Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Çağdaşlaşma Üzerine  Hocam - 6. Sayfa

Çağdaşlaşma Üzerine

Hocam, dilerseniz sohbetimize önce "çağdaşlık" ve "çağdaşlaşma" kavramları ile başlayalım. Çünki bilindiği üzere, bu kavramlar pek de kısa sayılamayacak olan yakın tarihimizin temel bir yönelişini ifade etmekte oldukları gibi, hâlihazırda da aktüalitesini korumaktadır. Sizce, bu kavramlar neyi ifade etmektedirler? Soruyu biraz daha açarak soracak olursak; acaba "çağdaşlık", aynı fizikî zamanı paylaşmanın mı bir ifadesi olmaktadır, yoksa kendisinden daha üstün ya da ileri olan yahut öyle olduğu iddia edilen bir seviyenin mi? Bu durumda, bu üstünlüğün kriteri ne olmaktadır, veya olmalıdır? Ve bu çerçevede olmak üzere, "çağdaşlaşmak" ne gibi bir mânâ ve muhteva kazanacaktır?
Toplumun rehberi olan, olması gereken aydınların kafaları karışık olursa bu dillerine de vuruyor ve bir kavram kargaşası ve/veya karmaşası oluşuyor. Sıralamada bunun tersi de doğru olabilir; önce kültürü dejenere etme ve değiştirmeye memur ajanlar (hakîkî ve hükmî şahıslar) çeşitli vâsıtaları kullanarak kelimelerin ve terimlerin kavramlarını bozuyorlar, kavram alanlarına yabancı unsurlar sokuyor, sonra bunları asıl kavramların yerine geçiriyorlar, bu olgunun arkasından da kafaların karışması geliyor. Sonra tavuk-yumurta misali bu iki olgu yanyana yürüyüp gidiyor. Bugün İslâm dünyasında düşünen, yazan, yöneten, aydın bilinen kimseler, biraz da bu kavram kargaşası yüzünden sonu gelmez bir kördöğüşünün içinde bulunuyorlar. Bu kargaşanın tipik örneklerinden birini de "çağdaşlık" teriminde görüyoruz. Belki de kasten (itici yanını örtmek için) kavram açık ve seçik olarak belirlenmeden "çağdaşlık" terimi kullanılıyor ve tartışılıyor. Çağdaşlıktan "aynı fizik zamanı paylaşma" mefhumunun kastedilmediği açık; çünkü aynı fizik zamanı paylaşan toplumlar, milletler, bölgeler ve kişiler "çağdaş olan" ve "çağdaş olmayan, çağdışı, çağın gerisinde..." tasnîfine tâbî tutuluyorlar. Şu hâlde çağdaşlıktan kastedilen, "aynı zamanı paylaşmak ve yaşamak" değil, "belli bir zamanda yaşanması gereken kültür ve medeniyet seviyesini yaşamak" oluyor. Tabîî bunun arkasından hemen, "hangi kültür ve medeniyet seviyesi" sorusu geliyor. Batı kültür ve medeniyetinin temsilcileri, bir yandan çoğulculuk şarkıları söyleyip hoşgörü sloganları atarken diğer yandan etkili faaliyetler göstererek bütün dünyayı tek bir kültür ve medeniyet potasına sokup yeniden şekillendirmek (şekillerini bozmak da diyebiliriz) için çaba gösteriyor. Bu teşhis doğru ise çağdaşlığın ölçüsü, Batı kültür ve medeniyeti, Batılı dünya görüşü ve yaşama biçimi oluyor. Bu ölçüye göre iyi not alanlar çağdaş, kötü not alanlar ise çağdışı damgasını yiyorlar. Meseleye siyâsî perspektiften baktığımızda çağdaşlık bayrağını ellerinde tutan Batının, bütün dünyayı bu mânâda çağdaş kılmak istemesi de oldukça şüpheli bir konudur. Çünkü özel menfâat ve sömürü temelleri üzerine kurulmuş ve bu temellerde güçlenip yükselmiş Batı ekonomisi, geri, çağdışı kalmış, sömürülebilir toplumlara muhtaçtır. Bu temel politikanın ihmâl edilemez gereği, alternatif güçleri ve oluşumları zayıflatmak, belli bir seviye veya seviyesizlikte tutmaktır. Yani sömüren çağdaşlara gerekli bulunan "sömürülen çağdaşlar" yaratmaktır.
"Üstünlüğün sağlam kriteri ne olmalıdır?" sorusunun cevabı Batıda izâfîdir (burada izâfî terimi, yoktur, kelimesine oldukça yakın bir mânâda kullanılmıştır); toplum, daha doğrusu toplumu her an yeniden yaratıp yönlendiren sahte tanrılar (aydınlar, yöneticiler, düşünürler, san'atçılar, kitle iletişim patronları, sermaye çevreleri, reklâmcılar...) neye yüksek, seviyeli, iyi ve çağdaş diyorlarsa o öyledir ve değişmeye açıktır. Bu değişme, yüce insânî değerler ve insanın aşkın boyutu bakımından tam bir çöküş, kokuşma ve biyolojik boyuta mahkûm olma istikâmetinde de olsa -kavram kargaşası bağlamında- bunun adı "gelişme"dir. Bizim medeniyet ve kültürümüzde "üstünlüğün kriteri", insanın bütün boyutlarını, unsurlarını ve kâbiliyetlerini en üst seviyede ve kâmil mânâda ifade eden "takvâ"dır. Takvâ, kâinâtın gözbebeği olarak yaratılmış bulunan insanın kendini ve yaratanı tanıması, iman ve amel-i sâlih (her konuda davranışın en iyisi, güzeli, insana yakışanı) sâyesinde fıtratını koruması, biyolojik boyuta (esfelu's-sâfilîne) düşerek insanlığını zâyî etmekten kurtulmuş bulunması hâl ve ahlâkını ifade eder. Fert olarak ve toplum olarak insanların en üstünü takvâ ahlâkını temsil edenlerdir. Bu ahlâkı temsil edenler uçak yerine deveye binseler de, çatal yerine ellerini kullansalar da, kadın-erkek ilişkilerine sınırlar koysalar da... medenîdirler, yüksek seviyelidirler -eğer çağdaşlık bu ise- çağdaştırlar; çünkü kâmil mânâda insandırlar, bırakın bir bomba atarak binlerce günahsız insanı imhâ etmeyi, komşuları aç iken yatamazlar, kurdun yediği koyundan kendilerini sorumlu bilirler, başkalarının zararına kazanç sağlayamazlar, sömürmeyi insanlık suçu sayarlar....

"Çağdaşlık" ve "çağdaşlaşma" kavramları bizde umûmiyetle "Batılılık" ve "Batılılaşma" ile eş-anlamlı olarak kullanılmaktadır. Bize bunun genel bir analiz ve kritiğini yapar mısınız?
İslâmî edebiyat ve terminolojide hikmet ve edeb, her şeyin yerini bilmek, her şeyi yerine koymak, sünnetullaha, kâinât düzenine uygun davranmaktır. Türk toplumunu örnek olarak aldığımızda, onyedinci asrın sonlarından itibaren başlayan yenilgilerin sebepleri gerçeğe uygun olarak bilinememiş (şeyin yeri bilinememiş) ve buna bağlı olarak da uygun tedbirler alınamamış (şey yerine konamamış), ilâhî düzenin bir parçası olan "iyi sonuçların uygun araçlarını bulup kullanma" mânâsındaki ilâhî kanun uygulanamamıştır. Askerî mağlûbiyetlerin gerisinde yatan sapmaların ve aksaklıkların neler olduğu konusunda doğru teşhisler konamadığı için tedâvî çareleri de yanlış olmuş, altyapıdan başlayacak bir köklü ve kökten ıslâhât yerine, gâlip devletlerin ve toplumların askerlik ve harb sanatlarını taklit yolu seçilmiştir. Tanzimat'a doğru bunun fayda vermediği görülünce idârî düzen ve hukukta taklit kapısı açılmıştır. Tanzimatın mimarı M. Reşit Paşa'nın bir gazeteciye söylediği şu sözler, bu tavrın ve yaklaşımın tipik ifadesidir:
"Bugün Avrupa gerek sınâî kudreti ve ilmî seviyesi ile, gerek her şehrinde görüp hayran kaldığım refah ve umrân ile, gerek maârif hayatı, hukûkî ve ictimâî nizâmı ile beşerin vâsıl olabileceği en mükemmel bir sosyeteye mâliktir."
".... bu hakikaten kuvvetli ve temeddün etmiş sosyeteye dühûl etmekten başka çare-i halâsımız yoktur."
"Tanzimatın mânâsı, öteden beri an'anevî olarak seyredip gelen idarî nizâmımızı, bir küll hâlinde, Avrupâî bir zemine istinad ettirmekten ibarettir."
"Aklımız yettiği kadarınca mezkûr seviyeye erişebilmek ve devr-i müstakbelde (gelecekte) Avrupa ailesinin lâakal mütevâzı bir ferdi olabilmek gâyesiyle bazı tedâbîr ve ıslâhâta tevessül ettik (tedbirler aldık, ıslâhât yaptık)".
Meşrûtiyette Batıdan kanun-i esâsî (anayasa) ve bazı kurumlar alınarak -reddedip etmeyeceğine bakılmaksızın- bünyeye eklenmiş, kurtuluş bu mânâda Batılılaşmada aranmıştır. Cumhuriyet dönemi ise mâzînin tam olarak inkârı, bütünüyle mahkûm edilmesi, bütün menfî oluşumlardan öz kültürün sorumlu tutulması ve bütün kurumları, araçları ve amaçları ile Batı kültür ve medeniyetine girme hareketi şeklinde tecellî etmiştir. Dün "Batı medeniyetinin seviyesine ulaşmak ve onu aşmak" şeklinde ifade edilen amaç bugün "çağı yakalamak ve çağ atlamak" şeklinde ilân edilmektedir. Osmanlıda (son devirlerde) alternatif kültürü çağdaş söylem ile ortaya koyacak, hastalığı teşhis edecek, doğru teşhise dayalı doğru reçeteler sunacak yeterli aydınımız bulunmadığı için Batı taklitçileri giderek güçlenmiş ve kendilerinin de içinde bulundukları güzelim gemiyi batırmışlardır. Günümüzde İslâm dünyasında ve Türkiye'de alternatif öz kültürümüzü adım adım keşfeden, doğru teşhisleri ve reçeteleri ifadelendiren İslâm düşünürleri yetişmiştir, yetişmektedir. Artık Türkiye'de tek seslilik değil, çok seslilik vardır ve bu farklı ses, ülkenin ve dünyanın yararına olmak üzere gün geçtikçe güçlenecektir. Çünkü insanlık, bilerek (farkında olarak) veya bilmeyerek bir farklı sesin, bir başka mesajın arayışı içindedir. Bu alternatif düşünceye (sese) göre çağdaşlık başka, Batılılaşma başkadır. Çağdaşlık, bir toplumun, kendi kültür ve medeniyetini çağın insanına, benimsenebilir, yaşanabilir, kulak asılabilir bir üslûb içinde sunma ve bizzat yaşayarak -bir alternatif kültür hâlinde- temsil etme kâbiliyetine ulaşmasıdır. Batılılaşma ise kendine yabancılaşma ve yok olmadır; çünkü hem müslüman, hem de Batı kültür ve medeniyetinin bir parçası olmak, tarihî tecrübeye ve beşerî ilimlerin verilerine göre de mümkün değildir.

"Çağdaşlaşma" bizde üzerinde pek de kolay mutabakât sağlandığı iddia edilemeyecek olan konulardan birisi ve belki de bir çok ihtilâfın kesiştiği bir düğüm noktası, bir kavşak. Bir kısım aydınımız onu tam ve katıksız, tavizsiz bir Batılılaşma olarak algılarken başka bir kısmı da Batı dünyasından sadece birtakım tekniklerin iktibas edilmesi olarak kabûl ediyor. Tabiîdir ki bu durum ortaya bir "kimlik" problemini de getiriyor. Bize bu anılan görüşleri, ihtilâf sebeplerini, doğru ve/veya yanlışlarını açıklayıp tahlil eder misiniz? Bu meyanda kimlik konusunu da ele alarak, çağdaşlaşma ve kendi kimliğimiz arasında bir zıtlaşma olup-olmadığını irdeler misiniz?
Çağdaşlaşabilmek için üç farklı yaklaşım üzerinde durabiliriz: Batılılaşma, Batıdan bazı şeyler alarak eksikleri tamamlama ve alternatif bir medeniyeti canlandırma, ihyâ etme.
a) Batılılaşma, bir müslüman toplum için kendinden çıkma, baştanbaşa değişme, kimlik değiştirme mânâsına gelir. Müslümanların böyle bir değişmeyi, başkalaşmayı, kimlik değiştirmeyi isteyip istemedikleri, böyle bir talebin meşrû olup olmadığı bir yana -ki asla istenemez ve meşrû değildir- bunun mümkün de olmadığına yukarıda işaret edilmiştir. Böyle bir yola girildiğinde elde edilecek sonuç önce iki câmi arasında -daha doğrusu kilise ile câmi arasında- kalmış, ne ona, ne berikine mensup kozmopolit bir toplum ortaya çıkmasıdır. Birkaç nesil sonra ise yutulma ve yok olma sonucu kaçınılmazdır. Hem bir başka kültür ve medeniyete entegre olmak, hem de kendisi olarak kalmak ancak mantıkî çelişkiye örnek olarak düşünülebilir; bir toplumun, kültürünü koruyarak çağdaşlaşması için düşünülemez.
b) İkinci yaklaşım, bütün ıslâhât teşebbüsleri boyunca denenmiş bulunan yoldur. Değişen husus, alınıp alınmayacak unsurlar ile bunların dozunun belirlenmesinden ibârettir. Konu üzerinde kafa yoran ıslâhatçılar ve düşünürler içinde "yalnız müsbet ilim, metodoloji ve teknoloji" diyenlerden tutun, "din hariç her şey" diyenlere kadar çeşitli görüş ve düşünce sahibi olanlara rastlamak mümkündür. Birinci yaklaşımı benimseyenlere "köktenci Batıcılar" denirse, bunlara da "sentezciler" demek mümkündür. Eğer sentez formülünde Batıdan alınacak unsurlar hâkim ise "sentezci Batıcılar", yerli kültürün unsurları hâkim ise "sentezci .....lar" terimlerini kullanabiliriz.
Batıdan bazı şeyler alarak çağdaşlaşma yaklaşımı İslâm toplumu için düşünülüyorsa öncelikle çözümlenmesi gereken problem, "İslâm kültür ve medeniyetinin bir başka kültür ve medeniyetten neyi alıp sindirebileceği ve neyi alamayacağı" meselesidir. Kültür ve medeniyet ilk bakışta insan eseridir. İnsanların eserleri fert ve toplum olarak maddî ve mânevî ihtiyaçlarından doğar. Hem ihtiyaçların oluşumunda, hem de uygun bir şekilde karşılanmasında, bütün insanlar arasında ortak bulunan biyolojik, psikolojik, sosyal, ekonomik faktörler rol oynadığı gibi toplumdan topluma değişen inançlar, düşünceler, örf ve âdetler, değerler de rol oynamaktadır. Kültür ve medeniyetlerin temel faktörleri bütün insanlar arasında ortak bulunanlar çeşidinden olsaydı farklı kültürlerden bahsetmek mümkün olmazdı. Mâdem ki farklı kültürler vardır, öyleyse kültürlerin temel faktörleri de ortak değildir; toplumlara özgüdür, özgündür. Bu mânâda "inanç, düşünce, bilgi ve değerler" düzlemini ele aldığımız zaman Batı toplumları ile İslâm toplumları arasında büyük farkların, hattâ uçurumların bulunduğu görülecektir. İslâm toplumları Allah'a, insanı ve kâinâtı Allah'ın yarattığına, insanın dünya hayatına geçici olarak ve denemek için gönderildiğine, kesin bilgi kaynağının ilâhî vahiy olduğuna, aklın idrâk kapasitesinin sınırlı bulunduğuna, akıl ve diğer beşerî bilgi kaynaklarının kendi sınırlı alanlarında geçerli olduğuna, en iyi hayat düzeninin (siyâsî, iktisâdî, hukûkî, sosyal, ahlâkî...) Allah'ın peygamberler göndererek, kitaplar indirerek öğrettiği düzen olduğuna, bu ilâhî öğretinin ışığında aklı ve ilmi olanların yapacakları tefsir ve yorum (tevil) ile yeni meselelerin çözülebileceğine ve yeni ihtiyaçların karşılanabileceğine inanırlar. İslâm kültür ve medeniyeti bu inanç, düşünce, bilgi ve değerler sistemi üzerine kurulmuştur ve bu kültür, temellerine aykırı olan bir unsuru bünyesine alıp sindiremez, reddeder. Batı kültürü Allah'ın varlık ve birliği konusunda en azından şüphe içindedir, vahiy yerine aklı ve beşerî bilgi kaynaklarını koymuştur, sekülerdir, lâiktir, insanın Allah tarafından insan olarak yaratıldığı ve kâinâtın gözbebeği, yeryüzünde Allah'ın halîfesi olduğu inancında değildir, değerler sistemi oynaktır, izâfîdir, insanın aşkın boyutundan habersizdir, bütün bunların bir uzantısı olarak amaçları dünya hayatı ile sınırlıdır. Bu kültürün toplum için öngördüğü hiçbir düzen, İslâm toplumunun bünyesine uymaz, sinmez, sindirilemez. Bilim ve teknolojiye gelince bunları da toplumun kültür bütününden soyutlamak, karşılıklı etkileşimin dışında tutmak doğru değildir. Bilim ve teknolojiyi de yabancı, seküler ve gayr-i ahlâkî unsurlardan temizleyerek İslâmlaştırmak ve gerekiyorsa, zarûret varsa bundan sonra almak gerekir.
c) Öz kültürü canlandırma yaklaşımı son yıllarda İslâm aydınlarının gündemini işgal etmektedir. Buna göre İslâm kültür ve medeniyeti bir bütündür, savunma mecbûriyeti ve hayatî zarûretler bulunmadıkça yabancı kültürlerden, bilim ve teknolojiden bir şey olduğu gibi alınmaz. İslâm kültürünün kendi dinamikleri iyi işletildiği takdirde o kendini yeniler, her çağın ihtiyacına cevap verir (çağdaştır), asırlar boyunca bu kâbiliyetini isbat etmiştir, duraklama ve gerileme çağlarında olandan İslâm sorumlu değildir, saltanat ve bilimsel donukluk (ictihad yerine taklid) sorumludur. İslâm ümmeti içindeki tefrîka ve fitne sorumludur. Bunlara Moğol istîlâsı gibi bazı dış âmiller de eklenince İslâm medeniyet ve kültürü bir duraklama dönemine girmiştir. Duraklamanın sebeplerine doğru teşhis konur, çözüm için ana kaynaklara dönülür, iyi bir eğitim programı yapılır, tefekkür ve ictihad devreye sokulursa İslâm toplumları aradıklarını kendi kültür ve medeniyetlerinde yeniden keşfeder ve bulurlar. Bu kültürde insanı ve evreni -Allah'ın âyetleri olarak- inceleyip keşfetmek, kâinâtta hâkim bulunan ilâhî kanunları bulup ortaya koymak, insanların dünyaya geliş amaçlarını gerçekleştirme fırsatı elde edebilmeleri için onlara hayatı kolaylaştırmak; yani tefekkür, ilim, teknik ve teknoloji azamî ölçüde teşvik edilmiş, bunların ihtiyacı giderecek ve ümmetin varlığını koruyacak ölçüde gerçekleştirilmesi farz kılınmış, bir mânâda ibâdet telâkki edilmişir. Ümmet bu anlayış, inanç ve ibâdet sevkiyle işe koyulduğunda öz kültürünü yabancı ve çürütücü yamalardan kurtarıp ihyâ etme ve insanlığa "alternatif bir kültür" olarak sunma imkânına sahiptir.

Hayli uzunca sayılabilecek bir süreden beridir ki özel hâlde Türkiye ve Türk dünyası, genel hâlde ise topyekûn İslâm dünyası bir medeniyet problemi ile yüzyüze, karşıkarşıya bulunmaktadır. "Bizler" hep kaybeden taraftayız, "onlar" ise kazanan tarafta. Acaba sizce, bu çok temelli krizin, hep kaybeden taraf olmanın kökünde yatan aslî saikler, âmiller nelerdir?
Medeniyet problemi ile oyunu kaybetmeyi hem kavram, hem de problem olarak ayrı düşünmek gerekiyor. Medeniyetin problemi, hattâ krizi yalnızca müslümanlar ve İslâm medeniyeti için değil, Batılılar ve Batı medeniyeti için de söz konusudur. Bilhassa İkinci Dünya Harbinden sonra insanlığın Batı medeniyetine karşı güveni sarsılmış, çekici perdenin altında bir canavarın bulunduğu farkedilmiş, ahlâk ve mânevîyata dönülmezse medeniyetin çökeceği haber verilmiştir. Müslümanlar cephesinde medeniyet bunalımı daha eskilere gider. Bugün bunalımın farkedildiği, çıkış yolları arandığı, taklîdin fayda vermediğinin anlaşıldığı için öze dönme çarelerinin araştırıldığı dönemi yaşıyoruz.
Medeniyetler arası mücadelede kazanma ve kaybetme meselesine gelince burada belirleyici faktör oyunu kurallarına göre oynamaktır. Batı amacı belirlemiş, kuralları koymuş, oyuncuyu yetiştirmiş, oynuyor ve kazanıyor. Doğu amacını yitirmiş, kendi kuralları yok olmuş, oyuncusunu yetiştiremiyor, karşı tarafın kuralları ve oyuncularının yönlendirmesi ile oynuyor ve kaybediyor. Burada da problem "kendine dönmekte, kendi olmakta" yatıyor. Kendine dönmenin ilk şartı, kültürler ve medeniyetler arasındaki farkın şuûruna varmak, kendine ait olanın değerini bilmek ve kendine güvenmektir. Karşı tarafa hayranlık ve taklit psikolojisini terketmek, madalyonun arka yüzünü (Batı madeniyetinin çirkin yüzünü) görmek, kendi değerlerine sahip çıkmaktır. Bunun da yolu, İslâm toplumlarının aydını, yöneticisi ve halkıyle bir eğitim seferberliği ilân ederek yepyeni bir program ile bir eğitim sürecinden geçerek kendi medeniyetini ihyâ kıvâmına gelmesidir. Hâsılı mesele insan meselesidir; medeniyeti kuran ve geliştiren insandır; İslâm insanı kendi medeniyetini, Batı insanı da kendi medeniyetini oluşturur, yeniler, yaşatır, yıkar...
Objektif bir nazarla bakınca şu hakikatı kabûl etmemek imkânsız görünüyor: Şu andaki dünyanın kurucusu Batıdır, kurallarını koyan da odur. Onun da temelinde yatan şey, Rönesanstan başlayan uzun bir süreç ve müteakip safahâtı olan ilmî ve fennî terakki, sınaîleşme, kısaca söylenecek olursa, dünyevî güçtür. Öğrenmek istediğimiz husus şu: acaba bu saydıklarımız niçin Hristiyan-Batı dünyasında oldu da Müslüman-Doğu dünyasında olmadı?
Maddî ve mânevî gücün tarih boyunca hep Batı dünyasında olduğunu, Doğu-İslâm dünyasının hep zaafı temsil ettiğini söylemek vâkıaya uygun değildir. Asırlarca maddî ve mânevî gücü elinde tutan İslâm dünyası olmuş ve onlarda bu güç insanlığın hayrına kullanılmıştır. O dönemde baskı, zulüm, cehalet ve mağlûbiyet Batıda idi. Batı, Roma'nın resmîleştirdiği, imparatorlarla din adamlarının elele vererek bozdukları ve emellerine âlet ettikleri Hristiyanlıkta aradığını bulamadığı gibi, yaşadığı olumsuzlukların sebepleri arasında bu şekliyle dînin de bulunduğunun farkına vardı. Önünde iki şık vardı; ya dînini değiştirmek (meselâ müslüman olmak), yahut da eski (klâsik) değerlerine dönüp buradan hareketle yeni bir medeniyet oluşturmak. Çoğu savaş ilişkileri içinde yarım yamalak tanıdığı İslâm ona cazip gelmedi, aslında yaşadığı din macerası, diğer dinlere karşı da bir reaksiyon meydana getirmişti. Rönesans Hristiyanlık öncesi medeniyete dönüşün, aklı ve san'atı dînî sultadan kurtarışın ilk adımı oldu. Arkasından Reform, daha sonra Aydınlanma devirleri geldi. Bütün bu devirler boyunca Batı insanı dîne karşı (daha doğrusu kiliseye karşı) oynamış, önünden bu engeli kaldırmaya çalışmıştır. Sonunda kilise, servet ve sultasının büyük bir kısmını terkederek kendi duvarları arkasına çekilmeyi, kilise dışındaki hayata karışmamayı kabûl etmek mecbûriyetinde kalmış, böylece varlığını muhâfaza etmiştir, etmektedir. Batı insanı ise Allah ve fizik ötesi ile ilgisi bulunmayan bir aklın rehberliğinde ilerlemiş, bugünkü medeniyetini kurmuş ve geliştirmiştir. Bu medeniyetin aklı vardır, fizik dünya ile ilgili bilgisi vardır, insanlar için hayatı kolaylaştıran teknolojisi vardır; ancak dîni, vicdanı ve ahlâkı yoktur, evrensel ve ebedî amaçları yoktur, et, toprak ve maddî zevkin ötesine uzanan aşkınlığı, derinliği, mânevîyatı yoktur.
Müslüman câmiada, Batıda olmayan unsurlar kısmen vardır (kâmil mânâda vardı, fakat değeri bilinmediği, sahip çıkılmadığı, mücevher boncuk karşılığında satıldığı için azaldı, fakirleşti), Batıda olan güç unsurları (bilim, teknoloji, kalifiye eleman) kısmen (yetersiz ölçüde) vardır. Bu yetersizliğin, yokluğun sebebi din (İslâm) değildir; çünkü İslâm, kendi düşmanlarını caydıracak güce (bilim, teknoloji, servet, insan...) sahip olmayı mensuplarından bir farz olarak istemektedir. Şu hâlde var olan değerlerin yitirilmesi, gerekli gücün elde edilememiş olması başka sebeplere dayanmaktadır. Biz bu sebeplerin başında, İslâm insanının dînini anlama ve uygulamadaki kusurunu görüyoruz.

İslâm dünyasının tarihin belirli bir döneminde yüksek bir seviyede bulunmasına mukabil daha sonraları bu seviyesini kaybetmesinde, felsefe geleneğinin terk edilmiş olmasının katkıları var mıdır, varsa veya yoksa, bunu lûtfen derinlemesine bir tahlil ve tenkîde tâbî tutar mısınız?
İslâm medeniyeti felsefenin değil, dînin medeniyetidir. Bir medeniyetin temelindeki inanç, bilgi ve değerler ya akla dayanır, yahut da vahye dayanır. Akla dayanıyorsa bu medeniyette felsefe geleneğinin öneminden söz edilir. Vahye dayanıyorsa ağırlık ictihad ve cihadın üzerine biner. İslâm dünyasının yüksek seviyeye gelmesini ve bu seviyede olmasını sağlayan felsefe geleneği değildir (çünkü bu gelenek geniş fetihler yapıldıktan ve önemli seviyeler elde edildikten sonra oluşmuştur), bunu sağlayan ictihad ve cihaddır. Bizim felsefecilerimizin yaptığı başta eski Yunan felsefesi olmak üzere Mısır ve Hind felsefesini anlamak, işlemek ve İslâm'ı bunlara uyumlu hâle getirmek (buna göre yorumlamaya çalışmak) olmuştur. Bundan da müslümanlardan ziyade Batılılar faydalanmışlardır; Rönesans ve Reform hareketlerinde bu çalışmaların önemli etkileri ve katkıları olmuştur. Asıl yapılması gereken alternatif İslâm felsefesini (düşünce sistemini) oluşturmaktı; bizim felsefecilerimizin bunu yapabildikleri kanâatini taşımıyorum. Bu kapı hâlâ fatihlerini beklemektedir; Kitâb ve Sünnet'te nakledilen vahiyden; felsefe, kelâm, tasavvuf ve fıkıh geleneğinden faydalanarak İslâm düşünce sistemini (alternatif sistemi) ortaya koyacak kafalara, engin gönüllere ihtiyaç had safhadadır.
Başta Gazzâlî olmak üzere bazı İslâm âlimlerinin felsefeye cephe almaları kanâatime göre fazla mübâlağa edilmiş, koca bir medeniyetin duraklayıp gerilemesinde bu faktöre ölçüsüz yükleme yapılmıştır. İslâm kültür ve medeniyetinin oluşumunda, gelişmesinde ve yaşamasında vahyin, aklın, kalbin ve amelin rolleri vardır. Bu unsurlar birarada ve bir âhenk içinde fonksiyonlarını îfâ etmelidir. Birine fazla yükleme yapılıp diğeri ihmâl edildiğinde veya yerinden kaydırıldığında önemli krizler doğar. İslâm medeniyet krizinde işte bu ihmâl, mübâlağa ve kaydırmaların önemli yeri vardır. Gazzâlî, İbn Teymiyye, İmam-ı Rabbânî, Şâh Veliyyullah, Molla Sadra gibi müceddidler bu sapmalara karşı çıkmış, âhengi yeniden kurmaya çalışmışlardır. Bu karşı çıkışlara reaksiyon tavrı (psikolojisi) karıştığı için bunlarda da bazı ifratlar olabilmiştir. Gazzâlî vahyin, ilhâmın ve kalbin ihmâline başkaldırmıştır. İbn Teymiyye aklın ve ilhâmın haddini aşmasına ve atâlete karşı çıkmıştır. İmam-ı Rabbânî şerîat ile tasavvuf (vahiy ve bunun metodolojik yorumu ile ilhâm, zevk ve keşif) arasında bozulan dengeyi düzeltmeye çalışmıştır. Şâh Veliyyullah, Molla Sadra bir alternatif düşünce sistemini kurmaya çaba göstermişlerdir. Bütün bu gayretler teori ve pratikte başarıya ulaşabilse ve unsurlar arasındaki âhenk yeniden kurulabilseydi bugün İslâm dünyası bir başka yerde ve seviyede olurdu.

Sizce, günümüzde Türkiye'nin, Türk dünyasının ve daha genel ve kuşatıcı olarak bütün İslâm dünyasının temel problemleri nedir/nelerdir? Bu problemlerin aşılması için neye/nelere ihtiyaç vardır? Sözgelimi bir İslâm Rönesansı, yahut bir İslâm Aydınlanması mı lâzımdır ve tabiî olarak bu 'Rönesans', 'Aydınlanma' kavramlarının mânâ ve muhtevası nasıl olmalıdır?
Türkiye'nin, Türk dünyasının ve daha genel olarak da İslâm dünyasının temel problemlerini kimlik bunalımı, bilimde ve teknolojide geri kalış, ekonomik olarak da kalkınmamışlık şeklinde sıralamak mümkündür. Bu problemlerin çözümü için girişilmesi gereken fikrî ve amelî hareket, Batıda olandan; yani Rönesans ve Aydınlanmadan farklı olmalıdır; çünkü bu hareketler öncesinde Batının durumu ve içinde bulunduğu problemler ile bugün İslâm dünyasının içinde bulunduğu durum ve problemler aynı değildir. Batılı toplumlar bozulmuş bir dînin, bu dîni istediği gibi yorumlayıp kullanan kilisenin, kilise ile işbirliği yaparak halkı sömüren, köleleştiren iktidar ve servet sahiplerinin zulmüne, nefes aldırmayan baskısına isyan etmiş, başkaldırmışlardır. Aydınlanma bu isyanın fikrî yönünü, Fransız İhtilâli amelî yönünü temsil etmektedir. İslâm dünyasında mevcut problemlerden sorumlu olan -en azından bir asra yakındır- ne dindir, ne de toprak ve servet sahiplerinin zulmü ve baskısıdır. Sorumlu önce Batının sömürgeci tutumudur, sonra -siyâsî sömürgecilik nihayete erince- yine Batının yetiştirip İslâm dünyasında işbaşına getirdiği ve ekonomik sömürmede maşa gibi kullandığı bir kısım aydınlar ve yöneticilerdir. Aslında toplumu kendine getirecek, yabancılardan bünyeye sızmış bulunan mikropları temizleyerek hastayı ayağa kaldıracak olanlar bu aydınlardı; ne yazık ki İslâm dünyası, kendi aydınlarının inâyetine mazhar olacak yerde ihânetine marûz kalmıştır. (İhâneti gerçekleştirenlerin kimi kötü niyetlidir, hâindir; kimi ise iyi niyetlidir, toplumu için iyi olanı bulmakta hatâya düşmüş, yolunu şaşırmıştır; ıslâh için, iyileştirmek için ağaca, uygun aşılar yapmak yerine hurmaya çam aşılamaya kalkmıştır.) Misal olarak Türkiye'yi alalım: Yetmiş yıldır bu ülkede "siyâsette, hukukta, eğitimde, ekonomide ve sosyal hayatta" Batı modeli uygulanmaktadır. Artık ne medreseler var, ne tekkeler var, ne şerîat var, ne de saltanat var. Bu dönem içinde en az iki yeni nesil (iki Cumhuriyet nesli) yetişti. Batılılaşma (bu mânâda çağdaşlaşma) yetmiş yıl boyunca devlet politikası olarak takip edildi. Bütün bunlara rağmen hâlâ bilimde, teknolojide ve ekonomide Avrupa'nın en geri ülkesinden daha geri isek, kapılarında boynu bükük bekliyor, bizi içeri almaları için yalvarıyorsak ortada bir yanlış var demektir. Ölçüsüz vaadlerle iktidara gelip bir şey yapamayınca durmadan geçmiş iktidarları suçlayarak kendine mâzeret arayan siyâsîler gibi, bizim aydınlarımız da durmadan şerîati, Osmanlı'yı suçlayacak, geçmişi karalayacak yerde akıl ve insâf ile olanları bir "yeniden gözden geçirmelidirler", "nerede yanlış yaptık" diye düşünmelidirler.
Bizim, her alanda kalkınmamız, güçlenmemiz, kazanabilmemiz için Batılı olmaya değil, biz olmaya ihtiyacımız vardır. "Biz olmak", kimliğimizi bulmak, kimlik bunalımını aşmaktır. Kimliğimiz bellidir; biz müslümanız, İslâm ümmetiyiz. Tarihî zarûretlerle ayrı millî devletler oluşturmuş bulunsak da yeniden ümmet câmiasını -şu veya bu şekilde- kurabiliriz. Yapılacak şey, yanlış yoldan dönmek, yeniden müslüman olmak, müslümanca davranmak ve yaşamaktır. Bunun için gerekli eğitim programını ve seferberliğini yapmaktır. Evet yol budur; çünkü müslüman olmak kâinatta her şeyi doğru tanımak, yerine koymaktır, Allah'ı tanımak ve O'na iyi bir kul olabilmek için kendini ve kâinatı her an yeniden düşünmek, okumak ve keşfetmektir (düşüncedir, ilmî araştırmadır, bilim üretmektir), insanın rûhu ile bedeni, aşkın boyutu ile toprak boyutu arasında ideal dengeyi kurmaktır, toplumda sosyal adâleti ve refahı gerçekleştirmektir, dünyada hak ve adâletin (insan hak ve hürriyetlerinin) hâkim olmasını sağlamaktır (bunun için çalışmaktır, cihaddır), maddî ve mânevî değerleri korumak, rûhu ve tabîatı temiz tutmaktır... Bütün bunları yapmayan, yapmak istemeyen, gerçekleştirmenin tedbirlerini almayan, bilmeyen, öğrenmeyen ... müslüman değildir (adı müslüman olmak yetmez). Müslümanların elinde yetiştirilecek insan, işlenecek yeraltı ve yerüstü servetleri, yollarına ışık tutacak Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet, kendilerine örnek olacak Kâmil İnsan Son Peygamber (s.a.v.) vardır. Müslümanlarda eksik olan şuurdur, kendini ve değerini bilmemektir, kendisi için ve kendinden olan yöneticidir, aydındır. Eğer zinde güçler fırsat verirse dünyanın şurasında veya burasında örnek bir İslâm toplumu oluşacak, kültürünü ve medeniyetini tecdîd ederek yaşayacak ve dünyaya örnek olacaktır (alternatif medeniyet).

Çağdaş dünya, tarihin belirli bir döneminde Batıda filizlenip bugünlere ulaşan ve hep Batının tekelinde kalan bir oluşum sürecinin ürünü olarak teşekkül etmiş bulunmaktadır. İslâm dünyasının dışında ve onun pek katkısı olmadan teşekkül eden bu dünyaya karşı İslâm'ın bir alternatifi var mıdır? Şöyle de sormak mümkün gibi görünmekte: Bugünkü dünyanın ahvâl ve şerâiti tahtında hem millî ve hem de dînî kimliğimizi koruyarak, yani Müslüman ve Türk kalarak yaşamak mümkün müdür, bu ne demektir, nasıl olacaktır?
Müslüman-Türk-çağdaş vasıflarını kimliğinde toplamış ve bütünleştirmiş bir toplum olarak var olmak ve varlığı sürdürmek mümkün değil, zarûrîdir. Zarûreti isbat için tersine bir gidiş ve oluşu tasavvur edelim: a) Müslümanlıktan vazgeçmek: Millî varlığımız ve kültürümüz dînimizle rûh-beden, et-kemik misâli birleştiği, kaynaştığı için dînimizi bırakarak millî varlığımızı sürdürmemiz mümkün değildir. b) Bir ırka, bir kavme mensup bulunmak, dil, renk, şekil ve kültür olarak kavmî özellikler taşımak kişi ve toplumların seçimine tâbi değildir; bu tabîî ve ilâhî bir takdirdir, oluştur. Birçok âyet ve hadîs Allah Teâlâ'nın insanları bu mânâda farklı yaratmasının hikmetlerini dile getirmektedir. Şu hâlde bu ilâhî ve tabîî özelliklerden sıyrılmak, toplum olarak bir başka kavim ve millet olmak da mümkün değildir (yahut böyle bir tasavvur, bir milletin yok olmasının tasavvurudur.) c) Çağdaşlığın ölçüsü bilim, teknoloji ve insânî değerlerdir. Bilimde ve teknolojide geri kalmak arkasından fakirlik ve zayıflığı getirir; fakir ve zayıf olanlar tarih boyunca olduğu gibi bugün de güçlüler (medenî ve çağdaş olanlar) tarafından sömürülmekte ve yutulmaktadır. Şu hâlde bu mânâda çağdaş olmadan da var olmak mümkün değildir. İnsânî değerler, insanların varoluş sebepleridir; bu değerlerin ideal tablosu İslâm'dır; bundan vazgeçmek ondan vazgeçmektir, bunda geri kalmak, İslâm'da sınıfta kalmaktır.
Bir de bu üç vasfın birarada olup olmayacağına, varlıkları arasında bir çatışma bulunup bulunmadığına bakalım: Hem müslüman, hem de Türk, Arab, Fars, Berber, Zencî, Hindî.... olmak tarih boyunca mümkün olmuştur. İslâm ümmeti çeşitli kavim ve milletlerden oluşmuş, bu kavimler, millî özellikler, millî özelliklerden kaynaklanan farklı renk ve çizgilerle İslâm Medeniyetini zenginleştirmiş; hem bir kavme, hem de bir ümmete mensup olarak (bu iki mensubiyet birbiri ile çelişmeden) hayatlarını sürdürmüş ve gelişmişlerdir.
İslâm'a, Kitab ve Sünnet'in açık beyanlarına göre din kardeş-liğini bozmamak şartıyle fert ve toplulukların maddî ve mânevî değerlerini korumaları, yakından uzağa önceliklere yer vererek topluluk haklarına riâyet etmeleri teşvik edilen bir husustur.
Bilim, teknik ve insânî değerler açısından ilerlemek, gelişmek, medeniyete katkıda bulunmak belli bir milletin, kavmin ve ırkın tekelinde değildir. Böyle düşünen ırkçı görüşler tarihe karışmıştır. Kavimler, milletler birbirini engellemez, sömürmez, asimile etmeye çalışmazlarsa, aksine destekler ve yardımlaşırlarsa her millette (insan oldukları için) gelişme, kalkınma, kültür oluşturma ve insanlığa değerler sunma kâbiliyeti vardır.
"Din terakkiye mânîdir, değildir" tartışması, Batılılaşma âfetinin haberci rüzgârı olarak ortaya çıktı; Ziyâ Paşa'nın deyişi ile "Evvel yoğidi işbu rivâyet yeni çıktı". "Din terakkiye mânîdir" diyenlere göre hem müslüman olmak, hem de ileri, gelişmiş, çağdaş olmak mümkün değildir. Bu tartışmaya girmeden önce çağdaşlaşmaktan maksadın ne olduğunu açıkça ortaya koymak şarttır. Çağdaşlaşmak madalyonun iki yüzü ile (hem bilim, teknik, teknoloji, ekonomik kalkınma, insan hakları, hayatı kolaylaştırıcı icatlar, keşifler..., hem de stres, terör, cinsel özgürlük, ahlâksızlık, dinsizlik, sekülarizm, kirlilik, tene ve toprağa mahbûsiyet, Allah yerine kendine tapınma... ile) Batılılaşma, Batı standartlarını yakalama ise, buna hem milliyet, hem de din mânîdir, engeldir, ikisi bir arada olamaz. Çağdaşlaşmaktan maksat, madalyonun güzel, insana yakışan yüzünü temsil etmekse -ki bu da ya alternatif değerler üretmekle, yahut da bünyeyi, öz kültürü koruyucu tedbirler alınarak, buna özen gösterilerek yapılacak zarûrî iktibaslarla gerçekleşir- buna İslâm mânî değildir. Mânî olmadığını geçmişte isbat etmiştir. Günümüzde insanlığın selâmetini, mutluluğunu ve gerçek mânâda (madde ve mânâda) gelişmesini; müslümanların kendi değerlerine dönerek, dinamiklerini kullanarak alternatif kültür ve medeniyetlerini tecdîd etmelerinde, yeniden insanlığa sunmalarında görüyoruz. Bu yeniden doğuş imkânı İslâm insanında bilkuvve mevcuttur, fiilen mevcûdiyeti, gün ışığına çıkması ise şuura, gayrete, eğitime, rehberliğe ve güce bağlıdır.

 



1. Yeni Toplum, Mart, 1992.

 

**************************************************

 

Cezayir'deki Direnişe Destek

Cezayir'deki direnişe karşı tutumumuz ne olmalıdır?
İmparatorlardan ve büyük toprak sahiplerinden serveti ve gücü devralan orta sınıf, servetin ve gücün tadını alınca bunu büyük kitleye (halka) kaptırmamanın yollarını aradı. Siyâsî rejim alanında bulduğu yol demokrasi idi. Bu sâyede halkı kandıracak, onların re'yi ile iktidara gelecek, ülkenin nimetlerinin aslan payını kendileri almaya devam edecek, büyük kitleyi de kırıntılarla avutacaklardı. Demokrasi bu işe yaradığı müddetçe meşrû ve geçerli bir sistemdi. İkinci yol insan hakları savunuculuğu idi. Bu sâyede prestij kazanacak, dünyaya karşı iyi bir görünüm sunacak, insan hakları ile güçlü olanların menfâatleri çeliştiği zaman "hak, hak diyerek insan hakkı çiğnenecek", insanlar fiilen "hakkı korunması gerekenler" ve "hakkı çiğnenmesi gerekenler" diye iki gruba ayrılacaktı. Genel olarak güçlüler birinci kategoride, zayıflar ise ikinci kategoride yer alacaktı. Böyle de oldu. Bugün bir Batılının, bir yahûdînin hakkı çiğnenirse -ki nadiren olur ve çoğu kere kendileri çiğneyip, haksızlığa uğramış gibi feryat ederek suç bastırır, masûmu suçlu durumuna sokarlar- bütün dünya ayağa kalkar, demokrasi, insan hakları vs. devreye sokulur ve ihkak-ı hak edilir. Bir müslümanın, bir geri kalmışın, bir sömürülenin hakkı çiğnenirse Batılının kılı kıpırdamaz, yahut maslâhat (dünyanın selâmeti, insanlığın âlî menfâati) gibi prensipler devreye sokulur, durum kitabına uydurulur. Cezayir'de bütün bu yollar ve oyunlar birarada uygulanıyor. Önce demokrasi adına askerî dikta yönetimi işbaşına geliyor ve büyük patronlarla işbirliği yapıyor. Böyle bir rejim içinde bile müslümanlar uyanıp hak peşine düşüp onların oyununu kuralına göre oynayarak sonuç alınca, diktaya ses çıkarmayanlar, demokrasi elden gidiyor diye harekete geçmeyenler derhal işe el koyuyor, demokrasi ve insan hakları adına her ikisini de çiğniyorlar. Dünya sessiz, patronlar memnun; çünkü "insanlığın âlî mefaati" diye isimlendirilen kendi âdî menfâatlerine bu uygun düşüyor; öyle ya, ya müslümanlar demokratik yoldan iktidar olur, ülkeyi bir sosyal refah ve adâlet, iyi ahlâk cennetine çevirir, oyunları bozar, gâfillerin gözlerini açarlarsa durum nice olur! Bu çirkinlik, iki yüzlülük, oyun içinde oyun karşısında Cezayirli müslümanlar, devletlerarası destek bakımından yalnızdırlar. Devletlerin çoğu onlara el uzatamazlar; çünkü büyük güçler onların ellerini bağlamışlardır. Ama iman ehlinin eli ve gözü bağlı değildir, olmamalıdır. Mü'minler ancak kardeştir, birbirlerini kardeşçe desteklemek, tutmak durumundadırlar. Her mü'min dünyada olup bitenleri takip etmek, İslâm'ın ve müslümanların aleyhine olan gelişmeler karşısında uygun tavrı takınmak borcundadır. Cezayir'de olaylar, dünyanın desteğinde, müslümanların ve İslâm'ın aleyhine gelişmektedir. Her mü'min bu gelişme karşısında bir şeyler yapmalıdır: Gerçekleri anlamalı ve anlatmalıdır, kamuoyu oluşturmanın yollarını aramalıdır, demokrasi ve insan haklarının göstermelik kurumlarına başvurarak sıkıştırmalı, onları vazifeye çağırmalıdır, Cezayirli kardeşi ile diyalog kurup ona maddî ve mânevî destek vermelidir, hiçbir şey yapmıyorsa oturup ağlamalı ve Mevlâ'ya yalvarmalıdır.

 


 

*************************************

 

Hilâfet

Hilâfet nedir?
Hilâfetin lûgat mânâsı, birinin yerine geçmek, arkasından gelmek ve temsil etmektir.
Bir fıkıh terimi olarak hilâfet, İslâm toplumumun ve devletinin başkanlığını ifade etmektedir. Aynı mânâda "imâret" ve "imâmet" terimleri de kullanılmaktadır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) âhirete göçtükten sonra onun, "Peygamberlik, mürşidlik ve devlet başkanlığı" sıfatlarından son ikisinin ne olacağı, kime geçeceği ve nasıl geçeceği konusu ortaya çıkmıştı. Onun (s.a.v.) son peygamber olduğu biliniyordu, artık yeni bir peygamber gelmeyeceğine göre bu sıfatı ile ilgili bir problem yoktu. Diğer iki sıfatı ise -ümmetin onlara ihtiyacı bulunduğundan- devam etmeli, birileri bunu temsil etmeli idi. Bir yandan bu ihtiyaç ve zarûret, diğer yandan Kitâb ve Sünnet'teki ilgili açıklamalardan hareket eden ümmet, bey'at denilen "bir nevi seçme ve yeminle itâat sözü verme" yoluyla Ebû Bekr'i, onun yerine getirmiş ve kendisine, "Allah Rasûlü'nün (s.a.v.) yerine geçen, vazifesini üstlenen" mânâsında "Halîfetu-Rasûlillah" demişlerdir. Hilâfet işte bu kelimenin masdarıdır (köküdür).
İrşad vazife ve yetkisinin de âlim ve kâmil müslümanlara geçtiği kabûl edilmiştir.

İslâmî bir yönetim hilâfetsiz mümkün müdür?
Bu sorunun cevabı hilâfet terimine verilen mânâya bağlıdır. Maksat "Belli özellikleri olan bir başkan bulunmadan İslâmî yönetim mümkün müdür?" demekse cevabı "mümkün değildir" şeklinde olur. Esasen hiçbir devlet yönetimi başkansız olmaz ve olmamaktadır. "Vazifeye getiriliş, vazife süresi, yönetim biçimi gibi şekille ilgili hususlar değişebilir mi? Bu değişikliklerle başa getirilen bir başkanın yönetimi İslâmî sayılır mı?" demekse bunun cevabı "evet, değişebilir ve sayılır" şeklinde olur. Şu hâlde bir yönetime İslâmî diyebilmenin asgarî şartı, belli özellikleri olan, yönetiminde belli ilkelere bağlı bulunan bir başkanın yönetimin başında bulunmasıdır. Başkanın özelliklerine aşağıda gelecek olan diğer bir soruda temas edilecektir. Bağlı bulunacağı ilkeler ise iki çerçeveye sokulabilir:
a) Kitâb ve Sünnet'te tecelli eden ilâhî irâdeye tâbî olmak.
b) Yönetimini ümmete veya temsilcilerine danışarak yürütmek.
Halîfenin bu ilkelere bağlı kalma mecbûriyeti ilgili naslar (âyet ve hadîsler) yanında genel hilâfet kavramına ve teorisine de dayanmaktadır: Allah Teâlâ ilk insanı yeryüzünde bir halîfe olarak yarattığı gibi2 bütün insanlara da bu hak ve sorumluluğu bahşetmiştir.3 Müfessir ve müctehidlere göre "insanın yeryüzünde halîfe olması" şu mânâya gelmektedir: Yeryüzünde Allah'ın hükümranlığını temsil etmek, kendi nefsi de dahil bulunmak üzere insanlar, diğer canlılar ve eşya üzerinde bu hükümranlık çerçevesinde tasarrufta bulunmak, emri altındakileri ilâhî irâdeye uygun olarak yönetmek..." İnsanlar fert olarak kendileri üzerinde, ayrıca aileleri ve tâbîleri üzerinde bu mânâda hilâfet vazife ve selâhiyetini -ve tabîî sorumluluğunu- îfâ ederler. Ferdi aşan, toplumu kapsayan konularda ise bu selâhiyet ve sorumluluğun -ümmeti temsil edecek olan- birisine devredilmesi gerekiyor; işte halîfe, ümmet adına bu selâhiyeti taşıyan kişi oluyor. Bu mânâda hilâfet, Allah tarafından insanlara verilmiş bir selâhiyet ve yüklenmiş bir sorumluluk olduğundan onu terketmek ve onsuz bir İslâmî yönetimden söz etmek mümkün değildir.

İslâmî yönetim düşüncesinde otorite kime aittir? "Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyenler, fâsıkların, zalimlerin, kâfirlerin ta kendileridir" âyet-i kerimelerinin "yargıya" işaret ettiği ve dolayısıyla otoritenin "Allah'a değil, ümmete" ait olduğunu savunanlar var. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
Ana kaynaklarda hâkimiyet ve otorite ile ilgili iki kelime vardır: mülk ve hüküm. Mülk hem devlet, hem de memleket, ülke, mülk konusu eşya ve mâlik olmak mânâlarında; hüküm ise hem devlet yönetimi, hem de şer'î talîmat ve adlî karar mânâlarında kullanılmaktadır. Mülkün ve hükmün Allah'a ait bulunduğunu, Allah Teâlâ'nın kullarına mülkü ve hükmü (bu selâhiyetleri) vekâleten verdiğini, yöneticilerin ve halkın bu konularda da Allah'a hesap vereceklerini ve O'na karşı sorumlu olduklarını ifade eden pek çok âyet ve hadîs vardır.4
Soruda işaret edilen âyetler, hem hükmün çeşitli mânâları, hem de bir bütün olan Kur'ân-ı Kerîm'in diğer âyetleri göz önünde tutularak yorumlanmalıdır. Mezkûr âyetlerde geçen "hüküm" kelimesinin yargıya işaret ettiğine mânî karîne vardır, ayrıca yargıya işaret ettiğini kabûl etseniz de otoritenin ümmete değil, Allah'a ait olduğunu bildiren, gösteren deliller mevcuttur:
a) Âyetlerde Allah'ın gönderdiği talîmata göre hükmetmeyenlerin kâfir, zâlim ve fâsık olacaklarından söz ediliyor ve bu üç vasıf üç ayrı âyette zikrediliyor. Eğer âyet yargıya işaret etmiş olsaydı "Allah'ın hükmüne göre hükmetmeyenler"in yalnızca zâlim değil, aynı zamanda kâfir ve fâsık olmaları gerekirdi. Halbuki İslâm inanç ve düşüncesine göre bir kimse, iman ettiği hâlde şerîatle değil de bir başka kanunla amel ettiği takdirde kâfir olmaz, fâsık ve zâlim olabilir. Şu hâlde âyetlerin doğru yorumunun şöyle olması gerekir: İman konusunda Allah'ın hükmünden sapanlar kâfir olurlar, amel (uygulama) konusunda Allah'ın hükmünden sapanlar fâsık olurlar, adâlet tevzîi konusunda Allah'ın hükmünden sapanlar ise zâlim olurlar. Bu yoruma göre de hüküm, yalnızca yargıya işaret etmeyip, imanı, ameli ve nizâmı içine almaktadır.
b) Otoritenin Allah'a ait olduğunu bildiren âyetlerin yukarıda örneklerini sunmuştuk. Burada ise bahse konu âyetlerin (soruda geçen üç âyetin) yine otoritenin Allah'a ait olduğuna delâlet ettiğini göstereceğiz: Allah'ın gönderdiği ve indirdiği ile (yani şerîat ile) hükmetmeyenler, şerîat yerine başka kanunları koyanlar kâfir, zâlim ve fâsık oluyorlar; âyetler bunu söylüyor. Bunun mânâsı en azından teşrî selâhiyetinin Allah'a ait olmasıdır ve yine Allah'ın, kanunlarını uygulamayanları, "kâfir, fâsık ve zâlim" oldukları için; yani ağır suç ve günah işledikleri için cezâlandıracağıdır. Eğer otorite Allah'ın değil de ümmetin olsaydı, ümmet Allah'ın indirdiği ile -hangi mânâda olursa olsun- hükmetmediler diye cezâlandırılmaz, bundan dolayı Allah karşısında suçlu, günahkâr ve sorumlu olmazlardı.

Klâsik âlimlerin eserlerinde "halifenin", "ehlu'l-halli ve'l-akd" tarafından belirleneceği, halkın da bey'at edeceği söyleniyor. Fakat ehlu'l-halli ve'l-akd kimlerden oluşacak ve bunları kim seçecek, bu pek açıklığa kavuşturulmuş değil.
Hilâfet kavramının üzerine binâ edildiği temel düşünceyi yukarıda açıklamıştık. Buna göre, Allah rızâsına ve irâdesine uygun yönetim sorumluluğu bütün ümmet fertlerine ait idi. Fertlerin teker teker bu sorumluluğu yerine getirmeleri mümkün olamıyacağı için bey'at yoluyla "kamu yönetiminin en üst sorumluluk makâmını" bir ehil kişiye vekâleten devretmeleri gerekiyordu. Bu devri bütün ümmet yapacaktır. Devrin şeklini ise zaman ve zeminin şartları belirler. Bir günde ve makûl bir sürede bütün ümmetin bey'at etmesini mümkün kılacak şartlar bulunduğunda bey'at doğrudan (tek dereceli) yapılır; bu şartlar bulunmadığı, devletin belli bir süre başkansız kalmasının sakıncalar doğurması hâlinde ise bey'at ve seçim iki dereceli seçimlere benzer şekilde yapılır. Halk meclis üyelerini seçer, meclis üyeleri de adaylar arasında birini başkan olarak seçer ve ona bey'at ederler, arkasından imkânlara göre belli bir süre ve şekil içinde bütün ümmet fertlerinin bey'at etmeleri sağlanır. Meclisin seçtiği bir başkana, muvâfık muhâlif bütün ümmet fertleri bey'at ederler, muhâliflerin bey'at ve itâat etmeme hakları yoktur; çünkü itâatsizlikten fitne, kargaşa, anarşi doğar. Seçimde ve bey'atta daha başka şekiller de uygulanabilir. Bu sebeple din, şekil üzerinde durmamış, ümmeti belli bir şekle mahkûm ve mecbûr etmemiştir. Önemli olan ümmetin, doğrudan veya temsilcileri vasıtasıyle ehil olan birini başkan olarak seçip bey'at etmeleridir (başkan ilâhî talîmata riâyet ettiği müddetçe ona itâat sözü vermeleridir.)

Adayların birden fazla olması hâlinde seçim nasıl olacak?
İlk dört halîfe zamanında uygulanan şekillere bakılırsa -ki bunlar ümmet için örnek uygulamalardır- şunlar yapılabilir:
a) Müzakere, tartışma ve değerlendirme yoluyla adaylar elenerek bire indirilir ve ona bey'at edilir.
b) Adaylar kendi aralarında konuşarak feragât edenler çekilir, geriye bir aday kalırsa ona bey'at edilir. Birden fazla aday kalırsa kendi aralarında, hakemlik, kur'a vb. ile aday sayısını bire indirirler ve ona bey'at edilir.
c) Ümmetin çoğu (veya temsilcilerin çoğu) kime daha çok oy vermiş (bey'at etmişlerse) o halîfe olur, diğeri talebinden vazgeçerek birincisine bey'at eder.

Halife adaylarında ne gibi şartlar aranacaktır?
Halîfe adaylarında aranacak şartları belirleyen ölçü vazifenin mahiyet ve gerekleri ile makamın ilk ve asıl sahibinin (Hz. Peygamber'in [s.a.v.]) vasıflarıdır. Bu iki ölçüden hareket edilerek ortaya bazı şart-vasıflar konmuş, bunlardan bir kısmı üzerinde birleşilmiş, bir kısmının ise şart olup olmadığı tartışılmıştır.
Üzerinde birleşilen vasıflar halîfenin müslüman, iyi ahlâk sahibi, bilgili (ictihad derecesinde bilgili), erkek, vazifeyi îfâ edecek kadar rûh ve beden sağlığına sahip ve reşîd olmasıdır.
Arap, Kureyş kabîlesinden ve Ehl-i Beytten (Hz. Peygamber (s.a.v.) soyundan) ma'sûm (hatâsız, günahsız) olması gibi bazı şartlar ve vasıflar tartışmalıdır.

Hilâfet ile saltanat arasında ne gibi farklar vardır?
Bundan önceki soruların cevaplarında hilâfet hakkında bilgi verilmiştir. Burada da saltanatın önemli özellikleri tesbit edilirse fark ortaya çıkacaktır.
Saltanat rejiminde hâkimiyetin kaynağı ve temsili bir şahısta toplanır ve bu şahıs, halkın seçimi ve rızâsı ile değil, kendi irâdesi ve gücü ile iktidara gelir, genellikle ölünceye kadar veya bir başka gücün onu zorla iktidardan düşürmesine kadar yönetimi elinde tutar, teşrî, icra ve kazâ yetkileri onun elindedir ve yerine geçecek olanı da kendisi belirler.

Hilâfette:
a) Hâkimiyetin kaynağı Allah'tadır, bunu, -Allah böyle istediği için- ümmet temsil eder ve bir elde toplanması gereken selâhiyetleri seçim ve bey'atla halîfeye devreder, ümmetin denetim selâhiyet ve sorumluluğu devam eder. Halkın hâkimiyeti Allah'tan geldiği ve O'nun rızâ ve irâdesi istikâmetinde kullanılıp temsil edildiği için hilâfet demokrasiden de farklıdır. Demokrasilerde hâkimiyet -teorik olarak- kayıtsız, şartsız halkındır.
b) Halîfe ümmetin rızâsı ile iktidara gelir ve iktidarda kalır.
c) Halîfe olma vasıfları devam ettiği ve görevini uygun bir şekilde yürüttüğü müddetçe iktidarda kalabilir.
d) Teşrî yetkisi Allah'a aittir (Kanun vâzıı Allah Teâlâ'dır). Ümmetin, müctehidlerin ve bunlardan birisi olarak halîfenin yetkisi, araştırma, yorum, ictihad, istişare yoluyla ilâhî kanunu keşfedip ortaya çıkarmak ve uygulamaktır. İlâhî kanunların kaynağı vahiy ve akıldır. Hüküm ve kanun önce açık vahiy ifadelerinde (âyetlerde ve hadîslerde) aranır, burada bulunanlar kanun şekline sokulur ve uygulanır. Meselenin, hâdisenin, konunun özel hükmü vahiy kaynağında yoksa, bu kaynağın genel (çerçeve) hükümlerine bakılır. Burada da aranan bulunamazsa yine -geniş mânâda vahye dayanan- fayda prensibine (akla) başvurulur; akıl, dînin amaçlarını ve bilimi, tecrübeyi, ihtiyacı.. göz önüne alarak en faydalı olan çözümü, uygulamayı keşfeder ve bu kanunlaştırılarak uygulanır. Zamanın ve şartların değişmesi ile fayda ve zarar durumu ve hükmü değişirse kanun da buna göre değiştirilir ve yeni kanun yine ilâhî ve şer'î olur (çünkü uygun metodlarla hep O'nun irâdesi keşfedilmeye çalışılmıştır, O'nun irâdesine uygundur diye benimsenmiştir).
Kazâ ve icrâ yetkileri ümmet adına halîfededir; halîfe bu yetkileri, ümmetin temsilcileri ile danışmalar yaparak Allah'ın irâdesine ve ümmetin menfâatine uygun olarak kullanır, kullandırır.
e) Halîfenin yerine geçecek olanı belirleme selâhiyeti halîfeye değil, ümmete aittir. Halîfe aday gösterebildiği gibi, başkaları da aday gösterebilir. Adayın halîfe olması ümmetin seçip, rızâ gösterip bey'at etmesine bağlıdır. Halîfenin çocuklarının ve yakınlarının, yerine geçme bakımından bir imtiyazları yoktur.
f) Hükümdarlar diledikleri kimselere danışarak veya hiçbir kimseye danışmadan devleti yönettikleri hâlde halîfe ümmete veya onun temsilcilerine -yönetimin amaca uygun olabilmesi için kimlere danışmak gerekiyorsa onlara- danışarak devlet işlerini yürütür.

Hilâfetin Asr-ı Sa'âdetten sonra dejenere olması ve 1924'te fiilen kaldırılmasının İslâm dünyasında ne gibi etkileri olmuştur?
Hz. Peygamber (s.a.v)'den sonra hilâfetin şartlarını taşıyan ve bu vazifeyi hakkıyle yürüten beş halîfe (Hulefâ-i râşidîn: Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Alî, Hasen) gelmiştir. Muâviye b. Ebî Süfyân'ın haksız başkaldırısı ve çeşitli hîle ve düzenlerle iktidarı ele geçirmesinden sonra gerçek hilâfet dönemi sona ermiş ve saltanat dönemi başlamıştır. Bundan sonra gelen yöneticiler, halîfe ismini taşısalar bile hakikatte hükümdardırlar, sultandırlar. Yönetimin el değiştirmesi ve -bilhassa amme hukûku sâhasında- icrâsı bakımından İslâm'a (şerîate) riayet etmemiş, kendi menfâat ve arzularına göre hareket etmişlerdir (İstisnalar var ise de genel gidiş bu istikâmette olmuştur). Şerîat amme hukûku ve siyaset dışında uygulanmış, sıra devlet başkanının seçilmesine, vazife ve sorumluluklarına, halk-yönetici ilişkilerine, vergi ve devletlerarası ilişkilere gelince şerîattan önemli ölçülerde yan çizilmiş, halk ve ulemâ da bu eğri gidişe, yan çizmeye dur diyememiş, bozulanı düzeltme gücüne ulaşamamıştır. Bu dönemde saltanatın en önemli menfî etkilerini; bilim, düşünce ve söz hürriyetinin kısıtlanması, nüfuz suistimâlinin yaygınlaşması, ictihad yerine taklîdin hâkim olması, İslâm'ın teori olarak insanlığa sunduğu ideal nizâmın kurulamaması şeklinde sıralayabiliriz. Müsbet etkisi ise ismen ve kısmen de olsa halîfelik unvanını taşıyan makamın saygınlığı ve bu saygınlığın bir uzantısı olarak birleştirici vasfı olmuştur. Bu sâyede halk (ümmet) ve güç merkezleri (beyler, sultanlar, emîrler..) güçlü veya zayıf bir şekilde bir merkeze bağlanmışlar, sonuç olarak önemli ölçüde "İslâm ümmeti" yapısı vücut bulmuştur. 1924'te hilâfet fiilen kaldırılınca bir mânevî otorite boşluğu doğmuş, ümmet tesbih taneleri gibi dağılmış (daha önce başlayan dağılma hızlanmış) millî devletler teşekkül etmiş, fakat buna hazır olmadıkları ve aralarında tesanüt de kuramadıkları için bunlar da bağımsızlıklarını sürdürememiş, çoğu müstemleke hâline gelmiştir. Zaman içinde yakasını müstemlekecilerden kurtaran İslâm ülkeleri ve toplumları bu defa da kimlik bunalımına ve ekonomik sömürge (sömürülme) tuzağına yakalanmışlardır. Bugün dünyada birden fazla blok, birleşme ve dayanışma yapıları vardır, bunlardan hiçbiri İslâm devletlerine ve toplumlarına ait değildir. İslâm Konferansı Teşkilâtı böyle bir bloklaşmaya adım bile olamamıştır. İslâm Ortak Pazarı ise sadece sözde ve hayalde mevcuttur. Osmanlı Devleti açısından baktığımız zaman hilâfetin kaldırılmasının menfî etkileri arasında liderlik kaybını, sınırlar bakımından büyük ölçüde küçülmeyi, -halîfelerin şahsî mülkü olduğu ve sahip çıkılmadığı için- Musul petrollerinin elden çıkmasını ve milletlerarası siyasî gelişmelerde önemli hak iddiâları imkânlarının ortadan kalkmasını saymak mümkündür.

Bugünkü şartlarda hilâfet kurumunun tesisi tekrar mümkün mü?
Hilâfet kurumu ilk halîfeler ve ilk sultanlar dönemlerine ait şekiller içinde düşünülürse, "yeniden tesisten" maksat bu şekillerde tesis ise mümkün değildir. Ancak hilâfetin bir özü, bir de şekli vardır. Şekil bir yana bırakılır da özün yeniden tesisi düşünülürse bunun mümkün olduğu kaâatini taşıyorum. Hilâfetin özü, "İslâm ümmetinin birliği, beraberliği, bu birliğin siyâsî ve hukûkî yapıda temsili, yapının İslâmî amaçları gerçekleştirmeye yönelik olmasıdır". Bu özün çeşitli şekillerde gerçekleşmesi mümkündür. Meselâ İslâm ülkeleri, kısmen veya -ideal olanı- tamamen anlaşarak birleşik devlet, konfederasyon, federasyon vb. bir yapı meydana getirseler ve bu yapının bir meclisi ve başkanı olsa, ortak yapı ile ünitelerin karşılıklı ilişkileri, hak, selâhiyet ve sorumlulukları belirlense hem bir mânâda İslâm Birliği (İttihâd-ı İslâm), hem de özü itibarıyla hilâfet gerçekleşmiş olur. Yeter ki bu yapının siyâsî, sosyal, hukûkî, iktisâdî nizâmı İslâm şemsiyesi altında gerçekleşmiş bulunsun! Yapının daha gevşek, ünitelerin daha hür olacakları başka şekiller de düşünülebilir ve bunların tamamı, hilâfetin özüne yönelik adımlar veya bu özün bizzat kendisi olabilir.

Hilâfetin tekrar fonksiyonlarını îfâ etmesi "dünya dengelerini" nasıl etkiler?
Bugün dünya dengeleri; çeşitli toplumlar, medeniyet ve kültürler -bunların hak ve menfâatleri, korunmaları, gelişmeleri- açısından bozuk ise, dengesiz ise, sonucu haklı olan değil, güçlü olan belirliyorsa -ki durum tamamen böyledir- bu dengelerin yeniden kurulması şarttır. Eğer güçlü alternatiflerle ideal dengeler yeniden kurulmazsa, tek tip toplum ve medeniyetin (Batı toplumu ve medeniyetinin) karşısına insanın bütün boyutlarını kuşatan farklı medeniyet ve kültürler konulamazsa kirlenen ve bunalan dünyamızı büyük felâketlerin beklediğini söylemek kehanet sayılamaz. İslâmî amaçları gerçekleştirmek için hilâfetin özü yeniden kurulur ve gerçekleştirilirse bu insanlık için bir kazanç olur. Çünkü İslâm'ın amaçları arasında insan hakları, din ve vicdan hürriyeti, bütün kapsamıyla gerçek mânâda adâlet, fazîlet ve ahlâk vardır. İslâm Birliği'nin amacı içte maddî ve mânevî kalkınmayı, bunun için dayanışmayı ve yardımlaşmayı, İslâm insanını, kültür ve medeniyetini geliştirip korumayı gerçekleştirmektir. Dışta (dünyada) ise adâletin, hürriyetin, insanca yaşamanın, maddî ve mânevî olarak gelişmenin gerçekleşmesine katkıda bulunmaktır. Amacı bunlardan ibâret bulunan bir oluşumun dünya dengelerini müsbet olarak etkileyeceğinde şüphe yoktur. Ancak burada "müsbet" kavramı mutlak veya İslâmî bakış açısına göredir. Kendi egoist menfâat ve isteklerinin sarsılmasını, kurduğu sömürü düzeninin bozulmasını müsbet değil, "menfî" olarak değerlendirenler açısından baktığımız zaman da mezkûr yapılaşmanın bazı menfî etkileri olacaktır; ancak dünyanın bu etkilere de susamış bulunduğu kanâatini taşıyoruz.

 



2. Bakara: 2/30.
3. En'âm: 6/165; A'râf: 7/69, 74; Yûnus: 9/14, 73..
4. Bakara: 2/107; Âl-i İmran: 3/26; Mâide: 5/18; İsrâ: 17/111; Hacc: 22/56; Mü'min: 40/29; Hadîd: 57/5; (hüküm için): Âl-i İmrân: 3/79; Mâide: 5/43; En'âm: 6/57; Yûsuf: 12/40.

 

*********************************************

 

Şeriat Soruşturmasına Cevap

1. "Şeriat düzeni" tabiri etrafında yürütülen tartışmaları sağlıklı bulmuyorum; çünkü bu tartışma yanlış yerlerde, yanlış kişiler arasında ve yanlış bir usûl ile yapılıyor. Bu yanlışlarla dolu tartışma sebebiyle milletimiz "şeriat düzenine taraftar olanlar" ve "şeriat düzenine karşı olanlar" şeklinde ikiye ayrılmak üzeredir. Hemen tamamı müslüman olan bir milletin kısmen de olsa böyle bir ayrılma ve kırılma noktasına gelmesine sebep olan tartışmalara sağlıklı demek mümkün değildir.
2. Dînî edebiyatımızda ve ilmî kaynaklarımızda "din, millet ve şeriat" kelimeleri aynı mahiyeti farklı bakış açılarına göre ifade etmek için kullanılmıştır. Allah Teâlâ'nın peygamberleri ile gönderdiği bilgi ve talimat bütününe, iman ve itâat edilmesi gerekli bulunduğu için "din", yazılı olduğu veya insanları belli bir çerçeve içinde topladığı için "millet", takip edilmesi gereken yol, uyulması gerekli kurallar bütünü olduğu için de "şeriat" denilmiştir. Buna göre şeriat dindir, İslâm şeriatı da İslâm dînidir. Din terimini değişme kabûl etmeyen inanç ve amel hükümlerine, şeriat terimini ise değişebilir din hükümlerine ve kurallarına tahsis edenler varsa da böyle bir tahsisin geleneğimizde dayanağı yoktur. Şeriat değişen ve değişmeyen, inanca ait olan ve amel ile ilgili bulunan bütün dînî hükümlerin ve talimatın adıdır. Geleneğimizde şeri'at, dar mânâda amelî hükümleri (ibâdet ve hukuk), hattâ yalnızca hukûku ifade etmek için de kullanılmıştır.
3. "Şer'î hukûkun tümüyle uygulanma şartları" müslüman insanların var olması ve uygulamanın mümkün bulunmasıdır. Müslüman olmayan veya müslüman olduğu hâlde İslâm Hukûkunu uygulamayan bir toplum içinde yaşayan müslüman, mümkün olan alan ve ilişkilerde şer'î hukûku uygulamakla yükümlüdür. Çünkü Allah Teâlâ bu hükümleri (bağlayıcı olan din kurallarını) inananlar onları hayatlarında uygulasınlar diye göndermiş, pek çok âyet ve hadîste bu uygulama emredilmiş, uygulamayanlar için müeyyideler öngörülmüştür. Böyle bir toplumda müslümanların sayısı çoğaldığı nisbette şer'î hukûkun uygulanması yoğunluk kazanır; yalnızca rejimin müeyyide koyarak engellediği noktalarda müslümanlar hukuklarını uygulayamazlar. Müslümanların çoğalması, güçlenmesi, şuurlanması iktidara gelmelerine yeterli seviyeye ulaşınca seçilmiş müslüman temsilciler iktidara gelir, ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu şartları göz önünde tutarak, bir geçiş dönemi sürecinde, giderek bütünleşen ve tamamlanan bir uygulamayı gerçekleştirirler. Şer'î hukûkun (İslâm Hukûkunun) uygulanması demek, bütün vatandaşların zorla müslümanlaştırılması demek değildir. Şer'î hukûkun uygulandığı bir ülkede inanmayanlar ve müslüman olmayanlar da bulunabilir, tarihte de bulunmuşlardır, ülkede onların da hayat hakları başta olmak üzere birtakım hakları ve hürriyetleri vardır. Bunlar şer'î hukûka uygun olarak kanunlaştırılır, herkes kanûnî haklarını alır, yükümlülüklerini yerine getirir, böylece hak ve hukuk devleti gerçekleşmiş olur.
Tarihte bu uygulamanın "tam mânâsıyle" gerçekleştiği dönemler olmuştur, Hz. Peygamber (s.a.v.), Raşid Halifeler, Ömer b. Abdulaziz gibi yöneticiler bu dönemleri gerçekleştiren örneklerdir. Şer'î hukûkun tam olarak uygulanamadığı dönemlerin baş sebebi İslâm'a aykırı olan saltanat ve istibdad rejimidir. Saltanat dışındaki bütün alanlarda ve ilişkilerde İslâm Hukûkunun uygulandığı dönemler çok olmuştur, bu dönemlerin eksik olan kısmı saltanatla ilgili olan kısımdır. Bugün saltanat ve istibdad yönetimleri birer birer çökmekte ve tarihe karışmaktadır, gün ve çağ İslâm Hukûkunun bütünü ile uygulanması için daha müsait bir konuma gelmektedir.
4. Şer'î hukukla lâik hukûkun birleştiği ve ayrıldığı noktalar üzerinde durmak, konuyu bu çerçeveye oturtmak yanıltıcı, hattâ saptırıcı olabilir. Hareket noktası lâikliğin niçin ve neye karşı ortaya çıktığını tesbit olmalıdır. Lâiklik kiliseye ve ayrı bir sınıf teşkil eden din adamlarına, bunların hâkimiyet ve otoritesine karşı bir başkaldırıştır. İlâhî bir irşâda sahip olmadan, kendi akıl ve arzularının mahsullerini insanlara ilâhî diye dayatan, Batı toplumunu maddî ve mânevî olarak büyük sıkıntılara sokan din adamlarının otoritesini kilise içine hasretmek, kilisenin devlet ve toplum üzerindeki otoritesine son vermek üzere tasarlanan lâiklik ilkesi büyük mücadeleler sonunda başarıya ulaşmış, uygulama alanı bulmuş ve bu mânâda din ile devleti, toplum düzenini belirleyen otoriteyi birbirinden ayırmıştır. İslâm'da ise din adamları sınıfı yoktur, âlim ve cahil vardır, cahiller için de öğrenme imkânı, hattâ belli bir seviyeye kadar mecbûriyeti vardır. Her müslüman beraber namaz kıldığı cemâate imam olabilir, burada öncelik bir sınıfa mensup olana değil, ahlâk ve bilgice üstün olana aittir. Müslümanların elinde, Allah Teala'nın bildirdiklerini ve istediklerini ihtiva eden, Allah'a ait olduğunda hiçbir şüphe bulunmayan, fert ve toplum olarak bütün müslümanların uymak, dinlemek, izlemek mecbûriyetinde oldukları bir kitapları (Kur'ân-ı Kerîm) vardır. Allah Rasulü'nün (s.a.v.) uygulaması ve sünneti, talimatı açıklayan ve tamamlayan ikinci kaynaktır. Bu kaynaklara uyup uymamak -müslümanlar için- serbest değildir, müslüman uymayı tâahhüt eden, Allah irâdesine ve buyruğuna boyun eğendir. Bu sebeple müslümanlar ibâdet hayatlarını öğrenip düzenlerken nasıl ve ne kadar dîne (Kitap ve Sünnete) uyacaklarsa, dünya hayatlarını (siyâsî, sosyal, iktisadî, hukûkî, ahlâkî, estetik...) öğrenip uygularken de aynı bağlayıcı kaynaklara o kadar tâbî olacaklardır. Bu kaynakların açık bıraktığı, insanlığın ve medeniyetin gelişmesi ile değişmeye açık tuttuğu alanlarda ve konularda ictihada başvurulacak, mevcut hükümlerin ve talimatın ışığında, onların işaret, delalet, rûh ve amaçlarından hareketle yeni hükümlere ve bilgilere ulaşılacaktır. Bu anlayış ve davranış biçimi ile lâiklik anlayışını bir kefeye koymak, birbirine yaklaştırmak mümkün değildir. İslâm Hukûku ile lâik hukuklar arasındaki bazı benzerlikler, ortak hükümler insan fıtratını yansıtan ve ondan kaynaklanan tabiî hukuk kurallarıdır, bu noktalarda insanlık ilâhî irâdeyi fıtrî akıl yoluyla yakalamış demektir, ancak bu diğer noktalarda (farklı hükümlerde) lâik aklın isabet ettiği mânâsına gelmez.
5. Şeriat belli bir devlet modelini öngörseydi ancak o modelin uygulandığı, uygulanabildiği zaman ve mekânlarda insanlara doğru yolu gösterecek, onları hayra, selâha ve saadete yöneltecekti. Şeriat devlet modeli yerine ilkeler ve amaçlar getirmiştir. Devletin amacı, fonksiyonu iç ve dış güvenliği korumak, hayatın, malın (özel ve kamu kesimlerine ait servetin), aklın, dînin ve neslin korunmasını sağlamak, bu amaçları gerçekleştirebilmek için zarûrî bulunan iyi ahlâkı ve sosyal adaleti (adil paylaşımı) yaygınlaştırmak, muhtemel tehditlere karşı en üstün ilmî, teknolojik ve askerî gücü hazırlamak, hak dînin hakimiyeti için mücadele etmektir. Devlet yasamada, Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet kaynaklarını temel referans olarak kullanacak, iktidarı vekalet yoluyla yönetici veya yöneticilere emânet eden halkın veya temsilcilerinin denetimine açık olacak ve işlerini danışma ile yürütecektir (Yöneticiler diktaya, istibdada sapmayacaklardır). İşte bu amaç ve ilkeleri ihtivâ eden, gerçekleştirmeye yönelen her model şeriata uygundur.
Temel hak ve hürriyetlerin insan olmaya bağlı bulunanlarının tamamı (statü hakları) İslâm'da mevcuttur. Ehliyet ve liyâkâte bağlı olan insan haklarında, İslâm'ın rûh ve amaçlarına bağlı liyâkât şartları vardır, bu şartlara sahip olmanın yolu herkese açıktır (fırsat eşitliği), lâyık ve ehil olan hakkını alır. İslâm insanı kendini (insanın bilgi ve değerlendirme kâbiliyetini) kendine yeterli (Allah'ın irşâdından müstağni) kabûl etmediği için ferdî hürriyete bazı kısıtlamalar getirmiştir, fert dünyada ve ahirette kendine zarar verecek davranışlarında hür ve serbest değildir. Rûh ve beden sağlığına zarar verdiği için alkollü içkileri ve uyuşturucu nesneleri kullanamaz, ailenin ve neslin korunmasını olumsuz etkilediği için zînâ edemez, toplum ahlâkını bozacağı, zînâyı teşvik edeceği için müstehcen davranışlarda bulunamaz, ekonomik, sosyal ve ahlâkî zararları bulunduğu için faizcilik, kumar, rüşvet, stokçuluk, aldatma, hîle, gasb vb. yollardan mal ve para elde edip kullanamaz, Allah yasakladığı için müslüman domuz eti yiyemez, müslüman kadın, gayr-i müslim erkek ile evlenemez... Bütün sistemlerde ferdin hürriyeti sınırsız değildir, "başkalarına zarar veren veya genel ahlâka aykırı olan" davranışlar yasaktır. İslâm'ın bu çerçevedeki yasakları ve kısıtlamaları da hem çok değildir, hem de her birinin hikmetleri, ferde ve topluma faydaları vardır. Fertler günah, ayıp ve yasak olan fiilleri açıkta, alenî olarak işleyemezler, gizlide işlenen bu gibi fiillerin hesabı kul ile Allah arasındadır, yönetim özel hayatı, gizlilikleri ortaya çıkarmak için faaliyet gösteremez. İslâm toplumunda ibâdet, hizmet, hayır ve fazîlet açık; (varsa) ayıp, günah ve yasak gizlidir. (Kamuya zarar vermesi ihtimalî bulunmadıkça) kimsenin gizlisi araştırılmaz.
Demokraside iki önemli unsur vardır:
a) İktidara halkın oyları ile gelmek, seçenlerin denetimine açık olmak, onların oyları ile gitmek, iktidarı halk adına kullanmak (yani ya doğrudan, yahut da temsilcileri vasıtasıyle halkın kendi kendini idare etmesi).
b) Hakimiyetin kayıtsız şartsız halka veya millete ait bulunması. Bu iki unsurdan birincisi İslâm'a aykırı değildir, ikincisi aykırıdır; hakimiyet İslâm'da da ümmete aittir, ancak mutlak değil, Allah Teâlâ'nın irâdesinin temsilcileri olarak. Allah'ın irâdesini bilmenin yolu O'nun dînine başvurmaktır. O'nun irâdesi ile ümmetin irâdesi (olmaz ya) birbirine ters düşerse hâkim olan Allah'ın irâdesidir.
6. Şeriat denildiği zaman Suudî Arabistan, İran ve Pakistan gibi örneklerin verilmesi tamamen yanlış ve isabetsiz değildir. Bu ülkeler devleti ve toplumu İslâmlaştırmak üzere yola çıkmışlardır, birtakım denemeler yapmışlardır ve yapmaktadırlar; bunların kimi başarılı olmuştur, kimi olmamıştır; kimi samimiyetle İslâm'ın bütününe taliptir, kimi yöneticilerin ve ortaklarının menfâatlerine aykırı olmayan ölçülerde İslâmlaşmaya taliptir, bu arada halk, aydınlar ve yöneticilerin faklı talepleri ve anlayışları olabilmektedir. Ülkelerin ve toplumların tarihî, sosyal, ekonomik, kültürel şart ve vaziyetleri de farklı anlayış, uygulama ve denemelere kaynaklık etmektedir. Durum ne olursa olsun bir bütün olarak İslâmlaşmaya talip olan, bunu gerçekleştirmek üzere yola koyulup faaliyet gösteren toplum modellerini, gerçekleştirebildikleri İslâmlaşma nisbeti ne olursa olsun İslâmî modelin deneyimleri, renkleri ve kısmen de olsa uygulanışı olarak görmek gerekir.
7. Birleşik Devletler'de 1910 yılından itibaren The Fundamentals (temeller) isimli bir seri yayımlanmaya başlanmıştı; bu seri, modernlikle her türlü uzlaşmayı reddeden Protestan ilâhiyatçıların 90 makalesini ihtivâ ediyordu. 1920'li yıllarda bir lise biyoloji öğretmeninin yaratılış inancına aykırı bulunan bir kitabı derste okutması üzerine patlak veren olaylar ve tepkiler (Scopes olayı) sonunda fundamentalist terimi Amerikan günlük diline girdi. Burada modernizm ve liberalizme karşı kendini gösteren fundamentalizm "İncil'in yanılmazlığı, Hz. İsa'nın (a.s) yüceliği, hayat-ölüm arasındaki etkileşim, İsa'nın (a.s) dirilişi ile rûhun selâmete ereceği" inançlarını ihitiva ediyor ve inananlara, henüz iman etmemiş olanları dâvet görevi veriyordu. İkinci Dünya Savaşından sonra fundamentalizm siyâsî sahnedeki en gerici akımlarla ve Soğuk Savaşın güçlü anti-komünistleriyle birleşti. Aynı inancı paylaşan Evanjelikler siyasetten uzak durdukları ve toplumu tabandan Hıristiyanlaştırmak için çalıştıkları hâlde fundamentalistler siyasete giriyor ve toplumu tepeden Hıristiyanlaştırmayı önceliyorlardı. Bunlara göre insanî hukuk yüce (ilâhî) hukûku çiğnediğinde yurttaşlar yasalara uymayabilirdi.
İçinde bulunduğumuz yüzyılın daha çok ikinci yarısında İslâm dünyasında toplumu İslâmlaştırma hareketleri ivme kazandı. Bu hareketler de iki ayrı istikamette seyrediyordu:
a) Aşağıdan yukarıya (ihyacılar, ıslâhatçılar, toplumu eğiterek İslâmlaşmayı önceleyenler); b) Yukarıdan aşağıya (devrimciler, iktidarı ele geçirerek İslâmlaşmayı sağlama yolunu seçenler).
Bu İslâmî hareketlerle hiristiyan ve yahudi topluluklarındaki emsaller arasında benzerlik kuran bazı yazarlar birinci usûle "yeni fundamentalizm", ikinci usûle "fundamentalizm" adını vermişlerdir. Bu kelimeyi, toplumu bütün yönleriyle (siyasî, sosyal, kültürel...) İslâmlaştırmayı hedefleyen bütün İslâmî hareketler için kullanan yazarlar, keza yalnızca şiddet ve devrim yanlısı olan hareketlere tahsis edenler vardır.
Fransız yazar Olivier Roy, fundamentalizmi şöyle açıklamaktadır: "Ulema ve mollalar, siyasal sistemin niteliğini sorgulamadan, şeriatın tam anlamıyle yürürlüğe konmasını talep etmektedirler. Olumsuz açıdan lâikliğe, yani iktidar odağına belli bir yer açan bu tavrı, kelimenin dar anlamıyle fundamentalizm olarak adlandıracağız."5
Bize dışarıdan gelen bu terimin tarihî gelişimini kısaca gördükten sonra şöyle bir değerlendirme yapmak mümkündür: İslâmlaşmayı, yalnızca iman, ibâdet ve ahlâkta müslüman olmak, müslümanca yaşamak değil de, fert ve toplum hayatının bütününde İslâm'ın talimatı dışına çıkmamak, hayatın bütününü müslümanca yaşamak olarak alanlar, böyle kabûl edenler ve bunun için gayret gösterenler, gayret göstermeyi dînî bir vecîbe bilenler doğru yoldadırlar, doğru İslâm anlayışı budur. Fundamentalist ve şeriatçı terimleri bu müslümanları ifade ediyorsa İslâm'a göre makbûl, salih, iyi insanları ifade diyor demektir. İslâm'ı böyle anlamayan ve böyle uygulamayan müslümanların anlayışı hatâlıdır, eksiltir; imkân buldukları hâlde İslâm'ı eksik uygulayanlar günah işlemekte, -Allah affetmediği takdirde- cezâyı haketmektedirler. Doğru ve bütün İslâm anlayış ve uygulamasını hayata geçirmek için çeşitli yollar ve usûller denenmiştir, hâlen de denenmektedir. İyi niyet, ilim, ehliyet ve istişare ile bir yol tutup da bunda başarıya ulaşamayanlar kınanamaz. Onların denemelerinden sonuçlar çıkarılarak daha uygun yollar ve usûller denenir. Bu yol ve usûllerin içinde İslâm'a aykırı olanı bulunamaz (kullanılamaz), gâye -meşrû olmayan- aracı meşrû kılamaz. Allah'ın izin verdiği veya istediği kesin olarak bilinmedikçe inanan, inanmayan hiçbir kimsenin malına, canına, namusuna, haysiyet ve şerefine dokunulamaz, zarar verilemez. Fundamentalizm terimi, İslâm'da meşrû ve caiz olmayan bir İslâmlaştırma yolu ve yöntemi mânâsında kullanılıyorsa bununla ittiham edilen şahıs ve grupların açıkça belirtilmesi ve kanıtların ortaya konması gerekir. Aksi hâlde kasıtlı bir kavram kargaşası çıkarılarak müslümanlar arasına fitne salınmak isteniyor ve müslümanların bölünmesi hedefleniyor olabilir.
8. Türkiye'deki lâiklik ve şeriat tartışmalarının bir siyasî parti ile irtibatlandırılması bazı çevrelere aittir. Diğer bazıları lâikliğe karşı olan hareket ve oluşların çerçevesini daha geniş tutmakta, toplum hayatının bütün kademelerinde inancına göre yaşamak isteyen müslümanları "lâikliğe aykırı davranmakla" suçlamaktadırlar. İmam-Hatip Liselerinin çoğalmasını, örtünen kadınların sayılarının artmasını, basında ve diğer medyada müslümanların da boy göstermelerini... şeriatın ayak sesleri olarak değerlendirmektedirler. Bir partiyi şeriatçılıkla, anti-lâisizmle suçlayanlar, İslâm'ın demokratik yoldan da olsa iktidara gelmesini istemeyen ve bundan korkanlar olmalıdır. Onlara göre İslâm (şeriat) iktidara gelirse demokrasi ve insan hakları ortadan kalkacak ve toplum Ortaçağın karanlığına saplanacaktır. Böyle bir korkuyu taşıyanlara şunlar söylenebilir:
a) Ortaçağda Batı toplumlarının, İslâm dışındaki dinlerin ve bunlara bağlı olanların ilmî ve medenî seviyeleri ile müslümanlarınki mukayese edilmelidir. Böyle bir araştırmanın sonucu şu olacaktır ve olmuştur: Ortaçağ Avrupa'sını karanlıktan ve bataklıktan çıkaranlar müslümanlardır, İslâm medeniyetidir.
b) Yukarıda yazılanları özetlemek gerekirse İslâm, insan haklarını ve "halkın yönetimi işbaşına getirmesi, denetlemesi, yönetime katılması ve gerektiğinde iktidarın eldeğiştirmesini sağlaması" mânâsındaki demokrasiyi ortadan kaldırmaz. Bu anlayış ve uygulamaları insanlığa hediye eden İslâm'dır. Delil isteyenler İslâm'ın ilk kırk yılındaki yönetim biçimine, Medine Site Devleti Anayasasına (Medine Vesikasına) ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Veda Hutbesine bakabilirler.

 



5. O. Roy, Siyasal İslâm'ın İflası, s. 48; ayrıca bkz. G. Kepel, Tanrının İntikamı, İst. 1992.

 

*********************************************************

 

Âdil Düzen Nasıl Olmalıdır?
Giriş:

"Âdil Düzen" Kavramı:
Lûgat mânâsı âdâletli, dengeli düzen ve düzenlemeler demek olan âdil düzen, terim olarak "İnsanların yaratılış amaçlarına uygun bir hayat yaşamaları, kâmil insan olma yolunda hür ve eşit olarak ilerlemeleri, dünya ve âhirette mutluluğu yakalayabilmeleri için gerekli bulunan ferdî ve ictimâî (siyâsî, ahlâkî, iktisâdî, hukûkî...) hayat düzenidir.

Kaynağı:
Âdil düzenin bilgi kaynağı vahiy (Kur'ân-ı Kerîm ve bağlayıcı sünnet ile vahyin ışığında işletilen akıl, deney, ilhâm ve diğer beşerî bilgi vâsıtalarıdır.
Bütün çağlara rehber olsun diye sınırlı tutulan vahyi usûlüne uygun olarak yorumlamayan, belli bir zamana mahsus bulunan uygulamaları evrensel olanlardan ayırmayan, beşerî yorumları (ictihad ve uygulamaları) dondurarak -böyle olmadıkları hâlde- evrenselleştiren ve ictihada yer vermeyen bir metodoloji ile âdil düzen bilinemez, bulunamaz ve kurulamaz.
Çağlar boyunca yapılan tecrübeler sonunda tek başına yetersizliği ve insanlığı çıkmazlara, krizlere soktuğu sabit bulunan aklın ve beşerî bilgi kaynaklarının, vahyi devreden çıkararak, dîni, ferdî ve vicdânî alana hapsederek ortaya koyduğu çözümler, düzenler ve düzenlemeler ile de âdil düzen bulunamaz, bilinemez ve gerçekleştirilemez.
Bilgi kaynağı itibarıyla saf ve sağlam, tarihî sıra bakımından da son ve tamamlayıcı yegâne din İslâm'dır. Bir mânâda bütün semâvî dinler İslâm ise de Hz. Muhammed Mustafâ'nın (s.a.v.) dünyayı teşriflerinden itibaren "hak dîni" temsil eden tek din, Hâtemu'l-Enbiyâ'nın (s.a.v.) getirip tebliğ ettiği İslâm'dır. Diğer dinlerin ne ölçüde İslâm'a sadık kaldıklarının ölçüsü de bu son dindir.
Âdil Düzen'in peşinde ve iştiyâkında olan insanlık, bu son ve tamamlayıcı dînin irşâdına muhtaçtır, onu kâale almadan amaca ulaşmak mümkün değildir; mümkün olmadığı tecrübe ile sabit olmuştur. En azından son üç asır içinde dinden koparak ideal düzen arayan insanlık bir türlü rûh ile beden, fert ile toplum, dünya ile ebediyet, eşya ile insan, olan ile olması gereken, fiil ile karşılık arasındaki dengeyi kuramamış; hem kendine, hem de dünyaya ve gelecek nesillere yazık etmiştir.

Geçiş Süreci:
Âdil Düzen ilkeleri ve kısmen örnek uygulamaları ile dînî kaynaklarımızda ve geleneğimizde mevcuttur. Bu kaynaklardan yararlanarak her çağda geçerli olan -o çağ için uygun, doğru ve meşrû olan- düzeni anlaşılır, uygulanabilir ve sistematik bir bütünlük içinde ortaya koymak âlimlerin vazifesidir. Ortaya konan düzen teorisinin/modelinin pratiğe geçmesinin şartı, ona inanan insanların fert ve toplum hayatlarında sistemi uygulamaya çalışmaları, bunu denemeleri, sonuçları değerlendirerek tamamlama yoluna girmeleridir. Sisteme (belli bir düzenin ve düzenlemenin âdil olduğuna) inanan ve inanmayanların birlikte yaşadıkları bir toplumda ise topluluklar arası uzlaşma yolunu aramaları, bu uzlaşma çerçevesinde -mümkün olduğu ölçüde- her topluluğa kendi inandığı düzeni yaşama imkânı vermeleri, böylece fertlere ve topluluklara serbest olarak seçebilecekleri alternatif düzenler sunmalarıdır. Bu aşamada iki ilkenin titizlikle korunması gerekecektir:
1. Bütünüyle toplumun (gruplar bütününün, milletin, ümmetin...) varlığını, bütünlüğünü, ortak değerlerini, genel sağlık, ahlâk ve asâyişi tehdit eden veya bozan fiilî tehlike ve davranışlar karşısında ortak irâde, karar, dayanışma ve davranış ilkesi.
2. Birinci maddenin zarûrî sınırlamaları dışında kalan alanlarda gruplardan birinin, güç ve iktidarı ele geçirerek diğerleri üzerinde baskı kurmasını, hürriyet ve özerkliklerini ortadan kaldırmasını engelleme ilkesi.

Âdil Düzen'in Muhtevâsı:
Âdil Düzen'in bilgi kaynaklarını eksiksiz kullananlara göre bu düzenin muhtevâsını, sistematik olarak -çağımız için- ortaya koymaya yönelik çalışmalar ilmî kurum ve kuruluşlarda yürütülmeli, olgunlaşanlar topluma sunulmalıdır.
Âcil ihtiyaçlara cevap vermek maksadıyla bu düzenin bazı ilke ve kurallarını -kendi ihtisas alanımızdan görebildiğimiz kadarıyla- şöylece özetlemek mümkündür:

I. Dînî ve İlmî Düzen:
"Siyâsî, ictimâî, iktisâdî... düzen" kavramlarının yanında "dînî düzen" kavramı da zikredilince yanlış anlamalara sebep olmakta, bu düzen ve alanların din ile alâkasının bulunmadığı gibi bir sonuç çıkarılmaktadır. Bu sebeple "âdil düzen" dinden ayrı, din ile alâkasız olmadığı, meşrûiyetini dinden aldığı için "dînî düzen" ayrıca zikredilmemeli, "âdil düzen bütününün" aynı zamanda "dînî düzen" olduğu, başka bir deyişle dînin ana kaynaklarına (Kur'ân ve Sünnete) doğrudan veya ictihad yoluyla dayandığı ifade edilmeli yahut da "dînî düzen"den daha başka ve özel bir mânâ kastediliyorsa bu açıklanmalıdır.
Özellikle zikredildiği, başlık olarak seçildiği zaman "dînî düzenden" maksat, kul ile Allah arasındaki özel ilişkiyi (özel kulluk, ibâdet ilişkisini) düzenleyen alandır, kural ve kurumlardır. (Buna da ibâdet ve ahlâk düzeni demek daha uygundur.) Bu alan üç unsurdan oluşmaktadır: İman, ibâdet ve ahlâk. İnsanların Allah'a yakınlık kazanmaları, ebedî âlemde mutlu olmaları İslâm imanı, ibâdet ve ahlâkını öğrenmeleri, edinmeleri ve yaşamalarına bağlıdır. Din insanlara bunu baş ödev olarak vermiş, diğer düzenleri buna araç kılmıştır. İnsanlar bu ödevlerini yerine getirebilmek için -diğer düzenleri bu amaca uygun olarak kurup işletmeleri gerektiği gibi- din öğretimi, eğitimi ve ibâdet kurumlarını ve ahlâkî denetimi içeren "özel mânâda dînî düzeni" kurup işletmekle de yükümlüdürler. İnsanlar fert olarak Allah'a ibâdet ve itâat etme borcunda oldukları gibi, toplum olarak da din eğitimi ve öğretimini, ibâdet imkân ve kolaylıklarını, ahlâkî denetimi (emr bi'l-ma'rûf, nehy ani'l-münkeri), İslâm'ın sınırlamaları içinde din ve düşünce hürriyetini sağlamak borcundadırlar. Bu mânâda dînî düzenin kurulup işletilmesi âdil düzende, tek başına devletin veya toplumun sorumluluğunda değildir. Bu konuda işbirliği yapmak da, işbölümü yapmak da mümkündür; önemli ve gerekli olan ümmetçe düzenin kurulup amaca uygun olarak işletilmesidir.
Ülkemiz nüfusunun büyük çoğunluğu mü
slüman oldukları için yuvadan üniversite öğrenimine kadar her seviyedeki eğitim ve öğretim kurumlarında İslâm imanı, ibâdet ve ahlâkının öğetilmesi, eğitminin yapılması, meselâ namaz odaları gibi isteyenlerin ibâdet edecekleri yer ve imkânların hazırlanması tabîîdir, insan hakları gereğidir, lâikliğe de aykırı değildir; çünkü müslüman olmayanlar buna zorlanamazlar, müslüman olanlar da bunu istemektedirler. Halkın istek ve irâdesinin gerçekleştirilmesi, isteyene dîni öğrenme ve yaşama imkânının verilmesi -Batılı mânâda- demokrasi ve lâikliğin de gereğidir.
Ülkemizde yaşayan gayr-i müslim vatandaşlar, isterlerse İslâm'ı öğreten derslere girebilirler. Bunun yanında kendileri için özel din eğitimi ve öğretimi imkânları da hazırlanır; kendi dinlerini öğrenir, eğitimini alır ve uygularlar.
Geçiş döneminde uygulanan lâik yönetimlerde dînî düzenin, cemâatlerce kurulması, işletilmesi, devletin buna müdâhale etmemesi, mâlî ve idari özerkliklerinin sağlanması için gerekli tedbirleri alması uygun olur. Cemâatlerin görüşleri alınarak teşkîlatların mevzûâta kavuşturulması da -düzensizlik ve anarşiyi önlemek için- gereklidir.

İlim ve Öğretim Düzeni:
Dînî nassları yorumlayacak, gerekli bilgiyi üretecek, bunlardan yararlanarak düzen teorileri/modelleri oluşturacak ve bunları belli amaçları gerçekleştirmek için uygulayacak olanlar insanlardır. İnsan unsuruna önem vermeyen, yeteri kadar yetişmiş insan gücüne sahip bulunmayan toplumların ve düzenlerin başarı şansı yoktur. "Farzı tamamlayan, farzın îfâsı için gerekli bulunan da farzdır" ilkesine göre âdil düzen toplumu, kendi çağında, insanlığın yüce amaçlarını ve yaratılış gâyesini gerçekleştirmek için çalışacak insanlarını yetiştirmeyi, maddî ve mânevî ihtiyaçlarını karşılamada rehber olacak ilmi üretmeyi birinci iş edinecektir. Bu maksatla toplum ile devlet işbirliği yapacak, birinin yetişemediğini diğeri tamamlayacak, ilim ve öğretim faaliyeti hem özel kesimin, hem de kamu kesiminin iştigal sâhası olacaktır. İlim ve öğretim faaliyetlerinin başarısı ehliyet ve liyâkâta değer vermeye ve hürriyete bağlıdır. Ehil ve lâyık olanı objektif ölçülerle belirlemek; siyâsî etki ve müdahalenin bulunmadığı bir hürriyet ortamında amaca uygun usûllerle öğretim ve ilim faaliyetlerini yürütebilmek için gerekli tedbirleri almak toplumun ve devletin vazifeleri cümlesindendir.

II. Hukuk ve Yönetim Düzeni:
A. Genel Esaslar:
1. Din ile siyaset, başka bir ifade ile din ile devlet, karşılıklı etki ve sorumluluk bakımından birbirinden ayrılamaz. Din ve devlet ayrı kurumlar ve kavramlar olmakla beraber her ikisi de insanla ilgilidir, insan için vardır, insanın maddî ve mânevî birtakım ihtiyaçlarını karşılama amacını gütmektedirler. İslâm fert ve toplumu, ferdî, ictimâî, siyâsî, hukûkî, iktisâdî, ahlâkî... hayat ve davranışlarını, Allah Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerîm'de ve Rasûlullah'ın (s.a.v.) Sünnetinde tecellî eden irâdesine uygun düşürmekle yükümlüdür. Devlet de bununla yükümlüdür. Devlet teb'anın üzerinde, gücünü kendinden alan bir otorite, âdetâ bir tanrı olmak için değil, gücünü kendilerinden aldığı ümmete hizmet için vardır. Ümmetin varlık sebebi ise bir Allah'a kulluktur.
2. Hâkimiyet asıl sahiplik bakımından Allah'a, temsil ve kullanma bakımından ümmete aittir. Ümmet müslümanlar ile onlara tâbî olan diğer gruplardan oluşur.
3. Müslüman olmayıp kültür ve hukuk açısından bir grup teşkil eden topluluklara (vatandaş gruplarına) istedikleri takdirde -ümmetin düzeni ve birliği için gerekli tedbirler alınarak- adlî ve kültürel muhtariyet verilebilir. Adlî muhtariyetin verilmesi hâlinde müslümanlarla ihtilâfları İslâmî mahkemelerde (devletin genel mahkemelerinde) çözümlenir.
Bu gruplar din, vicdan ve düşünce hürriyetine sahip olup dinlerinin ve inançlarının gereğini -kamu düzeni, genel sağlık ve ahlâk, kamu yararı, başkalarının hak ve hürriyetlerini koruma amacına yönelik sınırlamalar dışında- serbestçe yerine getirirler.
4. Ümmete ait bütün topraklar vatandır; vatanın birlik ve bütünlüğü esastır. Ümmet bunu iç ve dış tehlikelere karşı korumakla yükümlüdür. Bu bütünlüğün fiilen gerçekleşemediği (ümmetin parça parça ülkeleri bulunduğu) dönemlerde her parça (millet) kendi ülkesini vatan olarak bilir ve korur, ancak diğer parçalarla bir şekilde bütünleşerek, birleşerek, birlikler oluşturarak ümmet birliğini gerçekleştirmeyi amaç edinir. Ümmetin de amacı bütün dünyada adâlet ve hürriyeti hâkim kılmaktır.
5. Âdil düzende devletin şekli değil, yapısı, amacı ve bu amacı gerçekleştirmedeki başarısı önemlidir. Devlet otoritesinin kaynağını teşkil eden ümmet, bu otoriteyi hangi organlarla ve nasıl kullanacağına, Kur'ân-ı Kerîm, Sünnet, örnek uygulamalar, akıl, bilim ve çağın gereklerini gözönüne alarak danışma yoluyla karar verir.
6. Kuvvetler birliği, ayrılığı veya dengesi, yerinden veya merkezden yönetim gibi konular çağlara, ihtiyaca ve fayda-zarar prensibine bağlı bulunduğundan ilgili karar ve tercihler 5. maddedeki esaslara tâbîdir.

B. İnsan Hakları:
Âdil düzen eşref-i mahlûkat ve kemâle namzet olarak yaratılmış bulunan ve yeryüzünde Allah'ın halîfesi olan insan anlayışına dayanır. İnsan dünyaya imtihan için gönderilmiştir, dünya fânî, âhiret bâkîdir. İmtihan insanın, hür irâdesiyle dünya hayatını Allah'ın irâdesi doğrultusunda yaşayıp yaşamayacağı ile ilgilidir. Allah Teâlâ insana, dünya hayatı tecrübesinin gerektirdiği bütün hak ve hürriyetleri bahşetmiştir. Bu hak ve hürriyetlerden bir kısmı "insan olarak yaratılmış" olmaya bağlı olup "statü hakları", bir kısmı ise hak etmeye bağlı olup "ehliyet ve liyâkât" hakları adını alır. Meselâ hayat hakkı birincisine, belli bir devlet hizmetinde bulunma hakkı ikincisine örnektir.
İnsan haklarının başlıcalarını şu maddelerde özetlemek mümkündür:

1. İnsanın bedeni ve kişiliği ile ilgili haklar:
a) Yaşama hakkı,
b) Hür kişilik hakkı,
c) Haysiyetin korunması hakkı.

2. Özel hayatın gizliliği, aile, mesken ve şerefin dokunulmazlığı.

3. Sığınma, oturma, seyahat ve vatandaşlık hakları.

4. Din ve vicdan hürriyeti
Hiçbir insan belli bir dîni, inanç veya inançsızlığı seçmeye zorlanamaz. Din olarak İslâm'ı seçenler bu dînin kurallarını uygular, alenî olarak ihlâl edemezler. Alenî ihlâller (açık olarak dîne aykırı davranışlar) kamu düzeni, umumi ahlâk ve suç işlenmesinin önlenmesi ilkeleri gereği engellenir.

5. Düşünce ve ifade hürriyeti.

6. Siyâsî haklar:
a) Seçme hakkı: Belli bir yaşa ve zihnî olgunluğa gelmiş her vatandaşın seçme hakkı vardır.
b) Seçilme hakkı: Seçimle işbaşına getirilecek devlet hizmetlilerinin belli nitelikleri taşımaları gerekir. Bu nitelikleri taşıyan her vatandaşın seçilme hakkı vardır.
c) Kamu görevlerine atanma hakkı: Bu hakka sahip olmak için de belli nitelikleri taşımak şartı vardır. (Meselâ İslâm ümmetinin hâkimiyetine dayalı devletlerde devlet başkanı, hâkim, vâli gibi kamu görevlilerinin müslüman olmaları şarttır. Bu, lâik rejimlerdeki vatandaşlık şartına benzer; bir ülkenin vatandaşı olmayan o ülkenin devlet başkanı da olamamakta ve bu insan haklarına aykırı sayılmamaktadır.)
d) Toplanma ve dernekleşme hakkı.

7. Hukuk karşısında eşitlik ve kanun hâkimiyeti.
Statü hakları bakımından eşitlik bütün vatandaşlar için geçerlidir. Ehliyet ve liyâkât hakları bakımından eşitlik, aynı ehliyet ve liyâkâte sahip olanlar arasında söz konusudur.

8. Sosyal ve ekonomik haklar:
a) Aile kurma hakkı.
b) Sosyal güvenlik hakkı.
Âdil düzen devletinin bütün vatandaşları, bu maksatla devlete önceden ödeme yapma mecbûriyeti olmaksızın sosyal güvenlik hakkından yararlanırlar. Ülkede bütün insanlar aç, açık (temel ihtiyaçlardan mahrum) kalmadıkça bir kişi de aç ve açık kalamaz.
c) Mülkiyet hakkı.
Devletin ve kamunun mülkiyetine konu olan belli varlıklar yanında, özel şahısların da, meşrû yollardan elde ettikleri her nevi servete mâlik olma ve bu sıfatla tasarrufta bulunma hakları vardır.
d) Çalışma hakkı.
İşsize iş bulmak, işçinin ve işverenin haklarını korumak ümmetin (ve onu temsilen devletin) görevleri arasındadır.

9. Eğitim ve öğretim hakkı.
Her vatandaşın kâbiliyeti yönünde eğitim ve öğretim görme hakkı vardır; devlet ve ümmet (kamu ve özel kesim), imkân ve ihtiyaçlara göre bu hakkı gerçekleştirir.

10. Siyasî bağımsızlık hakkı.
Âdil düzende her toplumun ve ümmete dahil bulunmayan müstakil grubun devlet kurma, geleceğini belirleme, ülkesinin nimetlerinden bizzat faydalanma, kültür yaratma ve medeniyete katkıda bulunma hakkı vardır. Yabancı devletlerle ilişki ilke olarak barış, yüce amaçlar uğrunda işbirliği ve dayanışma çizgisinde yürütülür. Hasmane ilişkinin sebebi karşı tarafın saldırısı, sömürüsü, zulmü ve baskısıdır.
C. Devletin Organları ve Güçleri:
1. Yasama Gücü:
Kâinattaki denge ve düzenin kanunlarını da, beşer hayatını denge ve düzen içinde yürütecek ilişkileri düzenleyecek kanunları da koyan Allah'tır. İlim adamlarının işi bu kanunları keşfedip ortaya çıkarmaktır. Siyasî ve hukûkî kanun ve kararlara temel teşkil edecek olan bilgi ve görüşleri ilgili ilim adamları hür bir ortamda üretip ortaya koyarlar. Üzerinde ittifak edilenler bütün toplum için ülkenin kanunu olmak üzere kanunlaştırılır; yani devlet başkanı danışma meclisinde müzâkere ettikten sonra usûlüne göre ilân eder. İttifak edilemeyen görüşlerden birini seçerek kanunlaştırma hakkı -işleri danışma ile yürüten- devlet başkanına aittir. Hukûkî ve adlî muhtariyet verilmiş bulunan gruplar kendilerine bırakılan konulardaki kanunlarını kendi meclislerinde karara bağlarlar. Anlaşmazlıklar yüksek hâkimler kuruluna götürülür (Bak. Yargı)
Ümmetin kendilerini temsil etmeleri için seçecekleri "Ümmet veya millet meclisi" üyeleri, bilgi ve ahlâkî fazîlet bakımından ümmetin seçkin kişilerinden oluşur. Meclisin en önemli görevleri uygun adaylar içinden devlet başkanını seçmek (meclisin adayları belirlemesi ve başkanı doğrudan ümmetin seçmesi de mümkündür), ilmî görüş ve ictihadları kanunlaştırmak veya bu görevinde başkana yardımcı olmak, devlet yönetiminde başkana danışma hizmeti vermek, devlet başkanını ve yardımcılarını -Allah'ın irâdesi, rızâsı ve ümmetin menfâati açısından- denetlemek, ilmî, ahlâkî, idarî ehliyet ve liyâkâtlerini kaybetmeleri hâlinde bunların vazifelerine son vermektir.

2. Yürütme:
Yürütmenin başında devlet başkanı vardır. Devlet başkanı, meclisle danışmalar yaparak yürütmenin kural, organ ve kurumlarını oluşturur. Başkan yürütmeyi bakanlara bırakabilir. Bu takdirde bakanlar başkana, başkan da meclise ve ümmete karşı sorumludur.
Millî savunma ve güvenlik hizmetleri aynı sorumluluk ağı içinde ilgili birimlerce yürütülür. Devlet başkanı ordunun da başkomutanıdır.
Eğitim ve öğretimin plânlanıp denetlenmesi, özel kanun ile kurulacak özerk bir kurum tarafından yapılır.
İdarî teşkilât, yönetimin mahallî veya merkezî olması gibi hususlar bilim ve tecrübeden yararlanmak sûretiyle amaca en uygun bir şekilde karara bağlanır ve düzenlenir.

3. Yargı:
Yargı, özel kanuna bağlı olarak devlet başkanı tarafından -meclise danışarak- atanacak olan yüksek hakimler kurulunun tayin edeceği hâkimler ile bunlara bağlı olarak çalışan ve anlaşmazlığın taraflarınca seçilen hakemler tarafından yürütülür. Devlet başkanı ve meclis yargıya müdahale edemez. Hâkimler hür ve güvenceli olup yüksek hâkimler kurulunun denetimine tâbîdirler. Hâkimlik ve hakemlik ehliyetini belirleyen nitelikler ve diğer hususlar özel kanunlarla düzenlenir.
Yargının âdil, sür'atli, güvenli ve basit olması için gerekli tedbirler alınır.

4. Denetleme:
İlâhî hâkimiyeti temsil eden ümmet, selâhiyet verdiği her birimi ve kurumu denetler; bu, ümmetin hem hakkı, hem de ödevidir. Ümmetin denetleme ödevini hangi kurum ve organlarla nasıl yürüteceği, meclisin çıkaracağı özel kanunla düzenlenir.

III. Cemiyet Düzeni (Sosyal Düzen)
Âdil düzende cemiyet fertlerini birbirine bağlayan başlıca bağlar (sosyal râbıtalar) akrabalık, komşuluk, arkadaşlık, birlik ve dayanışma sözleşmesi, belli bir inanç ve düşünceyi paylaşmaktır.
Cemiyetin temelini aile teşkil eder. Ailenin kurulması, gelişmesi ve işlevini yerine getirebilmesi için ümmet, gerekli yardım ve destekleme vazifesini yerine getirmelidir.
İslâm ailesi müslüman erkek (koca) ile müslüman veya gayr-i müslim (kitâbî) kadından, çocuklardan, usûl ve yan hısımlardan oluşur. Taraflar sınır genişletmeye râzı olmadıkça evde oturacak aile fertleri karı, koca ve küçük çocuklardan ibarettir (çekirdek aile). Gençler de kendilerine yeterli hâle gelinceye kadar aile evinde oturup yaşama hakkına sahiptirler.
Âdil düzende aileden başlayıp insanlığa kadar uzanan toplum, yakından uzağa maddî ve mânevî dayanışma ve yardımlaşma ilişkisi içinde bulunacaktır.
Maddî dayanışmanın hedefi her bir insanın asgarî ve temel maddî ihtiyaçlarını sağlamasıdır.
Manevî dayanışma ve yardımlaşmanın hedefi de insanları serbest irâdeleri ile ahlâklı ve fazîletli kılmak, uygun bir eğitimle fazîlet toplumunun fertlerini yetiştirmektir.
Maddî ve mânevî dayanışma şu faaliyet ve kurumlarla sağlanır: Nafaka, zekât, sadaka, hediye, faizsiz kredi; diyet ödemeye iştirâk (me'âkıl sistemi) âriyet (kullanıp iade etmek üzere) verme, komşu hakkı, vakıflar, dernekler, emr-i bi'l-ma'rûf nehy-i ani'l-münker (ortak hukuk ve ahlâk anlayışı içinde yol gösterme, tavsiye ve müdahale), san'at faaliyetleri, milletlerarası adâlet kuruluşları...

IV. İktisâdî ve Mâlî Düzen
İktisâdî faaliyet ve düzenlemeleri içe ve dışa yönelik olmak üzere iki alanda ele almak gerekir.
Âdil düzen ülkesinin içe yönelik ekonomik faaliyet ve düzenlemelerinin amacı "akan nehirden abdest alırken dahi suyu boşa harcamama" titizliği içinde üretim, tüketim, tasarruf, yatırım ve dağılım faaliyetlerini, dünya hayatının amacı yönünde en makûl ve verimli bir şekilde düzenlemek ve yürütmektir.
Mal ve hizmet üretimi ihtiyaca göre plânlanır, kâide olarak özel teşebbüs tarafından yürütülür, üretime katılan unsurların gelirden payları adâlet ve hakkâniyet kurallarına göre -tarafsız birimlerce- belirlenir, devlet altyapı hizmetleri ile özel teşebbüsün yetişemediği üretim alanlarını üstlenir, ayrıca dengenin bozulmamasına nezâret eder.
Tüketimde savurganlığın önlenmesi, malın işe yaradığı müddetçe kullanılması, dengesiz ve aşırı tüketimin teşvik edilmemesi, ihtiyaç fazlası üretimin ihtiyacı olan toplum ve ülkelerde ekonomik ve insanî amaçlarla değerlendirilmesi ilke olmalıdır.
Üretime katkısı olacak mal ve emek tasarrufu sağlanmalı ve bunlar ihtiyaç, kârlılık, verimlilik gibi kriterlerin dengeli değerlendirilmesi esasına göre yatırıma kanalize edilmelidir. Sermayenin zarara (rizikoya) katılmadan üretim, yatırım ve ticarete girmesi önlenmeli, ortaklıklarda kâra ve zarara katılma esas olmalıdır. Halkın tasarruflarını toplayarak üretim ve yatırıma -kâr ve zararda ortaklık esasına göre- sevketmek üzere kurumlar ve kuruluşlar oluşturulmalıdır. Bu ilkeye göre faaliyet gösteren, denemeleri yapılmış ve yapılmakta olan faizsiz yatırım, kalkınma, ihtisas ve bölgesel kalkınma bankaları devreye sokulmalıdır. Devletin üretime bir unsur ile katkı sağlaması hâlinde kâr ve zarardan payını alması tabîîdir.
Sosyal adâlet, hürriyet, ahlâk ve fazîlet toplumunun maddî ihtiyaçlarını düzenlemeye ve sağlamaya yönelik ekonomik hayatın genel dengelerinin bozulmamasına nezaret ve bu amaçla gereken tedbirlerin alınması dışında devletin ekonomik faaliyetlere müdâhâle etmemesi esastır.
Toplumun yüce amaçlarının gerçekleşmesi millî gelirin âdil dağılımı ile bağlantılıdır. Âdil dağılımın amacı, her şahsın emek ve katılımının âdil karşılığını alması, üretime fiilen katılamayanların da yeniden dağılım yoluyla millî gelirden "insan, vatandaş, üretim dışında vazifeli... " olarak payını almasıdır.
Devlet karşılıksız para basamaz. Paranın mal ve üretim olarak karşılığının bulunması şarttır.
İç ve dış borçlanmalarda zarûret ve "yorgana göre ayak uzatma" ilkelerine riâyet edilir.
Devletin gelir ve giderleri uzmanlarca tesbit edilir, imkân ve ihtiyaçlar ile ulaşılmak istenen hedefler göz önüne alınarak plânlamalar yapılır, bütçe tasarıları hazırlanır, bütün bunlar mecliste görüşülerek karara bağlanır ve yürütmenin sorumluluğuna bırakılır, ümmetin denetleme hakkı saklıdır.
Devletin giderleri zekât, vergi ve diğer gelirler ile karşılanır.
Zekâtın hangi mallardan, hangi şartlarda, ne kadar alınacağı ve nerelere sarfedileceği bellidir. Devlet -ümmet adına- bunu gerçekleştirmekle yükümlüdür. Zekât ve diğer gelirlerin ihtiyaçları karşılamaması hâlinde âdil ve dengeli vergi kaynağına başvurulur.

Dışa yönelik ekonomik düzenlemeler:
Ekonomik faaliyetlerin ve düzenlemelerin dışa yönelik olmasından maksat diğer ülkelerle ekonomik rekabet ve üstünlüğün sağlanmasıdır. Âdil düzen toplumu bu düzeni koruyabilmek ve yaygınlaştırabilmek için mânevî güç yanında maddî güce de muhtaç bulunmaktadır. Maddî güç bilim, teknoloji, askerî ve ekonomik güçtür. Toplum bu alanlarda dünyanın süper gücü olmakla yükümlüdür. Bu sebeple ilmî, askerî, teknolojik ve ekonomik faaliyet ve amaçlarında dış rekâbeti ve bu alandaki yükümlülüğünü (süper güç olma yükümlülüğünü) gözden ırak tutmama borcundadır. Bu zarûret, iç ekonomik düzenlemede riâyet edilen tasarruf, koruma, ihtiyacı aşmama, az ile yetinme gibi ilkelerin aşılmasını gerekli kılabilir.

 


 

*******************************************************

 

Siyasî ve Sosyal Hayatımızın Bazı Meseleleri
1. Anayasa nasıl olmalıdır?
Gerek geçiş döneminde ve gerekse müslümanlar için ideal şartlarda anayasanın nasıl olması gerektiği konusunda bir raporumuz, bundan önceki bahiste arzedilmişti. Bu suale cevap olarak -geçiş dönemi için- kısa bir tekrar (özet) şöyle olabilir:
Anayasanın yazılı bir üst kanun olarak ortaya konmuş bulunmasında faydalar, hatta günümüzde zarûret vardır. Bu kanun detaylara girmemeli, devletin esas teşkîlâtını, devlet-millet (halk, ümmet) ilişkisini, kuvvetleri, organları ve bunlar arasındaki ilişkiyi, temel hak ve hürriyetleri ana çizgileri ile ihtivâ etmelidir.
Günümüzde anayasanın, çeşitli ideoloji, düşünce, inanç ve alt kültür gruplarının görüşlerinin alınması ve mutabakat noktalarının tesbit edilmesi ile oluşturulması en uygun yoldur. Millî varlığın korunması, adâlet ve düzenin sağlanması için zarûrî olan hükümler ile üzerinde mutabakat sağlanmış bulunan hükümler anayasanın maddelerini (muhtevâsını) teşkil etmeli, diğer hususlarda gruplara özerklik tanınmalıdır.
Demokrasi ve lâiklik birbirinin ne engeli, ne de ön şartıdır. Yukarıda muhtevâ ve niteliği belirlenmiş bulunan bir anayasanın demokratik olduğunda şüphe yoktur. Bu anayasanın lâiklik niteliği ise, bu terime verilen çeşitli mânâlara ve farklı uygulamalara göre değişmektedir. Din, onu benimseyen ve yaşayanlar (halk) sebebiyle devletin fonksiyonlarını etkiler. Devlet fonksiyonlarını yerine getirirken hizmeti için var olduğu halkın inancını da gözönüne almak durumundadır. Devlet, bir dînin veya ideolojinin devleti olmadığında -ki bu aşamada başka türlü olması mümkün gözükmemektedir- bir ideoloji veya dînin diğerleri üzerinde baskı kurmasına, din ve vicdan hürriyetini ortadan kaldırmasına engel olur. İşte bu mânâda devletin dîne, dînin de devlete etkisi ve müdahalesi vardır; şu hâlde lâiklik yoktur. Tarihî uygulama içinde de lâiklik, devletin dîne tek taraflı müdahalesi şeklinde görülmüş ve yaşanmıştır. Anayasada lâiklik yerine din ve vicdan hürriyeti ilkesine yer verilmelidir.
Devletin ve yürütmenin başında bulunan şahıs -mutabakata göre- ya doğrudan halk tarafından, yahut da halkın seçeceği meclis üyeleri tarafından seçilir. Başkanlık sistemi de, parlamenter sistem de caizdir.
Bizim tercihimiz başkanlık sisteminden yanadır. Başkan icrâatından halka ve temsilcilerine karşı sorumludur. Halkın ve temsilcilerin denetim hakları ve ödevleri vardır, süresini dolduran veya ehliyetini ve güvenini kaybeden başkan meclis çoğunluğunun kararı ile görevden alınır. Bu konuda referanduma da başvurulabilir.
İdarede imkân ölçüsünde mahallî (yerinden) yönetim tercih edilmelidir.
Yasama teklifi meclisten de, başkandan da gelebilir. Teklif ilim ve ihtisas komisyonlarında görüşüldükten, mecliste de görüşülerek kabûl edildikten sonra başkanın ilânı ile kanunlaşır. Başkan veya anayasa mahkemesi ile meclis arasında -kanunun uygunluğu konusunda- ihtilâf çıkması hâlinde son söz meclisin olmalı, başkana referandum hakkı tanınmalıdır.
Yargı bağımsız olmalı, özel kanunla kurulacak olan yüksek hâkimler kurulunca belirlenecek usûle göre yürütülmelidir.
Millî güvenlik dışa karşı ordu (asker) tarafından sağlanmalı, ordu sivil otoriteye (başkana ve dolayısıyla meclise) tâbî olmalıdır. İç güvenlik ve asayiş ise bu maksatla kurulacak ve sivil otoriteye bağlı olacak birim tarafından sağlanmalıdır. Ordunun ve iç güvenlik biriminin, anayasada belirlenen fonksiyonlarını aşarak siyasete karışmaları kesinlikle önlenmelidir.

2. Yöneticileri ve görevlileri belirleme,
işbaşına getirme yöntemi:
Milleti, cemâati, grubu temsil edecek, ortak görev hizmet ve sorumlulukları denetim vazifesini yerine getirecek şahıslar seçimle, bunların zikredilen görev ve hizmetlerde kullanacağı şahıslar ise atama yoluyla belirlenmeli ve işbaşına getirilmelidir. Herhangi bir hizmet veya görevde kullanılacak şahıslarda aranacak olan nitelik ve şartlar özel mevzûat ile düzenlenmelidir.
Seçilecek şahısların makam ve sorumluluklarına göre onların seçmenlerinin de nitelikleri ilgili mevzûatta yer almalıdır.
Bazı örnekler:
Meclis üyelerini halk seçmelidir. Devlet başkanını halkın seçmesi de, meclisin seçmesi de mümkündür. Ayrı belediye başkanlarının bulunması hâlinde bunları yerleşim bölgesinin halkı seçmelidir. Nitelikleri belli olan imam ve hatipleri cemâatin, müftü ve vaizleri imamların, ibâdet ve din hizmetleri ile meşgul olacak sivil ve özerk birimin ilim ve danışma kurulunu vâizler ile müftülerin, başkanını da ilim ve danışma kurulunun seçmesi uygun olur. Eğitim ve öğretim kurumlarının yönetiminde de seçim sisteminin devreye sokulmasında faydalar vardır.
Atama yoluyla görev verilecek şahısların isabetli seçimi için dilekçe ile talep yerine ilgili kurum ve kuruluşlarca aday gösterilme yöntemine gidilmelidir.
Atama ve seçimlerde makama, hizmete ve göreve liyâkât ve ehliyet belirleyici faktör olmalı; yakınlık, taraftarlık, şahıs ve grup menfâati gibi unsurlara iltifat edilmemelidir.

3. Vergi:
Müslümanların hâkim olduğu, gayr-i müslimlerin azınlık (zimmî) statüsünde bulunduğu devletlerde gayr-i müslimler ya savunmaya katılırlar -ki buna yönetim karar verir- yahut da savunma vergisi (cizye) verirler.
Geçimini sağladıktan sonra belli bir fazlası (meselâ 85 gr. tasarruf altını) devamlı olarak (asgarî bir yıl) bulunan müslümanlar dînî bakımdan zengin sayılırlar ve bunlardan toplanacak olan zekât, belli yerlere sarfedilir.
Zekât altından, gümüşten, ticarî mal ve sermayeden, paradan, zirâî mahsullerden, belli şartları taşıyan hayvan ve hayvan ürünlerinden, deniz ürünleri ve yeraltından çıkarılan servetlerden, sağlam alacaklardan, hisse senetlerinden, gelir getiren akarlar ve benzerlerinden alınır. Zekât nisbeti genellikle zekâta tâbi malvarlığının yüzde ikibuçuğudur. Bu nisbet zirâî mahsullerde -sulama şartlarına göre- % 5 veya 10, maden ve benzerlerinde % 20'ye kadar artmaktadır. Zekât gelirleri ilgili dairenin giderlerine, yoksullara, İslâm'ın yayılması ve korunması hizmetlerine, kölelerin hürriyete kavuşturulmasına; kamu hizmeti, hayır ve iyilik yolunda borçlanmış kimselerin borçlarının ödenmesine ve yolculuk hâlinde, gurbette ihtiyaç içine düşmüş kimselere sarfedilir.
Devlet ve kamu hizmetlerinin îfâsı, ülkenin savunulması, sosyal adâlet ve refahın, sosyal güvenliğin sağlanması için devletin vergi dışındaki gelir kaynakları kâfî gelmez ise, çıkarılacak kanun ile fazlası olanlardan vergi almak caizdir. Lüks ve zararlı tüketim gibi istisnâlar dışında -kâideten- tüketimden vergi alınamaz. Servetten, gelirden, üretimden alınacak verginin zarûret sınırlarını aşmaması; basit, tek, âdil ve dengeli olması esastır. (Zekât, verginin tekliği ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.)

4. Spor:
Fert ve toplum olarak insana zarar vermeyen, eziyet ve işkence mahiyetinde olmayan, kumara ve şans oyunlarına âlet edilmeyen, zamanın değerlendirilmesinde dengeyi bozmayan, edep ve ahlâka aykırı bulunmayan spor faaliyetleri bizzat Peygamberimiz (s.a.v) tarafından teşvik ve hattâ icrâ edilmiştir. Her yaşta uygun ve dengeli spor teşvik edilmeli, bunun için imkânlar hazırlanmalı, yeniden demir kuşaklı cihan pehlivanları yetiştirilmelidir. San'at, spor ve kültür faaliyetlerinin teşvik edilip yaygınlaştırılması özellikle gençliğin korunması ve gelişmesi bakımından zarûrîdir.

5. San'at faaliyetleri:
San'at, estetik duyguya sahip bir varlık olan insan için bir ihtiyaç, bir eğitim ve eğlence aracıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de ve Sünnette "cemâl, hüsün, zînet" gibi estetik değerlere atıfta bulunulmuş, Allah'ın kullarının bunlardan mahrum olmamaları istenmiştir. Allah Teâlâ kullarına cennetini anlatırken sık sık onların estetik duygularına hitap etmiştir.
Fert ve toplum olarak insana zarar vermeyen, edep ve ahlâk sınırlarını zorlamayan, dünyaya yüce bir amaç için gelmiş olup bu amaca doğru Peygamberi'nin (s.a.v.) izinde yürüyen kulu yolundan saptırmayan, tam aksine bu yolda zevk ve şevkle yürümesine yardımcı olan her nevi sanat (çizgi, yazı, musikî, folklor, işleme, tezhip, temsil, edebî sanatlar, mimârî...) İslâm'da teşvik edilmeye lâyık insanî faaliyetler cümlesindendir.

6. Turizm:
İslâm'da dış ve iç turizm teşvik edilmiş, bunun için hayırlı ve faydalı amaçlar belirlenmiştir:
a) Ülkenin servetinin artması ekonomik amaçtır.
b) Başka yerleri ve insanları görüp tanıyarak bilgi ve görgünün arttırılması, ibret alınması, maddî ve mânevî rekâbetin, yarışın şart ve boyutlarının tesbit edilmesi, vücût ve zihnin dinlendirilmesi kültür, eğitim ve sağlığa yönelik amaçlardır.
c) Başka din ve inançlara mensup bulunan insanlara bilhassa hayat ve ahlâkımızda göstererek İslâm'ı tanıtmak ve tebliğ etmek de dînî amaçtır.
Bu amaçlardan lehimize işleyecek olan dînî, ahlâkî ve kültürel olanlarına öncelik verilmeli, ekonomik amaç bunların önüne geçmemelidir.
Turizm faaliyeti ülkemize ve toplumumuza para ve servetin yanında ahlâksızlık, mikrop, hastalık ve kültür istîlâsı getirecekse sınırlamalara gidilmeli, kaşı elde ederken gözü kaybetmekten sakınılmalıdır.

7. Doğum kontrolü ve nüfus plânlaması:
İslâm ana-babalara, çocukları ile ilgili haklar vermiş, vazifeler yüklemiştir. Karı-koca çocuk yapmaya karar verirken vazifelerini düşünmek, meşgul olup eğitecekleri kadar çocuk yapmak durumundadırlar. Bu sebeple aralarında anlaşarak belli sayıda çocuk yapmak ve daha fazlasını engellemek üzere tedbir almak hakları vardır. Rahimde çocuğun oluşmaması (sperm ile yumurtanın aşılanmaması) için alınan meşrû tedbirlere "doğum kontrolü" deniyor ve İslâm buna ilke olarak izin veriyor. Meşhur doğum kontrolleri arasında erkek veya kadının ilâç kullanması, prezervatif, çekilme (azil), hamilelik ihtimâlinin takibi, meniyi rahime varmadan etkisiz hâle getiren kimyevî bileşikler vb. vardır. Kürtaj, çocuk düşürme, kısırlaştırma, spiral taktırma (aşılanmış yumurtayı imhâ ettiği için), başka çareler varken ve yeterli iken ameliyatla döl veya yumurta kanallarını bağlatma vb. tedbirler caiz değildir.*
Devletin merkezî bir plânlama yaparak her çiftin yapacağı çocuk sayısını belirlemesi ve bunun uygulanması için baskı yapması mânâsında nüfus kontrolü caiz değildir, devletin böyle bir hakkı yoktur.

8. Kılık-kıyafet ve örtünme:
İslâm toplumu iman ve fazîlet toplumudur. İman ve fazîletin gelişmesi, yaygınlaşması ve intikâli eğitim ile, eğitim de buna uygun bir çevre ile olur. Eğitimin en önemli ve temel çevresi ve bir mânâda aracı ailedir. Ailenin kurulması, devamı ve fonksiyonunu yerine getirmesi bir koca ve aksine bir zarûret bulunmadıkça bir karıdan, nikâh akdi ile oluşmasına; eşlerin sadâkat, vefâ, fedâkârlık, iffet, aileye bağlılık, sevgi ve merhamet gibi niteliklere sahip bulunmalarına bağlıdır. Aile için en büyük tehlike eşlerin birbirini aldatmasıdır. İffet her şeyden önce bir ahlâk eğitimi ile elde edilir ve korunur; ancak nefis taşıyan, daima imtihanda olan insanı sapmalardan korumak üzere bazı tedbirlerin alınması, bu cümleden olarak tahriklerin engellenmesi de gereklidir. İslâm bu sebeple kadın-erkek ilişkilerine sınırlar koymuş, her iki cinsin de çekici, tahrik edici yerlerini kapatmalarını, tahrike yönelik davranışlarda bulunmamalarını istemiştir. Erkek ve kadının, karşı cinse göstermemesi, örtmesi gereken yerlerine "avret" denir. Evlenmeleri caiz olacak kadar birbirlerine yabancı veya uzak akraba olan erkek ile kadının avret yerleri şöyle sınırlanmıştır: a) Erkeğin avret yeri göbeği ile dizkapağının üzeri arasındaki bölgedir. b) Kadının böyle bir erkeğe karşı avret yeri, elleri (bilekler dahil), yüzü ve topukların üzerine kadar ayakları hariç bütün vücûdudur. Kadının kadına karşı avret yeri ise erkeğin erkeğe avret bölgesi gibidir. İslâm, avret bölgesinin örtülmesini istemiş, açıkta kalan yerlerin de tabîî hâlinde (makyajsız) açık bırakılmasına izin vermiş, örtme maksadını gerçekleştiren giysinin rengini ve biçimini örf ve âdete, imkân ve şartlara bırakmış, bu konuda bir sınırlama getirmemiştir. Kadının yüzündeki kıllar tabîî olmadığı için bunların alınması caizdir. Kaşların inceltilmesi, tırnakların uzatılması, başa başka bir insanın saçının konması yasaklanmıştır. Saçların boyanması caizdir.
Erkeklerin saçlarını uzatmaları (kulak memesi ile omuz hizası arasında) veya kestirmeleri, saç ve sakallarını uygun renklerle boyamaları caizdir. Sakalın bir tutama kadar uzatılması, bıyığın ise kırpılarak kısaltılması sünnettir. Eşlerin birbirine çekici, güzel ve her an taze görünmek için gerekeni yapmaları caiz olmanın ötesinde teşvike değer bir davranıştır.

9. İslâm ve parti:
Siyasî partiler ondokuzuncu yüzyılda ortaya çıktığı için bundan önceye ait İslâm bilgi ve hüküm kaynaklarında partilerle ilgili açık, doğrudan bilgi ve hükmün bulunmaması tabîîdir. Siyasî partilerle ilgili hüküm, İslâm'ın genel ilkeleri ve kâidelerinden çıkarılacakır. Hükme varılırken teori ile pratik zarûretleri ayrı ayrı değerlendirmek de kaçınılmazdır.
Teorik olarak siyâsî partiler daima farklı ideolojik bölünmelere paralel olmamıştır. Bir zamanda, bir ülkede solcu, sağcı ve dînci ideolojiler çerçevesinde, yöntem, öncelik, ağırlık, araçlar gibi nisbeten detay sayılabilecek ayrılıklara bağlı birden fazla solcu, birden fazla sağcı... parti kurulmuş ve bunlar birbirleriyle, farklı ideoloji partileriyle olduğu ölçüde mücadele etmişlerdir. Ortak iktidar da kimi zaman sağcılar, kimi zaman da sağcılar ile solcular arasında olabilmiştir. İslâm'ı bir hayat düzeni olarak benimsemiş toplumlarda bu düzene temelden aykırı ve karşı olan toplulukların kendi ideolojilerini iktidar yapmak üzere parti kurmaları caiz değildir, İslâm'a aykırıdır. İzzetin Allah'a ve mü'minlere ait bulunduğunu6, Allah'ın tarafını tutanların (O'nun hizbinden olanların) üstün ve hakim olacaklarını7, Allah Teâlâ'nın hak dîni ve Peygamber'ini (s.a.v.) bütün dinlere hâkim ve üstün olsun diye gönderdiğini8, Allah'a iman eden, iyiyi ve iyiliği hâkim kılarak kötülüğü ortadan kaldırmak için çaba gösteren ümmetin insanlara örnek ve rehber olarak hazırlandığını ve görevlendirildiğini9, başka dinde olanların müminlerin başına yönetici olarak geçirilmesinin caiz olmadığını10 bildiren naklî deliller (âyetler) ile İslâm'ın sosyal, siyasî, dînî ve ahlâkî amaçları İslâm toplumunda başka ideolojilerin hâkim olmasına izin vermez. Temelde İslâm'a karşı ve aykırı olmamakla beraber İslâm'ı anlama ve uygulama, problemleri değerlendirme ve uygun çözümler üretme bakımlarından farklı düşünen şahısların, gruplar oluşturarak kendi düşünce ve çözümlerini iktidara taşımak üzere siyasî faaliyet göstermeleri, muhalefet etmeleri ve İslâmî değerler çerçevesinde oluşacak böyle bir faaliyet grubuna parti adı verilecekse "parti" kurmaları caizdir. Ancak bu partilere mensup olanlar, seçimden ve iktidara gelecek grup belirlendikten sonra başkana itâat sözü verecekler (bey'at), iktidarın başarısı için yardımcı olacaklardır. Bu vazife, yönetimi denetlemeye, tenkit etmeye ve gerektiğinde, (yetersiz ve başarısız olduğunda) düşürmek için faaliyet göstermeye mânî değildir. Böyle bir toplumda diğer din ve ideoloji mensupları ancak, mecliste gruplarını temsil etmek ve haklarını savunmak üzere parti kurarlar ve meclise üye seçilirler.
Lâik-demokratik ülkelerde yaşayan müslümanların siyasî alanda iki önemli vazifeleri vardır: 1. En uygun yol ve yöntemi kullanarak İslâm'ın iktidar olmasını, bir hayat nizâmı olarak ülkeye hakim olmasını sağlamak. 2. Bu amaca ulaşıncaya kadar mevcut şartlarda bütün imkânları kullanarak adım adım ilerlemek. Bu "bütün imkânlar" arasında eğitim, ekonomi ve siyaset faaliyetleri başta olmak üzere, müslümanların da mevcut mevzûâta uygun olarak parti kurmaları, siyâsî faaliyet göstermeleri, partiyi hem bir okul olarak, he de nihaî iktidarın bir aracı olarak kullanmaları zarûret olarak ortaya çıkmaktadır. Lâik bir sistem içinde bu sistemin ilke ve kanunlarına uygun faaliyet göstermek üzere okul açmak, şirket kurmak, ticarethâne işletmek, tahsil yapmak... ile parti kurmak arasında cevaz açısından fark yoktur. Bunların her biri ve benzerleri zarûrettir; meşrûiyetini zarûrî olmasından ve amaca hizmet etmesinden almaktadır.

10. Asgarî ücret :
Asgarî ücret, çalışanların üretim ve gelire ortak olmadıkları, emeklerini ücret karşılığında sattıkları, âdil ücreti belirleyecek tarafsız ve sivil kurumların da bulunmadığı düzen ve sistemlerde bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda devletin, bir hakem olarak asgarî ücreti belirlemesi uygun olabilir. Asgarî ücret belirlenirken işçinin geçim ihtiyacını ölçü olarak almak her zaman âdil ve ekonomik dengeler bakımından uygun olmayabilir. Bu sebeple asgarî ücret belirlenirken vasıfsız ve sıradan bir çalışanın verebileceği emek ve katkı ile ekonomik dengeler gözönüne alınmalıdır. Buna göre belirlenecek asgarî ücretin, çalışanın geçimini temin etmemesi hâlinde ihtiyaç bakıyyesi, sosyal adâlet kurumları tarafından karşılanmalıdır.

11. Tazminat:
Borçlar hususunda maddî ve mânevî tazminatın mukayeseli bir incelemesi için Mukayeseli İslâm Hukûku11 isimli kitabımıza bakınız.

12. Kredili satışlar:
Paranın bir gelir beklemeden, verildiği günün değerinden geri ödenmek üzere ödünç verilmesi caizdir.
Paranın kendi nev'inden veya başka çeşit bir para ile veresi mübâdelesi -eşit olsun, farklı olsun-caiz değildir; bu işlem faiz sayılmıştır.
Tasarruf, ödeme ve değerlendirme aracı olduğu müddetçe altın da para gibidir; ödünç verilir, ancak fazlalıklı veya veresi alım-satıma konu edilemez.
Bir malı, başka cinsten bir mal ile fazlalıklı olarak peşin alıp satmak caizdir. Aynı cins iki malı (meselâ çeşit ve kalitesi farklı iki buğdayı) birbiri ile fazlalıklı olarak peşin, fazlalıklı veya eşit olarak veresi -satım yoluyla- mübâdele caiz değildir; hadîslerde bu işlem faiz sayılmıştır.
Para ile malın, peşin veya veresi olarak mübâdelesi (alım-satımı) caizdir. Uygulamada para peşin mal veresi olursa (selem usûlü) peşine nisbetle mal daha fazla olur; başka bir ifade ile mal ucuza satılır. Mal peşin, bedeli veresi olursa (vâdeli satış usûlü) peşine nisbetle bedel fazla olur; yani mal biraz daha pahalıya satılır. Selemde malın çok, vâdeli satışta bedelin çok olması -peşin alım-satımla karşılaştırıldığı zaman- bedeller arasındaki dengeyi değiştirmektedir. Ancak her iki usûl de ihtiyaca binaen caiz görülmüş, farkın fahiş olmaması işlemin sıhhati için yeterli olmuştur.

13. Sigorta:
Bu konuda, İslam'a Göre Banka ve Sigorta isimli kitabımızda yeterli bilgi vardır. Burada çok kısa bir özet vermek gerekirse şunlar zikredilebilir:
a) Âdil düzen toplumunun bütün mensupları, asgarî bir hayat şartı ve geçim imkânlarının temini bakımından toplumun ve devletin sigortası altındadırlar.
b) Kamu yararına borca girmiş bir kimsenin borcu, zekât gelirinden ödenir.
c) Kastî olmayan öldürme, sakatlama ve yaralama durumlarında gerekli tazminat kazâyı yapanın dahil bulunduğu "diyet dayanışma grubu (âkıle)" tarafından ödenir.
d) Kişiler mallarına gelecek zarar veya başkalarının malvarlıklarına istemeden verecekleri zarar karşısında üyelik sigortası kurabilirler. Bu sigortaya dahil olanlar riziko durumlarına göre havuza belli bir meblağ öderler, bu meblâğ üyelerin tamamı adına nemâlandırılır, meydana gelecek zarar ve hasarlar bu meblâğdan ve nemâsından ödenir, kurum için gerekli masraflar çıkarıldıktan sonra kalan para yine sigortalılara aittir. Belli bir müddet içinde yatırılan para ile bunun geliri hasarları ödemeye kâfî geldiğinde üyeler, yeniden ödeme yapmadan sigortalı ve gelire ortak olmaya devam ederler.
e) Günümüzde mevcut primli sigorta sisteminde sigortacıların yaptıkları işlem usûle uygun olmadığı, toplanan primler gayr-i meşrû (haram) yollarla nemâlandırıldığı ve şirket, hizmet bedelini aşan gelirleri kendi hesabına alıp sigortalıdan her yıl yeniden prim istediği için bu sistem meşrû değildir. Müslümanlar böyle bir sigorta şirketi kurup işletemezler. Ancak, bir önceki maddede geçen üyelik sigortası tesis edilinceye kadar primli sigorta şirketlerinde sigortalı olmak (sigortacı olarak değil) caizdir. Bu cevazın iki dayanağı vardır:
1. Zarûret ve ihtiyaç.
2. Sigortalıların ödedikleri primleri ile kendi aralarında dayanışma yapmış olmaları (sigortalılar bakımından işlemin buna râcî olması).

14. Kira akdinin feshi:
İslâm hukûkunda kira akdinin feshi, akit için tabîî olmayan ve tarafların beklemedikleri bir zararın ortaya çıkması hâlinde söz konusu olur. Kiralayan veya kiraya verenden hangisi böyle bir zarar ile karşılaşırsa onun için fesih hakkı doğar. Akdin îfâsının imkânsız hâle gelmesi veya şer'an caiz olmaması da fesih sebebidir. Kuyunun suyunun kesilmesi, ağrıyan dişin iyileşmesi, duvarın yıkılması gibi.12
Kira akdi tabîatı îcabı müddetli bir akittir, akitle ilgili müddet sona erince akit de nihayete ermiş olur, taraflar yeni veya eski şartlarda yeniden akit yapabilirler, anlaşmazlık hâlinde tarafların birbirini icbar hakları yoktur.

15. Kamulaştırma ve tahsis:
Kamu yararı gerektirdiğinde, kamuya yönelik bir zararın önlenmesi için başka yol ve çare bulunmadığında özel mülkün sahibinden cebren alınması caiz görülmüştür. Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ilk halîfelerinin uygulaması bu hükmün delilidir. Ancak cevazın şartı, istimlâk edilen mülkün rayic bedelinin peşin olarak ödenmesidir.13
Kamu yararının celbi ve zararının def'i için devlete ve kamuya ait malların mülkiyet ve kullanım haklarının belli bir hizmete veya özel şahıslara verilmesi mânâsında tahsisi caiz görülmüş ve uygulanmıştır.14

16. Belediye cezâları:
Devlet ve diğer kamu kurumları, kanunla kendilerine verilen selâhiyete dayanarak kamuya zarar veren, düzene uymayan kişilere mâlî cezâlar verebilirler. Bu cezâlar malı imhâ etme, niteliğini veya mâhiyetini değiştirme ve elinden alarak kamuya mâl etme şekillerinde olmaktadır. Uyuşturucu maddelerin imhası birincisine, ilâca çevrilmesi ikincisine, para cezâları da üçüncüsüne örnektir.15 Malın (meselâ para cezâsının) alınarak kamuya mâl edilmesi durumunda mâlikin kamuya verdiği zararın telâfisi ve bir mânâda tazmini yoluna gidilmiş olmaktadır.

17. İşçi-İşveren Münasebetleri:
Bu konu ayrı bir kitapta açıklanabilecek genişliktedir. İlgili eserler arasında bizim de İslâm'da İşçi-İşveren İlişkileri isimli küçük bir kitabımız basılmıştır. Bu kitap ayrıca İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri'nin içine de alınmıştır.16
Burada birkaç konuya temas etmek gerekirse:
a) Grev ve lokavt: Bu iki işlem kapitalist düşünce ve uygulamanın iki acı meyvasıdır. Bu ekonomi, "iş yoluyla kamuya hizmet ve Allah'a ibâdet" sâikine değil, mümkün olduğu kadar çok kazanma ve serveti arttırma sâikine dayanmaktadır. Bunun tabîî sonucu da mâliyeti asgarîye indirmek, kârı azamî sınırına çıkarmaktır. Mâliyetin girdilerinden birisi olan emeğin ucuza kullanılması isteği işçilere zulüm boyutuna varınca onlar da örgütlenmiş (sendikalaşmış) ve hakkı olduğuna inandığı ücreti baskı yoluyla alabilmek için yöntemler geliştirmişlerdir. Bunlardan birisi de grevdir. İşverenler de buna karşı lokavtı devreye sokmuşlardır.
Âdil düzende iş hayatından amaç -helâl yoldan serveti arttırmakla beraber- kamuya hizmet yoluyla Allah'a kulluktur. Bu amaca yönelmiş işadamları (işverenler) helâl yoldan kazanç elde edebilmek için hakka ve adâlete riâyet ederler. Ayrıca toplum (ümmet) haksızlığı önlemek, tarafların haklarını almalarını sağlamak için hukûkî, idârî, ahlâkî tedbirler alır, kurum ve kuruluşlar oluşturur. Böyle bir düzende greve ve lokavta ihtiyaç kalmaz, bu iki işin ve işlemin sebep olduğu haksızlık ve olumsuzluklar da meydana gelmez. Âdil düzenin gerçekleşmediği toplumlarda vicdanî kanâatine göre veya tarafsız uzmanların açıklamalarına göre haksızlığa uğrayan tarafın bir şekilde hakkını alması meşrûdur (izâfî meşrûiyet). Talebin haksız olduğu kanâatinde olan ve bu kanâatini tarafsız uzmanların onayladığı taraf da talebe karşı direnmekte haklıdır.
Âdil düzende grevin yer almamasının sebebi hem buna ihtiyacın bulunmamasından, hem de bir yöntem olarak grevde, "çalışmadan ücret istemek, çalışanlara engel olmak, rızâya dayanması gerekli olan akitte karşı tarafı râzı olmadığı bir akde mecbur etmek gibi menfî unsurların bulunmasındandır. Lokavtın meşrû olmaması da bu tasarrufun işçiye baskı yapmak, haksızlığa uğratmak, mutazarrır etmek gibi menfî amaç ve unsurları ihtivâ etmesindendir.
b) Kıdem tazminatı karşılıklı rızâya dayandığı veya âdil düzenin kanunlarının gereği olduğu takdirde ertelenmiş ücret olarak değerlendirilebilir.
c) Hizmet akdinin feshi her iki taraf için de mümkün ve caiz olmakla beraber mâzeretsiz fesihten tarafların zarar görmemesi için hükümler getirilmiştir. Buna göre belli bir müddet için kendisiyle akit yapılmış olan işçi, işveren tarafından akit feshedilerek işten çıkarılırsa -bir başka yerde iş bulup çalışmaya başlayıncaya veya süre doluncaya kadar- kendisine ücreti, işverence ödenecektir. İşçi müddet dolmadan veya işi bitirmeden akdi feshederse, işverenin bundan zarar görmesi hâlinde tazmînat talebi söz konusu olur.
Akdin meşrû bir mâzeret sebebiyle feshedilmesi hâlinde işçi, ancak çalıştığı müddet ve bitirdiği işin karşılığı olan ücreti alır.

18. Emeklilik:
Âdil düzende belli bir müddet çalıştıktan sonra yaş haddi, malûllük gibi bir sebeple işten ayrılan kişi -emeği karşılığı ücreti almış bulunduğu için- durumuna bakılır: Birikmiş para ve serveti veya başka kaynaktan bir geliri varsa ve bununla geçiniyorsa kendisine bir kaynaktan maaş bağlanmaz. Geçimini sağlayacak birikmişi veya geliri yoksa sosyal adâlet ve güvenlik kurum ve kuruluşları şahsın geçimini sağlar. Bu düzende yaşayan her şahıs işsizlik, geçim ihtiyacı, kazâ, felâket vb. karşısında devletin ve sivil kurumların sigortası altındadır. Günümüzde olduğu gibi geçim darlığı çeken, ihtiyaçlarını karşılayamayan çalışanlardan prim almak, bunlara işveren ve devletin katkısını eklemek, ihtiyacı az olana çok, çok olana az vermek... şeklindeki emeklilik sistemi âdil ve dengeli değildir. Ancak başka imkân ve çaresi olmayanlar bundan yararlanabilirler.

19. Demokrasi:
Demokrasi, halk irâdesinden başka bir irâdeye otorite tanımayan, halkın irâdesini kayıtsız şartsız hâkim kılan bir sistemdir. Âdil düzen ise Kur'ân-ı Kerîm, Sünnet ve bu iki kaynağın ışığında işletilen ictihadlar ile ortaya konan ilâhî irâdeye tâbi ümmetin irâdesine dayanır. Bu düzende halkın irâdesi, Allah irâdesine uygun olmak kaydıyla hâkimdir. Teoride başka iddiâ ve düşünceler ileri sürülmüş olsa da uygulanan demokrasilerde halkın irâdesi değil, onu temsil iddiâsıyla örgütlenmiş güçlerin, zümrelerin irâdesi hâkimdir; bu hâkimiyet de hemen daima halkın aleyhine işletilmekte ve dengeleri altüst etmektedir. Ayrıca ilâhî irşâda kulak asmayan halkın irâdesinin daima hakkı temsil edeceğini iddiâ etmek de tutarsızdır. İnsana bakış, hak, hürriyet ve adâlet anlayışları ve bu anlayışlara uygun pratikleri birbirinden farklı blokların demokrasi adına ortaya koydukları da tenkidimizi desteklemektedir.

20. Lâiklik:
İnsan yapısına ve semâvî dinlere aykırı olması yanında, mümkün de değildir. Burada lâikliği "din ile devlet, siyaset ve dünyanın birbirinden ayrılması, birbirine etki ve müdahalesinin engellenmesi" mânâsında alıyoruz. Bu mânâda lâiklik insan tabiatine aykırıdır; çünkü insan bölünmez bir bütündür, onun hayat ve davranışlarını amaçlar, saikler, değerler ve etkileşim bakımlarından bölmek, birbiriyle ilgisiz parçalara ayırmak mümkün değildir. Bu sebeple lâiklik de mümkün değildir. Lâik devleti savunan ve yönetenlerin de bir inançları vardır ve bu inanç, savunmalarını, benimsemelerini ve yönetimlerini etkilemektedir. Ayrıca lâik demokrasilerde siyaset adamları halkın dîni duygularını istismar etmektedirler, halk da siyasî tercihini yaparken -diğer saikler yanında- dînî inancının etkisi altında kalmaktadır. Lâik ülkelerde kanunlar hazırlanırken hakın dîni inançları da hesaba katılmaktadır. Tevrât, İncil ve Kur'ân-ı Kerîm -parça parça değil de- bir bütün hâlinde incelendiğinde lâikliğe geçit vermedikleri açıkça görülmektedir.17

 



*. Uzmanların ifadesine göre spiral daha ziyade aşılanmayı engellemektedir; bu taktirde caiz olur.
6. Nisâ: 4/139, Münâfikûn: 63/8.
7. Mâide: 5/56, Mücâdele: 58/22.
8. Tevbe: 9/33.
9. Âl-i İmrân: 3/110.
10. Mümtehine: 60/13, Maide: 5/51,55; Âl-i İmran: 3/28...
11. H. Karaman, Mukayeseli İslâm Hukûku, İz Yayıncılık, İstanbul 1999, c. II, s. 410-433.
12. Bkz. Mukayeseli İslâm Hukûku, c. II, s. 406 vd.
13. Mecelle, md. 1216.
14. Mukayeseli İslâm Hukûku, c. III, s. 65, 84; s. 74.
15. A. Âmir, Ta'zîr, s. 331 vd.
16. Bkz. Günün Meseleleri, İz Yay., İst. 2000, c. I, s. 405 vd.
17. Bkz. İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri, c. III. s. 194, 398...

 

Diyanet ve Dindara Baskı Üzerine

Efendim, Diyanet İşleri hakkındaki görüşlerinizi belirtip, bugünkü konumu hakkındaki düşüncelerinizi anlatır mısınız? Bugünkü konumu ve işlevi, istenen asıl konumu ve işlevi midir?
İslâm'da teorik olarak ve ilk uygulama çağında din eğitim ve öğretimi ile dînî hizmetlerde rehberlik belli insanların görevi olmamış, bunun için devlet tarafından maaşlı personel istihdam edilmemiş, bu hizmetlerden bütün ümmet sorumlu tutulmuş, ilmi ve eğitimi uygun olanlar ümmet adına ve Allah rızâsı için bu hizmetleri yürütmüşlerdir. Eğitim, öğretim ve diğer dînî hizmetleri yürütenler aynı zamanda bir başka iş tutarak geçimlerini temin edemez duruma düşerlerse devlet, özel fonlardan ve bütçeden bunların geçimlerini sağlıyor, halkın doğrudan yardımı ile geçinmeleri, görevlerini ve hizmetlerini menfî yönde etkileyeceği için buna meydan verilmiyordu. Saltanat devirlerinde iman, ahlâk ve dînî heyecanın zayıflaması, mezkûr hizmetlerin kapsamının genişlemesi, bütçeden bu hizmetleri yürütenlerin geçimlerinin sağlanması uygulamasının terkedilmesi, bütün bu sebeplerle dîn hizmetlerinin aksaması, hizmetlerin belli kişiler tarafından ücret karşılığı yapılmasını zarûret hâline getirmiş, ulemâ da bunun cevazına fetvâ vermişlerdir. Zaman içinde müezzin, imam, vaiz, müftü, kadı, Kur'ân öğreticisi, müderris, şeyhülislâm gibi hizmet elemanları ortaya çıkmış, hizmetler teşkîlâta kavuşturulmuş, hizmet elemanlarının kimi geçimini, hizmet verdiği kimselerden aldığı ücretle, kimi de -zaman zaman- devletten aldığı maaşla sağlamış, bu arada vakıflar da devreye girerek geçime ve hizmete önemli katkılarda bulunmuştur. Din öğretiminden çok eğitiminde tasavvuf ve tarikatlerin de büyük rolü olmuş, tasavvuf eğitimcileri (pir, mürşit, şeyh..) hizmeti genellikle ücretsiz yürütmüşler, geçimlerini de çeşitli yollardan sağlamışlardır.
Kazâ sâhasını ayırdığımız zaman diğer hizmetlerin; yani örgün ve yaygın din eğitimi, öğretimi ve diğer dînî hizmetlerin bugün de ülkemizde devam ettiğini, bu hizmetleri yürüten elemanların devlet bütçesinden maaş aldıklarını, bu arada az da olsa halkın desteği ile mezkûr hizmetleri yürüten elemanların da bulunduğunu görüyoruz. Bir toplum içinde müslümanlar bulunduğu müddetçe din hizmetlerine de ihtiyaç bulunacak, rejim ne olursa olsun bu hizmetler yürütülecektir. Hizmetin düzenli, yeterli ve amaca uygun olması başıbozuk olmamasına, bir teşkîlât içinde nizamlanmış bulunmasına bağlıdır. Bu teşkîlât ve nizâmın devlete (hükûmete) bağlı bulunması, yalnızca lâik sistemlerde değil, şerîat devletlerinde de problemlere sebep olmuştur. Çok kısa süren gerçek hilâfet döneminden sonra saltanat devirleri boyunca hükûmete bağlı din ve ilim görevlileri ile bağımsız din ve ilim görevlileri bulunmuş; siyâset, menfâat ve samimi inançtan kaynaklanan taraf tutmalar, ihtilâflar ümmetin birlik ve bütünlüğünü bozmuş, âlim ve mürşitlerle halkın ilişkisini menfî yönde etkilemiş, karşılıklı güveni sarsmış, hattâ bazen ortadan kaldırmıştır. Günümüzde Diyanet İşleri Başkanlığı, kimi zaman bakanlığa, kimi zaman başbakanlığa bağlı bir devlet dairesidir; yâni devletin yönetim ve güdümüne tâbîdir. Lâik devletin bir din kurumunu yönetim ve güdümü altına alması dünyanın sekizinci harikası olarak bizde bulunmaktadır. Diyanet'in bu konumundan memnun olmak mümkün değildir.
Din hizmetlerini yürütecek bir kuruma ihtiyaç -her zaman, her yerde ve her rejimde- vardır, ancak bu kurumun konumu ve statüsü bizdekinden farklı olmalıdır.

Sizin de bildiğiniz gibi, kimi müslümanlar Diyanet İşleri'ni tasvip ederken, kimileri de çeşitli uygulamalarına karşı çıkmaktadırlar. Bu farklılık sizce nereden kaynaklanıyor? Müslümanların Diyanet İşleri'ne bakışını değerlendirip, yukarıdaki tablonun ileride ne gibi sorunlara yol açabileceğini açıklar mısınız? Sizce bu doğal mıdır?
Din hizmetlerinin bir düzen ve bütünlük içinde yürütülebilmesi için gerekli bulunan "bir kuruma" karşı olmak makûl ve meşrû değildir. Müslümanlar böyle bir kuruma değil, bu kurum olmak iddiasında bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı'na; bunun konumuna ve statüsüne karşı olabilirler ve bunda da büyük ölçüde haklıdırlar. Türkiye'de iktidarlarla beraber Diyanet İşleri Başkanları değişir, başkanlarla beraber dairenin ileri gelen elemanları yedinci dereceden zelzeleye marûz kalır, arkasından sıra taşra teşkîlatına gelir; müftüler, vâizler, imamlar, kurs öğreticileri (tabîî bir kısmı) tedirgin edilir, vazifeden alınır, sürülür, nakledilir. Personelin nakil ve tayini konusunda siyasî baskılar yapılır. Başkanlığın dinbilimi uzmanları, dünyada ve ülkede cereyan eden olaylar karşısında dînin hükmünü, kendi görüş ve yorumlarını serbestçe açıklama imkânından mahrumdurlar. Üstelik zaman zaman belli bir görüş ve uygulamanın tasdiki yönünde zorlandıkları olmuştur. Aynı kısıtlamalar taşrada eğitim ve öğretim hizmetlerini yürüten elemanlar için de söz konusudur. Bütün bunları gören, din görevlileri ile beraber yaşayan halkın, mevcut konumu ve statüsü ile bu daireye hoş bakmaması beklenebilir bir tavırdır. Bu tavır ve karşı tavırlar, halkın sevgi ve saygı ile bağlı bulunması gereken bir kurum ile onun mensuplarını -meşrûiyet, gereklilik ve yeterlilik açılarından- tartışma sâhası içine sokar, kurum bir kere tartışma konusu olunca arkasından yıpranma gelecek, yıpranmayı güvenin sarsılması takip edecek, nihayet halk bu ihtiyacı karşılamak üzere başka mercilere yönelecektir.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bugünkü statüsünden memnun musunuz, özerk olmasını ister misiniz, özerk olması ne kazandırır, ne kaybettirir?...
Hangi rejimde olursa olsun din eğitimi, öğretimi ve diğer dînî hizmetleri ihtivâ eden "diyanet kurumu" bağımsız olmalıdır. İran'a yaptığım bir inceleme ve araştırma gezisinde bir âyetullah ile yaptığımız sohbette kendilerinin aynı şuur ve uygulama içinde olduklarını hayret ve takdirle öğrenmiştik. Âyetullah "Bugün İran bir şerîat devleti olabilir, karar ve uygulamalarında İslâm'a uygun davranabilir, ama yarın ne olacağı belli olmaz, her hâlükârda rûhânî teşkîlatın; yani din eğitimi, öğretimi ve hizmeti veren şahıs ve kurumların müstakil olması, hükûmete bağlı bulunmaması, hatta onu İslâm adına denetlemesi gerekir, biz de böyleyiz, bu statüyü korumaya devam edeceğiz; biz malî bakımdan da, ilmî ve idârî yönlerden de hükûmetlere bağlı değiliz ve böyle kalacağız" diyordu. Bence diyanet hizmetleri her zaman ve her yerde hükûmetlerden bağımsız olmalı, ilmî, idârî ve mâlî özerkliğe sahip bulunmalıdır. Ancak köprünün altından bunca su aktıktan ve Türkiye'de malûm sosyo-kültürel tablo oluştuktan sonra bir sıçrayışta Diyaneti özerk hâle getirmek iyilik mi, kötülük mü getirir sorusuna gelince durup düşünmek gerekiyor. Kanâatimize göre bu hedefe bir zaman ve tedbirler süreci içinde, aşamalı olarak yürümek gerekir. Aksi hâlde büyük kargaşa ve dînî tabirle "fitne" çıkar. İlk aşamada seçim sistemi getirilmelidir. Burada seçmen ve adayların vasıfları, seçim şekli gibi detaylara girmeden prensip olarak "seçim" üzerinde duruyoruz. Diyanet İşleri Başkanı, din-bilimi uzmanları, müftü, vâiz ve imamlar seçimle tayin edilmelidirler. Teşkîlatta seçimle iş başına gelmiş bulunan en üst makam, alttakileri doldururken mutlaka ilgililerin rızâsını esas almalıdır; bunun da yolu seçimden geçer. İkinci aşamada devlet, diyanet hizmetlerine müdâhaleden kesin olarak vazgeçmelidir. Üçüncü aşamada meselâ vaktiyle din ve diyanet hizmetlerine tahsis edilmiş vakıflar belirlenerek bunların yeniden diyanete devredilmesi suretiyle, bu yeterli olmazsa başka kaynaklar bulunarak mâlî özerkliğe geçilmelidir. Bunu da diğer aşamalar takip etmelidir.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın konumu ve işlevi sizce nasıl olmalıdır? Bu konuda sizin bir öneriniz var mıdır?
Efendim, bizi mazûr göreceğinizi umarak, bir soru da konunun dışından sormak istiyoruz..
Diyanet hizmetleri (eğitim, öğretim, teşkîlât, yönetim, rehberlik...) yukarıda açıklanan özellikler içinde tek ve bütün bir teşkîlât çerçevesinde yürütülmelidir. Teşkîlât içinde örgün ve yaygın din eğitimi ve öğretiminin bütün nevileri (okul öncesi, okul, halk eğitimi, tasavvuf okullarının yaptığı mânevî eğitim) yer almış olmalıdır. Teşkîlât din hizmetlilerinin seçimle işbaşına gelmesine nezaret etmeli, bütçeyi yapmalı, personelin diğer işleri ile de meşgul olmalıdır. İçinde oluşturacağı birime, dînî-ilmî inceleme ve araştırmalar yaptırmalı, bu konuda diğer ilim kurumları ile işbirliği yapmalı, araştırma sonuçlarını uygun vâsıtalarla halka ulaştırmalı, önemli dînî ve sosyal konularda görüş ve fikir oluşturup bunu serbestçe açıklayabilmelidir.

Özellikle ordumuzda olmak üzere bazı kesimler inançlı insanların çok üstüne gidiyorlar. Bilindiği gibi ordu içinde inançlı insanlara karşı alınmış bir tavır var.
Namaz kıldıkları için askerî okullardan atılmaları Hava Kuvvetleri'nden ihraçlar izledi. Bunların ardından "Gümüş Yüzük Operasyonu" başlatıldı. Son olarak da, Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından yayınlanan gizli bir emirle, eşleri başörtülü olan subay ve astsubayların sıkı bir takibe alınması istendi.
Bütün bu olanları siz nasıl değerlendiriyorsunuz? İnançlı insanların bu kadar üstlerine gidilmesi sizce bir korkudan mı kaynaklanıyor? Yoksa başka bir sebebi mi var? Kendinize göre açıklar mısınız?
Ülkemizde orduda, bazı eğitim ve öğr
etim kurumları ile devlet dairelerinde dindarlara baskı yapıldığı, namaz kılmalarına, oruç tutmalarına, İslâm'ın emrettiği şekilde giyinmelerine, haramlardan sakınmalarına engel olunduğu, bunlara imkân verilmediği, ısrar edenlerin vazifeden atılmak, terfî edememek, sürgüne gönderilmek gibi cezâlara maruz kaldıkları artık herkesin bildiği bir gerçektir. Bu tutum karşısında en azından şunların söylenmesi faydalı olur kanâatindeyim:
a) Toplumları birbirinden ayıran, onları ayrı milletler yapan özellik kültürdür. Kültürün en önemli, hattâ bazı zaman ve zeminlerde belirleyici unsuru ise dindir. Bizim kültürümüzü dinden arındırmak, soyutlamak, onun dinle alâkasını kesmek mümkün değildir; bunun peşinde koşmak hayalin peşinde koşmak demektir. Koşanların elde edecekleri sonuç hüsrandır, çoğunluğun nefretini kazanmaktır, dışlanmaktır. Cumhuriyet aydınlarından bu tutumu benimseyenlerin, yetmiş yıllık tecrübeden de faydalanarak durumlarını yeniden muhâkeme etmelerinin, tuttukları yanlış yoldan dönmelerinin zamanı gelmiştir. Bir toplum içinde elbette dine inananlar ve inanmayanlar, inandığı dînin gereklerini yerine getirenler ve getirmeyenler olacaktır. Bu farklılık, karşılıklı hoşgörü ve anlayış içinde millî birlik ve bütünlüğü bozmaz. Ancak çoğunluğun benimsediği ve yaşadığı dîne, dînî hayata karşı çıkmak, zaman içinde dîne bağlılığın ve inancın zayıflamasını sağlayacak tedbirler almak, bunları alırken bazı maske ve tabuların arkasına sığınmak, milletten oy veya vergi isterken Allah'tan, dinden bahsetmek, bunları aldıktan sonra -onların oylarıyla sağlanan iktidarı ve vergileriyle sağlanan ekonomik gücü- onların uğrunda can vermeye hazır oldukları değerlerini yok etmek için kullanmak... işte bunlar millî birlik ve bütünlüğü bozar. Yığınlar bir süre ümit eder, sabreder, bekler; ama asla aldanmaz, aldatılamaz ve unutmaz. Umut kırıklıkları öfkeye, öfke kine dönüşebilir. Bir toplumun bir kısım aydınları ve yöneticileri ile halkı arasında bu çeşit menfî duyguların oluşması kadar millî birlik ve bütünlüğe zarar verecek bir başka şey düşünülemez. Bu sebeple milletini ve memleketini seven aydınlar, şahsî kanâat ve tutum farklarına bakmadan bir masa etrafında toplanmak, bizi millet yapan, biz yapan ve hâlâ ayakta tutan değerlerimizi -ortak millî değerlerimizi- tesbit etmek ve bunları yetişen nesillere aktarmak için tedbirler almak, millî eğitim ve öğretimi buna göre planlamak durumundadırlar. Böyle yapmaz da ellerine geçirdikleri imkânları, bu değerleri yok etme yönünde kullanırlarsa azınlığın çoğunluğa tahakkümü ve demokrasi adı altında baskı rejimi uygalanmış olur.
b) Milletimizin gözbebeği ordusu, mensuplarının dînî davranışlarını engellemek bir yana, bunu özendirmenin tedbirlerini almalıdır; çünkü belki genellikle bütün milletlerin, fakat kesin olarak bizim milletimizin hayatından dîni çıkardığınız zaman, ona vatan ve millet sevgisini, yüce amaçlar uğrunda fedâkârlık şuûrunu, ahlâkî fazîlet ve davranışları kazandıracak bir başka dayanak bulamazsınız. Dîni, imanı olmayan insan ne savaşabilir, ne vatanı bekler, ne de zafer kazanır! İnsanın din ve imanı ise, ancak ona inanma ve inancını yaşama imkânı verdiğiniz zaman olur. Diğer kurumlar da temel insan hak ve hürriyetlerine ve özellikle din ve vicdan hürriyetine saygının bir gereği olarak soruda anılan tutumlarını terketmek durumundadırlar.
c) İnanan ve inancının gereğini yerine getiren insanlara bazı kurum ve kuruluşlarda baskı yapılmasının -söylenen veya söylenmeyen- bir gerekçesi de lâikliği, lâik düzeni korumaktır. Bu davranışlara izin verildiği, müsâmaha edildiği takdirde çığ gibi büyüyeceği, milleti ve özellikle yeni yetişen nesli saracağı, iman ve ibâdet müslümanlığının arkasından düzen müslümanlığının (fundamentalizmin) geleceği sanılmakta, bundan endişe duyulmaktadır. Burada, milletin çoğunluğunun istediği bir sosyal değişmeye, ne adına olursa olsun, topla, tüfekle, cezâ ile karşı çıkmanın demokrasiye, insan haklarına, hattâ lâiklik ilkesine sığıp sığmadığını tartışacak değiliz. Ancak şu noktaya işaret etmeden de geçemeyeceğiz: Gerek Cumhuriyetten önce ve gerekse Cumhuriyet devri boyunca müslümanlar, muhtemel sonuç ne olursa olsun içlerinde, İslâm'a inanmayanları, onun istediği bir hayatı yaşamayanları barındırmış, onlara hayat ve gelişme hakkı vermiş, onlara karşı hoşgörülü davranmışlardır. Gerçek mânâda çoğulcu toplum, müslüman toplumdur; yabancı kültürleri koruyan, hattâ yok olmamaları için tedbirler alan kültür ve medeniyet İslâm medeniyetidir. İslâm, kendini koruyabilmek amacıyle insan hak ve hürriyetlerini hiçbir zaman çiğnememiştir. Bu tutumu benimsemeyen, ne amaçla olursa olsun insanlara baskı yapan, hakları çiğneyen bir kültür, bir zihniyet, adına "çağdaş, ileri, medenî" denilse de ilkeldir, gayr-i insânîdir. Batı kültürü ve medeniyeti, iddiâların aksine asla çoğulcu değildir; bütün yerli ve yerel kültürleri yok etmiş, genel çizgileriyle tek bir Batı kültürünü dünyanın önemli bir bölgesinde hâkim kılmıştır; amacı geri kalan kültürleri de yok etmek ve bütün dünyayı kendine benzetmektir. İçimizde bu cereyanı benimseyen, bu benzemeye can atanlar olabilir. Bu tabiî ise, karşı çıkanların, öz kültürünü koruyarak çağdaşlaşmak isteyenlerin bulunması da tabîîdir. Öz kültürü belirleyen unsurun din olduğunu yukarıda zikretmiştik. Din dahil, kültürümüzü yok etmek, başka kültürlerin içinde eritmek isteyenler bu hakkı kendilerinde görüyorlarsa, buna cesaret edebiliyorlarsa, millet çoğunluğunun da buna karşı direnmeyi, kültürlerini korumak için elden geleni geriye koymamayı en tabîî ve temel hakları olarak görmelerini yadırgamamak gerekir. Yollar bu ölçüde ayrılınca karşımıza iki çözüm çıkar: çatışma ve uzlaşma. Çatışma kimseye fayda getirmez, milletini ve memleketini sevenler bunu göze alamazlar. O hâlde çözüm tektir: uzlaşma. Uzlaşmanın ilk adımı, vazgeçilmez şartı, tarafların "dediğim dedik" tavrından vazgeçmeleri, yeniden durum muhâkemesi yapmaları, gerçek mânâda çoğulcu sistemi benimsemeleri, birbirlerine hoşgörü ile bakmaya alışmaları ve en önemlisi her birinin diğerine hayat hakkı tanımasıdır. Dünyanın gözü üzerimizde iken modernist ve gelenekçi aydınlarımız, iç ve dış düşmanlarımızın oyunlarına gelmemeli, her sâhada millî mutabakat zeminleri oluşturmalı ve uygulamaları bu zeminlere oturtmalıdırlar.

 



18. Altınoluk, Nisan, 1992.

 

*************************************************

 

Lâiklik Soruşturması

Türkiye'de lâiklik uygulamasını değerlendirir misiniz?
Batı anayasalarında din, vicdan ve fikir hürriyetini, din-devlet ilişkisini düzenleyen maddeler, "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi"nin ilgili maddeleri ile paralellik arzetmektedir. Bu beyannamenin 18. maddesinde "Her şahsın fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır, bu hak din ve kanâat değiştirme hürriyetini, dînini veya kanâatini tek başına veya topluca, açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibâdet ve âyinlerle açıklama hürriyetini gerektirir" denilmektedir. 19. madde ise fikir ve ifade hürriyeti ile ilgili olup kişilere, ülke sınırı tanımaksızın bilgi ve fikir alış-verişi yapma, fikrini her vâsıta ile açıklama, fikrinden dolayı rahatsız edilmeme hakkını vermektedir.
Bizde Anayasa'nın 24. maddesi ile bunun bir uzantısı olan 163. maddeye baktığımız zaman gerek fikir hürriyetinin ve gerekse din ve vicdan hürriyetinin -beyanname maddelerine göre- oldukça kısıtlanmış ve sınırlanmış olduğu görülmektedir. "Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır" deniliyor. Uygulamada ise bu denetim ve gözetim, din eğitim ve öğretimi yapmaya, yalnızca devletin açtığı okullarda izin verilmek sûretiyle gerçekleştiriliyor. Özel veya tüzel şahısların ilk, orta ve yüksek öğrenim seviyesinde din eğitim ve öğretimi veren okullar ve kurslar açmasına izin verilmiyor. 24. maddenin son fıkrasında "Kimse, devletin sosyal, ekonomik ve siyasî veya hukûkî temel düzenini, kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyle, her ne sûretle olursa olsun dîni veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz." denilmektedir. Bu maddeye Anayasa'nın başlangıç kısmı ile 14. madde ve toplantı ile ilgili kısıtlamalar eklenince din ve vicdan hürriyeti iyice kısıtlanmış olmaktadır. İslâm'ın iki temel kaynağı Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'te, devletin sosyal, ekonomik siyâsî ve hukûkî düzeninin dîne dayandırılması gerektiğini ifade eden, hattâ bunu müslümanlara emreden nasslar vardır. Bir müslüman bu nassları ders, makâle, konferans ve kitap konusu edindiği zaman karşısında -yukarıda sıralanan- kısıtlayıcı maddeleri ve Cezâ Kanununun 163 vb. maddelerini bulacaktır.19 Müslüman ya bu nassları görmezden gelecek, onlar yokmuş gibi davranacak -ki bir müslüman için bu mümkün değildir- yahut da mahkemede "fiilinin özel amaca yönelik olmadığını" isbata çalışacaktır; hâsılı işi zordur, kımıldayacak tarafı yoktur. Bunlar bir yana bugün ülkemizde dînî vecibeleri yerine getirme (ibâdet, haram-helâl konusunda dîne uyarak yaşama) hürriyeti bile yoktur. Resmî kuruluşlarda çalışan birçok müslüman oruç tutamaz, namaz veya cuma namazı kılamaz, başını örtemez, herhangi bir konuda inancından kaynaklanan düşüncesini dile getiremez. Bütün Hıristiyan Batıda, vatandaşlar haftalık ibâdetlerini yapabilsinler diye pazar günleri tatil günü olmuştur; kimse çıkıp da bunun lâikliğe aykırı veya gericilik olduğunu iddiâ etmemiştir. Müslümanların yaşadığı ülkelerde cuma günleri de aynı mahiyette günlerdir, ama cuma günü dairelerin tatil edildiği, yahut cuma namazı kılınacak resmî imkân sağlandığı yerler (ülkeler) birkaçı geçmez. Nasıl olmalıdır denilecek olursa cevabımız: "Bu konularda, şiddet eylemi noktasına varmayan ve kişinin inanç ve kanâatinden kaynaklanan hiçbir davranışının suç sayılmaması, kovuşturma konusu yapılmaması gerekir" şeklinde olacaktır.

 



19. Bu madde yürürlükten kaldırılmış olmakla birlikte kısıtlayıcı hükümler başka kanun ve maddelerde ibka edilmiştir.

 

***************************************

 

İslâm Âleminin Meseleleri 20

İslâm âleminin bugünkü meseleleri nelerdir?
İslâm âlemi çok geniş bir coğrafyada bir milyar civarında nüfusun ve 46 ülkenin temsil ettiği büyük bir âlemdir. Bağımsızlığına yeni kavuşan devletlerle daha da büyümüştür ve büyüyecektir. Bu âlemin meseleleri ciltlere konu teşkil edebilecek vüs'attedir. Burada benim en önemli olarak telâkki ettiğim üçüne temas etmek isterim: tefrika, geri kalmışlık, kültür değişmesi (erozyonu).
a) Tefrika: İslâm dünyası akîde ve ideoloji farklılığına, ırk ayrımına, dar mânâda millî menfâat tercîhine, gaflet, cehâlet ve taassuba dayalı bölünüşler, parçalanışlar içindedir. Akide farklılığını inanç mezhebleri temsil etmektedir; bu çerçevede Sünnî, Şiî (Caferî, Zeydî, İsmâîlî....), Hârîcî farklılaşmaları vardır. İdeoloji sâhasında, tam olarak batılılaşma veya çağdaşlaşmadan başlayarak yarı müslüman, yarı Batılı, yahut tam müslüman bir toplum olmayı hedefleyen ideolojilere kadar uzanan önemli farklılıklar mevcuttur. İslâm'ın bunca açıklamalarına ve çabalarına, insanlığın asırlarca süren mücadelelerine rağmen hâlâ etnik farklılıklar, İslâm'ın getirdiği birlik ve kaynaşmayı aşarak devam etmekte, tefrika sebebi olarak varlığını sürdürmektedir. İslâm bütün mü'minleri kardeş ilân ettiği hâlde, ülkeler öncelikle veya sadece kendi menfâatlerini düşünmekte, bunun gereği, diğer kardeş ülkelerin zararına da olsa yerine getirilmektedir. Bu davranış kendini daha ziyade milletlerarası andlaşma ve bloklaşmalarda, ticaret ve dayanışmalarda göstermektedir. Bütün bu tefrika unsurlarına cehâlet, gaflet ve zaman içinde hasıl olan taassup eklenince tefrika kronik bir hâl almakta ve tedâvisi güçleşmektedir.
b) Geri kalmışlık: İslâm imanı, ahlâkı ve talîmatının getirdiği yeni dinamizm ve hızla gelişen İslâm dünyası Ortaçağın sonuna kadar hârikalar başarmış, bütün dünyaya insanlık, ilim ve medeniyet dersi vermiştir. Sonra gelen mirasyedi nesiller eldeki büyük maddî ve mânevî servetin sarhoşluğu içinde dinamizmlerini kaybetmişler, dünyada olup bitenleri takip etmekten vazgeçmişler, gününü gün eden bir zihniyetle har vurup harman savurmuşlar, yukarıda temas edilen tefrika sebeplerini güçlendirerek birbirlerine düşmüşler, güçlerini yitirmişlerdir. Bu arada onlardan öğrendiklerini geliştiren Batılı toplumlar Rönesans, Reform, imparatorlukları deviren ihtilâl ve inkılâplar gibi büyük işler yapmış, değişimler geçirmişler, bilgilenmiş, güçlenmiş, dayanışmış ve kalkınmışlardır. İslâm dünyası çok geç uyanmış, etrafında gördüklerinden şaşkınlığa düşmüş, içinde bulunduğu hâlin suçlusunu aramaya başlamış, hâin akıl hocalarının saptırması ile suçu dînine yüklemiş, "İslâm'ı geri kalmanın sebebi olarak" ittihâm etmiştir. "Sebep İslâm'dı, değildi" tartışması hâlâ sürüp gitmekte, reçeteler de bu ihtilâf içinde farklı ve yetersiz olmaktadır. İslâm dünyası, bilgide, teknolojide ve ekonomide geridir. İmanda, ahlâkta, insanlıkta (dînini uyguladığı, geleneğini devam ettirdiği ölçüde) hâlâ dünyanın en ileri toplumlarını teşkil etmektedir. Geri kalmış sâhalarda başarılı olmanın yolu ve çaresi, müslümanların kendi köklerine uygun aşılamaları yapmaları, kör taklitten kurtulmaları, iyi ile kötüyü, eskiyen ile eskimeyeni, alınacak ile atılacağı belirleyen vahyin sesine ve İslâm'da olgunlaşmış akıllarına başvurmalarıdır. İslâm müslümanlara, çağdaş toplumların askerî, ekonomik ve teknolojik seviyelerine gelmeleri hedefini değil, bunu geçmeleri ve insanlığın hayrına kullanmaları hedefini göstermektedir.
c) Askerî ve siyâsî sömürgecilik çağı kapandıktan sonra ileri toplumlar, geri kalmış toplumlara kültür ihrâcı yoluna, daha doğrusu onların kültürlerini dejenere ederek hâkim olma, sömürme stratejisine ve taktiğine başvurmuşlardır. Bugün dünyada amansız bir kültür savaşı hüküm sürmekte, ekonomik ve teknolojik güce sahip olanlar, zayıf olanların kimliğini değiştirmekte, onları kendilerine bende kılmaktadırlar. İleri toplumlar mektepleri, iletişim araçları, san'atı, basını, turisti ve diğer milletlerarası ilişkileri ile geri kalmış toplumlara girmiş, onları kendi öz kimliklerinden çıkarmış, kozmopolitleştirmiş, câmi ile kilise arasında bocalayan bînamazlar hâline getirmişlerdir. İslâm dünyasında kullanılan âletlerden görgü kurallarına, eğlenceye, kılık kıyafete, sosyal ve siyâsî nizâma kadar uzanan Batı taklitçiliği bu olgunun en açık belirtisidir. Bu savaşta İslâm dünyasının kazanma şansı hayli zor olmakla beraber imkânsız değildir. Hâlâ öz değerlerine bağlı müslümanların, zihinleri karıştırılmış kardeşlerine sevgi ve anlayışla yaklaşmaları, küçük cemâatler hâlinde yakın ve sıcak temaslarla, hayatın iniş ve çıkışlarını, müslümanca, kardeşçe beraber yaşamaları, doğruyu, iyiyi, güzeli bulmada yardımlaşıp dayanışmaları birçok güçlüğü aşmalarına, zoru başarmalarına yardımcı olacaktır. Bu çabayı müslümanlar, başkalarından beklemeyecek, bizzat kendileri ortaya koyacaklardır. Bunun için de önce "kendilerine gelmeleri", "kendileri olmaları" gerekmektedir. Müslümanın kendine gelmesi, kendi olması için bütün bilgi kaynakları değişmemiş, bozulmamış olarak mevcuttur, başvurulacak canlı yol göstericiler de yok değildir.
Kredi, tahvil ve sosyal güvenlik kurumları (Emekli Sandığı, Bağ-Kur, Sosyal Sigortalar Kurumu) hakkında bilgi verir misiniz?
a) Kredi (borç mal veya para almak) faizli ve faizsiz olmak üzere ikiye ayrılır. İslâm dîni faizli borç alışverişini yasaklamıştır. Şahsî ve ailevî hayatı için krediye ihtiyacı olan kimselerin bu ihtiyacını, elinde fazlası olanlar, bir karşılık beklemeden, Allah rızâsı için karşılayacaklardır (karz-ı hasen). Eğer böyle hamiyetli kimseler bulunmazsa, ihtiyaç sahibi zarûrete düşmüş sayılacağı için faizli kredi alabilir; bununla yiyecek, içecek, ilâç, mesken vb. edinebilir. Bu durumda günah, darda kaldığı için faizli kredi alan kimseye değil, onu dara düşüren ve darda bırakan topluma aittir.
Eğer kredi ihtiyacı yatırım, ticaret, şirket gibi kazanca, servet arttıran maksatlara yönelik ise bunları yapmak isteyenler, faizli kredi yerine, kâr ve zararda ortaklık esasına göre sermaye toplayacaklardır; İslâm'ın tercîhi budur. Bu sâyede hem servet tabana yayılacak, hem de faizin sebep olduğu mâliyet enflâsyonu (hayat pahalılığı) önlenmiş olacaktır. Günümüzde kâr ve zararda ortaklık, hisse senetleri ile gerçekleşmektedir. Bir işletme veya şirketin hisse senedini alanlar, buraya kâr ve zararda ortak olmakta, meşrû bir iş yapmaktadırlar; yeter ki hisse senedi ile ortak olunan kuruluş gayr-i meşrû işler (içki imâlâtı, faizcilik vb.) yapmasın.
b) Tahvil ihraç etmek, faizle ödünç almaktır, tahvil satın almak ise faizle ödünç para vermektir; bu sebeple her ikisi de dînimize göre caiz değildir.
c) İslâm, kendi ülkesinde yaşayan bütün insanları yoksulluk, hastalık, işsizlik, kazâ ve felâketler karşısında sigortalamaktadır. Burada kullandığımız sigortalamak tâbiri yanıltıcı olabilir; çünkü bugün bir kimsenin sigortalı olabilmesi için önceden belli bir ödemede bulunması gerekir. İslâm'da böyle bir şart yoktur. Devlet (toplum), bütün vatandaşların zengin babası gibidir. Çocukları varlıklı olduklarında devlete mâlî destek sağlarlar, yoksul düştükleri, muhtaç oldukları zaman da devlet onlara elini uzatır. Bu el uzatma, herkese ihtiyacı kadarını vermekle olmaktadır. Günümüzdeki sosyal güvenlik kurumlarına bu esaslar açısından baktığımızda bazı sakatlıklar, dengesizlikler, haksızlıklar göze çarpmaktadır; şöyle ki:
1) Sigortalı olabilmek için kişi, ihtiyaç içinde olsa, aldığı, kazandığı kendine yetmese bile prim ödemek mecbûriyetindedir.
2) Geri ödeme yapılırken kişilerin ihtiyaçları değil, vaktiyle yaptıkları ödeme ve girdikleri derece esas alınmakta, zengine daha çok, fakire daha az verilmektedir.
3) Hem çalışmayan (emekli olan), hem de ekonomik durumu iyi olan kimselere, kendilerinden kesilen primler kadar ödeme yapıldıktan sonraki ödemeler ya başkalarından (bunların içinde fakirler de vardır) alınan primlerden, yahut da devletin katkısından yapılmaktadır. Her iki kaynaktan, böyle kimselere ödeme yapmak helâl olamaz. Şu hâlde sosyal güvenlik sistemi "zenginden alınıp ihtiyacı olanlara âdil ve dengeli bir dağıtım yapma" esası üzerine kurulmalıdır. Bugün mevcut olan sosyal güvenlik sistemlerine bağlı bulunan, emekli olarak bunlardan maaş alan kimseler, kendilerinden prim olarak kesilen meblâğı (işverenin ve devletin katkısı dahil) aldıktan sonra durumlarına bakmalıdırlar; eğer başka kaynaklardan hâsıl olan gelirleri geçimlerini karşılıyorsa, bundan sonra alacaklarını fakirlere vermelidirler.

Türkiye'de gerçek ilim adamının az yetişmesinin sebepleri nelerdir?
Dînî ilimler sâhasında istenilebilen seviyeye henüz varılmamış olmasının iki sebebi üzerinde durulabilir:
a) İlim geçmişten geleceğe bir bayrak yarışıdır, nesillerin birbirini tamamlayarak geliştirdikleri ortak bir değerdir. Cumhuriyet inkılâbı dînî hayat ve din ilimleri bakımından toplumun geçmişle ilişkisini büyük ölçüde koparmıştır, din ilimleri tahsîli veren kurumları kapatmış, yenilerini de yıllarca açmamıştır. Böylece araya bir fetret, bir boşluk girmiş, nesiller arasındaki bağ kopmuştur. Bugün Türkiye'de din ilimleri ile meşgul olanlar bir yandan aradaki boşluğu doldurmak, diğer yandan bugünü yakalamak için çaba sarfetmektedirler.
b) Mârifet iltifâta tâbidir. İltifâtın en önemlisi uygulamadır. Bir toplumda, millî eğitimde, düşünce, iman, ahlâk ve diğer sosyal sâhalarda bir ilmin verileri ne kadar uygulanıyorsa o ilim o kadar gelişme şansına sahiptir.
Din dışı sâhalarda büyük ilim adamları veya yeterli sayıda ilim adamı ve teknokrat yetişmemesinin sebepleri arasında şunlar zikredilebilir:
a) Beyin göçü.
b) Adına uygun, gerçek mânâda "millî" bir eğitim sisteminin kurulamamış olması.
c) Sistemin, programların, kitapların, öğretim ve yönetim kadrolarının parti politikaları, farklı ideolojiler istikâmetinde durmadan değiştirilmesi ve millî eğitimin bir yaz-boz tahtası hâline getirilmiş olması.
d) Kâbiliyetli öğrencilere ve ilim adamı namzetlerine vaktinde ve yeterli desteğin sağlanmaması.
e) İlim adamı olmak için gerekli bulunan gayret ve fedakârlığı sağlayacak motivasyonun, aşk ve heyecanın bulunmaması.

Şu anda İmam-Hatip Liseleri müslüman halkımızın ihtiyacına cevap verebiliyor mu? Veremiyorsa öğrencilerin iyi yetişmeleri için neler yapılmalıdır?
Müslüman halkımız genel olarak okullardan ne bekler? Önce bu soruya cevap arayalım. Benim bu toplum içinde yarım asırlık hayatım içinde edindiğim bilgi ve intibâa göre milletimiz okullardan, çocuklarını "adam etmesini" istemektedir. Onlara göre adam olmak, kimliğini kaybetmeden milletin bugününde faydalı olabilecek formasyonu kazanmaktır. Türkiye'de millî eğitimde yapılan yanlışlıklar yüzünden insanımız, okula gönderdiği çocuğunu bir gün tanıyamaz hâle geliyor. Aynı imanı, değer hükümlerini, dünya gürüşünü paylaşmadıklarını tesbit ediyor. Meşhur hikâyedir: Adamın biri oğluna "sen adam olmazsın" der dururmuş. Oğlu okumuş, bir vilâyete vâli olmuş, babasına haber göndermiş ki, gelip kendini görsün, adam günlerce yolculuk yaparak oğlunun huzuruna çıkmış, oğlu "olamazsın diyordun, bak ben vâli oldum" deyince babası, "ben sana vâli olamazsın demedim, adam olamazsın dedim, babanı ayağına çağırdığına göre yine de adam olamamışsın" cevabını vermiş. Bugün de babalar, anneler bakıyorlar ki, okumuş oğulları onların dinlerine, dillerine, san'atlarına, zevklerine, gelenek ve göreneklerine, ahlâk ve adâb anlayışlarına yabancı hâle gelmiş. İşte bu durum karşısında "Acaba aradığımızı başka bir yerde bulabilir miyiz?" diyerek İmam-Hatip Liselerine yöneliyorlar ve aradıklarını kısmen de olsa orada buluyorlar. Bu durum millî eğitimimizdeki çarpıklığın giderilmesine kadar devam edecek, İmam-Hatip Liseleri olmazsa başka çarelere başvurulacaktır. Çarpıklığın giderilmesinin ilk şartı bu ülkenin aydınlarının bazı konularda ortak görüş sahibi olmaları, aynı düşünce ve değerlendirmeyi paylaşmalarıdır. Bizim kimliğimiz nedir? Biz yirminci asırda yaşayan Müslüman Türk milleti miyiz, çağdaş dünya vatandaşı mıyız? Ne kadar müslüman, ne kadar Türk, ne kadar çağdaş olacağız? Çocuklarımızı hür bir ortam içinde, her türlü baskıdan uzak bir şekilde eğiteceğiz, yeteneklerini tam olarak ortaya koymalarına imkân sağlayacağız; buraya kadar tamam, fakat hiçbir yönlendirme yapmayacak mıyız? Yapacaksak bunun yönü ne olacaktır? Bu sorulara ortak bir cevabımız var mı? Varsa bunun programı nerede? Yoksa biz çağdaş müslüman Türk insanını nasıl yetiştiririz? Bir san'atçı kalkıyor, dogmatik düşünceye karşı savaş vereceklerinden bahsediyor ve bunu söylerken İslâm imanına dayalı düşünceyi kastediyor. Bir gazete köşe yazarı kalkıyor, "millî ve mânevî değerler denilen şeyler, bizi asırlardır geri bırakan ilkel alışkanlıklarımızdır" diyor. Öte yandan bakanından genel müdürüne birçok aydın da "millî ve mânevî değerlerimizi yaşatacağımızdan" bahsediyorlar. Yarın iktidar değişse bu cümleler de değişecektir. İşte bu olgunun adı kaostur ve öncelikle buna bir çare bulmak gerekir.
Din görevlisi olarak İmam-Hatip mezunları henüz istenilen kıvama gelememişlerdir. Bu hedefe ulaşmak o kadar güç değildir. Bu okullara fakirler ile kırsal bölge vatandaşları yanında hâli vakti iyi olan müslümanlar da ilgi gösterirler, yönetici ve öğretmenleri iyi seçilir, yeterince kurslardan geçirilerek yetiştirilirse iyi sonuçlar elde edilebilir.

İslâm Ortak Pazarı ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?
Bu konuyu, İslam'ın Işığında Günün Meseleleri isimli kitabımın 1988 tarihli baskısında genişçe işledim. Burada bir özetleme yapmak gerekirse şunları kaydetmek mümkündür: Avrupa Topluluğu Yahudilik, Hristiyanlık dinleri ile Grek ve Roma medeniyetleri temeli üzerinde bulunan Avrupalıların oluşturdukları bir birliktir. Bu birlik başlangıçta yalnızca ekonomik gibi göründü ise de zaman içinde gelişti ve "Avrupa Birleşik Devletleri" oluşumuna doğru adım adım ilerlemeye başladı. Bu birliği oluşturan devletler hukuk, ekonomi, dış siyaset, savunma konularında bağımsızlıklarından kısmen veya tamamen vazgeçmektedirler. Bu sâhalardaki bağımsızlık şüphesiz toplum hayatını ve kültürünü derinden etkileyecek ve -zaten ortak yönleri farklı yönlerine galip olan- Avrupalılar, "Avrupa Devleti vatandaşı" hâline geleceklerdir. Müslümanların Avrupalılar ile bu ölçüde bütünleşmesi önce imkânsız gibidir; bu imkânsızın mümkün hâle geldiğini düşünürsek bu takdirde bu entegrasyon, İslâm kimliğinden vazgeçmek mânâsına gelmektedir.
İşte bu tehlikeyi gören sorumlu kişiler haklı olarak İslâm Ortak Pazarı üzerinde düşünmeye başlamış, bunu gerçekleştirebilmek için de önemsiz sayılmayacak adımlar atmışlardır. İslâm Konferansı Teşkîlâtı ile bu teşkîlâta bağlı bulunan "ekonomik, ticarî, teknik, ilmî işbirliği komiteleri" bu adımların önemli örnekleridir. Bize göre İslâm Ortak Pazarı mümkündür, zarûrîdir, müslüman toplumların menfâatinedir. Zorlukları yenmek gerekir. Zorlukların başında, İslâm ülkelerinin gerçek mânâda (siyâsî olduğu kadar ekonomik ve askerî) bağımsızlığa kavuşmaları, kendi geleceklerini kendilerinin belirleyebilecekleri bir rüşde ulaşmaları, öz kültürlerine yabancılaşmamış kimseleri iş başına getirmeleri vardır. Bunlar yapılabildiği takdirde ve ölçüde İslâm Ortak Pazarı da hayal olmaktan çıkacak, mutluluk veren bir gerçek olarak doğacaktır.

İmam Hatip Lisesi mezunu öğrencide hangi tür eserler bulunmalıdır?
Türkiye'de kitap yayını, bir kişinin takip etmesi güç olacak ölçüde sür'atlenerek genişlemektedir. Dün verdiğimiz liste bugün (bir-iki yıl içinde) eskimekte, yenilenmeye ihtiyaç göstermektedir. Böyle bir yazıda yeterli bir liste vermek oldukça zordur. Ancak yukarıda adı geçen kitabımda "Va'z kaynaklarının tavsif ve tenkidi" başlıklı bir yazı vardır . Bu yazının sonlarına doğru bir kitap listesi de verilmiştir. Bu listeden başlangıç olarak yararlanmak mümkündür.

İmam-Hatip Lisesi öğrencilerimize tavsiyeleriniz nelerdir?
İmam-Hatip mezunlarının ilk dönemlerine mensup birisi olarak kendim, vazifelerimi hatırlamak istiyorum. Dileyen mezunlar bunları, kendileri için de bir hatırlatma olarak kabûl edebilirler:
a) İnsanlar âhirete inansın inanmasın bir gün ölecek, bu dünyadaki hayatlarını tamamlayacaklardır. İnanmayanlar için bundan sonrası ebedî bir yokluk ve hiçliktir. İman edenlere göre ise asıl hayat bundan sonra başlamaktadır. Bu hayatın mutluluk veya bedbahtlık içinde geçmesi, insanın dünya hayatında elde ettiklerine bağlıdır. İman eden, elinden geldiğince Allah'a kulluk etmeye çalışan insanlar, O'nun sonsuz lütfu ile ebedî hayatı, tarif edilemez bir mutluluk, hayal edilemez bir zevk içinde geçirecekler, bütün güzelliklerin ve kemâlâtın kaynağı olan Allah'a kavuşacaklar, O'nun en büyük Kulu ve Sevgilisi (s.a.v.) ile beraber olacaklardır. Dünyada hiçbir menfâat, makâm, zevk ve arzu bu ebedî mutluluğun zerresine denk olamaz. Bizim burada vazifemiz Allah rızâsını kazanmaktır, bunun da yolu hayatımızı İslâm'a göre yaşamaktır.
b) İslâm'a hizmet insanlığa hizmettir. Çünkü insanlara, neye nasıl inanacaklarını, Allah'a nasıl kulluk edeceklerini, birbirlerine nasıl davranacaklarını.. bazen genel prensipler, bazen detaylar ile anlatan ve en doğru bir şekilde anlatan İslâm'dır. İnsanlara bu ilâhî mesajı ulaştırmak, anlamalarını ve yaşamalarını sağlamaya çalışmak İslâm'a ve insana hizmettir ve bundan daha değerli bir hizmet düşünülemez.
c) Hizmetin başarılı olmasının şartı bilmek ve yaşamaktır. Bilmeyen yahut bildiğini yaşamayan (ilmi ile amil olmayan) kimseler başkalarına İslâmî hizmeti götüremez, başarılı olamazlar. Şu hâlde işe gerçek İslâm'ı öğrenmekle başlamak ve öğrendiğimizi yaşamak gerekecektir. Öğrendiğimizi yaşamanın içinde "başkalarına öğretmek, hayatın iniş ve yokuşlarını, acı ve tatlılarını, nimet ve külfetlerini başkaları ile birlikte yaşamak, âdil ve insânî ölçüler içinde paylaşmak" da vardır. Bir müslümana göre bütün insanlar, Allah'ın yarattığı kulları olarak ve O'na kulluklarını gerçekleştirme istidâdı taşıdıkları için değerlidir, kardeştir. Allah'a iman ve kulluk edenler ise daha yakın ve öz kardeştirler. İnsanlar, kardeşlerinin dert, problem ve sevinçleri karşısında duygusuz, tepkisiz olamazlar. Müslümanın vazifesi dertleri azaltmak, ihtiyaçları karşılamak, dünyada gerçekleşebilecek mutluluğu gerçekleştirmek ve bütün insanların Allah'a kulluk ederek ebedî hayatı kazanmalarını sağlamaya çalışmaktır. İşimiz, mesleğimiz ne olursa olsun, hangi şartlar içinde bulunursak bulunalım asıl vazifemiz bu hizmete katkıda bulunmak, kendimizi buna göre hazırlamak ve her an yenilemektir.

 



20. Müşahede dergisi, 1990.

 

******************************************

 

Yahûdî Kimliği

Kur'ân-ı Kerîm'e göre yahûdî kimliğini anlatır mısınız?
Bir türlü huzur ve güven zeminine oturtamadıkları devletlerine de soyundan geldikleri zâtın ismini koyan ve yahûdîliği din olarak benimsemiş bulunan millet, tarihin akışı içinde edindikleri, nesilden nesile aktardıkları olumsuz vasıflar ve seciyeler sebebiyle genellikle diğer insanlar ve milletler için zararlı, itici, güvenilmez, egoist ve acımasız olarak bilinmiş, böyle değerlendirilmişlerdir. Bugün dünyada, çifte standart kavramının en tipik örneğini de bu millet sergilemektedir. San'atı ve kitle iletişim araçlarını kullanarak, kendilerine, İkinci Dünya Harbi yıllarında yapılan zulümleri bıkmadan, usanmadan gündemde tutan yahûdîler, vatanlarından, temel hak ve hürriyetlerinden yoksun bıraktıkları bir toplumun (Filistin halkının) hak talebini kan ve işkence ile bastırmakta, kendilerine yapılan zulüm olurken onların başkalarına yaptıkları hak ve adâlet (!) sayılmaktadır. Endülüs'ten Kuzey Afrika ve Orta Doğuya kadar birçok bölgede tarih boyunca kendilerini acılardan, işkencelerden, katliâmlardan korumuş ve kurtarmış, din ve vicdan hürriyeti temin etmiş müslümanları bugün bu millet, baş düşmanı olarak ilân etmekte, arkasına süperleri alarak özellikle müslümanlara zulmetmektedirler. Bütün bu davranışların bir tesadüf olmadığını anlayabilmek için Kur'ân-ı Kerîm'e başvurmak ve tarihleri boyunca yahûdî kimliğini oluşturan başlıca nirengi noktalarını buradan tesbit etmek faydalı olacaktır. Kur'ân-ı Kerîm, yahûdîler için "Yahûd, Benî-İsrâîl, Ehlu'l-Kitâb, Ehlu't-Tevrât" gibi isimler kullanarak yüzlerce âyet sevketmekte, bu milletin geçmişini, geleceğini ve ahlâkını bize tanıtmaktadır. Hiç şüphe yok ki iyi bir toplum içinde kötüler, kötü bir toplum içinde de iyiler bulunabilir. Ancak bir toplum hakkında hüküm verirken aza, müstesnâlara değil, çoğa, hâkim nüfusa ve davranışa bakılacaktır: "Onların çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin kendileri için önceden hazırladığı şey ne kötüdür: (Hazırlanan) Allah'ın onlara gazap etmesi ve kendilerinin azâb içinde kalıcı olmalarından ibârettir"21 "Onları grup grup yeryüzünde dağıttık. Onlardan iyi kimseler vardır, yine onlardan bundan aşağıda olanlar vardır; belki dönerler diye onları iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik."22
Bu millette çoğunluğu teşkil eden insan tipinin temsilî resmi Kur'ân-ı Kerîm'e göre şöyledir:
1. Nankördürler, şımarıktırlar, iyiliğe kötülükle mukabele ederler: Bakara sûresinin özellikle 40-61. âyetlerinde Allah Teâlâ, İsrâîloğullarına sayısız nimetler bahşettiğini, bu cümleden olarak onları Firavun'un zulmünden kurtardığını, buzağıyı ilâh edindikleri hâlde onları bağışladığını, kendilerine yurt ve yuva verdiğini, yerden sular fışkırttığını, en güzel yiyecekler ile beslediğini... bildirmekte, bütün bunlara rağmen onların daima nankörlük ettiklerini, daha fazlasını, yahut kötü de olsa değişik şeyleri istediklerini, olmayacak şeylerin peşine düştüklerini, peygamberlerini üzdüklerini ifade buyurmaktadır.
2. Vefâsız ve sadâkatsizdirler, sözlerine güvenilemez: "(Tevrat ile amel edeceğinize dair) sizden sağlam bir söz almış, Tûr'u üzerinize kaldırmış (şahit tutmuş), size verdiğimize sağlam yapışın, onda bulunanları daima hatırlayın, umulur ki korunursunuz demiştik. Ondan sonra sözünüzden dönmüştünüz..."23
Yahûdîler döneklikleri, vefâsızlıkları sebebiyle maymuna (2/65; 7/166), eşeğe (62/5) ve köpeğe (7/176) benzetilmişlerdir.
3. Hîleci ve ikiyüzlüdürler: "Şimdi (ey müminler) onların (yahûdîlerin) size inanacaklarını mı sanıyorsunuz? Oysa ki, onlardan bir zümre Allah'ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif eder, değiştirirlerdi. İnsanlar ile karşılaştıklarında 'iman ettik' derler. Birbirleri ile yalnız kaldıkları vakit ise 'Allah'ın size açtıklarını (Tevrat'taki bilgileri), Rabbiniz katında sizin aleyhinize delil kılmaları için mi onlara anlatıyorsunuz, bunları düşünemiyor musunuz?' derler."24
"Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi (Tevrat'ta bulunan, Son Peygamber ile ilgili bilgiyi) gizleyip onu az bir baha karşılığında değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir"25
"Yahûdîlerden bir kısmı, kelimelerin yerlerini değiştirirler, dillerini eğip bükerek ve dîne saldırarak (Peygamber'e karşı belli belirsiz) 'işittik ve karşı geldik', 'dinle, dinlemez olası'... derler..."26
4. Zâlim, âsî ve hâindirler: "Verdikleri sözden dönmeleri sebebiyle onları lânetledik ve kalblerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler. Kendilerine öğretilen ahkâmın önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç onlardan daimâ bir hâinlik görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever."27
Zulüm ve isyanları için bir-iki âyet meâli yeterli değildir, zikredilenlerin tamamı buna delâlet etmektedir.28
5. Başkalarının zararına aldırmadan haksız ve ölçüsüz kazanç peşinde koşarlar, özellikle tefeci ve faizcidirler: "Yahûdîlerin zulmü sebebiyle, bir de çok kimseyi Allah yolundan çevirmeleri, menedildikleri hâlde faizi almaları ve haksız yollar ile insanların mallarını yemeleri yüzünden kendilerine (daha önce) helâl kılınmış şeyleri haram kıldık ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık."29
6. Mü'minlerin en çetin düşmanıdırlar: "İnsanların içlerinde, iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak yahûdîler ile şirk koşanları bulacaksın..."30
7. Kendilerinin üstün bir millet, Allah'ın çocukları, seçkin kulları, dünyaya hâkim olmak için gönderilmiş bir topluluk olduklarına inanır veya böyle görünürler. (Âyetler: 2/94, 3/24, 5/18, 62/6.)
8. Karakterleri, yapıp ettikleri sebebiyle kalbleri mühürlenmiştir, Allah'ın lânetine ve gadâbına uğramışlardır, maddî veya mânevî bakımdan daima zillet içinde olacaklardır: (Âyetler: 2/88, 3/112.)
9. Kibir ve gururlarına rağmen müminler hakkıyle karşı durur, savaşırlarsa yenilirler: (Âyetler: 3/111.)
10. Devamlı devlet ve hâkimiyet sahibi olabilmeleri, kötü huy ve davranışlarından vazgeçmelerine bağlanmıştır; vazgeçmedikleri müddetçe tekrar tekrar burunları yere sürtülecektir: "Biz kitapta İsrâiloğullarına 'Sizler yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız' diye bildirdik. / Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar evlerin arasında dolaşarak sizi aradılar. Bu yerine getirilmiş bir söz (vaat) idi. / Sonra onlara karşı size tekrar galibiyet ve zafer verdik, servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık, sayınızı daha da çoğalttık. / Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz. Artık diğer cezâlandırma zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine Mescid-i Aksâ'ya girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip etsinler (diye, başınıza yine düşmanlarınızı musallat kıldık.) / Belki Rabbiniz size merhamet eder; fakat siz yine fesatçılığa dönerseniz biz de (cezâlandırmaya) döneriz. Biz cehennemi, kâfirler için bir hapishane yaptık..."31

 



21. Mâide: 5/80.
22. A'râf: 7/168.
23. Bakara: 2/63, 64.
24. Bakara: 2/75, 76.
25. Bakara: 2/174.
26. Nisâ: 4/46.
27. Mâide: 5/13.
28. Özellikle bkz. 4/155 vd.
29. Nisâ: 4/160, 161.
30. Mâide: 5/82.
31. İsrâ: 17/ 4-8.

 

******************************************************

 

Ehl-i Kitâb

Ehl-i Kitâb kavramını ve ilgili hükümleri açıklar mısınız?
Ehl-i kitâb Farsça terkîbinin, yahut ehlu'l-kitâb Arapça terkîbinin lûgat mânâsı "kitap ehli, kitaplı, kitaba bağlı olanlar" demektir. Dînî bir terim olarak ehl-i kitabın mânâsı konusunda İslâm müctehidleri farklı görüşlere sahiptirler. Hanefîlere göre, sonradan bozulmuş, değiştirilmiş bile olsa aslı itibarıyla ilâhî olan, vahye dayanan bir kitaba iman eden kimseler ehl-i kitaptır. Buna göre yahûdîler ve hıristiyanlar ehl-i kitap oldukları gibi, Hz. İbrâhîm'e, Hz. Dâvûd'a gönderilen kitaplara iman edenler de ehl-i kitap içinde yer almaktadırlar. Diğer müctehidlerin çoğuna göre ehl-i kitaptan maksat, yalnızca yahûdîler ile hıristiyanlardır.32
İnsanların bir kesimine kitap ehli, kitaplı denmesinin en belirgin sebebi "Kitâb"a verilen önemdir. Burada kitaptan kastedilen, Allah Teâlâ'nın, peygamberleri vasıtasıyle kullarına gönderdiği bilgiler ve sözler bütünüdür. Kitâbın önemi, aklın yetişemediği konularda insanlara doğru bilgi veren, hak yolu gösteren tek kaynak olmasından gelmektedir. Tarih boyu geçirilen tecrübeler göstermiştir ki, yalnızca akıl ve vehim kaynağına dayalı bulunan dinler, hak dinden en uzak, dolayısıyla "Allah, âhiret, ibâdet, helâl-haram..." konularında en fazla yanlış ve sapıklığı ihtivâ eden dinler olmuştur. İlâhî vahiy mahsûlü olan bir kitaba dayanan dinler ise, zaman içinde kitapların aslı kaybolduğu, bunlara insanlar tarafından ilâveler yapıldığı veya bazı kısımları çıkarıldığı için değişmiş bile olsa, hak dîne en yakın dinler olmuştur. Ayrıca bu dinlerin tâbîleri de gerçek dîne iman konusunda daha yatkın olagelmişlerdir. Bu son hüküm tartışmaya müsait ise de, kitaplı dinlerin, diğerlerine nisbetle hak dîne daha yakın bulundukları, arada önemli ölçüde ortak noktaların bulunduğu şüphesizdir.
2. Ehl-i kitabı, diğer kâfirlerden (müşriklerden, münafıklardan, Allahsızlardan...) ayıran özelliklerin bir kısmına, birinci maddede temas edilmiş oldu. Biraz açmak gerekirse: Münâfık, müslüman olmadığı hâlde öyle görünen, ikiyüzlü, içi kâfir dışı müslüman kişi demektir. Böyleleri gerçekte ehl-i kitaptan iseler "ehl-i kitabın münafıkları" olurlar. Başka dinlerden veya dinsiz iseler "bunların münafıkları" olurlar. Gerçek müşrik, Allah'ın birliğine, eşsiz ve benzersiz oluşuna iman etmeyen, tam aksine Allah'ın birden fazla olduğuna iman eden kimsedir. Müşrikler genellikle kâinattaki tasarrufları, inandıkları birden fazla tanrı arasında paylaştırır, ibâdetlerini de buna göre yaparlar. Kitaplıların şirke düşmeleri ise, Allah'ın sıfatları, fiilleri ve yarattıkları konusunda hatâ etmelerinden, yanlış yorumlar yapmalarından, tevhîdi parçalamalarından kaynaklanmaktadır. Meselâ hıristiyanlar, Hz. Îsâ'ya ve Rûhu'l-kuds'e ulûhiyetten nasip vermiş, "baba-oğul-rûhu'l-kuds" üçlüsünü tanrı bilmiş, ama bunun da bir olduğunu iddiâ etmişlerdir. Bu da bir nevi şirktir; ancak yukarıdakine kaba, açık ve kaynağından şirk; buna ise ince, gizli ve kaynaktan sapılarak düşülmüş şirk diyebiliriz.
3. Kur'ân-ı Kerîm, nüzûlü sırasında mevcut ehl-i kitabın özelliklerinden, inanç, âdet ve ibâdetlerinden bahsetmektedir. Bunlar arasında onların tevhidden saptıkları, kitaplarını değiştirdikleri, helâl-haram çizgisine riâyet etmedikleri... zikredilmektedir. Bu vasıfta olan kimselere Kur'ân-ı Kerîm ehl-i kitap dediğine göre, aynı çizgiyi devam ettiren yahûdî ve hıristiyanlara bugün de ehl-i kitap demek, onları ehl-i kitap olarak kabûl etmek gerekecektir.
4. Ehl-i kitabın cennete girebilmesi için Allah'ın birliğine (tevhîde) ve Son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ya iman etmesi gerekir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de:
"Allah, üçten birisidir diyenler şüphesiz kâfir olmuşlardır..."33;
"Allah, Meryem oğlu Mesîh'tir diyenler şüphesiz kâfir olmuşlardır"34;
"Yahûdîler, Uzeyr Allah'ın oğludur dediler; hıristiyanlar da Mesîh Allah'ın oğludur dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. (Sözlerini), önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da sapıyorlar!"35;
"Ehl-i kitap ve müşriklerden kâfir olanlar ebedî olarak ateştedirler. İnsanların en kötüleri de işte bunlardır."36;
"De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim. Ondan başka tanrı yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah'a ve ümmî peygamber olan Rasûlüne -ki o, Allah'a ve O'nun sözlerine inanır- iman edin ve ona uyun ki, doğru yolu bulasınız."37 buyurulmaktadır.
Bu âyetlerden çıkan sonuçları, hiçbir yorum katmadan şöylece sıralamak mümkündür:
a) Ehl-i kitap olan yahûdî ve hıristiyanlar, tevhidden saptıkları için kâfir olmuşlardır.
b) Ehl-i kitaptan küfre düşenler, kâfir olanlar, orada devamlı kalıcı olmak üzere ateşe (cehenneme) gireceklerdir.
c) Son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.), bütün insanlara peygamber ve Allah elçisi olarak gönderilmiştir. Doğru yolu bulmak, hidâyete erebilmek için O'na (s.a.v.) ve getirdiklerine iman etmek, O'na (s.a.v.) uymak şarttır, gereklidir.
d) Son olarak meâlini verdiğimiz âyetten bir önceki âyette38, Son Peygamber Muhammed Mustafâ (s.a.v.)'nın geleceğinin Tevrat ve İncil'de yazılı bulunduğu, O'na (s.a.v.) iman eden, yoluna düşen, O'nu destekleyen ehl-i kitabın kurtuluşa erecekleri zikredilmiştir. 159. âyette geçen "hakkı ve doğruyu bulan ve onun sayesinde adil davranan" Mûsâ kavminden bir cemâati, Hz. Mûsâ zamanında, yahut Hz. Peygamber'den (s.a.v.) önce yaşamış bir cemâat olarak kabûl etmek zarûreti vardır. Hem yukarıda meâlini verdiğimiz âyetler, hem de 160. âyet bunu gerekli kılmaktadır.
Âyetlerden çıkan sonuç bu olduğuna göre, tevhidden sapan, Son Peygamber'e (s.a.v.) iman etmeyen ve O'na (s.a.v.) uymayan kimseleri (bu meyanda ehl-i kitabı) cehenneme sokan; dar kafalı, dar gönüllü müslümanlar değil, bizzat kâfirlerdir, onların kendi inanç ve amelleridir. Allah'ın cenneti, bütün yarattıklarını alacak kadar geniştir, oraya biri geldi diye diğerinin yerinin daralması söz konusu değildir. Ehl-i kitap ve diğer kâfirlerin -gerekli şartları yerine getirmemeleri hâlinde- cehenneme gireceklerini bildiren İslâm âlimleri, yalnızca Allah'ın Kitâbını ve Rasûlü'nün (s.a.v.) talîmatını tebliğ etmişlerdir. Amaçları ise bütün insanların, kendilerinin dahil bulundukları saâdet iklimine girmeleri, ebedî mutluluklarına ortak olmalarıdır. Yani bu gayret, gönül darlığından değil, gönül genişliğinden, bütün insanları kaplayan engin merhametten kaynaklanmaktadır.
Ehl-i kitap içinde, Tevhîde ve Son Rasûle (s.a.v.) iman eden, Kur'ân-ı Kerîm'i doğrulayan, bununla beraber ibâdetini (amel-i salihi) kendi dîninin bozulmamış esaslarına göre yapan bir kimse bulunursa, bunun cennete -doğrudan veya bir müddet cezâ gördükten sonra- girip girmeyeceği tartışılabilir; ancak böyle bir kimse gerçekte var olmaktan ziyade bazı kişilerin hayalinde var olsa gerektir.
5. Hz. Peygamber (s.a.v.) Medîne'ye hicret ettiklerinde burada yahûdîler, Yemen vb. uzak çevrede de hıristiyanlar vardı. İlk İslâm devleti olan Medîne devleti anayasasında yahûdîlere de yer verilmiş, onlar teb'anın bir parçası olarak kabûl edilmiş, devletin himayesi altına alınmış ve kendilerine adlî muhtariyet ve din hürriyeti bahşedilmiştir. Husûsi hukuk ve sosyal ilişkiler sahasında da Rasûlullah'ın (s.a.v.) ve ashâbının sonrası için örnek teşkil eden davranış ve tasarrufları vardır. Ehl-i kitap ile evlenilmiş (kızları ve kadınları ile müslümanlar evlenmiş), iş ortaklığı kurulmuş, kendilerinden kredi alınmış, komşuluk haklarına riâyet edilmiştir.
Bu vesile ile Hz. Peygamber'in (s.a.v.), Necrân hıristiyanlarının şahsında bütün kitaplı gayr-i müslimlere hitaben yazdırdığı andlaşma metnini vermekte fayda görüyorum. Bu metin, gayr-i müslimlere verilen düşünce ve vicdan hürriyetinin muhtevâ ve sınırlarına ışık tutmaktadır:
".... Hiçbir din adamının görevi, râhibin ruhbanlığı değiştirilmeyecek, kimse seyahatten menedilmeyecek, mâbetleri yıkılmayacak, binaları İslâm mescidlerine veya müslümanların binâlarına katılmayacaktır. Kim bunları yaparsa Allah'ın ahdini bozmuş, Rasûlüne (s.a.v.) karşı durmuş ve Allah'ın verdiği emandan yüz çevirmiş olacaktır... Papazlardan, din adamlarından, kendilerini ibâdete vermiş kişilerden, keşişlerden, tenha yerlerde ve dağ başlarında ibâdetle meşgul olanlardan cizye ve harâç (vergi) alınmayacaktır... hıristiyan dînini benimsemiş bulunan hiçbir kimse müslüman olması için zorlanmayacaktır; '..... ehl-i kitâb ile ancak güzellik yoluyla mücadele ediniz.' Onlar nerede olurlarsa olsunlar kendilerine merhamet kanatları gerilecek, kimsenin onları incitmesine izin verilmeyecektir.... Bir hıristiyan kadın kendi isteği ile bir müslüman erkeğin yanında bulunursa (onunla evlenirse) müslüman koca onun hıristiyanlığına râzı olacak, kendi büyüklerine uyma ve dîni görevlerini yerine getirme konusundaki arzularına uyacak ve onu bunlardan menetmeyecektir. Kim buna uymaz ve kadını dîni konusunda sıkıştırır, baskı altında tutarsa Allah'ın ahdine, Rasûlünün (s.a.v.) andlaşmasına karşı çıkmış olur ve o kişi Allah nezdinde 'yalancılardan' biridir.
"Eğer onlar (hıristiyanlar) kilise ve manastırlarını tamir, yahut başka bir din ve dünya işinde müslümanların yardımına muhtaç olurlarsa müslümanlar onlara yardımda bulunacak ve bu onları borç altına sokmayacaktır; yardım, dînî bir ihtiyaçlarından dolayı onları destekleme, Allah Rasûlü'nün (s.a.v.) ahdine vefâ, onlara bağış ve Allah'ın bir lûtfu olarak yapılacaktır..."39
Bu andlaşma Rasûlullah'ın (s.a.v.) halîfeleri tarafından teyid edilmiş; yalnızca İslâm ülkesinin istiklal ve bütünlüğünü, İslâm toplumunun izzet ve düzenini koruyacak bazı ekler getirilmiştir.40
6. Müşrik, dinsiz, materyalist gibi diğer kâfirlere nisbetle ehl-i kitaba bazı ayrıcalıklar tanındığı görülmektedir. Bir önceki maddede verilen vesika bu ayrıcalıklara ışık tutar mâhiyettedir. Bunlara ek olarak, diğer kâfirlerin yiyecekleri müslümanlara helâl olmadığı hâlde, ehl-i kitâbın yiyecekleri -domuz, şarap gibi özellikle müslümanlara haram kılınanlar dışında kalanlar- helâl kılınmış, müslümanların bunlardan yiyebilecekleri bildirilmiştir.41
7. Müslümanın her davranış ve ilişkisinin ya dünyaya, yahut da âhirete bir faydası olmalıdır. Ehl-i kitap ile ilişkilerde dikkat edilecek nokta da budur: Ya âhirete faydası olmak, yahut da bu faydayı zedelememek şartıyle dünya hayatına bir fayda getirmek. Dünya hayatına fayda onlar ile ticarî ve iktisâdî ilişkilere girmek, gerekli bilim ve teknolojiyi transfer etmek suretiyle gerçekleşir. Uhrevî fayda ise, kâfirler ile kurulan sosyal ilişkilerde onlara örnek olmayı, İslâm'ı yaşayarak göstermeyi ve tebliğ etmeyi hedeflemek sûretiyle elde edilir. Bu yoldan bir kâfirin İslâm ile müşerref olmasını sağlamak, dünyanın servetine denk bir kazanç sağlamak ve ibâdet yapmak demektir. Müslümanın kâfirden alacağı hiçbir inanç, ahlâk, adâb, âdet, nizam... yoktur. Bu konularda bir bozulma ve gerileme varsa, bunların telâfisi yeniden İslâm'a dönmek, İslâm ile aramızdaki mesafeyi kapatmak suretiyle olacaktır. Eğer ehl-i kitap ile ilişkiler âhirete ait faydayı; yani kulluğu, ibâdet ve ubûdiyeti zedeliyor, bu sâhaya zarar veriyor ise -zarûrî olanlar dışında- hiçbir ilişkiye girilmez. İlişkilerin asıl gâyesi tebliğdir, İslâm'ı anlatmak ve tanıtmaktır. Bu sayede ehl-i kitap, kitaplarının aslına dönecek, bunu Kur'ân-ı Kerîm'de bozulmamış olarak bulacak, semâvî dinlerin genel adı olan İslâm ile müşerref olacaktır.

 



32. Fetâvâyı Hindiyye, c. I, s. 281.
33. Mâide: 5/73.
34. Mâide: 5/72.
35. Tevbe: 9/30.
36. Beyyine: 98/6.
37. A'râf: 7/158.
38. A'râf: 7/157.
39. M. Hamidullah, el-Vesâık, s. 124-126.
40. M. Hamidullah, age., s. 128, 133vd.
41. Mâide: 5/5.

 

************************************************

 

Körfez Bunalımı

Körfez bunalımını İslâmî açıdan değerlendirir misiniz?
1. Kitâb ve Sünnet'te yer alan sayısız âyet ve hadîs incelendiğinde dînin şu değerleri korumayı hedef aldığı anlaşılmaktadır: Hayat, akıl, din, mal, nesil, namus ve şeref. Kuveyt'in işgalinden bugüne Körfez'de müslümanlar ölüyor, namus ve şereflerine tecavüz ediliyor, malları zâyî oluyor ve bütün bunlara bağlı olarak dînî hayatları tehlikeye düşüyor. Bu değerlerden birine dahi vaki tecavüz müslümanları harekete geçirmeye, engellemek için ellerinden geleni yapmalarına yetmelidir.
2. Körfez bunalımının sebeplerini kök (asıl) ve dal (fer') olmak üzere iki grupta görmek gerekir. Asıl sebep müslümanım diyenlerin İslâm'ı yaşamamalarıdır. Eğer yaşasalardı, Kitâb ve Sünnet ile, İslâm'ın hayat ve saâdet veren talîmatı ile amel etselerdi
a) Bilim ve teknolojide dünyanın en güçlü topluluğu olurlardı,
b) Allah Teâlâ'nın yerin altında ve üstünde kendilerine bahşettiği sayısız -ve çoğu milletin, toplumun mahrum bulunduğu- nimetlerden hakkiyle ve yoluyla istifâde ederek dünyanın ekonomik yönden en güçlüsü olurlardı.
c) Tarihî sebeplerle ayrı milletler hâlinde bölünmüş olsalar bile aralarında, NATO, AT, COMECON vb.den daha sağlam bir birlik kurar, âdetâ tek bir millet ve ümmet gibi olur, tanışır, dayanışma içinde olur, kendi aralarında ve dışa karşı güvenlik içinde yaşarlardı.
d) Dinlerini ve öz kültürlerini korur, millî ve mânevî değerlerini nesilden nesile taşır, "İnsanlar için ortaya konmuş en iyi ümmetsiniz; iyiyi emreder, kötüyü yasaklarsınız ve Allah'a iman edersiniz"42 ilâhî vasfına uygun bir şekilde insanlığa örnek ve rehber, gerektiğinde dünyada "iman, düzen ve adâletin" bekçisi olurlardı. Evet İslâm, amel edenlere bu güzellikleri vâdediyor, aksi hâlde bedbahtlık ve ziyân içinde olacaklarını bildiriyordu. Olması gereken ile olan arasında yapılacak sathî bir karşılaştırma bile "müslümanım diyenlerin böyle davranmadıklarını" açıkça ortaya koymaktadır.
İkinci derecede (fer'î) sebepler, içerde (ciğerde, kalbde vb.) bulunan hastalığın dışa vuran tezahürleri gibidir ve her zaman biri olmasa diğeri bulunur; biri diğerinin petrolüne, parasına, madenine, toprağına, saltanatına göz diker, hepsi İslâm karşısında tek ümmet gibi olan ehl-i küfrün oyununa gelir, işgal eder, saldırır, yalnız bırakır, aleyhine oy verir, bozgunculuk yaparlar...
3. Çözüm kitâbımızda mevcuttur: "Mü'minlerden iki grup savaşa tutuşursa aralarını bulup barıştırın, bir grup diğerine karşı haksız tecavüzde ısrar ederse, haktan sapana karşı, Allah emrine dönünceye kadar savaşın, Allah'ın emrine dönerse, grupları âdâleti gerçekleştirerek barıştırın; hakkı sahibine verin, şüphesiz Allah hakkı yerine getirenleri sever. Müminler ancak kardeştirler, kardeşleriniz olan iki grubun arasını düzeltin, Allah sınırını çiğnemekten sakının, umulur ki rahmete mazhar olursunuz."43
Bu âyetlerin açık ifadesine göre Kuveyt ile Irak arasındaki ihtilâf büyümeden müdâhale edilecek, -şayet bulunsaydı, elbette bulunması gerekirdi- "İslâm Adâlet Dîvânı" tarafından anlaşmazlığa bakılacak, âdil çözüm taraflara tebliğ edilecekti, hakkı kabûl etmeyene karşı birlikte harekete geçilecek ve hakkı kabûl etmesi sağlanacaktı. Bu safhada kimseden ses çıkmadı. Irak Kuveyt'i işgal etti. Bazıları fısıltı hâlinde "Kuveyt bunu hak etmişti, bu bir zengin-yoksul çatışmasıdır, hak arayışıdır...." dediler (sanki işgalci hak arıyor, yoksullar adına hareket ediyormuş gibi), bazıları veya çoğunluk da "Irak derhal Kuveyt'ten çekilmelidir" dediler. Irak çekilmeyeceğim dedi, Filistin meselesini istismara kalkıştı, sanki Filistin yeni işgal edilmiş gibi; sekiz yıl İran'a karşı değil de İsrail'e ve Amerika'ya karşı savaşmış gibi... "Onlar Filistin'den çekilsin ben de buradan çekileyim" dedi. Kafaları karıştırdı, zaten karışık ve paramparça olan İslâm ülkeleri bir araya gelip vazifelerini yapmadılar, yapamadılar. Denize düşen yılana sarılır, Kuveyt ve Suudî Arabistan yöneticileri de böyle yaptılar, sarılacak başka dalları bulunmadığı, daha önceden hazırlanmış bir bütün ümmet ağacı ve onun dalları olmadığı için "yılana" sarıldılar. Şimdi suçluluk duygusu içinde herkes bir suçlu arıyor ve bu -bir bakıma- zavallılara yükleniyorlar. Suçlu arıyorsak hepimiz, aynanın karşısına geçip kendimizi görmeliyiz. Çözüm arıyorsak sözde değil, fiilde müslüman olmalıyız, bizi nasihatler yola getirmedi ise musibetler yola getirsin!


Not: Bu yazı yazıldıktan bir müddet sonra Amerika, Japonya ve Avrupa devletleri Irak'a karşı ortak bir askerî hareket düzenlediler, Kuveyt'i kurtarmakla yetinmeyip Irak'ı imhâ ettiler, insanları öldürdü, ocakları söndürdüler, sonra Kuveyt ve Suudî Arabistan'ın petrol gelirlerine el, Irak'a ambargo koydular, İsrail için Ortadoğuyu kılçıksız balık hâline getirdiler; müslümanların -Irak'ın ve diğerlerinin- eline ise zarardan başka bir şey geçmedi:
"Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık
Zîra ki ziyân ortada bilmem ne kazandık!"

 



42. Âl-i İmrân: 3/110.
43. Hucurât: 49/9-10.

 

Vahdet ve Tefrika

İslâmî vahdetin tanımını yapar mısınız?
"İslâmî vahdet" tamlamasının lûgat mânâsı "İslâm'a dayalı birlik"tir. Bu kavramı nazarî olarak şöyle tanımlamak mümkündür: Din olarak İslâm'ı seçme ve müslüman olma ortak vasfının birleştirdiği büyük kitle ve birlik. Bu kitlenin dînî ve tarihî kaynaklarımızdaki adı "İslâm ümmeti"dir. En geniş ve müsâmahalı yorumlara göre İslâm dairesi içinde kalan fert ve topluluklar İslâm ümmetini oluştururlar. Bu mânâda ümmet, yalnızca bir teori değil, aynı zamanda bir vâkıadır; tarihte ve günümüzde böyle bir İslâm ümmeti (İslâm birliği) mevcuttur. Dîni yorumlama, uygulama ve hedeflerini gerçekleştirme konularına gelindiğinde İslâm'a (yalnızca müslüman olmaya) bağlı vahdetin ortadan kalktığını, bunun yerini "belli bir yorum, uygulama ve siyaset / taktik husûsunda birleşen gruplara ait birliğin (birliklerin)" aldığını görüyoruz. İşâret etmek gerekir ki bu gruplaşmalar her zaman ümmet birliğini ortadan kaldırmaz; başka bir deyişle ümmet birliği içinde -bu birliği bozmayan- gruplaşmalar da olabilir. Meselâ fıkıh ve inanç konusundaki Sünnî mezhebleri ele alalım: Bunların varlığı, asırlar boyu ümmetin birlik ve bütünlüğünü bozmamış, bu mezheblere bağlı olanlar, daha toplayıcı bir kavram ve vasıf içinde (Ehl-i Sünnet olarak) bir vahdet teşkil etmişlerdir. Tarikatler bu oluşumun bir başka örneğidir; Sünnî tarikatlere bağlı oluş, bu mânâda bir gruplaşma, ümmet birliğini bozan bir tefrika oluşturmamıştır. Bunlara karşı geçmişte siyâsî yorum ve eylemlere dayalı gruplaşmalar ile zamanımızda İslâmlaşma yolu ve taktiği konusundaki ihtilâflar, grupları birbirine düşüren, ümmet birliğini bozan, dostu düşmanı birbirine karıştıran gelişmeler olmuştur.

İslâmî Vahdet, değişik anlayışlara, meşreplere, mezheplere ve yöntemlere sahip müslümanların hep birlikte bir çatı, bir hizip altında birleşmesi midir? Böylesi bir İslâmî Vahdet sizce mümkün müdür? Evet diyorsanız, günümüzde niçin bu böyle olmamaktadır da, müslümanlar arasındaki ihtilâflar çatışmalara/düşmanlıklara dönüşebilmektedir? Hayır diyorsanız, İslâmî Vahdet'in hangi anlayış temelinde sağlanabileceğine inanıyorsunuz?
İslâm tarihi boyunca herkesin aynı düşünceyi, yaklaşımı, temâyülü benimsemesi mânâsında bir İslâm birliği nâdiren -belki Rasûlullah (s.a.v) zamanında- gerçekleşmiştir. Genel olarak gerçekleşen hâl, yaşanan vâkıa ihtilaftır. Allah Teâlâ insanların farklı düşünme, inanma ve yapmalarını istemediği hususları peygamberleri vasıtasıyla açıklamış; açıklanan konular dışında farklı düşünce, inanç ve uygulamaya izin vermiştir. Şâfiî gibi bazı müctehidler, Şâri tarafından açıklanmış konularda meydana gelen ihtilâflara "tefrika", serbest sâhada meydana gelenlere ise ihtilâf ismini vermişlerdir. Bunlardan birincisi ilâhî irâdeye aykırıdır, yasaktır, hoş karşılanmamıştır. İkincisi ise serbesttir, rahmettir, ümmete düşünce ve eylemde genişlikler, imkânlar, zenginlikler bahşeder. Farklı düşünmek, inanmak ve yapmanın caiz olduğu (ictihada izin verilmiş bulunan) sâhada ortaya çıkan ihtilafın, ümmete rahmet olacak yerde zahmet (tefrika, çatışma, düşmanlık...) olmasının sebebi hıyânet, cehâlet, menfâat ve taassup sebeplerinden biri, yahut birkaçıdır. Bu zahmeti ortadan kaldırmak ve ümmetin, olabildiğince vahdetini sağlamak için bir esasa, bir de heyete ihtiyaç vardır. Esastan maksat, bir kişi veya grubun ümmet birliğine dâhil olup olmadığını belirleyen temel düşünce, inanç ve uygulama bütünüdür. Heyetten maksat ise kaynakları ve tarih boyu süregelen uygulamaları yeniden yorumlayarak bu esası belirleyecek selâhiyetli ve güvenilir ulemâdır. Heyet bu esası belirledikten sonra müslümanlar, artık kendi husûsi ictihad, inanç ve meyillerini değil, bu esası hakem kılacak, insanları buna göre değerlendirecek, kendinden veya yabancı bilecektir. Böyle bir belirleme ve anlayışın gerçekleşmesi şüphesiz zaman alacaktır. O zamana erişinceye kadar tefrikanın ümmeti yiyip bitirmemesi için geçici bir uzlaşma zemini bulunabilir. Meselâ fıkıh kitaplarının sapık mezheblere ve devlete isyân edenlere ayırdığı bölümde (bağy, buğât, havâric...) verilen bir formül bu konuda işe yarar gözükmektedir: "Şâri tarafından beyân edilen İslâmî hükümlere aykırı (başka bir deyişle Ehl-i Sünnetin inanç ve uygulamalarına aykırı) düşen inanç ve davranışlar, gerçeklerin inkârına değil de farklı yorumuna (tevile) dayanıyorsa, bunları benimseyen gruplar eyleme ve saldırıya geçmedikçe kendilerine dokunulmaz; yani ümmet birliğini bozan eyleme izin verilmez, fakat bütün genişliği ile düşünme ve yorumlama hürriyeti tanınır." Ümmet içinde oluşmuş gruplar birbirlerine böyle bakar ve bu anlayış içinde yaklaşırlarsa:
a) Gruplar arasında çatışma durur.
b) Düşmanlığın yerini yumuşama alır.
c) Aynı düşünce, yorum ve temayülün hâsıl olduğu noktalarda dayanışma, yardımlaşma, birlikte hareket imkânları hâsıl olur.
d) Barışı bozan, haksız eylem ve tecavüze kalkışanlara karşı ümmetin cumhûru (diğer grupların teşkil ettikleri bütün) birlikte harekete geçerek onları hakka ve adâlete dâvet eder, cebir kullanarak bu çizgiye getirirler.
İslâmi Vahdet, illa da herkesin aynı çatı altında bir araya gelmesi olayı mıdır, yoksa benzer düşüncede/yaklaşımda olanların öncelikle kendi aralarında gerçekleştirmeleri gereken bir olgu mudur? Bu cümleden olarak, kendi aralarında birliktelikler oluşturan müslümanların, dışlarındaki müslüman kişi ve gruplara da kardeşlik hukûku çerçevesinde yaklaşmaları mıdır?
İslâmî vahdet herkesin aynı çatı (inanç, düşünce, yorum, yaklaşım) altında birleşmesi değildir. Böyle olsaydı İslâm'da ictihada, yorum ve bunlara dayalı ihtilâfa izin verilmezdi, mezheb, meşreb ve tarikatler olmazdı. İslâmî vahdet -teşbihte hatâ olmazsa- bütün bu farklı malzemenin bir ümmet binasını kuracak kâbiliyette, vasıfta, özellikte olması, birbirini tamamlayarak bir ümmet bahçesini teşkil etmeleridir. Bu binâda ve bahçede dışlanacak malzeme, bütünlüğü bozan, yapıyı zayıflatan, bahçeyi harâb edecek olan yabancı malzemeler ile zararlı bitkilerdir (Münâfıklar, düşmanlar, hâinler, hakka boyun eğmeyenler, haksız eyleme kalkışanlardır..) Bu teşbîhi biraz açmak gerekirse önce aynı düşünce ve yaklaşımda olanlar kendi aralarında birlikler oluştururlar; sonra bu birlikler "bizden olanı olmayandan, dostu düşmandan" ayıran daha geniş ölçüler kullanarak aralarında yaklaşma, dayanışma ve bütünleşmeye giderler.

Siz hangi anlayış ve zihniyet erbabıyla birleşilemeyeceğine inanıyorsunuz? Veya hangi anlayışta ve yaklaşımda olan kişi ve gruplarla birleşilebileceğine inanıyorsunuz? Yani çok açık ve somut konuşacak olursak, vahdet anlayışınız, kimleri (zihniyet planında elbet) dışta, kimleri içte bırakıyor?
Eskilerin bence güzel olan bir kâideleri vardır: "Lüzûm-i küfür değil de, iltizâm-ı küfür küfrü gerektirir." Bu kâideye göre bir kimsenin İslâm dairesinden dışarı çıkması, müslümanlara göre yabancı sayılabilmesi için küfrü (müslümanlığa sığmayan bir düşünce ve inancı) bilerek ve gönülden benimsemiş olması gerekir. Kişi, küfrü gönülden ve bilerek benimsemediği müddetçe, onun bir yorum veya davranışı, bir başkasına göre dinden çıkmasını gerektiriyor diye o kâfir sayılamaz; yani gerçekte kâfir olmaz. Tevîlin (yorumun) usûlüne uygun olarak yapılmamış olmasından önemli hatâlar doğabilir; böyle yorumlar kişi ve grupları, Allah ve Rasûlü'nün (s.a.v.) murâdı olan İslâm yolundan uzaklaştırabilir, ancak tevil bulundukça küfre hükmetmek, tevil sahiplerini İslâm ümmetinden dışlamak oldukça düşünülmesi gereken, sorumluluk getiren bir hüküm olur. Bence tevil, kişinin şahsî düşünce, keşif, ilhâm ve temâyülünü vahyin üstüne çıkarıyor, vahyi geri plâna itiyor, açıkça veya doğurduğu sonuç itibârıyla akla ve ilhâma dayanan bir din getiriyorsa bu tevil sahipleri ile birleşilemez. İslâm adına ortak bir hizmet gerçekleştirilemez. İhtilâf vahye öncelik vermemekten değil de, onun sübutu (bize sağlam olarak intikâli; ki, bu ancak hadîsler için söz konusudur), yahut usûlünce yorumdan kaynaklanıyorsa bu ihtilâf grupları ile işbirliği mümkündür ve gereklidir.

Müslüman gruplar kendi aralarında nasıl bir diyalog ve dayanışma örneği sergileyebilir? Yani varolan ihtilâfları nasıl müsbete dönüştürebilirler? İhtilâfları düşmanlığa dönüştüren menfî tutum sizce hangi önlemlerle engellenebilir? Kısacası, müslüman kişi ve grupların birbirleriyle nasıl bir ilişki biçimi içinde olmaları gerektiğine inanıyorsunuz?
Bu soruya, yukarıdaki cevaplarda kısmen temas etmiş ve cevaplar vermiş olduk. Asıl çare ile geçiş dönemi uygulaması hakkındaki düşüncelerimizi de açıkladık. Burada şunları eklemek uygun olabilir:
a) Bir hadîs-i şerîfe göre bu ümmet içinde kıyâmete kadar hakkı ayakta tutacak, onun hâkim olmasını sağlayacak bir tâife (grup) daima var olacaktır. Hakka taraftar olmak, hakkı desteklemek ve onu hâkim kılmak herkesin, her grubun iddiasıdır. Ancak bu iddiâların isâbetli olanını olmayanından ayıran "hak ölçüsüdür"; yani hakkın, haklının hangi ölçü ile tesbit edildiğidir. Eğer bu ölçü Kitâb, Sünnet ve bunların ilme dayalı yorumu ise isâbet ihtimâli çok yüksektir ve tutulacak yegâne yol da budur. Hak ölçüsü şahıslar, menfâatler, şartlanmalar, taklitler... ise isâbet ihtimâli çok zayıftır. İlim yerine zanna, hakka itâat yerine nefsânî arzulara uyanlara hakkın temsilcisi ve teyidçisi denilemez. Şimdi ümmet içinde Kitâb ve Sünnet'in ışığında aklı ve ilmi kullanarak çözümler üreten, bütün gruplara bu ölçüler içinde âdil bakan ve yaklaşan bir gruba ihtiyaç vardır. Bu grup ihtilâfların azalmasında önemli rol oynayacaktır.
b) Müslümanlar tarafsız ulemâ heyetinin irşâtlarıyla bir yandan ortak düşünce, inanç ve yaklaşımlarının sayısını artırırken, diğer yandan -hiç vakit geçirmeksizin- aynı düşünce ve yaklaşımı benimsedikleri sâhalarda işbirliğine, dayanışmaya girişmelidirler. Aynı anlayış içinde, aynı maksadı gerçekleştirmeye yönelik işbirliği kadar insanları birbirine yaklaştıran davranış biçimi az bulunur.
c) Sahâbeden birisi bir savaşta, kelime-i tevhidi ifade ettiği hâlde bir düşmanı öldürmüştü. Savaştan dönünce durumu Hz. Peygamber'e (s.a.v) şikâyet ettiler. Efendimiz (s.a.v.) o kişiyi çağırarak niçin öldürdüğünü sordu. "Samîmi değildi, canını kurtarmak için son anda söyledi" cevabını alınca "Sen onun kalbini yarıp gönlünden geçenleri okudun mu, samimi olmadığını nereden biliyordun? Allah'ım, ben bunun yaptığından berîyim, beni bundan sorumlu tutma!" buyurdu. Müslümanlar birbirlerini değerlendirirken objektif, elle tutulur, gözle görülür kıstaslara dayanmalı; zan, tahmin, vehim, iftirâ, dedikodudan uzak durmalı, bunlara kapılmamalıdırlar. Elde kesin deliller bulunmadan bir kimsenin canına, malına, namusuna dokunmaya hiçbir kimsenin hakkı yoktur. Elde kesin delil bulununca da icrânın makamları vardır. Hem hâkimi, hem infazcısı (önce küfrüne veya fıskına hükmedip sonra öldüreni veya döğeni) taraflar olan düzene ancak "anarşi ve zulüm" düzeni denebilir. Müslümanların birbirlerine karşı hüküm ve davranışlarında bu ölçüleri elden kaçırmamaları gerekir.
d) Kur'ân-ı Kerîm Allah yoluna çağırmada kullanılacak ölçüleri "hikmet, güzel öğüt ve en uygun metod ile mücadele" şeklinde sıralamıştır. Herkes dâvetçi olamaz; dâvetçinin en azından hikmeti, güzel öğüdün muhtevâ ve usûlünü, mücadelenin en uygun yolunu bilecek kadar ilim ve marifet sahibi olması gerekir. Marûfu emir, münkeri nehiy konusunda önce elin, sonra dilin, sonra gönülden itirâzın emrolunması, yukarıda geçen dâvet prensibine aykırı değildir. Çünkü dâvet kişiye marûf ve münkeri anlatmak, bu konuda inanç ve görüş birliği sağlamak maksadına yöneliktir; bunun için hikmet, öğüt ve uygun mücadele yolu kullanılacaktır. Kişi dâveti kabûl edip marûfu marûf ve münkeri münker bildikten sonra, buna aykırı davranırsa, ona müeyyide uygulanacaktır. Bir şeyin marûf ve münker olduğu konusunda anlayış ve yorum farkı varsa, bu giderilmeden müeyyide uygulamaya kalkışmak dînin maksadına aykırıdır ve yalnızca tefrîka doğurur.
e) "Önce dinle, sonra vur" denilmiştir. Önce karşı grubu dinlemek, anlamaya çalışmak gerekir. Gruplar birbirini nasıl anlayacaklar? Günümüzdeki gidişe bakılırsa her grup, karşı grubu, kendi grubunun değerlendirmesine göre tanıyor ve anlıyor; bunun ise kişileri yanlış anlama ve değerlendirmelere götüreceği bellidir. Karşı grubu onların yetkili ağız ve kalemlerinden, sonra da tarafsız ulemâ ve uzmanların açıklamalarından tanımak ve değerlendirmek gerekir.
f) Karşı grubu değerlendirirken insâf ve adâletten ayrılmamak, her unsura ve vasfa ayrı ayrı hakkını vermek, sonra genel bir kanâate varmak gerekir. İki grup düşünelim, bunlar aynı imân esalarına inanmış, İslâm'ın insan hayatının çeşitli boyutları ile ilişkisi konusunda da aynı görüşü benimsemiş olsunlar. Farkları lider veya maksada ulaştıran yol ve taktik konusunda olsun; imdi bu iki grup birbirini değerlendirirken ortak noktaları bir kalemde geçer, farklı noktaları büyütür, fer'i aslın, vesileyi maksadın, önemsizi önemlinin, ihtilâflıyı ittifaklının üstüne geçirir, önüne alırlarsa insâf ve adâletten ayrılmış, doğru yoldan sapmış olurlar. Bu örnekte adâlet ve insâf ancak şöyle bir değerlendirme ile gerçekleşir: "Karşı grup ile biz, hepimizi bağlayan konularda ittifak etmişiz. Ayrıldığımız hususlar farklı ictihad ve yorumlara dayanıyor, bizim kadar onların da bu konularda ictihad ve yorum hakları vardır. Bize göre onlar bu noktalarda isâbetsiz bir ictihadda bulunmuşlardır, onlara göre de biz öyleyiz; hepimizin niyeti iyi, usûlü meşrû ve ilmî, niyeti kulluk, şu hâlde Allah her ikimize de ecir verirken, her ikimizi de kulluğuna kabûl buyururken biz niçin birbirimize düşman olalım, soğuk bakalım, uzak duralım, en azından duâ ederek birbirimizi desteklemeyelim!"

 


 

***********************

 

Birlik, İhtilâf, Tefrika ve Şûra Üzerine

İhtilâf kavramını tanımlayarak "ihtilâf rahmettir" sözünü biraz açar mısınız?
İhtilâf bir konuda farklı görüş ileri sürmektir; yahut bir konuda birbirinden farklı birkaç görüş ve hükmün bulunması hâlidir. Bu hâl caiz olan bir konuda meydana gelmiş ise ve farklı görüş sahipleri, ümmetin birliğini bozacak şekilde taassuba düşmemiş bulunurlarsa yalnızca ihtilâftan bahsedilir, fakat tefrikadan bahsedilemez, yani bu görüş ve fikir ayrılığına tefrika denemez. Görüş ayrılığı, Kitâb ve Sünnet'in açıkça hükmünü ortaya koyduğu, ümmetin üzerinde ittifak ettiği bir sâhada veya konuda ortaya çıkarsa, yahut ictihada açık sâhada ortaya çıktığı hâlde farklı görüşlere meşrûiyet tanımayan bir taassuba düşülmüş olursa "dînin caiz görmediği" tefrika meydana gelmiş olur. İmam Şâfiî bu iki kavramın önemli farkını şu cümleler ile dile getiriyor: "Allah'ın Kitâbında, yahut Peygamberi'nin (s.a.v.) dilinde açık ve kesin delil ile ortaya koyduğu hükümde -bunu bilen kimsenin- ihtilâf etmesi, farklı bir görüş ileri sürmesi caiz değildir. Te'vîle (yoruma) açık olan, yahut kıyas yoluyla ulaşılan bir konuda, yorum veya kıyâsın götürebileceği bir mânâyı ortaya koyarsa, bu kimseye, kesin ve açık nassa karşı görüş ileri sürmüş muâmelesi yapılamaz.. Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de, kesin ve açık olarak ortaya konmuş hükümler üzerinde ihtilâfa düşenleri -yalnızca bunları- kınamıştır."44 Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de örtünmeyi farz kılmış, avret yerlerini açmayı yasaklamıştır; bu konularda farklı görüş ileri sürülemez, farklı hükümlerden bahsedilemez. Kur'ân-ı Kerîm'de faiz açık ve kesin olarak haram kılınmıştır; faizin haram olup olmadığı tartışılamaz, farklı görüş ileri sürülemez...
Kur'ân-ı Kerîm'de ve Sünnet kaynağında özellikle ve açıkça hükmü açıklanmamış konulara gelince ictihad (kıyas, istihsan, istıslâh....) devreye girer. Bu konularda farklı görüşler ileri sürmek, farklı ictihadlarda bulunmak caizdir. Böylece ortaya çıkacak olan birden fazla görüş ve hüküm, ümmet için genişliktir, rahmettir; çünkü ülü'l-emir bunlardan herhangi birini tercih ederek kanunlaştırabilir, yani ülü'l-emrin önünde birden fazla seçenek vardır. Fertler de -kendileri müctehid değil iseler- bunlardan biri ile amel ederek kulluk vazifelerini yerine getirmiş olurlar. Sıkıntıya düştüklerinde, ehlinden fetvâ alarak başka görüş ve ictihadları da uygulayabilirler.
Yukarıdaki kâideye Kur'ân-ı Kerîm'den bir örnek vermek gerekirse yine faiz konusunu ele alabiliriz: Birçok âyet faizi, "ribâ" adıyla yasaklamıştır. Ancak hangi maddelerin nasıl mübâdele edildiğinde faizin gerçekleşeceğini detaylarıyla açıklamamıştır. Rasûlullah (s.a.v.) de altı maddenin (buğday, arpa, altın, gümüş, hurma, tuz) adını zikrederek bunların bazı mübâdele şekillerinde faizin gerçekleştiğini anlatmışlardır. Bu altı maddenin dışında kalan maddelerden hangilerinin faizlik madde olduğu konusu ise ictihada bırakılmıştır. İşte bu maddeleri belirlerken ileri sürülecek farklı görüşler ve ictihadlar caizdir, meşrûdur, tefrika değildir.

"Rabbânî metod şudur" gibi çıkışlar ne zaman başladı? Buna niçin ihtiyaç duyuldu?
Rabbânî metoddan maksat "İslâm'a göre hak olan, doğru olan, Şâriin maksadına uygun bulunan" demek ise bunu iki ayrı sâhada gözönüne almak gerekir: a) Uygulamak üzere dîni anlamak için en uygun metod, b) Bilinen dîni uygulamayı önleyen engelleri ortadan kaldırmak için en uygun metod.
Yaşamak ve uygulamak üzere dîni anlamak için en uygun metod Allah Rasûlü'nün (s.a.v.) ve onun ashâbının ortaya koyduğu metoddur; çünkü bizzat kendileri şöyle buyurmuşlardır: "....Size takvâyı, siyah bir köle bile olsa başkanınıza itâati ve onun sözünü dinlemeyi tavsiye ediyorum; zira benden sonra yaşayanlarınız birçok ihtilâfa şahit olacaktır. Bu durumda size benim yolumu ve doğru yoldan ayrılmayan halîfelerin (temsilcilerimin) yolunu salık veririm, buna sımsıkı sarılın, bundan asla ayrılmayın. Uydurulup dîne sokulan şeylerden uzak durun; çünkü her uydurma bid'attir ve her bid'at sapıklıktır."45 Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) hem Kur'ân-ı Kerîm'in en selâhiyetli açıklayıcısı, hem de hadîsleri ile açıklamalar yanında ek bilgiler verici, kanun ve kâide koyucudur. Onun eğitim ve öğretimi ile yetişen ashâb, dîni doğru anlama ve uygulamanın zengin örneklerini vermişler, onları takip eden nesillerde yetişen âlimler (müctehidler) ise bu örneklerin ışığında metodolojinin temellerini atmış ve geliştirmişlerdir. Ashâb, tâbi'ûn ve üçüncü neslin kâideleştirip uyguladıkları bu metod, Sünnet'i temsil ettiği için, bunu benimseyenlere Ehl-i Sünnet denilmiştir. Hem kaynaklar, hem de anlama ve uygulama prensipleri bakımından onların yolunu benimseyenler doğru yoldadırlar, bu yoldan sapanlar ise -iddiâları ne olursa olsun- doğru yoldan sapmış sayılırlar.
Doğru ve uygun metodu bularak ve kullanarak dîni doğru bir şekilde anladıktan ve ortaya çıkan ihtiyaçları, ilk üç nesil çizgisinde yeni çözümlere kavuşturduktan sonra sıra uygulamaya gelecektir. Eğer ortada uygulamayı engelleyen bir durum varsa, en uygun yoldan bu engellerin kaldırılması gerekir. İslâm ümmeti, hem gerçeği öğrenmek, hem de uygulamakla yükümlü kılınmıştır. Uygulamada engel çıkarsa bunları ortadan kaldırmak için de, engellerin özelliklerine göre hikmeti, öğüdü ve en uygun vâsıta ile mücadeleyi emretmiştir.46 Bu en uygun usûl ve vâsıta ilmî araştırmalar, denemeler ve danışmalar ile bulunacaktır; yani bir ictihad konusudur. İslâm'ın genel prensipleri içine giren ve özel bir hükmü ile de çelişmeyen her yol için "Rabbânî" demek mümkündür. İyi niyet ve ehliyet ile bulunmuş, ileri sürülmüş, denenmeye başlanmış yollardan yalnız birisi için, onu uygulayanların "Râbbânî yol sadece bizim yolumuzdur" demeleri ilmî ve dînî dayanaktan yoksun olduğu gibi, aynı zamanda tefrika sebebidir.
Dîni doğru anlama ve yorumlama metodu söz konusu olduğunda müctehidlerin çok sayıda bulunduğu çağlarda "tek doğru benimkidir" şeklinde bir çıkışa rastlamak mümkün değildir. İmam Ebû Hanîfe'nin "Benim bulduğum en güzel hüküm budur, kim daha iyisini bulursa elbette ona uymak gerekir" cümlesi hemen bütün müctehidlerin ortak yaklaşımını ifade etmektedir. Hicrî dördüncü asırdan itibaren gittikçe sertleşen ve katılaşan taklit çağlarında, önce "bizim mezhebimizin bütün hükümleri doğrudur, ama nazarî olarak yanlış olma ihtimali de vardır; diğer mezheblerin bütün hükümleri (bizimkine aykırı olan ictihadları) hatâlıdır, ama teorik olarak doğru olmaları ihtimâli vardır" şeklinde formüle edilen kanâat hâkim olmaya başlamıştır. Taassupla beslenen bu kanâat zaman içinde mezhebler arası fiilî kavgalara kadar tesirini sürdürmüştür. Günümüzde fıkıh mezhebleri sâhasındaki taassup büyük ölçüde giderilmiştir. İslâm düşüncesi ve inancı sâhasına geldiğimiz zaman, Emevîlerden itibaren yabancı kitapların tercüme edilmesi ile İslâm dünyası Yunan düşüncesi ile tanışmış, ortaya tasavvuf, felsefe ve kelâm okulları çıkmıştır. Bunların herbiri, kendilerine mahsus metodun doğruya götüren yegâne metod olduğunu iddiâ etmişler, bazı zamanlarda bu iddiâ sertleşmiş ve karşılıklı olarak birbirlerini tekfir (İslâm'dan çıkmakla itham) noktasına gelmiştir. İbn Rüşd, İbn Haldûn, Şâh Veliyyullah, İmam-ı Râbbânî, Molla Sadra, Sıddık Hasen Han, İkbâl gibi telifçi, uzlaştırıcı, birleştirici zâtların zuhûruna rağmen İslâm düşüncesi sâhasındaki ayrılıkların hâlâ devam ettiğini söyleyebiliriz.
İslâm'ın belli bir coğrafyada uygulanması ve engellerin kaldırılması konusunda en uygun yol ve usûlün ne olduğu konusundaki tartışma daha çok sömürgecilik devrinden sonra ortaya çıkmıştır. Bundan önceki devirlerde yol olarak cihad ve emr bi'l-ma'rûf nehy ani'l-münker vardır. Cihadı devlet, emir ve nehyi ise ulemâ yürütüyordu. İslâm ülkeleri birbiri ardından sömürge yönetiminden kurtulup bağımsızlıklarını elde edince, ülkelerdeki sömürge artıklarını temizlemek ve yeniden İslâmî hayata dönmek için neyin nasıl yapılması problemi ortaya çıktı. Tartışma ve uygulamalardan çıkan sonuca göre yolları şöyle sıralamak mümkündür: Engellere karşı, silâhlı çatışmaya kadar varan fiilî mücadele, partiler demokrasisi içinde siyâsî örgütlenme yoluyla mücadele, siyasete girmeden dâvet, tebliğ ve eğitim yoluyla mücadele. Bu sonuncusunu da bir yandan tarikatler, diğer yandan tarikat dışı gruplar yürütmektedir. Bu sâhadaki çekişme hâlen şiddetini korumakta, bu yollardan birini tutanlar, diğerlerini suçlamakta, tek çıkar yolun kendilerinin yolu olduğunu hararetle savunmaktadırlar. Aynı hedefe yönelik, iyi niyetli, hesaplı ve kitaplı gayretleri meşrû görmek, bu gayret gruplarını kardeş bilmek, ortak noktalarda yardımlaşmak ve dayanışmak şeklinde ifade edebileceğimiz bir ortam henüz hiçbir yerde gerçekleşmemiştir.

Metod farklılıklarının birey ve toplum üzerindeki olumlu ve olumsuz etkileri nelerdir? Bunlar bölünmelere yol açar mı?
Metod farklılıkları normal ve meşrû boyutlarında kalsaydı ferd ve toplum için faydalı olur, ilim ve kültürü zenginleştirir, müslümanlara alternatifler sunar, zaman ve zemine göre uygun olanı seçme ve dayanışma imkânları sağlardı. Fakat ne yazıktır ki, metod farklılıkları, bilgisizlik, menfâat, cehâlet, ihânet gibi sebeplerle meşrû sınırda kalamamış, boynuz kulağı geçercesine maksadı aşmış, hizmet yolu ve vâsıtası, hizmet konusunun önüne geçmiş, yolların herbiri âdetâ ayrı birer din hâline gelmiştir. Bu gelişmenin ferd ve topluma verdiği zararlar ise saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Bunların başında, İslâm'a uyanan ferdlerin karşılaştıkları kaos, zihin karışıklığı ve şaşkınlık gelmektedir. Hemen bunun arkasından gelen ikinci ve ictimâî bir zarar da müslüman cemâatler arasında birleşme ve dayanışma imkânlarının ortadan kalkması, insanlığa İslâm'ın kurtarıcı, mutlu edici mesajını ulaştırma yarışı yerine, birbirini yok etme savaşının hâkim olmasıdır.

Gruplarla aynılaşan metodlar âlimlerin tartışması sonucu mu ortaya çıktı ve bu gruplaşmalar ondan sonra mı başladı?
Gruplara karşı tarafsız, samîmi ve ehliyetli âlimler ile yapılan danışma ve bu âlimler arasındaki tartışmadan yalnızca ve sadece hayır, bereket, gerçek, uzlaşma, en uygunu bulma sonuçları elde edilir. Bugün ortada olan olumsuz sonuçlar, mezkûr şartlara uygun danışma ve tartışmanın yapılmamış olmasından doğmuştur. Bir kişi veya grup, samîmî veya gayr-i samîmî bir maksatla ortaya çıkıyor, maksadına ulaşmak için bir yol belirliyor, buna taraftar kazanıyor, başkaları ile mücadele etmeye başlıyor. Bütün bunları yaparken gözünü ve kulağını, yalnızca işine geleni duymaya ve işitmeye açıyor. Tenkit ve uyarılara şiddetle, insafsızca tepki gösteriyor. Hâsılı işe ilimden, ulemâdan başlayan yok denecek kadar nadirdir.

İstîlâ fıkhı nedir, nerede uygulanır?
Kitapta, Sünnet'te, usûl ve fürû olarak fıkıh kitaplarında "istîlâ fıkhı" diye bir terim yoktur. Fıkıh kaynakları İslâm ve harb ülkesinden, savaş, barış ve andlaşmalardan, zarûret hâllerinden bahseder. Soru ile ilgili olan fıkıh bahisleri bunlardır. Yabancıların İslâm ülkesini istîlâ etmeleri hâlinde ferd ve toplum olarak müslümanların nasıl hareket edecekleri, dînî yükümlülüklerini nasıl yerine getirecekleri konusu fıkıh'ta, tek başlık altında değil, yeri geldikçe dağınık olarak işlenmiştir. Bu cümleden olarak istîlânın, ülkeyi İslâm ülkesi olmaktan çıkarıp çıkarmadığı, mahkemelerin hükümlerinin bağlayıcı, geçerli olup olmadığı, cuma ve bayram namazlarının kılınıp kılınmayacağı.. tartışılmış, İslâm'ın maksadı ve zarûret prensibi çerçevesinde çözümler getirilmiştir. Yine fıkıh kitaplarında, meşrû yönetime başkaldıran, isyan eden gruplara (buğât) karşı alınacak tedbirler, bunların hâkimiyeti sağlamaları hâlinde müslümanların yükümlülükleri konusu ele alınmış ve tartışılmıştır. Gerek istîlâ ve gerekse başarılı olmuş isyan ve ihtilâl hâllerinde müslümanlara düşen görev, âlimlerin etrafında toplanmak, onlara danışarak fitneyi en az zarar ve en fazla kazanç ile savuşturacak, ülkede yeniden meşrû düzenin hâkim olmasını sağlayacak tedbirleri bulmak ve uygulamak, her hâlde birliği bozmaktan ve bölücülükten uzak durmaktır.

Türkiye'de, hareket metodlarındaki ihtilâflar nelerdir ve nasıl halledilir? İttifak edilen noktalar varsa bunlarda nasıl bir eylem gerçekleştirilebilir?
Osmanlı'dan sonra Türkiye lâik, demokratik cumhuriyet rejimini benimsemiş, dînin bir vicdan meselesi olduğunu ve devlet işlerine karıştırılmaması gerektiğini ilân etmiştir. Devlet ve toplumun idaresinde, dünya işlerinde dînin devreden çıkarılamayacağını, lâikliğin İslâm ile bağdaşmadığını ileri sürenler emellerine ulaşmak için çeşitli yollara başvurmuşlardır. Bunlar arasında önce imanı kurtaralım diyenler, hür ve demokratik ortamdan yararlanarak önce düşüncemizi ve inancımızı anlatalım, karşı tezleri çürütelim, kamuoyu oluşturalım diyenler, bunu mektep, kurs, basın-yayın, parti... vâsıtaları ile yapalım diyenler olmuştur. Benim tesbit edebildiğim kadarıyla yol olarak şiddet ve ihtilâli öne süren bir grup mevcut olmamıştır. Bu arada İslâm'ın, lâik demokratik cumhuriyet ilkeleri ile bağdaşan bir din olduğunu ileri süren ve bu çizgide bir toplum uzlaşması yolu arayanlar da vardır. Farklı görüşler daha bir süre tartışılacak ve varlıklarını muhâfaza edecektir. Çözüm yine ilimdedir, ilmî araştırma ve danışmalardadır, birlik ve beraberliğin bozulmamasındadır, hoşgörünün kaybedilmemesindedir. İslâm'a inanan bütün gruplar bu dînin yüceliğinde, gerçekliğinde, gelecek nesillere aktarılmasının gerekliliğinde, eğitim ve öğretimin kaçınılmaz olduğunda, iman, ibâdet ve ifade hürriyetinin kısıtlanamayacağında birleşmektedirler. Şu hâlde bütün grupların el ve işbirliği ederek birleştikleri bu noktaları gerçekleştirmek için ortak çaba sarfetmeleri mümkün, hatta zarûrîdir. Sarfedilecek ortak çaba sonunda dîni inancı, ifadesi ve yaşayışı sebebiyle hiçbir müslüman bu ülkede farklı muâmele görmemeli, öğrenimden, resmî görevlerden, mevkî ve rütbeden mahrum olmamalı, kınanmamalı, kamu düzenini bozmadıkça, başkalarının hak ve hürriyetlerine tecavüz etmedikçe her yerde ve şartta ibâdetini serbestçe yapabilmelidir. Türkiye'de bunlar yok mu, engelleniyor mu diyenlerin şu noktalar üzerinde düşünmeleri gerekecektir: Bu ülkede, askerî veya sivil bütün öğretim kurumlarında okuyan öğrenciler istedikleri zaman Kur'ân-ı Kerîm'i okumak ve kendileri için ayrılan uygun bir yerde (namaz odasında) tek başlarına veya cemâat olarak namazlarını kılmak, oruçlarını tutmak hürriyet ve imkânına sahip midirler? Sırf ibâdet ettiği, belli kitap veya gazete ve dergileri okuduğu, İslâm'a böylesi uygundur diye inanıp giyindiği, sakal bıraktığı, kıravat takmadığı.. için büyük mahrumiyetler yaşayan, eziyetler çeken, işinden, aşından, tahsilinden uzaklaşan insanlar var mıdır, yok mudur? Bu ülkenin aydınları, yahut aydın geçinenleri çifte standart kullanarak "Batıda demokrasi ve lâiklik şöyledir, böyledir, ama bu bizim ülkemizde uygulanamaz, biz şeriatçileri engellemek için din, vicdan ve fikir hürriyetine de belli ölçülerde müdahale etmek ve kısıtlamak durumundayız" diyorlar mı, demiyorlar mı? Ondört asırdan beri cemâatle kılınan, böyle kılınması Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından hararetle tavsiye edilen bir namaz, bugün yine cemâatle kılınınca "bu bir siyasî eylemdir, irticadan da ötedir, ibâdetle alâkası yoktur, önlenmelidir" diyenler var mı, yok mu? Bu soruları daha da çoğaltmak mümkündür.

İslâmî bir şûrâ kurulabilir mi? Şûrayı oluşturacak vasıfta insanımız var mı?
Bu soruya vereceğimiz cevaba da temel teşkil etmesi için büyük hadîs âlimi Buhârî'nin Sahih'inden bir parça aktaralım:
"Allah Teâlâ 'Onların (müslümanların) işi aralarında danışma ile yürür' buyuruyor. Danışma gerçeğin ortaya çıkmasından ve karar vermeden önce olacaktır; çünkü Allah Teâlâ, Peygamberi'ne (s.a.v.) hitaben 'Bir kere azmettin mi artık Allah'a güven' buyurmaktadır. Allah Rasûlü (s.a.v.) kararını verince, insanların Allah ve Rasûlü'nün (s.a.v.) önüne geçmesi (kararına karşı çıkmaları) mümkün değildir. Hz. Peygamber (s.a.v.), Uhud savaşı öncesinde, şehirde kalıp savunma yapmak, yahut şehirden çıkıp düşmanı yolda karşılamak konusunda ashâbı ile istişarede bulundu, onlar çıkmasını uygun bulduklarını söylediler, zırhını giyip çıkmaya karar verince de şehirde kalalım dediler. Rasûlullah (s.a.v.) kararını verdikten sonra onlara eğilim göstermedi ve 'Bir peygambere, zırhını giydikten sonra -Allah aksini hükmedinceye kadar- onu çıkarıp koyması yakışmaz' buyurdu. İftirâcıların Hz. Âişe'ye attıkları yalan konusunda Alî ve Üsâme ile istişarede bulundu, onların söylediklerini dinledi, sonunda Kur'ân (ilgili âyetler) gelince farklı görüşlere aldırmadan Allah'ın emri ile hükmetti ve iftiracıları cezâlandırdı. Rasûlullah (s.a.v.)'den sonra gelen imamlar (başkanlar, halîfeler) de, en uygun ve kolay yolu bulmak ve uygulamak üzere güvenilir ilim sahipleri ile serbest (mübâh, ictihada açık) konularda istişarede bulunurlardı. Ancak Kitâb ve Sünnet'in açık hükmü ortaya çıkınca, tıpkı Allah Rasûlü (s.a.v.) gibi, onlar da hiçbir kimsenin farklı görüşüne aldırmadan onu uygulamaya koyarlardı... Genç olsun yaşlı olsun Kur'ân âlimleri (kurrâ), Hz. Ömer'in danışma meclisinin üyeleri idiler. Allah'ın hükmü ortaya çıkınca Hz. Ömer orada durur, bir milim öteye geçmezdi."47
İmam Buhârî'nin naklettiği âyetler ve hadîsler ile örnek neslin uygulaması, İslâmî şûrânın prensiplerini koymaktadır. Buna göre müslümanların her işleri danışma ile yürütülecektir, sorumluluk taşıyan yöneticiler güvenilir ve âlim kişiler ile istişare edecek, yakın çevrelerinde bu kişileri bulunduracaklardır. İstişare Allah ve Rasûlü'nün (s.a.v.) hükümlerini, maksatlarını ortaya koymak, hakkında özel talimat (âyet, hadîs) bulunmayan konularda müslümanlar için en uygun, en faydalı düzenleme ve uygulamayı bulmak için yapılacaktır. Allah'ın ve Rasûlü'nün (s.a.v.) hükmü apaçık ortaya çıkınca, yahut istişareden sonra karar verilince artık muhâlefete kulak asılmayacak, uygulamaya geçilecektir. Muhâlifler de -kendi şahsî kanâatlerini muhâfaza hürriyetine sahip olmakla beraber- cemâatten ayrılmayacak, ortak hareket edeceklerdir.
Şûrâyı oluşturacak kişilerin üç önemli vasıfları olacaktır: İlim, güvenilirlik ve müslümanlık. Ülkemizde müslüman, İslâma hizmette samîmî ve güvenilir, konusunda âlim kişiler elbette vardır. Bunlara, diğer İslâm ülkelerinden aynı vasfı taşıyan başka âlimler de katılabilir. Böyle bir şûrâ oluştuktan sonra çeşitli grupların temsilcileri de bu şûraya -belli statülerde- katılabilirler. İslâm'ın ve müslümanların önemli meseleleri bu şûrada tartışılır, karara bağlanır, bu karar din ve vicdan açısından bağlayıcı olur. Aksine fikirler geçerliliğini kaybeder, asla baş çekme, bölünme sebebi olamaz.

Türkiye'deki olay ihtilâf mı, tefrika mı?
Bu iki kavramın farklarını ilk sorularda vermiş olduk. Türkiye'deki ayrılıkların, farklılaşmaların bir kısmı ihtilâf, bir kısmı da tefrika içinde yer almaktadır. İhtilâf caizdir, fakat tefrika haramdır. İhtilâfı tefrikadan ayırmanın yolu da şûrânın kurulmasıdır. Şûrâ bir konuda, İslâm'a göre doğru, hak ve uygun olanı belirledikten sonra, grupların buna karşı tutumları, onların ihtilâf mı, yoksa tefrika mı içinde olduklarını ortaya koyacaktır.

Mesele lider kim olacak mıdır, yoksa metod ne olacak mıdır?
Mesele görünüşte metod ne olacaktır, gerçekte ise lider kim olacaktır meselesidir. Doğrusu liderden metoda gelmek değil, metoddan lidere gitmektir. Çünkü İslâm vahye dayalı bir dindir. Bu dinde neyin doğru, güzel, uygun, hak olduğu, bazen çerçeve hâlinde, bazen de detaylara inilerek vahiy tarafından; yani Allah'ın kullarına bildirmesi yoluyla bilinmektedir. Burada yeniden keşfedilecek bir Amerika yoktur. Kıta bir bütün olarak keşfedilmiştir, yapılacak şey, onun üzerinde bugün neler yapılacağı ve nasıl yapılacağını belirlemektir. Bu husus, liderin şahsından bağımsız olarak ortaya konacak, sonra plânı, programı en iyi bir şekilde uygulayabilecek, uygulamaya riyâset edecek kişi (lider) bulunacaktır. Deneme sonunda liderin başarısızlığı ortaya çıkarsa bundan program etkilenmeyecek, yalnızca lider, bir başkası ile yer değiştirecek ve hizmet devam edecektir.

 



44. İmam Şâfiî, Risâle, s. 560-561.
45. Ebû Dâvûd, Sünnet, 5.
46. Nahl: 16/125.
47. Buhârî, İ'tisâm, 28.

 

********************************

 

İran Gezisi Üzerine 48

Sayın Hocam, 14-30 Eylül 1991 tarihleri arasındaki İran İslâm Cumhuriyeti gezinizin izlenimleri ışığında İran'da uygulanan İslâm Devleti modelinin şer'îliği noktasında değerlendirmenizi alabilir miyiz?
Şer'î, şerîate uygun devlet, İslâm'ın ana kaynakları olan Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'i, siyâsî, ictimâî, hukûkî, iktisadî, ahlâkî düzeninin temeli kılan, bu kaynaklara aykırı düzenlemelere ve uygulamalara izin ve imkân vermeyen devlet demektir. Orada gördüklerim cumhuriyetin, İslâm'ı nizâmına temel kıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Buna ek olarak yine orada iken satın aldığım ve okuduğum İran Anayasası ile medenî kanunu da "cumhûriyetin şer'îliğinin" açık ve kesin delilleridir.
Anayasanın ikinci maddesine göre İran İslâm Cumhuriyeti şu iman temeli üzerine kurulmuştur:
a) Allah birdir (lâ ilâhe illallah), hâkimiyet ve kanun koyma hakkı yalnızca O'na mahsustur, O'nun emrine boyun eğilir.
b) Kanunlar ilâhî vahye dayanacaktır.
c) Âhiret vardır ve insanın Allah'a doğru tekâmül yolculuğunu bu iman yönlendirir.
d) Yaratmada ve düzenlemede Allah adâlete riâyet etmiştir.
e) İslâm inkılâbının devamı imâmetle ve imamın rehberliği ile kaimdir.
f) İnsan yüce ve değerli bir varlıktır, Allah karşısında sorumluluğuna paralel olarak hürdür. Bu değer, hürriyet ve sorumluluk; a) Ehliyet şartlarını taşıyan fakihlerin (büyük hukukçuların) Kur'ân-ı Kerîm ve ma'sûmların (Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ve ma'sûm imamların) sünnetine dayalı bulunan devamlı ictihadları b) İnsanlığın bilgi ve tecrübe birikiminden faydalanmak ve bunları geliştirme çabası, c) Her türlü zulüm, baskı ve sultayı ortadan kaldırmak yoluyla adâlet ve dengeyi, kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasî bağımsızlığı ve millî beraberliği sağlar, temin eder.
Dördüncü maddesine göre medenî, cezâî, iktisadî, mâlî, idârî, kültürel, siyâsî ve inzibâtî bütün kanunlar İslâmî ölçüleri temel alacaktır. Bu prensip anayasa dahil bütün kanunlar için geçerlidir. Kanunların bu ölçüye uygun olup olmadıklarını teşhis ve tesbit işi, bunun için kurulmuş bulunan fukahâ (müctehidler) şûrâsına aittir.
Devletin hedefi eğitim ve öğretim yoluyla iyi İslâm insanları yetiştirmek, toplumda İslâmî fazîletleri hâkim kılmaktır.
İran'da faiz tamamen yasaklanmıştır. Bankalar İslâmî esaslara göre (genel olarak kâr ve zararda ortaklık prensibine göre) mevdûât kabûl etmekte, mevdûat sahiplerine bunların nemâsını vermektedir. Faiz belâsının ortadan kalkmış bulunması en önemli âmili olmalıdır ki enflâsyon -biz orada iken- yüzde dokuz civarında idi ve bundan bile şikâyet ediyorlardı.

İran'da yasama, yürütme, yargının hükümleri, işleyiş biçimi ve uygulamalarının, Sünnî fıkıh normları açısından farklılığı var mı?
İşleyiş biçimi ve uygulamaları konusunda sağlıklı bilgi sahibi olabilmek için İran'da daha uzun müddet kalmaya ve bu amaca yönelik inceleme ve araştırmalar yapmaya ihtiyaç vardır. Bizim gezimiz çok amaçlı olduğu için buna imkân bulamadık. Ancak bir ülkede düzenin ve kanunların işleyiş biçimi, uygulanması eninde sonunda lâfzı ve rûhu ile kanunlara ve tabîî bunların da üstünde bulunan anayasaya bağlıdır. Bu bakımdan sorunuzun cevabı da anayasanın 12. maddesinde bulunmaktadır. Bu maddeye göre: İran'ın resmî dîni İslâm, mezhebi oniki imamcı (İsnâ-aşerî) Ca'ferî mezhebidir. Bu ilke ebedî olarak değişmeyecektir. Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî, Zeydî gibi diğer İslâm mezhebleri tam olarak saygıya lâyık mezheblerdir. Bu mezheblere bağlı bulunan müslümanlar, mezheblerine ait usûl ve merasimde fıkıhlarına göre davranmakta serbesttirler. Bu mezhebler eğitim ve öğretimde, ahvâl-i şahsiyyede (evlenme, boşanma, miras ve vasıyette), mahkemelerde bu konularla ilgili dâvâlarda resmiyet sıfatı taşırlar. Bir yerleşim bölgesinde hangi mezhebin sâliki daha çok ise mahallî düzenlemeler buna göre yapılacak, diğer mezheb sâliklerinin de hakları korunacaktır. 72. maddeye göre kanun yapmakla görevli bulunan "İslâm Danışma Meclisi", resmî mezhebin hükümlerine ve anayasaya aykırı kanun yapamaz.
Bu açık ifadeli maddeler gösteriyor ki, İran İslâm Cumhuriyeti İslâm mezheblerinden biri olan oniki imamcı Ca'ferî mezhebini İslâm'ın en uygun yorumu ve okulu olarak kabûl etmiş, düzenini bu mezheb temeli üzerine kurmuştur. Ca'ferî mezhebinin çağdaş temsilcilerine göre Sünnîlerin Kur'ân'ı ile Ca'ferîlerin Kur'ân'ı arasında fark yoktur. Seyâhatimiz esnasında gerek mescidlerde ve gerekse müzelerde gördüğümüz Kur'ân nüshaları da bunu desteklemektedir. Kur'ân-ı Kerîm'in yorumu ve hayata uygulanması konusunda da -arada- önemli bir metodoloji farkı yoktur. Kur'ân âyetleri nassı ve zâhiri, mantûku ve mefhûmu ile delildir, kaynaktır. Sünnete gelince, Sünnîlere göre yalnızca Hz. Peygamber'in (s.a.v.) söz, fiil ve tasvipleri sünnet sayılırken Ca'ferî kardeşlerimiz buna bir de "ma'sûm imamlar" dedikleri oniki imamın söz, fiil ve davranışlarını eklemişlerdir. Bütün bu sünneti anlatan hadîsler çeşitli kitaplarda toplanmış, sahih olanların yanında uydurma olanlar da bulunmuştur. Bu sebeple Ca'ferî hadîs ve usûl âlimleri hadîslerin sahih olanlarını tesbit için usûller geliştirmişlerdir. Bu cümleden olarak Kur'ân-ı Kerîm'in açık ifadesine ve meşhur sünnete aykırı bulunan hadîsler mûteber sayılmamaktadır. Ca'ferî mezhebi, bu Kitâb ve Sünnet anlayışı içinde icmâ, akıl, istıshâb gibi -çoğu Sünnîlerde de bulunan, bazıları kendilerine mahsus- hüküm çıkarma metodları bulmuşlar, bu delil ve metodlar çerçevesinde zengin bir fıkıh külliyâtı meydana getirmişlerdir. İran İslâm Cumhuriyeti'nin kanunları, bu kanunların yorumu ve uygulaması işte bu fıkha dayanmaktadır. Bu sebeple teferrûâtta bazı farkların bulunması tabîîdir. Kanun yapma, icrâ ve kazâ konularında genel prensipler bakımından arada önemli bir fark yoktur. Bugün bir Sünnî İslâm Devleti kurulsa bunun başında, adı "halîfe olsun, imam olsun, başkan olsun..." birisi bulunacaktır, bu kişi âlim, müslüman ve ahlâklı olacaktır. İran İslâm Cumhuriyeti'nin de başında mümin, müctehid ve ahlâklı bir kişi bulunuyor ve buna "imam, rehber" deniyor. Cumhurbaşkanı ise bir mânâda onun, icrâda yardımcı ve temsilcisi oluyor. Gerek imam ve gerekse cumhurbaşkanı vazifelerini danışma yoluyla yürütüyorlar ve seçimle işbaşına geliyorlar, ehliyetlerini kaybetmeleri hâlinde -yahut müddetli seçilenlerin müddetleri dolduğunda- değiştiriliyorlar. Bütün yöneticiler -seçilme ve azil bakımından- halka, halk da Allah'ın kanunlarına bağlı bulunuyor. Bu teorik sistemin uygulamada tam olarak gerçekleşmesi ise bir eğitim ve zaman işi olarak görünüyor.

İslâm devletinin uygulamalarında Sünnî-Şiî ayrımı yapıldığı iddiâları ne kadar geçerliliğe sahiptir, sizin bu konuda tesbitiniz oldu mu?
Din ve mezheb temeli üzerine kurulmuş bir devlette, bazı konularda mezheb ve din ayrımı yapılması tabîîdir. Önemli olan bu ayrımın insanların temel hak ve hürriyetlerine zarar vermemesidir. Meselâ Şiî fıkıhçıların çoğuna göre hâkimin ahlâkî adâlet vasfı taşıması gerekir, İmâmî olmayan müslümanlar ise bu vasfı taşımazlar. Buradan hareket edildiğinde muhtemelen -bu konuyu inceleme fırsatı bulamadım- sünnîler hâkim olamayacaklardır. Kezâ ister sünnî olsun ister Şiî bir İslâm devletinde, müslümanların dâvâlarına bakan bir mahkemede gayr-i müslimler hâkim olamazlar. Bununla beraber gayr-i müslimlere istedikleri takdirde ayrı mahkemeler tahsis edilir ve kendilerinden hâkimler atanır. Yukarıda zikri geçen bir anayasa maddesinde, İran İslâm Cumhuriyeti'nde sünnî mezheblerin de saygı gördüklerini ve bunlara bağlı bulunan müslümanların dînî merasim, eğitim, öğretim ve muhâkemede kendi mezheblerini uygulamakta serbest olduklarını gördük. Buna aykırı bir davranışın devlet içinde devamlı olması mümkün değildir. Hukûka ve kanuna aykırı olmasına rağmen bir ayrımcılık varsa bunun da zaman içinde düzelmesi umulur. Seyâhatimizde sünnîlere ait yerleşim bölgelerine de uğradık, mescidlerini gördük, zaman kısalığı yüzünden kendileriyle uzun boylu konuşma fırsatı bulamadık. İleride inşâallah bu konuya da eğilmek nasip olur.

İslâm devletinin kendini coğrafyaya hapsettiği iddiâlarını görüştüğünüz yetkililer ve halktaki izlenimler ışığında nasıl değerlendiriyorsunuz?
İslâm devletinin coğrafya ile ilgisini dört ayrı sâhada ele alıp görmek gerekir: a) Mevzûât, b) Yönetim, c) Ulemâ (aydınlar), d) Halk.

a) Mevzûât: Anayasanın onbirinci maddesi şöyledir: "Şüphesiz bu, tek bir ümmet olarak sizin ümmetinizdir, ben de sizin Rabbinizim, öyleyse yalnızca bana kulluk ediniz." âyeti gereğince bütün müslümanlar bir tek ümmettir. İran İslâm Cumhuriyeti politikasını, İslâm milletlerinin anlaşma ve birleşme temelleri üzerine kurmakla ve İslâm dünyasında siyâsî, ekonomik ve kültürel birliğin gerçekleşebilmesi için elinden gelen gayreti sarfetmekle yükümlüdür.
16. maddeye göre Arapça bir yandan Kur'ân dili olduğu, diğer yandan Fars edebiyatının önemli bir unsuru bulunduğu için ilkokuldan lise son sınıflara kadar okutulup öğretilmelidir.
19. maddeye göre İran insanı, hangi kavim ve kabileden olursa olsun eşit haklardan istifâde eder. Renk, ırk, dil ve benzeri farklılıklar imtiyaz sebebi olamaz.
Bu maddeler İslâm Cumhuriyeti'nin coğrafyayı aşma konusundaki azmini dile getirmektedir. İslâm Cumhuriyeti kavmiyetçi değil, ümmetçidir, ümmet birliğini hedeflemektedir.
b) Yönetim dış politikada, millî menfâatleri korumakla beraber İslâm âleminin ve özellikle bağımsızlık mücadelesi veren müslüman toplumların dâvâlarına hassasiyet göstermekte, mücadelenin başarıya ulaşması için çaba sarfetmektedir.
c) Görüştüğümüz âlimler ve aydınlar mezheb farklılığını gündeme getirip faydasız ve bölücü tartışmalara kapı açmak yerine -toplulukları kendi mezhebleri içinde bırakarak- bizi bir tek ümmet yapan ortak inanç ve değerleri gündeme getirmek ve bu değerler çerçevesinde birleşmek üzerinde durmuşlardır. Bizlerin de aynı doğrultuda izhar ettiğimiz düşünce ve arzularımız heyecan verici mutabakatlara zemin teşkil etmiştir. Bizden birinin "Siz imâmeti iman esaslarından biri sayıyorsunuz, biz ise onu bir fıkıh (amel) meselesi olarak görüyor ve sizden farklı inanıyoruz, bu durumda biz -size göre- imansız mı oluyoruz? sorusuna büyük bir âyetullah şu cevabı vermiştir: "Dînin usûlü vardır, mezhebin usûlü vardır. Sizin bizden farkınız dînin usûlünde (prensiplerinde, inanç esaslarında) değildir, mezhebin usûlündedir. Sizin imâmet anlayışınız sizi Ca'ferî olmaktan çıkarır, mümin ve müslüman olmaktan çıkarmaz, siz sünnî olarak da bizim din kardeşlerimizsiniz." Kültür bakanı yardımcısı da bir başka sohbette aynı duygu ve düşünceyi tekrarlamıştır.
d) Cehâlet, gaflet, taassup, politik hırs, içte ve dışta hıyânet İslâm ümmetini parçalamış, halkı bölmüş, bölünmeleri keskinleştirmiş, bölükleri birbirine düşürmüştür. Bugün İslâm ümmeti içinde Arapla Türk, Şîî ile Sünnî, Kürtle Çerkes, kralcı ile demokrat, fakir ile zengin birbirine düşman olmuş, yabancılaşmış, birbirleri aleyhine ortak düşmanlarıyla işbirliği eder hâle gelmişlerdir. İslâm milletlerinin okullarında, ders kitaplarında, câmilerinde ve ev sohbetlerinde ayrılık körüklenmekte, bölünme, parçalanma ve didişme tahrik edilmektedir. Bütün bu menfî oluşum ve gelişmelerin arkasında hiç şüphe yok ki dış düşmanlar, menfâat grupları ve içeride bunların işbirlikçileri vardır. Böylesine bir beyin yıkama ve telkin taarruzu karşısında halkın ve yeni yetişenlerin birlik ve kardeşlik şuuruna gelmeleri beklenemez. İran halkı bakımından da durum pek farklı değildir. Türk halkına İran halkı nasıl tanıtılıyorsa, İran halkına da diğerleri yıllarca aynı şekilde tanıtılmıştır. Müşâhedelerime göre bu etkiler henüz ortadan kalkmamıştır. Ancak yöneticilerin ve âlimlerin ümmet birliğine yönelik telkinleri ve çabalarının meyvalarını vermesini beklememek için de bir sebep yoktur. Bu meyvanın olgunlaşması ise zaman alacağa benzemektedir.

Seyâhatiniz sonucu İslâm devrimini değerlendirme noktasında bakış açınızda bir değişme oldu mu?
Bir İran atasözü "Şinîden key boved mânend-i dîden: İşitmek nasıl görmek gibi olur!" diyor. Ben baştan beri İran inkılâb hareketlerini oldukça objektif bir gözlemci olarak takip etmeye ve değerlendirmeye çalıştım, müsbet veya menfî değerlendirmede acele etmemeye çalıştım. Giderek bende, bu inkılâbı yapanların, kendi din ve mezheb anlayışları içinde samîmi müslümanlar olduğu, ülkelerinde İslâmî bir düzeni kurup işletmek için her şeylerini ortaya koydukları kanâati ağır basmaya başladı. Kul ve onun yaptığı kusursuz olmaz, ihtilâlin kanunları vardır, kitle hareketlerinde her şeyi kontrol altında tutmak mümkün değildir, işte bu sebeplerle kaçınılması güç hatâlar da olmuştur, olur ve olacaktır; iyi niyet, samîmiyet ve danışma ile bunların da çoğunun üstesinden gelinmiştir, geri kalanlarının da gelinir. Bize düşen kardeşlerimizin doğruyu bulmaları, uygulamaları ve başarılı olmaları için duâ etmek, destek vermektir. Evvel âhir benim düşüncelerim bunlardı, bunlardır.

 



48. Tevhid, Şubat 1992.

 

***************************************************

 

İmâmet (Başkanlık) Üzerine 49

İslâm'da imâmet kurumunun yeri ve önemi nedir? İmamda bulunması gereken özellikler nelerdir?
Devletsiz toplum, toplumsuz fert olamaz. Fert olarak insanın yaratılış maksadı "Allah'a kulluk"tur. Bu maksadın gerçekleşebilmesi için ferdin canı, malı, dîni, aklı, nesli ve şerefi korunmalıdır. Korunma ancak düzen içinde olur; düzen ise devlettir, kanun hâkimiyetidir. Yönetimsiz devlet, başkansız yönetim olamayacağına göre devlete bir başkan gereklidir; İslâm'da bu başkana "imam, halîfe, emîru'l-mü'minîn" denilmiştir. Birçok hadîs müslümanlara, devlet başkanını tanımalarını, ona bey'at ve itâat etmelerini, bey'at "şartlı" bir itâat sözü ve vekâlet mahiyetinde olduğu için imam şartlara riâyet etmediği veya liyâkât vasfını kaybettiği takdirde ona itâat etmemelerini (değiştirip yerine lâyık olanı getirmelerini) emretmektedir. İmamın müslüman, iyi ahlâk sahibi (İslâm'da günah sayılan fiil ve davranışlardan uzak), sağlıklı, zeki, müctehid derecesinde din bilgini, devlet yönetiminde kâbiliyetli olması şarttır. Şî'a "iyi ahlâk (adâlet)" şartını daha da sıkı tutarak bunun yerine "ismet"i; yani "günah işleyemez olmayı" koymuşlardır. Bu vasıf ise ancak Allah Teâlâ tarafından seçilip eğitilerek Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ve sırasıyle imamlara bildirilen Ehl-i Beyt (Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ailesi ve soyu) içinde bulunmaktadır.
İmamet ile velâyet-i fakih arasında ne tür bir ilişki vardır?
İmâmî ve İsnâaşerî Şî'a'ya göre onikinci imam, hicrî 255 yılında doğan ve genellikle halktan uzak (gizli) yaşamış bulunan Muhammed b. el-Hasen'dir. 260. yılda babası vefât edince imâmet kendisine verilmiş, fakat o görünmezliği (gaybeti) tercîh ederek dört nâibi aracılığı ile imâmet görevini yürütmüştür. Dördüncü nâibi Ali b. Muhammed hicrî 329 yılında vefât edince de tam görünmezliği (el-gaybetu'l-kubrâ) tercih etmiştir. Bu imam (Mehdî), Allah'ın takdir ettiği zaman ortaya çıkacak, zulümle dolmuş dünyayı adâlete kavuşturacaktır. İmam Mehdî'nin kaybolmasından bu yana bin yıldan fazla zaman geçmiştir. Bu zaman içinde ümmetin dînî ve dünyevî hayatlarına kim rehberlik edecek, onları kim yönetecektir? Son asırlara kadar Şî'a bu suale şu cevabı vermiştir: Ümmetin âlimleri (fakihler, müctehidler) müslümanların ferdî problemlerini çözer, fetvâ verir, dâvalarını sonuca bağlarlar. Devlet yönetimi (siyâset) ise onların selâhiyetleri (velâyetleri) dışında kalmaktadır. Bunun için Mehdî'nin ortaya çıkması beklenecek, sultanların idarelerine müdahale edilmeyecek, zulümlerine karşı çıkılmayacak, bu sâhada marûfu emir, münkeri nehiy vazifesi yapılmayacaktır. Müslümanları, zalim sultanların ve dış güçlerin pasif oyuncağı hâline getiren bu görüş önemli tıkanıklıklara, içten ve dıştan sömürülere sebep olduğu için son asır Şîî âlimlerini düşündürmüş, fakihin vazife ve sorumluluğu (velâyet-i fakih) konusunda yeni bir tezin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu yeni tezi en açık bir şekilde ortaya koyan ve uygulayan merhum Humeynî olmuştur. Ona göre İmam'ın yokluğunda ümmeti yönetecek ve onların haklarını koruyacak olanlar ümmetin âlimleridir, fakihleridir; fakihin velâyeti siyâset sahâsını da kapsamı içine almaktadır. Bu hem aklen böyledir; çünkü din, binlerce yıl ümmetin zulme marûz kalmasına, İslâm'ın toplum hayatından uzaklaşmasına, ahlâksızlığın ve fesadın yaygın hâle gelmesine râzı olamaz; hem de naklen böyledir; çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) ve İmamlardan nakledilen sözler fakihin böyle bir selâhiyete sahip bulunduğunu ifade etmektedir.

İslâmî harekette imametin yeri nedir? Günümüzde, İslâm coğrafyasındaki çeşitli İslâmî hareketler ve İran'daki İslâm inkılâbı çevresinde gündeme gelen imam, imamet ve bi'at tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Her sosyal hareket gibi İslâmî hareketin de rehberlere ve bir baş rehbere (lidere) ihtiyacı vardır. Hareket İslâmî olunca, İslâm'ın hayata hâkim kılınması gibi bir hedefe yönelince rehberlerin de İslâm âlimi, İslâm'ı iyi bilen ve yaşayan kimseler olması zarûret hâline gelmektedir. Ancak burada "tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan" misali bir çelişki ve ikilem söz konusudur. Bazı hareket mensupları "önce imamın belirlenmesi ve ona bey'at edilmesi, sonra hareket" tezini savunuyorlar. Bazıları da prensip olarak buna karşı çıkmamakla beraber daha başlangıçta imamın belirlenmesinin uygulamada güçlüklere ve anlaşmazlıklara yol açtığını, ümmeti tefrikaya düşürdüğünü göz önüne alarak "hareket birileri tarafından başlatılır, irşâd, teblîğ, eğitim... şeklinde sürüp gider, ümmetin tasvîbine mazhar olursa mensubu çoğalır, lideri tabîî olarak ortaya çıkar, tartışmasız olarak belirlenir" diyorlar. Başarılı hareketlerin de hep böyle olduğunu görüyoruz. İmamet iddiâ ile değil, liyâkat ile sâbit olur, liyâkat ise ancak imtihan ve deneme ile anlaşılır. Hareketin bizzat kendisi en mükemmel denemedir, imtihandır.

İmâmet ile müslümanların vahdeti arasında ne tür bir ilişki vardır?
Tesbîhin başlangıç ve bitiş yerini belirleyen, tesbîhi boncuk dizisinden ayırıp "tesbîh" yapan şeyin adına "imâme" denir. Tesbîh bile imamesiz olmayınca ümmetin imamsız olması elbet mümkün değildir. Çünkü ümmet, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in getirip teblîğ ettiği ve uyguladığı sosyal nizâma tâbî toplum demektir. Bu nizamda, daha Allah Rasûlü (s.a.v.) toprağa verilmeden imamet meselesi ele alınmış, ümmetin bölünmesini önlemek maksadı ile ashâbın ileri gelenleri toplanarak imamı seçmişlerdir. Râşid Halîfeler dönemi otuz yıl sürmüş, sonra hilâfet ve imâmet çizgisinden sapılarak peygamberî nizâma aykırı olan saltanat sistemi getirilmiş, sultanların saltanat hırsı ve çekişmesi ümmeti bölmüş, yüzyıllar boyu bir daha ümmetin vahdeti gerçekleşmemiş, parçalanmış ümmet, zâlim sultanlar yönetiminde, düşmandan çok birbirini kırmış, birbiri ile savaşmışlardır.

İmâmetin tanınması, bağlayıcı olması ve fonksiyonlarını icrâ etmesi önünde coğrafî, kavmî, ve mezhebî sınır ve kayıtlar var mıdır? Varsa nelerdir? Bu husûsta sizce nasıl bir yol takip edilmelidir?
Bu sualin biri nazarî, diğeri amelî iki cevabı vardır.
Nazarî olarak: Ümmet bir bütündür, tek bir siyâsî topluluktur, vatanları bir, başkanları (imamları) bir, kanunları, iç dış siyasetleri birdir. Danışma ile belirlenecek usûle göre ümmetin imamı seçilince, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun; ırkı, mezhebi, meşrebi ne olursa olsun bütün müslümanların bu imamı tanıması, ona bey'at ve itâat etmesi, yardımcı olması gerekir.
Amelî olarak: Râşid Halîfeler döneminden sonra, "nazarî olarak tasvîr ettiğimiz tek ümmet ve tek imam" hiçbir zaman gerçekleşmemiş, dünyada hemen her zaman birden fazla İslâm devleti ve ülkesi bulunmuş, sözde halîfelere bazı sultanlar suretâ bağlı görünmüş, ancak güç ve selâhiyetleri halîfelerden daha üstün olmuştur. Görünen odur ki, bugün de İslâm ülkelerinin "bir ümmet, bir ülke, bir imam" idealini gerçekleştirmeleri imkânsızdır. Evet şer'an gerekli ve aklen mümkündür; ancak bugünki şartlarda âdeten (eşyanın tabîatine göre) hayaldir.
Ne yapılabilir suâline gelince: Her bir ülkede İslâm'ı bilen ve onu ihlâsla yaşamaya gönül veren insanlar (âlimler, fakihler, mürşidler, münevver müslümanlar) bir eğitim ve öğretim seferberliği başlatır. Müslümanlara din ve dünya öğretilir, bütün insanların aynı kökten geldikleri, Allah'a kulluk için yaratıldıkları, müslümanların kardeş oldukları, dünyada hürriyet ve adâletin gerçekleşmesinden sorumlu bulundukları, bunun için güçlü olmaları gerektiği, güçlü olmanın birlik ve dayanışmadan geçtiği... anlatılır. Bu hususlar ümmetin çoğunluğunda bilgi, iman ve şuur hâline geldikten sonra her bir ülkede yönetimle halk arasında bütünleşme, aynı değerleri paylaşma ve aynı hedeflere yönelme merhalesi gerçekleştirilir. Bu merhaleden sonra İslâm ülkeleri arasında nasıl bir birlik ve bütünlük oluşturulabileceği gündeme gelir. Şüphesiz bu husus her zaman gündemdedir; ancak gerekli altyapı oluşturulmadan, hazırlıklar yapılmadan meselenin gündemde olması bir sonuç doğurmamakta, kıylu-kalden ileri gidememektedir. Çok erken de olsa düşünmeye zemin oluşturmak bakımından son merhale hakkında bir şey söylemek gerekirse şunu ifade edebiliriz: Ümmet (İslâm ülkeleri), adını ve şeklini zamanı gelince belirleyecekleri bir birlik kurarlar, bu birliğin liderliğini, ülkelerin başkanları arasından seçilmiş bir heyet üstlenebilir, bu heyete de meselâ sıra ile birisi başkan (imam) olabilir...

Türkiye müslümanlarının karşı karşıya bulunduğu temel problemler ile imamet meselesi arasında bir ilişki kurulduğunda bu hususta görüş ve önerileriniz nelerdir?
Bu sualin cevabı, yukardaki cevapların bileşkesidir; cevap verilmiş demektir. Burada şunu eklemek mümkündür: Türkiye'de müslümanların en önemli problemi tefrikadır; mezheb, meşreb, tarikat, cereyân, grup... şeklinde bölünmüş bulunan müslümanların, kendilerini birleştirip bütünleştiren "müslüman ve bu sebeple kardeş" olma şuurundan mahrum olmalarıdır. Birliğin temeli olan ortak noktaya (müslüman ve ehl-i kıble olmaya), önemsiz ayrılıkları ve farklılıkları tercîh ederek tefrikayı devam ettirmeleri, düşmanı koyup dost ile uğraşmalarıdır. İslâm'ı öğrenme, yaşama ve yaşatma çabasında birbirlerine destek olacak, birilerinin başarısını diğerleri de başarı sayacak yerde, "ben, biz...." dâvâsını sürdürmeleri, inhisarcılığı din hâline getirmeleridir. Çâre birden fazladır ve çetindir; ancak ilmin ve dînin taraftarı olmaktan öte tarafı bulunmayan, bilgisi ve ahlâkı ile temayüz etmiş bulunan âlimlerden bir heyet oluşur, buna taraflardan da temsilciler katılır, müslümanları bölen başlıca ihtilâf konuları bu heyetçe ele alınıp sonuçlandırılır, taraflar da bu sonucu benimserlerse önemli bir adım atılmış olur diye düşünüyorum.

 



49. Tevhid, 1991.

 

*********************************************

 

Anarşi, Terör ve İrtica

İslâmî açıdan terörü değerlendirir misiniz?
Terör (tedhîş) etrafa korku salmak, öldürmek, yaralamak, tahrip etmek suretiyle insanları mal, can, namus gibi maddî ve mânevî değerlerinin tehlike içinde olduğuna inandırmak, güvenliği ortadan kaldırmaktır.
Anarşi ise kamu düzen ve disiplininin ortadan kalkması, toplumda orman kanununun hâkim hâle gelmesidir.
İslâm'ın terör ve anarşiye nasıl baktığını Kur'ân-ı Kerîm ve sahih hadîslere başvurmak suretiyle öğrenmek kolaylıkla mümkündür:
".... Kim bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık (bu suçların cezâsı) olmaksızın bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim de bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur..."50
"Allah ve Rasûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde düzeni bozmaya çalışanların cezâsı ancak ya öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için âhirette de büyük azap vardır."51
"Dünyanın yok olması, Allah nezdinde, bir müslümanın öldürülmesinden daha önemsizdir."52
"Bize karşı silâh taşıyan (veya silâh çeken) bizden değildir."53
"Hiçbiriniz kardeşine silâh ile işaret etmesin; çünkü o farkında olmadan şeytan elinden çıkarır da (istemeden bir müslümanı yaralama veya öldürmesi sebebiyle) cehennemin bir çukuruna yuvarlanır."54
"Şüphe yok ki, kanlarınız, mallarınız, namuslarınız, vücutlarınız birbirinize Mukaddes Şehir'de, mukaddes aydaki mukaddes gün kadar haramdır, dokunulmazlıkları vardır... Benden sonra, birbirinizin boynunu vuran (canına kıyan) kâfirler (gibi) olmayın."55
Bu bağlayıcı metinlerin sayısını daha da çoğaltmak mümkündür. Ortaya çıkan kesin ve açık sonuç İslâm'da, ister müslüman olsun, ister müslümanlara karşı savaşmayan (andlaşmalı) gayr-i müslim olsun her insanın canı, malı, namusu ve vücûdunun dokunulmaz olduğudur. Bunlara dokunabilmek için kişinin cezâ gerektiren bir suç işlemesi ve selâhiyetli mahkemenin hüküm vermesi şarttır. Ortada kişinin işlediği suç ve bu suça uygulanacak cezâ hakkında mahkemenin hükmü bulunmaksızın bir kimsenin canına, malına, hürriyetine.... tecavüz etmek, düzeni bozmak, yeryüzünde fesat çıkarmak cinayettir; bunun dünya ve âhirette ağır cezâları vardır.

İslâmî tatbikatta hiç anarşi ve terörden medet umulduğu olmuş mudur?
Müslümanları bağlayan İslâmî tatbikat Rasûlullah (s.a.v.) ile Râşid Halîfeleri (Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Alî ve Hasen) zamanlarında vaki tatbikattır. Bu örnek devirlerde anarşi ve terörden medet umulduğu olmamıştır. Bilhassa Hz. Osman zamanından itibâren müslümanlar arasına fitne (kargaşa, ihtilâf, tefrika, fesat) girmiş, fakat bu davranışlar sahâbe tarafından asla tasvip görmemiş, fitnenin ortadan kalkması için meşrû düzen ve başkan ile işbirliği yapılmıştır. Hz. Alî'nin hilâfetinde ona başkaldıran, bey'at etmeyen, bunun için haklı olmayan şartlar ileri sürenler arasında bazı sahâbilerin bulunduğu da olmuştur. Ancak bunlar teröre başvurmadıkları gibi, Hz. Alî de düzeni bozan davranışlarını tasvip etmemiş, bunu suç saymış ve üzerlerine asker sevkederek yola getirmeye çalışmıştır. Bu devirde anarşi ve teröre ilk başvuran fırka Haricîler olmuş, bunlar kendilerine göre bir düzen kurmak üzere suikastler tertip etmişler ve bu arada Hz. Alî'yi de şehit etmişlerdir. Hâricîlerin bu davranışları ümmet tarafından hiçbir zaman kabûl görmemiş, kendileri daima sapık fırkalardan biri olarak nitelendirilmişlerdir.
Nasslardan ve örnek uygulamalardan hareket eden İslâm ulemâsı, "şahsî hayatında veya yönetimde İslâm'dan sapan yöneticiye karşı alınacak tedbir" konusunu tartışmışlar, fitnesiz olarak değiştirilmesi mümkün ise derhal harekete geçilmesi, aksi hâlde uygun zamanın beklenmesi gerektiği sonucuna varmışlardır. Yönetimi, düzeni İslâmî çizgiye getirmek üzere harekete geçmeyi önleyen husus "fitne"dir. Fitne ise müslümanların birbirine silâh çekmesi, asayiş ve emniyetin ortadan kalkması, can, mal ve namus... dokunulmazlıklarının tehlikeye düşmesidir. Ehl-i Sünnet denilen ümmet çoğunluğunun; İslâm'ı, Kitab, Sünnet ve Râşid Halîfeler çizgisinde yaşayanların görüşü budur. Aksini düşünen, fitneye rağmen zâlim sultana karşı çıkılır diyenler de "masum insanlar öldürülür, cana, mala, namusa tecavüz edilir" dememişlerdir. Şu hâlde terör ve anarşi, hemen bütün mezhebleri ile İslâm'a aykırı bir davranış biçimidir, meşrû olmayan bir olgudur.

İslâmiyet'in irticâya bakışı nedir?
İrticâ Türkçe'ye gericilik şeklinde çevrilmiştir. Bundan maksat, zamanın getirdiği, modern dünya görüşü ve davranış kalıplarını, ferdî ve sosyal hayata yön veren kâideleri, kısmen veya küll hâlinde bırakıp geçmiş zamanlara dönmek, geçmiş zamanların görüş, inanış ve kâidelerine tâabi olmaktır! "Bu mânâda irtica'a İslâm nasıl bakar?" sorusuna en güzel cevabı Mehmed Âkif merhum vermiştir: "Biz her eskiyi eski diye atmayız, kötü ise atarız; her yeniyi yeni diye almayız, iyi ise alırız." İslâm'a göre iyi ve kötünün ölçüsü vahyin ışığında, rehberliğinde akıl ve ilimdir. Vahiy bir yana bırakılarak yalnızca akla ve müsbet ilme dayanılacak olursa iyi ve kötünün belirlenmesinde bazı hatâlara düşmek kaçınılmaz olacaktır. Hattâ biraz mübalağa ile denebilir ki, insanların sayısınca farklı iyi ve kötüler olacaktır. Allah Teâlâ, vahiy yoluyla kullarını irşâd etmiş, aklın ve müsbet ilmin erişemediği konularda tek kaynak olarak, bunların eriştiği konularda ise teyid edici kaynak olarak gerçekleri, iyi ve kötüyü bildirmiştir. İslâm'a göre iyi (Kitâbın, Sünnet'in, İslâm'ın iyi dediği) ne kadar eski olursa olsun iyidir, terkedilmemelidir. Kötü dediği de ne kadar yeni olursa olsun kötüdür, alınmamalıdır. Bu kâideden hareketle irticâ, İslâm'ın iyilerini bırakıp, İslâm dışı kaynakların -dîne ters düşen- iyilerini almak, buna dönmektir. Başka bir ifade ile İslâm'ı bırakıp, İslâm öncesine (câhiliyye çağına) dönmektir. Burada câhiliyyeden maksat bir zaman dilimi değil, bir hayat felsefesi ve nizâmıdır. İslâm bu çağı kapamak için gelmiştir; ancak başlangıçtan günümüze kadar ona karşı direnenler, câhiliyyeye dönmek veya orada kalmakta (irticâda) ısrar edenler olmuştur, olacaktır. Müslümanların vazifesi insanların akıllarında hâsıl olan karışıklığı gidermek ve onlara gerçeğin, iyinin bilgisini ulaştırmaktır.

Müslümanlığı mürtecilikle aynı şey kabûl edip ardından müslümanların terörist olduklarını herkese kabûl ettirmeye çalışanların gerçek niyetleri nedir? Acaba bu kişiler bilgisizlik sebebiyle bu iftirâlarında yanılmış olabilirler mi?
İslâm'a göre irticâın ne demek olduğunu bundan önceki cevapta açıklamaya çalıştık. İslâm'ın doğrularını ve iyilerini kabûl etmeyenlere göre müslüman olmak mürteci (gerici) olmak demektir. Bize göre bu değerlendirme yanlıştır ve buna katılmak mümkün değildir. Öte yandan İslâm'da değişen ve değişmeyen kâideler vardır. Değişen kâideler, örf ve âdete bağlı bulunan, bu sebeple geçmiş zamanların şartlarında müctehidlerin ictihad ederek ortaya koydukları hükümlerdir. Zamanın değişmesi ile değişeceği Mecelle kâidesi hâline getirilmiş bulunan bu nevi kâide ve uygulamalar üzerinde ısrar etmek İslâm'a göre de irticâ sayılabilir. Ancak müslümanları gerici olmakla suçlayanların yalnız bu nevi irticâ'ı kastettiklerini sanmıyoruz. Bu irticâ nev'ini, müslümanların bir iç meselesi olarak kabûl ediyor, İslâmî eğitim ve öğretimin kalitesinin iyileştirilmesi ve yaygınlaştırılması ile düzeleceğine inanıyoruz.
Müslümanların terör ile ilgilenmelerine gelince bunu iki ayrı sâha içinde değerlendirmek gerekir. a) Gerçek müslümanlarda terör, b) İslâm'ı kalkan olarak kullananlarda terör.
a) Gerçek müslümanlarda terörün olmayacağı, müslümanların içinde teröristlerin barınmasının mümkün bulunmadığı birinci ve ikinci soruların cevabından anlaşılmış olmalıdır.
b) İslâm'ı bir kalkan, bir örtü olarak kullanan, gerçekte müslüman olmayan, İslâm dışı ideolojilerin mensubu bulunan kişiler ve gurupların, hedeflerine ulaşabilmek için terörü kullanmaları mümkün ve vâkidir. Tarih boyunca casusların, Bâtınîlerin, diğer sapık mezheb ve ideoloji mensuplarının, müslüman görünerek ümmetin içine sızdıkları, çeşitli fesatlar çıkardıkları bilinmektedir. Günümüzde de aynı uygulamanın devam etmemesi için bir sebep yoktur. Ayrıca gerçek müslümanları lekelemek, insanları İslâm'dan korkar, çekinir hâle getirmek isteyen bazı çevrelerin bu tür faaliyetleri tertipleyerek müslümanlara yamamaları da mümkündür ve örnekleri görülmüştür. İşte bütün bu gerçekleri görmezden gelerek ma'sûm müslümanların üzerine atılan her terör olayını manşetlere geçirip istismar etmek yalnızca bilgisizliğe bağlanamaz; bu davranış kasıtlıdır ve İslâm'ı karalamaya, müslümanlar üzerine dünyanın nefretini çekmeye yöneliktir.
Müslümanların topraklarını istîlâ eden ve onları yurtlarından çıkarmak isteyen yabancılara karşı, keza zorla işbaşına gelerek gayr-ı meşrû bir düzen kurmak için faaliyet gösterenlere karşı müslümanların direnişini, ellerinden gelen ve meşrû olan bütün imkânları kullanarak mücadele etmelerini -böyle isimlendirenler bulunsa da- anarşi ve terör olarak değerlendirmek doğru ve isabetli değildir. Bu şanlı direnişler cihaddır, ibâdettir.

 



50. Mâide: 5/32.
51. Mâide: 5/33.
52. Tirmizî, Diyât, 7.
53. Buhârî, Fiten, 7.
54. Buhârî, Fiten, 7.
55. Buhârî, Fiten, 8.

 

*****************************************

 

Câmiye Girmenin Usûl ve Âdâbı

Câmilere abdestsiz girilebilir mi?
Müslümanların bir zarûret bulunmadıkça içeride kalmak, belli bir zaman geçirmek üzere abdestsiz olarak câmiye girmeleri caiz değildir. Bir ihtiyaç, iş ve zarûret söz konusu olduğunda câmiye abdestsiz olarak girilip çıkılabilir, bir müddet kalınabilir. Meselâ câmi içinde bir iş gören, tamir vs. yapan müslüman ustanın girmek için abdest alması gerekmez. Kezâ ihtiyaca binaen câmide yatıp kalkan müslümanların da her zaman abdestli olmaları gerekli değildir.

Müslüman kadınların tesettüre riâyet etmeksizin açık-saçık olarak câmilere girmesi caiz midir?
Müslüman kadınların hangi şartlarda, kimlere karşı, ne kadar açılabilecekleri konusu Kur'ân-ı Kerîm'de, Sünnet'te ve ilgili dînî kaynaklarda en ince teferruâtına kadar açıklanmıştır. Bu sınırların dışına taşan, açılmaması gereken yer ve zamanda avret yerlerini (kapatılması gereken uzuvlarını) açan müslüman kadın böylece câmiye de girse, çarşı pazara da gitse, evinde de otursa günah işlemiş olur. Örtünme bakımından câmiin özel bir şartı yoktur; ancak câmi âdâbı ve câmide daha ziyade erkeğin bulunacağı göz önüne alındığında kadınlarımızın buraya girerken kendilerine çekidüzen vermelerinin daha gerekli (uygun, yakışır) olduğunda şüphe yoktur.
Gayr-i müslimlerin turistik amaçla câmilere girmeleri caiz midir? Delili nedir?
Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında gerek müşrik ve gerekse ehl-i kitap olan gayr-i müslimler câmiye girmiş, Onunla görüşüp konuşmuş ve hattâ orada kalmışlardır. Buradan hareketle İslâm müctehidlerinin bir kısmına göre gayr-i müslimlerin cünüb ve abdestsiz olarak -ki onlar zaten gusül yapmaz ve abdest almazlar- câmiye girmelerinde sakınca görülmemiştir. Giriş maksadına gelince burada titizlik gösterilen husus, câmiye saygısızlık, müslümanları rahatsız etmek, câmiyi kirletmek vb. kötü bir maksadın bulunmamasıdır. Turistik maksat, câmiyi görme, bilgi edinme, merak giderme maksadıdır; bu ise ne câmiye, ne de müslümanlara zarar verir. Bu maksatla câmiye giren, orada müslümanların ibâdetlerini seyreden gayr-i müslimlerin İslâm ile ilgilenmeleri, ibâdete imrenmeleri, hidâyete yönelmeleri de mümkündür. Muhtemel mahzuru ve zararı önleyici tedbirler alınmak şartıyle bunlara câmilerimizi görme imkânı verilmelidir.

Âdetli kadınların câmilere girmeleri caiz midir?
İçeride kalmak, oturmak, vakit geçirmek üzere müslüman ve âdetli kadınların câmilere girmeleri caiz değildir. Bu konuda ittifak vardır. Ancak iş, ihtiyaç, geçiş, çaresizlik gibi sebeplerle böyle kadınların da câmiye girip çıkmaları caiz görülmüştür. Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında Hz. Âişe (r.a.) ve daha başka kadınlar, âdetli iken, başörtülerini almak üzere câmiye girip çıkmışlardır.

 


 

İslâmî Evlilik Üzerine 56

Evlilik nedir, başına İslâmî kelimesinin eklenmesi neyi ifade eder, nasıl bir anlam yükler?
Genel mânâda evlilik, bir kadınla bir erkeğin, inançlarına göre meşrû olan bir biçimde karı-koca olmak üzere kurdukları birliktir. İslâm'a göre evlilik, aralarında evlenmeyi engelleyen bir yakınlık veya durum bulunmayan bir kadınla bir erkeğin, şartlarına uygun olarak yapacakları evlenme akdinin doğurduğu hukûkî ve sosyal sonuçtur. Evlilik kelimesinin başına "İslâmî" vasfı getirildiği zaman bu vasfa uygun bir evlilik anlaşılır. Bu vasfa uygun evlilik, amacı, tarafların seçilişi, akdi ve şartları ile İslâm'ın bağlayıcı kurallarına uygun düşen bir evliliktir.

İdeal İslâmî evlilik, nasıl bir şeydir?
Bu soru evliliği ideal olan ve olmayan ayırımına tâbî tutuyor. Halbuki genellikle idealle reel, düşünülen ile gerçekleşen, hayal edilen ve beklenen ile elde edilen arasında fark vardır. Bizim burada ideal olan değil, genellikle gerçekleşen ve İslâmî demek için yeterli şartları taşıyan evlilik üzerinde durmamız gerekir. Nasslara bakılırsa İslâm'ın da ideal evliliği değil, asgarî veya ortalama şartları taşıyan, fonksiyonunu yerine getiren, amaca ulaştıran evliliği öngördüğü, bununla yetindiği anlaşılır. Delil olarak eşlere karşı âdil davranma emrini alalım: Allah Teâlâ "Ne kadar isteseniz kadınlarınız arasında tam adâleti asla gerçekleştiremezsiniz..."57 buyuruyor. Eğer ideal olmayan evlilik İslâmî de olmasa ve yapılmaması gerekse idi bunun arkasından "öyleyse evlenmeyin" yasaklamasının gelmesi gerekirdi, halbuki şöyle buyuruluyor: ".... bu sebeple birisine tamamen meyledip diğerini askıdaki gibi bırakmayın..." Buna göre bir erkek, kadınları ile paylaşacağı maddî ve mânevî hayatı, eczacı terazisi gibi bir ölçü ile eşit tutmakla değil, apaçık, objektif, katlanılamaz eşitsizlik ve dengesizliklerden kaçınmakla yükümlü kılınmaktadır. Aynı sûrenin 3. âyetinde de "eğer adâlete riâyet edemeyeceğinizden korkuyorsanız bir kadınla evlenin..." buyuruluyor. Bir kadınla yapılan evlilik birliği içinde de tarafların hak ve adâlete tam (ideal) olarak riâyet etmeleri zordur, aksi de ihtimâl dahilindedir; ama âyet "bu takdirde hiç evlenmeyin" demiyor. İlgili âyetlerin tamamını gözönüne aldığımızda şöyle bir yol çizildiği anlaşılıyor: Evlenirsiniz, denersiniz, aksaklıklara sabır ve tahammül gösterirsiniz, tahammül sınırını aşarsa aile meclisi ve hakemlere başvurarak ıslâh yolları ararsınız, yine de sürdürmek mümkün olmazsa ayrılır, başka eşler edinerek sürdürebileceğiniz bir evliliği ararsınız. Sonuç olarak: İdeal evlilik yoktur, ortalama veya asgarî şartların gerçekleştiği veya mecbûriyetlerin bulunduğu, bu sebeple sürdürülebilen evlilikler vardır.

Kadın ve erkeğin birlikteliğinin meşrû dayanağı olan nikâh öncesinde, sağlıklı bir evliliğin oluşması için nelere dikkat edilmesi gerekir? Küfüv (denklik) neleri kapsar? Erkek ve kadının birer mücahid ve mücahide olmaları, kendilerini böyle adlandırmaları yanında dünyevî donanımların (bilgi, meslekî formasyon, maddî imkânlar, vs.) önemi nedir?
a) Sağlıklı bir evliliğin oluşabilmesi için nikâhtan önce dikkat edilmesi gereken hususlar, başvurulması kaçınılmaz, yahut faydalı olan tedbirler vardır: Biri kadın, diğeri erkek de olsa iki insanın ve iki müslümanın, belli şartlara ve sınırlara riâyet ederek görüşmesi, konuşması, tanışması caizdir. Eğer bir kadınla bir erkek, evlenmek maksadı ile tanışmak ve görüşmek istiyorlarsa, şerîat sınırları biraz daha gevşemekte, görülebilecek yerler ve şehvet duyma ihtimâli bulunsa bile bakma konularında ruhsatlar getirmektedir. Şerîatın bu müsâmahası bile nikâhtan önce tarafların birbirini görmesi ve tanımasının ne kadar önemli olduğunu anlatmaya kâfidir. Bu görme ve tanımanın sınırı, ruhsatları aşmamaktır. Umûma açık yerlerde, başkalarının da bulunduğu evlerde, gerektiğinde -bu yerlerde- başbaşa kalarak tarafların birbirini görmesi, konuşması, birbirlerinin dünya görüşleri, zevkleri, evlilikten beklentileri, alışkanlıkları... gibi konularda bilgi alışverişinde bulunmaları elzemdir. Bu ölçüde bir görüşme, konuşma ve tartışma taraflara, sağlıklı bir evlilik birliğinin kurulmasının mümkün ve muhtemel olup olmadığı konusunda yeterli kanâat verir. Bundan ötesi hem gerekli değildir, hem de mümkün değildir. Meselâ günümüzde flört kelimesi ile ifade edilen ve İslâmî sınırları aşan görüşmeler, beraberlikler, âdetâ deneme evlilikleri taraflara, gelecek hakkında -İslâm'ın tecviz ettiği görüşmeden daha çok ve daha kesin- bilgi ve kanâat veremez. Tecrübe göstermiştir ki, evlilikten öncesi ile evlilikten sonrası arasında tarafların duygu ve davranışlarında farklılıklar ortaya çıkmakta, yahut oluşmaktadır. Bu sebepledir ki, flört sonrası evlenen çiftler arasında da birçok geçimsizlik ve boşanma örnekleri yaşanmaktadır. Orta yol, genel bir kanâat elde edecek kadar görüşme ve tanışmadır; bu kadarına da İslâm izin vermiştir, hatta bunu tavsiye etmiştir.
b) Kefâet (denklik) şartı yerinde olmakla beraber bu şartın içeriği sabit değildir, değişkendir. Bu sebepledir ki, ilgili tavsiyeler denklik üzerinde durmuş, fakat denkliğin içeriği konusunda kesin, değişmez, detaylı açıklamalar getirmemiştir. Denklik örf ve âdete, tarafların bilgi ve kültür seviyelerine, gördükleri eğitime, benimsedikleri değerler sistemine göre değişik tablolar oluşturmaktadır. Objektif ve bağlayıcı denklik şartları, akdin kuruluş ve sıhhat şartları arasına girmiştir. Müslüman kadına, müslüman olmayan erkek -serveti, makâmı, soyu, boyu ne olursa olsun- denk olamaz (bunların evlenmeleri caiz değildir.) Gene umûmî bir tavsiye olarak Hz. Peygamber (s.a.v.) eş seçiminde soy, güzellik ve zenginlikten önce dindarlık ve ahlâkın aranmasını istemiştir. Din, dîni yaşama ve ahlâk bakımlarından denklik sağlandıktan sonra detaylar, yorumlar, zevkler, beklentiler, kültür seviyesi, sosyal itibar gibi denklik faktörleri aranmalıdır. Bu vasıflarda ve kademelerde denkliğin, sağlıklı ve sürekli bir evlilik birliğinin kurulmasında ihmâl edilemez etkileri ve katkıları vardır.
c) Cihadın öncelikli ve herkese farz olanı vardır, böyle olmayanı vardır. Cephede olanı vardır, müslümanın kendi evinde, işinde, eğitiminde ve toplumunda olanı vardır. Birisi Allah Rasûlü'ne (s.a.v.) gelerek hicret ve cihad üzerine and içmek, yeminle bağlanmak (bey'at etmek) istediğini söylemişti, Rasûlullah (s.a.v.) ona, ana-babasının hayatta olup olmadıklarını sordu, hayatta olduklarını öğrenince "Geri dön ve onlara iyi bak, cihadını bu şekilde yap" buyurdu.58 Bir hadîs-i şeriflerinde "Dullar, yetimler ve fakirler için koşuşturan kimseler, Allah yolunda cihad edenler gibidir."59; bir diğerinde "Mücâhid nefsi ile cihad edendir"60 buyurdular. Kadınlardan birisi kendisinden cihad için izin istediğinde cevabı şöyle oldu: "Sizin cihadınız hacc ibâdetidir."61 Bu nasslardan ve irşâdlardan hareketle şu sonuca varmak mümkündür: Erkek olsun, kadın olsun mükellef bir müslümanın üzerinde Allah'ın, kendisinin, akrabasının, kocasının, çocuklarının, toplumunun ve insanlığın hakları vardır. Bu haklar çatıştığı zaman da öncelikler vardır. Bu öncelikler kişinin durumuna ve ihtiyaca göre değişir. Bütün bunları hesaba katmadan belli bir cihad çeşidine öncelik vermek ve diğer hakları ihmâl etmek çoğu kez nefsâniyetten kaynaklanır, gösteriş zevkinden güç alır, insanı dünya ve âhiret hayatında hüsrana maruz bırakır. Evlilik Allah'ın emri, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sünnetidir, iyi niyetle, Allah'a kulluğun bir vesilesi ve gereği olarak yapılan evlilikler bir nevi ibâdettir. Böylesine önemli ve değerli bir birliğin semeresini verebilmesi için taraflarına, karşılıklı yükümlülükler getirilmiştir. Bu yükümlülükleri hakkıyle yerine getirmek bilgi, eğitim, formasyon ve gayret ister. Bunların edinilmesi ve vazifelerin îfâsı Allah'ın rızâsını celbeder. Karı veya koca, öncelikli vazifesi aileye karşı yükümlülüğü ile ilgili iken bunu bırakır, başkalarının da yaptığı ve yapabileceği hizmetler (cihad) peşinde koşarsa, Allah Rasûlü (s.a.v.) ona: "Önce ailene karşı vazifeni yerine getir" buyurur.
"Onlar ki verir lâf ile âlemde nizâmı
Binlerce teseyyüb bulunur hânelerinde."
beyti de böylelerinin davranış bozukluğunu dile getirir. Normal durumlar için cihad sıralaması: Nefsini yola getirmeye çalışmak, ailesine karşı yükümlülüklerini yerine getirmek, yakından uzağa topluma karşı vazifelerini yapmak, farz-ı kifâye olan İslâmlaşma ve İslâm'ı koruma çalışmalarına katılmak şeklinde olmalıdır. Fevkalâde hâllerde -dînin korunmasını istediği temel değerlerden biri tehlikeye mâruz kaldığında- sıra değişebilir.

Pratikte kadın ve erkek birbirlerine hayatlarında nasıl bir yer biçiyorlar; birinin diğerinin hayatındaki yeri nedir?
Pratikte kadın ve erkeğin birbirlerine hayatlarında biçtikleri veya verdikleri yer yine topluma, örf ve âdete, değerler sistemine, kültür ve medeniyet seviyesine, kişiliklere... göre değişkenlik arzetmektedir. "Bir müslümanın hayatında eşine verdiği yer, ayırdığı rol ne olmalıdır?' sorusuna şu cevabı vermek isterim: Allah'ın kulundan istediklerini yerine getirme konusunda ve mutluluk arayışında en yakın yardımcı, yol arkadaşı ve dayanışma elemanı rolü. Her biri diğerinden, kâbiliyeti ve gücü nisbetinde bu yardımı, dostluğu ve dayanışmayı beklemeli, karşısındakine bu fırsatı tanımalıdır.

Eşlerin uyumu her konuda aynı fikirde olmak mıdır? Ailede çoğulculuk olabilir mi? Bunun sınırlarını belirlemek gerekir mi?
Eşlerin uyumlu olmaları, her konuda aynı fikirde olmalarının ne sebebi, ne de sonucudur. Yani eşlerin uyumlu olmaları, her konuda aynı fikirde olmaları sonucunu doğurmadığı gibi, her konuda aynı fikirde olmak uyumlu bir aile hayatının sebebi olmayabilir. Birlik, beraberlik, dayanışma, uyum konularında çokça başvurulan bir ölçü "asgarî müşterek"tir. Evlilik birliği içinde de uyumun şartı olan bir "ortak görüş, düşünüş, zevk ve değerlendirme sâhası" vardır. Bunun din ve imanla ilgili olan kısmını Allah Teâlâ evliliğin sıhhat şartı kılmıştır. Ahlâk ve iffet anlayışı konusunda da "Zînâ eden erkek ancak zînâ eden veya Allah'a başkasını ortak koşan bir kadınla evlenir; zînâ eden kadını da ancak zînâ eden veya Allah'a şirk koşan bir erkek nikâhlar"62 buyurmuştur. Şu hâlde iman ve ahlâkın temellerinde buluşmayan bir çift arasında uyum kurulamaz. Asgarî müşterekin boyutlarını şöyle bir ölçü içinde görmek mümkündür: Dinde tartışma götürmeyen iman, ibâdet, ahlâk ve nizam prensipleri vardır; bunlar icmâ'a konu olmuş ve bütün müslümanlar tarafından benimsenmiştir; bu konularda farklı düşünce ve görüş taşıyanlar arasında uyum kurulamaz. İctihada, yoruma, tercîhe, zevke, tartışmaya açık bırakılan konularda ise farklı fikir ve görüşler hayata renk katar, değişiklik ve zenginlik getirir. Tabîî bunun ön şartı İslâm insanında bulunması gereken hoşgörüdür, gönül zenginliğidir, nefs-i emmâre esaretinden kurtulmuş olmaktır.

 



56. Yeryüzü, Ekim 1991.
57. Nisâ: 4/129.
58. Müslim, Birr, 5.
59. Buhârî, Nafakat, 1.
60. Tirmizî, Fedâilu'l-cihâd, 2.
61. Buhârî, Cihâd, 62.
62. Nûr: 24/3.

 

************************

 

Zarûret ve İhtiyaç

Muhterem hocam sizin İslam'ın Işığında Günün Meseleleri adlı kitabınızın birinci cildinde "Çaresizlik sebebiyle faizli kredi" adlı araştırmanızdan dolayı bize birçok sorular gelmektedir.
Ben de önce sizin kitabınızı birkaç defa okuduktan sonra tatmin olamadığım için sizden bazı açıklamaları rica ediyorum.
1- İhtiyacın anlam ve mâhiyetini âyet ve hadîsten ricâ ediyorum.
2- Aynı şekilde zarûreti de.
3- "İhtiyaç genel olsun, özel olsun zarûret sayılır" kâidesini Mecelle'den de zikretmişsiniz. Lütfen bu kâidenin de dayandığı âyet veya hadîsi zikreder misiniz? Ben çok araştırdım, bulamadım.
4- Zekâttaki zenginlik ölçüsüne yetişemeyen her fakir ihtiyaç içerisinde midir? Öyle ise zengin olabilmesi için ihtiyacı vardır, bu da zarûret sayıldığından dolayı hırsızlık veya daha başka haramlar da geçici olarak, zengin olana kadar mübah olur mu, nasıl?
5- Âlimler bazen ihtiyaç kelimesini zarûret mânâsına kullandı diye ihtiyaç zarûret olabilir mi? Örneğin İzzuddin b. Abdusselâm fetvasında "Haram yeryüzünde öyle yayılsa ki artık helâl bulunamaz hâle gelse ihtiyaç kadar haramı kullanmak bundan faydalanmak caiz olur" diyor.
6- "Dinde size hiçbir güçlük koymamıştır"63 emr-i ilâhisi varken "Ebû Hanîfe evlenme konusunda ictihadlarıyla büyük kolaylıklar getirmiştir" sözünüzle neyi kastediyorsunuz? İctihad Kur'ân ve Sünnet'e dayalıdır. Öyle ise nasıl kolaylaştırıyor ve zor nerededir? Velisiz nikâh caiz değil de, Ebu Hanîfe delilsiz olarak mı caiz görerek zor olan nikâhı kolaylaştırdı?
7- Örneğin Mecelle ve eşbâhlarda şu kâide zikredilmektedir. "Zorluk kolaylığı getirir" ve bu kâideden şu hükümlerin çıktığı söylenmektedir.
a) Seferde namazların kısaltılması
b) Hastalık anındaki kolaylıklar ve teyemmüm
c) İkrah konusu
d) Unutmanın mükellefe birşey yüklemeyeceği
e) Cehalet durumu
f) Elbiselerdeki necasetin eserinin temizlenmesindeki kolaylık
g) Umumî belvâ
Bu noktaların hiçbirisi bu kâideden çıkmamıştır. Her biri için müstakil âyet veya hadîs vardır.
Acaba biz din kolay olduğu için bu hükümleri getirmiştir mi deriz, yoksa biz kolaylaştırdık mı deriz?
Bir de biz herhangi bir meseleyi bu kâidelere nasıl sokarız? O mesele ki hakkında nass yoktur.
Olan bir şeyi, bu kâideden çıktı nasıl diyebiliyoruz ki, neticede tüm o konuların âyet ve hadîslerini de yine ayrı ayrı görmek gerekiyor.
8- İbn Hümâm ihtiyaç ve zarûreti ayrı ayrı tarif ederek zarûretin haramı mübah edebileceğini, ihtiyacın ise edemeyeceğini söylerken niçin ihtiyacı zarûret menzilesinde görmüyor?
9- Âyetlerde (meselâ Bakara, 173) geçen zarûret kendi mâhiyetiyle birlikte hem izah ediliyor ve hem de nasıl haramı mübah edeceği kayıtlanıyor. Bizler hangi delil ile bunu genişleterek ihtiyacı da bu menzileye indiriyoruz. Bu soru "ihtiyaçlar zarûret menzilesine iner" kâidesine cevap teşkil eder, ancak ben biraz daha geniş olsun diye ayrıca yazdım.

Cevap:
Mektubunuzu aldım. Kimi itirâzlarla, kimi sorularla dolu birçok mektup alıyorum. Bunların tamamını cevaplandırmaya kalkışsam işim yalnızca bu olur. Sizin mektubunuza da tafsilâtlı cevap veremeyeceğim; buna ne vaktim var, ne de gerek var; çünkü bahsettiğiniz kitabımda zarûretle ilgili iki yazı var; birisi sizin okuduğunuz, diğeri de birinci ciltte "İslâm Hukûkunda Zarûret Hâli" başlıklı uzun yazı. Bunları dikkatli okuduğunuz takdirde bütün sorularınızın cevabını bulacaksınız. "Sorularımın cevabını buluyorum, ama bunlar beni iknâ etmiyor" diyecek olursanız, buna da cevabım şudur: "Hangi görüş ve ictihada iknâ oluyorsanız onu uygulayın."
Size asıl cevabım yukarıdaki satırlardan ibâret olmakla beraber, mektubunuzdaki sorulardan birkaçına çok kısa olarak dokunmak istiyorum:
1. İlk sorularda zarûret, ihtiyaç ve ihtiyacın zarûret sayılması konusunda âyet ve hadîse dayalı tarifler, açıklamalar istiyorsunuz. Böyle bir istekte bulunabilmeniz için dinde her konu ve kavramın âyet ve hadîslerle açıklanmış bulunması gibi bir vâkıanın olması gerekir; ayrıca doğrudan âyet va hadîslerin (nass ve zâhir olarak) açıklamadığı konu ve kavramlarda, fukahânın, diğer deliller ve delâlet çeşitlerinden faydalanarak yaptıkları açıklamaların mûteber olmaması gerekir. Halbuki ne öyledir, ne böyle. Meselâ havâic-i asliyye, faiz, beyi', icare gibi yüzlerce konu ve kavram vardır ki, bunların ne olduğunu âyet ve hadîsler târif etmemiştir; bunların tariflerini yine âyet ve hadîsler ile dil ve örfe dayanarak fakihler yapmışlardır. Zarûret ve hâcet de böyledir; hiçbir âyet ve hadîste bunların târifi yoktur; nasslar "dara düştüğünüzde, muztar kaldığınızda, kim darda kalırsa..." gibi ifadelerden oluşuyor. Dara düşmeyi, zarûret hâlini "ölüm veya uzvun zâyî olması, önemli sıkıntı ve zararın hâsıl olması vb." şeklinde tarif edenler ise fakihlerdir. Âyetler ve hadîsler, bütün delâletleri ile ve bir bütün hâlinde ele alındığı, dînin mekasıdı (amaçları) da göz önünde bulundurulduğu zaman zarûretin "temin edilmediği zaman hayatın devamı mümkün olmayan, yahut önemli sıkıntı ve zarar hasıl olan ihtiyaç" mânâsına geldiği anlaşılıyor.
2. "Zekâtta zenginlik ölçüsüne erişmeyen her kişi fakirdir, ihtiyaç içindedir, zengin oluncaya kadar hırsızlık yapabilir mi?" diyorsunuz.
Bu sorunuzu çok garipsedim. Ben yazılarımın neresinde buna benzer bir söz söylüyorum da siz böyle bir soruyu sorabiliyorsunuz? Bir insanın zekât yükümlüsü olabilmesi için önce aslî ihtiyaçlara, sonra nisâba mâlik olması gerekir. Bizim bahsimiz, aslî ihtiyaçlara sahip olamayanlar ile ilgilidir ve fakir (muhtaç olanlar) bunlardır. Hırsızlık konusuna da anılan yazımızda cevap vardır. Zengin olmak aslî (temel, olmazsa olmaz veya zor olur) ihtiyaçlardan değildir ki, onu zarûret sayalım ve ruhsat sebebi kılalım!
3. İbn Humâm -nerede söylemişse- o sözü söylemiş ve zarûret ile hâceti birbirinden ayırmış; hâcet haramı helâl kılmaz demiş. Bu onun anlayışıdır, sizi de iknâ ediyorsa bunu uygularsınız. Ben buna karşı birçok âlimin farklı anlayışlarını ve Mecelle'nin umûmî kâidesini zikrettim. O mûteber oluyor da bunlar niçin mûteber olmuyor? Ayrıca aynı İbn Hümâm, Fethu'l-kadîr'in Kazâ bölümünde ölüm derecesinde veya uzvun kaybı ile ilgili bulunmayan maslâhatın celbî veya mefsedetin def'i için müslümanın, devlet adamına veya aracıya rüşvet verebileceğinden bahsediyor. Bu bir çelişki değil midir? Müslüman, meselâ malını kurtarmak için rüşvet vermese ve malı elinden haksız olarak alınsa ne ölür, ne de kör olur; bu durumda rüşvet verip malını kurtarabilir demek, "ihtiyaç, zarûret gibi kabûl edilir" demek değil midir?
Bu vesile ile selâm eder, kulluk yolunda başarılar dilerim, kardeşim.

 



63. Hacc, 78.

 

************************************************

 

Bir Müftünün 33 Sorusu

Orucun bozulması veyahut bozulmaması husûsunda iğneyle serum arasında fark var mıdır?
Meseleye bir şekil olarak, dış görünüşü itibarıyla, bir de mânâ ve maksadı bakımından yaklaşmak mümkündür. Dıştan bakıldığında "orucu ancak normal, tabîî deliklerden içeriye giren nesneler bozar" diyen müctehidlere göre iğne ile deriyi, adaleyi, damarı delerek içeriye verilen şey ister ilâç olsun, ister serum olsun orucu bozmaz; çünkü bu ictihad, içeri giren nesneye değil, girdiği yere bakmaktadır. Ancak iğne ile vücûduna bir şeyler alan kişinin maksadına baktığımız zaman hüküm değişir. Eğer maksat tedâvî ise oruç bozulmaz. Serumu almaktan maksat tedâvî değil de açlığı, susuzluğu gidermek, orucun eksilttiğini tamamlamak olursa, bu davranış oruç kavramına ters düşer. Giriş yoluna göre hüküm veren müçtehidler bakımından oruç bozulmaz dense bile, böyle bir davranışın caiz olduğu söylenemez.

Çocuk başkasının malını telef edince ve malı da olmayınca babasının veya velîsinin tazmini gerekir mi?
Çocuk başkasının malını telef edince bakılır: Bunu babasının veya velîsinin emrini yerine getirmek için yapmış olursa zararı yine kendi öder, fakat emreden baba, yahut velîye rucû hakkı vardır; yani ödediğini bunlardan alır. Baba ve velîsinin emri, dahli olmadan başkasının malını telef eden çocuk bu zararı kendi öder (zarar çocuğun malından ödenir). Eğer malı yoksa, ödeyecek malî güce kavuşması beklenir, o zamana kadar borçlu olarak kalır.64

Hayvanlar cereyanla nasıl kesiliyor. Türkiye'de cereyanla kesim yapılıyor mu ve cereyan ile kesimin hükmü nedir?
Hayvanı cereyanla kesmekten maksat, elektrik gücü ile çalışan bir makine ile kesim yapmaktır. Türkiye'de böyle bir kesim yapıldığını görmedim ve duymadım. Gittiğim bir-iki mezbahada hayvanların, elektrikle çalışan bir sistem yardımı ile ayaklarından askıya alındığını, makaralar vasıtasıyle hayvanın, elinde bıçak bir kanalın önünde bekleyen kasapların önüne geldiğini ve burada kasabın besmele çekerek bıçağı hayvanın boğazına çaldıklarını gördüm.
Eğer kesim için özel bir makina yapılır, bir veya daha fazla hayvan bu makinaya sokularak boğazları âlet tarafından kesilir ve ölmeleri sağlanırsa bakılır: Âleti kullanan müslüman veya kitap ehli olup, hayvanın kesilmesi gereken yerleri kesilmiş bulunursa sakınca yoktur; bu hayvanların etleri yenebilir. Düğmeye bir basışta, yahut şarteli bir indirişte birden fazla hayvanın kesilmiş olması sakıncalı değildir; hayvan avında da bir atışta birden fazla hayvanı vurmak mümkündür ve bunların yenmesinde mahzur yoktur.

Zekâtın fakirin evine bırakılmasıyle temlik meydana gelir mi?
Zekât olarak bırakılan bir malın üzerine bir yazı iliştirmek, yahut başka bir karîne ve işaret koyarak fakirin, bunun kendisine ait olduğunu ve istediği gibi kullanabileceğini anlatmak mümkün olursa evine bırakmak suretiyle de temlik (bırakılan şeyi fakire mâl etme) hasıl olur.

Telfîkı caiz görmeyenlere göre Şâfiî mezhebinden biri, Hanefî mezhebini abdestte taklit edince namazı da Hanefîye göre kılması gerekir mi?

Taklit, deliline bakmadan bir müctehidin ictihadı ile amel etmektir. İltizâm, bir müctehidin bütün ictihadlarını -bir bütün hâlinde- taklit etmeye karar vermek ve bunu uygulamaktır. İntikâl, bir mezhebi iltizam ettikten sonra, ya bütün olarak, yahut da bazı meselelerde ondan ayrılarak bir başka mezhebin hükmünü uygulamaktır. Bir veya birkaç meselede, bir mezhebe intikâl edince, o meselenin ait olduğu bütünde bu mezhebe uygun hareket edilirse telfik değil, intikâl gerçekleşmiş olur. Meselâ bir Şâfiî müslüman, kadına dokununca abdestin bozulmaması konusunda Hanefî mezhebine intikâl eder de, abdestin bütününde (diğer hükümlerinde de) Hanefî mezhebine uygun hareket ederse -meselâ bir yeri kanayınca abdestin bozulduğunu kabûl ederse- telfik değil, intikâl yapmış olur. Ancak bu misalde Hanefî mezhebine, abdestin bütününde uymaz, örnek olarak "kanamanın abdesti bozmaması bakımından Şâfiî mezhebini taklit ederse", bu iki taklidi bir abdest olayında gerçekleştirirse, telfik yapmış olur. Telfikı caiz görenlere göre bunda bir sakınca yoktur. Telfikı caiz görmeyenlere göre ise abdestin tamamında intikâl ettiği mezhebin ictihadlarına uygun hareket etmesi gerekir.
Telfik caizdir diyen fukahaya göre abdestte telfik yapan, namazını da eski mezhebinde veya kısmen intikâlde bulunarak, yahut da telfik yaparak kılabilir. Telfikı caiz görmeyenlere göre abdestte Hanefî mezhebini taklit eden Şâfiî, telfik değil de intikâl yapmış ise namazda da Hanefî mezhebine riâyet edecektir. Abdest alırken telfik yapmış olursa namaz kılamaz; çünkü bunlara göre abdesti yok sayılır.

Hanefî olan bir kişi hanımını üç talâk ile boşayınca başvurduğu Şâfiî bir müftünün, "velisiz kıyıldığından eski nikâhı nazar-ı dikkate almayarak" Şâfiî mezhebi üzerine yeniden nikâh kıyması caiz olur mu?
Caiz olmaz. Çünkü ehliyetli bir müctehidin ictihadı dinde mûteberdir, mezhebi haktır, farklı ictihadlarda bulunan iki müctehidden her biri diğerinin ictihadının hatâlı olduğunu söyleyebilir, fakat bu ictihad ile yapılan amelin, uygulamanın bâtıl, hükümsüz olduğunu söyleyemez. Allah Teâlâ müctehidlerin, isâbetli ictihadlarına iki ecir, hatâlı ictihadlarına da bir ecir vermekte, doğruyu bulmak için elinden geleni yapan müctehidi daha başka bir şey ile yükümlü kılmamakta, hatâlı da olsa ictihadıyla yaptığı ameli kabûl etmekte, ona uyan (mukallid, avâm) müslümanların amellerini de kabûl buyurmaktadır. Bu husûslarda ümmetin ittifâkı vardır. Durum böyle olunca, karısını üç kere boşadıktan sonra Şâfiî bir müftüye başvuran Hanefî şahsa, bu müftünün, "Hanefî mezhebine göre nikâhını kıydırırken karısının velîsinden izin almamış, yahut velînin nikâhı bizzat kıymamış.." olduğunu göz önüne alarak "senin nikâhın zaten yokmuş, siz evli değilmişsiniz ki, boşaman mûteber olsun" demesi ve yeniden nikâh kıymaya kalkışması, "Hanefî mezhebine göre kıyılan nikâhların hükmü yoktur" demek olur ki, bu icmâa aykırıdır, bunu demeye kimsenin hakkı ve selâhiyeti yoktur. Ayrıca bunu kabûl etmek, mezkûr çiftin yıllarca nikahsız yaşadıklarını, nikâh bâtıl sayılırsa çocuklarının da neseblerinin sahih olmadığını kabûl etmek sonucunu doğurur ki, bunu düşünmek bile tüyler ürperticidir. Müslümanlar, geçim imkânsız hâle gelmedikçe boşama yoluna gitmemelidirler. Boşanma yoluna gitmişlerse müftüler, İslâm mezheblerinin tamamından istifâde ederek aile bağını kurtarmaya çalışmalıdırlar. Bunlar imkânsız hâle gelmiş, evlilik sona ermiş ise, hîle yollarına başvurmadan taraflara durumu bildirmek, bu tecrübelerin ışığında yeni ve sağlam aile bağlarını kurmalarını sağlamak gerekir.

Devletin paralı suyu ile sulanan ekinlerin zekâtı onda bir mi, yoksa yirmide bir midir?
Yağmur suyu ile değil de hayvan, tanker vb. ile çekerek, yahut para ile satın alarak sulanan ekinlerin zekâtı yirmide birdir.

Cuma saatinde elde edilen kazanç helâl midir?
Cuma saatinde, cuma namazı kılmakla yükümlü olan bir şahıs, namaza gitmez de iş veya ticaret yapar ve para kazanırsa bu para haramdır, bu kazancı kullanması caiz değildir, fakirlere dağıtması ve tevbe etmesi gerekir.

Zarûret olmadan faiz müessesesinde çalışanın kazancı helâl midir?
Böyle yerlerde çalışan kimselerin bir kısmı doğrudan doğruya faiz muâmelesi ile ilgili işleri yürütürler; kurumu idare ederler, reklam yaparlar, faizli akitleri düzenler ve yazarlar, şahit ve kefil olurlar, hesap ve bilânçolarını yaparlar.. Bu gibi işleri yapanların, başka bir yerde karınlarını doyuracak, önemli ihtiyaçlarını karşılayacak bir iş bulunca faizci kurumdan ayrılmaları gerekir. Bu gibi kurumlarda binâ yapmak, tâmir, temizlik, aşçılık vb. işleri görmek, binânın ve burada bulunan malvarlığının güvenliğini sağlamak (bekçilik yapmak) doğrudan faizcilik yapmak mahiyetinde değildir, bazı müctehidler bunları da caiz görmezler, ancak İmam Âzâm Ebû Hanîfe'nin ictihadına göre bu gibi hizmetlerin îfâsı caizdir.

Nâfile hacc yapmak mı, o nisbette sadaka vermek mi efdaldir?
İlâveli Mecmû'a-i Cedîde isimli "şeyhülislamların fetvâlarını ihtivâ eden" eserde şöyle bir fetvâ vardır: "Tatavvu'an haccetmekten sadaka vermek efdal olur mu? el-Cevab: Olur." Bu fetvâdan sonra kitapta, birçok fıkıh kitabından aynı mânâda cümleler nakledilmiş, sadakanın nâfile hacdan daha efdal olduğu ifade edilmiştir.65 Genel olarak bu fetvâya katılmak mümkündür. Ancak özel durumlarda farklı hükümlere varmak da gerekebilir. Meselâ nâfile hacc veya umrenin imanını, Allah ve Rasûlullah (s.a.v.) sevgisini, ibâdet alışkanlığını güçlendireceği umulan bir kimseyi bundan menetmemek, gitmesini teşvik etmek gerekebilir. Böyle bir kimse ileride Allah rızâsı için yapacağı tasaddukları ile kaybı telâfi edebilir. Ayrıca bu konuda, tatmin edici ölçüde yardımda bulunan kimseler ile, bunu yapmayıp nâfile hacca devam eden kimseleri de birbirinden ayırmak gerekir. Bir başka ölçü de, içinde yaşanılan toplumun ekonomik durumu olmalıdır; ortalama refahın oldukça yüksek ve yaygın olduğu toplumlarda yaşayan zenginler ile yoksulluğun yaygın, refah farklarının büyük olduğu toplumlarda yaşayan zenginleri de birbirinden ayrı tutmak lâzımdır. Bir de hacc ibâdetinde gittikçe artan izdihamı gözönüne almak ve ilk defa (farz) haccı yerine getirenlerin durumunu düşünmek gerekiyor.

Evin tetimmesindeki bağ ve bahçe hangi nitelikte olursa zekât lâzım gelir?
Bağ ve bahçe hangi nitelikte olursa olsun, satmak üzere alınmış; yani ticarî sermaye mâhiyetinde olmadıkça zekâta tâbî değildir. Bağ ve bahçede yetiştirilen sebze ve meyva ise, bir kısım müctehidlere göre hubûbat gibi zekâta tâbîdir.

Kişi hanımına, boşamak niyetiyle anam, bacımsın dese boşanır mı? "Şimdiden sonra anam, kızkardeşim ol" der de bununla boşamayı kastederse boş olur mu?
Bir kimse karısına "sen benim anam, bacım gibisin", yahut "sen benim anamsın, bacımsın" dese bakılır: Zıhâra (bir nevi yemine) niyet etmiş ise zıhâr sayılır ve keffâret gerekir (sırayla bir köle azad etmek, gücü yetmezse iki ay ara vermeden oruç tutmak, buna da gücü yetmezse altmış fakiri sabahlı akşamlı doyurmak), karısını boşamaya niyet etmiş ise karısı boş olur, yemin etmeyi kastetmiş olursa îlâ denilen yemin gerçekleşmiş olur (bunun keffâreti ya bir köle azâd etmek, ya on fakiri doyurmak, yahut da bu ikisine gücü yetmez ise üç gün peşi peşine oruç tutmaktır), bu sözlerle karısına olan saygı ve bağlılığını ifade etmek istemiş ise bunu ifade etmiş olur, başka bir şey gerekmez.66
Örneklerden anlaşılacağı üzere "şimdiden sonra, bundan böyle" gibi bir kayıt koymasa bile boşamaya niyet ettiği takdirde mezkûr ifadeler ile boşama durumu meydana gelmektedir.

Taklidi caiz görmeyenlere göre kişinin, nikâhta Hanefîyi, talâkta Şâf'iîyi taklit etmesi caiz midir?
Bu soruda birinci kelimenin "telfikı" olması gerekir. Çünkü taklidi caiz görmeyenler, Şâfiîyi de, Hanefîyi de herhangi bir meselede taklidi caiz görmezler. Ama "telfîkı caiz görmeyenlere göre..." şeklinde sorulursa cevap şudur: Nikâh ile talâk arasında bazen öyle ilişkiler vardır ki, bu konularda iki ayrı mezheb taklit edildiği zaman telfik yapılmış olur; buna da -telfikı caiz görmeyenler- karşı çıkarlar. Meselâ kadının irâde beyanı ile (nikâh akdinde doğrudan taraf olması ile) yapılan evlenmenin mûteber olduğu hükmünde Hanefî mezhebini taklid eden bir şahıs, kinâî (üstü kapalı) bir sözle bu kadını boşadığı zaman boşamayı dönüşlü (ric'î) sayma konusunda Şâfiî mezhebini taklid ederek evliliği devam ettirirse telfik yapmış olur ve bunu, telfikı caiz görmeyen fıkıhçılar kabûl etmezler.67

İslâm devleti terimi ile İslâm ülkesi terimi arasında fark var mıdır?
İslâm devleti, şerîat devleti demektir; yani İslâm esaslarına göre kurulan devlette teşrî, icrâ, kazâ, denetim ve yönetim İslâm dîninin talîmatına aykırı olamaz. Kur'ân'da ve Sünnet'te yazılı talîmat kanun gibidir; bu kaynaklarda temas edilmemiş konular ise, yine onların ışığında akıl işletilerek, örf, âdet, zarûret, menfâat gibi prensiplere bakılarak düzenlenir.
İslâm Ülkesi, bazı müctehidlere göre İslâm devleti (şerî'atın hâkim olduğu devlet) demektir; aralarındaki fark, bakış açısından doğmaktadır. Yani İslâm'ın hâkim olduğu yere bakılınca "İslâm Ülkesi", İslâm ülkesinde hâkim olan sisteme bakılınca İslâm devleti denir. Ancak Ebû Hanîfe, Şâfi'î gibi müctehidlerin anlayışından hareket edilince bu iki kavramın farklı ve ikisinin birarada bulunmamasının da mümkün olduğu sonucuna varılmaktadır. Çünkü bu müctehidlere göre bir ülke, bir kere İslâm ülkesi (dâru'l-İslâm) olunca ya artık hep öyle kalır (orada İslâm'a aykırı bir rejimin hâkim olması veya kâfirlerin istîlâsı İslâm Ülkesi vasfını değiştirmez ve bu Şâfiî mezhebinin görüşüdür), yahut da ancak şu üç şartın birlikte gerçekleşmesiyle bu vasfını kaybeder:
1) Harb hâlinde olan gayr-i müslimlerin ülkelerine bitişik olmak,
2) Şerî'at terkedilerek başka rejim ve kanunlarla idare olunmak, amel edilmek,
3) Müslümanların can ve mal güvenliklerini kaybetmiş olmaları. Bu üç şartın birlikte gerçekleşmesi oldukça zor bulunduğundan -son iki ictihada göre- bir ülke, İslâm devleti olmadığı hâlde, ülkesi olabilecektir. Yani kanunları ve yönetimi İslâm'a uymadığı hâlde, eskiden İslâm devleti olduğu için düzen değişse dahi İslâm ülkesi (dâru'l-İslâm) olmaya devam edecektir.

Hanefîye göre "talâkta sarîhin tercümesi kinâyedir" diyen âlimler var mıdır?
Bu sorudan benim anladığım mânâ şudur: Bir erkek karısına "enti tâlık" diyecek yerde bunun tercümesi olan "Sen boşsun" dese, açık (sarîh) boşama sözünü değil de üstü kapalı (kinâî) boşama sözünü kullanmış olur. "Maksat bu ise, böyle diyen bir Hanefî âlimine ben rastlamadım. Hanefîlerin usûl ve kâideleri de böyle bir anlayışa müsait değildir. Her millet kendi dilinde, talâkın karşılığı olan ve açıkça boşamayı ifade eden sözlerle sarih boşama, üstü kapalı sözlerle de kinâî boşama yapmış olur.

İmam-ı A'zam'ın asıl ictihadına göre dâr-ı harbde harbîden hem faiz almak, hem vermek mi, yoksa sadece almak mı câizdir?
İmam-ı A'zam'ın bu ictihadı, böyle bir kayıt ve sınır konmadan nakledildiği için, almak da vermek de caiz gibi gözüküyor. Fakat İbn Hümâm'ın Fethu'l-Kadîr'deki incelemesinden anlaşılıyor ki, İmam-ı A'zam'ın maksadı müslümanın vermesi değil, alması ve kazanmasıdır.68
Bu vesile ile Ebû Hanîfe'nin, son zamanlarda istismar edilen bu ictihadını biraz açmakta fayda görüyoruz:
Serahsî'nin Mebsût'unda genişçe açıklandığı üzere bu ictihad iki delile dayanmaktadır.69 Naklî delil Mekhûl'ün naklettiği "Harb ülkesi vatandaşları arasında faiz yoktur" şeklindeki hadîstir. Ebû Yûsuf, hocasının bu hadîse dayanarak mezkûr ictihadı ileri sürdüğünü şu sözleriyle anlatıyor: Ebû Hanîfe'nin böyle bir ictihadda bulunmasının tek dayanağı, Mekhûl'ün Rasûlullah'tan (s.a.v.) "Harb ülkesi vatandaşları arasında faiz yoktur" sözünü nakletmesidir; zannederim "harb ülkesi vatandaşları ile müslümanlar arasında..." demiş. "İmam Şâfiî ise böyle bir hadîsin sâbit olmadığını (Allah Rasûlü'nün (s.a.v.) böyle bir söz söylediğinin isbat edilemediğini), bu sözün delil olarak kullanılamıyacağını bildirmiş, Beyhakî de bunu Şâfiî'den nakletmiştir.70 Ebû Hanîfe'nin aklî delili ise harb ülkesindeki bu ülke vatandaşının malının müslümana helâl olduğu, oraya girerken verdiği söze aykırı davranmadan bu malı elde ettiği takdirde -elde etme vasıtası faizli akit, kumar vb. de olsa- bu malı müslümanın almasının caiz olacağıdır. Ebû Hanîfe esasen yukarıda nakledilen hadîse dayanmış, bu aklî delili de takviye için kullanmıştır. Hadîs sabit ve delil olmayınca, aklî delilin de değeri kalmamaktadır. Ayrıca bir müslümanın faizli akit yapmasının, kumar oynamasının -bunları helâl olan malını kurtarmak için yapsa bile- caiz olacağının delili yoktur; bunlar müslümana haramdır; bu haram hükmünü ortadan kaldıracak bir delil mevcut değildir. Faizde zulüm vardır, kumarda daima kaybetme ihtimâli mevcuttur. Bütün bunları bilen bir âlimin, yukarıda nakledilen ve naklî dayanağının bulunmadığı Hanefî fukahâsı tarafından da kabûl edilen ictihad ile fetvâ vermesi, "dâr-ı harbde müslümanın, kâfirden faiz alabileceğini, kumar oynayıp parasını kazanabileceğini söylemesi" caiz olmaz. Hele bazı kimselerin Türkiye'yi dâr-ı harb sayıp burada kumar oynanabileceğini, faiz alınıp verilebileceğini söylemelerinin ne İslâm'da, ne de Hanefî mezhebinde yeri vardır! Çünkü Ebû Hanîfe'ye göre Türkiye dâr-ı harb değildir ve bütün müctedihlere göre dâr-ı harbde bile olsa müslümanlar arasında kumar ve faiz helâl değildir.

Kıble inhirâfı kaç dereceye kadar olunca namaz sahih olur (Hanefîye göre)?
Namazı Mekke'de kılanlar (Kâbe'ye yakın bir yerde kılanlar) doğrudan Kâbe'ye yöneleceklerdir. Mekke'den uzak yerlerde namaz kılanlar ise, Kâbe'yi göremeyecekleri için onun bulunduğu yöne (cihete) dönecek ve namazlarını böyle kılacaklardır. Buna göre bir kişinin bulunduğu yere göre Mekke güney yönünde bulunuyorsa, bu kişi namazını güneye dönerek kılacaktır. İlgili kaynaklarda verilen bilgiye göre uzak yerlerde namaz kılanların yönü ile Kâbe'nin bulunduğu yön arasında 45 derece fark bulununcaya kadar namaz sahihtir; yani kıbleye dönme vazifesi yerine getirilmiş sayılmaktadır.71

Bu kadar inhirâfı (sapmayı) bilerekten de olsa namaz sahih olur mu?
Namaz kılan Kâbe'nin bulunduğu yöne dönmekle yükümlüdür; sağında veya solunda bulunan ana yönlerden birine (meselâ Kâbe güneyde ise doğuya veya batıya) dönünceye kadar kişinin yönü güneydedir; güney bir nokta değil, bir sâhadır ve bu sâhanın genişlediği her iki komşu yöne 45'er dereceye kadar devam eder. İşte bu derecelere kadar Kâbe'nin bulunduğu yönden sapan kişinin namazı -bu bakımdan- sahihtir. Ancak asıl hedef Kâbe'ye yönelmek olduğu için, bu sapmayı bilerek yapmak mekruh olur, elden geldiğince Kâbe'nin bulunduğu yöne dönmek gerekir.

Kişi parayla arâzîsini îcara verirse Ebû Hanîfe'ye göre zekât kime aittir ve bu zekâtın veriliş şekli nasıldır?
Ebû Hanîfe zirâî gelirlerin zekâtını toprağa bağladığı için, toprak kimin mülkiyetinde ise zekâtı da o verir demiştir. Buna göre toprağı kiraya veren şahıs, çıkan mahsûlün -sulama şekline göre- onda veya yirmide biri kadar bir ürünü -veya bedelini- zekât olarak ödeyecektir.
Müctehidlerin çoğunluğu ise zekâtı, ekmeye (zirâate) bağladıkları için "kim ekiyor ve ürün alıyorsa zekâtı da o öder; yani kiralama durumunda tarlayı kiraya veren değil, kira ile alıp eken kimse zekâtını da öder" demişlerdir. Geçmişte ve günümüzde yaşayan bazı âlimler daha âdil ve orta bir yol bulmuş, kiracı -kira ücreti dahil- masraflarını düştükten sonra kalanın zekâtını, kiraya veren de -nisâba ulaşıyorsa- kira bedeli olarak aldığının zekâtını öder demişlerdir.72

İmameyne göre âmil (tarlayı kiralayıp eken) îcar ettiği arâzî mahsûlâtının zekâtını vermekle mükellef olduğuna göre, kişi arâzî-i emîriyyeyi ekince İmâmeyne göre zekât vermesi gerekir mi?
İmâmeyne göre zekât, tarlanın mülkiyetine değil, ekimine bağlıdır; buna göre tarlanın mülkiyeti ister özel şahsa, ister devlete ait bulunsun, onu eken ve mahsul alan kişi zekâtını da ödeyecektir. Umûmî kâide bu olmakla beraber, Hanefî mezhebinin diğer kâidesine göre öşür ile harâcın birleşmesi caiz değildir; yani harâcî arâzîyi eken bir müslüman buradan harâc verir, fakat zekât (öşür) vermez. Eğer günümüzde aslı harâcî olan mîrî topraklar bulunsaydı ve bunları da müslümanlar ekseydi, Hanefî mezhebine göre yalnızca harâc vereceklerdi, diğer mezheblere göre ise hem harâc, hem de öşür (zekât) vereceklerdi. Ancak bugün, ülkemizde böyle bir toprak yoktur. Müslümanların tapulu toprakları mülk topraklardır ve buradan elde ettikleri mahsulden zekât vermeleri gerekir.

Hanefîye göre kasrın delîli yalnız hadîs midir, yoksa hem hadîs, hem de âyet midir?
Hanefî mezhebine göre yolculuk hâlinde bulunan mükellefin, dört rekâtlı farzları iki rek'at olarak kılmasının (kasrın) delîli hem âyet, hem de hadîslerdir. Hanefîler bu kasrın ruhsat değil, azîmet olduğu görüşündedirler; yani kişi, yolculuk hâlinde namazını kasrederek kılacaktır; bu azimettir, gereklidir, tam kılması caiz olmaz. Halbuki meselâ Şâfi'î'ye göre kasr, azimet değil, ruhsattır. İşte bu konuda Hanefîlerin delîli hadîslerdir. Onlar, ilgili hadîslere bakarak kasrın, ruhsat değil, azimet olduğu sonucuna varmışlardır.

Telefonla vekâlet vermek, telefonla boşamak mûteber midir?
Telefonla yapılan gerek vekâlet vermek, gerek boşamak ve gerekse diğer sözlü hukûkî tasarruflar mûteberdir. Bir telefon konuşması içinde îcâb-kabûl (karşılıklı irâde beyanı) yapılınca akit kurulmuş olur, taraflar biraraya gelerek akit yapmış gibi hukûkî sonuç elde ederler. Boşama da böyledir; telefonda eşine karşı veya bir başkasına eşini boşadığını ifade eden şahıs eşini boşamış olur.

Küfr-i lüzûmî ile küfr-i iltizâmî nedir, aralarında ne fark vardır?
Bir kimsenin belli bir davranışı, dış görünüşü itibarıyla küfrü gerektiriyor, "bunu ancak kâfir olan yapar, söyler" kanaâtini veriyorsa buna "küfr-i lüzûmî" denir. Bu durumda kişi, mezkûr davranışının küfrü gerektirdiğini bilmiyor, yahut bunu yaparken kâfir olmayı kasdetmiyor olabilir. Eğer şahıs, yaptığı ve söylediğinin (davranışının) küfrü gerektirdiğini, müslümanın dinden çıkmasına sebep olduğunu biliyor ve bu maksatla mezkûr davranışta bulunuyorsa, küfrü iltizam ediyor ve benimsiyor demektir; işte buna da "küfr-i iltizâmî" denir.

Babanın, oğul malından tasarruf hakkı var mıdır?
"Kişinin yediği rızkın en temizi kendi kazandığıdır; çocuğu da onun kazancına dahildir", "Çocuk da, malı da babasına aittir" gibi hadîsler, babanın çocuk malında serbest tasarruf hakkı olduğunu göstermektedir. Ancak buna karşı mülkiyet hakkını tanıyan ve düzenleyen birçok âyet ve hadîs vardır. Bunları bir bütün hâlinde değerlendiren fukahâ şu sonuca varmışlardır: Baba (ve anne) nafaka çerçevesine giren ihtiyaçlarını oğullarından temin ederler, oğulları bunu vermezlik edemez, bu ihtiyacı karşılayacak evlât malı üzerinde serbest tasarruf hakları vardır. Bu sınırı aşan malvarlığına gelince mülkiyet hakkı devreye girer ve baba dahil, kimse kimsenin mülkiyet hakkına tecavüz edemez.73

Kişi henüz borcunu ödemeden ve devletten tapusunu almadan kendisine ait barakayı satabilir mi?
Bu soru biraz kapalı tertiplenmiş. Eğer bir şahıs devletten bir baraka veya prefabrik ev satın almışsa, devlet borcunu ödemedikçe tapuyu vermiyorsa bakılır: Devlet ile şahıs arasında satım akdi yapılmış ve böylece -şer'an- mülkiyet hakkı intikâl etmiş ise şahsın bunu bir başkasına satması caizdir. Tapu tescili ve intikâli de satıcının borcunu ödemesinden sonra yapılacaktır. Tapuya tescil, şer'î bakımdan mülkiyetin intikâlinin şartı değildir, esas olan satım akdidir. Satın alanın borçlu olması da satışa engel teşkil etmez. Eğer devlet ile şahıs arasındaki anlaşma bir satım akdi değilse, önce ne olduğu belirlenir, sonra da hükmü verilir.

Kadın kocasından aldığı meniyi, kocasının vefatından sonra kendisine ithal etmekle meydana gelen çocuk meni sahibine lâhık olup olmamasında -bilindiği gibi- ihtilâf edilmiştir. Lâhık olur diyenlere göre miras da alabilir mi? (Meni sahibinin vefatı anında mevcut olmadığı hâlde).
Bir kadının, kocasından aldığı meniyi olduğu gibi koruması ve eşinin vefatından sonra rahim yoluna yerleştirerek çocuk sahibi olması geçmiş zamanlarda mümkün olmayan bir hayal idi. Bunun üzerinde vâki olan tartışmada farazî (olmadığı, olmayacağı hâlde varsayılan bir olaya ait) bir tartışma idi. Ancak günümüzde erkekten alınan spermin uygun ortamda canlı olarak korunması ve kadından alınan yumurta ile özel bir tüpte birleştirilmesi, aşılanmadan sonra kadının rahmine yerleştirilerek çocuğun oluşması ve doğması mümkün hâle gelmiş ve uygulanmaya başlamıştır. Bir müslüman çiftin bunu yapabilmesi için normal yoldan çocuk sahibi olamayacaklarının tıbbî olarak tesbit edilmesi, spermin kocaya, yumurtanın karısına ait bulunması ve çocuğun, yumurtası alınan kadının -nikâhlı zevcenin- rahminde gelişmesi şarttır. Eğer bu teknik ve usûl ile kocadan sperm alınmış, onun vefatından önce karısının yumurtası ile tüpte birleştirilmiş ve -baba öldükten sonra bile olsa- çocuk dünyaya gelmiş olursa, hem nesebi sahih, hem de babasına vâris olur. Kadın boşandıktan, yahut kocası vefât ettikten sonra aynı şeyi yapmak isterse -bâin boşamada derhal, ric'î boşamada ve ölüm hâlinde iddet bittikten sonra- arada evlilik bağı kalmadığı için bu işin yapılamıyacağı, artık yabancı hâle gelmiş bir erkeğin spermini yumurtasına aşılatamayacağı ve rahmine yerleştiremeyeceği kanâatindeyim. Bu caiz olmayınca, doğan çocuğun da sperm sahibi kişi -eski koca- ile neseb ilişkisi kurulamaz.

Bilindiği gibi İmam-ı A'zam ile İmam Şâfi'î ictihad ölçülerine göre memleketimiz dâr-ı İslâm'dır. Acaba İmameyne göre durum nasıldır?
Daha önce 15, 17 ve 18. soruları cevaplandırırken bir yerin İslâm veya harb ülkesi olmasının ölçülerini, farklı bakış açılarına göre vermiştik. Ülkede hâkim olan rejimi esas alan ictihadlara göre lâik ülkeler dâru'l-İslâm değildir. İmâmeyn ülkede hâkim olan rejimi ölçü olarak almışlardır. Ancak Hanefî mezhebine ait fetvâ kitaplarından Bezzâziyye'de, bir kere İslâm ülkesi olmuş yerlerin, orada rejim değişse bile yine İslâm ülkesi olarak kaldıklarına hükmetmek gerektiği tezi savunulmuştur.74

Fabrika, hapishane, garnizon ve Türkiye Büyük Millet Meclisi gibi kurumların bünyesinde bulunan mescidlerde kılınan cuma namazı, Hanefî mezhebine göre sahih olur mu? (İzn-i âmm açısından).
Hanefî mezhebine göre kılınan cuma namazının sahih (şartlarına uygun ve geçerli) olabilmesi için mescidin umuma açık olması şarttır. Meseleye bu açıdan bakarsanız, soruda sayılan yerlerde cuma namazının sahih olmadığı sonucuna varabilirsiniz. Ancak problem biraz daha derinleştirilir ve tahlil edilirse farklı bir sonuca varmak da mümkündür. Evet Hanefîler cuma mescidinin herkese açık olmasını söylemişlerdir; fakat herhangi bir Hanefî müctehide, "kötü bir maksatla cuma mescidine gelen bir kimseyi buradan menetmek caiz midir?" diye sorsanız alacağınız cevap "evet caizdir, maksadı belli olan veya tahmin edilen kişiler cuma namazına gelmekten menedilebilir" şeklinde olacaktır. İmdi böyle kimseleri mescide gelmekten menetmek, mescidin umûma açık olması kavramına ters düşmez. Kışla, fabrika, meclis gibi yerlere izinle giren, halbuki buraların personeli olmayan kişiler, bu yerlerde bulunan câmilerde cuma kılmaktadırlar. Şu hâlde bu câmiler "belli kişilerin cuma kılmalarına tahsis edilmiş olup başkalarına cuma kılmaları için izin verilmeyen câmiler" değildir. Aslında maksadı cuma kılmak olan herkese açıktır; fakat câminin içinde bulunduğu mahallin özelliği, oraya izinsiz olarak kimsenin sokulmamasını gerektirmektedir. Bu ise "umûma açık olma" kavramına aykırı değildir.
Burada şuna işaret etmekte fayda vardır: Cuma namazı son derecede değerli, sevaplı ve faydalı bir ibâdettir. Allah ve Rasûlü (s.a.v.), müslümanların bu namazı kılmaları için "umûma açık olmak, devlet başkanının izin vermesi, onun veya vekilinin kıldırması, bir yerleşim merkezinde ancak bir yerde kılınması" gibi şartlar koymamışlardır. Bu şartlar, uygulamaya ve mesâlih prensibine bakılarak müctehidler tarafından konmuştur ve bu ictihadlarda daima zaman ve zemin etkileri olmuştur. Mezkûr şartlardan bazıları gerçekleşmediği zamanlarda -meselâ devlet başkanının bulunmadığı, yahut cuma kılmaya izin vermediği durumlarda- müslümanların kendi aralarından birini imam yaparak bu namazı kılmalarının caiz olduğu da söylenmiştir (bunu Hanefî fıkıh kitaplarında açıkça görmek mümkündür). Şu hâlde ictihadla konulmuş şartlar bulunursa cuma bu şartlara uyularak kılınır, bu şartların bazıları (meselâ halîfenin bulunmaması gibi şartlar) bulunmazsa cuma yine kılınır, kılınmalıdır.

Yakın akraba evliliğinin hükmü nedir?
Yakın akraba ile evlenme konusunda iki aşırı, bir de orta yol tutulmuştur. Aşırı yollardan biri, bazı mezheb ve milletlerde görülen çok yakın akraba ile evlenme veya evlilik hayatı yaşama âdetidir, kızkardeş, yeğen vb. ile evlenmek gibi. Diğeri amca çocukları, dayı ve teyze çocukları ile daha uzak akrabaya kadar uzanan evlenme yasağı âdetidir. Bu da hâlâ Balkanlar'da yaşayan bazı toplumlarda sürmektedir. İslâm bu iki aşırılığı tasvîb etmemiş, orta bir yolu tutmuş, "süt, evlenme ve doğumdan" kaynaklanan akrabalıkların yakınlarını evlenmeye engel olarak görmüş, amca, dayı, teyze çocukları gibi nisbeten uzak akraba arasında ise evliliği caiz görmüştür. Aslında bu evlilik bir sakatlık veya hastalığın sebebi değildir; ancak yapılan tıbbî araştırmalar, bazı ırsî hastalıkların yakın akraba evliliklerinde daha çok ortaya çıktığını ve nesillere intikâl edebildiğini göstermiştir. Bu ihtimâlin yüzdesi oldukça düşük olmakla beraber yine de bir tehlike var demektir. Buna karşı, İslâm'ın koyduğu yasak sınırını genişletmekte de bazı sakıncalar söz konusudur. Asırların ve bütün insanlığın dîni olan İslâm, akraba arasında evlenme sınırını çok uzaklara kadar götürseydi dar bölgelerde (göçebelerde, kabilelerde, kapalı bölgelerde) kişilerin evlenme imkânları son derecede daralırdı ve bundan da birçok sakıncalar doğardı. İslâm bu sakıncaları daha ağır görerek -belli bir sınırdan sonra- akraba arasında evliliği caiz kılmış, fakat teşvik etmemiştir. Eğer ilim bunun bir sakıncası olduğunu gösterir, toplumun da böyle bir evliliğe ihtiyacı bulunmazsa -evlenecek kadar yabancı mevcut ise- müslümanlar buna mecbur değillerdir, bu cevazı kullanmazlar ve uzak, yakın akrabalık ilişkisi içinde bulunmadıkları kimseler ile evlenirler.

Seyyid ve şerîf kimlere derler?
Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz soyundan gelenlere hem seyyid, hem şerîf denildiği gibi, özellikle Hz. Hasan soyundan gelenlere şerîf, Hz. Hüseyin soyundan gelenlere de seyyid denilmiştir.

Bilindiği gibi Hanefî mezhebinin görüşüne göre köylerin çoğunda cuma namazının kılınması sahih olmadığı Hanefî fıkıh kitaplarında ifade edilmektedir. Bu hususta bugünki köylerle fakihlerin yaşadığı zamandaki köyler arasında fark var mıdır?
Köy, asırlara, bölgelere, kültür ve medeniyetlere göre değişen bir kavramdır. Eski fukahânın yaşadığı zamanlarda da bütün dünyada -ve bütün İslâm dünyasında- tek tip köy yok idi. Bu sebeple cuma namazının sıhhat şartı olan köyü bu bakımdan ele almak ve tarif etmek gerekmektedir. Hanefîlerde bir târîfe göre cuma kılınacak köy, "bir yöneticisi, bir de hâkimi bulunan" yerleşim merkezidir. Bir başka tariflerine göre, "cuma ile yükümlü bulunanlarını câmisinin alamayacağı kadar nüfusu olan" yerdir. Bir üçüncü târife göre de "devletin köy olarak kabûl ettiği" yerdir. Hanefîler bu konuda "Cuma namazı, bayram namazı.. ancak bütün ihtiyaçlara cevap veren şehirde kılınır" mânâsında bir hadîse dayanmaktadırlar; ancak yapılan araştırmalar bu sözün hadîs olmayıp, Hz. Alî'ye ait bulunduğunu ortaya koymuştur. Köy için verilen târiflerin sonuncusu esas alındığında, Türkiye'de adına köy denilen ve imamı bulunan bütün yerleşim merkezlerinde cuma namazı kılınabileceği anlaşılmaktadır.

 



64. Bkz. Mecelle, md. 912, 916, 960 ve bu son maddenin şerhi, Ali Haydar, Durar, c. III, s. 29.
65. İlâveli Mecmû'a-i Cedîde, s. 48.
66. Ömer Nasuhi Bilmen, Istılâhât, c. II, s. 331.
67. Diğer örnekler için bkz. Dört Risâle, s. 253 vd.
68. İbn Hümâm, Fethu'l-Kadîr, c. V, s. 300-301.
69. Serahsî, el-Mebsût, c. X, s. 95; c. XIV, s. 56-59.
70. Fethu'l-Kadîr, c. V, s. 300; Zeyla'î, Nasbu'r-râye, c. IV, s. 44.
71. İbn Hümâm, Fethu'l-Kadîr, c. I, s. 188-189.
72. İbn Hümâm, age., c. II, s. 8; Kardâvî, Fıkhu'z-zekât, c. I, s. 398-404.
73. Sindî, Hâşiye alâ İbn Mâce, c. II, s. 2, 42.
74. Bezzâziyye, c. VI, s. 310-312.

 

**************************************

 

Türkiye ve Avrupa 75

1. Türkiye coğrafyasının çok küçük bir parçası Avrupa kıt'asında bulunmakla beraber, Türkiye tarihi ve coğrafyası itibarıyla bir Avrupa ülkesi değildir.
2. Türk toplumu etnik köken, din, kültür ve medeniyet, karakter bakımından Avrupalı bir toplum değildir. Türklerin aslı Ortaasya'dandır. İslâm'dan önceki dinleri Maniheizm ve Şamanizmdir. Sekizinci asırdan itibaren İslâm'a girmiş ve bugüne kadar dinlerini muhâfaza etmişlerdir. Dilleri Türkçe'dir, Avrupa toplumlarının konuştuğu hiçbir dil bu toplumda yaygın değildir. Avrupa toplumlarının kültür ve medeniyet temellerinde Eski Yunan, Roma, Yahûdîlik ve Hristiyanlık, Rönesans ve Aydınlanma vardır. Türk toplumunun kültür ve medeniyeti ise İslâm medeniyetine dayanmaktadır. Türkler karakter itibârıyla daha sıcak, insancıl, özgeci (diğergâm), cesur, temiz, duygusal ve pratiktirler.
3. Türkiye'nin AT'a girme talebini tek taraflı bir aşk gibi görüyorum. Karşı taraf bu birliktelikte kendisi için bir menfâat görmüyor, aksine başına problemler açacağını düşünüyor. AT'a girmeye taraftar olan yöneticiler ve bir kısım aydınlar ile halk ise bu birlikteliğin olumsuz yönlerini düşünmeden gözlerini, elde edeceklerini umdukları maddî menfâate dikiyorlar. Türkiye- AT ilişkileri bugüne kadar hep Türk tarafının girme talebi, bunun şartlarını yerine getirme gayreti, karşı tarafın ise taahhütlerini yerine getirmemesi ve birliğe giden yolda engeller çıkarması şeklinde gelişmiştir. Ben bu ilişkileri desteklemiyorum.
4. Türkiye'nin AT'a üye olması, millî menfâati (ulusal çıkarı) maddî ve mânevî bir bütün olarak ele aldığımızda buna aykırıdır. Çünkü AT Avrupa Birleşik Devletlerine (ABD) dönüştüğünde Türk kimliği kalmayacak, millî kültürümüz ve benliğimiz zaman içinde eriyip yok olacaktır. Buna rağmen, Amerikalıların zencilere yaptığı gibi topluluk içinde ikinci sınıf insan muamelesi görmemiz de mümkün ve muhtemeldir. Türkiye'nin coğrafî konumu ve tarihî misyonu Ortadoğu ve İslâm dünyasını terketmeye, onların dışında, hattâ kısmen karşısında olan bir entegrasyon içinde yer almaya uygun değildir. İslâm dünyasını bırakıp AT'a girmek Türkiye için baş olma ihtimâlini ve ümidini bırakıp ayak olmaya talip olmak demektir.
5. Türkiye halkının kavmi Türk, dîni İslâm'dır. Bu iki tabiî ve tarihî bağ onu Çin seddinden Atlas Okyanusu'na, Kafkaslar'dan Hind Okyanusu'na kadar uzanan büyük bir coğrafyaya ve muazzam bir nüfusa bağlamaktadır. Türkiye siyasî, kültürel ve ekonomik birliği, bütünlüğü, dayanışmayı, gelişmeyi bu çerçevede aramalı ve bu birliğe giden hareketin lideri, başçekeni olmalıdır. Bu dayanışma ve bütünleşme dünyamızda oluşmuş siyasî ve ekonomik dengeleri bozacağı, hâlen dünyanın kaymağını yiyen ve daha fazlasını elde etmek için birbiriyle kıyasıya mücadele içinde olan gelişmiş devletleri ve toplulukları tedirgin edeceği için fevkalâde titiz, hassas, maharetli politikalar gerektirmektedir. Böyle bir dâvânın liderliğine oynayan millet ve onun yöneticilerinde bu ehliyet ve vizyonun bulunması şarttır.
6. Topluluğa tam üye olmadan, yahut tam üyelik öncesinde AT'ın ekonomik desteği ile Türkiye ekonomisi Avrupa'nınki ile rekabet edebilir hâle gelmeden gümrük duvarlarının kaldırılmasını sakıncalı buluyorum. Tilki ile tavuk bir kümeste olmaz.
7. AT, bugünkü şartların aynen devam etmesi hâlinde Türkiye'yi bünyesine almaz. Konjonktür değişir, Türkiye'nin AT'a dâhil olması zarûrî -veya faydası zararından çok- hâle gelirse alınması düşünülebilir.
8. Partiler ile organik bir bağım yoktur.
9. Topluluğa girip girmeme husûsunda taraflara eşit şartlarda tezlerini savunma ve halka anlatma hakkı ve imkânı verilmek şartıyle referanduma gidilmesini şart koşarcasına isterim. Çünkü ben demokratik temsile inanmıyorum, temsîlî bir aldatmaca olarak görüyorum.
10. Türkiye'nin AT'a girmesinin, bu ülkenin tarihi ve çağdaş gerçekleriyle uyuşmadığını yukarıdaki cevaplarda ifade etmiş bulunuyorum. Arada ekonomik, sosyal, kültürel bakımlardan aşılmaz duvarlar mevcuttur. Buna rağmen bazı çevrelerin ısrarla AT'a girmeyi istemeleri hazıra konma, başkalarının pişirip kotardığı nimetten az emekle yararlanma isteğinden ileri gelmektedir. Bu isteğin de temelinde korkaklık, tembellik, kıt görüşlülük, topluma yabancılaşmışlık, uyduluk, kendi değer ve imkânlarından habersizlik... vardır.
11. Avrupa Topluluğu her şeyden önce ekonomik ve siyasî bir bütünleşmedir. Bunun arkasından hukuk gelmiştir ve gelmektedir. Kültür alanında bütünleşme tartışma konusu olmakla beraber, Avrupa toplumlarını bütünleştiren ortak kültür unsurları oldukça yoğundur ve güçlüdür. Yeni Dünya Düzeninin patronu Amerika'dır. Patron arslan payına taliptir ve düzenin baş yapıcısı ve yürütücüsü olma rolünü bırakmak niyetinde değildir. Dünyada Amerika ile rekâbet durumunda olan güç odakları vardır, Avrupa bunlardan birisi olabilmek için birleşmek ve bütünleşmek mecbûriyetindedir. Avrupa ve Amerika'nın Yeni Dünya Düzeni karşısında potansiyel tehlike olarak gördükleri tek cephe köktenci müslümanların oluşturdukları (veya oluşturacakları) cephedir. Eski Sovyet İmparatorluğunun girdiği değişim sürecinde nereye varacağı, nerede karar kılacağı, Batı ile ilişkilerinin soğuk mu, sıcak mı olacağı henüz açıkça belli olmamıştır. AT, oluştuğu ve devam ettiği takdirde Yeni Dünya Düzeninde bir yandan dünyanın ekonomik imkân ve nimetlerinin paylaşımında birliğin gücünden yararlanarak diğer büyüklerle rekâbet edecek, diğer yandan sözü geçen potansiyel tehlikeyi bahane ederek hep birlikte İslâm dünyasını kontrol etmeye, servetini gasbetmeye, halkını yozlaştırmaya, birleşip bütünleşmelerini engellemeye devam edeceklerdir.
Saygılarımla.

 



75. Student Union'dan gelen sorulara cevaplar.(90'lı yılların başı)