Ahmed B - Külliyat - 5. Sayfa
Ahmed b. Hanbel'in Usûlü
Ahmed b. Hanbel'in hadîs ilmindeki yüksek seviyesi tartışılmaz olduğu hâlde
fakih olup olmadığı, en azından kendisini takip eden birkaç asır tartışma konusu
olmuştur. Onu fıkıhçılar arasında zikretmeyen fıkıh tarihçileri ve mukayeseli
fıkıh (Hilâf) yazarları arasında İbn Cerîr (v. 505/1111), İbn Kuteybe (v.
276/889), İbn Abdilberr (v. 463/1071) gibi isimler yer almaktadır. Hanbelîlerin
sert reaksiyonlarına rağmen bu yazarları mezkûr davranışa sevkeden iki sebep
vardır:
1. Bizzat Ahmed b. Hanbel'in bir fakih olarak değil, muhaddis olarak bilinmesi
için sarfettiği gayret.
2. Kendisininki de dahil olmak üzere re'yin ve fıkhın yazılmaması konusunda
gösterdiği aşırı titizlik.
Bu sebeplere onun, fıkıh dalında bizzat kaleme aldığı veya talebesine imlâ
ettiği önemli bir eserinin bulunmayışı da eklenince ilk fıkıh tarihi ve hilâf
yazarları haklı olarak ona, fıkıhçılar arasında yer vermemişlerdir. Ancak Ahmed
b. Hanbel'i, meşhur dört fıkıh mezhebinden birinin imamı kılan, ona bu ölçüde
bir fakih payesi veren haklı, tarihi sebepler vardır:
1. Sayıları az da olsa kendisine nisbet edilen fıkıh kitapları vardır.1
2. Oğulları ve bizzat kendisinden ders alan öğrencilerinden başlayarak bunları
takip eden nesillerin ondan rivâyet ettikleri mesâil (fıkıh problemlerine ait
çözümler) onlarca cilde ulaşmaktadır.
3. İmam Ebû Yûsuf, İbn Uyeyne ve İmam Şâfi'î'den fıkıh dersleri almış, Şâfi'î
onun için "Bağdat'tan ayrıldığımda arkamda, Ahmed b. Hanbel'den daha fakih
birini bırakmadım" demiştir.
4. Hayatının sonlarına doğru, kendisinden fıkıh mesâilinin nakledilmesine ve
bunların yazılmasına izin vermiştir.
5. Nihayet dört büyük fıkıh mezhebinden birisi ona nisbet edilmiş, bu mezhebin
fıkıh ve usûl kitaplarında onun fıkıh ilmindeki önemli ve müstakil yerini
gösteren sayısız rivâyete yer verilmiştir. Ahmed b. Hanbel'in büyük bir fakih
olduğunu kabûl edenler de onun, re'y ve hadîs medreselerinden hangisine mensup
olduğu konusunda birleşememişlerdir. Burada, re'ye verilen mânânın (re'y
kavramının) ayırıcı rol oynadığı anlaşılmaktadır. Re'yi kıyas ve istidlâl
mânâsında alanlar, zâhirî olmayanların tamamını -bu meyanda Ahmed b. Hanbel'i-
re'yciler içinde zikretmişlerdir. Haber-i vâhid ve sahâbe kavli karşısında
kıyası kullananları re'yci telâkki edenler ise Ahmed b. Hanbel'i ehlu'l-hadîs
kategorisine sokmuşlardır. Bu mânâda Ahmed b. Hanbel'in re'yci olmadığı kesin
olmakla beraber, H. Laoust'un da işaret ettiği gibi, gerek hadîsleri hâdiselere
uygularken ve gerekse ilk bakışta çelişkili gözüken hadîsleri uzlaştırırken
re'yi kullandığında şüphe yoktur.
İbn Hanbel, insanların hadîsten yüz çevirip fıkha yönelecekleri, bir fakihin,
çeşitli zamanlarda, aynı konuda değişik ictihadlarda bulunacağından bunları bir
arada görenlerin zihinleri karışacağı, re'ye dayalı fıkhın, Kitâb ve Sünnet
yerine geçeceği düşünce ve korkusundan hareket ederek hem kendisinden fıkıh ve
fetvâ nakledilmesine, hem de bunların yazılmasına şiddetle karşı çıkmıştır.
Kaynaklar bu konuda, onun en yakın öğrencileri ile tartıştığını, onları fıkıh ve
re'y yerine bunların aslı olan Kitab ve Sünnet'e yönelttiğini kaydetmektedirler.
Öğrencilerinden ve onun fıkhını nakledenlerden biri olan İshâk b. Mansûr el-Kevsec'in
(v. 251/865), Horasan'da onun fıkhını rivâyet ettiğini işitince kalabalık bir
mecliste "şahit olun, ben o ictihadların tamamından rucû ettim" demiştir. Ancak
Ahmed b. Hanbel'in bu tutumu sonuna kadar devam edememiş, bilhassa Kur'ân-ı
Kerîm'in mahluk olmadığı görüşünde, işkencelere rağmen direnmesinden sonra
şöhreti yayılmış, hadîste ve sahâbe kavlinde açık cevabı bulunmayan binlerce
mesele kendisinden sorulmuş ve cevap vermek mecbûrîyetinde kalmış, bunların emin
kişiler tarafından yazılmasına da istemeyerek râzı olmuştur. Nitekim yukarıda
zikri geçen el-Kevsec, Horasan'dan gelerek rivâyet ettiği mesâili ona yeniden
arzetmiş ve tasdikini almıştır.2
Ahmed b. Hanbel'in fıkhını şifâhî veya yazılı olarak nakledenlerin başında şu
isimler zikredilmiştir: Oğlu Sâlih (v. 266/879) ve Abdullah (v. 290/903), Ahmed
b. Muhammed Ebû Bekr el-Esram (v. 260/893), Abdulmelik b. Abdulhamîd (v.
274/887), Ahmed b. Muhammed Ebû Bekr el-Mervezî (v. 275/888), Harb b. İsmâ'îl
el-Kirmânî (v. 280/893), İbrâhîm b. İshâk el-Harbî (285/898). Dağınık malzemeyi
Câmi isimli eserlerinde önce Ebû Bekr el-Mervezî, sonra da, daha büyük hacimde
Ebû Bekr Ahmed b. Muhammed el-Hallâl (v. 311/923) toplamışlardır. İbn Kayyim el-Cevziyye
Hallâl'ın eserinin yirmi cilt olduğunu bildirmektedir.3 Bu eserin bazı parçaları
zamanımıza kadar ulaşmıştır.4 Hallâl'ın eserini, kendisinden sonra Ömer b. el-Huseyn
el-Hırakî (v. 334/945) ve ¼ulâmu'l-Hallâl diye meşhur olan Abdulazîz b. Ca'fer
(v. 363/974) işlemiş, çıkarma ve ilâveler yapmışlardır. Daha sonra gelen Hanbelî
fakihler de daha ziyade bu iki müellifin eserlerinden yararlanmışlar, Hanbelî
fıkhını geliştirmişlerdir. Hanbelî müelliflerin fıkıh kitaplarında uyguladıkları
bir usûl sayesinde hangi sözün Ahmed b. Hanbel'e, hangilerinin de diğer Hanbelî
fakihlere ait olduğunu ayırmak ve anlamak mümkün olmaktadır; çünkü bu kitaplarda
"rivâyât, tenbîhât ve evcuh" ayırımı yapılmaktadır. Rivâyât, Ahmed b. Hanbel'e
ait sözler ve görüşler; tenbîhât, yine Ahmed b. Hanbel'in açıkça söylememekle
beraber işaret ettiği görüşler ve hükümler; evcuh ise, onun söylediklerine ve
usûlüne bakarak diğer Hanbelî fakihlerin çıkardıkları hükümlerdir.
Ahmed b. Hanbel'in fıkhının dayandığı kaynaklar ve kullandığı metodoloji,
yalnızca kendisinden rivâyet edilen çözümlerden çıkarılmamıştır; bunun yanında
ondan, doğrudan usûle ait rivâyetler de intikâl etmiştir.5
Onun usûlünün iyi bir hulâsasını İbn Kayyim'de buluyoruz.6 Buna göre İmam'ın
birinci kaynağı mûteber (sahîh) nasslardır. Burada "nasslar"dan maksat, Kitâb ve
Sünnet'teki ilgili metinlerdir. Ahmed b. Hanbel, işlediği fıkıh konusunda böyle
bir metin bulunca buna, hiçbir re'yi, uygulamayı (ameli), kıyâsı, sahâbe kavlini
ve -muhâlifi bilinmeyen mânâsındaki- icmâ'ı tercih etmemekte, değişmemektedir.
"Herkesin bildiği dînî hükümler (ed-darûrâtu'd-dîniyye)" dışında kalan
meselelerde icmâ iddiâsı, "bu konuda muhâlif görüşü olan birisi bilinmemektedir"
mânâsına gelir ve Ahmed'e göre muhâlifin bilinmemesi, icmâ'ın bilinmesi demek
değildir. Bu gibi iddiâlar karşısında hadîs terkedilemez. Birinci çeşit icmâda
ise, hüccet olan icmâ değil, Kitâb ve Sünnet'in nassıdır. İmâmın ikinci hüküm
kaynağı sahâbe kavlidir. Sahâbeden birisi, bir konuda belli bir hükmü açıklamış
veya fetvâ vermiş olur, diğerlerinin de buna karşı bir görüş ileri sürdükleri
bilinmezse, bu mânâdaki sahâbe kavline hiçbir re'y, kıyas ve uygulama tercih
edilemez. Bir konuda birden fazla sahâbenin, birbirine aykırı hüküm ve fetvâları
varsa, bunlar arasında Kitâb ve Sünnet'e en yakın, en uygun olanı tercih edilir.
Bu ölçüye göre tercih mümkün olmuyorsa hepsi nakledilir. Böyle bir hüküm kaynağı
da bulunamadığı takdirde sıra zayıf ve mürsel hadîse gelir. İmam'ın zayıf
hadîsten maksadı, daha sonraları "hasen" ismiyle anılan ve uydurma olması
muhtemel olmayan hadîs çeşididir. Ona göre böyle bir hadîse de kıyas tercih
edilemez. Mürsel veya zayıf (hasen) hadîs de bulunamazsa, çözüm bekleyen bir
hâdisenin hükmü kıyasa başvurularak elde edilir. Hallâl'ın, İbn Hanbel'den
naklettiği, "kıyas ancak zarûret hâlinde kullanılır" sözü, daha önce zikredilen
delillerin bulunmaması hâlinde kullanılır şeklinde anlaşılmıştır. İbn Bedrân'ın
tesbitine göre Ahmed b. Hanbel istıshâb, istihsân, mesâlih ve seddu'z-zerî'a
delillerini de kullanmıştır.7 İstıshâb, nassların genel mânâsından anlaşılan
hükümlerin, değiştiren özel bir nass bulunmadıkça hâlde ve gelecekte
varsayılması, devam etmesidir. Nassların genel hükümlerine göre her şey insanlar
için yaratılmıştır; şu hâlde yasaklayan bir nass bulunmadıkça eşyada aslolan
ibâhadır (her şey mubahtır). Nassların genel hükmüne göre ibâdet koyan
Allah'tır, O bir ibâdeti buyurmadıkça yükümlülük sözkonusu değildir; meselâ
altıncı bir vakitte namaz farz olamaz. İstihsân, kıyası, daha kuvvetli bir delil
sebebiyle terketmek ve bu delile göre hükmetmektir. Kıyasa göre teyemmüm abdest
gibidir, bozuluncaya kadar onunla namaz kılınır. Ahmed b. Hanbel istihsâna
dayanarak her vakit için yeniden teyemmüm edilir demiştir. O'nun, Mushaf'ı
satmak caiz değildir, fakat satın almak caizdir hükmü de istihsana
dayanmaktadır. Mesâlihten maksat, dînin itibâr edip etmediği bilinmeyen, bu
konuda bir delili (şahidi) bulunmayan faydalı nesne ve davranıştır ki, "el-mesâlihu'l-mursele"
diye bilinmektedir. İbn Hanbel sahâbe uygulamasına bakarak bu kaynağı da
kullanmıştır. Halkı, dînin hedeflediği amaca ulaştırmak için alınan tedbirler
mânâsındaki es-siyâsetu'ş-şer'iyye, Hanbelîlerde çokça kullanılmış ve mesâlih
prensibine dayandırılmıştır. Ahmed b. Hanbel'in, "fayda mutâlâa olunduğu
takdirde câsus ve bid'atının propagandasını yapan bid'atçi katledilebilir",
"barınacak yeri bulunmayan kimse, meskeninde boş ve uygun yeri bulunan kimsenin
mülk meskenine oturabilir", "başka çare yoksa ipek elde edebilmek için böcekleri
öldürülür" gibi fetvâları siyâset ve mesâlih kaynağına dayalı örneklerdir.8
Seddu'z-zerî'a, şekil bakımından kitabına uygun bulunan tasarrufların, meşrû
olmayan maksatlara ulaştırıcı olması göz önüne alınarak iptal edilmesi, geçersiz
sayılmasıdır. Ahmed b. Hanbel'in, damping yapan kişilerden mal satın alınmasını,
anarşi dönemlerinde silâh satılmasını caiz görmeyen fetvâları bu esasa dayandığı
gibi, genellikle Hanbelîlerin kanuna karşı hîle konusundaki yaklaşımları aynı
temelden kaynaklanmaktadır.
Ahmed b. Hanbel'in usûl, ictihad ve fetvâlarının ışığında, çoğu müstakil veya
mezhebde müctehid olan talebe ve tâbilerinin geliştirdiği Hanbelî fıkhının
ayırıcı vasıflarını şöylece sıralamak mümkündür: Ahmed b. Hanbel'in fıkhı re'y
ve kıyastan çok âsâra (âyet, hadîs, sahâbe kavline) dayanmaktadır. Kendisine
sorulan fıkıh meselelerinin büyük bir kısmına "bana ulaşan filân hadîse, filân
habere göre" diye cevap vermiştir.9 İmam Ebû Hanîfe ve Şâfiî, henüz ortaya
çıkmamış fıkıh problemlerini tasavvur (takdir) ederek bunlara cevap
hazırladıkları hâlde, Ahmed b. Hanbel ancak fiilen ortaya çıkmış problemler
üzerine eğilmiş, bunların çözümü için ictihad etmiştir. Yaygın şöhreti sebebiyle
Horasan, İran, Irak, Suriye, Hicaz gibi bölgelerden kendisine sayısız problem
gelmiş, bu sebeple cevap verdiği fıkıh problemi sayısı, tasavvura dayalı
problemlerden az olmamış, ayrıca bu tutumu onun fıkhına canlılık ve
uygulanabilirlik vasıflarını getirmiştir. Âsâra dayalı bir fıkhın değişen ve
gelişen toplum hayatına ayak uyduramıyacağı, geride kalacağı düşünülebilir.
Halbuki İmam İbn Hanbel âsâr ile istishâb metodunu birlikte kullanıp kendine
göre yorumlamak sûretiyle ibâdet ve muâmelâtı (hukuk, ekonomi, politika...
sâhasını) birbirinden ayırmış, birincisine darlık, ikincisine genişlik ve
yumuşaklık getirmiştir. Ona göre Allah, müşrikleri iki sebeple kınamıştır:
a) O'nun haram kılmadığı şeyleri haram kılmaları,
b) O'nun koymadığı usûller ile O'na kulluk etmeye kalkışmaları.
Şu hâlde "Allah'ın koyduğu ibâdetler dışında ibâdet yoktur, yasaktır", bu
noktada darlık vardır ve bu sayede bid'atlerin kapısı kapanmaktadır. "Allah'ın
yasaklamadığı muâmele ise serbesttir", bu sâhada da genişlik ve esneklik vardır.
Diğer bazı müctehidler kıyas ve kâidelerine bağlı kalarak muâmele, şart ve akit
sâhasını daraltırken; İbn Hanbel, kâide ve kıyası değil, nassları sınırlayıcı
telâkki ettiği için, bunların yasaklamadığı akit, şart ve muâmele şekillerini
mûteber saymış, en geniş akit ve şart hürriyeti onun mezhebinde ortaya
çıkmıştır. Nasslarla çelişmediği müddetçe maslâhatı da değerlendiren, faydalıyı
elde etme, zararlıyı ortadan kaldırma sonucu doğuran tasarruflara meşrûiyet
tanıyan İbn Hanbel, bu prensibi ile de fıkhına hayatiyet sağlamıştır. İmam Şâfiî
ve Hanefîler, irâde nazariyesini ve akitlerin tefsirinde objektif nazariyeyi
benimsemişler; dışa vuran söz ve davranışlardan hareket etmişler, sebep ve
saiklere önem vermemişlerdir. Ahmed b. Hanbel ise seddü'z-zerî'a prensibini
geliştirerek sübjektif nazariyesine temel kılmış, dışa vuran söz ve davranışlar
yanında, kişilerin maksatlarını, hukûkî tasarrufların sonuçlarını göz önüne
almış, şekli kitaba uygun bulunan hukûkî tasarrufları, meşrû olmayan saik ve
sonuçlarını gözönüne alarak iptal etmiştir. Ona göre, meşrû yollarla ancak meşrû
sonuçlara gidilebilir, meşrû olmayan sonuca ulaştıran yolları meşrû saymak
mümkün ve caiz değildir.10
Kaynaklar:
Eİ, Ahmed b. Hanbel mad.; Ahmed b. Hanbel, Kitâbu's-salât, Kahire, 1323;
Abdurrahmân b. el-Cezvî (v. 597/1200), Menâkıbu'l-İmam Ahmed b. Hanbel, Beyrut,
1977; Muhammed b. Ebî-Ya'lâ (v. 526/1131), Tabakâtu'l-hanâbile, Kahire, 1952;
İbn es-Sübkî Abdulvehhâb b. Alî (v. 771/1369), Tabakâtu'ş-şâfi'iyyeti'l-kubrâ,
C. II, Kahire, 1964; Muhammed b. el-Hasen el-Hacevî, el-Fikru's-sâmî fî târîhi'l-fıkhi'l-İslâmî,
C. II, Medîne, 1977, s. 25 vd.; Alî Hasen Abdulkadir, Nazra âmme fî târîhi'l-İslâmî,
Kahire, 1965, s. 223, 287 vd.; Ahmed Emîn, Duhâ'l-İslâm, C. II, Kahire, 1961, s.
234; H. Karaman, İslâm Hukuk Tarihi, İst. 1989, s. 185, 190, 206-208, 211, 215.
1. Kitâbu's-salât bunların en meşhurudur; Kahire, 1323.
2. Abdurrahman, b. Muhammed el-Uleymî (v. 928/1522), el-Menhecu'l-Ahmed...,
Beyrut, 1983, c. I, s. 191, 250.
3. İ'lâm, Kahire, 1955, c. I, s. 28.
4. Prof. Sezgin, GAS, terc. el-Hicâzî, c. I/3, s. 225, 233.
5. İcmâ, kıyâs, sahâbe fetvâsı, mürsel hadîs konularında bazı örnekler için bkz.
İbn Bedrân ed-Dimaşkî, el-Medhal, tab'u'l-Münîriyye, Mısır, ts., s. 42-43.
6. İ'lâm, c. I, s. 29-33.
7. Medhal, s. 133 vd.
8. İbn Kayyim, et-Turûku'l-hükmiyye, Mısır, 1317, s. 13, 227, 239.
9. Uleymî, el-Menhec, c. I, s. 193.
10. İbn Kayyim, İ'lâm, C, I, s. 344 vd.; c. III, s. 111 vd.; M. Ebû-Zehra, İbn
Hanbel, Kahire, 1947, s. 199-204.
*****************************************
Şî'a'da Fıkıh
Usûlü ve Şer'î Deliller
Giriş:
Günümüze kadar yaşayan, fürû'u ve usûlü ile işlenmiş ve uygulanmakta olan bir
fıkha sahip bulunan üç şî'a mezhebi vardır: Ca'feriyye, Zeydiyye, İsmâîliyye.
Hem mensuplarının sayısı, hem de fıkıhlarının ilmî bakımdan işlenmişlik ve
gelişmişliği ölçü olarak alındığında da sıralama yukarıdaki gibi olacaktır. Bu
sebeple tebliğimizde Ca'feriyye mezhebi esas alınacak, diğer iki mezhebin farklı
görüş ve hükümlerine yeri geldikçe işaret edilecektir.
Fıkıh usûlü ve hüküm delilleri bakımından Ca'feriyye mezhebi incelenirken bu
mezheb içinde tarih ve kültürel şartlar dahilinde oluşmuş bulunan iki yöneliş ve
yaklaşım grubunu gözönüne alma zarûreti vardır: Usûlîler ve Ahbârîler. Çünkü bu
iki grubun delil anlayışları ve delillerden hareket ederek hükme varma usûlleri
birbirinden oldukça farklı bulunmaktadır. Fıkıh usûlünü kuran, işleten ve
geliştiren grup Usûlîler olduğu için tebliğde bunların görüş ve açıklamaları
üzerinden yürünecek, Ahbârîlerin farklı düşüncelerine de gerektikçe yer
verilecektir. Şiî-Ca'ferî mezhebinde ve usûlünde bu gruplaşma önemli ve etkili
olduğu için mezhebin tarihi içinde gruplaşmanın nasıl meydana geldiğini, ne
ifade ettiğini ve nasıl bir gelişme gösterdiğini, önemli mensuplarını ve
bunların eserlerini -özet hâlinde de olsa- sunma zarûretini hissediyoruz.
Ca'ferî fıkıh tarihi, imamların gaybetinden önce ve sonrası, yahut Tûsî, Hillî
gibi büyük fıkıhçılardan önce ve sonrası göz önüne alınarak "mütekaddimûn:
öncelikler, müteahhirûn: sonrakiler" şeklinde dönemlere ayrılmıştır. Fıkhın
tarihî seyrini ve dönemeçlerini vermesi bakımından metodolojide meydana gelen
önemli değişmeleri göz önüne almak daha uygun olsa gerektir. Buna göre de
Ca'ferî fıkhı sekiz devreye ayrılmıştır:11
1. İmamın gaybûbetinden önce:
Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanından başlayarak hicrî 260. yıla kadar süren bu
devrede, "fıkhın doğrudan âyet ve hadîslere, başka bir ifade ile rivâyete dayalı
bulunduğu" şeklindeki yaygın kanâatin aksine, ictihad ve istidlâl fıkhına da yer
verilmiştir. En eski Şiî kaynaklarda yer alan rivâyetler12 imamların bunu teşvik
ettiklerini ifade etmektedir. Bu rivâyetler arasında "Bizim işimiz fıkhın temel
kâidelerini, prensiplerini vermektir; bunlardan gereken cüz'î cevapları çıkarmak
ise sizin (imamlara tâbî olan müctehidlerin) işidir" cümlesi doğrudan imamlara
nisbet edilmektedir. Fıkhın hadîsten ayrılarak tedvin edilmesine de bu dönemde,
2. asrın sonlarında başlanmıştı. Aynı devrede re'y ve kıyâsa karşı çıkan, fıkhın
doğrudan rivâyetlere dayanması gerektiğini savunan ve bunu uygulayan Şiî
fıkıhçılar da bulunmuş, bunlar da kendi tezlerini yine mezkûr kaynaklara
dayandırmışlardır. Tabâtabâî'nin incelemesinden çıkan neticeye göre, bu ikinci
yaklaşım, imamların karşı çıktıkları re'y ve kıyâs ile teşvik ettikleri ve
örneklerini verdikleri ictihad ve istidlâli birbirine karıştırmaktan
kaynaklanmıştır. Karşı çıkılan, imamlara göre mûteber olmayan re'y ictihadıdır
ve Sünnîlerin uyguladıkları kıyastır (temsîl, analoji). Teşvik edilen ictihad ve
istidlâl ise mantıkî kıyastır; tümdengelim (dedüksiyon) ve kapsam araştırması
yoluyla hükme varmaktır.
Durum ne olursa olsun, bu iki farklı yaklaşımı, sonradan Usûlî-Ahbârî
isimleriyle anılacak olan grupların ilk devir örnekleri olarak değerlendirmek
mümkündür.
2. İlk gaybûbet (kayıplık) dönemi:
Gaybet-i suğrâ dönemi (hicrî 260-329 yılları arası) içinde ve dördüncü asrın
sonlarına kadar Şiî fıkhında üç farklı faaliyet görülmektedir:
a) Hadîsçiler (ehlü'l-hadîs): Daha önceki asrın kıyas ve istidlâle karşı çıkan
grubunun bir devamı sayılabilecek olan hadîsçiler bu tavrı devam ettirmişler,
mezhebi takviye için bile olsa aklî-kelâmî istidlâl ve isbat usûlünü de
kullanmamış, bunu yapanlara soğuk bakmışlardır.
Bu mektebin mensuplarını, hadîsi kullanma bakımından iki iç gruba ayırmak
gerekir:
aa) Birinci grup rivâyetleri, râvilerin ahlâkî ve psikolojik durumlarına göre
tenkit etmiş, her rivâyeti kabûl etmemiş, fıkıhla ilgili hadîsleri titizlikle
toplamış ve en azından delillerin farklı hükümler getirdiği noktalarda bazı usûl
kâidelerine temas etmişlerdir. Bununla beraber fıkhı hadîsten ayırmamış, ayrı
fıkıh kitapları yazmamışlardır; hadîsleri bazen senetli, bazen de senetsiz
olarak konularına göre toplayıp kitaplaştırmışlardır. Muhammed b. Ya'kub Küleynî
(v. 329/940), Muhammed b. Hasen b. Ahmed b. Velîd (v. 343/954) ve Muhammed b.
Alî b. Hâbeveyh Kummî es-Sadûk (v. 381/991) bu grubun örnekleridir.
ab) İkinci grup fıkıh usûlü ve hadîs tenkidi ilimlerinden tamamen habersiz,
yahut bunlara karşı ilgisiz olarak ellerine geçen bütün rivâyetleri toplamış ve
fıkhı bunlardan ibâret bilmişlerdir. Ebu'l-Huseyn en-Nâşî, Abdullah b. Vasîf (v.
366/976) gibi temsilcileri bulunan bu hadîsçiler grubunun, sonraki fıkıh
kitaplarında pek isimlerine rastlanmamaktadır; birinci grubun görüşlerine ise
itibâr edilmiş ve fıkıh kitaplarında nakledilmiştir.
Hadîsçiler bu dönemde giderek duruma hakim olmuşlar, usûl ve istidlâl fıkhı
mağlub olmuş, o devrin en önemli Şiî merkezi olan Kum fıkıhçıları hadîsçilerin
metodunu benimsemişler, her nevi istidlâl, ictihad ve akla dayalı tefekküre
karşı çıkmışlardır.
Sonraki dönemlerde bu hadîsçiler mektebi "mukallide, haşviye, ashâbu'l-hadîs ve
ahbâriyye" isimleriyle de anılacaktır.
b) Kadîmeyn (ilklerden ikisi): Üçüncü asrın ikinci yarısı ile dördüncü asrın
önemli bir kısmında fıkıh çevresinde hadîsçilerin hâkimiyeti sürerken, birinci
dönemin ictihad ve istidlâl fıkhına canlılık kazandıran, fıkhı hadîsten ayırarak
tedvîn eden ve Kur'ân âyetleri ile hadîslere dayansa bile aklî istidlâl metodunu
kullanarak hüküm çıkaran iki önemli fıkıh âlimi ortaya çıkmış ve bu ortak
vasıflarından dolayı "kadîmeyn" şeklinde anılmışlardır:
1. Dördüncü ve beşinci asrın en önemli fıkıh kaynakları arasında bulunan el-Mütemessik
bi-habli-âli'r-Rasûl isimli kitabın müellifi Hasen b. Alî b. Ebî-Ukayl el-Hazzâ.
2. "Tehzîbu'ş-şî'a li-ahkâmi'ş-şerî'a" ve "el-Ahmedî fi'l-fıkhı'l-Muhammedî"
isimli eserlerin müellifi, dördüncü asır ortalarının fakihi Muhammed b. Ahmed b.
Cüneyd el-İskâfî.
İbn Ebî-Ukayl, İbnu'l-Cüneyd'den biraz daha önce yaşamış olmasına rağmen, bundan
sonra gelecek olan (üçüncü dönemi teşkil eden) kelâmcılar okulundan sayılmıştır.
O da, kelâmcı-fıkıhçılar gibi Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet kaynağından çıkarılan
genel hükümler ve prensipleri esas almış, bu prensiplere ters düşen ve istisnâ
teşkil eden haber-i vâhide itibâr etmemiş, ancak mütevâtir ve meşhur rivâyetleri
delil olarak kullanmıştır. Bu fakihin ictihadları ve görüşleri kendisinden sonra
da kabûl görmüş ve kaynaklarda sıkça nakledilmiştir.
İbnu'l-Cüneyd de kelâmcılar okuluna mensup bulunmakla beraber, kat'î olmayan
mezheb hadîslerini kabûl ettiği, bunlar üzerine hüküm bina eylediği için fıkıhta
hadîsçi okula mensup sayılmıştır. Ancak illeti açık ve kesin olarak bilinen
hükümlerde kıyâsı caiz gördüğü ve hadîslerin zâhirine göre hüküm yanında -yine
nasslara dayanan- genel hüküm ve prensiplerden hareketle hüküm üretme yolunu
tuttuğu için içlerinde öğrencisi Müfîd'in de bulunduğu birçok fıkıhçı tarafından
sert tenkitlere marûz kalmış, yıldızının parlayabilmesi için altıncı ve yedinci
asırları beklemek gerekmiştir.
c) Orta yolcular: Bunlar, yukarıda zikredilen iki grubun ortasında yer almışlar,
hadîs metinlerinden bağımsız, ince hukûkî tahlillere dayalı bir fıkıh metoduna
sahip bulunmamakla beraber, hadîsçilerin körükörüne rivâyetlere bağlı fıkıh
usûllerini de benimsememişler, fıkıhta aklî istidlâl ve ictihadın gerekli
bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Alî b. Bâbeveyh el-Kummî (v. 329/941), Muhammed
b. Ahmed es-Sâbûnî (dördüncü asrın ilk yarısı), Ca'fer b. Muhammed b. Kavleveyh
el-Kummî (v. 369/979) ve Muhammed b. Ahmed el-Kummî (v. 368/978) bu grubun
önemli sîmâlarıdır.
3. Kelâmcılar okulu:
Dördüncü asrın sonlarına kadar Şiî fıkhında hâkim bulunan hadîsçiler yeni ve
güçlü bir kelâmcı okul neslinin yetişmesi, bunların hadîsçilere karşı
giriştikleri sert ve amansız mücâdele sonunda giderek zayıflamış, hattâ büyük
ölçüde tarihe karışmışlardır.
Bu mücadelenin başında Şeyh Müfîd diye bilinen Muhammed b. Muhammed el-Bağdâdî
(v. 413/1022) vardır. Müfîd, İskâfî, İbn Bâbeveyh, İbn Vasîf, İbn Dâvûd el-Kummî
gibi önceki nesillerin ve mekteblerin temsilcilerine öğrencilik etmiş, gerekli
bilgi birikimini sağlamıştır. Hadîsçilerin taassubunu ve dar çemberini kıracak
başka bir yol bulamadığı için onların, Peygamber ve imamlar hakkında (onların
yanılmalarının, unutmalarının mümkün olmaması gibi) aşırı itikâtları "mezhebde
aşırılık" sayan düşüncelerini istismar etmiş, âvama hoş görünmeyen bu
düşüncelere hücum ederek onları yıpratmıştır. Bu maksatla kaleme aldığı birçok
risâlesi arasında birisinin "Mikbâsu'l-envâr fi'r-raddi alâ ehli'l-ahbâr" adını
taşıması ilgi çekicidir.
Bu okulun ikinci önemli şahsı, Müfîd'in öğrencisi eş-Şerîf el-Murtazâ Alî b. el-Huseyn
el-Mûsevî'dir (v.436/1044). Şerîf, birçok eserinde ve özellikle Cevâbâtu'l-mesâili'l-Mavsılıyye
es-Sâlise, Risâle fi'r-raddi alâ ashâbi'l-aded, Risâle fî ibtâli'l-amel bi-ahbâri'l-âhâd13
isimli risâlelerinde Ahbârîlere şiddetle hücum ve Şeyh Sadûk dışındakileri
sapıklıkla ittiham etmiştir. İbn Ebî-Ukayl çizgisinde yürüyen Müfîd ve Şerîf
Murtazâ'nın gayretlerinin sonucu olarak beşinci asrın birinci yarısında Ehl-i
Hadîs ve Ahbârî diye bilinen okul etki sâhasından tamamen çekilmiştir. Bunların
karşısındaki okul ise eski kaynaklarda Mûtezile ve kelâmiyye, daha sonraki
kaynaklarda ise Usûliyye adıyla anılmıştır. Mücâdele Ahbârîlerin yenilmesi ile
sonuçlanmış bulunmakla beraber bunlar da karşı tarafı kısmen etkilemiş, bu etki,
birinci dönemin Fadl b. Şâzân (v. 260/874) gibi kelâmcıları ile sonraki dönem
kelâmcıları arasındaki bazı farklarda kendini göstermiştir.
Dönemin üçüncü önemli şahsı Takıyyuddîn b. Necmuddîn Halebî'dir. (v. 447/1055).
el-Kâfî fi'l-fıkh'ın yazarı bulunan Halebî aynı zamanda Şerîf'in ileri gelen
öğrencilerinden biridir.
Müfîd, Şerîf ve el-Halebî döneme damgasını vuran özgün görüş ve eserlerin
sahibidirler, aynı dönemde yetişen ve çoğu bu üç âlimin talebesi olan diğer
fıkıhçılar daha ziyade şerhçi ve hâşiyeci olarak faâliyet göstermişlerdir.
Yukarıda da işaret edildiği üzere bu dönem usûlcüleri Kur'ân-ı Kerîm ve mezhebce
kabûl görmüş sağlam kaynaklı hadîslere, bunlardan çıkardıkları genel hüküm ve
prensiplere dayanmakta, bunlardan fer'î hükümler çıkarmaktadırlar. İmamlardan
nakledilen ve senedi sağlam olmayan (yani bir iki râvinin rivâyeti ile gelmiş
bulunan) hadîslere itibâr etmemektedirler, bunun yerine Şiî âlimlerin (müctehidlerin)
ihtilâfsız benimsemedikleri görüşleri "amelü't-tâife, icmâ" isimleriyle alıp
benimseme yoluna gitmişlerdir.
4. Şeyhu't-tâife okulu:
Şeyhu't-tâife (Şiîlerin üstâdı ve rehberi) unvânı ile anılan Muhammed b. el-Hasen
Tûsî (v. 460/1068) dördüncü fıkıh döneminin âbide şahsiyetidir. Tûsî, usûlcü
okulun ictihad ve istidlâl yolu ile hadîsçi-haberci okulun haber-i vâhidle amel
prensiplerini almış, ikincisine -hadîsin sıhhatine katkıda bulunan- bazı
unsurlar katarak bu iki farklı yaklaşımı uzlaştırmış ve bu sistem çerçevesinde
yeni bir Şiî fıkhı çığırı açmıştır. Onun sayısız eserleri arasında, el-Mebsût
bir fıkıh meselesinin çeşitli boyutlarını ve çözüm yollarını gösteren "tefrîî
fıkıh"; el-Hilâf, Şiî ve Sünnî fıkıh mekteplerinin görüş ve ictihadlarını ihtivâ
eden "tatbiki fıkıh, yahut mukayeseli fıkıh" nevilerinin en güzel örnekleri
arasındadır. Tûsî en-Nihâye isimli eserini Şiî usûle dayalı sünnet fıkhına
tahsis etmiş, Tehzibu'l-ahkâm ve el-İstibsâr isimli iki önemli ve büyük
kitabında ise zengin rivâyet malzemesini (Şiî kaynaklı hadîsleri) toplayıp
düzenlemiş, özellikle sonuncu eserinde hadîsler arasındaki çelişkileri gidermeye
ve açıklamaya gayret etmiştir. Uddetu'l-usûl isimli kitabı, usûlün bütün
bahislerini sistemli bir şekilde ele aldığı, bu arada kendi çığırını ve usûlünü
açıkladığı önemli bir usûl kitabıdır.14 Tûsî bilhassa Mebsût ve Hilâf isimli
eserlerine, Sünnî fıkıh kitaplarından önemli unsurlar aktarmış, bu yüzden Şiî
fıkhın çehresinde önemli bir değişiklik meydana gelmiştir. Ancak Şiî ve Sünnî
fıkıh mezhebleri arasındaki usûl ve fürû farkları yüzünden bu iktibaslar tam
olarak yerine oturmamıştır; bu bakımdan kitaplarında bir dağınıklık ve
düzensizlik gözükmektedir. Alınan unsurları kısmen ayıklama, kısmen uzlaştırma
ve düzeni sağlama işi ileride gelecek olan Muhakkık ve Allâme Hillî'lere
kalmıştır.
Ebû Ca'fer Tûsî'nin okulunun etkisi, bir başka ifade ile devri üç asır sürmüş ve
bu asırlarda yetişen fıkıhçılar, takip ettikleri yol ve yöntem bakımından, üç
gruba ayrılmışlardır:
a) Şeyh'in tâbileri:
"Mukallidler" diye de anılan bu fıkıhçılar yeni bir şey yapmamış, yalnızca
Şeyh'in yazdıklarını okumuş, açıklamış ve bunlara göre fetvâ vermişlerdir. En-Nihâye
isimli eseri şerheden oğlu el-Hasen b. Muhammed et-Tûsî ile el-Muntehab fî
mesâili'l-hilâf isimli eserin yazarı Emînu'l-İslâm Fadl b. el-Hasen et-Tabersî
(v. 548/1153) bunlar arasındadır.
b) Tenkitçiler:
Altıncı asrın ikinci yarısında ortaya çıkan fıkıhçılar bilhassa haber-i vâhidin
bir delil olarak kabûl edilmesi konusunda Şeyh'i tenkit etmiş ve bu konuda daha
önceki usûlcülerin düşüncelerini müdâfaa etmişlerdir. Tenkitçilerin en sert
olanı Muhammed b. İdrîs el-Hillî'dir (v. 598/1202). Aynı zamanda iyi bir
edebiyatçı olan ve bu özelliğini es-Serâir isimli fıkıh kitabına da yansıtan İbn
İdrîs, tenkitlerinde çok sert davrandığı ve bazen sınırı aştığı için -sonraları-
tenkit edilmiş ve bu yüzden fazla tutulmamış olmakla beraber, Tûsî bağlılığını
sarsıp fıkıhta tenkit ve gelişme yolunu açtığı için vazifesini yapmış
sayılmaktadır.
c) Muhakkık Hillî ve Allâme Hillî:
Şerâ'iu'l-İslâm, el-Mu'teber, el-Muhtasaru'n-nâfi', Nüketu'n-nihâye, el-Me'âric
(Usûlu'l-fıkh) gibi eserlerin müellifi olup Muhakkık Hillî diye anılan Ebu'l-Kasim
Necmuddîn Ca'fer b. el-Hasen el-Hillî (v. 676/1277) Şeyh Tûsî'yi takip eden
fıkıhçıların üçüncü halkasının iki önemli şahsından biridir ve Şeyh Tûsî'ye,
dolayısıyle Şî'a fıkhına iki önemli hizmet îfâ etmiştir:
aa) Tûsî'nin eserlerinin muhtaç bulunduğu sistemleştirme, bütünleştirme ve
ayıklama hizmeti. Muhakkık eserlerinde bunu hakkıyle başarmış, Şeyh'in Sünnî
fıkıhtan aldığı unsurları Şiî fıkhı ile kaynaştırmıştır.
ab) İbn İdrîs vb.lerinin sert tenkitleriyle sarsılan Şeyh'in itibârını iâde etme
hizmeti. Muhakkık bunu da yerine getirmiş, ölçüsüz tenkitlere sert bir şekilde
mukabelede bulunmuştur.
Muhakkık Hillî'nin öğrencisi olup Allâme Hillî nâmı ile anılan el-Hasen b. Yûsuf
b. el-Mutahhar el-Hillî (v. 726/1326), Muhtelifu'ş-şî'a, Tezkiratu'l-fukahâ,
Kavâ'idu'l-ahkâm, Tahrîr-u'l-ahkâmi'ş-şer'iyye, Nihâyetu'l-ihkâm ve telhîsu'l-merâm,
fıkıh usûlünde Mebâdiu'l-vüsûl ilâ ilmi'l-usûl gibi eserlerinde Şeyh Tûsî ve
Muhakkık Hillî'nin yollarından yürümüş, fıkhı genişletmiş, açıklamış,
delillendirmiş, tartışmış ve anlaşılır hâle getirmeye çalışmıştır. Allâme'nin
özelliği iki noktada kendini göstermektedir:
aa) İyi bildiği Sünnî fıkhından da istifâde ederek muâmelât sâhasında Şiî
fıkhını geliştirmesi ve tamamlaması.
ab) Matematiğe yakın ilgisi ve âşinalığı sebebiyle ilgili bahislerde ve
konularda fıkha matematiği sokmuş bulunması.
Muhakkık ve Allâme'nin gayretleriyle Tûsî okulu, yedinci asrın ikinci yarısı ile
sekizinci asrın ilk yarısında kemâlinin zirvesine ulaşmış ve çağın hâkim fıkhı
olmuştur.
5. Şehîd-i evvel okulu:
Yerinde işâret edildiği üzere fıkhın hadîslerden ayrılarak kitaplaştırılması işi
ikinci dönemde gerçekleşmiş, ancak bu ilk fıkıh kitapları büyük hadîs
mecmuâlarının tertip ve rehberliğinde meydana getirilmiş; yani Şiî rivâyet
kaynaklarına dayanmıştı. Tûsî'nin en-Nihâye'si de bu metodla kaleme alınmış bir
kitaptı. Ancak onun el-Mebsût ve el-Hilâf'ta Sünnî kaynaklara uzanarak bunların
muhtevâsını Şiî fıkhına aktarması ve mukayeseler yapması fıkhın yönünü, fıkıh
kitaplarının şekil ve muhtevâsını değiştirmişti. Tûsî okulunun hâkim olduğu üç
asır boyunca bu usûlde önemli bir değişiklik görülmedi. İlk olarak Muhakkık
Hillî'nin öğrencilerinden Ebû Muhammed el-Hasen b. Ebî Tâlib (İbn Ebî Zeyneb),
Keşfu'r-rumûz isimli eserinde ve Allâme Hillî'nin oğlu Muhammed b. Hasen (Fahru'l-muhakkıkıyn),
İdâhu'l-fevâid isimli eserinde Tûsî okulunun telîf usûlünden ayrılarak Sünnî
fukahânın görüşlerini nakletmeyi terkettiler ve bunların yerine Şiî fukahânın
görüş ve ictihadlarını kaydetmekle yetindiler. Esasen Şiî fukahânın, Sünnî
fıkıhtan yaptığı iktibasların amacı, bunları ölçü ve örnek alarak Şî'a fıkhını
(hadîsten müstakil, ayrı bir ilim dalı olarak ictihad fıkhını) ortaya koymaktı.
Şehîd-i Evvel Şemsüddîn Muhammed b. Mekkî el-Âmilî (v. 786/1384) işte bu işi
yaparak yeni bir fıkıh döneminin müjdecisi oldu. Şehîd-i Evvel bilhassa el-Kavâ'id
ve'l-fevâid isimli eserinde, Sünnî fıkhı devreye sokmadan, alternatif Şiî
fıkhını ortaya koydu. İçlerinde İkinci Şehit Zeynuddîn b. Alî Âmilî'nin (v.
966/1559) de bulunduğu birçok takipçisi birbuçuk asır Şehîd-i Evvel'in
geliştirdiği fıkha ve usûle bağlı kaldılar, daha ziyade onun eserleri üzerine
açıklayıcı kitaplar yazdılar.
6. Safevî devri (907-1145/1501-1732):
İki asır kadar süren bu dönem, arka arkaya gelen, fakat devam eden etkileri ve
faaliyetleri bakımından yanyana gibi düşünülmesi mümkün bulunan üç ayrı hareket
tarafından temsil edilmektedir:
a) Muhakkık Kerekî Okulu:
Hillî'den sonra İkinci Muhakkık olarak anılan Alî b. el-Hüseyn el-Kerekî'nin (v.
940/1533) kurduğu okul ve temsil ettiği fıkıh, daha öncekilerden iki özelliği
ile ayrılmaktadır:
aa) Fıkhın sağlam temellere oturtulması, her bahis, her mesele için sağlam,
güçlü deliller bulunması, hükümlerin bu delillere bağlanması; daha önceki
dönemlerde bu iş, bu güçte ve sağlamlıkta yapılamamıştır.
ab) Fıkhın muhtevâsına, hükûmetin değişmesi ve Şî'a'nın İran'da güçlenmesi
sebebiyle yeni konuların girmesi. Kerekî, Câmi'u'l-mekâsıd, Ta'lîku'l-irşâd,
Fevâidu'ş-şerâi' gibi eserlerinde, siyâsî ve sosyal değişimin getirdiği "fâkihin
belirlenmesi, ictihadı, selâhiyeti, cuma namazı, vergi" gibi konuları ele almış
ve hükme bağlamaya çalışmıştır. Dönemin sonuna kadar ona bağlı bulunan
fıkıhçılar da aynı yolu takip etmişlerdir.
b) Mukaddis Erdebîlî Okulu:
Bu okul, Mecma'u'l-fevâid, el-Burhân, Zubdetu'l-beyân gibi eserlerin müellifi
bulunan Ahmed b. Muhammed Erdebîlî'ye bağlıdır (v. 993/1585). Erdebîlî'nin
özelliği, usûlcülerin yolunda hür ve cesur adımlarla yürümektir. Usûlcülerin
metodunda önemli bir değişiklik yapmamakla beraber ictihadlarında kimseye bağlı
kalmamış, öncekilerin aynı konuda ne dediklerine bakmaksızın ictihad ve
istidlâllerde bulunmuştur.
Onun mektebine bağlı olanlar arasında Medâriku'l-ahkâm müellifi Muhammed b. Alî
Musevî el-Âmilî (v. 1009/1600), Kifâyetu'l-ahkâm, Zehîratu'l-me'ad yazarı
Muhammed Bakır b. Muhammed Sebzvârî (v. 1090/1679) gibi önemli fıkıhçılar
vardır.
c) Ahbârîler Okulu:
Dördüncü asrın sonu ile beşinci asrın başlarında kelâmcı okula mensup âlimlerin
tenkitleri ve hücûmları karşısında etkilerini kaybeden, yalnızca şurada burada,
kendi hâlinde yaşayan bazı temsilcileri kalmış bulunan Ahbârîler bu dönemde, el-Fevâidu'l-medeniyye
kitabının müellifi Muhammed Emîn el-Esterâbâdî sâyesinde bir kere daha
dirildiler. Esterâbâdî'den önce bazı âlimlerin hadîse yönelerek yeni bazı
mecmûalar meydana getirmeleri, usûlcü âlimleri tenkit etmeleri yeni dönemi
hazırlamış oldu. Esterâbâdî ve mensupları, ilk Ahbârî -Usûlî çekişmesi
şiddetinde ve Ahbârîler lehinde bir mücâdele bayrağı açtılar. Bir şer'î delil
olarak akla, aklî istidlâlin dayanağı olarak Aristo mantığına hücum ettiler. Şiî
kaynaklarda rivâyet edilen bütün hadîslerin şer'î delil olduğunu ileri sürdüler.
Karşılarında güçlü Usûlcülerin bulunmayışından da istifâde ederek Ahbârî fıkhı
İran, Irak ve Bahreyn'e soktular, onikinci asrın başlarında buralarda tam
hâkimiyet sağladılar. Ahbârîler okulu asrın ikinci yarısında -ileride görüleceği
üzere- Irak ve İran'da hâkimiyetini kaybetmekle beraber Bahreyn'de hâlâ etkisini
sürdürmektedir.
Onbirinci asrın ikinci yarısından onikinci asrın sonuna kadar gelip geçen Ahbârî
fukahâ arasından kendilerine mahsus görüş ve etki sahibi olanlar birkaç kişiyi
geçmemektedir; el-Vâfî, Mu'tasamu'ş-şî'a, Mefâtîhu'ş-şerâi' gibi değerli
eserlerin yazarı Molla Muhsin Feyz-i Kâşânî (v. 1090/1679) ve Vesâilu'ş-şî'a
isimli hacimli eseri meydana getiren Muhammed b. el-Hasen el-Hurr el-Âmilî (v.
1104/1692) bunlar arasındadır. Bunların ve özellikle Kâşânî'nin Usûlcülere karşı
tutumu diğerlerine nisbetle daha uzlaşmacı ve yumuşaktır.
7. Vahîd-i Behbehâni Okulu:
Onikinci asrın birinci yarısında Şî'a'ya ait ilmî çevrelere Ahbârî okul hâkim
olunca, bunların nefret ettikleri fıkıh usûlü ilmi tedrîsattan kaldırılmış ve
terkedilmişti. Kendi köşesine çekilmiş birkaç kişi dışında, Erdebîlî ve
Kerekî'nin tâbîlerinden güçlü bir usûlcü-fıkıhçı da kalmamıştı. Asrın ikinci
yarısında iyi yetişmiş bir fıkıhçı, aklî istidlâl ve tahlil kâbiliyetini üst
seviyede temsil eden bir Usûlcü âlim Muhammed Bâkır b. Muhammed Ekmel Vahîd-i
Behbehânî (v. 1205/1790) Ahbârîleri hâkimiyet tahtından indirdi ve kendi okulunu
ilmî çevrelere benimsetti. Behbehânî okulunun özelliği fıkıh usûlü ilmini
yeniden canlandırması, mantıkla bütünleştirmesi ve ince bir teknikle âdeta
yeniden kurması şeklinde özetlenebilir.
8. Şeyh Ensârî Okulu:
Fıkıhta ve usûlde son tekâmülü gerçekleştiren, bu iki bilim dalını bir bütün
olarak ele alıp fevkâlade ince zarîf bir şekle sokan, bahislerini genişletip
zenginleştiren, çağın ihtiyaçlarına cevap verecek hâle getiren âlim Murtazâ b.
Muhammed Emîn el-Ensârî'dir (v. 1281/1864). Günümüze kadar Şeyh Ensârî'nin
kitapları ve metodu fıkıh çevrelerinde hâkim olmuş, onun takipçileri, aynı
temeller ve metodoloji üzerinde yürümüş, fıkıh usûlüne ait Resâil'i ve Mekâsib
isimli eseri üzerine çeşitli çalışmalar yapmışlardır.
I. Fikih Usûlüne ve Şer'î Delillere Genel Bakış
A- Fıkıh Usûlü
Şeyh Müfîd'den önce Fıkıh Usûlü ilminin bütün konularını içine alan bir kitabın
telif edilmediği anlaşılmaktadır. Şîî hadîs kaynaklarında İmamların, fıkıh usûlü
kâidelerine temas ettiklerini, atıflarda bulunduklarını gösteren rivâyetler
vardır.15 Ayrıca ilk dönemlerde bazı fıkıh âlimleri, fıkıh usûlünün çeşitli
meselelerine ait risâleler yazmışlar; ancak bunlar da ilmin diğer konularını
ihtivâ etmediği için boşluğu dolduramamış, faydaları yaygınlık kazanmamıştır.
Fıkıh usûlü ilminin bütün konularını ihtivâ eden ilk kitabı -yine de bir risâle
hacmi içinde- yazan Şeyh Müfîd olmuştur. Bu kitap, ilme yeni başlayan talebe
için faydalı olmuşsa da ictihad seviyesinde bulunan, fetvâ veren âlimler için
yetersiz kalmıştır. Şeyh Müfîd'in öğrencisi Şerîf Murtazâ boşluğu dolduran ilk
Şiî müctehiddir. Fıkıh usûlü konusunda Mesâilu'l-hılâf fî usûli'l-fıkh, Meâilu'l-münferidât
fî usûli'l-fıkh, İbtâlu'l-kıyâs, Zerî'a fî ilmi usûli'ş-şerî'a gibi küçüklü
büyüklü birçok eser yazmıştır. Son kitap onun bu konudaki en önemli eseridir.
Eserinin girişinde özelliklerini şöyle ifade etmektedir: Bu konuda ben ve
başkaları birçok kitap yazdık, ancak yine de yeni bir kitaba ihtiyaç vardı. İşte
o kitap budur. Biz bu kitapta öncekilerin yazdıklarını iyileştirmeye, anlaşılır
hâle getirmeye gayret etmedik, usûl konusunu kendi düşünce ve ictihadımıza göre
yeniden yazdık, kitabımız tamamen orijinaldir, kendi düşünce ve ictihadımızın
mahsûlüdür.16 Şerîf Murtazâ'dan sonra gelen öğrencisi Tûsî, -tarihçede işaret
edildiği üzere- Uddetu'l-usûl isimli fıkıh usûlü kitabını telif etmiştir. Tûsî
kitabının girişinde, Müfîd'in eserini ve çok kısa yazıldığı için boşluğu
doldurmadığını zikrediyor, hocası Şerîf Murta-zâ'nın ise, Müfîd'in kitabını
şerhi dışında bu konuda bir şey yazmadığını ifade ediyor. Şerîf'in bu konuda bir
değil, birçok kitap yazdığı gerçeği karşısında bu ifadeyi izâha muhtaç buluyor
ve bunu da Şiî usûl tarihi yazarlarına bırakıyoruz. Şerîf ve Tûsî'nin kitapları
ilmî çevrelerde uzun yıllar kullanılmış, üzerlerinde çalışılmış, açıklamalar
yazılmıştır. Tûsî'den ikiyüz yıl kadar sonra vefât eden ve onun okuluna mesup
bulunan Muhakkık el-Hillî, Fıkıh usûlü ilmine tahsis ettiği el-Me'âric isimli
eserini yazınca, kitabın kullanışlı, kolay anlaşılır ve derli toplu oluşu
tutulmasına sebep olmuş ve daha önce yazılanların yerini almıştır. Bundan
sonraki dönemlerde Usûlcü okullarının kurucu ve mensupları tarafından yazılan
usûl kitapları, daha önce yazılanlara önemli katkılar yapmamış ve metodolojide
köklü bir değişiklik getirmemiştir.
B- Deliller:
Fıkıh usûlü ilim dalının en önemli konusu şer'î delillerdir. Bu ilimde şer'î
delilin ne olduğu, niçin delil olduğu, bunlardan nasıl hüküm çıkarılacağı
hususları anlatılır. Davranış kuralları ve kanunlar şeklinde açıklanması mümkün
bulunan hükümlerin kaynakları demek olan delillerin nelerden ibâret bulunduğu
konusunda hem Sünnî mezhebler ile Şî'a arasında, hem de Şî'a'nın Zeydî, Ca'ferî,
İsmâ'îlî gibi kolları arasında görüş farkları bulunmaktadır.
Ca'ferî-İsnâ-aşerî Şî'a da bu konuda iki gruba ayrılmışlardır: Ahbârîler,
Usûlîler.
Ahbârîlere göre şer'î hükümlerin delilleri, sünnet aracılığı ile anlaşılan
Kur'ân-ı Kerîm ile Sünnet'ten ibârettir. Sünnet Hz. Peygamber (s.a.v.) ve oniki
imamdan ibâret bulunan ma'sûmların söz, fiil ve takrirleridir. İnsanların
yeryüzünde yaşadıkları müddetçe muhtaç oldukları bütün açıklamalar bu
kaynaklarda mevcuttur. Bu sebeple akla, ictihad ve kıyâsa, birer şer'î delil
olarak ihtiyaç yoktur, bunlar şer'î delil değildir.
Usûlîlere göre Kitâb ve Sünnet bütün hükümleri açıklamamıştır, Ca'fer es-Sâdık
ictihadı teşvik etmiştir, onun ve diğer ma'sum imamların hayatta ve ortada
bulundukları zaman içinde ictihada ihtiyaç bulunmadığına göre, ictihad, onikinci
imamın kaybolmasından sonra devreye girecek, Kitâb ve Sünnet temeline dayalı
olan bu ictihad ile gerekli hükümler çıkarılacaktır. Buna göre şer'î deliller
Kitâb, Sünnet, icmâ ve akıldır. Sünnî usûlcülerin kıyâsı şer'î bir delil olarak
mûteber değildir.17
Zeydiye mezhebinin imamı Zeyd b. Alî'nin telîf ettiği bir fıkıh usûlü kitabı
yoktur. Hadîs-fıkıh toplamı bir eser olan el-Mecmû'u esas alarak ve buna diğer
rivâyetlerle kendi görüşlerini ekleyerek mezheb müctehidlerinin ortaya
koydukları ve zaman içinde kitaplaştırdıkları fıkıh usûlünün muhtevâsına ve
metoduna bakıldığında bu mezhebde, Sünnî fıkıhtaki kelâmcılar (veya Şâfiiyye)
mesleği gibi bir yolun tutulduğu, fürû'dan usûle değil, önceden tesbit edilmiş
bulunan usûl kâidelerinden fürû'a giden bir yol takip edildiği anlaşılmaktadır.
Sayıları oldukça az olan Zeydî fıkıh usûlü kitaplarına göre bu mezhebde mûteber
olan şer'î delilleri şöylece sıralamak mümkündür:
1. İman konularına da temel teşkil eden aklın kesin hükümleri.
2. Zarûrât-ı dîniyyeyi (dinden olduğu kesin bulunan hususları) çerçevesi içine
alan icmâ.
3. Kitab ve sünnetin nassları (âyet ve hadîslerin ihtimalsiz ifadeleri).
4. Kitab ve Sünnetin zâhirleri (ihtimalli ifadeleri).
5. Haber-i vâhid hadîslerin nassları.
6. Haber-i vâhid hadîslerin zâhirleri.
7. Kitab ve sağlam sünnetin -kendi aralarında sıralanan- mefhumları.
8. Haber-i vâhid hadîslerin mefhumları.
9. Fiiller ve takrirler.
10. Çeşitleri ve derecelerine göre kıyas.
11. Diğer ictihad ve istidlâl çeşitleri.
12. Aslî berâet ve istishâb.18
Zeydîlerin usûlleri ve delilleri Sünnî fıkha çok yakındır; belki de en önemli
fark, şer'î bir delil olarak akla verdikleri yerde kendini göstermektedir.
İsmâîliyye mezhebinin kısmen yazılı ve uygulanan usûl ve fürû kitabına sahip
bulunan kolu Hindistan'da Bohra diye bilinen Müsta'liye koludur. Müsta'lîlerin
büyük âlimi Kadı Nu'mân'ın neşredilmiş bulunan De'âimu'l-İslâm isimli eserine
göre şer'î delilleri şöylece özetleyebiliriz:
İlim ve dînî hükümler Kur'ân-ı Kerîm'den, ma'sûmların sünnetinden ve içlerinde
masûm imam bulunduğu için icmâ ehlinin icmâ'ından alınır. Re'y ve kıyâs
bâtıldır, şer'î delil değildir. Kitâb ve Sünnet, zâhiri ve bâtını ile delildir.
Bâtının zâhire aykırı olmaması şarttır; bu şartı taşımayan, zâhiri hükümsüz hâle
getiren teviller sapıklıktır. Din ilmi imamlar kanalıyle öğrenilir, ülü'l-emr
olarak bunlara ve bunların tayin ettiği emirlere itâat edilir; itâatin şartı
Kitâba, Sünnete ve imamın emrine aykırı olmamasıdır.19
Genel çizgileriyle İsmâiliyye mezhebinin, usûl bakımından Ca'feriyye mezhebine
oldukça yakın olduğunu söylemek mümkündür. Fıkıhları da büyük ölçüde İmam
Ca'fer'den gelen rivâyetlere dayanmaktadır.
Buraya kadar, fürûu ve usûlü ile yaşayan üç Şiî mezhebin genel olarak fıkhın
delillerine bakışları özetlenmiştir. Bundan sonraki bölümde ise bu deliller
teker teker ele alınacak, ilmî yönden en gelişmiş, mensûbu bakımdan da en zengin
mezheb olan Ca'ferîlere göre gerekli açıklamalar yapıldıktan sonra diğer iki
mezhebin farklı görüşlerine kaynaklarımızın elverdiği ölçüde temas edilecektir.
II. Deliller ve Yorumlama Usûlü
A- Kitab
Ca'ferîler, teoride ve uygulamada Kitâbullah'ın elimizdeki mushaftan ibâret
bulunduğu, bu kitâbın zâhir ve bâtını ile hüccet (delil, hüküm kaynağı) olduğu,
nüzûlünden günümüze kadar onda hiçbir artma veya eksilme vukû bulmadığı inanç ve
hükmünü benimsemişler; aksine inanç, rivâyet ve düşünceleri şâz, nâdir, mezhebin
kesin prensiplerine aykırı telâkki etmişlerdir. Küleynî'nin el-Kâfî'si gibi Şiî
kaynaklarda hem Kur'ân-ı Kerîm'in tahrif edildiğine (arttırma, eksiltme ve
değiştirme yapıldığına), hem de elimizdeki mushaftan farklı mushafların (meselâ
Fâtıma Mushafı'nın) bulunduğuna dair rivâyetler vardır. A'yânu'ş-şî'a yazarı
Muhsin el-Emîn, İmam Ca'fer es-Sâdık'tan gelen rivâyetlere dayanarak Hz.
Fâtıma'nın mushafından maksadın, hadîs ve yorumlarıyla ilgili bir kitaptan
ibâret bulunduğunu, o zaman böyle kitaplara da mushaf denildiği için bazılarının
bunu Kur'ân'la karıştırdıklarını, bu mushafta bir âyetin bile bulunmadığını
bizzat İmam Sâdık'ın açıkladığını ortaya koymuştur.20 Geriye iki problem
kalmaktadır: 1. Kitâbın zâhirinin delil olup olmayacağı, 2. Tahrîf iddiâsı.
1. Kitâbın zâhiri:
Usûlcü okul mensupları genellikle "âmm, mutlak" gibi zâhir mânâlı (yani ikinci
derecede de olsa başka mânâlara da ihtimali bulunan) âyet ve hadîsleri delil
olarak kabûl etmişler, bunlar üzerine hüküm binâ eylemişlerdir.21
Buna karşı Ahbârî okula mensup bazı fıkıhçılar zâhirin delil olmayacağını ileri
sürmüş ve bu görüşlerini:
a) Zâhiri açıklayıcı, tahsis edici, kayıtlar getirici bilgilerin -genelleşmemiş
olmakla beraber- bulunabileceğine, böyle bir ihtimâl bulundukça zâhirin delil
olarak kullanılamıyacağına,
b) İmamların, Kur'ân-ı Kerîm'i re'y ile tefsir etmeyi yasakladıkları hâlde
zahirle amelin re'y tefsirini beraberinde getireceğine,
c) Kur'ân'ı anlamanın, nüzûlü sırasında ona muhâtap olanlara mahsus bulunduğuna
dair bâzı rivâyetlere dayandırmışlardır.
Usûlcüler ise bu şüphelere şöyle mukabele etmişlerdir:
a) Açıklayıcı bilgiler kaynaklarından araştırılır, bulunamayınca dil kurallarına
ve mûtad olan anlaşma kâidelerine başvurulur; bunlar ise zâhirin anlaşmada
geçerli olduğunu göstermektedir.
b) Kur'ân-ı Kerîm'in genel hitap ve anlaşma (dil) kâidelerine göre anlaşılması
rey tefsîri değildir; re'y tefsîri, dil kâidelerine göre anlaşılmasında güçlük
ve kapalılık bulunan âyetleri akla dayanarak yorumlama hâlinde sözkonusu olur.
c) Kur'ân-ı Kerîm'i anlamanın nüzûlü sırasında onun muhâtabı olanlara mahsus
bulunduğu hususunu ifade eden rivâyetler sağlam değildir. Ehl-i Beytin ve
imamların uygulamaları ile "Kur'ân-ı Kerîm'in bütün insanlığa ebedî bir yol
gösterici olarak indirilmiş olması" prensibi bu iddiâyı ve mesnedi olan
rivâyetleri çürütmektedir.22
2. Tahrîf iddiâsı:
Küleynî'nin el-Kâfî'si gibi dördüncü asrın birinci yarısına kadar uzanan Şiî
rivâyet kaynaklarında, Kur'ân-ı Kerîm'de tahrif (daha ziyade eksiltme)
yapıldığına dair rivâyetler yanında, bu asrın ikinci yarısında (381/991) vefat
etmiş bulunan Şeyh Sadûk'un, Şiî İmâmîlerin itikadını anlattığı kitabında "İmâmî
Şiîlere göre Kur'ân-ı Kerîm'de hiçbir tahrifin yapılmadığı, ellerde mevcut olup
okunan ve ezberlenen Kur'ân'dan başka şekilde bir Kur'ân'ın mevcut bulunmadığı"
kesin bir dille ve İmam Ca'fer'e nisbet edilerek ifade edilmektedir.23 Şeyh
Sadûk'tan sonra Şerîf el-Murtazâ tahrif iddiâsına şiddetle hücûm etmiş, talebesi
Şeyh et-Tûsî de onu şu cümleleriyle desteklemiştir: "Kur'ân-ı Kerîm'de arttırma
veya eksiltme yapılmış olması düşüncesi bu kitap için uygun değildir; çünkü ona
ilâve yapılmış olmadığı konusunda ittifak vardır. Eksiltme konusuna gelince
müslümanların (Sünnîlerin) mezhebine göre böyle bir şey olmamıştır. Bizim
mezhebimizde sahih olan görüş ve inanış da bu merkezdedir; kuvvetli rivâyetler
bunu ifade ettiği gibi el-Murtazâ da bu inancı destekleyip savunmuştur. Ancak
gerek Şî'a ve gerekse Sünnî kaynaklarda, Kur'ân-ı Kerîm'den bazı âyetlerin
eksiltildiği (mushafa alınmadığı), bazı âyetlerin de yerlerinin değiştirildiğine
dair rivâyetler vardır. Bu rivâyetlerin tamamı tek râvîlidir, ne bilgi, ne de
uygulama kaynağı olabilir. En iyisi bunları bir tarafa bırakmak ve meşgul bile
olmamaktır..."24 Âlü-kâşifi'l-ğıtâ bütün bu rivâyetleri ve karşı görüşleri göz
önüne alarak günümüz Ca'ferî Şiîlerin inancını şöyle ifade etmiştir: "...Kur'ân-ı
Kerîm'de ne eksiklik vardır, ne de fazlalık; onun âyet ve kelimelerinin yerleri
de değiştirilmiş değildir, Şî'anın bu inanç üzerinde icmâ ve ittifakları vardır.
İster Şîadan olsun, ister diğer mezheblerden olsun bunun aksini düşünen ve
inanan kimseler hatâ etmişlerdir.... Sünnî ve Şiî kaynaklarda tahrifle ilgili
olarak yer almış bulunan bazı rivâyetler tek râvilidir, şâzdır, ilim ve amele
kaynak olamaz."25
Küleynî gibi Şî'aca mûteber şahısların bu gibi rivâyetleri kitaplarına almış
bulunmalarına karşı Tûsî ve Murtazâ gibi sert ve reddedici tavır takınanlar
yanında, kitâbın mahfuz olduğu konusundaki inanca sadık kalarak bunları
savunanlar da olmuştur. Savunma sadedinde şunlar söylenmiştir:
a) Buhârî, Müslim, Suyûtî gibi Sünnî âlimlerin ve hadîsçilerin kitaplarında da "Kur'ân'dan
olduğu (âyet olduğu) ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sağlığında okunduğu hâlde
mushafa girmeyen âyetlerin bulunduğu" şeklinde rivâyetler vardır. Bu rivâyetler
ya tevil edilmiş, yahut da tek râvili oldukları, kesin bilgi ve hükümlerle
çeliştikleri için reddedilmiştir. Şîî kaynaklardaki benzeri rivâyetler de aynı
şekilde karşılanmalıdır.
b) Küleynî gibi hadîsçiler kitaplarını telîf ederken hadîslerin ayıklanmasına
değil, toplanmasına önem vermişler, inceleme ve ayıklama işini müctehidlere
bırakmışlardır.
c) Küleynî'nin kitâbının girişinde koyduğu prensipler ve bu cümleden olarak
rivâyetlerin sağlam delillere arzı ve bunlarla çelişenlerin atılması prensibi
onun tahrif inancını benimsemediğine delil teşkil etmektedir.26
Münferit görüşler ve rivâyetler, bunların yorumu ve savunulması bir yana
bırakılırsa, Şiî-Ca'ferî câmianın Kur'ân'da tahrifi, eksiltme ve arttırma
iddialarını varit görmedikleri, böyle bir inancı benimsemedikleri
anlaşılmaktadır.
Zeydîlerin ve Müsta'liye'den olan İsmâîlîlerin inançları da -teferruâtta bazı
görüş farklılıkları bulunsa da- aynı mahiyettedir. Kur'ân-ı Kerîm zahiri, nassı,
âmmı, mantuku ve mefhumu ile delildir, hüccettir.
B- Sünnet
Ca'ferîler ile İsmâîlîlere göre sünnet, ma'sûmların sözleri, fiilleri ve sözsüz
tasvipleridir. Her iki mezhebin mas'ûm imam olduğuna inandığı şahıslar ya ilhâm
yoluyla, yahut da bir önceki imamın bir sonrakine öğretmesi şeklinde gerçeğin
bilgisini ve dînin hükümlerini elde ederler. Bu sebeple onların söyledikleri,
şer'î delilin rivâyeti ve nakli değildir, doğrudan delildir, kaynaktır.
İsmâîlîlerin de usûl konusunda uyum gösterdikleri bilinen Ca'ferî mezhebine göre
ma'sûmların sözleri ile, fiil ve takrirleri, delil olma yönünde farklıdır.
Sözler, karînelere ve istidlâl kâidelerine göre bağlayıcı olan ve olmayan
hükümleri ifade eder. Fiil ve takrirler ise -içlerinde serbestliğin ve güven
ortamının da bulunduğu- şartları taşıdığı takdirde cevaz ve ibâhaya delâlet
eder.
Mütevâtir haber kesin bilgi verdiği için dinde de hüccettir, bilgi, inanç ve
amel bakımlarından delildir, kaynaktır.
Râvilerinin sayısı tevâtür sınırına ulaşmayan haber ile râvileri arasında
İmâmiyye mezhebine bağlı bulunmayanların bulunduğu haberlerin delil olup
olmadığı konusu tartışılmıştır.
1. Haber-i vâhid:
Haber-i vâhid diye bilinen ve râvilerinin sayısı bakımından tevâtür derecesine
ulaşmamış bulunan haberler ile amel ve bunları dinde delil kabûl etme konusunda
üç görüş vardır:
a) Haber-i vâhid dinde delil değildir diyenler:
Başlarında Şerîf Murtazâ'nın olduğu ve içlerinde İbn Zühra, Tabersî, İbn İdrîs
gibi âlimlerin bulunduğu bir grup, haber-i vâhidin zandan başka bir şey ifade
etmediğini, kesin bilgiye götürmediğini, böyle bir zannı iman ve uygulamaya
temel kılmanın caiz olduğuna dair kesin bir delil de bulunmadığını ileri
sürerek, dînî delil olma yönünde haber-i vâhidi reddetmiş, hattâ bu konuda
icmâdan bile söz etmişlerdir.27 Ancak İbn İdrîs'in (vd. 598/1202) çağından beri
-bugüne kadar- aynı görüşü paylaşan bir müctehid bulunmadığı bildirilerek icmâ
iddiâsına itirâz edilmiştir.28
b) Dört meşhur hadîs kitabında mevcut bütün haberler mûteberdir, delilidir
diyenler:
Bu dört hadîs kitabı şunlardır:
1. Kuleynî (v. 328 veya 329/939-940), el-Kâfî.
2. Muhammed b. Alî Bâbeveyh (Şeyh Sadûk; v. 381/991), Men lâ yahduruhû el-fakîh.
3. Şeyh et-Tûsî, (v. 460/1068), el-İstibsâr fîmâ'htulife mine'l-ahbâr.
4. Şeyh et-Tûsî, (v. 460/1068), Tehzîbu'l-ahkâm.
Sünnîlerdeki meşhur altı kitap gibi Şî'ada da bu dört kitap tutulmuş, meşhur
olmuş ve kullanılmıştır. Ancak ihtivâ ettikleri hadîslerin tamamının sahih
olduğu ve dinde delil olarak kullanılacağı görüşü aşırı bir Ahbârî gruba aittir.
Şîî-Ca'ferî hadîs âlimleri bu dört kitap üzerinde çeşitli çalışmalar yapmışlar
ve ilk ikisinin hadîslerini şöyle değerlendirmişlerdir:
1. el-Kâfî: Onaltı binden fazla hadîs ihtivâ etmektedir. Bunlardan 5072'si
sahih, 140 kadarı hasen, 1118 kadarı müsned, 302'si kavî, 9488 kadarı zayıf
bulunmuştur.
2. Men lâ yahduruhû el-fakîh: İhtivâ ettiği altı bin kadar hadîsten yaklaşık
4000 kadarı muttasıl senetlidir.29
c) Haber-i vâhid bazı şartlarla delildir diyenler:
Başlarında Şeyh Tûsî'nin bulunduğu geçmiş asırların birçok âlimi bu görüşte
olduğu gibi, bugün Ca'ferî muhitlerde geçerli olan görüş de bu merkezdedir. Şeyh
Tûsî bazı şartları taşıyan haber-i vâhidin mûteber bir delil (hüccet) olduğu
konusunda Şî'a'nın icmâı bulunduğunu söylemiş; Radıyyuddîn b. Tâvûs, Allâme el-Hillî,
Muhaddis el-Meclisî gibi âlimler de bu konuda onu desteklemiş, icmâ bulunduğunu
nakletmişlerdir.
Haber-i vâhidin mûteber olması için ileri sürülen şartlar farklıdır. "Meşhûra
aykırı olmamak kaydıyla dört kitapta bulunması", "Şî'a câmiâsının veya
müctehidlerinin amel etmesi", "râvîlerin adâlet vasfı taşır olması; yahut özel
mânâda âdil olmasa bile hadîs naklinde güvenilir bulunması", "râvîsi belli bir
vasfı taşımasa bile hadîsin ilk kaynağına ait olduğu konusunda zann-ı gâlibin
bulunması" gibi farklı şartlar ileri sürülmüştür. Birçok fakihin katıldığı
Tûsî'ye ait şartlar şunlardır:
a) İmâmete inanan râviler tarafından rivâyet edilmesi,
b) Haberin kaynağının ya Hz. Peygamber (s.a.v.), yahut da ma'sûm imamlardan
birisi olması,
c) Râvînin hıfz ve zabıt bakımından sağlam olması.
Bu şartları taşıyan haber-i vâhidin ilim ve inanç konusunda dayanağı (hücciyyetinin
delili) icmâdır; baştan beri âlimlerin ve müctehidlerin bu nevi haberlerle amel
etmeleridir. Haber-i vâhidin ihtiva ettiği bilginin sıhhatine delâlet eden
karîneler vardır: Bunlar haberin, akla, Kitâba, kesin sünnete ve icmâa uygun
bulunmasıdır. Bu kaynaklarda bulunan bir bilgi veya hükme aykırı bilgi ve hüküm
getiren haber-i vâhidlerin bu vasfı, muhtevâlarının sağlam olmadığına ve mûteber
bulunmadığına karîne teşkil eder.30
2. Sünnî râvînin haberi:
Tûsî'nin ve -icmâ konusu tartışmalı olsa bile- en azından Şiî çoğunluğun delil
saydığı haber-i vâhidin şartlarından biri de "râvîlerinin İmâmî olması"dır. Bu
şart, üzerinde icmâ bulunduğu iddiâ edilen görüş içindir. Buna göre, üzerinde
icmâ bulunmasa bile, bir kısım Şiî müctehidlerin ve Usûlcülerin, mezheb ve
inancı farklı râvîler tarafından rivâyet edilmiş bulunan hadîsleri (haber-i
vâhidleri) de kabûl ettikleri sonucunu çıkarmak mümkündür ve bu sonuç doğrudur.
Yine Tûsî'nin ifadesine göre ilk dönemlerden beri imamlar ve müctehidler,
şartlarına uygun bulunan farklı mezhebden râvînin rivâyetlerini de kabûl
etmişlerdir. Burada aranan şart, imâmî olmayan râvinin dindar, hadîs konusunda
yalan söylemekten çekinir olmasıdır. Böyle bir râvî, ma'sûmlardan bir hadîs
rivâyet ettiğinde bakılır; Şiî râvîlerden gelen haberlerde farklı ve zıt bir
muhtevâ varsa bu alınır, buna karşı olan rivâyet reddedilir. Şîî-İmâmî râvilerin
rivâyeti, farklı mezhebden olan râvinin rivâyetine uygun düşüyorsa o rivâyet de
kullanılır. Şîî-İmâmî râvilerden aynı konuda uygun veya ters bir rivâyet
gelmemiş ise bu takdirde diğer mezheblerden olan güvenilir râvîlerin rivâyetleri
ile yine amel edilir.31
Mürsel haberin râvîsi güvenilir olmak şartıyle Ca'ferî ulemâ-nın çoğuna göre
bununla da amel edilir.32
Zeydîlerin genel olarak sünnet ve özel olarak da haber-i vâhid konusunda
Sünnîlerden önemli bir farkları yoktur.33
C- İcmâ
"Ma'sûmun kavlini keşfetmeye araç olması" düşüncesinde İsmâîlîlerin de
paylaştığı İmâmî-Ca'ferî icmâ anlayışı, hem Sünnîlerin, hem de Zeydîlerin icmâ
anlayışından farklıdır.
Sünnî müctehidler arasında da anlayış farkları bulunmakla beraber ortak noktaya
en yakın Sünnî tarîfe göre icmâ, "bir asırda yaşayan bütün müctehidlerin
dînî-amelî bir hükümde ittifak etmeleridir." Hükmün, Kitâb ve Sünnet'teki delili
(hangi âyet ve hadîse dayandığı) bilinmese bile, bizzat bu ittifak dînî bir
delildir ve bağlayıcıdır. Sünnîlerde tartışılan husûs, sahâbe devrinden sonra
böyle bir ittifakın fiilen gerçekleşmesinin imkânıdır.
Ca'ferîlere göre yukarıda açıklanan icmâ şer'î bir delil değildir. Şer'î delil
ma'sûmun kavlidir; icmâ bu kavli keşfetmeye, belli bir konuda ma'sûmun hükmünün
ortaya çıkmasına vesile olursa -delili bilmeye vâsıta olması bakımından- delil
olur; yani bu mânâda icmâ delilin delilidir. Sünnîlerin icmâ anlayışlarını
belirleyen âmil siyâsîdir. Ortada Hz. Peygamber'in (s.a.v.) belirlediği bir imam
namzedi (vasî) varken onu bırakıp Ebû Bekr'e bey'at edenler ve onların peşinden
gidenler bu tasarruflarına meşrûiyet kazandırabilmek için icmâ delilini ortaya
çıkarmış ve bey'atin meşrûiyetini buna dayandırmışlardır. Halbuki Kitâb ve
Sünnet'te bir delil olmaksızın yalnızca insanların bir konuda ittifak
etmelerinin dînî bakımdan mûteber bir delil olduğuna dair Kitâb, Sünnet ve
akılda bir delil mevcut değildir. Delil diye ileri sürülen âyet ve hadîsler
iddiâyı isbat etmekten uzaktır. Akıl delili de tutarlı değildir.
Reaksiyon şeklinde de olsa yine siyâsetin yönlendirdiği Şiî anlayışa göre dinde
delil, dînin hükmünü öğrenmede kaynak dörttür: Kitâb, Sünnet, icmâ ve akıl. İcmâ
bizzat delil olmayıp delili ortaya çıkaran araçtır. Onun ortaya çıkardığı delil
Kitab ve akıl delili olamaz; çünkü bunlar zaten ortadadır, bilinmektedir, gizli
kimselerde gizli kalmamıştır. Şu hâlde icmâ'ın ortaya çıkaracağı delil
sünnettir; ma'sûmun kavlidir. Ma'sûmun kavlini ortaya çıkarmayan ittifak bütün
müctehidlere ait bile olsa icmâ değildir. Ma'sum'un kavlini keşfetmeye vâsıta
olan ittifak ise küçük bir gruba ait olsa bile icmâdır. İcmâ'ın "ma'sûmun
kavlini öğrenmemize vâsıta olması", ittifak edenlerin arasından ma'sûm imamın da
bulunması, yahut ittifakı tasvib etmesi demektir. Bu noktada problem, ittifak
içinde imamın da bulunduğunu, imamın icmâ konusu olan hükmü benimsemiş olduğunu
kesin olarak bilmenin yolu ve usûlüdür; çünkü bu husus kesin olarak
bilinmedikçe, başka bir deyişle ittifak edilen hükme imâmın muhâlif olması
ihtimâli bulundukça ittifak delil olamaz. Bunu bilmenin on iki kadar yolundan
bahsedilmiştir; en fazla itibar gören ise şu dört yoldur:
1. His yolu:
İmamın, ittifak edenler arasında bulunduğu bilgisine dayandığı için "dühûlî icmâ"
denilen bu icmâın his yoluyla tesbit edileceğini ileri sürenlerin başında Şerîf
Murtazâ bulunmaktadır. Daha ziyâde imamın bulunduğu asırda yaşayan kimseler için
söz konusu olan bu bilme yolu şöyle açıklanmıştır: İcmâı tesbit etmek isteyen
âlim bir konu üzerindeki bütün sözleri (hüküm açıklamalarını) bizzat tesbit
eder, bu sözler arasında, özellikleri bulunan bazılarının sahiplerinin
bilinmediğini görür ve böylece imamın, ittifak edenler arasında bulunduğunu
kesin olarak bilmiş olur. Yahut bir asırda veya bir yerleşim bölgesinde
bulunanların ittifakları tevâtür yoluyla nakledilir ve imamın da -şahsen
bilinmemekle beraber- bunların arasında olduğu bilinir, işte bu bilgi de his
yoluyla icmâ'ı tesbit demektir. Böyle bir ittifakta nesebi bilinen âlimlerin
-imam olmaları ihtimâli bulunmadıkça- muhâlefetleri icmâa zarar vermez. Ancak
nesebi (kim olduğu) bilinmeyen âlimlerin muhâlefetleri -bunlardan birinin imam
olması muhtemel bulunduğu için- icmâ'ın gerçekleşmesini engeller.
2. Lûtuf yolu:
Şeyh Tûsî'nin benimsediği ve savunduğu bilgi yolu şu düşünceye dayanmaktadır:
İlâhî lûtuf nasıl imâmın tayînini ve ma'sûm olmasını gerekli kılıyorsa, aynı
şekilde onun, gerçeğe aykırı bir fetvâ ittifakı karşısında sükût etmemesini,
gerçeği açıklamasını da gerektirir. Aksi hâlde imamın varlık sebebi ortadan
kalkmış olur. İmam ya bizzat ortaya çıkarak, yahut da birisini vâsıta kılarak
muhâlefetini açıklamadıkça ittifakın, onun hükmünü aksettirdiğine -lûtuf
prensibi îcabı- kesin olarak bakılır. İmam olmadığı bilindiği müddetçe bu
ittifaka, kim olduğu bilinsin, bilinmesin birilerinin muhâlif olması icmâa tesir
etmez. Ayrıca ittifak edilen hükme aykırı bir âyet veya sağlam hadîsin bulunması
hâlinde de -buna aykırı olan- ittifaka icmâ denemez; çünkü bu takdirde imam,
mezkûr âyet veya hadîs yoluyla muhâlefetini açıklamış sayılır.
3. Hads (sezgi) yolu:
Bundan önceki iki yol önceki dönemlere aittir, eski dönemlerden beri düşünülmüş,
ileri sürülmüştür. Hads yolu ise daha sanraki dönemlere aittir. Bu yol, bütün
İmâmî müctehidlerin bir hükümde ittifaklarına dayanmaktadır. Birçok konuda
ihtilâf etmelerine rağmen belli bir konuda veya konularda asırlar boyu ittifak
etmiş olmaları, bu hükmü bizzat imamdan alarak nesiller boyu taşımış olduklarına
delil teşkil etmektedir; bu olgudan hads yoluyla böyle bir sonuç çıkarılır.
4. Takrir (tasvip) yolu:
Ma'sûm imam mevcut iken, ittifak edilen hükmü bilip görürken, ittifak onun
bilgisi dahilinde meydana gelmiş iken, ortada muhâlefetini açıklamasına veya
bi'l-vâsıta açıklatmasına da bir engel bulunmadığı hâlde sükût etmesi, muhâlif
bir açıklama yapmaması, ittifakı tasvip ettiğini gösterir.
Bütün bu ve benzeri yollardan icmâ'ın, ma'sûmun kavlini keşfetmenin kesin
vâsıtası olup olmayacağı konusu Şî'a ulemâsı arasında da tartışılmış, bilhassa
kayıplık döneminden itibâren bu yol şüphe ile karşılanmıştır.
Bu arada icmâ haberi üzerinde de durulmuş, bu haberin mütevâtir değil de haber-i
vâhid olması hâlinde, nakledene göre değil, haberi alan, icmâ bulunduğu bilgisi
kendisine gelene göre "icmâ'ın, ma'sûm kavlini keşfettirme kâbiliyeti"nin
incelenmesi ve buna göre bir sonuca varılması gerektiğine işaret edilmiştir.
Zeydîlere göre icmâ iki nevidir:
1. Dinden olduğu kesin olarak bilinen, en azından ilk üç nesilde hiçbir muhâlifi
bulunmayan hükümlere vâki olan icmâ (el-icmâ'u'l-ma'lûm); Bu icmâ bütün
delillerden önce gelir ve buna aykırı delil, istidlâl ve ictihad mûteber
değildir.
2. İstinbâta ve ictihada dayalı bulunan icmâ (el-icmâ'u'l-istinbâtî); bu icmâ,
deliller sıralamasında Kitâb ve Sünnet'ten sonra gelir ve sahâbe devrinden sonra
fiilen gerçekleşip gerçekleşmediği tartışılmıştır. Bu icmâ kesin bir delildir,
zamanlama olarak bütün asırlar değil bir asır esas alınır, sahâbe ile bebarer
bulunan tâbi'îler onlara katılır, avâm hariç ümmetin tamamı ittifak etmelidir,
yalnızca Ehl-i Beytin ittifakı icmâ'dır ve delildir, icmâ'ın delâlet veya emâre
kabilinden bir dayanağı bulunmalıdır, tevâtüren nakledilmiş bulunan bir icmâ'a
muhâlefet fâsık olma sonucunu getirir.34
D- Akıl ve kıyas
Şer'î delillerin dördüncüsü olarak Şî'a kaynakları aklı, Sünnî kaynaklar ise
kıyâsı zikretmişlerdir. Genel durum bu olmakla beraber bazı Sünnî kaynaklarda
dördüncü delilin akıl olarak kaydedildiğini,35 buna karşı bazı Şiî kaynakların
da delil olarak akıldan söz etmediklerini görüyoruz. Sünnî usûlcülerin akıldan
maksatları aslî berâettir; yâni hüküm getiren bir delil (vahiy ve yorumu)
bulunmadıkça hükmün ve yükümlülüğün bulunmadığına aklın hükmetmesidir. Şerîat
gelmedikçe dînî hükmün de bulunmayacağı akıl delili ile sabittir. Bir konuda
şer'î delil yoksa, şer'î hükmün ve yükümlülüğün de bulunmayacağı sonucu işte
aklın bu genel hükmünün teşmilinden (istıshâbından) çıkarılmakta ve bu delile
akıl da denilmektedir. Buna göre akıl, dînî hükme delil ve kaynak olmakta, dînî
hükmün bulunmadığını gösteren bir delil olarak değerlendirilmektedir.
Şîî kaynaklardan aklı bir delil olarak zikredenlerin de tamamı onu açıklığa
kavuşturmuş değildir. Kerâçikî'nin (v. 449/1057) Kenzu'l-fevâid isimli eserinde
hulâsa ettiği Usûl Risâlesinde Şeyh Müfîd (v. 413/1022) aklı, dördüncü bir delil
olarak değil, Kitâb, Sünnet ve İmamların sözlerinden ibâret bulunan delilleri
anlama ve bunlardan hüküm çıkarma vâsıtalarından birisi olarak zikretmiştir.36
Tûsî de aklı müstakil bir delil olarak ele almamış, kitabının giriş bölümünde
"bazı iyi ve kötü şeyleri ve bu arada şer'î delilin delil olduğunu idrâk eden"
bir bilgi kaynağı olarak akla atıfta bulunmuştur.37 İbn İdrîs (v. 598/1202)
dördüncü delil olarak aklı kaydetmiş, ancak bundan neyi kastettiğini
açıklamamıştır.38 Muhakkık Hillî (v. 676/1277) aklı dördüncü bir delil olarak
zikretmekle yetinmeyip bundan neyin kastedildiğini de açıklamıştır: Aklî delil
iki kısımdır:
1. İlâhî hitâba dayanan:
a) Lahnu'l-hitâb,
b) Fehvâ'l-hitâb,
c) Delîlu'l-hitâb.
2. Hitâba dayanmaksızın tek başına aklın delâleti: Bu da aklın hüsnü ve kubhu
idrâk etmesinden ibârettir.39 Birinci Şehîd (v. 786/1384) Muhakkık Hillî'nin
taksîmine ve her kısımda zikrettiği nevilere katılmakla beraber, birinci kısma:
a) Vâcibin mukaddimesinin de vâcib olmasını,
b) Emrin zıddının nehy, nehyin zıddının emir olması hükmünü,
c) Faydalı şeylerin mübâh, zararlı şeylerin de haram olması prensibini
eklemiştir.
İkinci kısma ise:
a) Aslî berâeti,
b) Delilsizliğin hükmünü,
c) Az ile çok arasında tereddüt bulunduğunda azı tercih etmeyi,
d) İstıshâbı ilâve etmiştir.
Ancak onüçüncü asrın ortalarında bile devâm eden bu aklî delil anlayışı isâbetli
değildir; çünkü aklî delil çerçevesine, lâfza bağlı deliller de sokulmuş, Kitâb
ve Sünnet yanında bir başka delil (hüküm kaynağı) olan akıl kavramı açıkça
ortaya konamamıştır. Meselâ hitâbın (Kitâb ve Sünnetin) lahni, sözde
hazfedilmiş, anlaşılacağı için zikredilmemiş bir kısmın bulunması ve bunun
akılla düşünülerek anlaşılmasıdır. Hitâbın fehvasından maksatları "muvâfık
mefhum", delilinden maksatları ise "muhâlif mefhum"dur. Bu üç delâlet de lâfza
bağlıdır, lâfızdan çıkmaktadır, bu bakımdan aklî delil sayılamaz. Aklî delil
ancak onüçüncü asrın birinci yarısında yaşayan Seyyid Muhsin Kâzımî ve öğrencisi
Muhammed Tâkî el-Isfehânî gibi usûlcüler tarafından asıl çerçevesine
oturtulmuştur.
Buna göre bir tarif yapılmak gerekirse "aklî delil, kesin olarak şer'î hükmü
gerektiren (şer'î hükmün varlığını gerekli kılan) aklî hükümdür." Başka bir
ifade ile "şer'î hüküm hakkında kesin bilgiye ulaştıran aklî kaziyyedir." Tarîfi
açabilmek için aklî delilin kısımlarını görmek gerekecektir. Aklî delil (yani
kendisi ile şer'î hüküm sâbit olan akıl hükmü) iki kısma ayrılır:
1. Aklın müstakil olduğu,
2. Aklın müstakil olmadığı.
Bilindiği üzere, diğer bilgiler gibi dînî bilginin de bir kaynağı (illeti)
olmalıdır. Tasdîk içeren bir ilim "kıyâs, istikrâ ve temsîl" delillerinden
birine dayanır. Şer'î hüküm istikrâya dayanamaz. Temsîl -ki Sünnî usûlcülerin
kıyâsları bundan ibârettir- Şî'a usûlcülerine göre mûteber bir delil değildir.
Geriye mantıkçıların kıyâsı kalmaktadır ve şer'î hükmün varolduğu bilgisine
götürülen delil ve dayanak işte bu kıyastır. Bir mantık kıyasında iki mukaddime
(öncül) bir de netîce bulunur. Bu iki mukaddimenin ikisi de şer'î bilgi ve hüküm
ise, hiçbir akla dayanmıyorsa bu delile "şer'î" denir ve bunun konumuzla ilgisi
yoktur. Mukaddimelerin ikisi veya birisi aklî (yâni şerîatin beyanına
dayanmaksızın aklın hükmü) olursa bu delile (kıyasa) aklî denir. Bu kıyas da iki
nevidir:
a) Mukaddimelerden ikisi de aklî olursa "müstakil aklî delil" oluşur.
b) Mukaddimelerin biri aklî, diğeri şer'î olursa "müstakil olmayan aklî delil"
meydana gelir.
a) Müstakil aklî delile örnek:
Adâletin icrâsı akla göre gerekli ve güzeldir (küçük öncül). Aklen icrası güzel
olan her şeyin şer'an da icrâsı güzeldir (büyük öncül). Adâletin icrâsı şer'an
güzeldir, gereklidir (netice).
Bu kıyasta kullanılan birinci öncül, sırf akla ait bir önermedir, akıl
sahiplerinin görüşlerinin birleştiği meşhur bir hükümdür (meşhûrâttandır), usûl
ilminin değil, kelâm ilminin konusudur.
İkinci (büyük) öncül de aklîdir; çünkü aklın hükmü ile şerîatin hükmü arasındaki
bağlantıdan (mülâzemeden) ibâret olan bu hüküm akla dayanmaktadır. Fıkıh
usûlünün konusu da işte bu iki (akıl-şerîat) hüküm arasındaki bağlantıdır.
Örnekte iki öncül de aklî olduğu için bu delil "müstakil aklî delil" örneğidir.
Ancak burada da şer'î hüküm akıldan çıkmış, akıl kaynağına dayanmış değildir;
şer'î-ilâhî hükme akıl yoluyla, aklın rehberliğinde ulaşılmıştır.
b) Müstakil olmayan aklî delile örnek:
Şu fiil farzdır (küçük öncül)
Şer'an farz olan bir fiilin mukaddimesinin (olmazsa olmaz şartının) da şer'an
farz olması aklen gereklidir (büyük öncül).
Şu fiilin mukaddimesi şer'an farzdır (netice).
Bu örnekte birinci öncül şer'î bir hükümdür, ana kaynaklarda ve fıkıh
kitaplarında zikredilmiştir.
İkinci öncül aklîdir; çünkü şer'an farz olan bir fiilin mukaddimesinin de farz
olmasının gerekliliği (arada böyle bir mantık bağlantısının bulunması), kezâ bir
başka örnekte "şer'an farz olan bir şeyin zıddının haram olmasının gerekli
bulunduğu" aklın hükmüne dayanmaktadır. Ancak bu örnekte öncüllerden biri şer'î
olduğu için "müstakil olmayan aklî delil"den söz edilmektedir.
Her iki örnekte de akıl, bir hükmün şerîatte (Allah katında) sâbit olduğuna
doğrudan ulaşmamakta, böyle bir hükme doğrudan kaynak olmamaktadır. Çünkü aklın
bilgi edinme kapıları (duyular, deney, sezgi, bedâhet....) Allah nezdindeki
hükmü doğrudan bilmeye ve bulmaya açık değildir. Şer'î hükümlerin illetleri
(dayanakları, hükme temel teşkil eden vasıfları) de aklen bilinemez olduğu için
Şî'a usûlcüleri "önce illetin ictihadla belirlenmesi, sonra da başka hâdiselerin
bu illeti taşıdığından hareketle şer'î hükmün teşmili" mahiyetindeki Sünnîlerin
kıyaslarına karşı çıkmışlardır. Şî'anın benimsediği akıl delilinde aklın rolü,
doğrudan iyi ve güzel olduğunu idrâk ettiği bir şeyin Allah nezdinde de güzel
olması ve dolayısıyle bununla ilgili dînî yükümlülüğün bulunması gerektiği
konusundaki hükmüdür. Akıl bu bağlantıdan yürüyerek, şer'î bir hüküm ortaya
koymamakta, Allah nezdinde var olan hükmü keşfedip ortaya çıkarmaktadır. Burada
akla takılan soru "aklın güzel bulduğu bir şeyin Allah nezdinde de güzel
olmasının neden gerektiği" sorusudur. Usûlî okul mensuplarının bu soruya
verdikleri cevabın özeti şudur: Akıl idrâk edip bilince, idrâk sahiplerinin en
kâmili olan Allah'ın da o şeyi iyi ve güzel olarak bildiğine hükmolunur; çünkü
O, aklı yaratmıştır ve akıl sahiplerinin en kâmilidir. O'nun kötü olarak idrâk
ettiği, kötü bildiği bir şeyi iyi ve güzel olarak idrakte bütün akıllar
birleşemez. Böylece iyi ve güzel (hasen) olduğu idrâk edilen fiil, yerine
getirenin öğülmeye lâyık olduğu fiildir, kötü (kabîh) olduğu idrâk edilen fiil
de yapanın yerilmeyi, kınanmayı hakettiği fiildir. Burada iyi ve kötünün (husün
ve kubhun) mânâsı budur. Allah'ın bir fiil sahibini övmesi mükâfatlandırması
demektir, yermesi ise cezâlandırması demektir. Yani övme mükâfatlandırmaya,
yerme ve kınama ise cezâlandırmaya eşittir. Şu hâlde aklın hüsün ve kubhunu
idrâk ettiği fiilin fâili -yine aklın delâleti ve rehberliği ile anlaşıldığına
göre- Allah Teâlâ tarafından mükâfat ve cezâ görecektir; medih ve zemmin bundan
başka bir mânâsı olamaz. "Allah ve Rasûlüne (s.a.v.) itâat" gibi, aklın hüsnünü
idrâk ettiği bir konuda Kitâb ve Sünnette emirlerin gelmiş olması teyid
maksadına yöneliktir; yani bu emirler tesîs emri (mevlevî emir) değil, teyid
emirleridir (irşâd emirleri).40
Sünnî usûlcülerin benimsedikleri kıyası red konusunda İsmâîlîler de Ca'ferîlere
katılmaktadırlar.41 Kıyâsın illetinin ictihad yoluyla ortaya çıkarılması hâlinde
kıyası reddeden bu mezhebler, illetin nass ile sabit olması durumunda kıyası
benimsemişler, ancak bunu da kıyas saymayıp, "illeti bildirmek, hükmü de
bildirmektir" prensibinden hareketle lâfzî beyân (zâhir) çeşitleri içine
sokmuşlardır.42
Zeydîlere göre bilinen her şey ya sırf akılla bilinir, ya sırf şerîatle (vahiy
ile) bilinir, yahut da şerîat ve akıl birlikte bilginin kaynağı olurlar.
Bunlardan birincisi yalnızca aklın delil olduğu bilgidir; peygamberliğin ve
dolayısıyle şerîatin gerçek olduğu konusundaki bilginin kaynağı (bu bilginin
delili) akıldır. Şerîat geldikten sonra onun nasslarını yorumlamada ve nasslara
dayalı kıyas ve ictihadlarda ve nihayet hakkında nassların bir delâleti
bulunmayan konularda aklın hüsün ve kubuh konusundaki idrâkine dayalı hükümlerde
hep akıl devrededir ve mûteber bir delildir. Aklın idrâki dışında kalan dînî
bilgi ve konular ise doğrudan şerîat ve vahiy yoluyla bilinir.
Kıyâs konusunda Zeydîler ile Sünnîler arasında önemli bir fark yoktur; Zeydîler
de kıyâsı bir delil olarak kabûl etmektedirler.43
E- Sîret:
Ca'ferî usûlcülerin oldukça sık atıflar yaptıkları delillerden biri de "sîret"dir.
Sîretin genel mânâsı, halkın bir şeyi yapmayı veya yapmamayı âdet edinmesidir.
Eğer burada halktan, dîni ve milliyeti ne olursa olsun bütün akıl sahibi
insanlar ve bunların yaygın âdetleri kastedilirse buna "sîratu'l-ukalâiyye",
yahut "binâu'l-ukalâ" denir. Yalnızca müslümanlar, yahut bunlardan meselâ
İmâmîler gibi belli bir mezhebe bağlı bulunanlar kastedilirse "sîratu'l-müteşarri'a,
es-sîratu'ş-şer'iyye, es-sîratu'l-İsâmiyye" gibi isimler verilir.
Sîret delili tahlil edildiğinde, birincisinin akıl delîline, ikincisinin ise
icmâa râci olduğu, müstakil bir delil olmaktan ziyâde akıl ve icmâ delillerinin
özel birer çeşidi oldukları görülmektedir. Ayrıca sîret delilinin, birincisinde
Şâri'in hükmüne delâlet etmesi, ikincisinde ma'sûm imamın görüşünü aksettirmesi
için başka ihtimâlleri ortadan kaldıran şartları taşıması gerekmektedir. Bu
takdirde de sîrete dayanan hüküm, ilgili fiil veya terkin meşrû olduğundan
ibârettir; müsbet veya menfî yönden bağlayıcı (farz, vâcib, haram, mekruh...)
hükmü için başka delil ve karînelere ihtiyaç vardır.44
F- Diğer Deliller
(İstihsân, İstıslâh, sahâbî kavli, eski şerîatler, örf):
Bu delillerin Kitâb ve Sünnete dayalı (tâlî) da olsa mûteber birer hüküm kaynağı
olup olmadıkları hususu Sünnî usûlcüler arasında da tartışılmıştır. Meselâ
Gazzâlî başlıktaki ilk dört delili "delil zannedildiği hâlde böyle olmayanlar"
başlığı altında incelemiş ve reddetmiştir.45
Şî'a'nın bu deliller hakkındaki düşünce ve uygulamaları ise kısaca şöyledir:
1. İstihsân:
Kabûl edenlerin açıklamalarına göre istihsân ya iki delilden daha güçlü ve
duruma elverişli olanını tercih etmektir, yahut da müctehidin şer'î bir delile
dayanmadan iyi (hasen) yahut da kötü (kabîh) zannetmesine dayalı hükmüdür.
Birinci mânâda istihsâna karşı çıkan fıkıhçı yoktur; ancak diğer birçok fakih
gibi Şîa fukahâsı da bunu, bir istidlâl ve değerlendirme şekli olarak görmekte,
ayrı bir delil ve hüküm kaynağı olmadığını ileri sürmektedirler. İkinci mânâda
istihsânı ise müctehidin keyfine, zannına, vehmine göre hükme varması olarak
anladıkları için reddetmekte, bu yoldan hükme varanların zan ve vehme dayalı din
vâzıı olacaklarını ileri sürmektedirler.46
Zeydiyye mezhebine göre istihsân mûteber bir delildir. Bu mezheb ile Hanefî
mezhebinin istihsân anlayışı birbirine oldukça yakındır. Ancak daha açık ve
güçlü kıyas ile Sünnet karşısında kıyasın terkedilmesi mânâsındaki istihsanda
birleşen bu iki mezheb, zarûret ve maslâhat karşısında kıyasın terkedilmesi (bu
iki delil karşılaştığı zaman kıyasa zarûret ve maslahatın tercih edilmesi)
mânâsındaki istihsanda farklı düşünmektedirler. Hanefîler bu tercîhi de istihsan
içinde görürken, Zeydîler zarûret karşısında kıyasın veya başka bir delilin
sözkonusu olamayacağını, zarûretle amelin başlıbaşına bir prensip olduğunu ve
istihsanla alâkasının bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. Maslâhatın kıyasa
tercihi konusunda ise görüş ayrılığı, kıyasta illetin tesbitinde kullanılan
yollardan birisi olan "münâsebet" anlayışından kaynaklanmaktadır. Nassla sabit
hüküm ile kıyas yoluyla elde edilecek hüküm arasında maslâhat uygunluğu veya
benzerliği demek olan "münâsebet"in çerçevesini dar tutan Hanefîler, mürsel
münâsebeti; yani şerîatin itibâr edip etmediği lâfzî deliller ile bilinmeyen
fayda ve zararı kıyasta illet olarak kullanmazken (bunu istihsan adıyla ayrı bir
hüküm prensibi olarak değerlendirirken) Zeydîler çerçeveyi geniş tutmuş, bunun
da kıyasta illet olarak kullanılabileceği hükmünü benimsemiş ve istihsânın bu
çeşidini kıyas içine sokmuşlardır.47
2. İstıslâh:
el-Mesâlihu'l-mursele terimi ile de ifade edilen istıslâh, şerîatin itibâr edip
etmediği, belli bir âyet ve hadîsin çeşitli delâletleri ile de olsa bilinmeyen
fayda ve zararın, dînî hüküm ve davranışta delil kılınması demektir. Şiî-Ca'ferîlere
göre bir fiil veya şeyin faydalı veya zararlı, iyi veya kötü olduğu ya Kitâb ve
Sünnet kaynaklarından -özel ve genel şer'î açıklamalardan- öğrenilir, yahut da
akıl yoluyla bilinir. Bir âyet veya hadîsin ortak ifade ve delâletinden
öğrenilen fayda, zarar (celb-i menfâat, def-i mefsedet) Kitâb ve Sünnete râcidir;
yani bu bilginin ve buna dayalı hükümlerin kaynağı vahiydir, şerîattir. Akıl
sahiplerinin ittifakı ile sabit olan iyi-kötü, faydalı-zararlı hükmünün kaynağı
ise akıldır. Şu hâlde vahiy ve akıl dışında "istıslâh" diye bir delil, bir hüküm
kaynağı yoktur.48
Zeydiyye mezhebine göre "mürsel veya garîb münâsib" adı verilen mesâlih-i
mürsele, Mâlikî mezhebinin şartlarına uygun şartları taşıması hâlinde mûteber
bir prensiptir. Ancak -istihsân bahsinde görüldüğü üzere- Zeydîler bunu ayrı bir
delil olarak değil, kıyas illeti olarak telâkki etmektedirler.49
3. Sahâbî kavli:
Şiî-Ca'ferîlere göre sahâbe ma'sûm değildir, yanılmaları ve unutmaları
mümkündür. Bu durumda olan kimselerin sözleri ve davranışları mûteber bir şer'î
delile doğrudan dayanıyorsa, kendilerine değil, dayandıkları delile bakılır.
Bilgi ve hükmü ictihad yoluyla elde etmiş iseler onlar da diğer nesillerin
müctehidleri gibi ele alınıp değerlendirilirler. Bunun ötesinde sahâbe kavlinin
ayrı bir delil olarak değeri yoktur.50
Zeydiyyeye göre sahâbe icmâı bağlayıcı bir delildir. Sahâbe içinden Hz. Ali, Hz.
Fâtıma, Hz. Hasen ve Hz. Hüseyn ma'sûm (günah ve hatâdan korunmuş) oldukları
için bunların fetvâları tek başına bir delildir, bağlayıcı hüküm kaynağıdır.
Diğer sahâbenin fetvâlarının ve davranışlarının şer'î delil olarak bir özelliği
yoktur.51
4. Eski şerîatler:
Eski şerîatlere ait hükümler Kitâb ve Sünnette nakledildiği ve Son Peygamber'in
(s.a.v.) ümmeti için de geçerli olduğuna karîne bulunduğu zaman mûteberdir.
Böyle olunca eski şerîatlerin hükümleri Kitâb ve Sünnet'e râcidir, ayrı bir
kaynak değildir.
5. Seddu'z-zerâi:
Harama giden, yasağı çiğnemeye götüren yolların tıkanması, davranışların
menedilmesi; bunlara, sebep oldukları sonucun hükmünün giydirilmesi prensibi
ayrı bir delil değil, aklın gerekli ve bağlantılı bulması (el-mülâzemetu'l-aklıyye)
kabilindendir ve akıl delili çerçevesine girmektedir.
6. Örf:
Şerîat birçok örfü ortadan kaldırmış, bazılarına da uygun düşmüştür. Örf
başlıbaşına bir hüküm kaynağı olamaz; ancak şerîatin yorumlanmasında, nassların
anlaşılmasında ve uygulanmasında yardımcı bir unsur olabilir.52
G- Uygulama ilkeleri (el-usûlu'l-ameliyye)
Müctehid şer'î hükmü öğrenmek ve ortaya koymak üzere çaba gösterir ve çoğu kez
delillere başvurarak bu amaca ulaşır. Bu durumda hükme gerçek (vakı'î), delile
de ictihadî adı verilir. Bazen de delilin bulunmaması, anlaşılamaz (mücmel)
olması, tercih imkânı bulunmadan çelişik olması gibi sebeplerle Allah nezdinde
mevcut, gerçek hükme ulaşmak mümkün olamaz. Şiî usûlcülere göre bu durumda
mükellefin, sorumluluktan kurtulabilmesi için yapacağı şeyler (vazifeler)
vardır. İşte bu vazifelere "uygulama ilkeleri" ve bu ilkelere göre elde edilen
hükümlere de "zâhirî hükümler" denilmektedir.
İstikrâ metoduyla yapılan araştırma sonucu fıkhın bütün bölümlerinde
uygulanabilir olan dört uygulama ilkesi tesbit edilmiştir: İstıshâb, Berâet,
İhtiyât, Tahyîr.
1. İstıshâb:
"Amel ve uygulama bakımından Şâri'in, şüphe ortamında (zarfında) kesin olanın
bekâsına hükmetmesidir" şeklinde tarif edilen istıshâbı bazı usûlcüler uygulama
ilkeleri içinde sayarken diğer bazıları buna, emâre ile ilke arasında bir yer
vermişlerdir. Çünkü emâre (zannî delil) "şâriin hükmü budur" der, istıshâb "şâri'in
hükmünün böyle olduğu kabûl edilmelidir" der, uygulama ilkesi ise şâriin hükmünü
öğrenmenin bir yolu bulunamadığında "şöyle yapılmalıdır" demenin ötesine
geçemez.
Şî'adan Seyyid Murtazâ'nın, Sünnîlerden kısmen Hanefîlerin kabûl etmedikleri
istıshâb fukahâ çoğunluğuna göre şer'î bir hüccettir, uygulama prensibidir. Buna
göre bir hükmün veya hakkın geçmişte varlığı kesin olarak biliniyor, halihazırda
bunun devam edip etmediği konusunda ise şüphe bulunuyorsa hükmün ve hakkın devam
ettiği kabûl edilir ve amel buna göre yerine getirilir.53
Zeydiyyeye göre de istıshâb, Kitâb ve Sünnet gibi bir delil olmayıp bunlara
dayalı bir uygulama prensibidir. Hükmü değiştiren bir âmilin devreye girdiği
kesin olarak bilinmedikçe geçmişte mevcut hüküm ve durum uygulama anında da
mûteberdir. Ahmed Murtazâ'nın mûteber olmadığını ifade ettiği istıshâb,
değiştirici unsurun devreye girdiği bilinen istıshâbdır. Meselâ teyemmüm ile
namaz kılan birisi namaz kılarken suyu görürse bazı fıkıhçılar, görmeden önceki
hâli devam ettirerek (istıshâb yaparak) namazın sahih olduğuna hükmederken,
Murtazâ son andaki değiştirici âmili öncesine hâkim kılarak namazın bozulacağını
ileri sürmüştür.54
2. Berâet:
Şer'î hükmü bilme ve bulmanın imkânsız olduğu veya bu konuda şek bulunduğu
takdirde hükmü yok kabûl ederek buna göre davranmaktır. Şî'a'nın Usûlcü okulu
berâetin çerçevesini daha geniş tutmuş, belli bir konuda veya genel olarak, kezâ
haram konusunda veya farz konusunda berâet ilkesini mûteber saymışlardır. Ahbârî
okul mensupları ise çerçeveyi daha dar tutarak berâeti haram konusunda değil,
farz konusunda (bir şeyin farz olduğu konusunda delil ve şer'î hüküm
bilinmiyorsa bunu farz saymama) konusunda işletmişlerdir.
3. İhtiyat:
Hüküm bilinemiyor, yahut hükümde şüphe bulunuyorsa ilgili yükümlülüğün (yapma
veya yapmamanın) bütün şıklarını yerine getirmektir. Yâni mümkün olduğu takdirde
şâriin yapılmasını istemesi muhtemel olan bütün şıkları yapmak, yapılmamasını
istemesi muhtemel olan bütün şıkları da yapmamaktır.
İhtiyatın bir uygulama ilkesi olup olmadığı tartışılmış, usûlcü okul mensupları
bunu reddederken Ahbârîler haramla ilgili şüpheli konularda bir uygulama ilkesi
olarak benimsemişlerdir.
4. Tahyîr (şıklardan birini îfâda serbest bırakılmak):
Bir önceki maddede bütün şıklar ve ihtimâller icrâ edilebiliyordu ve ihtiyaten
böyle hareket edilmişti. Burada ise şıklar çelişik olduğu ve birleştirilmesi
mümkün bulunmadığı için ihtiyat ilkesi işletilemiyor ve yükümlü, şıklardan
birini yerine getirmede serbest bırakılmış gibi hareket ediyor.
Bu ilke teorik olarak tartışılmış olmakla beraber uygulamada önemli ve belli bir
yeri olmamıştır.55
III. İctihad, Taklid ve Merci'iyyet
A- İctihad:
İctihad ve taklîd bahisleri Sünnî usûl kitaplarında genellikle son bölümde ele
alınmış ve incelenmiştir. Şîî usûl kitaplarında ise durum farklıdır.
Usûlcülerden önemli bir kısmı bu bahisleri fıkıh usûlünün çerçevesi dışında
gördükleri için kitaplarına almamışlar, konuyu fetvâ kitaplarına bırakmışlardır.
Fetvâ mercii olan fakihler fetvâ mecmûalarının başına bu konuyu almış, ictihad
ve taklîdin mânâ ve mahiyetini, şartlarını, özelliklerini açıklamışlardır. Bazı
usûl yazarları ise usûl ilmi ile ilgisi bulunduğu için ictihad ve taklîd
bahislerine de kitaplarında yer vermişlerdir.
1. Terim ve tarif:
Şâfiî gibi Sünnî müctehidler ictihad ile kıyâsı eş mânâlı olarak kullandıkları
ve ictihad kelimesi re'y ile terkip yapılarak "ictihadu'r-ra'y" şeklinde istimâl
edildiği, Şîa da baştan beri re'y ve kıyas ictihadına karşı oldukları için
fıkıhçıları, ictihad terimini mûteber bir hüküm çıkarma yolu olarak kabûl
etmiyorlardı. İctihad bahsini kitaplarına alırlarsa deliller getirerek reddetmek
için alıyorlardı. Nitekim Tûsî, Udde'nin giriş bölümünde şöyle diyordu: "Kıyâs
ve ictihada gelince bize göre bunlar delil değildir, kullanılmaları memnûdur,
biz bunu ileride açıklayacağız..."56 Sünnî âlemde dördüncü asırda Cessâs,
beşinci asırda Gazzâlî gibi usûlcüler ictihadı daha geniş mânâda kullandılar.
Buna göre ictihad, "şer'î hükmü ilgili delillerden elde edebilmek için
müctehidin olanca çabayı sarfetmesi" idi. Delil anlayışları farklı da olsa,
bilhassa Usûlcü okula mensup Şiî fakihlerin, şer'î hükmü elde etme ve fetvâ
verme usûlleri, bu geniş mânâdaki ictihad ile paralellik arzediyordu. İşte bu
sebeple muhtemelen ilk defa57 Allâme el-Hillî ictihad kelimesini, kıyas ve
re'yden farklı olarak, bu genel mânâda kullanmış ve kitabının bir bölümünü
ictihad-taklid bahsine ayırmıştır. Onun açıklamalarına göre: İctihad, "şer'î
olup zanna dayanan meselelerin hükmünü elde edebilmek için düşünme gücünü son
sınırına kadar kullanmaktır". Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ictihad etmesi caiz
değildir; çünkü onun hem buna ihtiyacı yoktur, hem de tebliğ ettiklerinin
Allah'tan olduğu konusundaki güveni sarsar. İmamların da ictihad etmeleri caiz
değildir; çünkü ictihadın mâhiyetinde isâbet etme de, yanılma da vardır, imamlar
ise hatâdan korunmuşlardır, onlar şer'î hükümleri ya doğrudan Rasûlullah'ın
(s.a.v.) öğretmesi ile yahut da Allah Teâlâ'nın ilhâmı ile elde ederler. Diğer
âlimlere gelince bunların çelişen deliller arasında tercih yaparak, Kitâb ve
Sünnet'in genel hükümleri üzerinde kafa yorarak hüküm çıkarmaları caizdir. Ancak
kıyâs ve istihsân yoluyla hüküm çıkarmaları, bu metodlarla ictihad etmeleri caiz
değildir."58 İctihad terimini kullanmamakla beraber Şerîf Murtazâ, Hillî'den üç
asır önce kıyas ve istihsân dışı ictihadın muhtevâsından bahsediyor, İmâmiyye
mezhebinde hükmü bulunmayan bir mesele ortaya çıktığında fakihin Kur'ân-ı
Kerîm'in geniş çerçeveli ve yoruma açık (umûmât ve zavâhir) âyetleri üzerinde
düşünerek çözüm getirebileceğini ifade ediyordu.59
Geniş mânâda ictihadı benimseyen ve kitaplarında buna yer veren Usûlî Şî'a
fukahâsına karşı, bundan dört asır kadar önce Molla Emîn Esterâbâdî tarafından
okul hâline getirilen ahbârîlik, her mânâda ictihada karşı çıkmakta, ictihad ve
taklîdi reddetmektedir. Ahbârîlere göre Kur'ân-ı Kerîm'i anlama selâhiyeti ve
ehliyeti imamlara aittir. Akıl delil değildir. İcmâ Sünnîlerin uydurduğu bir
bid'attir. İmamlardan başka bir âlimi (fakihi) taklit etmek haramdır. Bütün dînî
hüküm ve bilgiler hadîslerdedir, hadîsler de meşhur kitaplarda toplanmıştır.
Meşhur dört kitaptaki bütün rivâyetler sahihtir ve mûteberdir. Dînî hükümler
bunlardan alınacak ve uygulanacaktır.60
Bugün Şiî dünyada Ahbâriler azınlıktadırlar. Fıkıh ve fetvâ sâhasında hâkim olan
Usûlî okuldur. Bunlara göre de, teblîğ metninde özetlenen "delillerden hareket
ederek dînî hüküm çıkarmak" mânâsında ictihad caizdir ve zarûridir. Bu ictihadın,
yeni Necef Okulu'nun benimsediği tarifi ise şöyledir: "Şer'î hükümler veya amelî
vazifelerin şer'î veya aklî delillerini elde etme melekesidir." Tarife göre bu
melekeyi (gücü, ehliyeti) taşıyanlar, fiilen ictihad etmeseler dahi müctehid
sayılırlar.61
2. Şartları ve dereceleri:
Müctehidde aranan şartlar bakımından Sünnî ve Şiî usûlcüler arasında önemli fark
gözükmemektedir. Ancak Şî'a'da akıl da bir delil olduğu için müctehidin akıl ve
tefekkür bakımından olgunlaşmış, felsefî düşünce melekesini kazanmış olması
üzerinde durulmuştur.
Sünnî usûlcüler müctehidleri, bilgi ve ehliyet derecelerine göre
sınıflandırmışlardır. Birinci sırada müstakil mutlak, ikinci sırada müntesib
mutlak, üçüncü sırada mukayyed (sınırlı, meselâ mezhebde, meselede) müctehidler
vardır. M. Ebû Zehra, Şiî-Ca'ferîlerde ictihad prensiplerini imamların tesbit
ettiklerini, diğer müctehidlerin bu prensipleri uygulayarak hüküm
çıkardıklarını, bu sebeple müctehidlerin mutlak-müstakil müctehid olmayıp
müntesib müctehidler derecesinde olduklarını ileri sürmüştür. Buna karşı
Muhammed Takıyy Hakîm, Şî'a'da imamların söz ve fiillerinin sünnet sayıldığından
hareket ederek usûlde ve fürûda Kitâb, Sünnet, akıl... delillerine dayanan
ictihadın mutlak müstakil ictihad olduğunu -haklı olarak- savunmuştur.62
3. Bütünlüğü:
Usûlcülerin çoğuna göre ictihad bölünebilir; yani bir müctehid bazı dallarda ve
konularda ictihad bilgilerini tamamlamış olduğundan ictihad eder, bazı konularda
ise eksikleri bulunduğu için ictihad edemez ve bir başka müctehidi taklîd eder
(deliline tâbi olur.)63
4. Kapısı:
Dördüncü hicrî asırdan sonra yaşayan Sünnî, mukallid usûlcülerin çoğuna göre
mutlak ictihad kapısı kapanmıştır; müslümanların vazifesi meşhur dört mezhebden
birini taklid etmektir.
Ca'feriyyede prensip olarak taklîd caiz değildir, bilmeyenlerin bilenlerden
şer'î hükmü delili ile öğrenip uygulaması gerekir. Ayrıca fetvâsı uygulanacak
olan müctehidin hayatta olması da şarttır. İşte daha ziyade bu iki sebebe dayalı
olarak bu mezhebde mutlak ictihad kapısı hiçbir zaman kapanmamış, her asırda ve
bölgede yeteri kadar müctehid bulunmuştur.
5. İsâbeti:
Meseleye farklı açılardan bakan usûlcüler, aynı konuda farklı hükümler çıkaran
birden fazla müctehid arasından birinin mi, yoksa hepsinin mi isâbet etmiş
sayılacağı konusunu tartışmışlardır. "Hepsi isâbet etmiştir" diyenler, hakkında
nass bulunmayan konularda ilâhî hükmün de müctehidin hükmüne tâbî olduğunu,
yahut sonucu hatâlı da olsa usûlü doğru kullanan müctehidin isâbetli
sayılacağını düşünerek bu görüşü savunmuşlardır. Buna karşı Ca'feriyye'ye göre
müctehid kimi zaman hatâ eder, kimi zaman da isâbet eder. Her vâkıa için Allah
nezdinde belli bir hüküm ve bu hükmün -bazen kesin olmayan- bir delili (emâresi)
vardır. Bunu bulan isâbet etmiş, usûlünce ictihad ve gayret ettiği hâlde
bulamıyan hatâ etmiş olur; ancak hatâsından dolayı günahkâr olmaz.64
B- Taklid:
1. Tarifi:
Taklîd, delilini sormadan bir müctehidin fetvâsına göre davranmaktır. Kendisi
müctehid olmadığı, hükmü delilinden bizzat çıkaramadığı için bilenden soran ve
buna göre hareket eden kimseye mukallid denir.
2. Cevazı:
Ca'feriyyeye göre inanç konularında taklîd caiz değildir. Mümin, inandığı
konuların delilini de bilecek, imana bu delillerle ulaşmış olacaktır. Dinden
olduğu kesin olarak bilinen (zarûrât) ve delili de kesin olan ibâdet ve amel
konularında da taklîd caiz değildir. Bu iki çerçeveye girmeyen meselelerde
ictihad ehliyeti bulunmayan kimselerin müctehide sorması ve onun vereceği
fetvâya göre amel etmesi caizdir ve bu cevaz zarûretten kaynaklanmaktadır.
3. Şartları:
Taklîdin cevazının mukallid müctehid ve konu ile ilgili şartları vardır. Taklîd
edecek olan kimse bizzat ictihad ehliyetini taşımayacak, yahut vakit dar olduğu
hâlde o konuda ictihad bilgisini tamamlamamış bulunacaktır.
Taklîd konusu inançla ilgili olmayacak, kezâ dinden olduğu kesin olarak bilinen
ve delili kesin olan esaslar çerçevesine de girmeyecektir. Meselâ namazın farz,
şarabın haram olduğu konularda taklîd caiz değildir.
Taklîd edilecek şahıs müctehid, müttakî, İmâmî ve yaşayan bir kimse olacak.
Müttakî, dînin emir ve yasaklarına uygun hareket eden, dindar ve iyi ahlâk
sahibi kişi demektir. Bir kimsenin müctehid ve müttakî olup olmadığını bilmenin
yolu en az iki iyi insanın buna şahitlik etmesi, yahut kişinin yaygın olarak
böyle bilinmesidir.
İmamî-İsnâaşerî olması, müctehidin güvenilir olmasının bir başka teminâtı olarak
görülmüştür. Çünkü İmâmî olmayan müctehidlerin, Şî'a'ya göre mûteber olmayan
delillere dayanarak fetvâ vermiş olma ihtimâlleri vardır.
Kendisinden fetvâ sorulacak müctehidin yaşayan bir kimse olması konusu
tartışılmıştır. Ahbârîler, hadîsleri nakletme ve açıklama dışında bir ictihadı
caiz görmedikleri için "nakleden, açıklayan" mânâsında fetvâ verenin ölü
olmasında bir sakınca görmemişlerdir. Usûlcü okul mensuplarına göre ölmüş bir
müctehidin görüşü icmâa tesir etmediği ve ölüye görüş izâfe etmek mümkün
bulunmadığı için fetvâ mercii müctehidin hayatta olması şarttır. Müctehid
hayatta iken kendisinden fetvâ almış bulunan mukallidler, o öldükten sonra da bu
fetvâları uygulamaya devam ederler. Ancak yeni meseleler zuhûr edince yaşayan
bir müctehide başvuracaklardır. Yaşayan müctehidler bir konuda ihtilâf eder ve
farklı hükümler çıkarırlarsa mukallid bunların en âlim olanına başvuracak ve
onun fetvâsı ile amel edecektir.65
Zeydîlere göre:
1. Re'y kıyas ve ictihadı içine alan bir terimdir. İctihadın geniş mânâsı, hükmü
açık olmayan nasslar (âyetler ve hadîsler) ile şer'î hükümler konusunda bilgi
elde edebilmek için elden gelen çabanın sarfedilmesidir.
2. Bir mesele veya bir bölümde ictihad edebilmek, diğerinde edememek mânâsında
ictihadın bölünmesi caizdir. Hiçbir müctehid her şeyi bilmemiştir ve sorulan
birçok soruya "bilmiyorum" cevabını veren meşhur müctehidler vardır.
3. Kesin bilgiye dayanan konularda hak ve gerçek tektir; buna aykırı görüş ve
inanç sahipleri hatâlı ve günahkârdırlar. Zanna dayalı mesele ve hükümlerde,
birbirine aykırı bilgi ve görüş sahibi olan müctehidlerin tamamı isâbet etmiş
sayılır; yani bu meselelerde her müctehidden istenen, zan ve kanâati ile vardığı
sonuçtur; ilâhî hüküm de bu sonuca uymaktadır.
4. Avâmın amel ve ibâdetle ilgili meselelerde müctehidleri taklîd etmesi
caizdir. Müctehidin delilini açıklaması şart değildir. Mukallid taklid ettiği
âlimin ehliyetini, kendi imkânlarına göre araştırmakla, soruşturmakla
yükümlüdür. Müctehidler bir konuda farklı hükümlere ulaşmış ve bunlarla fetvâ
vermiş olurlarsa mukallid muhayyerdir; dilediği ile amel eder.
5. Müctehid olmayan kimseler kaynakları biliyor, tercih üzerinde düşünme
ehliyeti taşıyorlarsa, müctehidlerin görüşlerini tercih ve naklederek fetvâ
verebilirler.
6. Taklîd edilecek müctehidin hayatta olması şart değildir; yaşayan ve artık
yaşamayan müctehidlerin ictihadları ile amel edilir.
7. Müctehidin bir başka müctehidi taklid etmesi, bir müctehide bağlanmış bulunan
mukallidin de onu terkederek bir başka müctehide başvurması caiz değildir.66
İsmâîlîlere göre:
Re'y ve kıyâs ictihadı caiz değildir. Dînî bilgi ve fetvâ meşhur mezheb
imamlarından alınamaz; çünkü bunlar rey ve kıyasla ictihad etmiş ve hatâya
düşmüşlerdir. Dîni hüküm ve bilgi Kitâbdan, Sünnet'ten, Ehl-i Beyt imamları
vâsıtasıyle alınır. Ülü'l-emr Ehl-i Beyt imamlardır ve bunların emîrleridir
(görevlendirdikleri yöneticilerdir). Bu emîrler Kitâba, Sünnet'e ve İmamlara
itâat ettikleri müddetçe onlara itâat edilir, saptıklarında itâat edilmez.67
C- Merci'iyyet:
Tek başına veya taklîd kelimesi ile tamlama yapılarak "merci'u't-taklîd"
şeklinde kullanılan merci' kelimesi, Ca'ferî fukahâsı tarafından "fetvâsına
başvurulan fakih, müctehid" mânâsında kullanılmaktadır. Gerek Sünnîlere ve
gerekse Şî'a'ya göre gerçek mânâda fakih, müctehid demektir. Müctehid olmayanlar
için kullanılan fakih kelimesi mecâzî olarak kullanılmaktadır. Aynı husus müfti
için de söz konusudur. Sünnîler, bilhassa ictihad kapısı kapandıktan sonra
mukallidlerin de fetvâ vermelerini caiz gördükleri için bunlara fakih ve müfti
denilmiş, zaman içinde bu iki kelimenin onlar için kullanılması daha yaygın hâle
gelmiştir. Şîîler mukallide fetvâ selâhiyeti tanımadıkları için onlarda fakih
müctehide mahsus bir vasıf olarak devam etmiştir. İctihad derecesinde bir fıkıh
âlimi demek olan fakihin fetvâ verme selâhiyeti genellikle tartışmasız kabûl
edilmiştir. Ancak bir zamanda ve bölgede birden fazla müctehid bulunduğunda
halkın, bunlardan hangisine başvuracağı ve fetvâ alacağı konusu bir problem
olarak ortaya çıkmış, "en bilgilisi ve en dindarı" ölçüsü getirilerek "taklîd
mercii" kavramına ulaşılmıştır. Buna göre isnâ-aşerî müctehidler içinden en âlim
ve en dindar olan kim ise o taklîd edilecek, fetvâ ondan alınacaktır. Ancak
problem bununla da tam olarak çözüme kavuşmamış, fakihin fetvâ verme dışındaki
selâhiyeti (velâyeti), bu selâhiyeti hangi müctehidin temsil edeceği, diğer
müctehidlerin ona bağlılıkları ve bu bağlılığın diğer müctehidlerin
selâhiyetlerine getirdiği sınır konusu tartışılmıştır, kısmen hâlâ
tartışılmaktadır.
1. Tarihçe:
Küçük kayıplık döneminde Şiî müslümanlar ile imamın, (dolayısıyle dînî hayatın)
rehberliğini, imamla yazışma yoluyla onun dört vekîli yürütmüşlerdi ve bu
vekiller birer fakih idiler. İkinci kayıplık döneminden itibaren ortaya çıkan
boşluğun yine fakihler tarafından doldurulmasında bunun önemli rolü oldu. Ayrıca
Kitâp'ta, Sünnet'te ve imamların sîretlerinde, fukahânın rehberliği ile ilgili
önemli açıklamalar ve işaretler mevcut idi. Bu sebeple halk tabîî bir yönelişle
fakihleri rehber edindiler, ortaya çıkan meselelerin dînî hükmünü öğrenme (istiftâ)
ve anlaşmazlıkları çözüme bağlama (kazâ) konularında fakihlere başvurdular.
Ayrıca zekâtı ve imamın hakkı olan humusu yerine sarfetmesi için bu fakihlere
(mercilere) verdiler. Bu arada bazı Şiî âlimler de kayıplık döneminde kamuya ait
işlerde tasarruf hakkının yöneticilere ait olacağını savunuyorlardı. Siyâsî,
kazâî, mâlî ve idârî konularda kamu adına tasarruf hakkı ile ilgili bulunan
teori ve pratikteki bu iki başlılık ve çekişmenin bilhassa siyâsî yönü, daha çok
son iki asırda ortaya çıktı. Bundan önce genellikle Şiîler, ideal İslâm
devletini Mehdî'nin gelip kuracağını, dünyada zulmün yerine adâleti Mehdî'nin
hâkim kılacağını, o zamana kadar zâlim yöneticilere baş eğip Mehdî'yi beklemek
gerektiğini kabûllenmiş bulunuyorlardı.
Bu genel gidiş iki merhalede istikâmet değiştirdi. Birinci merhalenin önemli
sîmâları arasında Ahmed b. Muhammed Mehdî Nerrâkî (1711-1828), Hasen Şîrâzî
(1815-1895), Muhammed Hâirî, Huseyn Necefî Nâînî (1857-1936) gibi fakihler
vardır. Daha önceki devirlerde fakihin siyâsî selâhiyetine temas eden ilk fakih
muhtemelen ilk Şehid Muhammed b. Mekkî Cizzînî'dir (v. 786/1384). el-Lum'atu'd-Dimaşkıyye
isimli eserinde, kayıplık döneminde imamın nâibi ve bunun selâhiyeti konusuna
yer vermiştir. Ondan iki asır kadar sonra gelen Kerekî de aynı konulara temas
etmiştir. Yukarıda adı geçen Nerrâkî muhtemelen bu açıklamalara da dayanarak
fakihin velâyeti konusunu ele almış, icmâ ve nass gibi selâhiyetlerin fakihe
intikâl ettiği sonucuna varmıştır.68 Buna göre fakihin selâhiyet (velâyet)
çerçevesine şu konular girmektedir: Fetvâ, kazâ, cezâların infazı, kısıtlıların
velâyeti, imama ait mallar üzerinde tasarruf yetkisi. Hasen Şîrâzî, Şâh'ın bir
anlaşma ile İngilizlere verdiği tütün ile ilgili imtiyaz hakkına karşı çıkmış,
mücadelesinde başarıya ulaşarak anlaşmayı bozdurmuş, 1906 tarihli anayasada din
adamlarına verilen yer ve selâhiyet üzerinde etkili olmuştur. Nâînî kitap ve
fetvâlarıyla istibdâd yönetimine ve devlet işlerinin dinden ayrı tutulmasına
karşı mücadele vermiştir.
İkinci merhalenin mimârı Âyetullah Humeynî'dir. İlk defa o, velâyet-i fakih
(fakihin devlet yönetimi ile ilgili selâhiyet ve sorumluluğu) konusunu sağlam
bir teorik yapıya oturtmuş ve rehberliğini üstlendiği İran İslâm İnkılâbı ile de
teorisini uygulamaya geçirmiştir. Humeynî'den önceki kısmî çıkışlar dışında
genel gidişe hâkim olan iki prensip vardı: Mehdî'yi beklemenin gerekliliği ve
takıyye. Humeynî İslâm dünyasının içinde bulunduğu -İslâm'a ve müslümanların
menfâatine aykırı-- durumu tasvîr ederek dînin imamlarının buna râzı
olamayacaklarını, Mehdî'nin gelmesinin gecikebileceğini, o zamana kadar
fakihlerin münkere ve gayr-i meşrû gidişe karşı savaşmaları gerektiğini, bunun
onlara vazife olduğunu savundu. Takıyye konusunun da cüz'î meselelerde fertlere
verilmiş bir ruhsat olduğunu, dînin ve müslümanların âlî menfâatlerinin bu
ölçüde çiğnendiği ve yok edildiği bir zamanda takıyyeye sığınarak hareketsiz
kalmanın caiz olamayacağını ileri sürdü.69
2. Genel ve özel merci'iyyet:
Humeynî'den önce fakihin, devlet kurma ve yönetim sâhası dışında kalan
selâhiyetlerini paylaşan fakihlere de merci' deniyordu. Kitle iletişim
araçlarının gelişmediği dönemlerde Şiî dünyada birden fazla merci' vardı ve
bunlar kendi bölgelerinde (meselâ İran, Irak, Lübnan gibi İslâm ülkelerinde)
selâhiyetlerini icrâ ediyorlardı. Kitle iletişim araçları geliştikçe halkın
yöneldiği büyük (genel) merci' sayısı azalmaya başladı. Bu büyük merciler fetvâ
veriyorlar, fetvâları neşrediliyor, mahallî (özel) merciler de bu fetvâlara
aykırı fetvâ vermiyorlar; ancak bir yandan kendi ictihadları ile amel etmekte,
diğer yandan büyük mercilerin fetvâ vermedikleri konularda bölge halkına fetvâ
vermekte serbest bulunuyorlardı. Böylece ortaya genel merci (el-merci'u'l-âmm)
ve özel merci (el-merci'u'l-hâss) kavramları çıkmış oluyordu. Özel merciler
kendi bölgelerinde fakihin diğer selâhiyetlerini de icrâ ediyorlar, özellikle
zekât ve humusu alarak yerine sarfediyorlardı.
Aynı dönemde bir-iki fakihin genel merci olması yerine merciiyetin bir fukahâ
heyetine verilmesinin, burada müzâkere edilerek tartışılan ve sonunda halka
intikâl ettirilecek olan ihtilâfsız bir fetvânın ve dînî açıklamanın daha
faydalı olacağını savunanlar da olmuştur.70
Humeynî'den sonra, âmme velâyeti konusunda bütün merci'lerin onu yüklenmiş
bulunan fakihe (genel merci' ve rehbere) itâat etmeleri, farklı ictihadda
bulunsalar bile doğru yoldan sapmadıkça veliyyu'l-emre karşı çıkmamaları, amme
velâyeti dışında kalıp fakihe ait bulunan tasarruf ve selâhiyetlerde ise eskisi
gibi hakları bulunduğu hükmü benimsenmiştir. Yine fakihlere verilen bir başka
vazife de veliyyu'l-emrin tasarruflarını dînî bakımdan takip ve murâkabe ederek
gerektiğinde uyarmaktır. Genel merci (imamın nâibi) vefat ettiği veya görevini
yapamaz hâle geldiği zaman onun yerine seçilecek olan şahıs veya heyet yine ilim
ve dindarlığı ile tanınmış fakihlerden olacaktır.
Sonuç:
Siyâsî olarak başlayıp gittikçe dînî renge bürünen Şiî-Sünnî ihtilâfının düğüm
noktasını imâmet anlayışı teşkil etmektedir. Bu meselede teorik olarak
Sünnîlerle Şiîlerin anlaşıp birleşmesi imkânsız gibi gözükmektedir. Ancak
pratiğe; yani imâmet inancının dînî hayata fiilen akseden yönlerine gelince bu
âmilin, yakınlaşmaya önemli bir engel oluşturmadığı kanatindeyim. Bu kanâat de
iki vâkıaya dayanmaktadır:
1. İmamların kişilikleri.
2. Sayılarının sınırlı olması; başka bir ifade ile kayıplık döneminden sonra
şer'î delil olarak imam kaynağının fiilen ortadan kalkmış bulunması.
Birinci İmam Hz. Alî'den sonra onikinci İmam Mehdî'ye kadar bütün imamlar
Sünnîlerin de sevgi ve saygılarına mazhar olmuş, âlim, fazîletli, dindar
kişilerdir; İslâm büyükleri arasında yer almışlardır. Bunlar arasında Ca'ferî
fıkhının alimi ve dayanağı olan Ca'feru's-Sâdık, hem Sünnî tarikatlerin hemen
tamamının silsilesinde (mürşidleri arasında) yer almış, hem de Sünnî fıkıh
mezheblerinin imamlarının hocaları arasında bulunmuştur. Bu imamlara Şî'a'nın
sünnet olarak, Sünnîlerin ise ictihad olarak nisbet ettikleri hüküm ve
ifadelerin sahih olanları, İslâm'ın -iki tarafça ortaklaşa benimsenmiş bulunan-
kaynaklarına ve özüne aykırı düşmemekte ve tarafları birbirine bağlayabilecek
sağlam bir köprü oluşturma kâbiliyeti taşımaktadır.
Hicrî üçüncü asrın ikinci yarısından itibaren yeni bir imam gelmemiştir. Bu
tarihten itibaren Ca'ferîyyenin Ahbârî kolu dînî hükümlerin yalnızca sünnet
kaynağından (Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ma'sûm imamların söz ve davranışlarından)
alınabileceğini, başka bir kaynağın bulunmadığını ileri sürmüş ve buna göre
hareket etmişlerdir. Usûlî kolu ise Kitâb, Sünnet, icmâ ve aklı delil olarak
kabûl etmişler, dînî hükümleri ictihad yoluyla bu kaynaklardan çıkarmışlar, bu
kaynaklarda bir delil bulunmaması hâlinde ise istıshâb, aslî berâet, ihtiyat
gibi uygulama ilkelerine (el-usûlu'l-ameliyye) dayanmışlardır. Şîâ usûlcüleri
belli şart ve kayıtlarla da olsa Sünnîlerin rivâyet ettikleri hadîsleri de
makbûl saymaktadırlar. İçinde imamın bulunması şartıyle icmâın mûteber bir delil
olması Sünnî usûle de uygun düşmektedir; çünkü Sünnîlere göre de imamlar
müctehiddir ve müctehidlerin muhâlif bulundukları bir hükümde icmâdan söz
edilemez. Şî'a'nın akıl delili, bazı Sünnî müctehidlerin benimsedikleri mürsel
maslâhat deliline sonuç bakımından oldukça yakın bulunmaktadır.
Teorik olarak birbirinden uzak gözüken Şiî ve Sünnî usûlün uygulamada birbirine
oldukça yakın seyretmesinin iki önemli sonucu olmuştur:
a) Fürûda Sünnî-Şiî ihtilâfı, Sünnî mezheblerin kendi aralarındaki ihtilâfa
yakın keyfiyet ve kemmiyette gerçekleşmiştir.
b) Mezheblere objektif bakan bazı Sünnî âlimler, Ca'feriyye mezhebini prensip
olarak mûteber bir İslâm mezhebi olarak tanımışlardır. 1 Ekim 1958'de el-Ezher
Şeyhi Mahmud Şeltût'un, "İmâmiyye Şî'asının, İslâm'ın meşrû bir mezhebi olduğuna
dair" bir fetvâ neşretmesi ve bunun akabinde el-Ezher'de bir Şiî fıkıh
kürsüsünün kurulması, ferdî teşebbüsleri de aşan önemli bir gelişmedir.71
Usûl ve fürû yakınlığı ve buna dayalı olarak mezhebin tanınması bakımından
Zeydiyye mezhebi diğerlerinden daha şanslı gözükmektedir.72
Geçmişte ve günümüzde Şiîler ile Sünnîler arasındaki itikadî ve amelî mezheb
farklarını abartarak, iyi veya kötü niyetle bu iki câmianın birbirinden uzak
durmasına gayret edenler olduğu gibi, keyfiyet ve kemmiyet bakımlarından daha
önemli ve hâkim bulunan ortak inanç ve amel sâhası üzerinde ısrar ederek bu iki
mezheb mensuplarını birbirine yaklaştırmaya ve kaynaştırmaya çaba sarfedenler de
olmuştur. Bilhassa Birinci Dünya Harbinden sonra İslâm ülkeleri yabancıların
istîlasına uğrayıp sömürge hâline gelince her iki câmianın düşünürleri kurtuluş
yolları aramışlar ve bunun ilk şartının "İslâm Birliği"nin gerçekleşmesi
olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Aynı maksatla ondokuzuncu asrın
sonlarında Cemâleddin Efgânî'nin sarfettiği çabalar 1940'larda yeniden
canlandırılmış, İslâm birliğine bir kapı, bir yol olmak üzere mezhebler ve
mensupları arasında bir yakınlaşma sağlama çalışmalarına girişilmiştir. Bu
hareket ve çalışmaları yürütenler ve destekleyenler arasında Kum'da ikamet eden
merci'i-taklîd Muhammed Hüseyin Burûcerdî, Necefli merci' Muhammed Hüseyin Âlü-Kâşifi'l-ğıtâ,
Lübnanlı merci' Seyyid Şerefuddîn, Ezher Şeyhi Abdulmecîd Selîm ve önemli
öğrencileri, Müslüman Kardeşlerin lideri Hasen el-Bennâ gibi zevât bulunuyordu.
Bu gayretlerin sonucu 1947 yılında Kahire'de "Dâru't-takrîb beyne'l-mezâhib"in
kurulması olmuş ancak milletlerarası siyaset ters istikâmetlere zorladığı için
bu gayretler istenen sonuçlara ulaşamamıştır. Son yıllarda İran-Irak savaşı ve
Mekke olayları, İslâm birliğini ve mezhebler arası yakınlaşmayı ters istikamette
zorlayan yeni siyasî gelişmeler olmuştur. Muhtemelen İslâm'ın ve müslümanların
karşısında olan güçler tarafından yönlendirilen bu gelişmelere rağmen
müslümanların ve özellikle halkın rehberleri olan âlimlerin bu hayırlı hareketi
ve mezkûr çabayı sürdürmeleri, İslâm'ın ve müslümanların âlî menfâatleri
açısından zaruridir; mezhebler arasındaki fıkıh ve usûl yakınlığı da bu harekete
uygun bir zemin oluşturmaktadır.
11. Tabâtabâî Hüseyn Müderrisî, Mukaddime-î ber fıkh-ı şî'a, Meşhed, 1368, s. 29
vd.
12. Kuleynî, el-Kâfi, c. III, s. 33; Tûsî, Tehzîbu'l-ahkâm, c. I, s. 363; el-İstibsâr,
c. I, s. 77; Âmilî, Vesâilu'ş-şî'a, c. I, s. 327.
13. Resâilu'l-Şerîf el-Murtazâ, I-III, Kum, 1405. Şerîf'in yukarıda zikredilen
üç eseri yanında birçok risâlesi bu mecmûada neşredilmiştir.
14. Tûsî Udde'nin girişinde Müfîd ve Şerîf Murtazâ'nın usûl konusundaki
çalışmalarına temas ederek bunların konular ve sistem açısından yetersiz
olduğunu, bu sebeple Udde'yi yazdığını söylüyor; c. I, s. 6-7.
15. Küleynî, Kâfî, c. III, s. 33, 83-88; Tûsî, Tekzîb, c. I, s. 363; İstibsâr,
c. I, s. 77-78; Âmilî, Vesâil, c. I, s. 327; c. II, s. 538, 539, vd.
16. Zerî'a, c. I, s. 4; Resâilu'ş-Şerîf, c. I, (takdîm), s. 14.
17. Şerîf, Resâil, c. II, s. 117-119; Krş; Muhsin el-Emîn, A'yân, c. I, s. 39,
49, 54, 104; Ebû Zehra, İmam es-Sâdık, s. 284, 357.
18. Ahmed b. Yahyâ Murtezâ, Mi'yâru'l-ukûl (el-Bahru'z-zahhâr külliyatı içinde),
c. I, s. 76, 160, 201; Ebû Zehrâ, İmam Zeyd, s. 334 vd.
19. Muhammed Temîmî, De'âimu'l-İslâm, Kahire, 1985, s. 40, 84, 91, 98, 350.
20. A'yânu'ş-şî'a, Mukaddime, s. 97 vd.
21. Şerîf el-Murtezâ, Resâil, c. I, s. 209.
22. M. R. Muzaffer, Usûli'l-fıkh, Kûm, 1368/1989, c. II, s. 138 vd.
23. Şeyh Sadûk, Risâletu'l-itikadi'l-İmâmiyye, trc. E.R. Fığlalı, Ankara, 1978,
s. 98-103.
24. Tûsî, et-Tibyân, Necef, c. I, s. 3.
25. Aslu'ş-şî'a ve usûluhâ, Necef, 1965, s. 101-102.
26. Genel olarak Kitâb delili ve özel olarak da tahrif konusu için bkz. Eş'arî,
Makalât, s. 47; Muhsin el-Emîn, A'yân, (Mukaddime), s. 41, 44, 54; 97; M. Ebû
Zehra, İmam es-Sâdık, s. 54, 311, 327, 343, 355; M. Takıyy el-Hakîm, el-Usûlü'l-âmme
lil'l-fıkhı'l-mukaran, Beyrut, s. 102-117; Zeydiyye için: Ahmed b. Yahyâ el-Murtazâ,
Mi'yâr, s. 76, 201; Ebû Zehra, İmam Zeyd, s. 349, 355, 360.
27. Şerîf, Resâil, c. I, s. 21, 202; c. II, s. 13; c. III, s. 309.
28. Muhammed Rızâ el-Muzaffer, Usûli'l-fıkh, Kûm, 1368/1989, c. II, s. 65.
29. İslâm Ansiklopedisi, Şî'a md., s. 508; Krş. Molla Mansur Güzelsoy, "Şî'anın
Dört Hadîs Kitabı", Tevhîd Dergisi, Sayı: 24 (Aralık, 1991). s. 36-40.
30. Tûsî, Udde, s. 290 vd., 336 vd., 368-375; Allâme Hillî, Mebâdiu'l-usûl, Kûm,
1404, s. 203-205.
31. Tûsî, age., s. 341, 350, 379.
32. Allâme el-Hillî, age., s. 209-210.
33. Şî'a'da sünnet konusu için şu kaynaklara da bkz. Ahmed b. Yahyâ el-Murtezâ,
Mi'yâr, s. 167, 175, 176, 178-179; Muhsin el-Emîn, A'yân, s. 48, 54, 55, 66,
105; M. Ebû Zehra, es-Sâdık; 358, 362, 365, 379, 393, 408; Zeyd, s. 379 vd. M.
Takıyy el-Hakîm, age., s. 120 vd., 219 vd.; M. Rızâ Muzaffer, Usûl, c. I, s. 33,
104; c. II, s. 57-84.
34. el-Murtazâ, Mi'yâr, s. 167, 183 vd.; Ebû Zehra, Zeyd, s. 338 vd.
35. Gazzâlî, el-Müstasfâ, Bulak, 1322, c. I, s. 100, 226 vd. Gazzâlî'ye göre
kıyâs bir delil değil, lâfzın mânâ ve mefhumundan hüküm çıkarma metodudur. Bkz.
c. II, s. 228.
36. Kenz, İran, 1322, s. 186.
37. el-Udde, c. I, s. 100-118.
38. es-Serâir, s. 2.
39. el-Mu'teber, s. 6.
40. M. R. Muzaffer, Usûl, c. I, s. 188, 200, 217 vd.; c. II, s. 109-116 vd.; M.
Emîn, A'yân, s. 111-113; Krş. Şerîf, Resâil, c. I, s. 20, 210; c. II, s. 91.
41. Kadı Nu'mân, De'âim, c. I, s. 84, 87, 91.
42. Muzaffer, Usûl, c. II, s. 176.
43. Murtazâ, Bahr, c. I, s. 166, 187 vd.; Ebû Zehra, Zeyd, s. 342, 346, 422.
44. M. Rızâ Muzaffer, Usûl, c. II, s. 153-158.
45. el-Müstasfâ, c. I, s. 245-315.
46. M. Takıyy Hakîm, el-Usûli'l-âmme, s. 377.
47. A. Murtazâ, Bahr, s. 190; Ebû Zehra, Zeyd, s. 438-444.
48. M. Takıyy Hakîm, age., s. 402 vd.
49. A. Murtazâ, age., s. 192-193; Ebû Zehra, age., s. 445-449.
50. M. Takıyy Hakîm, age., s. 439-442.
51. A. Murtazâ, Mi'yâr, s. 179-180; Ebû Zehra, age., s. 418-421.
52. M. Takıyy, age., s. 434, 414, 425.
53. M. Takıyy, el-Usûlu'l-âmme, s. 448-456.
54. el-Bahru'z-zahhâr, Mukaddime, s. 198; Ebû Zehra, Zeyd, s. 456, 459.
55. M. Takıyy, age., s. 481, 495, 505, 508; M. R. Muzaffer, age., s. 233.
56. el-Udde, c. I, s. 39.
57. Murtazâ Mutahharî, "İctihad der İslâm", Bahsî der bâre-i merci'iyet ve
rûhâniyet, Tahran, 1341/1962 isimli mecmûa içinde.
58. Mebâdiu'l-vusûl, s. 240-241.
59. Resâil, c. II, s. 118.
60. Murtazâ Mutahharî, age., s. 43-44.
61. M. Takıyy Hakîm, el-Usûli'l-âmme, s. 563.
62. M. Ebû Zehra, Ca'feru's-Sâdık, s. 540; M. Takıyy el-Hakîm, age., s. 594.
63. Allâme Hillî, Mebâdi, s. 243; M. Takıyy, age., s. 582-585.
64. Hillî, age., s. 244-245.
65. Hillî, Mebâdi, s. 246-250; M. Takıyy, age., s. 639, 642, 649, 665, 669;
Ebu'l-Kâsım Hûî, Tavdîhu'l-mesâil, Meşhed, 1409, s. 3-6.
66. Murtazâ, Bahr, s. 194-197.
67. Kadı Nu'mân, De'âim, c. I, s. 84, 87, 89, 91, 350.
68. M. Abdülkerîm Attûm, en-Nazariyyetu's-siyâsiyye el-mu'âsıra li'ş-şî'a,
Ürdün, 1988, s. 102.
69. el-Hukûmetu'l-İslâmiyye, s. 49, 119, 142.
70. Bahsî der bâre-i merciiyet ve rûhâniyet, s. 201 vd., 216 vd.
71. A. Şîrâzî, Hembestegî-i mezâhib-i İslâmî, Tahran, 1350/1971, s. 108-112.
72. Bu konu için bkz. Muhsin Emîn, A'yân, s. 107, 112; Âlü Kâşifi'l-ğıtâ, Aslu'ş-şî'a,
s. 114 vd.; Ebû Zehra, Ca'fer, s. 16, 256, 226; Zeyd, s. 506 vd.
**********************************************************************
Günümüzün Dînî Problemleri ve Çözüm Yolları
Giriş:
İnsan, şuuru çerçevesinde meseleleri olan ve bunlara çözüm arayan canlıdır.
Allah Teâlâ ilk insanı yaratıp cennete koyduğu hâlde onun bile meseleleri olmuş,
bunlara aklınca çözüm yolları aramaya kalkışmış ve kıyâmete kadar çocuklarına bu
yolu açmıştır. Hâsılı meselesiz insan, insansız mesele olmuyor.
"Dînî problemler" terkibinin "dînî" vasfının kavram çerçevesine "inanç, düşünce,
duygu ve davranışların tamamı" girmektedir. Özellikle İslâm'ı gözönüne aldığımız
zaman bunlardan hiçbiri dînin dışında görülmez. Başlangıçta fıkıh, bu çerçevenin
bütünü ile ilgili problem ve çözümlerin ilmi idi. Zaman içinde fıkhın sınırı
daraldı; hikmet, kelâm, tasavvuf, ahlâk gibi ilim dalları ortaya çıktı ve fıkha,
ibâdetler ile bir kısım sosyal ilişkiler sâhası kalmış oldu. İctimâî, iktisâdî,
siyâsî, hukûkî ve milletlerarası ilişkilerin tamamı, İslâm ilimleri tasnîfinde
hâlâ fıkıh çerçevesinden tamamen çıkamamıştır; bunların bir kısmı ile ilgili
müstakil çalışmalar henüz başlangıç merhalesindedir. Biz bu tebliğimizde
"günümüzün dînî problemleri" içinden Fıkıh çerçevesine girenleri ele alacak ve
oluşma sebepleri ile çözüm yollarını incelemeye çalışacağız.
I. Dînî Meselelerin Oluşma Sebepleri:
İslâm, vücut özellikleri ne olursa olsun insanlara tek tip elbise giydirmiş
olsaydı, şartları ne olursa olsun insanları, şekil ve mahiyet bakımından aynı
olan hükümler ile yükümlü kılsaydı, çözümlenecek mesele, değişecek hüküm de
olmazdı. Ne var ki, İslâm bütün hükümlerinde, ferdin ve toplumun şartlarını,
özelliklerini göz önüne almış, belirlediği hedefe ulaştıracak olan vâsıtaların
maksada uygun olmasını, buna göre ayarlanmasını istemiştir. İşte bu sebepledir
ki, bir yandan mükellefin değişmesi, diğer yandan, mükellef aynı kaldığı hâlde
çevresi ve şartlarının değişmesi ile dînî meseleler ortaya çıkmakta; bunlara
çözüm aramak, en azından bir gruba farz olmaktadır.
A- Mükellefin değişmesi:
Her insan kendi hayatını, yeniden inşâ ederek yaşar. Malzeme ve modeller
bakımından başkalarından, daha öncekilerden faydalansa bile hiçbir kimse, bir
başkasının hayatını kopya edemez. Buna göre başkaları için yaşanmış ve çözüme
kavuşmuş olan meseleler, basamaklar hâlinde hayatı tırmanan yeni toplum (veya
insanlık) üyesi için yenidir; O, iman bunalımı yaşayacak, düşünce çilelerinden
geçecek, dînî hayata intibâk edecek ve bütün bunların getirdiği binlerce mesele
ile boğuşacaktır.
B- Şartların Değişmesi:
Belli meselelerin çözümü bakımından durgunluk ve doygunluğa ulaşmış fert ve
toplumların varlığını farzetsek dahi, bunların içinde bulundukları maddî ve
mânevî şartlar değişince, durgun denizde bazen dev dalgalar oluşmakta, akla
hayale gelmez problemler ortaya çıkmaktadır. Konumuz bakımından değişen
şartların kadro ve örneklerini şöyle sıralamak mümkündür:
1. İlmî, teknik ve teknolojik gelişmeler:
a) Üretimde standardizasyona gidildikten sonra belli malları, tarife, marka ve
numarasına göre kâğıt üzerinden seçip almak, malı görerek almak gibi olmuştur.
b) Gök cisimlerinin hareketlerinin hesaplanması konusundaki gelişmeler dînî
günlerin ve vakitlerin tesbitinde hesabı gözle görmenin önüne geçirmiş, rü'yeti
tartışılır hâle getirmiştir.
c) Güneş enerjisi devreye girince, güneşte ısınmış su ile abdest meselesini yeni
baştan incelemek gerekmiştir.
d) Savaş teknolojisindeki gelişmeler, düşmanı korkutmak ve caydırmak için at
beslemeyi değil, uçak, füze ve modern silâh yapımını zarûrî hâle getirmiştir.
e) Tıpta organ nakli mümkün hâle gelince organ nakli ve tüp bebeğinin cevazı
gibi konular ortaya çıkmıştır.
f) Uçak, gemi vb. vâsıtalar ile yolculuk edenler ile deve ve at üzerinde, yahut
yaya olarak yolculuk edenler arasındaki fark, hareket hâlinde akit yapanların
meclisi konusunda yeni yorumları gerekli kılmıştır.
g) Telefonun icadından sonra birbirinden uzak yerlerde bulunan kimselerin
telefonla yaptıkları akdin geçerli olup olmadığı, geçerli ise gaiplerin mi yoksa
hazırların mı akitleşmesi mahiyetinde olduğu konusu tartışılmıştır.
h) Kitle iletişim vâsıtalarının ulaştığı bugünkü seviye, kaybolmuş kişilerin
ölüm ve evlilik gibi hâllerine hüküm verme konusunda değişik şartlar olarak
ortaya çıkarmış bulunmaktadır.
ı) Tapu tescil müessesesi, gayr-i menkûllerin teslimsiz rehnedilmesini (ipoteği)
mümkün ve caiz hâle getirmiştir.
2. İktisat, maliye ve iş hayatındaki gelişmeler:
a) Devletin geliri, meşrû ve zarûri giderlerini karşılayamaz hâle geldiği için,
kudreti olanlardan çeşitli vergilerin alınması zarûreti doğmuştur.
b) Para sistemi değişmiş, gümüş tedâvül aracı olmaktan çıkmış, altının bu
fonksiyonu kısıtlı hâle gelmiştir. Bu durum karşısında kâğıt para, mal değil,
ödeme vâsıtası olmuş, zekât, faiz vb. ile ilgili hükümlerde nakit olarak
değerlendirilmiştir.
c) Yeni para sisteminin getirdiği enflâsyon olayı, borçların ödenmesinde sayı
yerine değerin mûteber olması husûsunu gündeme getirmiştir.
d) Büyük yatırım ve üretimler büyük sermayeleri gerekli kıldığı için yeni
şirketler oluşmuş, sermaye birikimi için faiz dışında yeni tasarrufu teşvik
vâsıtaları bulunmuştur.
e) Binlerce işçinin çalıştığı ve üretimi toplu olarak gerçekleştirdikleri
günümüz iş hayatında toplu sözleşme, emeklilik, kıdem tazminâtı, sendika, grev,
lokavt gibi yeni fiil, tasarruf ve müesseseler ortaya çıkmıştır.
3. Medenî ve sosyal şartların değişmesi:
a) Nüfusun çoğalması; doğum ve nüfus kontrolü, toprağın daralması sebebiyle
şehirlere göç, kat mülkiyeti, kat karşılığı inşaat mukâvelesi gibi mesele ve
problemlere vücût vermiştir.
b) Yerleşim merkezlerinin büyümesi ve âdeta birbirine bitişik hâle gelmesi
seferilik bakımından kişinin yerini belirlemede yeni kıstaslara ihtiyaç
göstermiştir.
c) Aileler küçülmüş, karı-koca, ebeveyn-çocuklar arası hak, yükümlülük ve
ilişkilerin yeniden ele alınması zarûreti doğmuştur. Kadın haklarından bahseden
bir âyet73 "ma'rûf" ölçüsünü getirmektedir. Ma'rûf "toplumun makûl gördüğü,
örfe-âdete uygun olan" demektir. Mezkûr hakların bu kavram içinde yeniden
belirlenmesi gerekmektedir.
d) Sosyal değer hükümlerinin değişmesi, evlilikte denklik (kefâet) konusunda
değişiklikler getirmiştir. Bir zamanlar Araplar asil, diğer milletler onların
azatlı köleleri iken Arap olmayan hiçbir genç, bir Arap kızına denk
sayılmıyordu. Günümüzde ise Arap kardeşlerimiz, başka milletlere kız verme ve
onlardan kız alma yarışı içindedirler.
e) Çeşitli kültürlerin karışma ve çatışması çeşitli problemler getirmektedir. Bu
arada kılık kıyafet, milletleri birbirinden ayıran alâmet olmaktan çıkmıştır.
Teşebbüh konusunu bu gerçeklerin ışığında değerlendirmek gerekmektedir.
4. Siyâsî ve idârî gelişmeler:
a) Nüfusun çoğalması, ülkelerin büyümesi, başkan seçiminde (bey'atte) yeni
usûlleri zarûrî kılmaktadır.
b) Siyâsi ve ictimâî âmiller idârî teşkîlâtı ve mevzûâtı gerektirmiştir.
c) İslâm'ın getirdiği hilâfet sistemi ile saltanat, meşrûtiyet, demokrasi ve
cumhuriyet rejimleri arasındaki benzerlik ve zıtlık ilişkisi asırlardan beri
tartışılmaktadır.
d) Demokratik-lâik düzen ve hürriyet anlayışı karşısında İslâm'ın emrettiği "emr-i
bi'l-ma'rûf, nehy-i ani'l-münker" vazifesini yerine getirmek bir problem olarak
karşımıza çıkmaktadır.
e) İslâm'ın emrettiği meşveretin devlet yönetiminde kullanılması çeşitli
problemlerin ve meselelerin çözümünü gerekli kılmaktadır. Üyelerin seçilmesi,
müddeti, meşveretin şekli, yönetici ile şûrâ üyeleri arasında ihtilâf çıkması
hâlinde takip edilecek usûl vb.
5. Milletlerarası ilişkiler:
a) "Müslümanların hâkim oldukları yerler İslâm ülkesi ve bütün müslümanlar bir
ümmet" telâkkisi bugün nazariyede kalmıştır. Gerçekleşen durum, çeşitli İslâm
ülkeleri, müslüman milletler ve diğer ülkeler ile milletlerdir. Bu durum
karşısında "İslâm ülkesi, harb ülkesi, ümmet, millet, cihad" kavramlarının
yeniden ele alınması ve İslâm'ın özüne, maksadına uygun yeni yorumlar
getirilmesi gerekmektedir.
b) İslâm'ın korunmasını istediği varlıkların (din, hayat, mal, nesil, akıl,
şeref) korunması, çeşitli milletlerarası andlaşma ve bloklaşmaları gerekli
kılmakta, bu beraberlik, korunması gereken değerlerin bir kısmını korurken
diğerlerini tehlikeye düşürmektedir. Bilhassa gayr-i müslim milletler ile
yapılan andlaşma, birleşme ve çok yönlü ilişkilerde ortaya çıkan bu problemler
çok yönlü inceleme, tedbir ve çözümlere muhtaç bulunmaktadır.
Şartların değişmesi ile ortaya çıkan dînî problemlerin kadro ve örneklerini
çoğaltmak mümkündür. Çözüldükçe yenileri ortaya çıkan ve kıyamete kadar böylece
sürüp gitmesi ilâhî kanun gereği bulunan problemlere eğilen kişiler tarih
boyunca eksik olmamış ve bunlar farklı yollardan yürümüşlerdir.
II. Çözüm Yolları, Yaklaşımlar:
Dînî problemlerin çözümü ile meşgul olanlarda üç farklı yaklaşım görülmektedir:
A- Kitâb ve Sünnet'te değil de fıkıh kitaplarında bulunan çözümleri yeterli
sayanların, kıyamete kadar ortaya çıkacak olan meselelerin cevaplarının eski
fıkıh kitaplarında bulunduğunu iddiâ edenlerin yaklaşımı. Ondokuzuncu asrın
ikinci yarısından itibaren tenkit edilen, karşı çıkılan bu yaklaşım gittikçe
zayıflamış ve hâlâ mağaralarda yaşayanlar dışında temsilcileri kalmamıştır.
B- Klâsik usûlün terkedilmesini, dînî meselelerin müsbet ilme ve akla dayalı
bulunan hikmet-maslâhat prensibine göre çözüme bağlanmasını isteyenlerin
yaklaşımı. Bunlara göre dînin bir özü bir de şekli, bir aslı bir de tarihi olanı
(geçmiş zamanların şartlarına göre uygulama örnekleri) vardır. Bağlayıcı olan
şekil değil, özdür; tarihî uygulama değil, asıl ve dînî olandır. Örtünmeye,
faize, cezâlara, rejimlere, sistemlere, ilişkilere bu açıdan bakmak gerekir.
Maksat akıl ve müsbet ilim ile çatışmaz. Bu ortaya konduktan sonra Kur'ân-ı
Kerîm ve Sünnet'te bulunsa, üzerinde icmâ vâki olsa dahi her hüküm değişebilir,
değiştirilebilir. Meselâ içki yasağından maksat aklı, sağlığı ve düzeni
korumaktır; bunları korumasını bilenler içebilir. Örtünmeden maksat iffeti
korumaktır; iffetini koruyanlar açılabilir, faiz yasağından maksat fakirin
sömürülmesini önlemektir; fakirin menfâatine olan faiz serbesttir; bu örnekleri
muâmelât, haram-helâl sâhasından sonra ibâdetler sâhasına doğru genişletirseniz
"oruç tutmaktan maksat sağlığı korumak, irâdeyi güçlendirmektir, namaz kılmaktan
maksat spor yapmak, ahlâkı korumaktır... bunları başka yollardan temin edenlerin
oruç tutması, namaz kılması gerekmez; öz elde edildikten sonra şekil üzerinde
durulmaz...." diyebilirsiniz.
Bu yaklaşım, müsbet ilmi ve aklı Şâri' mertebesine çıkardığı, dîni beşerî bir
müessese hâline getirdiği ve çağların modalarına göre değişik dinler uydurma
yolunu açacağı için bizce isâbetli değildir. Vahiy-akıl ilişkisinin, dinde
değişen ve değişmeyen hükümlerin, korunması gereken şekil ile, değişebilecek
şeklin sınırlarının daha güvenilir ve ihtiyatlı ölçülerle tesbit edilmesi
zarûreti vardır.
C- Klâsik usûlü terketmeden, fakat geliştirerek yeni mesele ve problemleri, yeni
ictihadlar ile hükme bağlamak ve çözüme kavuşturmak isteyenlerin yaklaşımı.
Bizim de katıldığımız ve isâbetli bulduğumuz bu yaklaşım bugün İslâm dünyasında
hâkim olan ve gittikçe yayılıp gelişen bir yaklaşımdır. Son yüz yıl içinde önce
ferdî olarak yeniden başlamış, sonra da toplu mesâîlerle müesseseleşmiştir.
III. Hâlihazır Uygulama:
Genel olarak klâsik usûlü kullanan, dînî problemleri yeni ictihadlarla
çözümlemeye çalışanları fertler ve kurumlar şeklinde iki gruba ayırmak gerekir.
A- Fertler:
Abduh ve Reşîd Rızâ'dan Merâğî'ye, Abdulhâlîm Mahmud'a, Mahmud Şeltût'a, İbn
Âşûr'a, Cemaleddîn el-Kasımî'ye, Mevdûdî'ye, Şerbâsî'ye, Seyyid Sâbık'a, Yûsuf
Kardâvî'ye kadar fetvâları neşredilmiş nice zevâtı burada örnek olarak
hatırlayabiliriz. Son elli yıldan bu yana, Hindistan'dan Fas'a kadar birçok
İslâm ülkesinde mevcut üniversitelerde yapılan master ve doktora tezleri de
ferdî ictihad mahsûlü çözümler getirmektedir.
B- Kurumlar:
1. Üniversiteler: Türkiye, Arap ülkeleri ve Pakistan'da mevcut ilâhiyat
fakülteleri ile son zamanlarda Uganda, Nijerya, Malezya ve Peşaver'de açılan
ilâhiyat fakültelerinin ilgili bölümleri, çeşitli dînî meseleleri seminer konusu
yaparak çözümler aramaktadırlar.
2. Mısır'da Mecma'u'l-buhûs: Kahire'de el-Ezher şeyhliğine bağlı bulunan elli
üyeli mecma'u'l-buhûs, 1961 yılında kurulmuş ve 1964-1977 yılları arasında sekiz
ilmî konferans yapmıştır. Bu konferanslara İslâm dünyasının tanınmış sîmaları
tebliğci veya müzâkereci olarak katılmışlar ve dînî meselelerin her çeşidine ait
örnekleri tartışmış, sonuçlara varmışlar, bu sonuçları neşretmişlerdir.
3. Pakistan'da başşehir İslâmâbad'da kurulan Milletlerarası İslâm
Üniversitesi'ne bağlı Fıkıh Enstitüsü ile İslâm İktisat Enstitüsü kendi
alanlarına giren konularda değerli çalışmalar yapmaktadırlar.
Yine Pakistan'da bulunan İslâm Düşüncesi Konseyi, 1977 yılında merhum Ziyâu'l-Hakk'ın
emri ile toplanmış, bir yıl süren hummalı bir çalışma sonunda Pakistan
ekonomisini faizden kurtararak İslâmlaştırmanın yollarını tesbit etmiş,
hazırladıkları raporu başkana takdim etmişlerdir. Bu rapor istikâmetinde dört
yıl süren bir hazırlık devresinden sonra Pakistan ekonomisi İslâm'a uygun hâle
getirilmiştir.74
4. Kuveyt'te "Zekât Araştırmaları Meclisi" hem zekât, hem de iktisâdî konularda
araştırmalar yapmaktadır.
5. Türkiye'de İstanbul'da İslâmî İlimler Araştırma Vakfı (İSAV) on kadar ilmî
toplantı tertip etmiş, önceden belirlenmiş konularda hazırlanan tebliğler bu
toplantılarda tartışılmış ve önemli bir kısmı neşredilmiştir. Bunlar arasında
"Vâde farkı, kâr sınırı, ilimde kesinlik, kılık kıyafet, enflâsyon, para-kredi,
işçi-işveren ilişkileri" gibi konular vardır.
Yine İstanbul'da bulunan Ensar Vakfı şu konularda araştırma ve tartışmalı
toplantılar yaptırmış ve bunları kitaplaştırmıştır:
1- Enflâsyon, 2- Emek, İşçi-İşveren Münasebetleri, 3- Finansman Meseleleri, 4-
Borsa, 5- Zihniyet Değişiklikleri ve Çağdaşlaşma, 6- Aile ve Çocuk.
6. Suûdi Arabistan'da Râbıta'ya bağlı olarak hicrî 1396 yılında kurulan Fıkıh
Akademisi (Mecma'u'l-fıkh) 1398-1405 yılları arasında gerçekleştirdiği yedi
toplantının kararlarını neşretmiştir. Bu toplantılarda ele alınan konuların
bazıları şunlardır: Masonluk, komünizm, kadıyânîlik, behâîlik, sigorta,
egzistansiyalizm, nüfus plânlaması, ru'yet-i hilâl, müslüman ile gayr-i müslimin
evlenmesi, ihrâma Cidde'den girilmesi, kutuplara yakın bölgelerde namaz
vakitleri, tüp bebek, menkûl kıymetler ve borsa.
Yine Su'ûdî Arabistan'ın Cidde şehrinde, İslâm Konferansı Teşkilâtı'na bağlı
olarak kurulan Fıkıh Akademisi 1984 yılından beri fâsılasız olarak her yıl
toplantı tertiplemiş, bu toplantılarda önceden belirlenen dînî konularda
hazırlanmış tebliğler tartışılmış, sonuçları kararlar hâlinde neşredilmiştir.
Ele alınan konular, önceki paragrafta sıralanan konulara benzerlik arzetmektedir.
Sonuç:
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) zamanında dînî meseleler vahiy, meşveret ve onun ictihadı
ile hallediliyor, hükme bağlanıyordu. O'nun (s.a.v.) dâr-ı bekaya intikâlini
takip eden saatlerden itibaren defnedileceği yer, mirası, halîfesinin seçilmesi,
zekât vermek istemeyenlere karşı alınacak tedbir gibi konular ile başlayan dînî
mesele ve problemler büyüyüp çoğalarak zamanımıza kadar gelmiştir. Dînî
meselenin olması, dînin insan hayatında var olmasının alâmetidir. Yaşanmayan
dînin meselesi de olmaz. İslâm, Peygamberliğin sona erdiğini bildirmiş, Son
Peygamber (s.a.v.) de müslümanların, bundan sonra meselelerini nasıl
çözeceklerini örnekler vererek göstermiştir. Bu örnekler ve ilk uygulamalar
üzerine kurulmuş bulunan usûl ve ictihad ile müslümanların çözülemeyecek mesele
ve problemleri yoktur. Yeter ki müslümanlar, Kur'ân-ı Kerîm'in ilk sûresinden
itibaren yüzlerce defa tekrarlayak teşvik ettiği ilim ve tefekkürden geri
kalmasınlar.
73. Bakara: 2/228.
74. Raporun Arapça tercümesinin ikinci baskısı Rafîk el-Mısrî'nin notları ile
Melik Abdulaziz Üniversitesince yapılmıştır, 1404/1984.
*****************************************************
Geleneğe Karşı Çıkanlar
Geleneği olmayan toplum (cemiyet, millet, ümmet) olmaz; olduğunu varsaysanız bu
toplumun geleceği olmaz; erir, dağılır, yok olur, başka bir topluma dönüşür.
Bizim toplumumuzun gelenek hamuru İslâm'dır. Millî özelliklerimiz bu hamurun
şekillenmesini bir ölçüde etkileyerek millî kültürümüz ve medeniyetimiz
oluşmuştur. İslâm hem son ilâhî dînin adıdır, hem de bu dîne mensup milletlerin
(İslâm ümmetinin) özel ve ortak kültür ve medeniyetlerinin adıdır. Din olarak
İslâm'ın ana kaynağı şüphesiz Kur'ân-ı Kerîm'dir. Ancak bizzat bu yüce kitabın
tanıdığı, inananları bağladığını ifade buyurduğu; bir şekilde vahiy mahsûlü bir
ikinci kaynak daha vardır ki, bu "Sünnet" diye bilinmektedir. Sünnet, Kur'ân-ı
Kerîm'i Allah'tan -vahiy yoluyla- alıp bize teblîğ eden Son Peygamber
(s.a.v.)'in, dîni tamamlayan ve açıklayan sözleri, fiilleri ve tasvipleridir. Bu
iki kaynağın, Hz. Peygamber'den (s.a.v.) sonra yaşayan İslâm nesillerine gelen
şekli sözdür; yani sözlerden ibâret olan âyetler ve hadîslerdir. Her söz gibi
âyet ve hadîslerin de kimi açıktır; yoruma, açıklamaya ihtiyacı yoktur, kimi de
ya nisbeten kapalı olduğu, yahut da çerçeve hüküm ve kâideler getirdiği için
yoruma, açıklanmaya muhtaçtır. Yorum ve açıklamaya yönelik ilmî çabalara "ictihad"
denilmekte, ictihadların birleşmesi ise "icmâ" terimi ile ifade edilmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm'i Allah Rasûlü (s.a.v.) büyük bir titizlikle korumuş, kendisinden
sonra artık yeni bir âyet gelmiyeceği için sâhabe mevcut, yazılmış ve korunmuş
olan Kur'ân parçalarını bir cilt içinde toplamış ve çoğaltmışlardır. O günden
bugüne bir harfi değişmeden, Kur'ân-ı Kerîm, nesilden nesile intikâl etmiş,
ezberlenmiş, yazılmış, okunmuş, açıklanmış ve uygulanmıştır. Hadîsler daha çok
olduğu için tamamı yazılamamış ve korunamamıştır. Ancak dînin tamamlanması ve
gerekli açıklamaların yapılması kendilerine bağlı bulunan hadîsler de
başlangıçtan bu yana hem yazılarak, hem ezberlenerek hem de uygulanarak
korunmuş, birinci asrın sonlarında resmen toplanmış, kitaplara geçirilmiştir.
İslâm'a karşı olanlar (münafıklar) ile İslâm'ın belli bir yorumunu (mezhebi,
tarîkatı) din hâline getiren bazı mutaasıp taraftarlar, cahiller, gâfiller hadîs
uydurmuş, bunları ilim ve din piyasasına sokmaya çalışmışlardır. Bu tehlike
bizzat Rasûlullah (s.a.v.) tarafından zamanında -hatta zamanından önce- haber
verildiği için hadîs biliminin uzmanları doğruyu, gerçeği, yanlış ve sahteden
ayıracak ölçüler geliştirmişler, belli kitaplarda uydurma hadîsleri toplayıp
hapsederek, belli kitaplarda da sahih hadîsleri toplayıp hizmete sunarak tedbir
almışlardır. Bütün bunlara rağmen hadîs ilminde zayıf, hadîs uydurma hareketine
karşı gâfil bulunan bazı iyi niyetli müslümanlar bilmeden bazı uydurma hadîsleri
sahih zannetmiş, sözlerinde, sohbetlerinde ve kitaplarında bunları
kullanmışlardır. Ancak buna bakarak bütün hadîsleri uydurma saymak, dînin ikinci
önemli kaynağı olan Sünnet'i devre dışı bırakmaya kalkışmak, hiyânet değilse,
büyük bir gaflettir. Bir bilgi veya haber kaynağında doğru olmayan bir bilgi
veya haber bulundu, çıktı diye bütün bilgi ve haber kaynaklarını nasıl
terketmiyorsak, bu durum bizi nasıl yalnızca dikkate, her görüp okuduğumuzu ve
duyduğumuzu incelemeden kabûl etmemeye sevkediyorsa, hadîs konusunda da tutum ve
yaklaşımımız aynı olmalıdır. Gazzâlî'nin, İbrâhîm Hakkı Erzurûmî'nin, İsmâîl
Hakkı Bursevî'nin ve benzerlerinin kitaplarında bazı uydurma hadîslerin
bulunması şüphesiz bu zâtlar için bir kusurdur; ancak bu, onları ve eserlerini
tamamen gözden düşürmek için yeterli bir sebep değildir; kul kusursuz olmaz,
onlar da -bizzat hadîs uzmanı olmadıkları için- ellerinde bulunan hadîs
kaynaklarından aktarmalar yapmışlar ve süzgeçleri ince olmadığından bazı uydurma
hadîslerin kitaplarında yer almasına mânî olamamışlardır. Fakat hadîs uzmanları,
bu nevi kitapları da incelemiş, içlerinde yer almış bulunan hadîslerin sahih
olanlarını olmayanlarından ayırmışlardır; bu çalışmalar da ya ayrı kitaplar
hâlinde, yahut bu kitapların dipnotları şeklinde basılmıştır. Doktorlar bazen
teşhis ve tedâvide yanılsa da yine doktora gidilir, âlimler bazen yanılsa da
yine onların rehberliğine başvurulur. Bazı kitaplarda uydurma hadîs bulunsa da
-dîni anlama ve öğrenmede, Kur'ân-ı Kerîm'i açıklama ve uygulamada- yine sahih
Sünnet'e başvurulur. Her şüphenin üzerinde kesinlik ve sağlamlık vasfı taşıyan
hadîsler ve bunları ihtivâ eden kitaplar vardır. Sünnetsiz bir din, peygambersiz
bir din demektir ve olamaz.
Kitap ve Sünnet'in farklı yorumundan, zaman ve bölge farklarından doğan, farklı
şartlardan kaynaklanan mezhebler aslında faydalı olduğu hâlde bir mezhebe
taassupla bağlılık zaman zaman zararlı olmuş, dînin engin rahmetini ve sonsuz
ufkunu daraltmıştır. Eğer bugün "din şudur, budur, şöyle diyor, böyle diyor"
diye bazı görüş ve iddiâlar ileri sürülüyor, bunlar da iyi niyetli, dînini
öğrenmek ve yaşamak isteyen bir müslümana ters geliyorsa büyük bir ihtimâlle
bunlar dînin evrensel kuralları değildir, zaman ve zemine bağlı ictihadlardır,
görüşlerdir, yorumlardır. Bu konularda aydınlanmak için uzmanların eserlerine
veya sohbetlerine başvurmak gerekir. Bununla beraber Kitâbı, Sünneti, ictihadı,
icmâ'ı, mezhebi, tarîkati, san'atı, örf ve âdeti... ile İslâm bir bütündür ve
-bu mânâda İslâm- bizim geleneğimizdir; buna karşı çıkılarak, toptan inkâr
edilerek din, ne doğru öğrenilebilir, ne de amaca uygun olarak yaşanabilir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi