dayanışma andlaşması için kullanılmıştır.66 Kur'ân-ı
Kerîm'de "Ey iman edenler! Akitlerin gereğini yerine getiriniz"67 meâlindeki
âyette bu tasarruf, hem özel terimi ile, hem de en geniş mânâda zikredilmiştir.
Burada geçen "akitler"in, hem Allah ile kulları arasında, hem de kulların kendi
aralarında yaptıkları bütün akitleri içine aldığı konusunda müfessirlerin
ittifâkı vardır.68 Vâdeli borç doğuran akitlerle ilgili bulunan müdâyene âyeti69
de bu nevi akitlerin tamamına şâmil hükümler getirmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'in
başlattığı bu küllî ve mücerred metod; yani akitleri teker teker ve mesele
mesele alarak, tekrarlara yer vererek hüküm koymak yerine, bütün akitlere şâmil
kâideler koyma, açıklamalar yapma usûlü bilâhare ancak Usûlu'l-fıkh ve Kavâ'id
kitaplarında devam ettirilmiş, fıkıh denilince ilk akla gelen fürû kitaplarında
ise meseleci (kazuistik) metod benimsenmiştir. Çağdaş İslâm Hukûku
araştırmacıları "akit nazariyesi"ni yazarken, fürû kitaplarında tekrarlı ve
dağınık bulunan bilgileri ve hükümleri, usûl ve kavâ'id kitaplarındaki çerçeveye
oturtmuşlardır.
Tarifi ve Tasnîfi:
Fıkıh kitaplarında isimli akitler için ayrı ayrı yapılan tariflerde yer alan
ortak unsurlar ve sonuçlardan hareketle Mecelle akdi, "Tarafeynin bir husûsu
iltizam ve teahhüt etmeleridir ki icab ve kabûl irtibatından ibârettir" şeklinde
tarif etmiştir (md. 103). 104. maddede "in'ikad"ın açıklanması ile tamamlanan bu
tarif, Kadri Paşa'nın Mürşidu'l-hayran'ında daha teknik olarak ifade edilmiştir:
Taraflardan birinden sadır olan icâbın, mevzûda sonucu meydana gelecek şekilde
karşı tarafın kabûlü ile bağlanmasıdır. (md. 262) Tariflerden anlaşıldığı üzere:
a) Hukûkî sonuç doğurmak üzere izhar edilen ve birbirine uygun olan her
karşılıklı irâde (iki irâde) akittir.
b) Tek taraflı irâde akit değildir. Ancak bu iki netice İslâm hukuk tarihinde
bir gelişme çizgisi takip ederek oluşmuş, ikinci sonuç ise hâlâ tam bir vuzûha
kavuşmamıştır. Fukahânın bir bölümü, bir tasarrufa akit diyebilmek için
karşılıklı rızâ ve en az iki irâdenin gerekliliği üzerinde dururken, çoğunluğu
teşkil eden diğer bölümü, tek taraflı irâde ile tamam olan tasarrufları da akit
kavramına dahil etmişlerdir. Bunlar vasıyet akdinden bahsetmekte; hîbe, âriyet,
karz, kefâlet, rehin akitlerinin yalnızca icab ile mi, yoksa icab-kabûl ile mi
tamam olacağını tartışmaktadırlar.
Kavâ'id kitapları ile usûl kitaplarının hüküm bahsinde akit ve tasarruflar,
çeşitli yönlerden tasnîf ve taksime tâbî tutulmuşlardır.
1- Meşrûiyet bakımından:
a) Meşrû akitler, hukûkî tasarrufa konu olmalarında kanunun (dînin, şeriatın)
sakınca görmediği nesneler üzerinde, usûlüne uygun olarak yapılan akitlerdir.
b) Gayr-i meşrû akitler, kanunun yasakladığı, cevaz vermediği akitlerdir;
doğmamış hayvanı satmak, fuhuş için kadını kiralamak, suç işlemek üzere insan
kiralamak gibi.
2- Sıhhat bakımından:
a) Sahih akitler, aslı ve vasfı, başka bir deyişle unsurları ve bunlara ait şart
ve vasıfları kanuna uygun olan akitlerdir.
b) Fasit akitler, aslı veya vasfı kanuna uygun bulunmayan akitlerdir. Hanefîler
bunu da ikiye ayırarak "unsurlarda ve bunlara ait şartlarda eksikliği bulunan"
akitlere "bâtıl", diğer vasıf ve detaylarda eksikliği bulunanlara ise "fâsid"
adını vermişlerdir. Domuz satışı bâtıldır, çünkü akdin unsurları arasında
bulunan mevzûu -örneğimizde domuz- İslâm'a göre ekonomik değer taşıyan ve bu
sebeple akde konu olabilen bir nesne değildir. Müddet belirlenmeden yapılan bir
kira akdi fâsittir; çünkü burada müddet, önemli bir detay şartıdır, vasıftır.
3- Ayn'a bağlılık bakımından:
a) Aynî akitler; âriyet, vedîa, karz, hîbe ve rehinden ibaret olan beş nevî
akit, konuları olan aynın (malın) teslimi ile tamam oldukları için bu isim
altında toplanmışlardır.
b) Aynî olmayan akitler, malın teslimine bağlı olmayan, yalnızca icab-kabûl ile
tamamlanan akitlerdir.
4- Geçerlilik bakımından:
a) Nâfiz akitler, yapıldığı andan itibaren geçerli olur; çünkü akdin
taraflarında geçerliliği engelleyen bir vasıf bulunmadığı gibi, üçüncü bir hak
sahibi ve onun rızâsına ihtiyaç da sözkonusu değildir,
b) Mevkuf akitler, hak sahibinin serbest olarak irâde ve rızâsının alınamadığı
akitlerdir; tehdit altında yapılan akitler, üçüncü şahıs adına vekâletsiz ve
izinsiz yapılan akitler böyledir.
5- Bağlayıcılık bakımından:
a) Taraflar için bağlayıcı (lâzım) olup, karşılıklı anlaşma ile geriye dönük
olarak iptali mümkün olmayan akitler; bunun tipik örneği evlenme akdidir; bu
akit çeşitli sebeplerle sona erer; ancak hiçbir şekilde geçmiş ilişkiyi ve bunun
getirdiği bazı hakları ortadan kaldırmak mümkün olamaz, meselâ bir şahıs,
boşadığı veya ölen eşinin annesi ile evlenemez (evlenme mânii devam eder).
b) Taraflar için bağlayıcı olmakla beraber karşılıklı rızâ ile feshi mümkün olan
akitler; kira, satım, sulh gibi.
c) Taraflardan yalnız biri için bağlayıcı olan akitler; rehin akdi, rehin
vereni, kefâlet akdi de borçluyu bağlar, karşı tarafı bağlamadığı için bunlar
tek taraflı irâde ile mezkûr akitleri feshedebilirler.
d) Her iki taraf için de bağlayıcı olmayan akitler; vekâlet, âriyet, vedîa
akitleri gibi.
6- Mevzûun karşılığı bakımından:
a) Ivazlı akitler, bunlar satım, kira gibi mevzûun karşılığı bulunan akitlerdir.
b) Ivazsız akitler, bunlarda mevzûun karşılığı yoktur; hîbe ve âriyet gibi.
c) Başı ve sonu farklı olanlar; borç akdinde ödeme talebine kadar ıvazsız, ödeme
talebinden itibaren ıvazlı akit özelliği vardır.
7- Ödeme (tazmin) sorumluluğu bakımından:
a) Ödeme sorumluluğu getiren akitler (ukûdu'd-damân); satım, mal karşılığında
sulh, karz gibi akitlerde, akit mevzûu malı teslim alan taraf, tazmin
sorumluluğunu da almıştır, mal zâyî olursa teslim alanın hesabına zâyî olur.
b) Emânet akitleri (ukûdu'l-emânât); vedîa, âriyet, şirket, vekâlet gibi
akitlerde karşı tarafa teslim edilen mal emânet hükmündedir, taksirsiz zâyî
olması hâlinde, meselâ emânet veya âriyet alan malı ödemez.
c) Çifte vasıflı akitler; meselâ kira akdi böyledir, kiracı elinde mal,
taksirsiz zâyî olursa tazmin gerekmez, ancak kira konusu olan menfâat de
kiracının hesabına zâyî olmuş bulunur.
8- Gâyesi bakımından:
a) Mal veya menfâat mülkiyetinin el değiştirmesi için yapılan akitler "temlîk",
b) Ortaklık gâyesine yönelik akitler "şirket",
c) Alacağı garanti altına almak için yapılan akitler "temînat",
d) Fiil ve tasarrufta birinin yerini diğerinin alması maksadıyla yapılan akitler
"temsîl",
e) Mevzûu korumaya yönelik akitler "muhâfaza" akitleridir.
9- Süreklilik bakımından:
a) Satım gibi akitler yapıldığı anda îfâ ile son bulur ve "müddetsiz"dir; kira
gibi akitler ise yapıldığı anda sona ermeyip, îfâsı zaman aldığı için "müddetli"dir.
10- Şekil bakımından:
a) Şeklî akitlerde akdin mûteber olabilmesi için kanun birtakım şekil şartları
ve merasim getirmiştir. Evlenme akdinde ilân, şahit, resmî makam şartları,
taşınmazlarla ilgili mülkiyet, irtifak, rehin gibi akitlerde tapuya tescil şartı
bu kabildendir.
b) Rızâî akitler; bunlarda şekil şartları söz konusu olmayıp karşılıklı rızâ
yeterli görülmektedir. Amme menfâatinin gerektirmediği konularda akitlerin şekil
şartlarından sıyrılmış olması bir gelişmişlik alâmetidir ve İslâm hukûkunda
akitler genellikle şekil şartlarından sıyrılmıştır.
11- İsimli ve sınırlı olma bakımından:
a) İsimli akitler; satım, kira, hîbe, şirket gibi akitlerin, mevzû ve gâyelerine
uygun birer ismi ve kanun tarafından belirlenmiş aslî hükümleri vardır. Eğer bir
hukuk sistemi yalnızca kanunlarda isimleri ve hükümleri zikredilmiş akitleri
tanıyor, bunların dışında kalan tasarrufların hukûkî sonuçlar doğrumasını kabûl
etmiyorsa böyle bir sistemde "akit hürriyetinden" söz edilemez.
b) İsimsiz akitler; yalnızca akit, anlaşma, mukâvele gibi genel isimlerle anılan
hukûkî tasarruflardır. Bunları insanlar, ihtiyaç ve gâyelerine göre icad eder,
hukûkun genel prensipleri içinde yapar ve uygularlar. İslâm hukuk tarihinin
çeşitli devirlerinde böyle birçok yeni akit ortaya çıkmış, sonra fukahâ bunlara
husûsî isimler bulmuş, hükümlerini tesbit etmişlerdir. Eskilerde isticrâr,
icârateyn, bey'u'l-vefâ akitleri buna örnektir. Günümüzde telif hakkı
sözleşmesi, teahhüt sözleşmeleri, birden fazla hizmet veren büyük otellerde
kalma sözleşmesi yine isimsiz akit örnekleridir.
Akit Hürriyeti:
Çoğu Batılı olan bazı hukukçuların karşı görüş ve iddiâlarına rağmen70 İslâm
Hukûku'nda geniş bir akit yapma ve şart koşma hürriyeti vardır. Nazarî plânda bu
konu fukahâ arasında tartışılmış, zâhirîlerin başı çektiği bir azınlık "prensip
olarak akit yapma ve şart koşma yasaktır; ancak âyet, hadîs ve icmâ'ın cevaz
verdiği akitleri yapmak ve şartları koşmak caizdir" derken çoğunluk "prensip
olarak akit yapmak ve şart koşmak serbesttir; ancak nassların, kıyas ve icmâ'ın
yasakladığı, caiz görmediği akitler yapılamaz, şartlar ileri sürülemez" tezini
savunmuşlardır. İbn Teymiyye (v. 728/1328), dört mezheb içinde akit ve şart
hürriyetine en geniş yeri Ahmed b. Hanbel'in verdiğini, bunu Mâlik ve
diğerlerinin takip ettiğini kaydettikten sonra, bir ileri adım daha atarak kanun
koyucunun (Şari'in) maksadına ve akdi yapanların maksatlarına aykırı düşmeyen
her akdin yapılabileceğini ve her şartın ileri sürülebileceğini söylemiş ve bu
görüşünü şu delillere dayandırmıştır:
1. Cahiliye devrinde nasslara dayanılmadan yapılmış akitler, İslâm'dan sonra da
-haram kılınmış bir unsuru ihtivâ etmiyorsa- tanınmış, mûteber sayılmıştır.
2. Bütün fukahâ, nasslara göre caiz olup olmadığını bilmeden bir akit yapan
kişilerin bu tasarruflarını, gerçekte yasak bir unsur ve vasıf taşımıyorsa
geçerli saymışlardır.
3. Allah Teâlâ bir kayıt ve sınır koymadan akitlere riâyet edilmesini, akitlerin
îfâsını emretmiştir; îfâ akdin gâyesi ve maksadıdır; bunu emretmek ve istemek,
prensip olarak akit yapmayı serbest bırakmak ve yapılan akdi mûteber saymak
demektir.71 Uygulamada da daima akit hürriyetine yer verilmiş ve ihtiyacın
ortaya çıkardığı yeni akit şekilleri ile akit içindeki şartlar -genel prensipler
çerçevesinde- mûteber sayılmış ve hukuk literatürüne geçmiştir.
Akdin Kuruluşu:
Bir akdin kurulması için gerçekleşmesi gereken asgarî unsurlar (rükün, çoğulu:
erkân) üzerinde Hanefîler ile diğer mezhebler arasında görüş farkı vardır.
Hanefîlere göre akdin unsuru karşılıklı irâde beyanı mânâsına gelen "icab-kabul"dür.
İcab-kabul ile akdin kurulabilmesi için (in'ikadı için) ehliyetli tarafların ve
akit yapmaya uygun bir mevzûun bulunması şarttır.72 Unsur veya kuruluş
şartlarının bulunmaması hâlinde akit "bâtıl" olur, bir akit olarak hukûkî sonuç
doğurmaz. Diğer mezheblere göre icab-kabul, taraflar, mevzû ve bunlara ait
vazgeçilmez vasıf ve şartar da akdin unsurlarıdır; bütün bunların bulunmaması,
yahut birinin eksik olması hâlinde akit bâtıl olur. Bu mezhebler butlândan
hareket ederek buna sebep olan şeyleri unsur sayarken, Hanefîler daha teknik bir
yaklaşımla akit kavramından hareket etmişler ve buna göre icab-kabulün unsur
(rükün), taraflar ve mevzûun kuruluş şartı, diğer vasıfların ise sıhhat şartı
olduğu sonucuna varmışlardır. Bu unsur ve şartları, muhtevâları ve gerekli
vasıfları ile ifade etmek gerekirse:
1. İcab-Kabul, karşılıklı irâde beyânıdır. Kur'ân-ı Kerîm, akdin karşılıklı rızâ
temeline oturmasında, daha doğrusu akdin karşılıklı rızâdan ibâret olmasında
ısrarlıdır.73 Rızâ psikolojik bir hâl olduğu için bunun dışa vuran, objektif bir
alâmetine ihtiyaç vardır; işte bu alâmet de icab-kabul tabiri ile ifade edilen
irâde beyânıdır. Teferruatta ictihad farkları bulunmakla beraber genellikle,
akit maksadını ifade eden her söz, yazı ve davranış irâde beyânı olarak kabûl
edilmiştir. İcab ile kabûlün karşılıklı rızâya delâlet edebilmesi için birbirine
uygun olması ve aynı mecliste gerçekleşmesi üzerinde durulmuştur. Hanefîler ve
Mâlikîlere göre akit meclisi, akdin kuruluşu ile ilgili fiil ve davranışlar
bütünüdür; îcab ile başlar, kabûl ile biter. Diğer müctehidlere göre akit
meclisi kavramı maddîdir, akdin yapıldığı yer ve akdi yapanların fizik varlığı
ile ilgilidir; icab-kabulden sonra başlar, tarafların birbirinden ayrılmalarına;
yani meclisi terketmelerine kadar devam eder. Birinci ictihada göre akit, kabûl
ile kesinleşirken, bu ictihada göre akit meclisi sona erinceye kadar tarafların,
tek taraflı irâde ile akitten rucû etme hakları vardır.
2. Taraflar: Akitte taraf olan şahısların hukûkî ehliyete sahip olmaları
gerekir. Temyizsiz çocuk, akıl hastası, bunak, ölümcül hasta ve temyizsiz
sarhoşun irâde beyanları mûteber değildir.
3. Akdin mevzûu: Akde konu olan şeyin mevcut, belirlenmiş (muayyen) ve akde konu
olmaya elverişli olması gerekmektedir.
Butlân ve Fesad:
Hanefîlerin bu iki kavramı birbirinden ayırdıklarına, "unsur ile kuruluş
şartlarının bulunmaması hâlinde butlândan, diğer şart ve vasıfların bulunmaması
hâlinde fesattan bahsettiklerine", diğer müctehidlerin ise bu iki terimi aynı
mânâ ve sonuç için kullandıklarına daha önce işaret edilmiş idi. Fesat
(çoğunluğa göre butlân) sebebi olarak gösterilen hususlar arasında hatâ, hîle,
ikrah, zarar, garar, cehâlet, fâsid şart ve ribâ önemli görülmektedir.
1. Hatâ: Ehliyeti ortadan kaldıran sebepler rızâ unsurunun yokluğunu, "hatâ,
hile ve ikrâh" ise rızâ unsurunun eksiklik ve sakatlığını ifade etmektedir.
İslâm hukuk literatüründe müstakil bir hatâ nazariyesi yoktur. Ancak "kusurlu
çıkma muhayyerliği, vasıf muhayyerliği, görme muhayyerliği" gibi bahislere
yayılmış bulunan hatâya bağlı hükümlerin, umûmî bir nazariyeden kaynaklandığı,
belli prensiplere dayandığı anlaşılmaktadır. Fukahâ gerçek irâdeyi ihmâl
etmemiş, fakat beyân edilen, dışa vuran irâdeyi esas almış ve böylece objektif
nazariyeye temayül etmişlerdir. Bu prensibin hatâ nazariyesine yansıması şu
şeklide olmaktadır: Hukûkî güvenlik ve istikrârı korumak için mümkün olduğu
ölçüde dışa vuran irâdeyi ve rızâyı esas almak, objektif ölçülerle tesbit
edilebilen hatâ iddiâlarını da değerlendirerek74 iç irâdeye ve gerçek rızâya
itibar eylemek. Kaynaklarda, akitle ilgili mevzûda, şahısta, ıvazda ve kanunda
hatâ üzerinde durulmuş ve yukarıdaki ölçüler içinde hatânın akde tesiri
değerlendirilmiştir.
2. Hîle: Fiil, söz ve sükût (kusuru söylememek) yollarıyla yapılan hîle, karşı
tarafın hatâya düşmesine sebep olmakta, hatâ da rızâyı bozduğu için akde tesir
etmektedir. Fukahâ hîleyi, "tağrîr ve tedlîs" terimlerini kullanarak ele almış,
açık, derli toplu bir şekilde incelemişlerdir. Elbiseyi yeni göstermek için
boyamak, ineği çok sütlü göstermek için birkaç gün sağmayıp memesini şişirmek
örneklerinde olduğu gibi fiilî hîle, prensip olarak akdi feshedilebilir hâle
getirmektedir. Emânet (karşı tarafa güven) esasına dayanan akitlerde yalan
söylemek şeklindeki kavlî hîlenin de akde tesiri aynı mâhiyettedir. Akit
mevzûunda bulunan bir kusuru söylememek şeklinde gerçekleşen sükûtî hîle karşı
tarafa "kusurlu çıkma muhayyerliği" bahşetmekte ve akdi bozulabilir hâle
getirmektedir.
3. İkrâh: Mecelle'nin tarifi ile "Bir kimseyi korkutarak rızâsı olmaksızın bir
işi işlemeye, haksız olarak icbar etmektir."75 İkrâhın akde tesirinde "ağırlık
derecesi, ikrâhı yapan taraf, ikrâha maruz kalanın psikolojik ve sosyal durumu"
ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Bu konudaki ictihad farkları bir yana mûteber
ikrâhın kavlî tasarruflara tesiri konusunda müctehidler ikiye ayrılmışlardır.
Hanefîlere göre "evlenme, boşama, âzâd etme, adak adama" gibi feshi kabil
olmayan tasarruflara ikrâh tesir etmez; bunlar ikrâh altında da yapılsa geçerli
olur. Satım, bağışlama, kira gibi feshi kabil olan tasarruflar ise ikrâh altında
yapılmış olursa, ikrâh ortadan kalktıktan sonra buna marûz kalan tarafın akdi
kabûl veya red selâhiyeti vardır. Diğer müctehidlere göre ikrâh her iki nevi
tasarrufa da tesir eder ve bu tasarruflardan feshi kâbil olmayanlar mûteber
olmaz; meselâ ikrâh altında eşini boşayan kişinin evlilik bağı sona ermez. Feshi
kâbil olan tasarruflar Mâlik'e göre gayr-i lâzım (bağlayıcı olmayan), Şâfiî'ye
göre bâtıl olarak doğmuş sayılır.
4. Zarar: Akdin sıhhat şartlarından biri de "mevzûun, zarara sebep olmadan
teslîminin mümkün olmasıdır." Yapının çatısından bir ağacı, bütün bir halının
göbek kısmını satma örneğinde mevzûun teslimi mümkündür, ancak satıcının teslimi
yapabilmesi için çatıyı yıkması, halıyı parçalaması ve böylece akdin gereği
olmayan bir zarara katlanması gerekecektir. İslâm hukûku bu zararı da fesad
sebebi olarak değerlendirmiştir.
5. Garar ve cehâlet: Garar mevzûun var olması, gerçekleşmesi konusundaki riziko,
belirsizlik ve şüphedir. Cehâlet ise varlığı gerçekleşeceği bilinen mevzûun
önemli vasıflarındaki bilinmezliktir. Gökteki kuşu, denizdeki balığı satım
konusu yapma örneğinde garardan bahsedilir; çünkü bunların elde edileceği,
yakalanacağı belli değildir. Paket içindeki bir nesneyi satım konusu yapma
örneğinde cehâlet vardır; çünkü burada bir nesnenin var olduğu bellidir; ancak
"ne, ne kadar, nasıl" olduğu belli değildir. Çeşitli mezheblerden fukahânın,
garar ve cehâlet konusundaki ifadeleri göz önüne alınınca bu kavramların asır ve
çevrelere göre değiştiği ve gelişmeler gösterdiği anlaşılmaktadır. Bunları
butlân ve fesad sebebi saymaktan maksat da emniyet, adâlet ve hakkaniyeti
sağlamak, işi şansa bırakmamak, önceden bilinmemek yüzünden tarafların zarara
uğramalarını önlemektir. Bunun içindir ki, birim fiyat üzerinden anlaşma
yapılması, örf ve teâmülün kısmen belirsizliği yok etmesi, ihtiyacın kâideye
ağır basması, akit mevzûu nesnenin yeterince târif ve tavsîf edilmesi gibi
hâllerde zayıflayan garar ve cehâlet akde tesir edememiş, bu durumlarda akit
geçerli olmuştur.
6. Faiz: Faizin fesad sebebi olması, "mevzûun hukûkî muâmeleye uygun
bulunmaması" kavramı ile ilgilidir. Bu sonucu doğuran sebeplerden biri de
"mevzûun, âmir hükümlere, umûmî ahlâk ve âdâba, kamu düzenine aykırı olmasıdır".
İslâm'ın insan ve ahlâk anlayışına aykırı düşen mevzûlar, bu bakımdan tasarrufa
konu olamamış, olması hâlinde tasarrufun butlânına sebep olmuştur. Bu cümleden
olarak hür insanın satımı, faizli muâmeleler, rüşvet anlaşması, kumar, fuhuş vb.
konularda yapılan anlaşmalar ve sözleşmeler bâtıldır, hükümsüzdür.
7. Fâsid şartlar: Akitlerin kendilerine mahsus ve kanunî neticeleri vardır.
Bunlara ek olarak tarafların ileri sürdüğü ve îfâsını istediği bazı şartlar akde
menfî mânâda tesir etmekte, fesada sebep olmaktadır. Ancak bu şartları sınırlama
konusunda önemli ictihad farkları vardır. Hanefîler, taraflara menfâat sağlayan
ek şartların geçerli olabilmesi ve akde tesir etmemesi için "akdin gereği veya
ona uygun yahut da âdet hâline gelmiş" olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir.76
Şâfiîlerin görüşü de Hanefîlerinkine yakın bulunmaktadır. Hanbelî ve Mâlikîler
akdin getirdiği hak ve borçlara (akdin muktezâsına) aykırı olan şartları
geçersiz saymışlar, bu şartların akde tesiri konusunda ise daha müsâmahalı
olmuşlardır. Hanbelî mezhebine göre meselâ evlenme akdinde bir kadın, kocasına
karşı "üzerine ikinci bir kadınla evlenmemesini, odalık almamasını, kendisini
evlendikleri yerden uzaklara götürmemesini" şart koşabilir. Akit esnasında bu
şartları kabûl eden koca, bunlara riâyetle yükümlüdür; aksi hâlde kadın, akdi
fesih dâvâsı açabilir. İbn Teymiyye şart koşma hürriyetini en geniş sınırlara
kadar getirmiş ve akdin maksadı ile nasslara aykırı düşmeyen şartların mûteber
olduğunu ve akde tesir etmediğini ileri sürmüştür. Başka birine satmamak ve
bağışlamamak üzere bir malı satmak "akdin maksadına aykırı düşen şarta"; faizli
kredi vermek ise "nasslara aykırı şarta" örnektir. Fukahâ, garar, cehâlet ve
fasit şart kavramlarına bağlı olarak "bir icab-kabul ile yalnız bir akit
yapılması, mahiyet itibarıyla birden fazla olan akdin, bir irâde beyanına
sokulmaması" konusunda titizlik göstermiş, böyle akitleri de fasit saymışlardır.
Akitlerde Temsil:
Roma Hukûku'nun aksine İslâm Hukûku, başından beri, temsil olunan şahıs namına
hukûkî sonuçlar doğuran, bunun için ikinci bir işleme ihtiyaç bırakmayan temsil
müessesesini tanımış, hukûkî temsilciyi, haberci ve aracıdan ayrı mutâlâa
etmiştir. Mecelle, "vekâlet, bir kimsenin işini başkasına ısmarlaması ve o işte
onu, kendi yerine koymasıdır"77 târifini verdikten sonra, bununla aracılık ve
emir almanın farklarını açıklamıştır. Buna göre haberci ve aracı mânâsına gelen
"resûl"de, borç ve hak meydana getiren temsil selâhiyeti yoktur. Emîr terimi ise
bazen yalnızca habercilik ve aracılık, bazen de vekâlet selâhiyetini ifade
etmektedir. Hukûkî temsilciye bu selâhiyeti veren üç kaynak vardır: Kanun,
hâkim, anlaşma.
1. Kanûnî temsil: Bunun da kaynağı dînî nasslar ile bunlara dayalı bulunan
kanunlardır. Buna göre velî, kısıtlı şahısların kânûnî temsilcisidir. Kezâ
hâkim, bazı kısıtlıların, evlenme konusunda velîsi bulunmayan kızların, malının
satılması hususunda kısıtlı müflisin kanûnî temsilcisidir.
2. Kazâî temsil: Hâkimin, gerektiğinde velî, vasî ve kayyim tayin etmesi hâlinde
kazâî temsilden bahsedilir.
3. Anlaşmaya bağlı temsil: Vekâlet akdi yapıldığında vekîlin selâhiyet kaynağı,
vekâlet verenin (asîlin) irâdesidir. Birisi, üçüncü şahıs için bazı
tasarruflarda bulunur, sonra üçüncü şahıs bunlara izin verir ve kabûllenirse "fuzûlînin
tasarrufu" vekâlete dönüşmüş olur.78 Vekîl bu sıfatı ile tasarruflarda bulununca
genellikle asîlin adını anmakta ve tasarrufu açıkça ona bağlamaktadır. Ancak
İslâm Hukûku'nda vekîlin, tasarrufu kendi adına yapması da caiz görülmüş ve
kasdına bakılarak tasarruf, asîl adına geçerli sayılmıştır. Bu takdirde bazı
müctehidler, akdin asıl hukûkî sonucu mânâsına gelen "hükmü" ile bu sonucu teyid
eden, tamamlayan hakları (hukûku) birbirinden ayırmışlar, hükmün asîle ait
olacağını, hukûkun ise vekîli bağlayacağını ileri sürmüşlerdir. (Akdin hükmü ile
hukûku kavramlarına ileride tekrar temas edilecektir). İstisnâî olarak evlenme
akdi ile baba ve dededen ibâret olan velilerin ve bunların tayin ettikleri
vasîlerin, küçükler adına yaptıkları tasarruflarda, akdin iki tarafını temsil
etmeleri (kendileri için asil, karşı taraf için vekil olmaları) de caiz
görülmüştür.
Akdin Hukûkî Sonucu:
Akdin doğurduğu sonuçlara iki açıdan bakılmıştır:
1. Bu sonuçları kim için doğurduğu, bu sonuçların kimleri ilgilendirdiği.
2. Bu sonuçların neden ibâret olduğu.
1. Şahıslar bakımından akdin sonuçları: Akit, bir veya daha fazla borç doğuran
bir hukûkî tasarruftur. Bu tasarruf, akdi yapan şahıslara (taraflara) haklar ve
borçlar getirmektedir. Meselâ iki şahıs bir satım akdi yapmışlarsa, satın alanın
bedeli, satanın da malı teslim etme borçları doğmuş, buna karşı satan bedele,
satın alan da mala mâlik ve sahip olma hakkını kazanmışlardır. Şu hâlde akdin
genel hükümleri, birinci derecede akdi yapan taraflarla ilgili olmaktadır. Akit
temsil yoluyla yapılmış olursa temsilciler, bunların küllî ve cüz'î halefleri,
alacaklılar ve bazı hâllerde üçüncü şahıslar da akdin genel hükümleri ile ilgili
olmaktadırlar. İslâm hukuk kaynakları, çeşitli bahislere serpilmiş olarak akdin,
bütün bu şahıslarla ilgilerini bahis konusu edinmiştir. Akitle ilgili şahısların
başında, şüphesiz akdin asıl tarafları gelmekte, bunları temsilciler takip
etmektedir. Temsil konusuna yerinde temas edilmiştir. İslâm Hukûku'nda prensip
olarak akit, üçüncü şahıslara değil, bizzat, yahut hukûkî temsilcileri
vasıtasıyle akdi yapan taraflara tesir etmekte, hukûkî sonuçları onlar için
doğurmaktadır. Bununla beraber akdin hükmü ile hukûku birbirinden ayrılmıştır.
Akdin hükmü, tarafların kastettiği ve akdin, nev'ine göre meydana getirdiği asıl
sonuçtur. Akdin hukûku ise onu koruyan, tamamlayan ve asıl sonuçları güçlendiren
ikinci derecedeki (hükme tâbi olan) borç ve haklardır. Meselâ bir satım akdinde
hüküm, satım konusu malın mülkiyet hakkının satın alana, bedelin mülkiyetinin
ise satana geçmesidir. Bu akdin hukûku ise "satıcının malı teslim etme ve mal
kusurlu çıkarsa geri alma borcu, bedeli isteme hakkı, satın alanın bedeli ödeme
borcu, satın aldığı malı isteme hakkı, kusurlu çıktığında geri verme hakkı" gibi
haklardır. Taraflar dışında kalan şahısları ilgilendirme bakımından bu ayrımın
önemine yukarıda işaret edilmiştir.
2. Mevzûu bakımından akdin genel hükümleri: Mevzûu bakımından akdin genel
hükümleri çerçevesinde iki husûs vardır:
1. Akdin tefsiri, sınırlarının tesbiti ve îfâsı.
2. Akitten doğan borçların yerine getirilmemesi hâlinde söz konusu olan
sorumluluk (akdî mesuliyet).
1. Akdin tefsiri ve sınırlarının tesbiti konusu İslâm hukûkunda, özellikle Fıkıh
Usûlü ve Kavâ'id kitaplarında ele alınmış, işlenmiş ve umûmî kâidelere
kavuşmuştur. Îfâ konusuna gelince, akit tarafların kanunudur; kanun nasıl genel
mânâda bağlayıcı ise, akit de taraflar için öylece bağlayıcıdır. Akdin mânâ ve
mahiyeti anlaşılmış, gerektiği takdirde tefsir ve sınırlama da yapılmış ise sıra
îfâya; yâni tarafların borçlarını yerine getirmelerine gelmiştir. Batı
hukuklarında, akitlerin tamamına ait bir "îfâ nazariyesi" vardır. İslâm
Hukûku'nda ise akitler teker teker ele alınmış; kuruluş, şart ve özelliklerinden
bahsedildikten sonra, bunlara bağlı olarak nasıl îfâ edilecekleri sözkonusu
edilmiştir. Çeşitli mevzûlar üzerine kurulan akitlerin doğurduğu hukûkî
neticeleri beş maddede toplamak mümkündür:
a) Bedelli veya bedelsiz olarak mal mülkiyetinin nakli,
b) Bedelli veya bedelsiz olarak menfâat mülkiyetinin nakli,
c) Zimmet borcu yüklemek,
d) İş ve hizmet borcu yüklemek,
e) Borçları garanti altına almak.
Akit ile îfâsı gerekli hâle gelen bu beş nevi borçla ilgili olarak îfâ kâideleri
ortaya konmuştur:
1) Mülkiyetin nakli hükmü ile ilgili olanlar: İslâm Hukûkun'da mülkiyeti
nakleden, akdin kendisidir. Akid, diğer bazı sistemlerde olduğu gibi, mülkiyeti
nakil borcu doğurmaz, doğrudan mülkiyeti nakleder. Yalnız ıvazsız akitlerde
mülkiyetin nakli, teslim ve tesellüm ile tamam olmaktadır. Satım akdinden sonra
ve teslimden önce satım konusu malda meydana gelen artışlar satın alana aittir.
Tarafların, akitten sonraki iflâsları, akdin neticesini etkilemez. Satın alan,
teslim almadan önce satım konusu mal üzerinde tasarrufta bulunabilir;
müctehidlerin çoğuna göre taşınmaz mallarda, Mâlikîlere göre aynı zamanda
taşınır mallarda, satma, kiraya verme, bağışlama gibi hukûkî tasarruflar
yapılabilir.
2) Menfâatin naklî hükmü ile ilgili kâideler: Menfâat mülkiyetini nakleden
akitlerde menfâatin elde edilmesi, îfânın gerçekleşme şekli, akdin mevzûuna göre
değişiklikler arzeder: Evde oturulur, arâzî ekilir, elbise giyilir, hayvana
binilir veya yük taşıtılır, hizmetçi ev vb. hizmetlerinde kullanılır... Aylıkçı,
yıllıkçı şeklindeki işçi (ecîr-i has), iş yerinde hazır olduğu müddetçe ücrete
hak kazanır, belli bir iş için kendisiyle akit yapılan usta, işçi vb. (ecîr-i
müşterek), işi yapmakla ücrete hak kazanır. Ev, dükkân vb. kiralanmış olması
hâlinde kiraya veren, kira konusu nesneyi teslim etmek ve istifâde edilebilir
hâlde tutmak borcundadır. Bedelsiz menfâat temliklerinde (meselâ âriyet akdinde)
menfâat şahsîdir, istifâde hakkı başkasına devredilemez, bedelli menfâat
temliklerinde (meselâ kira akdinde) menfâat mâliki, bunu başkasına devredebilir.
3) Zimmet borcu yükleme hükmü ile ilgili kâideler: Zimmet borcu deyndir. Deyn,
mevzûu nakit veya mislî eşya olan borçtur. Zimmet borcunda ödemeyi ya bizzat
borçlunun, yahut da temsilcisinin yapması gerekir. Zimmet borcu, talebe muhatab
olma yükümlülüğü getirir; kim borçlu ise taleb de ona karşı dermiyan edilir.
Zimmet borcu vâdeye bağlanabilir, takas ve ibrâ konusu olabilir.
4) İş, hizmet ve teminât hükmü getiren, bu nevi hukûkî sonuçlar doğuran
akitlerde îfâ da, bu akitlerin tabiat ve maksatlarına uygun olarak yapılır.
Akdî mesûliyet: Akit gerektiğinde tefsir edilir, sınırları belirlenir ve mevzûu
yerine getirilir; haklar alınır, borçlar ödenirse, taraflar arasında akdin
doğurduğu hukûkî bağ sona erer, akdin hüküm ve hukûku fiilen gerçekleşmiş olur.
Ancak îfâ, her zaman bu şekilde gerçekleşmez; bazen verme şeklinde gerçekleşecek
bir borcun îfâsı ya hiç yapılmamış (borç ödenmemiş), yahut da geç yapılmış olur.
Yapmakla gerçekleşecek bir îfâ ya hiç yapılmamış, yahut da zamanında yapılmamış
olur. Bu durumlarda alacaklı tarafın zarara uğramaması, borçlu tarafın da bundan
sorumluluğu sözkonusudur. Genellikle tazminât şeklinde kendini gösteren bu
sorumluluk "akdî mesûliyet"tir. Akdî sorumluluktan bahsedebilmek için üç unsurun
biraraya gelmesi gerekir:
a. Geçerli bir akdi îfâ etmeme şeklinde ortaya çıkan "kusur",
b. Karşı tarafın bundan dolayı uğradığı zarar,
c. Zararın bu kusurdan meydana gelmiş bulunması mânâsında "illiyet râbıtası".
Zarar, ekonomik değer kaybıdır. Bu anlayıştan hareket eden İslâm hukûkunda zarar
ve tazmin konuları, diğer hukuklarda olandan farklıdır. Zarara uğrayan nesnenin
tazmin konusu olabilmesi için dînî-hukûkî bakımdan ekonomik değer taşıması (ve
bazı mezheblere göre) kendi başına var olabilmesi gerekir. Şarap ve domuz gibi
mallar, dînî-hukûkî bakımdan değer taşımadıkları için tazmin konusu da olmaz.
Bir maldan (evden, dükkândan, hayvandan, arabadan) elde edilen menfâat ise kendi
başına var olamadığı için tazmin konusu olup olmayacağı tartışılmıştır.
Hanefîler bazı istisnâlar dışında menfâatin tazmin konusu olmayacağını ileri
sürmüşlerdir. Şâfiîler ise meselâ gasbedilen maldan elde edilen menfâatin, mal
sahibine tazmin edilmesi gerektiğini ileri sürerek bu konuda ileri bir adım
atmışlardır. Sağlam olarak kurulmuş (sahih) bir akdin, yukarıda özetlenen hukûkî
neticeleri yanında bâtıl ve fâsid akdin hukûkî neticeleri üzerinde de
durulmuştur. Bâtıl akde iki açıdan bakılmıştır. Maddî bir vâkıa olarak
bakıldığında bâtıl akit, meselâ evlilikte -taraflar evliyiz zannederek
birleştikleri için- zînâ yapmış sayılmamaları, doğan çocuğun nesebinin sahih
olması, bir nevi mehir ve iddetin gerekli olması gibi sonuçlar doğurmaktadır. Bu
tasarrufa bir akit olarak bakıldığında, Hanefîlere göre bâtıl satım akdinde
satılan mal, alıcı tarafından bir üçüncü şahsa satılsa dahi butlân ortadan
kalkmaz (ikinci satım butlâna tesir etmez), mal ve bedel ikinci alandan ve
satandan geri istenir. Mâlikîlere göre bu durumda ve benzerlerinde üçüncü
şahıslar korunur, akit konusu mal onlardan geri alınamaz, ancak ikinci satıcıdan
malın kıymeti veya misli taleb edilebilir. Hanefîler dışında kalan müctehidlere
göre fâsid ile bâtıl arasında fark yoktur. Hanefîlere göre ibâdetlerde ve
evlenme akdinde fâsid ile bâtıl aynı hükümdedir. Diğer hukûkî tasarruflarda
fâsid, bâtıldan farklıdır. Akdin fesâdını gerektiren vasıf ortadan kalkarsa akit
sıhhat kazanır. Fâsid akit mülkiyeti nakletmez, ancak buna mevzûun îfâsı da
eklenince (meselâ satım akdinde mal ve bedel alınıp verilince) mülkiyet de
intikâl eder, ancak akit, yine de feshedilmeye mahkûmdur. Îfâdan sonra akit
konusunun, yeni bir akitle el değiştirmesi, yahut önemli ölçüde değişikliğe
uğraması hâlinde birinci akdin (fâsid akdin) feshedilme kâbiliyeti de ortadan
kalkmış olur.79
Akdin Sona Ermesi:
Akdin sona ermesi, ortadan kalkması çeşitli şekillerde olabilir; akit tam olarak
îfâ edilir sona erer, bâtıl ve fâsid akitler iptal edilir ortadan kalkar, sağlam
olarak doğmuş bir akit henüz tam olarak îfâ edilmeden geriye dönük olarak
bozulur ve hükümsüz hâle getirilir; işte burada sözkonusu olan bu sonuncu
şekildir. Bu şekilde akdin sona ermesi, ortadan kalkması ya bağlayıcı olmayan
akitlerin, bağlı olmayan tarafça bozulması, ya feshedilmesi, yahut da ikâle
yoluyla gerçekleşmektedir.
1. Birinci şıkta tarafların bağlı olmamaları, ya akdin özelliğinden gelir;
vedîa, âriyet, vekâlet, karz, hîbe bu kısmın örnekleridir; yahud da
muhayyerliklerden kaynaklanır; görme, kusurlu çıkma, hîle, fâhiş fiyat, vasıf
muhayyerliklerine dayalı bozmalar da bu kısmın örnekleridir.
2. Fesih: İslâm hukûku fesih hakkını birinci şıkta tanımış, fakat bunun dışında
(akdin özellik ve tabiatından gelen, yahut muhayyerliklere dayanan fesih hakkı
haricinde) prensip olarak fesih hakkı vermemiş, akdin doğurduğu borcun îfâ
edilmemesini feshe sebep kılmamıştır. Çünkü fesih, bağlayıcı bir tasarrufun,
dönüşü mümkün olmayacak şekilde bozulması demektir ve bunun sınırının geniş
tutulması hukuk düzeni bakımından sakıncalı olabilir. Fesih hakkının dar
tutulmasından doğacak sakıncaları gidermek üzere İslâm Hukûku, borcun îfâ
edilmemesine dayalı defi ve hapis hakkı sâhalarını geniş tutmuş; borcu öncelikle
îfâ etmesi gereken tarafın bunu yapmaması hâlinde karşı tarafa, buna bağlı
olarak kendi borcunu îfâyı durdurma (defi) ve akit mevzûunu elinde tutma (hapis)
haklarını geniş boyutlarda vermiştir. Genel kâide bu olmakla beraber, istisnâî
olarak iki hâlde, borcun îfâ edilmemesine dayalı fesih hakkı da tanınmıştır.
Bunlardan birincisi, akdin mevzûu olan malın (satım akdinde teslimden önce
satılan malın, kira akdinde kiraya verilen malın) kısmen veya tamamen işe
yaramaz, istifâde edilemez hâle gelmiş olması hâlidir. Bu durumda alıcı ve
kiracıya akdi fesih hakkı verilmiştir. İkincisi kira akdinde, kira bedelinin
ödenmemesi hâlidir. Satım akdinde bedelin ödenmemesi akdin feshine imkân vermez
iken kira akdinde bunun mümkün olması şu gerekçeye dayanmaktadır: Kira akdinde,
bedel karşılığında temlik edilen şey, mal değil, menfâattir; menfâat ise akit
esnasında fiilen mevcût olmayıp, zaman içinde, istifâde edildikçe hasıl
olacaktır, bu sebeple kira akdinde bedelin ödenmemesi sebebiyle akdin
feshedilmesi, ileride hasıl olacak menfâatin teslim edilmemesi olarak kabûl
edilmiştir.
3. İkâle: Bundan maksat, sağlam olarak doğmuş, fakat henüz tam olarak îfâ
edilmemiş bir akdi, tarafların, kaşılıklı anlaşmaya vararak bozmalarıdır.80
İkâle yoluyla akdin bozulması, akdin kurulmasında olduğu gibi tarafların îcab ve
kabûlü ile gerçekleşmektedir. Bunun da mûteber olabilmesi için bazı şartlar
vardır: Tarafların serbest olarak ikâleye râzı olmaları, icâb ile kabûlün aynı
mecliste olması (meclis birliği), para değişimi akdi bozuluyorsa bedellerin aynı
mecliste iade edilmesi, akit ve ikâle konusu malın bu sırada mevcut bulunması bu
şartların başlıcalarıdır. İkâlenin fesih mi, yoksa yeni bir akit ve sözleşme mi
olduğu konusunda da farklı ictihadlar vardır.
Ebû Hanîfe'ye göre ikâle, taraflar bakımından fesih, üçüncü şahıslar bakımından
yeni bir akit mahiyetindedir. Her iki bakımdan da ikâleyi fesih, yahut yeni bir
akit sayan ictihadlar da vardır. İkâlenin fesih, yahut yeni bir akit
sayılmasının "teslim, şüf'a hakkı, akit mevzûu üzerinde tasarruf" gibi konularda
önemli tesiri ve farklı sonuçları vardır. Meselâ bir taşınmaz malın satımından
rucû ediliyorsa, bunu fesih sayan ictihada göre, vaktiyle kullanılmamış bulunan
şüf'a hakkını kullanmak mümkün olmaz, halbuki ikâle yeni bir akit gibi telâkki
edilirse, önceden kullanılmamış olan şüf'a hakkını bu takdirde kullanmak mümkün
hâle gelecektir.81
Metinde zikri geçmeyen kaynaklar:
Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî (v. 189/805), el-Hucce alâ ehli'l-Medîne, I-IV,
Haydarâbâd, 1965-1971
Sehnûn Abdusselâm b. Sa'îd (v. 240/845), el-Mudevvene, I-XVI, Kahire, 1323
Ebû İshak İbrâhîm b. Alî eş-Şirâzî (v. 476/1083), el-Muhezzeb, I-II, Kahire,
1956
Muhammed b. Ahmed es-Serahsî (v. 490/1097), el-Mebsût, I-XXX, Mısır 1324-1331
Ebu'l-Velîd Muhammed b. Ahmed b. Ruşd (v. 520/1126), el-Mukaddimât, Kahire, 1325
Alâuddîn Ebû Bekr b. Mes'ûd el-Kâsânî (v. 587/1191), Bedâyi'u's-sanâyi', I-VII,
Mısır, 1327-1328
Abdullah b. Ahmed b. Kudâme (v. 620/1223) el-Muğnî, I-X, Kahire 1970
Ebu'l-Abbâs Ahmed b. İdrîs el-Karâfî (v. 684/1285), el-Furûk, I-IV, Mısır, 1311
Ahmed b. Muhammed b. Cuzey (v. 758/1383), el-Kavânînu'l-fıkhıyye fî telhîsı-mezhebi'l-Mâlikîyye,
Fâs, 1935
Bedruddîn Muhammed b. Behâdur ez-Zerkeşî (v. 794/1392) el-Mensûr fi'l-kavâ'id,
I-III, Kuveyt, 1982
Abdurrahmân b. Receb (v. 795/1393) el-Kavâ'id, Mısır, 1352
Mahmûd b. İsrâîl (İbn Kadı-Simavna, v. 823/1420), Câmi'u'l-fusûleyn, Mısır, 1300
Zeynuddîn b İbrâhim b. Muhammed (ibn Nuceyn, v. 970/1563), el-Eşbâh ve'n-nezâir,
Mısır, 1322
Celâluddin Abdurrahmân b. Ebî-Bekr (v. 911/1505), el-Eşbâh ve'n-nezâir, Mısır,
1959
Ali Haydar (v. 1355 / 1936), Duraru'l-hukkâm min şerhi-mecelleti'l-ahkâm, I-IV,
İstanbul, 1330
Subhî el-Mahmasânî, en-Nazariyyetu'l-âmme li'l-mûcebât..., Beyrut, 1948
Abdurrezzâk es-Senhûrî, Mesâdiru'l-hak, I-VI, Kahire, 1954
Mustafâ Ahmad ez-Zerkâ, el-Fıkhu'l-İslâmî fî sevbihi'l-cedîd, I-II, Dimaşk, 1959
Muhammed Yûsüf Mûsâ, el-Emvâl ve nazariyyetu'l-akd, Kahire, 1952
Eİ-Akd maddesi
H. Karaman, Mukayeseli İslâm Hukûku, C. II, İstanbul, 1987.
66. Ebû Dâvûd, İmâre, 18, 38; Buhârî, Kefâlet, 4; Ahmed, Müsned, c. IV, s. 325.
67. Mâide: 5/1.
68. Taberî, Câmi'u'l-beyân, Kahire/Meymeniyye, ts., c. VI, s. 28; İbnü'l-Arabî,
Ahkâmu'l-Kur'ân, Beyrut, ts., c. II, s. 525.
69. Bakara: 2/282.
70. J. Schacht, İslam Hukûkuna Giriş, çev. M. Dağ ve A. Şener, Ankara 1977, s.
151.
71. el-Kavâ'idu'n-nûrâniye, Kahire, 1951, s. 184 vd., 204 vd.
72. Mecelle, md. 149, 361.
73. Nisâ: 4/3, 29.
74. Mecelle, md. 72.
75. Mecelle, md. 948.
76. Mecelle, md. 186-188.
77. Mecelle, md. 1449.
78. Mecelle, md. 1453.
79. Mecelle, md. 372.
80. Mecelle, md. 163.
81. Mecelle, md. 190-196.
*****************************************************
Menkûl Kıymetler Borsası
Sanayi devriminden sonra süratle gelişen ekonomik ve ticarî birlikler,
birleşmeler, bunları meydana getiren hakîki şahısların şahsiyetlerini aşarak
müstakil hukûkî (hükmî) şahsiyetler hâlini almış, hukuk da bu gelişmeye uygun
düzenlemeler getirmiştir. Büyük sınaî ve ticarî kuruluşlar önce yabancılar
tarafından, sonra da -bunlardan öğrendikçe- müslümanlar tarafından kurulmaya
başlayınca, fıkhın da buna uygun düzenlemeler yapması, en azından yeni (kanûnî)
şirketleri, kendi rûh ve ilkeleri açısından ele alarak değerlendirmesi, hukûkî
statüye kavuşturması beklenirdi. Fıkıh bunu yapmakta gecikmiş, müslümanlar emr-i
vakiler karşısında kalmışlar, ancak son elli yıl içinde -emr-i vaki hâlini almış
bulunan- bu kuruluşlar fıkıhçılar tarafından kitabına uydurulmuş, yahut
uydurulmaya çalışılmıştır. Aslında yapılması gereken şey, İslâm'ın rûh ve
prensiplerine uygun (şeriatın kâide ve maksatlarına muvafık) olup, aynı
ihtiyaçları karşılayan alternatif kuruluşları ve bunlara uygun hukûkî
düzenlemeleri gerçekleştirmek idi. Bu ise tek başına fıkhın ve fukahânın
yapabileceği bir şey olmayıp, bütünü ile ümmetin aynı maksada yönelmesi ile
mümkün olacak işlerdendir. Bu durum karşısında bugün, fıkıh ile iştigal
edenlerin, bir problem ile karşılaştıkları, bir meselenin şer'î hükmünü
araştırmaya koyuldukları zaman, biri teorik ve ideal, diğeri pratik ve reel iki
bakış açısına sahip olmaları kaçınılmaz hâle gelmiştir. Teorik ve ideal bakış
açısından üretilen hüküm ve çözümler "olması gerekir... olsaydı... olurdu..."
kabilinden çözümlerdir. Bunu hayata aktarmak istediğimiz zaman "olmadı, bu
sebeple de.. olmuyor" şeklinde ifade edebileceğimiz sonuçlarla karşılaşıyoruz.
Bu noktada söylenecek söz, müslümanların, dînin bütün hüküm ve kurumlarını
işleterek bünyelerinden yabancı unsurları temizlemeleri ve bunların zorlatması
sonucu ortaya konmuş zarûret hükümlerini asgarîye indirmeleri gerektiğidir.
Yukarıdaki paragrafın son cümlesinde kullandığımız "zarûret hükümleri"
tabirinden maksadımız, "fert ve toplum hâlinde müslümanların hayatlarını veya
gelişmelerini tehdit eden durumları ortadan kaldırmak için (kaldırmak
maksadıyla) geçici olarak haramın helâl olması, normal hâllerdeki bazı
yasakların kalkmasıdır. İslâm'ın bütün hâlinde işletilmediği zaman ve zeminlerde
bir bu zarûret hükümlerine, bir de "cüz'î çözümlere" başvurmak mecbûriyeti hâsıl
olmaktadır. Cüz'î çözüm, mesele ve probleme, İslâm'ın maksat ve prensiplerini
bir bütün hâlinde göz önüne almadan hüküm aramak, meseleyi kendi bünyesi ve
şartları içinde "şeklen" de olsa İslâm'a uygun bir çözüme kavuşturmaktır. İşte
borsa işlemlerini ele alırken bu "cüz'î ve şeklî çözüm" usûlünü kullanıyoruz.
Buna göre borsa, menkûl kıymetlerin tescil edilmesi, alınıp satılması,
fiyatlarının belirlenmesi, kontrolü, tasarruf ve yatırımın teşviki gibi
fonksiyonları îfâ eden bir kurumdur. Bu kurum, liberal-kapitalist sistemin bir
ürünüdür. İslâmî sistemde bunun yerini alacak olan kurumun nasıl olacağı konusu
burada bizim ilgimizin dışında kalmakta, "teorik ve bütüncü çözüm" sâhasına
girmektedir. Bizi burada ilgilendiren husus menkûl kıymetler borsasında alınıp
satılan kıymetli evrakın ve bilhassâ hisse senetleri ile tahvillerin,
müslümanlar tarafından alınıp satılmasının caiz olup olmadığıdır. Bu bakımdan
senetleri iki kısımda ele almak gerekir: Borç senedi (tahvil) ve hisse senedi.
Tahviller, faizli borç senetleri mahiyetinde oldukları için, tahvil alan şahıs,
onu çıkaran kurum ve kuruluşa faizli borç vermiş olmaktadır. İslâm'da faiz yasak
olduğuna göre, tahvil çıkarmak da, onu alıp satmak da caiz değildir, haramdır.
Haramı, helâli hesaba katanların yapacakları şey, sermaye elde edebilmek için
tahvil çıkarmak yerine hisse senedi çıkarmak, kâr ve zararda ortaklar bulmaya
çalışmaktır.
Hisse senedi, adından da anlaşıldığı üzere ait olduğu şirket, kurum ve kuluşun
bir cüz'üne (kısmına, parçasına) ortak olmanın vesikasıdır. Senedi almak ortak
olmak demektir. Tabîî ortaklık, genellikle kâr ve zararda ortaklıktır. Buna göre
müslümanın, kendi kurup işletemeyeceği, ticaretini ve üretimini yapamayacağı
nesneleri üreten, alıp satan, pazarlayan, bunlara hizmet sunan şirketlere ortak
olması caiz olmadığından, böyle şirketlerin senetlerini alıp satması da caiz
değildir. Meselâ alkollü içki üreten, alıp satan, domuz üreten, alıp satan,
faizcilik yapan, içki, fuhuş, kumar gibi İslâm'ın haram kıldığı fiilleri işleten
şirket ve kuruluşların hisse senetlerini alıp satmak, bunları pazarlamak,
reklâmlarını yapmak caiz değildir; çünkü bunların hisse senetlerini almak, bu
işleri yapmak mâhiyetindedir. Otomotiv sanâyii, beyaz eşya, inşaat, belli
titizlikler içinde yürütülen turizm, dahilî ve haricî ticaret, nakliye vb. ile
iştigal eden şirketlerin hisse senetlerini alıp satmak, satmadan muhafaza edip
kâr ve zararına ortak olmak, kâr ettikleri takdirde temettûlarından istifâde
etmek caizdir, helâldir. Genel hüküm bu olmakla beraber tartışma, soru-cevap
konusu edinilen bazı husûsların ayrıca üzerinde durmak gerekecektir:
1. Senetlerin fiyatları ile oynamak, fiyatlardaki dengesizlik ve istikrarsızlık:
Bazı şirketler ve kuruluşların hisse senetlerinin değerini aşırı şekilde
düşürmek veya yükseltmek için yapılan birtakım oyunlar ve hîleler, spekülatif
faaliyetler İslâm'ın yasakladığı aldatma, zarara sebep olma fiilleri çerçevesine
girdiği için caiz değildir. Bir müslüman borsacı bunları yapmaz. Ancak başkaları
tarafından bunlar yapılmış, belli hisse senetlerinin fiyatları inmiş veya çıkmış
ise bunları, hâlihazır piyasa fiyatları üzerinden alıp satanların bir
sorumluluğu olamaz.
Hisse senetlerine aşırı rağbet ve talep bazı zamanlarda, senedin temsil ettiği
şirket malvarlığının piyasa değeri ile, senedin piyasa değeri arasında önemli
farklılıklara sebep olmaktadır. Mesela şirketin malvarlığı satılsa bir milyar
ederken, bu şirkete ait senetler satılsa toplam milyarlarca liraya baliğ
olabilmektedir.82 Kezâ milletler arası durum ve ilişkilerin tesiri ile bir gün
içinde hisse senetleri akıl almaz inişler kaydetmekte, bunlara sermaye bağlamış
bir çok insan iflâsa gitmektedir. Bu menfî oluşumlara meydan veren âmiller
sağlıklı ve çoğu kere meşrû olmamakla beraber, bunların meydana getirdiği piyasa
şartlarında belirlenen fiyatlar ile (rayic bedel karşılığında) mezkûr senetleri
alıp satmayı yasaklamak için de elimizde bir delil mevcut değildir. (Ülü'l-emrin,
amme menfâati için müdahale selâhiyeti mahfuzdur.)
2. Şirketlerin, işletme sermayesi ihtiyacını karşılamak üzere faizli kredi
almaları:
Bu meseleye, senedi satın alanın neyi satın aldığını tayin açısından
baktığımızda bir sakınca görülmemektedir; çünkü senedi satın alan, şirketin
malvarlığının bir parçasını satın almaktadır; bu ne paradır, ne de faizdir;
maldır, sâbit ekonomik değerdir. Şer'an alınıp satılması caiz olan malı,
ekonomik değeri alıp satan kimseye "meşrû olmayan bir işi yapma" fiili isnâd
edilemez.
Aynı meseleye, senedi satmayıp, yıllık kârından faydalanma açısından
baktığımızda daha farklı bir durum karşısında kalırız: Faizli kredi kullanarak
para kazanmak ve faiz ödemek. Evet, faizli kredi kullanan bir şirketin hisse
senedini alan ve bunun yıllık kârından faydalanan şahıs, doğrudan (bizzat
kendisi) değilse de dolaylı olarak (ortak olduğu şirket yönetiminin irâdesi ile)
faizli kredi almakta, bundan gelir sağlamakta, krediyi faizi ile birlikte geri
ödemektedir. Eğer ülkede, yeteri kadar faizsiz çalışan şirket varsa, senedin
gelirinden istifade edecek olanların bunları tercih etmeleri gereklidir, cevazın
şartıdır. Şirketlerin büyük ekseriyeti faizli kredi kullanıyorlarsa, bunları
irâdesi ile önlemek -sistem gereği- senet sahibinin elinde değilse, irâdesine
tâbî bulunmuyorsa, müslümanın önünde iki seçenek vardır: Ya bu gibi şirketlerin
hisse senetlerini, temettûundan faydalanmak üzere almaktan vazgeçmek, parasını
başka şekilde değerlendirme yolları aramak, yahut da "kazancın faizden değil,
ödünç alınan anapara ile şirketin öz sermayesinden hâsıl olduğunu, aldığı kârda
faiz bulunmadığını, kendi irâdesi dışında şirketin ödediği faize râzı
olmadığını" gözönüne alarak kârını alıp faydalanmak. Bunlardan birincisi
şüphesiz ihtiyatın yoludur. İkincisine gelince: Eğer hisse senedi alım-satımını
yaygınlaştırmak, zaman içinde, faizli kredi kullanmaya bir alternatif olacaksa,
böyle bir ümit ve ihtimâl varsa, bu yolda düşünmeye değer kanâatini taşıyorum;
şüphesiz mevcût şartların zorlatması ile ve şüphesiz bir nevi zarûret hükmü
olarak. Bu takdirde krediye faiz ödendiği için bu meblağdan (faizle alınan
sermayeden) faizi aşan bir kâr -çoğu zaman- elde edilemez. Şayet edilirse bunun
hesaplanıp fukaraya verilmesi takvâ gereğidir.
82. Hükümetlerin para politikaları ve ekonomik kararları da menkûl kıymetleri
etkilemektedir.
***************************************************************
İslami Okul Okulların En Önemlisi