Çağdaşlaşma Üzerine Hocam - 6. Sayfa
Çağdaşlaşma Üzerine
Hocam, dilerseniz sohbetimize önce "çağdaşlık" ve "çağdaşlaşma" kavramları ile
başlayalım. Çünki bilindiği üzere, bu kavramlar pek de kısa sayılamayacak olan
yakın tarihimizin temel bir yönelişini ifade etmekte oldukları gibi, hâlihazırda
da aktüalitesini korumaktadır. Sizce, bu kavramlar neyi ifade etmektedirler?
Soruyu biraz daha açarak soracak olursak; acaba "çağdaşlık", aynı fizikî zamanı
paylaşmanın mı bir ifadesi olmaktadır, yoksa kendisinden daha üstün ya da ileri
olan yahut öyle olduğu iddia edilen bir seviyenin mi? Bu durumda, bu üstünlüğün
kriteri ne olmaktadır, veya olmalıdır? Ve bu çerçevede olmak üzere,
"çağdaşlaşmak" ne gibi bir mânâ ve muhteva kazanacaktır?
Toplumun rehberi olan, olması gereken aydınların kafaları karışık olursa bu
dillerine de vuruyor ve bir kavram kargaşası ve/veya karmaşası oluşuyor.
Sıralamada bunun tersi de doğru olabilir; önce kültürü dejenere etme ve
değiştirmeye memur ajanlar (hakîkî ve hükmî şahıslar) çeşitli vâsıtaları
kullanarak kelimelerin ve terimlerin kavramlarını bozuyorlar, kavram alanlarına
yabancı unsurlar sokuyor, sonra bunları asıl kavramların yerine geçiriyorlar, bu
olgunun arkasından da kafaların karışması geliyor. Sonra tavuk-yumurta misali bu
iki olgu yanyana yürüyüp gidiyor. Bugün İslâm dünyasında düşünen, yazan,
yöneten, aydın bilinen kimseler, biraz da bu kavram kargaşası yüzünden sonu
gelmez bir kördöğüşünün içinde bulunuyorlar. Bu kargaşanın tipik örneklerinden
birini de "çağdaşlık" teriminde görüyoruz. Belki de kasten (itici yanını örtmek
için) kavram açık ve seçik olarak belirlenmeden "çağdaşlık" terimi kullanılıyor
ve tartışılıyor. Çağdaşlıktan "aynı fizik zamanı paylaşma" mefhumunun
kastedilmediği açık; çünkü aynı fizik zamanı paylaşan toplumlar, milletler,
bölgeler ve kişiler "çağdaş olan" ve "çağdaş olmayan, çağdışı, çağın
gerisinde..." tasnîfine tâbî tutuluyorlar. Şu hâlde çağdaşlıktan kastedilen,
"aynı zamanı paylaşmak ve yaşamak" değil, "belli bir zamanda yaşanması gereken
kültür ve medeniyet seviyesini yaşamak" oluyor. Tabîî bunun arkasından hemen,
"hangi kültür ve medeniyet seviyesi" sorusu geliyor. Batı kültür ve
medeniyetinin temsilcileri, bir yandan çoğulculuk şarkıları söyleyip hoşgörü
sloganları atarken diğer yandan etkili faaliyetler göstererek bütün dünyayı tek
bir kültür ve medeniyet potasına sokup yeniden şekillendirmek (şekillerini
bozmak da diyebiliriz) için çaba gösteriyor. Bu teşhis doğru ise çağdaşlığın
ölçüsü, Batı kültür ve medeniyeti, Batılı dünya görüşü ve yaşama biçimi oluyor.
Bu ölçüye göre iyi not alanlar çağdaş, kötü not alanlar ise çağdışı damgasını
yiyorlar. Meseleye siyâsî perspektiften baktığımızda çağdaşlık bayrağını
ellerinde tutan Batının, bütün dünyayı bu mânâda çağdaş kılmak istemesi de
oldukça şüpheli bir konudur. Çünkü özel menfâat ve sömürü temelleri üzerine
kurulmuş ve bu temellerde güçlenip yükselmiş Batı ekonomisi, geri, çağdışı
kalmış, sömürülebilir toplumlara muhtaçtır. Bu temel politikanın ihmâl edilemez
gereği, alternatif güçleri ve oluşumları zayıflatmak, belli bir seviye veya
seviyesizlikte tutmaktır. Yani sömüren çağdaşlara gerekli bulunan "sömürülen
çağdaşlar" yaratmaktır.
"Üstünlüğün sağlam kriteri ne olmalıdır?" sorusunun cevabı Batıda izâfîdir
(burada izâfî terimi, yoktur, kelimesine oldukça yakın bir mânâda
kullanılmıştır); toplum, daha doğrusu toplumu her an yeniden yaratıp yönlendiren
sahte tanrılar (aydınlar, yöneticiler, düşünürler, san'atçılar, kitle iletişim
patronları, sermaye çevreleri, reklâmcılar...) neye yüksek, seviyeli, iyi ve
çağdaş diyorlarsa o öyledir ve değişmeye açıktır. Bu değişme, yüce insânî
değerler ve insanın aşkın boyutu bakımından tam bir çöküş, kokuşma ve biyolojik
boyuta mahkûm olma istikâmetinde de olsa -kavram kargaşası bağlamında- bunun adı
"gelişme"dir. Bizim medeniyet ve kültürümüzde "üstünlüğün kriteri", insanın
bütün boyutlarını, unsurlarını ve kâbiliyetlerini en üst seviyede ve kâmil
mânâda ifade eden "takvâ"dır. Takvâ, kâinâtın gözbebeği olarak yaratılmış
bulunan insanın kendini ve yaratanı tanıması, iman ve amel-i sâlih (her konuda
davranışın en iyisi, güzeli, insana yakışanı) sâyesinde fıtratını koruması,
biyolojik boyuta (esfelu's-sâfilîne) düşerek insanlığını zâyî etmekten kurtulmuş
bulunması hâl ve ahlâkını ifade eder. Fert olarak ve toplum olarak insanların en
üstünü takvâ ahlâkını temsil edenlerdir. Bu ahlâkı temsil edenler uçak yerine
deveye binseler de, çatal yerine ellerini kullansalar da, kadın-erkek
ilişkilerine sınırlar koysalar da... medenîdirler, yüksek seviyelidirler -eğer
çağdaşlık bu ise- çağdaştırlar; çünkü kâmil mânâda insandırlar, bırakın bir
bomba atarak binlerce günahsız insanı imhâ etmeyi, komşuları aç iken yatamazlar,
kurdun yediği koyundan kendilerini sorumlu bilirler, başkalarının zararına
kazanç sağlayamazlar, sömürmeyi insanlık suçu sayarlar....
"Çağdaşlık" ve "çağdaşlaşma" kavramları bizde umûmiyetle "Batılılık" ve
"Batılılaşma" ile eş-anlamlı olarak kullanılmaktadır. Bize bunun genel bir
analiz ve kritiğini yapar mısınız?
İslâmî edebiyat ve terminolojide hikmet ve edeb, her şeyin yerini bilmek, her
şeyi yerine koymak, sünnetullaha, kâinât düzenine uygun davranmaktır. Türk
toplumunu örnek olarak aldığımızda, onyedinci asrın sonlarından itibaren
başlayan yenilgilerin sebepleri gerçeğe uygun olarak bilinememiş (şeyin yeri
bilinememiş) ve buna bağlı olarak da uygun tedbirler alınamamış (şey yerine
konamamış), ilâhî düzenin bir parçası olan "iyi sonuçların uygun araçlarını
bulup kullanma" mânâsındaki ilâhî kanun uygulanamamıştır. Askerî mağlûbiyetlerin
gerisinde yatan sapmaların ve aksaklıkların neler olduğu konusunda doğru
teşhisler konamadığı için tedâvî çareleri de yanlış olmuş, altyapıdan başlayacak
bir köklü ve kökten ıslâhât yerine, gâlip devletlerin ve toplumların askerlik ve
harb sanatlarını taklit yolu seçilmiştir. Tanzimat'a doğru bunun fayda vermediği
görülünce idârî düzen ve hukukta taklit kapısı açılmıştır. Tanzimatın mimarı M.
Reşit Paşa'nın bir gazeteciye söylediği şu sözler, bu tavrın ve yaklaşımın tipik
ifadesidir:
"Bugün Avrupa gerek sınâî kudreti ve ilmî seviyesi ile, gerek her şehrinde görüp
hayran kaldığım refah ve umrân ile, gerek maârif hayatı, hukûkî ve ictimâî
nizâmı ile beşerin vâsıl olabileceği en mükemmel bir sosyeteye mâliktir."
".... bu hakikaten kuvvetli ve temeddün etmiş sosyeteye dühûl etmekten başka
çare-i halâsımız yoktur."
"Tanzimatın mânâsı, öteden beri an'anevî olarak seyredip gelen idarî nizâmımızı,
bir küll hâlinde, Avrupâî bir zemine istinad ettirmekten ibarettir."
"Aklımız yettiği kadarınca mezkûr seviyeye erişebilmek ve devr-i müstakbelde
(gelecekte) Avrupa ailesinin lâakal mütevâzı bir ferdi olabilmek gâyesiyle bazı
tedâbîr ve ıslâhâta tevessül ettik (tedbirler aldık, ıslâhât yaptık)".
Meşrûtiyette Batıdan kanun-i esâsî (anayasa) ve bazı kurumlar alınarak -reddedip
etmeyeceğine bakılmaksızın- bünyeye eklenmiş, kurtuluş bu mânâda Batılılaşmada
aranmıştır. Cumhuriyet dönemi ise mâzînin tam olarak inkârı, bütünüyle mahkûm
edilmesi, bütün menfî oluşumlardan öz kültürün sorumlu tutulması ve bütün
kurumları, araçları ve amaçları ile Batı kültür ve medeniyetine girme hareketi
şeklinde tecellî etmiştir. Dün "Batı medeniyetinin seviyesine ulaşmak ve onu
aşmak" şeklinde ifade edilen amaç bugün "çağı yakalamak ve çağ atlamak" şeklinde
ilân edilmektedir. Osmanlıda (son devirlerde) alternatif kültürü çağdaş söylem
ile ortaya koyacak, hastalığı teşhis edecek, doğru teşhise dayalı doğru
reçeteler sunacak yeterli aydınımız bulunmadığı için Batı taklitçileri giderek
güçlenmiş ve kendilerinin de içinde bulundukları güzelim gemiyi batırmışlardır.
Günümüzde İslâm dünyasında ve Türkiye'de alternatif öz kültürümüzü adım adım
keşfeden, doğru teşhisleri ve reçeteleri ifadelendiren İslâm düşünürleri
yetişmiştir, yetişmektedir. Artık Türkiye'de tek seslilik değil, çok seslilik
vardır ve bu farklı ses, ülkenin ve dünyanın yararına olmak üzere gün geçtikçe
güçlenecektir. Çünkü insanlık, bilerek (farkında olarak) veya bilmeyerek bir
farklı sesin, bir başka mesajın arayışı içindedir. Bu alternatif düşünceye
(sese) göre çağdaşlık başka, Batılılaşma başkadır. Çağdaşlık, bir toplumun,
kendi kültür ve medeniyetini çağın insanına, benimsenebilir, yaşanabilir, kulak
asılabilir bir üslûb içinde sunma ve bizzat yaşayarak -bir alternatif kültür
hâlinde- temsil etme kâbiliyetine ulaşmasıdır. Batılılaşma ise kendine
yabancılaşma ve yok olmadır; çünkü hem müslüman, hem de Batı kültür ve
medeniyetinin bir parçası olmak, tarihî tecrübeye ve beşerî ilimlerin verilerine
göre de mümkün değildir.
"Çağdaşlaşma" bizde üzerinde pek de kolay mutabakât sağlandığı iddia
edilemeyecek olan konulardan birisi ve belki de bir çok ihtilâfın kesiştiği bir
düğüm noktası, bir kavşak. Bir kısım aydınımız onu tam ve katıksız, tavizsiz bir
Batılılaşma olarak algılarken başka bir kısmı da Batı dünyasından sadece
birtakım tekniklerin iktibas edilmesi olarak kabûl ediyor. Tabiîdir ki bu durum
ortaya bir "kimlik" problemini de getiriyor. Bize bu anılan görüşleri, ihtilâf
sebeplerini, doğru ve/veya yanlışlarını açıklayıp tahlil eder misiniz? Bu
meyanda kimlik konusunu da ele alarak, çağdaşlaşma ve kendi kimliğimiz arasında
bir zıtlaşma olup-olmadığını irdeler misiniz?
Çağdaşlaşabilmek için üç farklı yaklaşım üzerinde durabiliriz: Batılılaşma,
Batıdan bazı şeyler alarak eksikleri tamamlama ve alternatif bir medeniyeti
canlandırma, ihyâ etme.
a) Batılılaşma, bir müslüman toplum için kendinden çıkma, baştanbaşa değişme,
kimlik değiştirme mânâsına gelir. Müslümanların böyle bir değişmeyi,
başkalaşmayı, kimlik değiştirmeyi isteyip istemedikleri, böyle bir talebin meşrû
olup olmadığı bir yana -ki asla istenemez ve meşrû değildir- bunun mümkün de
olmadığına yukarıda işaret edilmiştir. Böyle bir yola girildiğinde elde edilecek
sonuç önce iki câmi arasında -daha doğrusu kilise ile câmi arasında- kalmış, ne
ona, ne berikine mensup kozmopolit bir toplum ortaya çıkmasıdır. Birkaç nesil
sonra ise yutulma ve yok olma sonucu kaçınılmazdır. Hem bir başka kültür ve
medeniyete entegre olmak, hem de kendisi olarak kalmak ancak mantıkî çelişkiye
örnek olarak düşünülebilir; bir toplumun, kültürünü koruyarak çağdaşlaşması için
düşünülemez.
b) İkinci yaklaşım, bütün ıslâhât teşebbüsleri boyunca denenmiş bulunan yoldur.
Değişen husus, alınıp alınmayacak unsurlar ile bunların dozunun belirlenmesinden
ibârettir. Konu üzerinde kafa yoran ıslâhatçılar ve düşünürler içinde "yalnız
müsbet ilim, metodoloji ve teknoloji" diyenlerden tutun, "din hariç her şey"
diyenlere kadar çeşitli görüş ve düşünce sahibi olanlara rastlamak mümkündür.
Birinci yaklaşımı benimseyenlere "köktenci Batıcılar" denirse, bunlara da
"sentezciler" demek mümkündür. Eğer sentez formülünde Batıdan alınacak unsurlar
hâkim ise "sentezci Batıcılar", yerli kültürün unsurları hâkim ise "sentezci
.....lar" terimlerini kullanabiliriz.
Batıdan bazı şeyler alarak çağdaşlaşma yaklaşımı İslâm toplumu için
düşünülüyorsa öncelikle çözümlenmesi gereken problem, "İslâm kültür ve
medeniyetinin bir başka kültür ve medeniyetten neyi alıp sindirebileceği ve neyi
alamayacağı" meselesidir. Kültür ve medeniyet ilk bakışta insan eseridir.
İnsanların eserleri fert ve toplum olarak maddî ve mânevî ihtiyaçlarından doğar.
Hem ihtiyaçların oluşumunda, hem de uygun bir şekilde karşılanmasında, bütün
insanlar arasında ortak bulunan biyolojik, psikolojik, sosyal, ekonomik
faktörler rol oynadığı gibi toplumdan topluma değişen inançlar, düşünceler, örf
ve âdetler, değerler de rol oynamaktadır. Kültür ve medeniyetlerin temel
faktörleri bütün insanlar arasında ortak bulunanlar çeşidinden olsaydı farklı
kültürlerden bahsetmek mümkün olmazdı. Mâdem ki farklı kültürler vardır, öyleyse
kültürlerin temel faktörleri de ortak değildir; toplumlara özgüdür, özgündür. Bu
mânâda "inanç, düşünce, bilgi ve değerler" düzlemini ele aldığımız zaman Batı
toplumları ile İslâm toplumları arasında büyük farkların, hattâ uçurumların
bulunduğu görülecektir. İslâm toplumları Allah'a, insanı ve kâinâtı Allah'ın
yarattığına, insanın dünya hayatına geçici olarak ve denemek için
gönderildiğine, kesin bilgi kaynağının ilâhî vahiy olduğuna, aklın idrâk
kapasitesinin sınırlı bulunduğuna, akıl ve diğer beşerî bilgi kaynaklarının
kendi sınırlı alanlarında geçerli olduğuna, en iyi hayat düzeninin (siyâsî,
iktisâdî, hukûkî, sosyal, ahlâkî...) Allah'ın peygamberler göndererek, kitaplar
indirerek öğrettiği düzen olduğuna, bu ilâhî öğretinin ışığında aklı ve ilmi
olanların yapacakları tefsir ve yorum (tevil) ile yeni meselelerin
çözülebileceğine ve yeni ihtiyaçların karşılanabileceğine inanırlar. İslâm
kültür ve medeniyeti bu inanç, düşünce, bilgi ve değerler sistemi üzerine
kurulmuştur ve bu kültür, temellerine aykırı olan bir unsuru bünyesine alıp
sindiremez, reddeder. Batı kültürü Allah'ın varlık ve birliği konusunda en
azından şüphe içindedir, vahiy yerine aklı ve beşerî bilgi kaynaklarını
koymuştur, sekülerdir, lâiktir, insanın Allah tarafından insan olarak
yaratıldığı ve kâinâtın gözbebeği, yeryüzünde Allah'ın halîfesi olduğu inancında
değildir, değerler sistemi oynaktır, izâfîdir, insanın aşkın boyutundan
habersizdir, bütün bunların bir uzantısı olarak amaçları dünya hayatı ile
sınırlıdır. Bu kültürün toplum için öngördüğü hiçbir düzen, İslâm toplumunun
bünyesine uymaz, sinmez, sindirilemez. Bilim ve teknolojiye gelince bunları da
toplumun kültür bütününden soyutlamak, karşılıklı etkileşimin dışında tutmak
doğru değildir. Bilim ve teknolojiyi de yabancı, seküler ve gayr-i ahlâkî
unsurlardan temizleyerek İslâmlaştırmak ve gerekiyorsa, zarûret varsa bundan
sonra almak gerekir.
c) Öz kültürü canlandırma yaklaşımı son yıllarda İslâm aydınlarının gündemini
işgal etmektedir. Buna göre İslâm kültür ve medeniyeti bir bütündür, savunma
mecbûriyeti ve hayatî zarûretler bulunmadıkça yabancı kültürlerden, bilim ve
teknolojiden bir şey olduğu gibi alınmaz. İslâm kültürünün kendi dinamikleri iyi
işletildiği takdirde o kendini yeniler, her çağın ihtiyacına cevap verir
(çağdaştır), asırlar boyunca bu kâbiliyetini isbat etmiştir, duraklama ve
gerileme çağlarında olandan İslâm sorumlu değildir, saltanat ve bilimsel
donukluk (ictihad yerine taklid) sorumludur. İslâm ümmeti içindeki tefrîka ve
fitne sorumludur. Bunlara Moğol istîlâsı gibi bazı dış âmiller de eklenince
İslâm medeniyet ve kültürü bir duraklama dönemine girmiştir. Duraklamanın
sebeplerine doğru teşhis konur, çözüm için ana kaynaklara dönülür, iyi bir
eğitim programı yapılır, tefekkür ve ictihad devreye sokulursa İslâm toplumları
aradıklarını kendi kültür ve medeniyetlerinde yeniden keşfeder ve bulurlar. Bu
kültürde insanı ve evreni -Allah'ın âyetleri olarak- inceleyip keşfetmek,
kâinâtta hâkim bulunan ilâhî kanunları bulup ortaya koymak, insanların dünyaya
geliş amaçlarını gerçekleştirme fırsatı elde edebilmeleri için onlara hayatı
kolaylaştırmak; yani tefekkür, ilim, teknik ve teknoloji azamî ölçüde teşvik
edilmiş, bunların ihtiyacı giderecek ve ümmetin varlığını koruyacak ölçüde
gerçekleştirilmesi farz kılınmış, bir mânâda ibâdet telâkki edilmişir. Ümmet bu
anlayış, inanç ve ibâdet sevkiyle işe koyulduğunda öz kültürünü yabancı ve
çürütücü yamalardan kurtarıp ihyâ etme ve insanlığa "alternatif bir kültür"
olarak sunma imkânına sahiptir.
Hayli uzunca sayılabilecek bir süreden beridir ki özel hâlde Türkiye ve Türk
dünyası, genel hâlde ise topyekûn İslâm dünyası bir medeniyet problemi ile
yüzyüze, karşıkarşıya bulunmaktadır. "Bizler" hep kaybeden taraftayız, "onlar"
ise kazanan tarafta. Acaba sizce, bu çok temelli krizin, hep kaybeden taraf
olmanın kökünde yatan aslî saikler, âmiller nelerdir?
Medeniyet problemi ile oyunu kaybetmeyi hem kavram, hem de problem olarak ayrı
düşünmek gerekiyor. Medeniyetin problemi, hattâ krizi yalnızca müslümanlar ve
İslâm medeniyeti için değil, Batılılar ve Batı medeniyeti için de söz konusudur.
Bilhassa İkinci Dünya Harbinden sonra insanlığın Batı medeniyetine karşı güveni
sarsılmış, çekici perdenin altında bir canavarın bulunduğu farkedilmiş, ahlâk ve
mânevîyata dönülmezse medeniyetin çökeceği haber verilmiştir. Müslümanlar
cephesinde medeniyet bunalımı daha eskilere gider. Bugün bunalımın farkedildiği,
çıkış yolları arandığı, taklîdin fayda vermediğinin anlaşıldığı için öze dönme
çarelerinin araştırıldığı dönemi yaşıyoruz.
Medeniyetler arası mücadelede kazanma ve kaybetme meselesine gelince burada
belirleyici faktör oyunu kurallarına göre oynamaktır. Batı amacı belirlemiş,
kuralları koymuş, oyuncuyu yetiştirmiş, oynuyor ve kazanıyor. Doğu amacını
yitirmiş, kendi kuralları yok olmuş, oyuncusunu yetiştiremiyor, karşı tarafın
kuralları ve oyuncularının yönlendirmesi ile oynuyor ve kaybediyor. Burada da
problem "kendine dönmekte, kendi olmakta" yatıyor. Kendine dönmenin ilk şartı,
kültürler ve medeniyetler arasındaki farkın şuûruna varmak, kendine ait olanın
değerini bilmek ve kendine güvenmektir. Karşı tarafa hayranlık ve taklit
psikolojisini terketmek, madalyonun arka yüzünü (Batı madeniyetinin çirkin
yüzünü) görmek, kendi değerlerine sahip çıkmaktır. Bunun da yolu, İslâm
toplumlarının aydını, yöneticisi ve halkıyle bir eğitim seferberliği ilân ederek
yepyeni bir program ile bir eğitim sürecinden geçerek kendi medeniyetini ihyâ
kıvâmına gelmesidir. Hâsılı mesele insan meselesidir; medeniyeti kuran ve
geliştiren insandır; İslâm insanı kendi medeniyetini, Batı insanı da kendi
medeniyetini oluşturur, yeniler, yaşatır, yıkar...
Objektif bir nazarla bakınca şu hakikatı kabûl etmemek imkânsız görünüyor: Şu
andaki dünyanın kurucusu Batıdır, kurallarını koyan da odur. Onun da temelinde
yatan şey, Rönesanstan başlayan uzun bir süreç ve müteakip safahâtı olan ilmî ve
fennî terakki, sınaîleşme, kısaca söylenecek olursa, dünyevî güçtür. Öğrenmek
istediğimiz husus şu: acaba bu saydıklarımız niçin Hristiyan-Batı dünyasında
oldu da Müslüman-Doğu dünyasında olmadı?
Maddî ve mânevî gücün tarih boyunca hep Batı dünyasında olduğunu, Doğu-İslâm
dünyasının hep zaafı temsil ettiğini söylemek vâkıaya uygun değildir. Asırlarca
maddî ve mânevî gücü elinde tutan İslâm dünyası olmuş ve onlarda bu güç
insanlığın hayrına kullanılmıştır. O dönemde baskı, zulüm, cehalet ve mağlûbiyet
Batıda idi. Batı, Roma'nın resmîleştirdiği, imparatorlarla din adamlarının elele
vererek bozdukları ve emellerine âlet ettikleri Hristiyanlıkta aradığını
bulamadığı gibi, yaşadığı olumsuzlukların sebepleri arasında bu şekliyle dînin
de bulunduğunun farkına vardı. Önünde iki şık vardı; ya dînini değiştirmek
(meselâ müslüman olmak), yahut da eski (klâsik) değerlerine dönüp buradan
hareketle yeni bir medeniyet oluşturmak. Çoğu savaş ilişkileri içinde yarım
yamalak tanıdığı İslâm ona cazip gelmedi, aslında yaşadığı din macerası, diğer
dinlere karşı da bir reaksiyon meydana getirmişti. Rönesans Hristiyanlık öncesi
medeniyete dönüşün, aklı ve san'atı dînî sultadan kurtarışın ilk adımı oldu.
Arkasından Reform, daha sonra Aydınlanma devirleri geldi. Bütün bu devirler
boyunca Batı insanı dîne karşı (daha doğrusu kiliseye karşı) oynamış, önünden bu
engeli kaldırmaya çalışmıştır. Sonunda kilise, servet ve sultasının büyük bir
kısmını terkederek kendi duvarları arkasına çekilmeyi, kilise dışındaki hayata
karışmamayı kabûl etmek mecbûriyetinde kalmış, böylece varlığını muhâfaza
etmiştir, etmektedir. Batı insanı ise Allah ve fizik ötesi ile ilgisi bulunmayan
bir aklın rehberliğinde ilerlemiş, bugünkü medeniyetini kurmuş ve
geliştirmiştir. Bu medeniyetin aklı vardır, fizik dünya ile ilgili bilgisi
vardır, insanlar için hayatı kolaylaştıran teknolojisi vardır; ancak dîni,
vicdanı ve ahlâkı yoktur, evrensel ve ebedî amaçları yoktur, et, toprak ve maddî
zevkin ötesine uzanan aşkınlığı, derinliği, mânevîyatı yoktur.
Müslüman câmiada, Batıda olmayan unsurlar kısmen vardır (kâmil mânâda vardı,
fakat değeri bilinmediği, sahip çıkılmadığı, mücevher boncuk karşılığında
satıldığı için azaldı, fakirleşti), Batıda olan güç unsurları (bilim, teknoloji,
kalifiye eleman) kısmen (yetersiz ölçüde) vardır. Bu yetersizliğin, yokluğun
sebebi din (İslâm) değildir; çünkü İslâm, kendi düşmanlarını caydıracak güce
(bilim, teknoloji, servet, insan...) sahip olmayı mensuplarından bir farz olarak
istemektedir. Şu hâlde var olan değerlerin yitirilmesi, gerekli gücün elde
edilememiş olması başka sebeplere dayanmaktadır. Biz bu sebeplerin başında,
İslâm insanının dînini anlama ve uygulamadaki kusurunu görüyoruz.
İslâm dünyasının tarihin belirli bir döneminde yüksek bir seviyede bulunmasına
mukabil daha sonraları bu seviyesini kaybetmesinde, felsefe geleneğinin terk
edilmiş olmasının katkıları var mıdır, varsa veya yoksa, bunu lûtfen
derinlemesine bir tahlil ve tenkîde tâbî tutar mısınız?
İslâm medeniyeti felsefenin değil, dînin medeniyetidir. Bir medeniyetin
temelindeki inanç, bilgi ve değerler ya akla dayanır, yahut da vahye dayanır.
Akla dayanıyorsa bu medeniyette felsefe geleneğinin öneminden söz edilir. Vahye
dayanıyorsa ağırlık ictihad ve cihadın üzerine biner. İslâm dünyasının yüksek
seviyeye gelmesini ve bu seviyede olmasını sağlayan felsefe geleneği değildir
(çünkü bu gelenek geniş fetihler yapıldıktan ve önemli seviyeler elde edildikten
sonra oluşmuştur), bunu sağlayan ictihad ve cihaddır. Bizim felsefecilerimizin
yaptığı başta eski Yunan felsefesi olmak üzere Mısır ve Hind felsefesini
anlamak, işlemek ve İslâm'ı bunlara uyumlu hâle getirmek (buna göre yorumlamaya
çalışmak) olmuştur. Bundan da müslümanlardan ziyade Batılılar faydalanmışlardır;
Rönesans ve Reform hareketlerinde bu çalışmaların önemli etkileri ve katkıları
olmuştur. Asıl yapılması gereken alternatif İslâm felsefesini (düşünce
sistemini) oluşturmaktı; bizim felsefecilerimizin bunu yapabildikleri kanâatini
taşımıyorum. Bu kapı hâlâ fatihlerini beklemektedir; Kitâb ve Sünnet'te
nakledilen vahiyden; felsefe, kelâm, tasavvuf ve fıkıh geleneğinden faydalanarak
İslâm düşünce sistemini (alternatif sistemi) ortaya koyacak kafalara, engin
gönüllere ihtiyaç had safhadadır.
Başta Gazzâlî olmak üzere bazı İslâm âlimlerinin felsefeye cephe almaları
kanâatime göre fazla mübâlağa edilmiş, koca bir medeniyetin duraklayıp
gerilemesinde bu faktöre ölçüsüz yükleme yapılmıştır. İslâm kültür ve
medeniyetinin oluşumunda, gelişmesinde ve yaşamasında vahyin, aklın, kalbin ve
amelin rolleri vardır. Bu unsurlar birarada ve bir âhenk içinde fonksiyonlarını
îfâ etmelidir. Birine fazla yükleme yapılıp diğeri ihmâl edildiğinde veya
yerinden kaydırıldığında önemli krizler doğar. İslâm medeniyet krizinde işte bu
ihmâl, mübâlağa ve kaydırmaların önemli yeri vardır. Gazzâlî, İbn Teymiyye,
İmam-ı Rabbânî, Şâh Veliyyullah, Molla Sadra gibi müceddidler bu sapmalara karşı
çıkmış, âhengi yeniden kurmaya çalışmışlardır. Bu karşı çıkışlara reaksiyon
tavrı (psikolojisi) karıştığı için bunlarda da bazı ifratlar olabilmiştir.
Gazzâlî vahyin, ilhâmın ve kalbin ihmâline başkaldırmıştır. İbn Teymiyye aklın
ve ilhâmın haddini aşmasına ve atâlete karşı çıkmıştır. İmam-ı Rabbânî şerîat
ile tasavvuf (vahiy ve bunun metodolojik yorumu ile ilhâm, zevk ve keşif)
arasında bozulan dengeyi düzeltmeye çalışmıştır. Şâh Veliyyullah, Molla Sadra
bir alternatif düşünce sistemini kurmaya çaba göstermişlerdir. Bütün bu
gayretler teori ve pratikte başarıya ulaşabilse ve unsurlar arasındaki âhenk
yeniden kurulabilseydi bugün İslâm dünyası bir başka yerde ve seviyede olurdu.
Sizce, günümüzde Türkiye'nin, Türk dünyasının ve daha genel ve kuşatıcı olarak
bütün İslâm dünyasının temel problemleri nedir/nelerdir? Bu problemlerin
aşılması için neye/nelere ihtiyaç vardır? Sözgelimi bir İslâm Rönesansı, yahut
bir İslâm Aydınlanması mı lâzımdır ve tabiî olarak bu 'Rönesans', 'Aydınlanma'
kavramlarının mânâ ve muhtevası nasıl olmalıdır?
Türkiye'nin, Türk dünyasının ve daha genel olarak da İslâm dünyasının temel
problemlerini kimlik bunalımı, bilimde ve teknolojide geri kalış, ekonomik
olarak da kalkınmamışlık şeklinde sıralamak mümkündür. Bu problemlerin çözümü
için girişilmesi gereken fikrî ve amelî hareket, Batıda olandan; yani Rönesans
ve Aydınlanmadan farklı olmalıdır; çünkü bu hareketler öncesinde Batının durumu
ve içinde bulunduğu problemler ile bugün İslâm dünyasının içinde bulunduğu durum
ve problemler aynı değildir. Batılı toplumlar bozulmuş bir dînin, bu dîni
istediği gibi yorumlayıp kullanan kilisenin, kilise ile işbirliği yaparak halkı
sömüren, köleleştiren iktidar ve servet sahiplerinin zulmüne, nefes aldırmayan
baskısına isyan etmiş, başkaldırmışlardır. Aydınlanma bu isyanın fikrî yönünü,
Fransız İhtilâli amelî yönünü temsil etmektedir. İslâm dünyasında mevcut
problemlerden sorumlu olan -en azından bir asra yakındır- ne dindir, ne de
toprak ve servet sahiplerinin zulmü ve baskısıdır. Sorumlu önce Batının
sömürgeci tutumudur, sonra -siyâsî sömürgecilik nihayete erince- yine Batının
yetiştirip İslâm dünyasında işbaşına getirdiği ve ekonomik sömürmede maşa gibi
kullandığı bir kısım aydınlar ve yöneticilerdir. Aslında toplumu kendine
getirecek, yabancılardan bünyeye sızmış bulunan mikropları temizleyerek hastayı
ayağa kaldıracak olanlar bu aydınlardı; ne yazık ki İslâm dünyası, kendi
aydınlarının inâyetine mazhar olacak yerde ihânetine marûz kalmıştır. (İhâneti
gerçekleştirenlerin kimi kötü niyetlidir, hâindir; kimi ise iyi niyetlidir,
toplumu için iyi olanı bulmakta hatâya düşmüş, yolunu şaşırmıştır; ıslâh için,
iyileştirmek için ağaca, uygun aşılar yapmak yerine hurmaya çam aşılamaya
kalkmıştır.) Misal olarak Türkiye'yi alalım: Yetmiş yıldır bu ülkede "siyâsette,
hukukta, eğitimde, ekonomide ve sosyal hayatta" Batı modeli uygulanmaktadır.
Artık ne medreseler var, ne tekkeler var, ne şerîat var, ne de saltanat var. Bu
dönem içinde en az iki yeni nesil (iki Cumhuriyet nesli) yetişti. Batılılaşma
(bu mânâda çağdaşlaşma) yetmiş yıl boyunca devlet politikası olarak takip
edildi. Bütün bunlara rağmen hâlâ bilimde, teknolojide ve ekonomide Avrupa'nın
en geri ülkesinden daha geri isek, kapılarında boynu bükük bekliyor, bizi içeri
almaları için yalvarıyorsak ortada bir yanlış var demektir. Ölçüsüz vaadlerle
iktidara gelip bir şey yapamayınca durmadan geçmiş iktidarları suçlayarak
kendine mâzeret arayan siyâsîler gibi, bizim aydınlarımız da durmadan şerîati,
Osmanlı'yı suçlayacak, geçmişi karalayacak yerde akıl ve insâf ile olanları bir
"yeniden gözden geçirmelidirler", "nerede yanlış yaptık" diye düşünmelidirler.
Bizim, her alanda kalkınmamız, güçlenmemiz, kazanabilmemiz için Batılı olmaya
değil, biz olmaya ihtiyacımız vardır. "Biz olmak", kimliğimizi bulmak, kimlik
bunalımını aşmaktır. Kimliğimiz bellidir; biz müslümanız, İslâm ümmetiyiz.
Tarihî zarûretlerle ayrı millî devletler oluşturmuş bulunsak da yeniden ümmet
câmiasını -şu veya bu şekilde- kurabiliriz. Yapılacak şey, yanlış yoldan dönmek,
yeniden müslüman olmak, müslümanca davranmak ve yaşamaktır. Bunun için gerekli
eğitim programını ve seferberliğini yapmaktır. Evet yol budur; çünkü müslüman
olmak kâinatta her şeyi doğru tanımak, yerine koymaktır, Allah'ı tanımak ve O'na
iyi bir kul olabilmek için kendini ve kâinatı her an yeniden düşünmek, okumak ve
keşfetmektir (düşüncedir, ilmî araştırmadır, bilim üretmektir), insanın rûhu ile
bedeni, aşkın boyutu ile toprak boyutu arasında ideal dengeyi kurmaktır,
toplumda sosyal adâleti ve refahı gerçekleştirmektir, dünyada hak ve adâletin
(insan hak ve hürriyetlerinin) hâkim olmasını sağlamaktır (bunun için
çalışmaktır, cihaddır), maddî ve mânevî değerleri korumak, rûhu ve tabîatı temiz
tutmaktır... Bütün bunları yapmayan, yapmak istemeyen, gerçekleştirmenin
tedbirlerini almayan, bilmeyen, öğrenmeyen ... müslüman değildir (adı müslüman
olmak yetmez). Müslümanların elinde yetiştirilecek insan, işlenecek yeraltı ve
yerüstü servetleri, yollarına ışık tutacak Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet, kendilerine
örnek olacak Kâmil İnsan Son Peygamber (s.a.v.) vardır. Müslümanlarda eksik olan
şuurdur, kendini ve değerini bilmemektir, kendisi için ve kendinden olan
yöneticidir, aydındır. Eğer zinde güçler fırsat verirse dünyanın şurasında veya
burasında örnek bir İslâm toplumu oluşacak, kültürünü ve medeniyetini tecdîd
ederek yaşayacak ve dünyaya örnek olacaktır (alternatif medeniyet).
Çağdaş dünya, tarihin belirli bir döneminde Batıda filizlenip bugünlere ulaşan
ve hep Batının tekelinde kalan bir oluşum sürecinin ürünü olarak teşekkül etmiş
bulunmaktadır. İslâm dünyasının dışında ve onun pek katkısı olmadan teşekkül
eden bu dünyaya karşı İslâm'ın bir alternatifi var mıdır? Şöyle de sormak mümkün
gibi görünmekte: Bugünkü dünyanın ahvâl ve şerâiti tahtında hem millî ve hem de
dînî kimliğimizi koruyarak, yani Müslüman ve Türk kalarak yaşamak mümkün müdür,
bu ne demektir, nasıl olacaktır?
Müslüman-Türk-çağdaş vasıflarını kimliğinde toplamış ve bütünleştirmiş bir
toplum olarak var olmak ve varlığı sürdürmek mümkün değil, zarûrîdir. Zarûreti
isbat için tersine bir gidiş ve oluşu tasavvur edelim: a) Müslümanlıktan
vazgeçmek: Millî varlığımız ve kültürümüz dînimizle rûh-beden, et-kemik misâli
birleştiği, kaynaştığı için dînimizi bırakarak millî varlığımızı sürdürmemiz
mümkün değildir. b) Bir ırka, bir kavme mensup bulunmak, dil, renk, şekil ve
kültür olarak kavmî özellikler taşımak kişi ve toplumların seçimine tâbi
değildir; bu tabîî ve ilâhî bir takdirdir, oluştur. Birçok âyet ve hadîs Allah
Teâlâ'nın insanları bu mânâda farklı yaratmasının hikmetlerini dile
getirmektedir. Şu hâlde bu ilâhî ve tabîî özelliklerden sıyrılmak, toplum olarak
bir başka kavim ve millet olmak da mümkün değildir (yahut böyle bir tasavvur,
bir milletin yok olmasının tasavvurudur.) c) Çağdaşlığın ölçüsü bilim, teknoloji
ve insânî değerlerdir. Bilimde ve teknolojide geri kalmak arkasından fakirlik ve
zayıflığı getirir; fakir ve zayıf olanlar tarih boyunca olduğu gibi bugün de
güçlüler (medenî ve çağdaş olanlar) tarafından sömürülmekte ve yutulmaktadır. Şu
hâlde bu mânâda çağdaş olmadan da var olmak mümkün değildir. İnsânî değerler,
insanların varoluş sebepleridir; bu değerlerin ideal tablosu İslâm'dır; bundan
vazgeçmek ondan vazgeçmektir, bunda geri kalmak, İslâm'da sınıfta kalmaktır.
Bir de bu üç vasfın birarada olup olmayacağına, varlıkları arasında bir çatışma
bulunup bulunmadığına bakalım: Hem müslüman, hem de Türk, Arab, Fars, Berber,
Zencî, Hindî.... olmak tarih boyunca mümkün olmuştur. İslâm ümmeti çeşitli kavim
ve milletlerden oluşmuş, bu kavimler, millî özellikler, millî özelliklerden
kaynaklanan farklı renk ve çizgilerle İslâm Medeniyetini zenginleştirmiş; hem
bir kavme, hem de bir ümmete mensup olarak (bu iki mensubiyet birbiri ile
çelişmeden) hayatlarını sürdürmüş ve gelişmişlerdir.
İslâm'a, Kitab ve Sünnet'in açık beyanlarına göre din kardeş-liğini bozmamak
şartıyle fert ve toplulukların maddî ve mânevî değerlerini korumaları, yakından
uzağa önceliklere yer vererek topluluk haklarına riâyet etmeleri teşvik edilen
bir husustur.
Bilim, teknik ve insânî değerler açısından ilerlemek, gelişmek, medeniyete
katkıda bulunmak belli bir milletin, kavmin ve ırkın tekelinde değildir. Böyle
düşünen ırkçı görüşler tarihe karışmıştır. Kavimler, milletler birbirini
engellemez, sömürmez, asimile etmeye çalışmazlarsa, aksine destekler ve
yardımlaşırlarsa her millette (insan oldukları için) gelişme, kalkınma, kültür
oluşturma ve insanlığa değerler sunma kâbiliyeti vardır.
"Din terakkiye mânîdir, değildir" tartışması, Batılılaşma âfetinin haberci
rüzgârı olarak ortaya çıktı; Ziyâ Paşa'nın deyişi ile "Evvel yoğidi işbu rivâyet
yeni çıktı". "Din terakkiye mânîdir" diyenlere göre hem müslüman olmak, hem de
ileri, gelişmiş, çağdaş olmak mümkün değildir. Bu tartışmaya girmeden önce
çağdaşlaşmaktan maksadın ne olduğunu açıkça ortaya koymak şarttır. Çağdaşlaşmak
madalyonun iki yüzü ile (hem bilim, teknik, teknoloji, ekonomik kalkınma, insan
hakları, hayatı kolaylaştırıcı icatlar, keşifler..., hem de stres, terör, cinsel
özgürlük, ahlâksızlık, dinsizlik, sekülarizm, kirlilik, tene ve toprağa
mahbûsiyet, Allah yerine kendine tapınma... ile) Batılılaşma, Batı
standartlarını yakalama ise, buna hem milliyet, hem de din mânîdir, engeldir,
ikisi bir arada olamaz. Çağdaşlaşmaktan maksat, madalyonun güzel, insana yakışan
yüzünü temsil etmekse -ki bu da ya alternatif değerler üretmekle, yahut da
bünyeyi, öz kültürü koruyucu tedbirler alınarak, buna özen gösterilerek
yapılacak zarûrî iktibaslarla gerçekleşir- buna İslâm mânî değildir. Mânî
olmadığını geçmişte isbat etmiştir. Günümüzde insanlığın selâmetini, mutluluğunu
ve gerçek mânâda (madde ve mânâda) gelişmesini; müslümanların kendi değerlerine
dönerek, dinamiklerini kullanarak alternatif kültür ve medeniyetlerini tecdîd
etmelerinde, yeniden insanlığa sunmalarında görüyoruz. Bu yeniden doğuş imkânı
İslâm insanında bilkuvve mevcuttur, fiilen mevcûdiyeti, gün ışığına çıkması ise
şuura, gayrete, eğitime, rehberliğe ve güce bağlıdır.
1. Yeni Toplum, Mart, 1992.
**************************************************
Cezayir'deki Direnişe
Destek
Cezayir'deki direnişe karşı tutumumuz ne olmalıdır?
İmparatorlardan ve büyük toprak sahiplerinden serveti ve gücü devralan orta
sınıf, servetin ve gücün tadını alınca bunu büyük kitleye (halka) kaptırmamanın
yollarını aradı. Siyâsî rejim alanında bulduğu yol demokrasi idi. Bu sâyede
halkı kandıracak, onların re'yi ile iktidara gelecek, ülkenin nimetlerinin aslan
payını kendileri almaya devam edecek, büyük kitleyi de kırıntılarla
avutacaklardı. Demokrasi bu işe yaradığı müddetçe meşrû ve geçerli bir sistemdi.
İkinci yol insan hakları savunuculuğu idi. Bu sâyede prestij kazanacak, dünyaya
karşı iyi bir görünüm sunacak, insan hakları ile güçlü olanların menfâatleri
çeliştiği zaman "hak, hak diyerek insan hakkı çiğnenecek", insanlar fiilen
"hakkı korunması gerekenler" ve "hakkı çiğnenmesi gerekenler" diye iki gruba
ayrılacaktı. Genel olarak güçlüler birinci kategoride, zayıflar ise ikinci
kategoride yer alacaktı. Böyle de oldu. Bugün bir Batılının, bir yahûdînin hakkı
çiğnenirse -ki nadiren olur ve çoğu kere kendileri çiğneyip, haksızlığa uğramış
gibi feryat ederek suç bastırır, masûmu suçlu durumuna sokarlar- bütün dünya
ayağa kalkar, demokrasi, insan hakları vs. devreye sokulur ve ihkak-ı hak
edilir. Bir müslümanın, bir geri kalmışın, bir sömürülenin hakkı çiğnenirse
Batılının kılı kıpırdamaz, yahut maslâhat (dünyanın selâmeti, insanlığın âlî
menfâati) gibi prensipler devreye sokulur, durum kitabına uydurulur. Cezayir'de
bütün bu yollar ve oyunlar birarada uygulanıyor. Önce demokrasi adına askerî
dikta yönetimi işbaşına geliyor ve büyük patronlarla işbirliği yapıyor. Böyle
bir rejim içinde bile müslümanlar uyanıp hak peşine düşüp onların oyununu
kuralına göre oynayarak sonuç alınca, diktaya ses çıkarmayanlar, demokrasi elden
gidiyor diye harekete geçmeyenler derhal işe el koyuyor, demokrasi ve insan
hakları adına her ikisini de çiğniyorlar. Dünya sessiz, patronlar memnun; çünkü
"insanlığın âlî mefaati" diye isimlendirilen kendi âdî menfâatlerine bu uygun
düşüyor; öyle ya, ya müslümanlar demokratik yoldan iktidar olur, ülkeyi bir
sosyal refah ve adâlet, iyi ahlâk cennetine çevirir, oyunları bozar, gâfillerin
gözlerini açarlarsa durum nice olur! Bu çirkinlik, iki yüzlülük, oyun içinde
oyun karşısında Cezayirli müslümanlar, devletlerarası destek bakımından
yalnızdırlar. Devletlerin çoğu onlara el uzatamazlar; çünkü büyük güçler onların
ellerini bağlamışlardır. Ama iman ehlinin eli ve gözü bağlı değildir,
olmamalıdır. Mü'minler ancak kardeştir, birbirlerini kardeşçe desteklemek,
tutmak durumundadırlar. Her mü'min dünyada olup bitenleri takip etmek, İslâm'ın
ve müslümanların aleyhine olan gelişmeler karşısında uygun tavrı takınmak
borcundadır. Cezayir'de olaylar, dünyanın desteğinde, müslümanların ve İslâm'ın
aleyhine gelişmektedir. Her mü'min bu gelişme karşısında bir şeyler yapmalıdır:
Gerçekleri anlamalı ve anlatmalıdır, kamuoyu oluşturmanın yollarını aramalıdır,
demokrasi ve insan haklarının göstermelik kurumlarına başvurarak sıkıştırmalı,
onları vazifeye çağırmalıdır, Cezayirli kardeşi ile diyalog kurup ona maddî ve
mânevî destek vermelidir, hiçbir şey yapmıyorsa oturup ağlamalı ve Mevlâ'ya
yalvarmalıdır.
*************************************
Hilâfet
Hilâfet nedir?
Hilâfetin lûgat mânâsı, birinin yerine geçmek, arkasından gelmek ve temsil
etmektir.
Bir fıkıh terimi olarak hilâfet, İslâm toplumumun ve devletinin başkanlığını
ifade etmektedir. Aynı mânâda "imâret" ve "imâmet" terimleri de
kullanılmaktadır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) âhirete göçtükten sonra onun, "Peygamberlik, mürşidlik ve
devlet başkanlığı" sıfatlarından son ikisinin ne olacağı, kime geçeceği ve nasıl
geçeceği konusu ortaya çıkmıştı. Onun (s.a.v.) son peygamber olduğu biliniyordu,
artık yeni bir peygamber gelmeyeceğine göre bu sıfatı ile ilgili bir problem
yoktu. Diğer iki sıfatı ise -ümmetin onlara ihtiyacı bulunduğundan- devam
etmeli, birileri bunu temsil etmeli idi. Bir yandan bu ihtiyaç ve zarûret, diğer
yandan Kitâb ve Sünnet'teki ilgili açıklamalardan hareket eden ümmet, bey'at
denilen "bir nevi seçme ve yeminle itâat sözü verme" yoluyla Ebû Bekr'i, onun
yerine getirmiş ve kendisine, "Allah Rasûlü'nün (s.a.v.) yerine geçen,
vazifesini üstlenen" mânâsında "Halîfetu-Rasûlillah" demişlerdir. Hilâfet işte
bu kelimenin masdarıdır (köküdür).
İrşad vazife ve yetkisinin de âlim ve kâmil müslümanlara geçtiği kabûl
edilmiştir.
İslâmî bir yönetim hilâfetsiz mümkün müdür?
Bu sorunun cevabı hilâfet terimine verilen mânâya bağlıdır. Maksat "Belli
özellikleri olan bir başkan bulunmadan İslâmî yönetim mümkün müdür?" demekse
cevabı "mümkün değildir" şeklinde olur. Esasen hiçbir devlet yönetimi başkansız
olmaz ve olmamaktadır. "Vazifeye getiriliş, vazife süresi, yönetim biçimi gibi
şekille ilgili hususlar değişebilir mi? Bu değişikliklerle başa getirilen bir
başkanın yönetimi İslâmî sayılır mı?" demekse bunun cevabı "evet, değişebilir ve
sayılır" şeklinde olur. Şu hâlde bir yönetime İslâmî diyebilmenin asgarî şartı,
belli özellikleri olan, yönetiminde belli ilkelere bağlı bulunan bir başkanın
yönetimin başında bulunmasıdır. Başkanın özelliklerine aşağıda gelecek olan
diğer bir soruda temas edilecektir. Bağlı bulunacağı ilkeler ise iki çerçeveye
sokulabilir:
a) Kitâb ve Sünnet'te tecelli eden ilâhî irâdeye tâbî olmak.
b) Yönetimini ümmete veya temsilcilerine danışarak yürütmek.
Halîfenin bu ilkelere bağlı kalma mecbûriyeti ilgili naslar (âyet ve hadîsler)
yanında genel hilâfet kavramına ve teorisine de dayanmaktadır: Allah Teâlâ ilk
insanı yeryüzünde bir halîfe olarak yarattığı gibi2 bütün insanlara da bu hak ve
sorumluluğu bahşetmiştir.3 Müfessir ve müctehidlere göre "insanın yeryüzünde
halîfe olması" şu mânâya gelmektedir: Yeryüzünde Allah'ın hükümranlığını temsil
etmek, kendi nefsi de dahil bulunmak üzere insanlar, diğer canlılar ve eşya
üzerinde bu hükümranlık çerçevesinde tasarrufta bulunmak, emri altındakileri
ilâhî irâdeye uygun olarak yönetmek..." İnsanlar fert olarak kendileri üzerinde,
ayrıca aileleri ve tâbîleri üzerinde bu mânâda hilâfet vazife ve selâhiyetini
-ve tabîî sorumluluğunu- îfâ ederler. Ferdi aşan, toplumu kapsayan konularda ise
bu selâhiyet ve sorumluluğun -ümmeti temsil edecek olan- birisine devredilmesi
gerekiyor; işte halîfe, ümmet adına bu selâhiyeti taşıyan kişi oluyor. Bu mânâda
hilâfet, Allah tarafından insanlara verilmiş bir selâhiyet ve yüklenmiş bir
sorumluluk olduğundan onu terketmek ve onsuz bir İslâmî yönetimden söz etmek
mümkün değildir.
İslâmî yönetim düşüncesinde otorite kime aittir? "Allah'ın indirdikleri ile
hükmetmeyenler, fâsıkların, zalimlerin, kâfirlerin ta kendileridir" âyet-i
kerimelerinin "yargıya" işaret ettiği ve dolayısıyla otoritenin "Allah'a değil,
ümmete" ait olduğunu savunanlar var. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
Ana kaynaklarda hâkimiyet ve otorite ile ilgili iki kelime vardır: mülk ve
hüküm. Mülk hem devlet, hem de memleket, ülke, mülk konusu eşya ve mâlik olmak
mânâlarında; hüküm ise hem devlet yönetimi, hem de şer'î talîmat ve adlî karar
mânâlarında kullanılmaktadır. Mülkün ve hükmün Allah'a ait bulunduğunu, Allah
Teâlâ'nın kullarına mülkü ve hükmü (bu selâhiyetleri) vekâleten verdiğini,
yöneticilerin ve halkın bu konularda da Allah'a hesap vereceklerini ve O'na
karşı sorumlu olduklarını ifade eden pek çok âyet ve hadîs vardır.4
Soruda işaret edilen âyetler, hem hükmün çeşitli mânâları, hem de bir bütün olan
Kur'ân-ı Kerîm'in diğer âyetleri göz önünde tutularak yorumlanmalıdır. Mezkûr
âyetlerde geçen "hüküm" kelimesinin yargıya işaret ettiğine mânî karîne vardır,
ayrıca yargıya işaret ettiğini kabûl etseniz de otoritenin ümmete değil, Allah'a
ait olduğunu bildiren, gösteren deliller mevcuttur:
a) Âyetlerde Allah'ın gönderdiği talîmata göre hükmetmeyenlerin kâfir, zâlim ve
fâsık olacaklarından söz ediliyor ve bu üç vasıf üç ayrı âyette zikrediliyor.
Eğer âyet yargıya işaret etmiş olsaydı "Allah'ın hükmüne göre hükmetmeyenler"in
yalnızca zâlim değil, aynı zamanda kâfir ve fâsık olmaları gerekirdi. Halbuki
İslâm inanç ve düşüncesine göre bir kimse, iman ettiği hâlde şerîatle değil de
bir başka kanunla amel ettiği takdirde kâfir olmaz, fâsık ve zâlim olabilir. Şu
hâlde âyetlerin doğru yorumunun şöyle olması gerekir: İman konusunda Allah'ın
hükmünden sapanlar kâfir olurlar, amel (uygulama) konusunda Allah'ın hükmünden
sapanlar fâsık olurlar, adâlet tevzîi konusunda Allah'ın hükmünden sapanlar ise
zâlim olurlar. Bu yoruma göre de hüküm, yalnızca yargıya işaret etmeyip, imanı,
ameli ve nizâmı içine almaktadır.
b) Otoritenin Allah'a ait olduğunu bildiren âyetlerin yukarıda örneklerini
sunmuştuk. Burada ise bahse konu âyetlerin (soruda geçen üç âyetin) yine
otoritenin Allah'a ait olduğuna delâlet ettiğini göstereceğiz: Allah'ın
gönderdiği ve indirdiği ile (yani şerîat ile) hükmetmeyenler, şerîat yerine
başka kanunları koyanlar kâfir, zâlim ve fâsık oluyorlar; âyetler bunu söylüyor.
Bunun mânâsı en azından teşrî selâhiyetinin Allah'a ait olmasıdır ve yine
Allah'ın, kanunlarını uygulamayanları, "kâfir, fâsık ve zâlim" oldukları için;
yani ağır suç ve günah işledikleri için cezâlandıracağıdır. Eğer otorite
Allah'ın değil de ümmetin olsaydı, ümmet Allah'ın indirdiği ile -hangi mânâda
olursa olsun- hükmetmediler diye cezâlandırılmaz, bundan dolayı Allah karşısında
suçlu, günahkâr ve sorumlu olmazlardı.
Klâsik âlimlerin eserlerinde "halifenin", "ehlu'l-halli ve'l-akd" tarafından
belirleneceği, halkın da bey'at edeceği söyleniyor. Fakat ehlu'l-halli ve'l-akd
kimlerden oluşacak ve bunları kim seçecek, bu pek açıklığa kavuşturulmuş değil.
Hilâfet kavramının üzerine binâ edildiği temel düşünceyi yukarıda açıklamıştık.
Buna göre, Allah rızâsına ve irâdesine uygun yönetim sorumluluğu bütün ümmet
fertlerine ait idi. Fertlerin teker teker bu sorumluluğu yerine getirmeleri
mümkün olamıyacağı için bey'at yoluyla "kamu yönetiminin en üst sorumluluk
makâmını" bir ehil kişiye vekâleten devretmeleri gerekiyordu. Bu devri bütün
ümmet yapacaktır. Devrin şeklini ise zaman ve zeminin şartları belirler. Bir
günde ve makûl bir sürede bütün ümmetin bey'at etmesini mümkün kılacak şartlar
bulunduğunda bey'at doğrudan (tek dereceli) yapılır; bu şartlar bulunmadığı,
devletin belli bir süre başkansız kalmasının sakıncalar doğurması hâlinde ise
bey'at ve seçim iki dereceli seçimlere benzer şekilde yapılır. Halk meclis
üyelerini seçer, meclis üyeleri de adaylar arasında birini başkan olarak seçer
ve ona bey'at ederler, arkasından imkânlara göre belli bir süre ve şekil içinde
bütün ümmet fertlerinin bey'at etmeleri sağlanır. Meclisin seçtiği bir başkana,
muvâfık muhâlif bütün ümmet fertleri bey'at ederler, muhâliflerin bey'at ve
itâat etmeme hakları yoktur; çünkü itâatsizlikten fitne, kargaşa, anarşi doğar.
Seçimde ve bey'atta daha başka şekiller de uygulanabilir. Bu sebeple din, şekil
üzerinde durmamış, ümmeti belli bir şekle mahkûm ve mecbûr etmemiştir. Önemli
olan ümmetin, doğrudan veya temsilcileri vasıtasıyle ehil olan birini başkan
olarak seçip bey'at etmeleridir (başkan ilâhî talîmata riâyet ettiği müddetçe
ona itâat sözü vermeleridir.)
Adayların birden fazla olması hâlinde seçim nasıl olacak?
İlk dört halîfe zamanında uygulanan şekillere bakılırsa -ki bunlar ümmet için
örnek uygulamalardır- şunlar yapılabilir:
a) Müzakere, tartışma ve değerlendirme yoluyla adaylar elenerek bire indirilir
ve ona bey'at edilir.
b) Adaylar kendi aralarında konuşarak feragât edenler çekilir, geriye bir aday
kalırsa ona bey'at edilir. Birden fazla aday kalırsa kendi aralarında, hakemlik,
kur'a vb. ile aday sayısını bire indirirler ve ona bey'at edilir.
c) Ümmetin çoğu (veya temsilcilerin çoğu) kime daha çok oy vermiş (bey'at
etmişlerse) o halîfe olur, diğeri talebinden vazgeçerek birincisine bey'at eder.
Halife adaylarında ne gibi şartlar aranacaktır?
Halîfe adaylarında aranacak şartları belirleyen ölçü vazifenin mahiyet ve
gerekleri ile makamın ilk ve asıl sahibinin (Hz. Peygamber'in [s.a.v.])
vasıflarıdır. Bu iki ölçüden hareket edilerek ortaya bazı şart-vasıflar konmuş,
bunlardan bir kısmı üzerinde birleşilmiş, bir kısmının ise şart olup olmadığı
tartışılmıştır.
Üzerinde birleşilen vasıflar halîfenin müslüman, iyi ahlâk sahibi, bilgili (ictihad
derecesinde bilgili), erkek, vazifeyi îfâ edecek kadar rûh ve beden sağlığına
sahip ve reşîd olmasıdır.
Arap, Kureyş kabîlesinden ve Ehl-i Beytten (Hz. Peygamber (s.a.v.) soyundan)
ma'sûm (hatâsız, günahsız) olması gibi bazı şartlar ve vasıflar tartışmalıdır.
Hilâfet ile saltanat arasında ne gibi farklar vardır?
Bundan önceki soruların cevaplarında hilâfet hakkında bilgi verilmiştir. Burada
da saltanatın önemli özellikleri tesbit edilirse fark ortaya çıkacaktır.
Saltanat rejiminde hâkimiyetin kaynağı ve temsili bir şahısta toplanır ve bu
şahıs, halkın seçimi ve rızâsı ile değil, kendi irâdesi ve gücü ile iktidara
gelir, genellikle ölünceye kadar veya bir başka gücün onu zorla iktidardan
düşürmesine kadar yönetimi elinde tutar, teşrî, icra ve kazâ yetkileri onun
elindedir ve yerine geçecek olanı da kendisi belirler.
Hilâfette:
a) Hâkimiyetin kaynağı Allah'tadır, bunu, -Allah böyle istediği için- ümmet
temsil eder ve bir elde toplanması gereken selâhiyetleri seçim ve bey'atla
halîfeye devreder, ümmetin denetim selâhiyet ve sorumluluğu devam eder. Halkın
hâkimiyeti Allah'tan geldiği ve O'nun rızâ ve irâdesi istikâmetinde kullanılıp
temsil edildiği için hilâfet demokrasiden de farklıdır. Demokrasilerde hâkimiyet
-teorik olarak- kayıtsız, şartsız halkındır.
b) Halîfe ümmetin rızâsı ile iktidara gelir ve iktidarda kalır.
c) Halîfe olma vasıfları devam ettiği ve görevini uygun bir şekilde yürüttüğü
müddetçe iktidarda kalabilir.
d) Teşrî yetkisi Allah'a aittir (Kanun vâzıı Allah Teâlâ'dır). Ümmetin,
müctehidlerin ve bunlardan birisi olarak halîfenin yetkisi, araştırma, yorum,
ictihad, istişare yoluyla ilâhî kanunu keşfedip ortaya çıkarmak ve uygulamaktır.
İlâhî kanunların kaynağı vahiy ve akıldır. Hüküm ve kanun önce açık vahiy
ifadelerinde (âyetlerde ve hadîslerde) aranır, burada bulunanlar kanun şekline
sokulur ve uygulanır. Meselenin, hâdisenin, konunun özel hükmü vahiy kaynağında
yoksa, bu kaynağın genel (çerçeve) hükümlerine bakılır. Burada da aranan
bulunamazsa yine -geniş mânâda vahye dayanan- fayda prensibine (akla)
başvurulur; akıl, dînin amaçlarını ve bilimi, tecrübeyi, ihtiyacı.. göz önüne
alarak en faydalı olan çözümü, uygulamayı keşfeder ve bu kanunlaştırılarak
uygulanır. Zamanın ve şartların değişmesi ile fayda ve zarar durumu ve hükmü
değişirse kanun da buna göre değiştirilir ve yeni kanun yine ilâhî ve şer'î olur
(çünkü uygun metodlarla hep O'nun irâdesi keşfedilmeye çalışılmıştır, O'nun
irâdesine uygundur diye benimsenmiştir).
Kazâ ve icrâ yetkileri ümmet adına halîfededir; halîfe bu yetkileri, ümmetin
temsilcileri ile danışmalar yaparak Allah'ın irâdesine ve ümmetin menfâatine
uygun olarak kullanır, kullandırır.
e) Halîfenin yerine geçecek olanı belirleme selâhiyeti halîfeye değil, ümmete
aittir. Halîfe aday gösterebildiği gibi, başkaları da aday gösterebilir. Adayın
halîfe olması ümmetin seçip, rızâ gösterip bey'at etmesine bağlıdır. Halîfenin
çocuklarının ve yakınlarının, yerine geçme bakımından bir imtiyazları yoktur.
f) Hükümdarlar diledikleri kimselere danışarak veya hiçbir kimseye danışmadan
devleti yönettikleri hâlde halîfe ümmete veya onun temsilcilerine -yönetimin
amaca uygun olabilmesi için kimlere danışmak gerekiyorsa onlara- danışarak
devlet işlerini yürütür.
Hilâfetin Asr-ı Sa'âdetten sonra dejenere olması ve 1924'te fiilen
kaldırılmasının İslâm dünyasında ne gibi etkileri olmuştur?
Hz. Peygamber (s.a.v)'den sonra hilâfetin şartlarını taşıyan ve bu vazifeyi
hakkıyle yürüten beş halîfe (Hulefâ-i râşidîn: Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Alî,
Hasen) gelmiştir. Muâviye b. Ebî Süfyân'ın haksız başkaldırısı ve çeşitli hîle
ve düzenlerle iktidarı ele geçirmesinden sonra gerçek hilâfet dönemi sona ermiş
ve saltanat dönemi başlamıştır. Bundan sonra gelen yöneticiler, halîfe ismini
taşısalar bile hakikatte hükümdardırlar, sultandırlar. Yönetimin el değiştirmesi
ve -bilhassa amme hukûku sâhasında- icrâsı bakımından İslâm'a (şerîate) riayet
etmemiş, kendi menfâat ve arzularına göre hareket etmişlerdir (İstisnalar var
ise de genel gidiş bu istikâmette olmuştur). Şerîat amme hukûku ve siyaset
dışında uygulanmış, sıra devlet başkanının seçilmesine, vazife ve
sorumluluklarına, halk-yönetici ilişkilerine, vergi ve devletlerarası ilişkilere
gelince şerîattan önemli ölçülerde yan çizilmiş, halk ve ulemâ da bu eğri
gidişe, yan çizmeye dur diyememiş, bozulanı düzeltme gücüne ulaşamamıştır. Bu
dönemde saltanatın en önemli menfî etkilerini; bilim, düşünce ve söz
hürriyetinin kısıtlanması, nüfuz suistimâlinin yaygınlaşması, ictihad yerine
taklîdin hâkim olması, İslâm'ın teori olarak insanlığa sunduğu ideal nizâmın
kurulamaması şeklinde sıralayabiliriz. Müsbet etkisi ise ismen ve kısmen de olsa
halîfelik unvanını taşıyan makamın saygınlığı ve bu saygınlığın bir uzantısı
olarak birleştirici vasfı olmuştur. Bu sâyede halk (ümmet) ve güç merkezleri
(beyler, sultanlar, emîrler..) güçlü veya zayıf bir şekilde bir merkeze
bağlanmışlar, sonuç olarak önemli ölçüde "İslâm ümmeti" yapısı vücut bulmuştur.
1924'te hilâfet fiilen kaldırılınca bir mânevî otorite boşluğu doğmuş, ümmet
tesbih taneleri gibi dağılmış (daha önce başlayan dağılma hızlanmış) millî
devletler teşekkül etmiş, fakat buna hazır olmadıkları ve aralarında tesanüt de
kuramadıkları için bunlar da bağımsızlıklarını sürdürememiş, çoğu müstemleke
hâline gelmiştir. Zaman içinde yakasını müstemlekecilerden kurtaran İslâm
ülkeleri ve toplumları bu defa da kimlik bunalımına ve ekonomik sömürge
(sömürülme) tuzağına yakalanmışlardır. Bugün dünyada birden fazla blok, birleşme
ve dayanışma yapıları vardır, bunlardan hiçbiri İslâm devletlerine ve
toplumlarına ait değildir. İslâm Konferansı Teşkilâtı böyle bir bloklaşmaya adım
bile olamamıştır. İslâm Ortak Pazarı ise sadece sözde ve hayalde mevcuttur.
Osmanlı Devleti açısından baktığımız zaman hilâfetin kaldırılmasının menfî
etkileri arasında liderlik kaybını, sınırlar bakımından büyük ölçüde küçülmeyi,
-halîfelerin şahsî mülkü olduğu ve sahip çıkılmadığı için- Musul petrollerinin
elden çıkmasını ve milletlerarası siyasî gelişmelerde önemli hak iddiâları
imkânlarının ortadan kalkmasını saymak mümkündür.
Bugünkü şartlarda hilâfet kurumunun tesisi tekrar mümkün mü?
Hilâfet kurumu ilk halîfeler ve ilk sultanlar dönemlerine ait şekiller içinde
düşünülürse, "yeniden tesisten" maksat bu şekillerde tesis ise mümkün değildir.
Ancak hilâfetin bir özü, bir de şekli vardır. Şekil bir yana bırakılır da özün
yeniden tesisi düşünülürse bunun mümkün olduğu kaâatini taşıyorum. Hilâfetin
özü, "İslâm ümmetinin birliği, beraberliği, bu birliğin siyâsî ve hukûkî yapıda
temsili, yapının İslâmî amaçları gerçekleştirmeye yönelik olmasıdır". Bu özün
çeşitli şekillerde gerçekleşmesi mümkündür. Meselâ İslâm ülkeleri, kısmen veya
-ideal olanı- tamamen anlaşarak birleşik devlet, konfederasyon, federasyon vb.
bir yapı meydana getirseler ve bu yapının bir meclisi ve başkanı olsa, ortak
yapı ile ünitelerin karşılıklı ilişkileri, hak, selâhiyet ve sorumlulukları
belirlense hem bir mânâda İslâm Birliği (İttihâd-ı İslâm), hem de özü itibarıyla
hilâfet gerçekleşmiş olur. Yeter ki bu yapının siyâsî, sosyal, hukûkî, iktisâdî
nizâmı İslâm şemsiyesi altında gerçekleşmiş bulunsun! Yapının daha gevşek,
ünitelerin daha hür olacakları başka şekiller de düşünülebilir ve bunların
tamamı, hilâfetin özüne yönelik adımlar veya bu özün bizzat kendisi olabilir.
Hilâfetin tekrar fonksiyonlarını îfâ etmesi "dünya dengelerini" nasıl etkiler?
Bugün dünya dengeleri; çeşitli toplumlar, medeniyet ve kültürler -bunların hak
ve menfâatleri, korunmaları, gelişmeleri- açısından bozuk ise, dengesiz ise,
sonucu haklı olan değil, güçlü olan belirliyorsa -ki durum tamamen böyledir- bu
dengelerin yeniden kurulması şarttır. Eğer güçlü alternatiflerle ideal dengeler
yeniden kurulmazsa, tek tip toplum ve medeniyetin (Batı toplumu ve
medeniyetinin) karşısına insanın bütün boyutlarını kuşatan farklı medeniyet ve
kültürler konulamazsa kirlenen ve bunalan dünyamızı büyük felâketlerin
beklediğini söylemek kehanet sayılamaz. İslâmî amaçları gerçekleştirmek için
hilâfetin özü yeniden kurulur ve gerçekleştirilirse bu insanlık için bir kazanç
olur. Çünkü İslâm'ın amaçları arasında insan hakları, din ve vicdan hürriyeti,
bütün kapsamıyla gerçek mânâda adâlet, fazîlet ve ahlâk vardır. İslâm
Birliği'nin amacı içte maddî ve mânevî kalkınmayı, bunun için dayanışmayı ve
yardımlaşmayı, İslâm insanını, kültür ve medeniyetini geliştirip korumayı
gerçekleştirmektir. Dışta (dünyada) ise adâletin, hürriyetin, insanca yaşamanın,
maddî ve mânevî olarak gelişmenin gerçekleşmesine katkıda bulunmaktır. Amacı
bunlardan ibâret bulunan bir oluşumun dünya dengelerini müsbet olarak
etkileyeceğinde şüphe yoktur. Ancak burada "müsbet" kavramı mutlak veya İslâmî
bakış açısına göredir. Kendi egoist menfâat ve isteklerinin sarsılmasını,
kurduğu sömürü düzeninin bozulmasını müsbet değil, "menfî" olarak
değerlendirenler açısından baktığımız zaman da mezkûr yapılaşmanın bazı menfî
etkileri olacaktır; ancak dünyanın bu etkilere de susamış bulunduğu kanâatini
taşıyoruz.
2. Bakara: 2/30.
3. En'âm: 6/165; A'râf: 7/69, 74; Yûnus: 9/14, 73..
4. Bakara: 2/107; Âl-i İmran: 3/26; Mâide: 5/18; İsrâ: 17/111; Hacc: 22/56;
Mü'min: 40/29; Hadîd: 57/5; (hüküm için): Âl-i İmrân: 3/79; Mâide: 5/43; En'âm:
6/57; Yûsuf: 12/40.
*********************************************
Şeriat Soruşturmasına
Cevap
1. "Şeriat düzeni" tabiri etrafında yürütülen tartışmaları sağlıklı bulmuyorum;
çünkü bu tartışma yanlış yerlerde, yanlış kişiler arasında ve yanlış bir usûl
ile yapılıyor. Bu yanlışlarla dolu tartışma sebebiyle milletimiz "şeriat
düzenine taraftar olanlar" ve "şeriat düzenine karşı olanlar" şeklinde ikiye
ayrılmak üzeredir. Hemen tamamı müslüman olan bir milletin kısmen de olsa böyle
bir ayrılma ve kırılma noktasına gelmesine sebep olan tartışmalara sağlıklı
demek mümkün değildir.
2. Dînî edebiyatımızda ve ilmî kaynaklarımızda "din, millet ve şeriat"
kelimeleri aynı mahiyeti farklı bakış açılarına göre ifade etmek için
kullanılmıştır. Allah Teâlâ'nın peygamberleri ile gönderdiği bilgi ve talimat
bütününe, iman ve itâat edilmesi gerekli bulunduğu için "din", yazılı olduğu
veya insanları belli bir çerçeve içinde topladığı için "millet", takip edilmesi
gereken yol, uyulması gerekli kurallar bütünü olduğu için de "şeriat"
denilmiştir. Buna göre şeriat dindir, İslâm şeriatı da İslâm dînidir. Din
terimini değişme kabûl etmeyen inanç ve amel hükümlerine, şeriat terimini ise
değişebilir din hükümlerine ve kurallarına tahsis edenler varsa da böyle bir
tahsisin geleneğimizde dayanağı yoktur. Şeriat değişen ve değişmeyen, inanca ait
olan ve amel ile ilgili bulunan bütün dînî hükümlerin ve talimatın adıdır.
Geleneğimizde şeri'at, dar mânâda amelî hükümleri (ibâdet ve hukuk), hattâ
yalnızca hukûku ifade etmek için de kullanılmıştır.
3. "Şer'î hukûkun tümüyle uygulanma şartları" müslüman insanların var olması ve
uygulamanın mümkün bulunmasıdır. Müslüman olmayan veya müslüman olduğu hâlde
İslâm Hukûkunu uygulamayan bir toplum içinde yaşayan müslüman, mümkün olan alan
ve ilişkilerde şer'î hukûku uygulamakla yükümlüdür. Çünkü Allah Teâlâ bu
hükümleri (bağlayıcı olan din kurallarını) inananlar onları hayatlarında
uygulasınlar diye göndermiş, pek çok âyet ve hadîste bu uygulama emredilmiş,
uygulamayanlar için müeyyideler öngörülmüştür. Böyle bir toplumda müslümanların
sayısı çoğaldığı nisbette şer'î hukûkun uygulanması yoğunluk kazanır; yalnızca
rejimin müeyyide koyarak engellediği noktalarda müslümanlar hukuklarını
uygulayamazlar. Müslümanların çoğalması, güçlenmesi, şuurlanması iktidara
gelmelerine yeterli seviyeye ulaşınca seçilmiş müslüman temsilciler iktidara
gelir, ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu şartları göz önünde tutarak, bir
geçiş dönemi sürecinde, giderek bütünleşen ve tamamlanan bir uygulamayı
gerçekleştirirler. Şer'î hukûkun (İslâm Hukûkunun) uygulanması demek, bütün
vatandaşların zorla müslümanlaştırılması demek değildir. Şer'î hukûkun
uygulandığı bir ülkede inanmayanlar ve müslüman olmayanlar da bulunabilir,
tarihte de bulunmuşlardır, ülkede onların da hayat hakları başta olmak üzere
birtakım hakları ve hürriyetleri vardır. Bunlar şer'î hukûka uygun olarak
kanunlaştırılır, herkes kanûnî haklarını alır, yükümlülüklerini yerine getirir,
böylece hak ve hukuk devleti gerçekleşmiş olur.
Tarihte bu uygulamanın "tam mânâsıyle" gerçekleştiği dönemler olmuştur, Hz.
Peygamber (s.a.v.), Raşid Halifeler, Ömer b. Abdulaziz gibi yöneticiler bu
dönemleri gerçekleştiren örneklerdir. Şer'î hukûkun tam olarak uygulanamadığı
dönemlerin baş sebebi İslâm'a aykırı olan saltanat ve istibdad rejimidir.
Saltanat dışındaki bütün alanlarda ve ilişkilerde İslâm Hukûkunun uygulandığı
dönemler çok olmuştur, bu dönemlerin eksik olan kısmı saltanatla ilgili olan
kısımdır. Bugün saltanat ve istibdad yönetimleri birer birer çökmekte ve tarihe
karışmaktadır, gün ve çağ İslâm Hukûkunun bütünü ile uygulanması için daha
müsait bir konuma gelmektedir.
4. Şer'î hukukla lâik hukûkun birleştiği ve ayrıldığı noktalar üzerinde durmak,
konuyu bu çerçeveye oturtmak yanıltıcı, hattâ saptırıcı olabilir. Hareket
noktası lâikliğin niçin ve neye karşı ortaya çıktığını tesbit olmalıdır. Lâiklik
kiliseye ve ayrı bir sınıf teşkil eden din adamlarına, bunların hâkimiyet ve
otoritesine karşı bir başkaldırıştır. İlâhî bir irşâda sahip olmadan, kendi akıl
ve arzularının mahsullerini insanlara ilâhî diye dayatan, Batı toplumunu maddî
ve mânevî olarak büyük sıkıntılara sokan din adamlarının otoritesini kilise
içine hasretmek, kilisenin devlet ve toplum üzerindeki otoritesine son vermek
üzere tasarlanan lâiklik ilkesi büyük mücadeleler sonunda başarıya ulaşmış,
uygulama alanı bulmuş ve bu mânâda din ile devleti, toplum düzenini belirleyen
otoriteyi birbirinden ayırmıştır. İslâm'da ise din adamları sınıfı yoktur, âlim
ve cahil vardır, cahiller için de öğrenme imkânı, hattâ belli bir seviyeye kadar
mecbûriyeti vardır. Her müslüman beraber namaz kıldığı cemâate imam olabilir,
burada öncelik bir sınıfa mensup olana değil, ahlâk ve bilgice üstün olana
aittir. Müslümanların elinde, Allah Teala'nın bildirdiklerini ve istediklerini
ihtiva eden, Allah'a ait olduğunda hiçbir şüphe bulunmayan, fert ve toplum
olarak bütün müslümanların uymak, dinlemek, izlemek mecbûriyetinde oldukları bir
kitapları (Kur'ân-ı Kerîm) vardır. Allah Rasulü'nün (s.a.v.) uygulaması ve
sünneti, talimatı açıklayan ve tamamlayan ikinci kaynaktır. Bu kaynaklara uyup
uymamak -müslümanlar için- serbest değildir, müslüman uymayı tâahhüt eden, Allah
irâdesine ve buyruğuna boyun eğendir. Bu sebeple müslümanlar ibâdet hayatlarını
öğrenip düzenlerken nasıl ve ne kadar dîne (Kitap ve Sünnete) uyacaklarsa, dünya
hayatlarını (siyâsî, sosyal, iktisadî, hukûkî, ahlâkî, estetik...) öğrenip
uygularken de aynı bağlayıcı kaynaklara o kadar tâbî olacaklardır. Bu
kaynakların açık bıraktığı, insanlığın ve medeniyetin gelişmesi ile değişmeye
açık tuttuğu alanlarda ve konularda ictihada başvurulacak, mevcut hükümlerin ve
talimatın ışığında, onların işaret, delalet, rûh ve amaçlarından hareketle yeni
hükümlere ve bilgilere ulaşılacaktır. Bu anlayış ve davranış biçimi ile lâiklik
anlayışını bir kefeye koymak, birbirine yaklaştırmak mümkün değildir. İslâm
Hukûku ile lâik hukuklar arasındaki bazı benzerlikler, ortak hükümler insan
fıtratını yansıtan ve ondan kaynaklanan tabiî hukuk kurallarıdır, bu noktalarda
insanlık ilâhî irâdeyi fıtrî akıl yoluyla yakalamış demektir, ancak bu diğer
noktalarda (farklı hükümlerde) lâik aklın isabet ettiği mânâsına gelmez.
5. Şeriat belli bir devlet modelini öngörseydi ancak o modelin uygulandığı,
uygulanabildiği zaman ve mekânlarda insanlara doğru yolu gösterecek, onları
hayra, selâha ve saadete yöneltecekti. Şeriat devlet modeli yerine ilkeler ve
amaçlar getirmiştir. Devletin amacı, fonksiyonu iç ve dış güvenliği korumak,
hayatın, malın (özel ve kamu kesimlerine ait servetin), aklın, dînin ve neslin
korunmasını sağlamak, bu amaçları gerçekleştirebilmek için zarûrî bulunan iyi
ahlâkı ve sosyal adaleti (adil paylaşımı) yaygınlaştırmak, muhtemel tehditlere
karşı en üstün ilmî, teknolojik ve askerî gücü hazırlamak, hak dînin hakimiyeti
için mücadele etmektir. Devlet yasamada, Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet kaynaklarını
temel referans olarak kullanacak, iktidarı vekalet yoluyla yönetici veya
yöneticilere emânet eden halkın veya temsilcilerinin denetimine açık olacak ve
işlerini danışma ile yürütecektir (Yöneticiler diktaya, istibdada
sapmayacaklardır). İşte bu amaç ve ilkeleri ihtivâ eden, gerçekleştirmeye
yönelen her model şeriata uygundur.
Temel hak ve hürriyetlerin insan olmaya bağlı bulunanlarının tamamı (statü
hakları) İslâm'da mevcuttur. Ehliyet ve liyâkâte bağlı olan insan haklarında,
İslâm'ın rûh ve amaçlarına bağlı liyâkât şartları vardır, bu şartlara sahip
olmanın yolu herkese açıktır (fırsat eşitliği), lâyık ve ehil olan hakkını alır.
İslâm insanı kendini (insanın bilgi ve değerlendirme kâbiliyetini) kendine
yeterli (Allah'ın irşâdından müstağni) kabûl etmediği için ferdî hürriyete bazı
kısıtlamalar getirmiştir, fert dünyada ve ahirette kendine zarar verecek
davranışlarında hür ve serbest değildir. Rûh ve beden sağlığına zarar verdiği
için alkollü içkileri ve uyuşturucu nesneleri kullanamaz, ailenin ve neslin
korunmasını olumsuz etkilediği için zînâ edemez, toplum ahlâkını bozacağı,
zînâyı teşvik edeceği için müstehcen davranışlarda bulunamaz, ekonomik, sosyal
ve ahlâkî zararları bulunduğu için faizcilik, kumar, rüşvet, stokçuluk, aldatma,
hîle, gasb vb. yollardan mal ve para elde edip kullanamaz, Allah yasakladığı
için müslüman domuz eti yiyemez, müslüman kadın, gayr-i müslim erkek ile
evlenemez... Bütün sistemlerde ferdin hürriyeti sınırsız değildir, "başkalarına
zarar veren veya genel ahlâka aykırı olan" davranışlar yasaktır. İslâm'ın bu
çerçevedeki yasakları ve kısıtlamaları da hem çok değildir, hem de her birinin
hikmetleri, ferde ve topluma faydaları vardır. Fertler günah, ayıp ve yasak olan
fiilleri açıkta, alenî olarak işleyemezler, gizlide işlenen bu gibi fiillerin
hesabı kul ile Allah arasındadır, yönetim özel hayatı, gizlilikleri ortaya
çıkarmak için faaliyet gösteremez. İslâm toplumunda ibâdet, hizmet, hayır ve
fazîlet açık; (varsa) ayıp, günah ve yasak gizlidir. (Kamuya zarar vermesi
ihtimalî bulunmadıkça) kimsenin gizlisi araştırılmaz.
Demokraside iki önemli unsur vardır:
a) İktidara halkın oyları ile gelmek, seçenlerin denetimine açık olmak, onların
oyları ile gitmek, iktidarı halk adına kullanmak (yani ya doğrudan, yahut da
temsilcileri vasıtasıyle halkın kendi kendini idare etmesi).
b) Hakimiyetin kayıtsız şartsız halka veya millete ait bulunması. Bu iki
unsurdan birincisi İslâm'a aykırı değildir, ikincisi aykırıdır; hakimiyet
İslâm'da da ümmete aittir, ancak mutlak değil, Allah Teâlâ'nın irâdesinin
temsilcileri olarak. Allah'ın irâdesini bilmenin yolu O'nun dînine başvurmaktır.
O'nun irâdesi ile ümmetin irâdesi (olmaz ya) birbirine ters düşerse hâkim olan
Allah'ın irâdesidir.
6. Şeriat denildiği zaman Suudî Arabistan, İran ve Pakistan gibi örneklerin
verilmesi tamamen yanlış ve isabetsiz değildir. Bu ülkeler devleti ve toplumu
İslâmlaştırmak üzere yola çıkmışlardır, birtakım denemeler yapmışlardır ve
yapmaktadırlar; bunların kimi başarılı olmuştur, kimi olmamıştır; kimi
samimiyetle İslâm'ın bütününe taliptir, kimi yöneticilerin ve ortaklarının
menfâatlerine aykırı olmayan ölçülerde İslâmlaşmaya taliptir, bu arada halk,
aydınlar ve yöneticilerin faklı talepleri ve anlayışları olabilmektedir.
Ülkelerin ve toplumların tarihî, sosyal, ekonomik, kültürel şart ve vaziyetleri
de farklı anlayış, uygulama ve denemelere kaynaklık etmektedir. Durum ne olursa
olsun bir bütün olarak İslâmlaşmaya talip olan, bunu gerçekleştirmek üzere yola
koyulup faaliyet gösteren toplum modellerini, gerçekleştirebildikleri İslâmlaşma
nisbeti ne olursa olsun İslâmî modelin deneyimleri, renkleri ve kısmen de olsa
uygulanışı olarak görmek gerekir.
7. Birleşik Devletler'de 1910 yılından itibaren The Fundamentals (temeller)
isimli bir seri yayımlanmaya başlanmıştı; bu seri, modernlikle her türlü
uzlaşmayı reddeden Protestan ilâhiyatçıların 90 makalesini ihtivâ ediyordu.
1920'li yıllarda bir lise biyoloji öğretmeninin yaratılış inancına aykırı
bulunan bir kitabı derste okutması üzerine patlak veren olaylar ve tepkiler (Scopes
olayı) sonunda fundamentalist terimi Amerikan günlük diline girdi. Burada
modernizm ve liberalizme karşı kendini gösteren fundamentalizm "İncil'in
yanılmazlığı, Hz. İsa'nın (a.s) yüceliği, hayat-ölüm arasındaki etkileşim,
İsa'nın (a.s) dirilişi ile rûhun selâmete ereceği" inançlarını ihitiva ediyor ve
inananlara, henüz iman etmemiş olanları dâvet görevi veriyordu. İkinci Dünya
Savaşından sonra fundamentalizm siyâsî sahnedeki en gerici akımlarla ve Soğuk
Savaşın güçlü anti-komünistleriyle birleşti. Aynı inancı paylaşan Evanjelikler
siyasetten uzak durdukları ve toplumu tabandan Hıristiyanlaştırmak için
çalıştıkları hâlde fundamentalistler siyasete giriyor ve toplumu tepeden
Hıristiyanlaştırmayı önceliyorlardı. Bunlara göre insanî hukuk yüce (ilâhî)
hukûku çiğnediğinde yurttaşlar yasalara uymayabilirdi.
İçinde bulunduğumuz yüzyılın daha çok ikinci yarısında İslâm dünyasında toplumu
İslâmlaştırma hareketleri ivme kazandı. Bu hareketler de iki ayrı istikamette
seyrediyordu:
a) Aşağıdan yukarıya (ihyacılar, ıslâhatçılar, toplumu eğiterek İslâmlaşmayı
önceleyenler); b) Yukarıdan aşağıya (devrimciler, iktidarı ele geçirerek
İslâmlaşmayı sağlama yolunu seçenler).
Bu İslâmî hareketlerle hiristiyan ve yahudi topluluklarındaki emsaller arasında
benzerlik kuran bazı yazarlar birinci usûle "yeni fundamentalizm", ikinci usûle
"fundamentalizm" adını vermişlerdir. Bu kelimeyi, toplumu bütün yönleriyle
(siyasî, sosyal, kültürel...) İslâmlaştırmayı hedefleyen bütün İslâmî hareketler
için kullanan yazarlar, keza yalnızca şiddet ve devrim yanlısı olan hareketlere
tahsis edenler vardır.
Fransız yazar Olivier Roy, fundamentalizmi şöyle açıklamaktadır: "Ulema ve
mollalar, siyasal sistemin niteliğini sorgulamadan, şeriatın tam anlamıyle
yürürlüğe konmasını talep etmektedirler. Olumsuz açıdan lâikliğe, yani iktidar
odağına belli bir yer açan bu tavrı, kelimenin dar anlamıyle fundamentalizm
olarak adlandıracağız."5
Bize dışarıdan gelen bu terimin tarihî gelişimini kısaca gördükten sonra şöyle
bir değerlendirme yapmak mümkündür: İslâmlaşmayı, yalnızca iman, ibâdet ve
ahlâkta müslüman olmak, müslümanca yaşamak değil de, fert ve toplum hayatının
bütününde İslâm'ın talimatı dışına çıkmamak, hayatın bütününü müslümanca yaşamak
olarak alanlar, böyle kabûl edenler ve bunun için gayret gösterenler, gayret
göstermeyi dînî bir vecîbe bilenler doğru yoldadırlar, doğru İslâm anlayışı
budur. Fundamentalist ve şeriatçı terimleri bu müslümanları ifade ediyorsa
İslâm'a göre makbûl, salih, iyi insanları ifade diyor demektir. İslâm'ı böyle
anlamayan ve böyle uygulamayan müslümanların anlayışı hatâlıdır, eksiltir; imkân
buldukları hâlde İslâm'ı eksik uygulayanlar günah işlemekte, -Allah affetmediği
takdirde- cezâyı haketmektedirler. Doğru ve bütün İslâm anlayış ve uygulamasını
hayata geçirmek için çeşitli yollar ve usûller denenmiştir, hâlen de
denenmektedir. İyi niyet, ilim, ehliyet ve istişare ile bir yol tutup da bunda
başarıya ulaşamayanlar kınanamaz. Onların denemelerinden sonuçlar çıkarılarak
daha uygun yollar ve usûller denenir. Bu yol ve usûllerin içinde İslâm'a aykırı
olanı bulunamaz (kullanılamaz), gâye -meşrû olmayan- aracı meşrû kılamaz.
Allah'ın izin verdiği veya istediği kesin olarak bilinmedikçe inanan, inanmayan
hiçbir kimsenin malına, canına, namusuna, haysiyet ve şerefine dokunulamaz,
zarar verilemez. Fundamentalizm terimi, İslâm'da meşrû ve caiz olmayan bir
İslâmlaştırma yolu ve yöntemi mânâsında kullanılıyorsa bununla ittiham edilen
şahıs ve grupların açıkça belirtilmesi ve kanıtların ortaya konması gerekir.
Aksi hâlde kasıtlı bir kavram kargaşası çıkarılarak müslümanlar arasına fitne
salınmak isteniyor ve müslümanların bölünmesi hedefleniyor olabilir.
8. Türkiye'deki lâiklik ve şeriat tartışmalarının bir siyasî parti ile
irtibatlandırılması bazı çevrelere aittir. Diğer bazıları lâikliğe karşı olan
hareket ve oluşların çerçevesini daha geniş tutmakta, toplum hayatının bütün
kademelerinde inancına göre yaşamak isteyen müslümanları "lâikliğe aykırı
davranmakla" suçlamaktadırlar. İmam-Hatip Liselerinin çoğalmasını, örtünen
kadınların sayılarının artmasını, basında ve diğer medyada müslümanların da boy
göstermelerini... şeriatın ayak sesleri olarak değerlendirmektedirler. Bir
partiyi şeriatçılıkla, anti-lâisizmle suçlayanlar, İslâm'ın demokratik yoldan da
olsa iktidara gelmesini istemeyen ve bundan korkanlar olmalıdır. Onlara göre
İslâm (şeriat) iktidara gelirse demokrasi ve insan hakları ortadan kalkacak ve
toplum Ortaçağın karanlığına saplanacaktır. Böyle bir korkuyu taşıyanlara şunlar
söylenebilir:
a) Ortaçağda Batı toplumlarının, İslâm dışındaki dinlerin ve bunlara bağlı
olanların ilmî ve medenî seviyeleri ile müslümanlarınki mukayese edilmelidir.
Böyle bir araştırmanın sonucu şu olacaktır ve olmuştur: Ortaçağ Avrupa'sını
karanlıktan ve bataklıktan çıkaranlar müslümanlardır, İslâm medeniyetidir.
b) Yukarıda yazılanları özetlemek gerekirse İslâm, insan haklarını ve "halkın
yönetimi işbaşına getirmesi, denetlemesi, yönetime katılması ve gerektiğinde
iktidarın eldeğiştirmesini sağlaması" mânâsındaki demokrasiyi ortadan kaldırmaz.
Bu anlayış ve uygulamaları insanlığa hediye eden İslâm'dır. Delil isteyenler
İslâm'ın ilk kırk yılındaki yönetim biçimine, Medine Site Devleti Anayasasına
(Medine Vesikasına) ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Veda Hutbesine bakabilirler.
5. O. Roy, Siyasal İslâm'ın İflası, s. 48; ayrıca bkz. G. Kepel, Tanrının
İntikamı, İst. 1992.
*********************************************************
Âdil Düzen Nasıl
Olmalıdır?
Giriş:
"Âdil Düzen" Kavramı:
Lûgat mânâsı âdâletli, dengeli düzen ve düzenlemeler demek olan âdil düzen,
terim olarak "İnsanların yaratılış amaçlarına uygun bir hayat yaşamaları, kâmil
insan olma yolunda hür ve eşit olarak ilerlemeleri, dünya ve âhirette mutluluğu
yakalayabilmeleri için gerekli bulunan ferdî ve ictimâî (siyâsî, ahlâkî,
iktisâdî, hukûkî...) hayat düzenidir.
Kaynağı:
Âdil düzenin bilgi kaynağı vahiy (Kur'ân-ı Kerîm ve bağlayıcı sünnet ile vahyin
ışığında işletilen akıl, deney, ilhâm ve diğer beşerî bilgi vâsıtalarıdır.
Bütün çağlara rehber olsun diye sınırlı tutulan vahyi usûlüne uygun olarak
yorumlamayan, belli bir zamana mahsus bulunan uygulamaları evrensel olanlardan
ayırmayan, beşerî yorumları (ictihad ve uygulamaları) dondurarak -böyle
olmadıkları hâlde- evrenselleştiren ve ictihada yer vermeyen bir metodoloji ile
âdil düzen bilinemez, bulunamaz ve kurulamaz.
Çağlar boyunca yapılan tecrübeler sonunda tek başına yetersizliği ve insanlığı
çıkmazlara, krizlere soktuğu sabit bulunan aklın ve beşerî bilgi kaynaklarının,
vahyi devreden çıkararak, dîni, ferdî ve vicdânî alana hapsederek ortaya koyduğu
çözümler, düzenler ve düzenlemeler ile de âdil düzen bulunamaz, bilinemez ve
gerçekleştirilemez.
Bilgi kaynağı itibarıyla saf ve sağlam, tarihî sıra bakımından da son ve
tamamlayıcı yegâne din İslâm'dır. Bir mânâda bütün semâvî dinler İslâm ise de
Hz. Muhammed Mustafâ'nın (s.a.v.) dünyayı teşriflerinden itibaren "hak dîni"
temsil eden tek din, Hâtemu'l-Enbiyâ'nın (s.a.v.) getirip tebliğ ettiği
İslâm'dır. Diğer dinlerin ne ölçüde İslâm'a sadık kaldıklarının ölçüsü de bu son
dindir.
Âdil Düzen'in peşinde ve iştiyâkında olan insanlık, bu son ve tamamlayıcı dînin
irşâdına muhtaçtır, onu kâale almadan amaca ulaşmak mümkün değildir; mümkün
olmadığı tecrübe ile sabit olmuştur. En azından son üç asır içinde dinden
koparak ideal düzen arayan insanlık bir türlü rûh ile beden, fert ile toplum,
dünya ile ebediyet, eşya ile insan, olan ile olması gereken, fiil ile karşılık
arasındaki dengeyi kuramamış; hem kendine, hem de dünyaya ve gelecek nesillere
yazık etmiştir.
Geçiş Süreci:
Âdil Düzen ilkeleri ve kısmen örnek uygulamaları ile dînî kaynaklarımızda ve
geleneğimizde mevcuttur. Bu kaynaklardan yararlanarak her çağda geçerli olan -o
çağ için uygun, doğru ve meşrû olan- düzeni anlaşılır, uygulanabilir ve
sistematik bir bütünlük içinde ortaya koymak âlimlerin vazifesidir. Ortaya konan
düzen teorisinin/modelinin pratiğe geçmesinin şartı, ona inanan insanların fert
ve toplum hayatlarında sistemi uygulamaya çalışmaları, bunu denemeleri,
sonuçları değerlendirerek tamamlama yoluna girmeleridir. Sisteme (belli bir
düzenin ve düzenlemenin âdil olduğuna) inanan ve inanmayanların birlikte
yaşadıkları bir toplumda ise topluluklar arası uzlaşma yolunu aramaları, bu
uzlaşma çerçevesinde -mümkün olduğu ölçüde- her topluluğa kendi inandığı düzeni
yaşama imkânı vermeleri, böylece fertlere ve topluluklara serbest olarak
seçebilecekleri alternatif düzenler sunmalarıdır. Bu aşamada iki ilkenin
titizlikle korunması gerekecektir:
1. Bütünüyle toplumun (gruplar bütününün, milletin, ümmetin...) varlığını,
bütünlüğünü, ortak değerlerini, genel sağlık, ahlâk ve asâyişi tehdit eden veya
bozan fiilî tehlike ve davranışlar karşısında ortak irâde, karar, dayanışma ve
davranış ilkesi.
2. Birinci maddenin zarûrî sınırlamaları dışında kalan alanlarda gruplardan
birinin, güç ve iktidarı ele geçirerek diğerleri üzerinde baskı kurmasını,
hürriyet ve özerkliklerini ortadan kaldırmasını engelleme ilkesi.
Âdil Düzen'in Muhtevâsı:
Âdil Düzen'in bilgi kaynaklarını eksiksiz kullananlara göre bu düzenin
muhtevâsını, sistematik olarak -çağımız için- ortaya koymaya yönelik çalışmalar
ilmî kurum ve kuruluşlarda yürütülmeli, olgunlaşanlar topluma sunulmalıdır.
Âcil ihtiyaçlara cevap vermek maksadıyla bu düzenin bazı ilke ve kurallarını
-kendi ihtisas alanımızdan görebildiğimiz kadarıyla- şöylece özetlemek
mümkündür:
I. Dînî ve İlmî Düzen:
"Siyâsî, ictimâî, iktisâdî... düzen" kavramlarının yanında "dînî düzen" kavramı
da zikredilince yanlış anlamalara sebep olmakta, bu düzen ve alanların din ile
alâkasının bulunmadığı gibi bir sonuç çıkarılmaktadır. Bu sebeple "âdil düzen"
dinden ayrı, din ile alâkasız olmadığı, meşrûiyetini dinden aldığı için "dînî
düzen" ayrıca zikredilmemeli, "âdil düzen bütününün" aynı zamanda "dînî düzen"
olduğu, başka bir deyişle dînin ana kaynaklarına (Kur'ân ve Sünnete) doğrudan
veya ictihad yoluyla dayandığı ifade edilmeli yahut da "dînî düzen"den daha
başka ve özel bir mânâ kastediliyorsa bu açıklanmalıdır.
Özellikle zikredildiği, başlık olarak seçildiği zaman "dînî düzenden" maksat,
kul ile Allah arasındaki özel ilişkiyi (özel kulluk, ibâdet ilişkisini)
düzenleyen alandır, kural ve kurumlardır. (Buna da ibâdet ve ahlâk düzeni demek
daha uygundur.) Bu alan üç unsurdan oluşmaktadır: İman, ibâdet ve ahlâk.
İnsanların Allah'a yakınlık kazanmaları, ebedî âlemde mutlu olmaları İslâm
imanı, ibâdet ve ahlâkını öğrenmeleri, edinmeleri ve yaşamalarına bağlıdır. Din
insanlara bunu baş ödev olarak vermiş, diğer düzenleri buna araç kılmıştır.
İnsanlar bu ödevlerini yerine getirebilmek için -diğer düzenleri bu amaca uygun
olarak kurup işletmeleri gerektiği gibi- din öğretimi, eğitimi ve ibâdet
kurumlarını ve ahlâkî denetimi içeren "özel mânâda dînî düzeni" kurup işletmekle
de yükümlüdürler. İnsanlar fert olarak Allah'a ibâdet ve itâat etme borcunda
oldukları gibi, toplum olarak da din eğitimi ve öğretimini, ibâdet imkân ve
kolaylıklarını, ahlâkî denetimi (emr bi'l-ma'rûf, nehy ani'l-münkeri), İslâm'ın
sınırlamaları içinde din ve düşünce hürriyetini sağlamak borcundadırlar. Bu
mânâda dînî düzenin kurulup işletilmesi âdil düzende, tek başına devletin veya
toplumun sorumluluğunda değildir. Bu konuda işbirliği yapmak da, işbölümü yapmak
da mümkündür; önemli ve gerekli olan ümmetçe düzenin kurulup amaca uygun olarak
işletilmesidir.
Ülkemiz nüfusunun büyük çoğunluğu mü
slüman oldukları için yuvadan üniversite öğrenimine kadar her seviyedeki eğitim
ve öğretim kurumlarında İslâm imanı, ibâdet ve ahlâkının öğetilmesi, eğitminin
yapılması, meselâ namaz odaları gibi isteyenlerin ibâdet edecekleri yer ve
imkânların hazırlanması tabîîdir, insan hakları gereğidir, lâikliğe de aykırı
değildir; çünkü müslüman olmayanlar buna zorlanamazlar, müslüman olanlar da bunu
istemektedirler. Halkın istek ve irâdesinin gerçekleştirilmesi, isteyene dîni
öğrenme ve yaşama imkânının verilmesi -Batılı mânâda- demokrasi ve lâikliğin de
gereğidir.
Ülkemizde yaşayan gayr-i müslim vatandaşlar, isterlerse İslâm'ı öğreten derslere
girebilirler. Bunun yanında kendileri için özel din eğitimi ve öğretimi
imkânları da hazırlanır; kendi dinlerini öğrenir, eğitimini alır ve uygularlar.
Geçiş döneminde uygulanan lâik yönetimlerde dînî düzenin, cemâatlerce kurulması,
işletilmesi, devletin buna müdâhale etmemesi, mâlî ve idari özerkliklerinin
sağlanması için gerekli tedbirleri alması uygun olur. Cemâatlerin görüşleri
alınarak teşkîlatların mevzûâta kavuşturulması da -düzensizlik ve anarşiyi
önlemek için- gereklidir.
İlim ve Öğretim Düzeni:
Dînî nassları yorumlayacak, gerekli bilgiyi üretecek, bunlardan yararlanarak
düzen teorileri/modelleri oluşturacak ve bunları belli amaçları gerçekleştirmek
için uygulayacak olanlar insanlardır. İnsan unsuruna önem vermeyen, yeteri kadar
yetişmiş insan gücüne sahip bulunmayan toplumların ve düzenlerin başarı şansı
yoktur. "Farzı tamamlayan, farzın îfâsı için gerekli bulunan da farzdır"
ilkesine göre âdil düzen toplumu, kendi çağında, insanlığın yüce amaçlarını ve
yaratılış gâyesini gerçekleştirmek için çalışacak insanlarını yetiştirmeyi,
maddî ve mânevî ihtiyaçlarını karşılamada rehber olacak ilmi üretmeyi birinci iş
edinecektir. Bu maksatla toplum ile devlet işbirliği yapacak, birinin
yetişemediğini diğeri tamamlayacak, ilim ve öğretim faaliyeti hem özel kesimin,
hem de kamu kesiminin iştigal sâhası olacaktır. İlim ve öğretim faaliyetlerinin
başarısı ehliyet ve liyâkâta değer vermeye ve hürriyete bağlıdır. Ehil ve lâyık
olanı objektif ölçülerle belirlemek; siyâsî etki ve müdahalenin bulunmadığı bir
hürriyet ortamında amaca uygun usûllerle öğretim ve ilim faaliyetlerini
yürütebilmek için gerekli tedbirleri almak toplumun ve devletin vazifeleri
cümlesindendir.
II. Hukuk ve Yönetim Düzeni:
A. Genel Esaslar:
1. Din ile siyaset, başka bir ifade ile din ile devlet, karşılıklı etki ve
sorumluluk bakımından birbirinden ayrılamaz. Din ve devlet ayrı kurumlar ve
kavramlar olmakla beraber her ikisi de insanla ilgilidir, insan için vardır,
insanın maddî ve mânevî birtakım ihtiyaçlarını karşılama amacını gütmektedirler.
İslâm fert ve toplumu, ferdî, ictimâî, siyâsî, hukûkî, iktisâdî, ahlâkî... hayat
ve davranışlarını, Allah Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerîm'de ve Rasûlullah'ın (s.a.v.)
Sünnetinde tecellî eden irâdesine uygun düşürmekle yükümlüdür. Devlet de bununla
yükümlüdür. Devlet teb'anın üzerinde, gücünü kendinden alan bir otorite, âdetâ
bir tanrı olmak için değil, gücünü kendilerinden aldığı ümmete hizmet için
vardır. Ümmetin varlık sebebi ise bir Allah'a kulluktur.
2. Hâkimiyet asıl sahiplik bakımından Allah'a, temsil ve kullanma bakımından
ümmete aittir. Ümmet müslümanlar ile onlara tâbî olan diğer gruplardan oluşur.
3. Müslüman olmayıp kültür ve hukuk açısından bir grup teşkil eden topluluklara
(vatandaş gruplarına) istedikleri takdirde -ümmetin düzeni ve birliği için
gerekli tedbirler alınarak- adlî ve kültürel muhtariyet verilebilir. Adlî
muhtariyetin verilmesi hâlinde müslümanlarla ihtilâfları İslâmî mahkemelerde
(devletin genel mahkemelerinde) çözümlenir.
Bu gruplar din, vicdan ve düşünce hürriyetine sahip olup dinlerinin ve
inançlarının gereğini -kamu düzeni, genel sağlık ve ahlâk, kamu yararı,
başkalarının hak ve hürriyetlerini koruma amacına yönelik sınırlamalar dışında-
serbestçe yerine getirirler.
4. Ümmete ait bütün topraklar vatandır; vatanın birlik ve bütünlüğü esastır.
Ümmet bunu iç ve dış tehlikelere karşı korumakla yükümlüdür. Bu bütünlüğün
fiilen gerçekleşemediği (ümmetin parça parça ülkeleri bulunduğu) dönemlerde her
parça (millet) kendi ülkesini vatan olarak bilir ve korur, ancak diğer
parçalarla bir şekilde bütünleşerek, birleşerek, birlikler oluşturarak ümmet
birliğini gerçekleştirmeyi amaç edinir. Ümmetin de amacı bütün dünyada adâlet ve
hürriyeti hâkim kılmaktır.
5. Âdil düzende devletin şekli değil, yapısı, amacı ve bu amacı
gerçekleştirmedeki başarısı önemlidir. Devlet otoritesinin kaynağını teşkil eden
ümmet, bu otoriteyi hangi organlarla ve nasıl kullanacağına, Kur'ân-ı Kerîm,
Sünnet, örnek uygulamalar, akıl, bilim ve çağın gereklerini gözönüne alarak
danışma yoluyla karar verir.
6. Kuvvetler birliği, ayrılığı veya dengesi, yerinden veya merkezden yönetim
gibi konular çağlara, ihtiyaca ve fayda-zarar prensibine bağlı bulunduğundan
ilgili karar ve tercihler 5. maddedeki esaslara tâbîdir.
B. İnsan Hakları:
Âdil düzen eşref-i mahlûkat ve kemâle namzet olarak yaratılmış bulunan ve
yeryüzünde Allah'ın halîfesi olan insan anlayışına dayanır. İnsan dünyaya
imtihan için gönderilmiştir, dünya fânî, âhiret bâkîdir. İmtihan insanın, hür
irâdesiyle dünya hayatını Allah'ın irâdesi doğrultusunda yaşayıp yaşamayacağı
ile ilgilidir. Allah Teâlâ insana, dünya hayatı tecrübesinin gerektirdiği bütün
hak ve hürriyetleri bahşetmiştir. Bu hak ve hürriyetlerden bir kısmı "insan
olarak yaratılmış" olmaya bağlı olup "statü hakları", bir kısmı ise hak etmeye
bağlı olup "ehliyet ve liyâkât" hakları adını alır. Meselâ hayat hakkı
birincisine, belli bir devlet hizmetinde bulunma hakkı ikincisine örnektir.
İnsan haklarının başlıcalarını şu maddelerde özetlemek mümkündür:
1. İnsanın bedeni ve kişiliği ile ilgili haklar:
a) Yaşama hakkı,
b) Hür kişilik hakkı,
c) Haysiyetin korunması hakkı.
2. Özel hayatın gizliliği, aile, mesken ve şerefin dokunulmazlığı.
3. Sığınma, oturma, seyahat ve vatandaşlık hakları.
4. Din ve vicdan hürriyeti
Hiçbir insan belli bir dîni, inanç veya inançsızlığı seçmeye zorlanamaz. Din
olarak İslâm'ı seçenler bu dînin kurallarını uygular, alenî olarak ihlâl
edemezler. Alenî ihlâller (açık olarak dîne aykırı davranışlar) kamu düzeni,
umumi ahlâk ve suç işlenmesinin önlenmesi ilkeleri gereği engellenir.
5. Düşünce ve ifade hürriyeti.
6. Siyâsî haklar:
a) Seçme hakkı: Belli bir yaşa ve zihnî olgunluğa gelmiş her vatandaşın seçme
hakkı vardır.
b) Seçilme hakkı: Seçimle işbaşına getirilecek devlet hizmetlilerinin belli
nitelikleri taşımaları gerekir. Bu nitelikleri taşıyan her vatandaşın seçilme
hakkı vardır.
c) Kamu görevlerine atanma hakkı: Bu hakka sahip olmak için de belli nitelikleri
taşımak şartı vardır. (Meselâ İslâm ümmetinin hâkimiyetine dayalı devletlerde
devlet başkanı, hâkim, vâli gibi kamu görevlilerinin müslüman olmaları şarttır.
Bu, lâik rejimlerdeki vatandaşlık şartına benzer; bir ülkenin vatandaşı olmayan
o ülkenin devlet başkanı da olamamakta ve bu insan haklarına aykırı
sayılmamaktadır.)
d) Toplanma ve dernekleşme hakkı.
7. Hukuk karşısında eşitlik ve kanun hâkimiyeti.
Statü hakları bakımından eşitlik bütün vatandaşlar için geçerlidir. Ehliyet ve
liyâkât hakları bakımından eşitlik, aynı ehliyet ve liyâkâte sahip olanlar
arasında söz konusudur.
8. Sosyal ve ekonomik haklar:
a) Aile kurma hakkı.
b) Sosyal güvenlik hakkı.
Âdil düzen devletinin bütün vatandaşları, bu maksatla devlete önceden ödeme
yapma mecbûriyeti olmaksızın sosyal güvenlik hakkından yararlanırlar. Ülkede
bütün insanlar aç, açık (temel ihtiyaçlardan mahrum) kalmadıkça bir kişi de aç
ve açık kalamaz.
c) Mülkiyet hakkı.
Devletin ve kamunun mülkiyetine konu olan belli varlıklar yanında, özel
şahısların da, meşrû yollardan elde ettikleri her nevi servete mâlik olma ve bu
sıfatla tasarrufta bulunma hakları vardır.
d) Çalışma hakkı.
İşsize iş bulmak, işçinin ve işverenin haklarını korumak ümmetin (ve onu
temsilen devletin) görevleri arasındadır.
9. Eğitim ve öğretim hakkı.
Her vatandaşın kâbiliyeti yönünde eğitim ve öğretim görme hakkı vardır; devlet
ve ümmet (kamu ve özel kesim), imkân ve ihtiyaçlara göre bu hakkı
gerçekleştirir.
10. Siyasî bağımsızlık hakkı.
Âdil düzende her toplumun ve ümmete dahil bulunmayan müstakil grubun devlet
kurma, geleceğini belirleme, ülkesinin nimetlerinden bizzat faydalanma, kültür
yaratma ve medeniyete katkıda bulunma hakkı vardır. Yabancı devletlerle ilişki
ilke olarak barış, yüce amaçlar uğrunda işbirliği ve dayanışma çizgisinde
yürütülür. Hasmane ilişkinin sebebi karşı tarafın saldırısı, sömürüsü, zulmü ve
baskısıdır.
C. Devletin Organları ve Güçleri:
1. Yasama Gücü:
Kâinattaki denge ve düzenin kanunlarını da, beşer hayatını denge ve düzen içinde
yürütecek ilişkileri düzenleyecek kanunları da koyan Allah'tır. İlim adamlarının
işi bu kanunları keşfedip ortaya çıkarmaktır. Siyasî ve hukûkî kanun ve
kararlara temel teşkil edecek olan bilgi ve görüşleri ilgili ilim adamları hür
bir ortamda üretip ortaya koyarlar. Üzerinde ittifak edilenler bütün toplum için
ülkenin kanunu olmak üzere kanunlaştırılır; yani devlet başkanı danışma
meclisinde müzâkere ettikten sonra usûlüne göre ilân eder. İttifak edilemeyen
görüşlerden birini seçerek kanunlaştırma hakkı -işleri danışma ile yürüten-
devlet başkanına aittir. Hukûkî ve adlî muhtariyet verilmiş bulunan gruplar
kendilerine bırakılan konulardaki kanunlarını kendi meclislerinde karara
bağlarlar. Anlaşmazlıklar yüksek hâkimler kuruluna götürülür (Bak. Yargı)
Ümmetin kendilerini temsil etmeleri için seçecekleri "Ümmet veya millet meclisi"
üyeleri, bilgi ve ahlâkî fazîlet bakımından ümmetin seçkin kişilerinden oluşur.
Meclisin en önemli görevleri uygun adaylar içinden devlet başkanını seçmek
(meclisin adayları belirlemesi ve başkanı doğrudan ümmetin seçmesi de
mümkündür), ilmî görüş ve ictihadları kanunlaştırmak veya bu görevinde başkana
yardımcı olmak, devlet yönetiminde başkana danışma hizmeti vermek, devlet
başkanını ve yardımcılarını -Allah'ın irâdesi, rızâsı ve ümmetin menfâati
açısından- denetlemek, ilmî, ahlâkî, idarî ehliyet ve liyâkâtlerini kaybetmeleri
hâlinde bunların vazifelerine son vermektir.
2. Yürütme:
Yürütmenin başında devlet başkanı vardır. Devlet başkanı, meclisle danışmalar
yaparak yürütmenin kural, organ ve kurumlarını oluşturur. Başkan yürütmeyi
bakanlara bırakabilir. Bu takdirde bakanlar başkana, başkan da meclise ve ümmete
karşı sorumludur.
Millî savunma ve güvenlik hizmetleri aynı sorumluluk ağı içinde ilgili
birimlerce yürütülür. Devlet başkanı ordunun da başkomutanıdır.
Eğitim ve öğretimin plânlanıp denetlenmesi, özel kanun ile kurulacak özerk bir
kurum tarafından yapılır.
İdarî teşkilât, yönetimin mahallî veya merkezî olması gibi hususlar bilim ve
tecrübeden yararlanmak sûretiyle amaca en uygun bir şekilde karara bağlanır ve
düzenlenir.
3. Yargı:
Yargı, özel kanuna bağlı olarak devlet başkanı tarafından -meclise danışarak-
atanacak olan yüksek hakimler kurulunun tayin edeceği hâkimler ile bunlara bağlı
olarak çalışan ve anlaşmazlığın taraflarınca seçilen hakemler tarafından
yürütülür. Devlet başkanı ve meclis yargıya müdahale edemez. Hâkimler hür ve
güvenceli olup yüksek hâkimler kurulunun denetimine tâbîdirler. Hâkimlik ve
hakemlik ehliyetini belirleyen nitelikler ve diğer hususlar özel kanunlarla
düzenlenir.
Yargının âdil, sür'atli, güvenli ve basit olması için gerekli tedbirler alınır.
4. Denetleme:
İlâhî hâkimiyeti temsil eden ümmet, selâhiyet verdiği her birimi ve kurumu
denetler; bu, ümmetin hem hakkı, hem de ödevidir. Ümmetin denetleme ödevini
hangi kurum ve organlarla nasıl yürüteceği, meclisin çıkaracağı özel kanunla
düzenlenir.
III. Cemiyet Düzeni (Sosyal Düzen)
Âdil düzende cemiyet fertlerini birbirine bağlayan başlıca bağlar (sosyal
râbıtalar) akrabalık, komşuluk, arkadaşlık, birlik ve dayanışma sözleşmesi,
belli bir inanç ve düşünceyi paylaşmaktır.
Cemiyetin temelini aile teşkil eder. Ailenin kurulması, gelişmesi ve işlevini
yerine getirebilmesi için ümmet, gerekli yardım ve destekleme vazifesini yerine
getirmelidir.
İslâm ailesi müslüman erkek (koca) ile müslüman veya gayr-i müslim (kitâbî)
kadından, çocuklardan, usûl ve yan hısımlardan oluşur. Taraflar sınır
genişletmeye râzı olmadıkça evde oturacak aile fertleri karı, koca ve küçük
çocuklardan ibarettir (çekirdek aile). Gençler de kendilerine yeterli hâle
gelinceye kadar aile evinde oturup yaşama hakkına sahiptirler.
Âdil düzende aileden başlayıp insanlığa kadar uzanan toplum, yakından uzağa
maddî ve mânevî dayanışma ve yardımlaşma ilişkisi içinde bulunacaktır.
Maddî dayanışmanın hedefi her bir insanın asgarî ve temel maddî ihtiyaçlarını
sağlamasıdır.
Manevî dayanışma ve yardımlaşmanın hedefi de insanları serbest irâdeleri ile
ahlâklı ve fazîletli kılmak, uygun bir eğitimle fazîlet toplumunun fertlerini
yetiştirmektir.
Maddî ve mânevî dayanışma şu faaliyet ve kurumlarla sağlanır: Nafaka, zekât,
sadaka, hediye, faizsiz kredi; diyet ödemeye iştirâk (me'âkıl sistemi) âriyet
(kullanıp iade etmek üzere) verme, komşu hakkı, vakıflar, dernekler, emr-i bi'l-ma'rûf
nehy-i ani'l-münker (ortak hukuk ve ahlâk anlayışı içinde yol gösterme, tavsiye
ve müdahale), san'at faaliyetleri, milletlerarası adâlet kuruluşları...
IV. İktisâdî ve Mâlî Düzen
İktisâdî faaliyet ve düzenlemeleri içe ve dışa yönelik olmak üzere iki alanda
ele almak gerekir.
Âdil düzen ülkesinin içe yönelik ekonomik faaliyet ve düzenlemelerinin amacı
"akan nehirden abdest alırken dahi suyu boşa harcamama" titizliği içinde üretim,
tüketim, tasarruf, yatırım ve dağılım faaliyetlerini, dünya hayatının amacı
yönünde en makûl ve verimli bir şekilde düzenlemek ve yürütmektir.
Mal ve hizmet üretimi ihtiyaca göre plânlanır, kâide olarak özel teşebbüs
tarafından yürütülür, üretime katılan unsurların gelirden payları adâlet ve
hakkâniyet kurallarına göre -tarafsız birimlerce- belirlenir, devlet altyapı
hizmetleri ile özel teşebbüsün yetişemediği üretim alanlarını üstlenir, ayrıca
dengenin bozulmamasına nezâret eder.
Tüketimde savurganlığın önlenmesi, malın işe yaradığı müddetçe kullanılması,
dengesiz ve aşırı tüketimin teşvik edilmemesi, ihtiyaç fazlası üretimin ihtiyacı
olan toplum ve ülkelerde ekonomik ve insanî amaçlarla değerlendirilmesi ilke
olmalıdır.
Üretime katkısı olacak mal ve emek tasarrufu sağlanmalı ve bunlar ihtiyaç,
kârlılık, verimlilik gibi kriterlerin dengeli değerlendirilmesi esasına göre
yatırıma kanalize edilmelidir. Sermayenin zarara (rizikoya) katılmadan üretim,
yatırım ve ticarete girmesi önlenmeli, ortaklıklarda kâra ve zarara katılma esas
olmalıdır. Halkın tasarruflarını toplayarak üretim ve yatırıma -kâr ve zararda
ortaklık esasına göre- sevketmek üzere kurumlar ve kuruluşlar oluşturulmalıdır.
Bu ilkeye göre faaliyet gösteren, denemeleri yapılmış ve yapılmakta olan faizsiz
yatırım, kalkınma, ihtisas ve bölgesel kalkınma bankaları devreye sokulmalıdır.
Devletin üretime bir unsur ile katkı sağlaması hâlinde kâr ve zarardan payını
alması tabîîdir.
Sosyal adâlet, hürriyet, ahlâk ve fazîlet toplumunun maddî ihtiyaçlarını
düzenlemeye ve sağlamaya yönelik ekonomik hayatın genel dengelerinin
bozulmamasına nezaret ve bu amaçla gereken tedbirlerin alınması dışında devletin
ekonomik faaliyetlere müdâhâle etmemesi esastır.
Toplumun yüce amaçlarının gerçekleşmesi millî gelirin âdil dağılımı ile
bağlantılıdır. Âdil dağılımın amacı, her şahsın emek ve katılımının âdil
karşılığını alması, üretime fiilen katılamayanların da yeniden dağılım yoluyla
millî gelirden "insan, vatandaş, üretim dışında vazifeli... " olarak payını
almasıdır.
Devlet karşılıksız para basamaz. Paranın mal ve üretim olarak karşılığının
bulunması şarttır.
İç ve dış borçlanmalarda zarûret ve "yorgana göre ayak uzatma" ilkelerine riâyet
edilir.
Devletin gelir ve giderleri uzmanlarca tesbit edilir, imkân ve ihtiyaçlar ile
ulaşılmak istenen hedefler göz önüne alınarak plânlamalar yapılır, bütçe
tasarıları hazırlanır, bütün bunlar mecliste görüşülerek karara bağlanır ve
yürütmenin sorumluluğuna bırakılır, ümmetin denetleme hakkı saklıdır.
Devletin giderleri zekât, vergi ve diğer gelirler ile karşılanır.
Zekâtın hangi mallardan, hangi şartlarda, ne kadar alınacağı ve nerelere
sarfedileceği bellidir. Devlet -ümmet adına- bunu gerçekleştirmekle yükümlüdür.
Zekât ve diğer gelirlerin ihtiyaçları karşılamaması hâlinde âdil ve dengeli
vergi kaynağına başvurulur.
Dışa yönelik ekonomik düzenlemeler:
Ekonomik faaliyetlerin ve düzenlemelerin dışa yönelik olmasından maksat diğer
ülkelerle ekonomik rekabet ve üstünlüğün sağlanmasıdır. Âdil düzen toplumu bu
düzeni koruyabilmek ve yaygınlaştırabilmek için mânevî güç yanında maddî güce de
muhtaç bulunmaktadır. Maddî güç bilim, teknoloji, askerî ve ekonomik güçtür.
Toplum bu alanlarda dünyanın süper gücü olmakla yükümlüdür. Bu sebeple ilmî,
askerî, teknolojik ve ekonomik faaliyet ve amaçlarında dış rekâbeti ve bu
alandaki yükümlülüğünü (süper güç olma yükümlülüğünü) gözden ırak tutmama
borcundadır. Bu zarûret, iç ekonomik düzenlemede riâyet edilen tasarruf, koruma,
ihtiyacı aşmama, az ile yetinme gibi ilkelerin aşılmasını gerekli kılabilir.
*******************************************************
Siyasî
ve Sosyal Hayatımızın Bazı Meseleleri
1. Anayasa nasıl olmalıdır?
Gerek geçiş döneminde ve gerekse müslümanlar için ideal şartlarda anayasanın
nasıl olması gerektiği konusunda bir raporumuz, bundan önceki bahiste
arzedilmişti. Bu suale cevap olarak -geçiş dönemi için- kısa bir tekrar (özet)
şöyle olabilir:
Anayasanın yazılı bir üst kanun olarak ortaya konmuş bulunmasında faydalar,
hatta günümüzde zarûret vardır. Bu kanun detaylara girmemeli, devletin esas
teşkîlâtını, devlet-millet (halk, ümmet) ilişkisini, kuvvetleri, organları ve
bunlar arasındaki ilişkiyi, temel hak ve hürriyetleri ana çizgileri ile ihtivâ
etmelidir.
Günümüzde anayasanın, çeşitli ideoloji, düşünce, inanç ve alt kültür gruplarının
görüşlerinin alınması ve mutabakat noktalarının tesbit edilmesi ile
oluşturulması en uygun yoldur. Millî varlığın korunması, adâlet ve düzenin
sağlanması için zarûrî olan hükümler ile üzerinde mutabakat sağlanmış bulunan
hükümler anayasanın maddelerini (muhtevâsını) teşkil etmeli, diğer hususlarda
gruplara özerklik tanınmalıdır.
Demokrasi ve lâiklik birbirinin ne engeli, ne de ön şartıdır. Yukarıda muhtevâ
ve niteliği belirlenmiş bulunan bir anayasanın demokratik olduğunda şüphe
yoktur. Bu anayasanın lâiklik niteliği ise, bu terime verilen çeşitli mânâlara
ve farklı uygulamalara göre değişmektedir. Din, onu benimseyen ve yaşayanlar
(halk) sebebiyle devletin fonksiyonlarını etkiler. Devlet fonksiyonlarını yerine
getirirken hizmeti için var olduğu halkın inancını da gözönüne almak
durumundadır. Devlet, bir dînin veya ideolojinin devleti olmadığında -ki bu
aşamada başka türlü olması mümkün gözükmemektedir- bir ideoloji veya dînin
diğerleri üzerinde baskı kurmasına, din ve vicdan hürriyetini ortadan
kaldırmasına engel olur. İşte bu mânâda devletin dîne, dînin de devlete etkisi
ve müdahalesi vardır; şu hâlde lâiklik yoktur. Tarihî uygulama içinde de
lâiklik, devletin dîne tek taraflı müdahalesi şeklinde görülmüş ve yaşanmıştır.
Anayasada lâiklik yerine din ve vicdan hürriyeti ilkesine yer verilmelidir.
Devletin ve yürütmenin başında bulunan şahıs -mutabakata göre- ya doğrudan halk
tarafından, yahut da halkın seçeceği meclis üyeleri tarafından seçilir.
Başkanlık sistemi de, parlamenter sistem de caizdir.
Bizim tercihimiz başkanlık sisteminden yanadır. Başkan icrâatından halka ve
temsilcilerine karşı sorumludur. Halkın ve temsilcilerin denetim hakları ve
ödevleri vardır, süresini dolduran veya ehliyetini ve güvenini kaybeden başkan
meclis çoğunluğunun kararı ile görevden alınır. Bu konuda referanduma da
başvurulabilir.
İdarede imkân ölçüsünde mahallî (yerinden) yönetim tercih edilmelidir.
Yasama teklifi meclisten de, başkandan da gelebilir. Teklif ilim ve ihtisas
komisyonlarında görüşüldükten, mecliste de görüşülerek kabûl edildikten sonra
başkanın ilânı ile kanunlaşır. Başkan veya anayasa mahkemesi ile meclis arasında
-kanunun uygunluğu konusunda- ihtilâf çıkması hâlinde son söz meclisin olmalı,
başkana referandum hakkı tanınmalıdır.
Yargı bağımsız olmalı, özel kanunla kurulacak olan yüksek hâkimler kurulunca
belirlenecek usûle göre yürütülmelidir.
Millî güvenlik dışa karşı ordu (asker) tarafından sağlanmalı, ordu sivil
otoriteye (başkana ve dolayısıyla meclise) tâbî olmalıdır. İç güvenlik ve asayiş
ise bu maksatla kurulacak ve sivil otoriteye bağlı olacak birim tarafından
sağlanmalıdır. Ordunun ve iç güvenlik biriminin, anayasada belirlenen
fonksiyonlarını aşarak siyasete karışmaları kesinlikle önlenmelidir.
2. Yöneticileri ve görevlileri belirleme,
işbaşına getirme yöntemi:
Milleti, cemâati, grubu temsil edecek, ortak görev hizmet ve sorumlulukları
denetim vazifesini yerine getirecek şahıslar seçimle, bunların zikredilen görev
ve hizmetlerde kullanacağı şahıslar ise atama yoluyla belirlenmeli ve işbaşına
getirilmelidir. Herhangi bir hizmet veya görevde kullanılacak şahıslarda
aranacak olan nitelik ve şartlar özel mevzûat ile düzenlenmelidir.
Seçilecek şahısların makam ve sorumluluklarına göre onların seçmenlerinin de
nitelikleri ilgili mevzûatta yer almalıdır.
Bazı örnekler:
Meclis üyelerini halk seçmelidir. Devlet başkanını halkın seçmesi de, meclisin
seçmesi de mümkündür. Ayrı belediye başkanlarının bulunması hâlinde bunları
yerleşim bölgesinin halkı seçmelidir. Nitelikleri belli olan imam ve hatipleri
cemâatin, müftü ve vaizleri imamların, ibâdet ve din hizmetleri ile meşgul
olacak sivil ve özerk birimin ilim ve danışma kurulunu vâizler ile müftülerin,
başkanını da ilim ve danışma kurulunun seçmesi uygun olur. Eğitim ve öğretim
kurumlarının yönetiminde de seçim sisteminin devreye sokulmasında faydalar
vardır.
Atama yoluyla görev verilecek şahısların isabetli seçimi için dilekçe ile talep
yerine ilgili kurum ve kuruluşlarca aday gösterilme yöntemine gidilmelidir.
Atama ve seçimlerde makama, hizmete ve göreve liyâkât ve ehliyet belirleyici
faktör olmalı; yakınlık, taraftarlık, şahıs ve grup menfâati gibi unsurlara
iltifat edilmemelidir.
3. Vergi:
Müslümanların hâkim olduğu, gayr-i müslimlerin azınlık (zimmî) statüsünde
bulunduğu devletlerde gayr-i müslimler ya savunmaya katılırlar -ki buna yönetim
karar verir- yahut da savunma vergisi (cizye) verirler.
Geçimini sağladıktan sonra belli bir fazlası (meselâ 85 gr. tasarruf altını)
devamlı olarak (asgarî bir yıl) bulunan müslümanlar dînî bakımdan zengin
sayılırlar ve bunlardan toplanacak olan zekât, belli yerlere sarfedilir.
Zekât altından, gümüşten, ticarî mal ve sermayeden, paradan, zirâî mahsullerden,
belli şartları taşıyan hayvan ve hayvan ürünlerinden, deniz ürünleri ve
yeraltından çıkarılan servetlerden, sağlam alacaklardan, hisse senetlerinden,
gelir getiren akarlar ve benzerlerinden alınır. Zekât nisbeti genellikle zekâta
tâbi malvarlığının yüzde ikibuçuğudur. Bu nisbet zirâî mahsullerde -sulama
şartlarına göre- % 5 veya 10, maden ve benzerlerinde % 20'ye kadar artmaktadır.
Zekât gelirleri ilgili dairenin giderlerine, yoksullara, İslâm'ın yayılması ve
korunması hizmetlerine, kölelerin hürriyete kavuşturulmasına; kamu hizmeti,
hayır ve iyilik yolunda borçlanmış kimselerin borçlarının ödenmesine ve yolculuk
hâlinde, gurbette ihtiyaç içine düşmüş kimselere sarfedilir.
Devlet ve kamu hizmetlerinin îfâsı, ülkenin savunulması, sosyal adâlet ve
refahın, sosyal güvenliğin sağlanması için devletin vergi dışındaki gelir
kaynakları kâfî gelmez ise, çıkarılacak kanun ile fazlası olanlardan vergi almak
caizdir. Lüks ve zararlı tüketim gibi istisnâlar dışında -kâideten- tüketimden
vergi alınamaz. Servetten, gelirden, üretimden alınacak verginin zarûret
sınırlarını aşmaması; basit, tek, âdil ve dengeli olması esastır. (Zekât,
verginin tekliği ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.)
4. Spor:
Fert ve toplum olarak insana zarar vermeyen, eziyet ve işkence mahiyetinde
olmayan, kumara ve şans oyunlarına âlet edilmeyen, zamanın değerlendirilmesinde
dengeyi bozmayan, edep ve ahlâka aykırı bulunmayan spor faaliyetleri bizzat
Peygamberimiz (s.a.v) tarafından teşvik ve hattâ icrâ edilmiştir. Her yaşta
uygun ve dengeli spor teşvik edilmeli, bunun için imkânlar hazırlanmalı, yeniden
demir kuşaklı cihan pehlivanları yetiştirilmelidir. San'at, spor ve kültür
faaliyetlerinin teşvik edilip yaygınlaştırılması özellikle gençliğin korunması
ve gelişmesi bakımından zarûrîdir.
5. San'at faaliyetleri:
San'at, estetik duyguya sahip bir varlık olan insan için bir ihtiyaç, bir eğitim
ve eğlence aracıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de ve Sünnette "cemâl, hüsün, zînet" gibi
estetik değerlere atıfta bulunulmuş, Allah'ın kullarının bunlardan mahrum
olmamaları istenmiştir. Allah Teâlâ kullarına cennetini anlatırken sık sık
onların estetik duygularına hitap etmiştir.
Fert ve toplum olarak insana zarar vermeyen, edep ve ahlâk sınırlarını
zorlamayan, dünyaya yüce bir amaç için gelmiş olup bu amaca doğru Peygamberi'nin
(s.a.v.) izinde yürüyen kulu yolundan saptırmayan, tam aksine bu yolda zevk ve
şevkle yürümesine yardımcı olan her nevi sanat (çizgi, yazı, musikî, folklor,
işleme, tezhip, temsil, edebî sanatlar, mimârî...) İslâm'da teşvik edilmeye
lâyık insanî faaliyetler cümlesindendir.
6. Turizm:
İslâm'da dış ve iç turizm teşvik edilmiş, bunun için hayırlı ve faydalı amaçlar
belirlenmiştir:
a) Ülkenin servetinin artması ekonomik amaçtır.
b) Başka yerleri ve insanları görüp tanıyarak bilgi ve görgünün arttırılması,
ibret alınması, maddî ve mânevî rekâbetin, yarışın şart ve boyutlarının tesbit
edilmesi, vücût ve zihnin dinlendirilmesi kültür, eğitim ve sağlığa yönelik
amaçlardır.
c) Başka din ve inançlara mensup bulunan insanlara bilhassa hayat ve ahlâkımızda
göstererek İslâm'ı tanıtmak ve tebliğ etmek de dînî amaçtır.
Bu amaçlardan lehimize işleyecek olan dînî, ahlâkî ve kültürel olanlarına
öncelik verilmeli, ekonomik amaç bunların önüne geçmemelidir.
Turizm faaliyeti ülkemize ve toplumumuza para ve servetin yanında ahlâksızlık,
mikrop, hastalık ve kültür istîlâsı getirecekse sınırlamalara gidilmeli, kaşı
elde ederken gözü kaybetmekten sakınılmalıdır.
7. Doğum kontrolü ve nüfus plânlaması:
İslâm ana-babalara, çocukları ile ilgili haklar vermiş, vazifeler yüklemiştir.
Karı-koca çocuk yapmaya karar verirken vazifelerini düşünmek, meşgul olup
eğitecekleri kadar çocuk yapmak durumundadırlar. Bu sebeple aralarında anlaşarak
belli sayıda çocuk yapmak ve daha fazlasını engellemek üzere tedbir almak
hakları vardır. Rahimde çocuğun oluşmaması (sperm ile yumurtanın aşılanmaması)
için alınan meşrû tedbirlere "doğum kontrolü" deniyor ve İslâm buna ilke olarak
izin veriyor. Meşhur doğum kontrolleri arasında erkek veya kadının ilâç
kullanması, prezervatif, çekilme (azil), hamilelik ihtimâlinin takibi, meniyi
rahime varmadan etkisiz hâle getiren kimyevî bileşikler vb. vardır. Kürtaj,
çocuk düşürme, kısırlaştırma, spiral taktırma (aşılanmış yumurtayı imhâ ettiği
için), başka çareler varken ve yeterli iken ameliyatla döl veya yumurta
kanallarını bağlatma vb. tedbirler caiz değildir.*
Devletin merkezî bir plânlama yaparak her çiftin yapacağı çocuk sayısını
belirlemesi ve bunun uygulanması için baskı yapması mânâsında nüfus kontrolü
caiz değildir, devletin böyle bir hakkı yoktur.
8. Kılık-kıyafet ve örtünme:
İslâm toplumu iman ve fazîlet toplumudur. İman ve fazîletin gelişmesi,
yaygınlaşması ve intikâli eğitim ile, eğitim de buna uygun bir çevre ile olur.
Eğitimin en önemli ve temel çevresi ve bir mânâda aracı ailedir. Ailenin
kurulması, devamı ve fonksiyonunu yerine getirmesi bir koca ve aksine bir
zarûret bulunmadıkça bir karıdan, nikâh akdi ile oluşmasına; eşlerin sadâkat,
vefâ, fedâkârlık, iffet, aileye bağlılık, sevgi ve merhamet gibi niteliklere
sahip bulunmalarına bağlıdır. Aile için en büyük tehlike eşlerin birbirini
aldatmasıdır. İffet her şeyden önce bir ahlâk eğitimi ile elde edilir ve
korunur; ancak nefis taşıyan, daima imtihanda olan insanı sapmalardan korumak
üzere bazı tedbirlerin alınması, bu cümleden olarak tahriklerin engellenmesi de
gereklidir. İslâm bu sebeple kadın-erkek ilişkilerine sınırlar koymuş, her iki
cinsin de çekici, tahrik edici yerlerini kapatmalarını, tahrike yönelik
davranışlarda bulunmamalarını istemiştir. Erkek ve kadının, karşı cinse
göstermemesi, örtmesi gereken yerlerine "avret" denir. Evlenmeleri caiz olacak
kadar birbirlerine yabancı veya uzak akraba olan erkek ile kadının avret yerleri
şöyle sınırlanmıştır: a) Erkeğin avret yeri göbeği ile dizkapağının üzeri
arasındaki bölgedir. b) Kadının böyle bir erkeğe karşı avret yeri, elleri
(bilekler dahil), yüzü ve topukların üzerine kadar ayakları hariç bütün
vücûdudur. Kadının kadına karşı avret yeri ise erkeğin erkeğe avret bölgesi
gibidir. İslâm, avret bölgesinin örtülmesini istemiş, açıkta kalan yerlerin de
tabîî hâlinde (makyajsız) açık bırakılmasına izin vermiş, örtme maksadını
gerçekleştiren giysinin rengini ve biçimini örf ve âdete, imkân ve şartlara
bırakmış, bu konuda bir sınırlama getirmemiştir. Kadının yüzündeki kıllar tabîî
olmadığı için bunların alınması caizdir. Kaşların inceltilmesi, tırnakların
uzatılması, başa başka bir insanın saçının konması yasaklanmıştır. Saçların
boyanması caizdir.
Erkeklerin saçlarını uzatmaları (kulak memesi ile omuz hizası arasında) veya
kestirmeleri, saç ve sakallarını uygun renklerle boyamaları caizdir. Sakalın bir
tutama kadar uzatılması, bıyığın ise kırpılarak kısaltılması sünnettir. Eşlerin
birbirine çekici, güzel ve her an taze görünmek için gerekeni yapmaları caiz
olmanın ötesinde teşvike değer bir davranıştır.
9. İslâm ve parti:
Siyasî partiler ondokuzuncu yüzyılda ortaya çıktığı için bundan önceye ait İslâm
bilgi ve hüküm kaynaklarında partilerle ilgili açık, doğrudan bilgi ve hükmün
bulunmaması tabîîdir. Siyasî partilerle ilgili hüküm, İslâm'ın genel ilkeleri ve
kâidelerinden çıkarılacakır. Hükme varılırken teori ile pratik zarûretleri ayrı
ayrı değerlendirmek de kaçınılmazdır.
Teorik olarak siyâsî partiler daima farklı ideolojik bölünmelere paralel
olmamıştır. Bir zamanda, bir ülkede solcu, sağcı ve dînci ideolojiler
çerçevesinde, yöntem, öncelik, ağırlık, araçlar gibi nisbeten detay
sayılabilecek ayrılıklara bağlı birden fazla solcu, birden fazla sağcı... parti
kurulmuş ve bunlar birbirleriyle, farklı ideoloji partileriyle olduğu ölçüde
mücadele etmişlerdir. Ortak iktidar da kimi zaman sağcılar, kimi zaman da
sağcılar ile solcular arasında olabilmiştir. İslâm'ı bir hayat düzeni olarak
benimsemiş toplumlarda bu düzene temelden aykırı ve karşı olan toplulukların
kendi ideolojilerini iktidar yapmak üzere parti kurmaları caiz değildir, İslâm'a
aykırıdır. İzzetin Allah'a ve mü'minlere ait bulunduğunu6, Allah'ın tarafını
tutanların (O'nun hizbinden olanların) üstün ve hakim olacaklarını7, Allah
Teâlâ'nın hak dîni ve Peygamber'ini (s.a.v.) bütün dinlere hâkim ve üstün olsun
diye gönderdiğini8, Allah'a iman eden, iyiyi ve iyiliği hâkim kılarak kötülüğü
ortadan kaldırmak için çaba gösteren ümmetin insanlara örnek ve rehber olarak
hazırlandığını ve görevlendirildiğini9, başka dinde olanların müminlerin başına
yönetici olarak geçirilmesinin caiz olmadığını10 bildiren naklî deliller
(âyetler) ile İslâm'ın sosyal, siyasî, dînî ve ahlâkî amaçları İslâm toplumunda
başka ideolojilerin hâkim olmasına izin vermez. Temelde İslâm'a karşı ve aykırı
olmamakla beraber İslâm'ı anlama ve uygulama, problemleri değerlendirme ve uygun
çözümler üretme bakımlarından farklı düşünen şahısların, gruplar oluşturarak
kendi düşünce ve çözümlerini iktidara taşımak üzere siyasî faaliyet
göstermeleri, muhalefet etmeleri ve İslâmî değerler çerçevesinde oluşacak böyle
bir faaliyet grubuna parti adı verilecekse "parti" kurmaları caizdir. Ancak bu
partilere mensup olanlar, seçimden ve iktidara gelecek grup belirlendikten sonra
başkana itâat sözü verecekler (bey'at), iktidarın başarısı için yardımcı
olacaklardır. Bu vazife, yönetimi denetlemeye, tenkit etmeye ve gerektiğinde,
(yetersiz ve başarısız olduğunda) düşürmek için faaliyet göstermeye mânî
değildir. Böyle bir toplumda diğer din ve ideoloji mensupları ancak, mecliste
gruplarını temsil etmek ve haklarını savunmak üzere parti kurarlar ve meclise
üye seçilirler.
Lâik-demokratik ülkelerde yaşayan müslümanların siyasî alanda iki önemli
vazifeleri vardır: 1. En uygun yol ve yöntemi kullanarak İslâm'ın iktidar
olmasını, bir hayat nizâmı olarak ülkeye hakim olmasını sağlamak. 2. Bu amaca
ulaşıncaya kadar mevcut şartlarda bütün imkânları kullanarak adım adım
ilerlemek. Bu "bütün imkânlar" arasında eğitim, ekonomi ve siyaset faaliyetleri
başta olmak üzere, müslümanların da mevcut mevzûâta uygun olarak parti
kurmaları, siyâsî faaliyet göstermeleri, partiyi hem bir okul olarak, he de
nihaî iktidarın bir aracı olarak kullanmaları zarûret olarak ortaya çıkmaktadır.
Lâik bir sistem içinde bu sistemin ilke ve kanunlarına uygun faaliyet göstermek
üzere okul açmak, şirket kurmak, ticarethâne işletmek, tahsil yapmak... ile
parti kurmak arasında cevaz açısından fark yoktur. Bunların her biri ve
benzerleri zarûrettir; meşrûiyetini zarûrî olmasından ve amaca hizmet etmesinden
almaktadır.
10. Asgarî ücret :
Asgarî ücret, çalışanların üretim ve gelire ortak olmadıkları, emeklerini ücret
karşılığında sattıkları, âdil ücreti belirleyecek tarafsız ve sivil kurumların
da bulunmadığı düzen ve sistemlerde bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu
durumda devletin, bir hakem olarak asgarî ücreti belirlemesi uygun olabilir.
Asgarî ücret belirlenirken işçinin geçim ihtiyacını ölçü olarak almak her zaman
âdil ve ekonomik dengeler bakımından uygun olmayabilir. Bu sebeple asgarî ücret
belirlenirken vasıfsız ve sıradan bir çalışanın verebileceği emek ve katkı ile
ekonomik dengeler gözönüne alınmalıdır. Buna göre belirlenecek asgarî ücretin,
çalışanın geçimini temin etmemesi hâlinde ihtiyaç bakıyyesi, sosyal adâlet
kurumları tarafından karşılanmalıdır.
11. Tazminat:
Borçlar hususunda maddî ve mânevî tazminatın mukayeseli bir incelemesi için
Mukayeseli İslâm Hukûku11 isimli kitabımıza bakınız.
12. Kredili satışlar:
Paranın bir gelir beklemeden, verildiği günün değerinden geri ödenmek üzere
ödünç verilmesi caizdir.
Paranın kendi nev'inden veya başka çeşit bir para ile veresi mübâdelesi -eşit
olsun, farklı olsun-caiz değildir; bu işlem faiz sayılmıştır.
Tasarruf, ödeme ve değerlendirme aracı olduğu müddetçe altın da para gibidir;
ödünç verilir, ancak fazlalıklı veya veresi alım-satıma konu edilemez.
Bir malı, başka cinsten bir mal ile fazlalıklı olarak peşin alıp satmak caizdir.
Aynı cins iki malı (meselâ çeşit ve kalitesi farklı iki buğdayı) birbiri ile
fazlalıklı olarak peşin, fazlalıklı veya eşit olarak veresi -satım yoluyla-
mübâdele caiz değildir; hadîslerde bu işlem faiz sayılmıştır.
Para ile malın, peşin veya veresi olarak mübâdelesi (alım-satımı) caizdir.
Uygulamada para peşin mal veresi olursa (selem usûlü) peşine nisbetle mal daha
fazla olur; başka bir ifade ile mal ucuza satılır. Mal peşin, bedeli veresi
olursa (vâdeli satış usûlü) peşine nisbetle bedel fazla olur; yani mal biraz
daha pahalıya satılır. Selemde malın çok, vâdeli satışta bedelin çok olması
-peşin alım-satımla karşılaştırıldığı zaman- bedeller arasındaki dengeyi
değiştirmektedir. Ancak her iki usûl de ihtiyaca binaen caiz görülmüş, farkın
fahiş olmaması işlemin sıhhati için yeterli olmuştur.
13. Sigorta:
Bu konuda,
İslam'a Göre Banka ve Sigorta isimli kitabımızda yeterli bilgi vardır.
Burada çok kısa bir özet vermek gerekirse şunlar zikredilebilir:
a) Âdil düzen toplumunun bütün mensupları, asgarî bir hayat şartı ve geçim
imkânlarının temini bakımından toplumun ve devletin sigortası altındadırlar.
b) Kamu yararına borca girmiş bir kimsenin borcu, zekât gelirinden ödenir.
c) Kastî olmayan öldürme, sakatlama ve yaralama durumlarında gerekli tazminat
kazâyı yapanın dahil bulunduğu "diyet dayanışma grubu (âkıle)" tarafından
ödenir.
d) Kişiler mallarına gelecek zarar veya başkalarının malvarlıklarına istemeden
verecekleri zarar karşısında üyelik sigortası kurabilirler. Bu sigortaya dahil
olanlar riziko durumlarına göre havuza belli bir meblağ öderler, bu meblâğ
üyelerin tamamı adına nemâlandırılır, meydana gelecek zarar ve hasarlar bu
meblâğdan ve nemâsından ödenir, kurum için gerekli masraflar çıkarıldıktan sonra
kalan para yine sigortalılara aittir. Belli bir müddet içinde yatırılan para ile
bunun geliri hasarları ödemeye kâfî geldiğinde üyeler, yeniden ödeme yapmadan
sigortalı ve gelire ortak olmaya devam ederler.
e) Günümüzde mevcut primli sigorta sisteminde sigortacıların yaptıkları işlem
usûle uygun olmadığı, toplanan primler gayr-i meşrû (haram) yollarla
nemâlandırıldığı ve şirket, hizmet bedelini aşan gelirleri kendi hesabına alıp
sigortalıdan her yıl yeniden prim istediği için bu sistem meşrû değildir.
Müslümanlar böyle bir sigorta şirketi kurup işletemezler. Ancak, bir önceki
maddede geçen üyelik sigortası tesis edilinceye kadar primli sigorta
şirketlerinde sigortalı olmak (sigortacı olarak değil) caizdir. Bu cevazın iki
dayanağı vardır:
1. Zarûret ve ihtiyaç.
2. Sigortalıların ödedikleri primleri ile kendi aralarında dayanışma yapmış
olmaları (sigortalılar bakımından işlemin buna râcî olması).
14. Kira akdinin feshi:
İslâm hukûkunda kira akdinin feshi, akit için tabîî olmayan ve tarafların
beklemedikleri bir zararın ortaya çıkması hâlinde söz konusu olur. Kiralayan
veya kiraya verenden hangisi böyle bir zarar ile karşılaşırsa onun için fesih
hakkı doğar. Akdin îfâsının imkânsız hâle gelmesi veya şer'an caiz olmaması da
fesih sebebidir. Kuyunun suyunun kesilmesi, ağrıyan dişin iyileşmesi, duvarın
yıkılması gibi.12
Kira akdi tabîatı îcabı müddetli bir akittir, akitle ilgili müddet sona erince
akit de nihayete ermiş olur, taraflar yeni veya eski şartlarda yeniden akit
yapabilirler, anlaşmazlık hâlinde tarafların birbirini icbar hakları yoktur.
15. Kamulaştırma ve tahsis:
Kamu yararı gerektirdiğinde, kamuya yönelik bir zararın önlenmesi için başka yol
ve çare bulunmadığında özel mülkün sahibinden cebren alınması caiz görülmüştür.
Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ilk halîfelerinin uygulaması bu hükmün delilidir.
Ancak cevazın şartı, istimlâk edilen mülkün rayic bedelinin peşin olarak
ödenmesidir.13
Kamu yararının celbi ve zararının def'i için devlete ve kamuya ait malların
mülkiyet ve kullanım haklarının belli bir hizmete veya özel şahıslara verilmesi
mânâsında tahsisi caiz görülmüş ve uygulanmıştır.14
16. Belediye cezâları:
Devlet ve diğer kamu kurumları, kanunla kendilerine verilen selâhiyete dayanarak
kamuya zarar veren, düzene uymayan kişilere mâlî cezâlar verebilirler. Bu
cezâlar malı imhâ etme, niteliğini veya mâhiyetini değiştirme ve elinden alarak
kamuya mâl etme şekillerinde olmaktadır. Uyuşturucu maddelerin imhası
birincisine, ilâca çevrilmesi ikincisine, para cezâları da üçüncüsüne
örnektir.15 Malın (meselâ para cezâsının) alınarak kamuya mâl edilmesi durumunda
mâlikin kamuya verdiği zararın telâfisi ve bir mânâda tazmini yoluna gidilmiş
olmaktadır.
17. İşçi-İşveren Münasebetleri:
Bu konu ayrı bir kitapta açıklanabilecek genişliktedir. İlgili eserler arasında
bizim de İslâm'da İşçi-İşveren İlişkileri isimli küçük bir kitabımız
basılmıştır. Bu kitap ayrıca İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri'nin içine de
alınmıştır.16
Burada birkaç konuya temas etmek gerekirse:
a) Grev ve lokavt: Bu iki işlem kapitalist düşünce ve uygulamanın iki acı
meyvasıdır. Bu ekonomi, "iş yoluyla kamuya hizmet ve Allah'a ibâdet" sâikine
değil, mümkün olduğu kadar çok kazanma ve serveti arttırma sâikine
dayanmaktadır. Bunun tabîî sonucu da mâliyeti asgarîye indirmek, kârı azamî
sınırına çıkarmaktır. Mâliyetin girdilerinden birisi olan emeğin ucuza
kullanılması isteği işçilere zulüm boyutuna varınca onlar da örgütlenmiş
(sendikalaşmış) ve hakkı olduğuna inandığı ücreti baskı yoluyla alabilmek için
yöntemler geliştirmişlerdir. Bunlardan birisi de grevdir. İşverenler de buna
karşı lokavtı devreye sokmuşlardır.
Âdil düzende iş hayatından amaç -helâl yoldan serveti arttırmakla beraber-
kamuya hizmet yoluyla Allah'a kulluktur. Bu amaca yönelmiş işadamları
(işverenler) helâl yoldan kazanç elde edebilmek için hakka ve adâlete riâyet
ederler. Ayrıca toplum (ümmet) haksızlığı önlemek, tarafların haklarını
almalarını sağlamak için hukûkî, idârî, ahlâkî tedbirler alır, kurum ve
kuruluşlar oluşturur. Böyle bir düzende greve ve lokavta ihtiyaç kalmaz, bu iki
işin ve işlemin sebep olduğu haksızlık ve olumsuzluklar da meydana gelmez. Âdil
düzenin gerçekleşmediği toplumlarda vicdanî kanâatine göre veya tarafsız
uzmanların açıklamalarına göre haksızlığa uğrayan tarafın bir şekilde hakkını
alması meşrûdur (izâfî meşrûiyet). Talebin haksız olduğu kanâatinde olan ve bu
kanâatini tarafsız uzmanların onayladığı taraf da talebe karşı direnmekte
haklıdır.
Âdil düzende grevin yer almamasının sebebi hem buna ihtiyacın bulunmamasından,
hem de bir yöntem olarak grevde, "çalışmadan ücret istemek, çalışanlara engel
olmak, rızâya dayanması gerekli olan akitte karşı tarafı râzı olmadığı bir akde
mecbur etmek gibi menfî unsurların bulunmasındandır. Lokavtın meşrû olmaması da
bu tasarrufun işçiye baskı yapmak, haksızlığa uğratmak, mutazarrır etmek gibi
menfî amaç ve unsurları ihtivâ etmesindendir.
b) Kıdem tazminatı karşılıklı rızâya dayandığı veya âdil düzenin kanunlarının
gereği olduğu takdirde ertelenmiş ücret olarak değerlendirilebilir.
c) Hizmet akdinin feshi her iki taraf için de mümkün ve caiz olmakla beraber
mâzeretsiz fesihten tarafların zarar görmemesi için hükümler getirilmiştir. Buna
göre belli bir müddet için kendisiyle akit yapılmış olan işçi, işveren
tarafından akit feshedilerek işten çıkarılırsa -bir başka yerde iş bulup
çalışmaya başlayıncaya veya süre doluncaya kadar- kendisine ücreti, işverence
ödenecektir. İşçi müddet dolmadan veya işi bitirmeden akdi feshederse, işverenin
bundan zarar görmesi hâlinde tazmînat talebi söz konusu olur.
Akdin meşrû bir mâzeret sebebiyle feshedilmesi hâlinde işçi, ancak çalıştığı
müddet ve bitirdiği işin karşılığı olan ücreti alır.
18. Emeklilik:
Âdil düzende belli bir müddet çalıştıktan sonra yaş haddi, malûllük gibi bir
sebeple işten ayrılan kişi -emeği karşılığı ücreti almış bulunduğu için-
durumuna bakılır: Birikmiş para ve serveti veya başka kaynaktan bir geliri varsa
ve bununla geçiniyorsa kendisine bir kaynaktan maaş bağlanmaz. Geçimini
sağlayacak birikmişi veya geliri yoksa sosyal adâlet ve güvenlik kurum ve
kuruluşları şahsın geçimini sağlar. Bu düzende yaşayan her şahıs işsizlik, geçim
ihtiyacı, kazâ, felâket vb. karşısında devletin ve sivil kurumların sigortası
altındadır. Günümüzde olduğu gibi geçim darlığı çeken, ihtiyaçlarını
karşılayamayan çalışanlardan prim almak, bunlara işveren ve devletin katkısını
eklemek, ihtiyacı az olana çok, çok olana az vermek... şeklindeki emeklilik
sistemi âdil ve dengeli değildir. Ancak başka imkân ve çaresi olmayanlar bundan
yararlanabilirler.
19. Demokrasi:
Demokrasi, halk irâdesinden başka bir irâdeye otorite tanımayan, halkın
irâdesini kayıtsız şartsız hâkim kılan bir sistemdir. Âdil düzen ise Kur'ân-ı
Kerîm, Sünnet ve bu iki kaynağın ışığında işletilen ictihadlar ile ortaya konan
ilâhî irâdeye tâbi ümmetin irâdesine dayanır. Bu düzende halkın irâdesi, Allah
irâdesine uygun olmak kaydıyla hâkimdir. Teoride başka iddiâ ve düşünceler ileri
sürülmüş olsa da uygulanan demokrasilerde halkın irâdesi değil, onu temsil
iddiâsıyla örgütlenmiş güçlerin, zümrelerin irâdesi hâkimdir; bu hâkimiyet de
hemen daima halkın aleyhine işletilmekte ve dengeleri altüst etmektedir. Ayrıca
ilâhî irşâda kulak asmayan halkın irâdesinin daima hakkı temsil edeceğini iddiâ
etmek de tutarsızdır. İnsana bakış, hak, hürriyet ve adâlet anlayışları ve bu
anlayışlara uygun pratikleri birbirinden farklı blokların demokrasi adına ortaya
koydukları da tenkidimizi desteklemektedir.
20. Lâiklik:
İnsan yapısına ve semâvî dinlere aykırı olması yanında, mümkün de değildir.
Burada lâikliği "din ile devlet, siyaset ve dünyanın birbirinden ayrılması,
birbirine etki ve müdahalesinin engellenmesi" mânâsında alıyoruz. Bu mânâda
lâiklik insan tabiatine aykırıdır; çünkü insan bölünmez bir bütündür, onun hayat
ve davranışlarını amaçlar, saikler, değerler ve etkileşim bakımlarından bölmek,
birbiriyle ilgisiz parçalara ayırmak mümkün değildir. Bu sebeple lâiklik de
mümkün değildir. Lâik devleti savunan ve yönetenlerin de bir inançları vardır ve
bu inanç, savunmalarını, benimsemelerini ve yönetimlerini etkilemektedir. Ayrıca
lâik demokrasilerde siyaset adamları halkın dîni duygularını istismar
etmektedirler, halk da siyasî tercihini yaparken -diğer saikler yanında- dînî
inancının etkisi altında kalmaktadır. Lâik ülkelerde kanunlar hazırlanırken
hakın dîni inançları da hesaba katılmaktadır. Tevrât, İncil ve Kur'ân-ı Kerîm
-parça parça değil de- bir bütün hâlinde incelendiğinde lâikliğe geçit
vermedikleri açıkça görülmektedir.17
*. Uzmanların ifadesine göre spiral daha ziyade aşılanmayı engellemektedir; bu
taktirde caiz olur.
6. Nisâ: 4/139, Münâfikûn: 63/8.
7. Mâide: 5/56, Mücâdele: 58/22.
8. Tevbe: 9/33.
9. Âl-i İmrân: 3/110.
10. Mümtehine: 60/13, Maide: 5/51,55; Âl-i İmran: 3/28...
11. H. Karaman, Mukayeseli İslâm Hukûku, İz Yayıncılık, İstanbul 1999, c. II, s.
410-433.
12. Bkz. Mukayeseli İslâm Hukûku, c. II, s. 406 vd.
13. Mecelle, md. 1216.
14. Mukayeseli İslâm Hukûku, c. III, s. 65, 84; s. 74.
15. A. Âmir, Ta'zîr, s. 331 vd.
16. Bkz. Günün Meseleleri, İz Yay., İst. 2000, c. I, s. 405 vd.
17. Bkz. İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri, c. III. s. 194, 398...
Diyanet ve Dindara
Baskı Üzerine
Efendim, Diyanet İşleri hakkındaki görüşlerinizi belirtip, bugünkü konumu
hakkındaki düşüncelerinizi anlatır mısınız? Bugünkü konumu ve işlevi, istenen
asıl konumu ve işlevi midir?
İslâm'da teorik olarak ve ilk uygulama çağında din eğitim ve öğretimi ile dînî
hizmetlerde rehberlik belli insanların görevi olmamış, bunun için devlet
tarafından maaşlı personel istihdam edilmemiş, bu hizmetlerden bütün ümmet
sorumlu tutulmuş, ilmi ve eğitimi uygun olanlar ümmet adına ve Allah rızâsı için
bu hizmetleri yürütmüşlerdir. Eğitim, öğretim ve diğer dînî hizmetleri
yürütenler aynı zamanda bir başka iş tutarak geçimlerini temin edemez duruma
düşerlerse devlet, özel fonlardan ve bütçeden bunların geçimlerini sağlıyor,
halkın doğrudan yardımı ile geçinmeleri, görevlerini ve hizmetlerini menfî yönde
etkileyeceği için buna meydan verilmiyordu. Saltanat devirlerinde iman, ahlâk ve
dînî heyecanın zayıflaması, mezkûr hizmetlerin kapsamının genişlemesi, bütçeden
bu hizmetleri yürütenlerin geçimlerinin sağlanması uygulamasının terkedilmesi,
bütün bu sebeplerle dîn hizmetlerinin aksaması, hizmetlerin belli kişiler
tarafından ücret karşılığı yapılmasını zarûret hâline getirmiş, ulemâ da bunun
cevazına fetvâ vermişlerdir. Zaman içinde müezzin, imam, vaiz, müftü, kadı,
Kur'ân öğreticisi, müderris, şeyhülislâm gibi hizmet elemanları ortaya çıkmış,
hizmetler teşkîlâta kavuşturulmuş, hizmet elemanlarının kimi geçimini, hizmet
verdiği kimselerden aldığı ücretle, kimi de -zaman zaman- devletten aldığı
maaşla sağlamış, bu arada vakıflar da devreye girerek geçime ve hizmete önemli
katkılarda bulunmuştur. Din öğretiminden çok eğitiminde tasavvuf ve tarikatlerin
de büyük rolü olmuş, tasavvuf eğitimcileri (pir, mürşit, şeyh..) hizmeti
genellikle ücretsiz yürütmüşler, geçimlerini de çeşitli yollardan
sağlamışlardır.
Kazâ sâhasını ayırdığımız zaman diğer hizmetlerin; yani örgün ve yaygın din
eğitimi, öğretimi ve diğer dînî hizmetlerin bugün de ülkemizde devam ettiğini,
bu hizmetleri yürüten elemanların devlet bütçesinden maaş aldıklarını, bu arada
az da olsa halkın desteği ile mezkûr hizmetleri yürüten elemanların da
bulunduğunu görüyoruz. Bir toplum içinde müslümanlar bulunduğu müddetçe din
hizmetlerine de ihtiyaç bulunacak, rejim ne olursa olsun bu hizmetler
yürütülecektir. Hizmetin düzenli, yeterli ve amaca uygun olması başıbozuk
olmamasına, bir teşkîlât içinde nizamlanmış bulunmasına bağlıdır. Bu teşkîlât ve
nizâmın devlete (hükûmete) bağlı bulunması, yalnızca lâik sistemlerde değil,
şerîat devletlerinde de problemlere sebep olmuştur. Çok kısa süren gerçek
hilâfet döneminden sonra saltanat devirleri boyunca hükûmete bağlı din ve ilim
görevlileri ile bağımsız din ve ilim görevlileri bulunmuş; siyâset, menfâat ve
samimi inançtan kaynaklanan taraf tutmalar, ihtilâflar ümmetin birlik ve
bütünlüğünü bozmuş, âlim ve mürşitlerle halkın ilişkisini menfî yönde etkilemiş,
karşılıklı güveni sarsmış, hattâ bazen ortadan kaldırmıştır. Günümüzde Diyanet
İşleri Başkanlığı, kimi zaman bakanlığa, kimi zaman başbakanlığa bağlı bir
devlet dairesidir; yâni devletin yönetim ve güdümüne tâbîdir. Lâik devletin bir
din kurumunu yönetim ve güdümü altına alması dünyanın sekizinci harikası olarak
bizde bulunmaktadır. Diyanet'in bu konumundan memnun olmak mümkün değildir.
Din hizmetlerini yürütecek bir kuruma ihtiyaç -her zaman, her yerde ve her
rejimde- vardır, ancak bu kurumun konumu ve statüsü bizdekinden farklı
olmalıdır.
Sizin de bildiğiniz gibi, kimi müslümanlar Diyanet İşleri'ni tasvip ederken,
kimileri de çeşitli uygulamalarına karşı çıkmaktadırlar. Bu farklılık sizce
nereden kaynaklanıyor? Müslümanların Diyanet İşleri'ne bakışını değerlendirip,
yukarıdaki tablonun ileride ne gibi sorunlara yol açabileceğini açıklar mısınız?
Sizce bu doğal mıdır?
Din hizmetlerinin bir düzen ve bütünlük içinde yürütülebilmesi için gerekli
bulunan "bir kuruma" karşı olmak makûl ve meşrû değildir. Müslümanlar böyle bir
kuruma değil, bu kurum olmak iddiasında bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı'na;
bunun konumuna ve statüsüne karşı olabilirler ve bunda da büyük ölçüde
haklıdırlar. Türkiye'de iktidarlarla beraber Diyanet İşleri Başkanları değişir,
başkanlarla beraber dairenin ileri gelen elemanları yedinci dereceden zelzeleye
marûz kalır, arkasından sıra taşra teşkîlatına gelir; müftüler, vâizler,
imamlar, kurs öğreticileri (tabîî bir kısmı) tedirgin edilir, vazifeden alınır,
sürülür, nakledilir. Personelin nakil ve tayini konusunda siyasî baskılar
yapılır. Başkanlığın dinbilimi uzmanları, dünyada ve ülkede cereyan eden olaylar
karşısında dînin hükmünü, kendi görüş ve yorumlarını serbestçe açıklama
imkânından mahrumdurlar. Üstelik zaman zaman belli bir görüş ve uygulamanın
tasdiki yönünde zorlandıkları olmuştur. Aynı kısıtlamalar taşrada eğitim ve
öğretim hizmetlerini yürüten elemanlar için de söz konusudur. Bütün bunları
gören, din görevlileri ile beraber yaşayan halkın, mevcut konumu ve statüsü ile
bu daireye hoş bakmaması beklenebilir bir tavırdır. Bu tavır ve karşı tavırlar,
halkın sevgi ve saygı ile bağlı bulunması gereken bir kurum ile onun
mensuplarını -meşrûiyet, gereklilik ve yeterlilik açılarından- tartışma sâhası
içine sokar, kurum bir kere tartışma konusu olunca arkasından yıpranma gelecek,
yıpranmayı güvenin sarsılması takip edecek, nihayet halk bu ihtiyacı karşılamak
üzere başka mercilere yönelecektir.
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bugünkü statüsünden memnun musunuz, özerk olmasını
ister misiniz, özerk olması ne kazandırır, ne kaybettirir?...
Hangi rejimde olursa olsun din eğitimi, öğretimi ve diğer dînî hizmetleri ihtivâ
eden "diyanet kurumu" bağımsız olmalıdır. İran'a yaptığım bir inceleme ve
araştırma gezisinde bir âyetullah ile yaptığımız sohbette kendilerinin aynı şuur
ve uygulama içinde olduklarını hayret ve takdirle öğrenmiştik. Âyetullah "Bugün
İran bir şerîat devleti olabilir, karar ve uygulamalarında İslâm'a uygun
davranabilir, ama yarın ne olacağı belli olmaz, her hâlükârda rûhânî teşkîlatın;
yani din eğitimi, öğretimi ve hizmeti veren şahıs ve kurumların müstakil olması,
hükûmete bağlı bulunmaması, hatta onu İslâm adına denetlemesi gerekir, biz de
böyleyiz, bu statüyü korumaya devam edeceğiz; biz malî bakımdan da, ilmî ve
idârî yönlerden de hükûmetlere bağlı değiliz ve böyle kalacağız" diyordu. Bence
diyanet hizmetleri her zaman ve her yerde hükûmetlerden bağımsız olmalı, ilmî,
idârî ve mâlî özerkliğe sahip bulunmalıdır. Ancak köprünün altından bunca su
aktıktan ve Türkiye'de malûm sosyo-kültürel tablo oluştuktan sonra bir
sıçrayışta Diyaneti özerk hâle getirmek iyilik mi, kötülük mü getirir sorusuna
gelince durup düşünmek gerekiyor. Kanâatimize göre bu hedefe bir zaman ve
tedbirler süreci içinde, aşamalı olarak yürümek gerekir. Aksi hâlde büyük
kargaşa ve dînî tabirle "fitne" çıkar. İlk aşamada seçim sistemi getirilmelidir.
Burada seçmen ve adayların vasıfları, seçim şekli gibi detaylara girmeden
prensip olarak "seçim" üzerinde duruyoruz. Diyanet İşleri Başkanı, din-bilimi
uzmanları, müftü, vâiz ve imamlar seçimle tayin edilmelidirler. Teşkîlatta
seçimle iş başına gelmiş bulunan en üst makam, alttakileri doldururken mutlaka
ilgililerin rızâsını esas almalıdır; bunun da yolu seçimden geçer. İkinci
aşamada devlet, diyanet hizmetlerine müdâhaleden kesin olarak vazgeçmelidir.
Üçüncü aşamada meselâ vaktiyle din ve diyanet hizmetlerine tahsis edilmiş
vakıflar belirlenerek bunların yeniden diyanete devredilmesi suretiyle, bu
yeterli olmazsa başka kaynaklar bulunarak mâlî özerkliğe geçilmelidir. Bunu da
diğer aşamalar takip etmelidir.
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın konumu ve işlevi sizce nasıl olmalıdır? Bu konuda
sizin bir öneriniz var mıdır?
Efendim, bizi mazûr göreceğinizi umarak, bir soru da konunun dışından sormak
istiyoruz..
Diyanet hizmetleri (eğitim, öğretim, teşkîlât, yönetim, rehberlik...) yukarıda
açıklanan özellikler içinde tek ve bütün bir teşkîlât çerçevesinde
yürütülmelidir. Teşkîlât içinde örgün ve yaygın din eğitimi ve öğretiminin bütün
nevileri (okul öncesi, okul, halk eğitimi, tasavvuf okullarının yaptığı mânevî
eğitim) yer almış olmalıdır. Teşkîlât din hizmetlilerinin seçimle işbaşına
gelmesine nezaret etmeli, bütçeyi yapmalı, personelin diğer işleri ile de meşgul
olmalıdır. İçinde oluşturacağı birime, dînî-ilmî inceleme ve araştırmalar
yaptırmalı, bu konuda diğer ilim kurumları ile işbirliği yapmalı, araştırma
sonuçlarını uygun vâsıtalarla halka ulaştırmalı, önemli dînî ve sosyal konularda
görüş ve fikir oluşturup bunu serbestçe açıklayabilmelidir.
Özellikle ordumuzda olmak üzere bazı kesimler inançlı insanların çok üstüne
gidiyorlar. Bilindiği gibi ordu içinde inançlı insanlara karşı alınmış bir tavır
var.
Namaz kıldıkları için askerî okullardan atılmaları Hava Kuvvetleri'nden ihraçlar
izledi. Bunların ardından "Gümüş Yüzük Operasyonu" başlatıldı. Son olarak da,
Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından yayınlanan gizli bir emirle, eşleri
başörtülü olan subay ve astsubayların sıkı bir takibe alınması istendi.
Bütün bu olanları siz nasıl değerlendiriyorsunuz? İnançlı insanların bu kadar
üstlerine gidilmesi sizce bir korkudan mı kaynaklanıyor? Yoksa başka bir sebebi
mi var? Kendinize göre açıklar mısınız?
Ülkemizde orduda, bazı eğitim ve öğr
etim kurumları ile devlet dairelerinde dindarlara baskı yapıldığı, namaz
kılmalarına, oruç tutmalarına, İslâm'ın emrettiği şekilde giyinmelerine,
haramlardan sakınmalarına engel olunduğu, bunlara imkân verilmediği, ısrar
edenlerin vazifeden atılmak, terfî edememek, sürgüne gönderilmek gibi cezâlara
maruz kaldıkları artık herkesin bildiği bir gerçektir. Bu tutum karşısında en
azından şunların söylenmesi faydalı olur kanâatindeyim:
a) Toplumları birbirinden ayıran, onları ayrı milletler yapan özellik kültürdür.
Kültürün en önemli, hattâ bazı zaman ve zeminlerde belirleyici unsuru ise
dindir. Bizim kültürümüzü dinden arındırmak, soyutlamak, onun dinle alâkasını
kesmek mümkün değildir; bunun peşinde koşmak hayalin peşinde koşmak demektir.
Koşanların elde edecekleri sonuç hüsrandır, çoğunluğun nefretini kazanmaktır,
dışlanmaktır. Cumhuriyet aydınlarından bu tutumu benimseyenlerin, yetmiş yıllık
tecrübeden de faydalanarak durumlarını yeniden muhâkeme etmelerinin, tuttukları
yanlış yoldan dönmelerinin zamanı gelmiştir. Bir toplum içinde elbette dine
inananlar ve inanmayanlar, inandığı dînin gereklerini yerine getirenler ve
getirmeyenler olacaktır. Bu farklılık, karşılıklı hoşgörü ve anlayış içinde
millî birlik ve bütünlüğü bozmaz. Ancak çoğunluğun benimsediği ve yaşadığı dîne,
dînî hayata karşı çıkmak, zaman içinde dîne bağlılığın ve inancın zayıflamasını
sağlayacak tedbirler almak, bunları alırken bazı maske ve tabuların arkasına
sığınmak, milletten oy veya vergi isterken Allah'tan, dinden bahsetmek, bunları
aldıktan sonra -onların oylarıyla sağlanan iktidarı ve vergileriyle sağlanan
ekonomik gücü- onların uğrunda can vermeye hazır oldukları değerlerini yok etmek
için kullanmak... işte bunlar millî birlik ve bütünlüğü bozar. Yığınlar bir süre
ümit eder, sabreder, bekler; ama asla aldanmaz, aldatılamaz ve unutmaz. Umut
kırıklıkları öfkeye, öfke kine dönüşebilir. Bir toplumun bir kısım aydınları ve
yöneticileri ile halkı arasında bu çeşit menfî duyguların oluşması kadar millî
birlik ve bütünlüğe zarar verecek bir başka şey düşünülemez. Bu sebeple
milletini ve memleketini seven aydınlar, şahsî kanâat ve tutum farklarına
bakmadan bir masa etrafında toplanmak, bizi millet yapan, biz yapan ve hâlâ
ayakta tutan değerlerimizi -ortak millî değerlerimizi- tesbit etmek ve bunları
yetişen nesillere aktarmak için tedbirler almak, millî eğitim ve öğretimi buna
göre planlamak durumundadırlar. Böyle yapmaz da ellerine geçirdikleri imkânları,
bu değerleri yok etme yönünde kullanırlarsa azınlığın çoğunluğa tahakkümü ve
demokrasi adı altında baskı rejimi uygalanmış olur.
b) Milletimizin gözbebeği ordusu, mensuplarının dînî davranışlarını engellemek
bir yana, bunu özendirmenin tedbirlerini almalıdır; çünkü belki genellikle bütün
milletlerin, fakat kesin olarak bizim milletimizin hayatından dîni çıkardığınız
zaman, ona vatan ve millet sevgisini, yüce amaçlar uğrunda fedâkârlık şuûrunu,
ahlâkî fazîlet ve davranışları kazandıracak bir başka dayanak bulamazsınız.
Dîni, imanı olmayan insan ne savaşabilir, ne vatanı bekler, ne de zafer kazanır!
İnsanın din ve imanı ise, ancak ona inanma ve inancını yaşama imkânı verdiğiniz
zaman olur. Diğer kurumlar da temel insan hak ve hürriyetlerine ve özellikle din
ve vicdan hürriyetine saygının bir gereği olarak soruda anılan tutumlarını
terketmek durumundadırlar.
c) İnanan ve inancının gereğini yerine getiren insanlara bazı kurum ve
kuruluşlarda baskı yapılmasının -söylenen veya söylenmeyen- bir gerekçesi de
lâikliği, lâik düzeni korumaktır. Bu davranışlara izin verildiği, müsâmaha
edildiği takdirde çığ gibi büyüyeceği, milleti ve özellikle yeni yetişen nesli
saracağı, iman ve ibâdet müslümanlığının arkasından düzen müslümanlığının (fundamentalizmin)
geleceği sanılmakta, bundan endişe duyulmaktadır. Burada, milletin çoğunluğunun
istediği bir sosyal değişmeye, ne adına olursa olsun, topla, tüfekle, cezâ ile
karşı çıkmanın demokrasiye, insan haklarına, hattâ lâiklik ilkesine sığıp
sığmadığını tartışacak değiliz. Ancak şu noktaya işaret etmeden de
geçemeyeceğiz: Gerek Cumhuriyetten önce ve gerekse Cumhuriyet devri boyunca
müslümanlar, muhtemel sonuç ne olursa olsun içlerinde, İslâm'a inanmayanları,
onun istediği bir hayatı yaşamayanları barındırmış, onlara hayat ve gelişme
hakkı vermiş, onlara karşı hoşgörülü davranmışlardır. Gerçek mânâda çoğulcu
toplum, müslüman toplumdur; yabancı kültürleri koruyan, hattâ yok olmamaları
için tedbirler alan kültür ve medeniyet İslâm medeniyetidir. İslâm, kendini
koruyabilmek amacıyle insan hak ve hürriyetlerini hiçbir zaman çiğnememiştir. Bu
tutumu benimsemeyen, ne amaçla olursa olsun insanlara baskı yapan, hakları
çiğneyen bir kültür, bir zihniyet, adına "çağdaş, ileri, medenî" denilse de
ilkeldir, gayr-i insânîdir. Batı kültürü ve medeniyeti, iddiâların aksine asla
çoğulcu değildir; bütün yerli ve yerel kültürleri yok etmiş, genel çizgileriyle
tek bir Batı kültürünü dünyanın önemli bir bölgesinde hâkim kılmıştır; amacı
geri kalan kültürleri de yok etmek ve bütün dünyayı kendine benzetmektir.
İçimizde bu cereyanı benimseyen, bu benzemeye can atanlar olabilir. Bu tabiî
ise, karşı çıkanların, öz kültürünü koruyarak çağdaşlaşmak isteyenlerin
bulunması da tabîîdir. Öz kültürü belirleyen unsurun din olduğunu yukarıda
zikretmiştik. Din dahil, kültürümüzü yok etmek, başka kültürlerin içinde eritmek
isteyenler bu hakkı kendilerinde görüyorlarsa, buna cesaret edebiliyorlarsa,
millet çoğunluğunun da buna karşı direnmeyi, kültürlerini korumak için elden
geleni geriye koymamayı en tabîî ve temel hakları olarak görmelerini
yadırgamamak gerekir. Yollar bu ölçüde ayrılınca karşımıza iki çözüm çıkar:
çatışma ve uzlaşma. Çatışma kimseye fayda getirmez, milletini ve memleketini
sevenler bunu göze alamazlar. O hâlde çözüm tektir: uzlaşma. Uzlaşmanın ilk
adımı, vazgeçilmez şartı, tarafların "dediğim dedik" tavrından vazgeçmeleri,
yeniden durum muhâkemesi yapmaları, gerçek mânâda çoğulcu sistemi benimsemeleri,
birbirlerine hoşgörü ile bakmaya alışmaları ve en önemlisi her birinin diğerine
hayat hakkı tanımasıdır. Dünyanın gözü üzerimizde iken modernist ve gelenekçi
aydınlarımız, iç ve dış düşmanlarımızın oyunlarına gelmemeli, her sâhada millî
mutabakat zeminleri oluşturmalı ve uygulamaları bu zeminlere oturtmalıdırlar.
18. Altınoluk, Nisan, 1992.
*************************************************
Lâiklik Soruşturması
Türkiye'de lâiklik uygulamasını değerlendirir misiniz?
Batı anayasalarında din, vicdan ve fikir hürriyetini, din-devlet ilişkisini
düzenleyen maddeler, "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi"nin ilgili maddeleri
ile paralellik arzetmektedir. Bu beyannamenin 18. maddesinde "Her şahsın fikir,
vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır, bu hak din ve kanâat değiştirme
hürriyetini, dînini veya kanâatini tek başına veya topluca, açık olarak veya
özel surette, öğretim, tatbikat, ibâdet ve âyinlerle açıklama hürriyetini
gerektirir" denilmektedir. 19. madde ise fikir ve ifade hürriyeti ile ilgili
olup kişilere, ülke sınırı tanımaksızın bilgi ve fikir alış-verişi yapma,
fikrini her vâsıta ile açıklama, fikrinden dolayı rahatsız edilmeme hakkını
vermektedir.
Bizde Anayasa'nın 24. maddesi ile bunun bir uzantısı olan 163. maddeye
baktığımız zaman gerek fikir hürriyetinin ve gerekse din ve vicdan hürriyetinin
-beyanname maddelerine göre- oldukça kısıtlanmış ve sınırlanmış olduğu
görülmektedir. "Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi, devletin gözetim ve denetimi
altında yapılır" deniliyor. Uygulamada ise bu denetim ve gözetim, din eğitim ve
öğretimi yapmaya, yalnızca devletin açtığı okullarda izin verilmek sûretiyle
gerçekleştiriliyor. Özel veya tüzel şahısların ilk, orta ve yüksek öğrenim
seviyesinde din eğitim ve öğretimi veren okullar ve kurslar açmasına izin
verilmiyor. 24. maddenin son fıkrasında "Kimse, devletin sosyal, ekonomik ve
siyasî veya hukûkî temel düzenini, kısmen de olsa din kurallarına dayandırma
veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyle, her ne sûretle
olursa olsun dîni veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri
istismar edemez ve kötüye kullanamaz." denilmektedir. Bu maddeye Anayasa'nın
başlangıç kısmı ile 14. madde ve toplantı ile ilgili kısıtlamalar eklenince din
ve vicdan hürriyeti iyice kısıtlanmış olmaktadır. İslâm'ın iki temel kaynağı
Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'te, devletin sosyal, ekonomik siyâsî ve hukûkî
düzeninin dîne dayandırılması gerektiğini ifade eden, hattâ bunu müslümanlara
emreden nasslar vardır. Bir müslüman bu nassları ders, makâle, konferans ve
kitap konusu edindiği zaman karşısında -yukarıda sıralanan- kısıtlayıcı
maddeleri ve Cezâ Kanununun 163 vb. maddelerini bulacaktır.19 Müslüman ya bu
nassları görmezden gelecek, onlar yokmuş gibi davranacak -ki bir müslüman için
bu mümkün değildir- yahut da mahkemede "fiilinin özel amaca yönelik olmadığını"
isbata çalışacaktır; hâsılı işi zordur, kımıldayacak tarafı yoktur. Bunlar bir
yana bugün ülkemizde dînî vecibeleri yerine getirme (ibâdet, haram-helâl
konusunda dîne uyarak yaşama) hürriyeti bile yoktur. Resmî kuruluşlarda çalışan
birçok müslüman oruç tutamaz, namaz veya cuma namazı kılamaz, başını örtemez,
herhangi bir konuda inancından kaynaklanan düşüncesini dile getiremez. Bütün
Hıristiyan Batıda, vatandaşlar haftalık ibâdetlerini yapabilsinler diye pazar
günleri tatil günü olmuştur; kimse çıkıp da bunun lâikliğe aykırı veya gericilik
olduğunu iddiâ etmemiştir. Müslümanların yaşadığı ülkelerde cuma günleri de aynı
mahiyette günlerdir, ama cuma günü dairelerin tatil edildiği, yahut cuma namazı
kılınacak resmî imkân sağlandığı yerler (ülkeler) birkaçı geçmez. Nasıl
olmalıdır denilecek olursa cevabımız: "Bu konularda, şiddet eylemi noktasına
varmayan ve kişinin inanç ve kanâatinden kaynaklanan hiçbir davranışının suç
sayılmaması, kovuşturma konusu yapılmaması gerekir" şeklinde olacaktır.
19. Bu madde yürürlükten kaldırılmış olmakla birlikte kısıtlayıcı hükümler başka
kanun ve maddelerde ibka edilmiştir.
***************************************
İslâm Âleminin
Meseleleri 20
İslâm âleminin bugünkü meseleleri nelerdir?
İslâm âlemi çok geniş bir coğrafyada bir milyar civarında nüfusun ve 46 ülkenin
temsil ettiği büyük bir âlemdir. Bağımsızlığına yeni kavuşan devletlerle daha da
büyümüştür ve büyüyecektir. Bu âlemin meseleleri ciltlere konu teşkil edebilecek
vüs'attedir. Burada benim en önemli olarak telâkki ettiğim üçüne temas etmek
isterim: tefrika, geri kalmışlık, kültür değişmesi (erozyonu).
a) Tefrika: İslâm dünyası akîde ve ideoloji farklılığına, ırk ayrımına, dar
mânâda millî menfâat tercîhine, gaflet, cehâlet ve taassuba dayalı bölünüşler,
parçalanışlar içindedir. Akide farklılığını inanç mezhebleri temsil etmektedir;
bu çerçevede Sünnî, Şiî (Caferî, Zeydî, İsmâîlî....), Hârîcî farklılaşmaları
vardır. İdeoloji sâhasında, tam olarak batılılaşma veya çağdaşlaşmadan
başlayarak yarı müslüman, yarı Batılı, yahut tam müslüman bir toplum olmayı
hedefleyen ideolojilere kadar uzanan önemli farklılıklar mevcuttur. İslâm'ın
bunca açıklamalarına ve çabalarına, insanlığın asırlarca süren mücadelelerine
rağmen hâlâ etnik farklılıklar, İslâm'ın getirdiği birlik ve kaynaşmayı aşarak
devam etmekte, tefrika sebebi olarak varlığını sürdürmektedir. İslâm bütün
mü'minleri kardeş ilân ettiği hâlde, ülkeler öncelikle veya sadece kendi
menfâatlerini düşünmekte, bunun gereği, diğer kardeş ülkelerin zararına da olsa
yerine getirilmektedir. Bu davranış kendini daha ziyade milletlerarası andlaşma
ve bloklaşmalarda, ticaret ve dayanışmalarda göstermektedir. Bütün bu tefrika
unsurlarına cehâlet, gaflet ve zaman içinde hasıl olan taassup eklenince tefrika
kronik bir hâl almakta ve tedâvisi güçleşmektedir.
b) Geri kalmışlık: İslâm imanı, ahlâkı ve talîmatının getirdiği yeni dinamizm ve
hızla gelişen İslâm dünyası Ortaçağın sonuna kadar hârikalar başarmış, bütün
dünyaya insanlık, ilim ve medeniyet dersi vermiştir. Sonra gelen mirasyedi
nesiller eldeki büyük maddî ve mânevî servetin sarhoşluğu içinde dinamizmlerini
kaybetmişler, dünyada olup bitenleri takip etmekten vazgeçmişler, gününü gün
eden bir zihniyetle har vurup harman savurmuşlar, yukarıda temas edilen tefrika
sebeplerini güçlendirerek birbirlerine düşmüşler, güçlerini yitirmişlerdir. Bu
arada onlardan öğrendiklerini geliştiren Batılı toplumlar Rönesans, Reform,
imparatorlukları deviren ihtilâl ve inkılâplar gibi büyük işler yapmış,
değişimler geçirmişler, bilgilenmiş, güçlenmiş, dayanışmış ve kalkınmışlardır.
İslâm dünyası çok geç uyanmış, etrafında gördüklerinden şaşkınlığa düşmüş,
içinde bulunduğu hâlin suçlusunu aramaya başlamış, hâin akıl hocalarının
saptırması ile suçu dînine yüklemiş, "İslâm'ı geri kalmanın sebebi olarak"
ittihâm etmiştir. "Sebep İslâm'dı, değildi" tartışması hâlâ sürüp gitmekte,
reçeteler de bu ihtilâf içinde farklı ve yetersiz olmaktadır. İslâm dünyası,
bilgide, teknolojide ve ekonomide geridir. İmanda, ahlâkta, insanlıkta (dînini
uyguladığı, geleneğini devam ettirdiği ölçüde) hâlâ dünyanın en ileri
toplumlarını teşkil etmektedir. Geri kalmış sâhalarda başarılı olmanın yolu ve
çaresi, müslümanların kendi köklerine uygun aşılamaları yapmaları, kör taklitten
kurtulmaları, iyi ile kötüyü, eskiyen ile eskimeyeni, alınacak ile atılacağı
belirleyen vahyin sesine ve İslâm'da olgunlaşmış akıllarına başvurmalarıdır.
İslâm müslümanlara, çağdaş toplumların askerî, ekonomik ve teknolojik
seviyelerine gelmeleri hedefini değil, bunu geçmeleri ve insanlığın hayrına
kullanmaları hedefini göstermektedir.
c) Askerî ve siyâsî sömürgecilik çağı kapandıktan sonra ileri toplumlar, geri
kalmış toplumlara kültür ihrâcı yoluna, daha doğrusu onların kültürlerini
dejenere ederek hâkim olma, sömürme stratejisine ve taktiğine başvurmuşlardır.
Bugün dünyada amansız bir kültür savaşı hüküm sürmekte, ekonomik ve teknolojik
güce sahip olanlar, zayıf olanların kimliğini değiştirmekte, onları kendilerine
bende kılmaktadırlar. İleri toplumlar mektepleri, iletişim araçları, san'atı,
basını, turisti ve diğer milletlerarası ilişkileri ile geri kalmış toplumlara
girmiş, onları kendi öz kimliklerinden çıkarmış, kozmopolitleştirmiş, câmi ile
kilise arasında bocalayan bînamazlar hâline getirmişlerdir. İslâm dünyasında
kullanılan âletlerden görgü kurallarına, eğlenceye, kılık kıyafete, sosyal ve
siyâsî nizâma kadar uzanan Batı taklitçiliği bu olgunun en açık belirtisidir. Bu
savaşta İslâm dünyasının kazanma şansı hayli zor olmakla beraber imkânsız
değildir. Hâlâ öz değerlerine bağlı müslümanların, zihinleri karıştırılmış
kardeşlerine sevgi ve anlayışla yaklaşmaları, küçük cemâatler hâlinde yakın ve
sıcak temaslarla, hayatın iniş ve çıkışlarını, müslümanca, kardeşçe beraber
yaşamaları, doğruyu, iyiyi, güzeli bulmada yardımlaşıp dayanışmaları birçok
güçlüğü aşmalarına, zoru başarmalarına yardımcı olacaktır. Bu çabayı müslümanlar,
başkalarından beklemeyecek, bizzat kendileri ortaya koyacaklardır. Bunun için de
önce "kendilerine gelmeleri", "kendileri olmaları" gerekmektedir. Müslümanın
kendine gelmesi, kendi olması için bütün bilgi kaynakları değişmemiş, bozulmamış
olarak mevcuttur, başvurulacak canlı yol göstericiler de yok değildir.
Kredi, tahvil ve sosyal güvenlik kurumları (Emekli Sandığı, Bağ-Kur, Sosyal
Sigortalar Kurumu) hakkında bilgi verir misiniz?
a) Kredi (borç mal veya para almak) faizli ve faizsiz olmak üzere ikiye ayrılır.
İslâm dîni faizli borç alışverişini yasaklamıştır. Şahsî ve ailevî hayatı için
krediye ihtiyacı olan kimselerin bu ihtiyacını, elinde fazlası olanlar, bir
karşılık beklemeden, Allah rızâsı için karşılayacaklardır (karz-ı hasen). Eğer
böyle hamiyetli kimseler bulunmazsa, ihtiyaç sahibi zarûrete düşmüş sayılacağı
için faizli kredi alabilir; bununla yiyecek, içecek, ilâç, mesken vb.
edinebilir. Bu durumda günah, darda kaldığı için faizli kredi alan kimseye
değil, onu dara düşüren ve darda bırakan topluma aittir.
Eğer kredi ihtiyacı yatırım, ticaret, şirket gibi kazanca, servet arttıran
maksatlara yönelik ise bunları yapmak isteyenler, faizli kredi yerine, kâr ve
zararda ortaklık esasına göre sermaye toplayacaklardır; İslâm'ın tercîhi budur.
Bu sâyede hem servet tabana yayılacak, hem de faizin sebep olduğu mâliyet
enflâsyonu (hayat pahalılığı) önlenmiş olacaktır. Günümüzde kâr ve zararda
ortaklık, hisse senetleri ile gerçekleşmektedir. Bir işletme veya şirketin hisse
senedini alanlar, buraya kâr ve zararda ortak olmakta, meşrû bir iş
yapmaktadırlar; yeter ki hisse senedi ile ortak olunan kuruluş gayr-i meşrû
işler (içki imâlâtı, faizcilik vb.) yapmasın.
b) Tahvil ihraç etmek, faizle ödünç almaktır, tahvil satın almak ise faizle
ödünç para vermektir; bu sebeple her ikisi de dînimize göre caiz değildir.
c) İslâm, kendi ülkesinde yaşayan bütün insanları yoksulluk, hastalık, işsizlik,
kazâ ve felâketler karşısında sigortalamaktadır. Burada kullandığımız
sigortalamak tâbiri yanıltıcı olabilir; çünkü bugün bir kimsenin sigortalı
olabilmesi için önceden belli bir ödemede bulunması gerekir. İslâm'da böyle bir
şart yoktur. Devlet (toplum), bütün vatandaşların zengin babası gibidir.
Çocukları varlıklı olduklarında devlete mâlî destek sağlarlar, yoksul
düştükleri, muhtaç oldukları zaman da devlet onlara elini uzatır. Bu el uzatma,
herkese ihtiyacı kadarını vermekle olmaktadır. Günümüzdeki sosyal güvenlik
kurumlarına bu esaslar açısından baktığımızda bazı sakatlıklar, dengesizlikler,
haksızlıklar göze çarpmaktadır; şöyle ki:
1) Sigortalı olabilmek için kişi, ihtiyaç içinde olsa, aldığı, kazandığı kendine
yetmese bile prim ödemek mecbûriyetindedir.
2) Geri ödeme yapılırken kişilerin ihtiyaçları değil, vaktiyle yaptıkları ödeme
ve girdikleri derece esas alınmakta, zengine daha çok, fakire daha az
verilmektedir.
3) Hem çalışmayan (emekli olan), hem de ekonomik durumu iyi olan kimselere,
kendilerinden kesilen primler kadar ödeme yapıldıktan sonraki ödemeler ya
başkalarından (bunların içinde fakirler de vardır) alınan primlerden, yahut da
devletin katkısından yapılmaktadır. Her iki kaynaktan, böyle kimselere ödeme
yapmak helâl olamaz. Şu hâlde sosyal güvenlik sistemi "zenginden alınıp ihtiyacı
olanlara âdil ve dengeli bir dağıtım yapma" esası üzerine kurulmalıdır. Bugün
mevcut olan sosyal güvenlik sistemlerine bağlı bulunan, emekli olarak bunlardan
maaş alan kimseler, kendilerinden prim olarak kesilen meblâğı (işverenin ve
devletin katkısı dahil) aldıktan sonra durumlarına bakmalıdırlar; eğer başka
kaynaklardan hâsıl olan gelirleri geçimlerini karşılıyorsa, bundan sonra
alacaklarını fakirlere vermelidirler.
Türkiye'de gerçek ilim adamının az yetişmesinin sebepleri nelerdir?
Dînî ilimler sâhasında istenilebilen seviyeye henüz varılmamış olmasının iki
sebebi üzerinde durulabilir:
a) İlim geçmişten geleceğe bir bayrak yarışıdır, nesillerin birbirini
tamamlayarak geliştirdikleri ortak bir değerdir. Cumhuriyet inkılâbı dînî hayat
ve din ilimleri bakımından toplumun geçmişle ilişkisini büyük ölçüde
koparmıştır, din ilimleri tahsîli veren kurumları kapatmış, yenilerini de
yıllarca açmamıştır. Böylece araya bir fetret, bir boşluk girmiş, nesiller
arasındaki bağ kopmuştur. Bugün Türkiye'de din ilimleri ile meşgul olanlar bir
yandan aradaki boşluğu doldurmak, diğer yandan bugünü yakalamak için çaba
sarfetmektedirler.
b) Mârifet iltifâta tâbidir. İltifâtın en önemlisi uygulamadır. Bir toplumda,
millî eğitimde, düşünce, iman, ahlâk ve diğer sosyal sâhalarda bir ilmin
verileri ne kadar uygulanıyorsa o ilim o kadar gelişme şansına sahiptir.
Din dışı sâhalarda büyük ilim adamları veya yeterli sayıda ilim adamı ve
teknokrat yetişmemesinin sebepleri arasında şunlar zikredilebilir:
a) Beyin göçü.
b) Adına uygun, gerçek mânâda "millî" bir eğitim sisteminin kurulamamış olması.
c) Sistemin, programların, kitapların, öğretim ve yönetim kadrolarının parti
politikaları, farklı ideolojiler istikâmetinde durmadan değiştirilmesi ve millî
eğitimin bir yaz-boz tahtası hâline getirilmiş olması.
d) Kâbiliyetli öğrencilere ve ilim adamı namzetlerine vaktinde ve yeterli
desteğin sağlanmaması.
e) İlim adamı olmak için gerekli bulunan gayret ve fedakârlığı sağlayacak
motivasyonun, aşk ve heyecanın bulunmaması.
Şu anda İmam-Hatip Liseleri müslüman halkımızın ihtiyacına cevap verebiliyor mu?
Veremiyorsa öğrencilerin iyi yetişmeleri için neler yapılmalıdır?
Müslüman halkımız genel olarak okullardan ne bekler? Önce bu soruya cevap
arayalım. Benim bu toplum içinde yarım asırlık hayatım içinde edindiğim bilgi ve
intibâa göre milletimiz okullardan, çocuklarını "adam etmesini" istemektedir.
Onlara göre adam olmak, kimliğini kaybetmeden milletin bugününde faydalı
olabilecek formasyonu kazanmaktır. Türkiye'de millî eğitimde yapılan
yanlışlıklar yüzünden insanımız, okula gönderdiği çocuğunu bir gün tanıyamaz
hâle geliyor. Aynı imanı, değer hükümlerini, dünya gürüşünü paylaşmadıklarını
tesbit ediyor. Meşhur hikâyedir: Adamın biri oğluna "sen adam olmazsın" der
dururmuş. Oğlu okumuş, bir vilâyete vâli olmuş, babasına haber göndermiş ki,
gelip kendini görsün, adam günlerce yolculuk yaparak oğlunun huzuruna çıkmış,
oğlu "olamazsın diyordun, bak ben vâli oldum" deyince babası, "ben sana vâli
olamazsın demedim, adam olamazsın dedim, babanı ayağına çağırdığına göre yine de
adam olamamışsın" cevabını vermiş. Bugün de babalar, anneler bakıyorlar ki,
okumuş oğulları onların dinlerine, dillerine, san'atlarına, zevklerine, gelenek
ve göreneklerine, ahlâk ve adâb anlayışlarına yabancı hâle gelmiş. İşte bu durum
karşısında "Acaba aradığımızı başka bir yerde bulabilir miyiz?" diyerek
İmam-Hatip Liselerine yöneliyorlar ve aradıklarını kısmen de olsa orada
buluyorlar. Bu durum millî eğitimimizdeki çarpıklığın giderilmesine kadar devam
edecek, İmam-Hatip Liseleri olmazsa başka çarelere başvurulacaktır. Çarpıklığın
giderilmesinin ilk şartı bu ülkenin aydınlarının bazı konularda ortak görüş
sahibi olmaları, aynı düşünce ve değerlendirmeyi paylaşmalarıdır. Bizim
kimliğimiz nedir? Biz yirminci asırda yaşayan Müslüman Türk milleti miyiz,
çağdaş dünya vatandaşı mıyız? Ne kadar müslüman, ne kadar Türk, ne kadar çağdaş
olacağız? Çocuklarımızı hür bir ortam içinde, her türlü baskıdan uzak bir
şekilde eğiteceğiz, yeteneklerini tam olarak ortaya koymalarına imkân
sağlayacağız; buraya kadar tamam, fakat hiçbir yönlendirme yapmayacak mıyız?
Yapacaksak bunun yönü ne olacaktır? Bu sorulara ortak bir cevabımız var mı?
Varsa bunun programı nerede? Yoksa biz çağdaş müslüman Türk insanını nasıl
yetiştiririz? Bir san'atçı kalkıyor, dogmatik düşünceye karşı savaş
vereceklerinden bahsediyor ve bunu söylerken İslâm imanına dayalı düşünceyi
kastediyor. Bir gazete köşe yazarı kalkıyor, "millî ve mânevî değerler denilen
şeyler, bizi asırlardır geri bırakan ilkel alışkanlıklarımızdır" diyor. Öte
yandan bakanından genel müdürüne birçok aydın da "millî ve mânevî değerlerimizi
yaşatacağımızdan" bahsediyorlar. Yarın iktidar değişse bu cümleler de
değişecektir. İşte bu olgunun adı kaostur ve öncelikle buna bir çare bulmak
gerekir.
Din görevlisi olarak İmam-Hatip mezunları henüz istenilen kıvama
gelememişlerdir. Bu hedefe ulaşmak o kadar güç değildir. Bu okullara fakirler
ile kırsal bölge vatandaşları yanında hâli vakti iyi olan müslümanlar da ilgi
gösterirler, yönetici ve öğretmenleri iyi seçilir, yeterince kurslardan
geçirilerek yetiştirilirse iyi sonuçlar elde edilebilir.
İslâm Ortak Pazarı ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?
Bu konuyu,
İslam'ın Işığında Günün Meseleleri isimli kitabımın 1988 tarihli baskısında
genişçe işledim. Burada bir özetleme yapmak gerekirse şunları kaydetmek
mümkündür: Avrupa Topluluğu Yahudilik, Hristiyanlık dinleri ile Grek ve Roma
medeniyetleri temeli üzerinde bulunan Avrupalıların oluşturdukları bir
birliktir. Bu birlik başlangıçta yalnızca ekonomik gibi göründü ise de zaman
içinde gelişti ve "Avrupa Birleşik Devletleri" oluşumuna doğru adım adım
ilerlemeye başladı. Bu birliği oluşturan devletler hukuk, ekonomi, dış siyaset,
savunma konularında bağımsızlıklarından kısmen veya tamamen vazgeçmektedirler.
Bu sâhalardaki bağımsızlık şüphesiz toplum hayatını ve kültürünü derinden
etkileyecek ve -zaten ortak yönleri farklı yönlerine galip olan- Avrupalılar,
"Avrupa Devleti vatandaşı" hâline geleceklerdir. Müslümanların Avrupalılar ile
bu ölçüde bütünleşmesi önce imkânsız gibidir; bu imkânsızın mümkün hâle
geldiğini düşünürsek bu takdirde bu entegrasyon, İslâm kimliğinden vazgeçmek
mânâsına gelmektedir.
İşte bu tehlikeyi gören sorumlu kişiler haklı olarak İslâm Ortak Pazarı üzerinde
düşünmeye başlamış, bunu gerçekleştirebilmek için de önemsiz sayılmayacak
adımlar atmışlardır. İslâm Konferansı Teşkîlâtı ile bu teşkîlâta bağlı bulunan
"ekonomik, ticarî, teknik, ilmî işbirliği komiteleri" bu adımların önemli
örnekleridir. Bize göre İslâm Ortak Pazarı mümkündür, zarûrîdir, müslüman
toplumların menfâatinedir. Zorlukları yenmek gerekir. Zorlukların başında, İslâm
ülkelerinin gerçek mânâda (siyâsî olduğu kadar ekonomik ve askerî) bağımsızlığa
kavuşmaları, kendi geleceklerini kendilerinin belirleyebilecekleri bir rüşde
ulaşmaları, öz kültürlerine yabancılaşmamış kimseleri iş başına getirmeleri
vardır. Bunlar yapılabildiği takdirde ve ölçüde İslâm Ortak Pazarı da hayal
olmaktan çıkacak, mutluluk veren bir gerçek olarak doğacaktır.
İmam Hatip Lisesi mezunu öğrencide hangi tür eserler bulunmalıdır?
Türkiye'de kitap yayını, bir kişinin takip etmesi güç olacak ölçüde
sür'atlenerek genişlemektedir. Dün verdiğimiz liste bugün (bir-iki yıl içinde)
eskimekte, yenilenmeye ihtiyaç göstermektedir. Böyle bir yazıda yeterli bir
liste vermek oldukça zordur. Ancak yukarıda adı geçen
kitabımda "Va'z kaynaklarının tavsif ve tenkidi" başlıklı bir yazı vardır .
Bu yazının sonlarına doğru bir kitap listesi de verilmiştir. Bu listeden
başlangıç olarak yararlanmak mümkündür.
İmam-Hatip Lisesi öğrencilerimize tavsiyeleriniz nelerdir?
İmam-Hatip mezunlarının ilk dönemlerine mensup birisi olarak kendim,
vazifelerimi hatırlamak istiyorum. Dileyen mezunlar bunları, kendileri için de
bir hatırlatma olarak kabûl edebilirler:
a) İnsanlar âhirete inansın inanmasın bir gün ölecek, bu dünyadaki hayatlarını
tamamlayacaklardır. İnanmayanlar için bundan sonrası ebedî bir yokluk ve
hiçliktir. İman edenlere göre ise asıl hayat bundan sonra başlamaktadır. Bu
hayatın mutluluk veya bedbahtlık içinde geçmesi, insanın dünya hayatında elde
ettiklerine bağlıdır. İman eden, elinden geldiğince Allah'a kulluk etmeye
çalışan insanlar, O'nun sonsuz lütfu ile ebedî hayatı, tarif edilemez bir
mutluluk, hayal edilemez bir zevk içinde geçirecekler, bütün güzelliklerin ve
kemâlâtın kaynağı olan Allah'a kavuşacaklar, O'nun en büyük Kulu ve Sevgilisi
(s.a.v.) ile beraber olacaklardır. Dünyada hiçbir menfâat, makâm, zevk ve arzu
bu ebedî mutluluğun zerresine denk olamaz. Bizim burada vazifemiz Allah rızâsını
kazanmaktır, bunun da yolu hayatımızı İslâm'a göre yaşamaktır.
b) İslâm'a hizmet insanlığa hizmettir. Çünkü insanlara, neye nasıl
inanacaklarını, Allah'a nasıl kulluk edeceklerini, birbirlerine nasıl
davranacaklarını.. bazen genel prensipler, bazen detaylar ile anlatan ve en
doğru bir şekilde anlatan İslâm'dır. İnsanlara bu ilâhî mesajı ulaştırmak,
anlamalarını ve yaşamalarını sağlamaya çalışmak İslâm'a ve insana hizmettir ve
bundan daha değerli bir hizmet düşünülemez.
c) Hizmetin başarılı olmasının şartı bilmek ve yaşamaktır. Bilmeyen yahut
bildiğini yaşamayan (ilmi ile amil olmayan) kimseler başkalarına İslâmî hizmeti
götüremez, başarılı olamazlar. Şu hâlde işe gerçek İslâm'ı öğrenmekle başlamak
ve öğrendiğimizi yaşamak gerekecektir. Öğrendiğimizi yaşamanın içinde
"başkalarına öğretmek, hayatın iniş ve yokuşlarını, acı ve tatlılarını, nimet ve
külfetlerini başkaları ile birlikte yaşamak, âdil ve insânî ölçüler içinde
paylaşmak" da vardır. Bir müslümana göre bütün insanlar, Allah'ın yarattığı
kulları olarak ve O'na kulluklarını gerçekleştirme istidâdı taşıdıkları için
değerlidir, kardeştir. Allah'a iman ve kulluk edenler ise daha yakın ve öz
kardeştirler. İnsanlar, kardeşlerinin dert, problem ve sevinçleri karşısında
duygusuz, tepkisiz olamazlar. Müslümanın vazifesi dertleri azaltmak, ihtiyaçları
karşılamak, dünyada gerçekleşebilecek mutluluğu gerçekleştirmek ve bütün
insanların Allah'a kulluk ederek ebedî hayatı kazanmalarını sağlamaya
çalışmaktır. İşimiz, mesleğimiz ne olursa olsun, hangi şartlar içinde bulunursak
bulunalım asıl vazifemiz bu hizmete katkıda bulunmak, kendimizi buna göre
hazırlamak ve her an yenilemektir.
20. Müşahede dergisi, 1990.
******************************************
Yahûdî Kimliği
Kur'ân-ı Kerîm'e göre yahûdî kimliğini anlatır mısınız?
Bir türlü huzur ve güven zeminine oturtamadıkları devletlerine de soyundan
geldikleri zâtın ismini koyan ve yahûdîliği din olarak benimsemiş bulunan
millet, tarihin akışı içinde edindikleri, nesilden nesile aktardıkları olumsuz
vasıflar ve seciyeler sebebiyle genellikle diğer insanlar ve milletler için
zararlı, itici, güvenilmez, egoist ve acımasız olarak bilinmiş, böyle
değerlendirilmişlerdir. Bugün dünyada, çifte standart kavramının en tipik
örneğini de bu millet sergilemektedir. San'atı ve kitle iletişim araçlarını
kullanarak, kendilerine, İkinci Dünya Harbi yıllarında yapılan zulümleri
bıkmadan, usanmadan gündemde tutan yahûdîler, vatanlarından, temel hak ve
hürriyetlerinden yoksun bıraktıkları bir toplumun (Filistin halkının) hak
talebini kan ve işkence ile bastırmakta, kendilerine yapılan zulüm olurken
onların başkalarına yaptıkları hak ve adâlet (!) sayılmaktadır. Endülüs'ten
Kuzey Afrika ve Orta Doğuya kadar birçok bölgede tarih boyunca kendilerini
acılardan, işkencelerden, katliâmlardan korumuş ve kurtarmış, din ve vicdan
hürriyeti temin etmiş müslümanları bugün bu millet, baş düşmanı olarak ilân
etmekte, arkasına süperleri alarak özellikle müslümanlara zulmetmektedirler.
Bütün bu davranışların bir tesadüf olmadığını anlayabilmek için Kur'ân-ı Kerîm'e
başvurmak ve tarihleri boyunca yahûdî kimliğini oluşturan başlıca nirengi
noktalarını buradan tesbit etmek faydalı olacaktır. Kur'ân-ı Kerîm, yahûdîler
için "Yahûd, Benî-İsrâîl, Ehlu'l-Kitâb, Ehlu't-Tevrât" gibi isimler kullanarak
yüzlerce âyet sevketmekte, bu milletin geçmişini, geleceğini ve ahlâkını bize
tanıtmaktadır. Hiç şüphe yok ki iyi bir toplum içinde kötüler, kötü bir toplum
içinde de iyiler bulunabilir. Ancak bir toplum hakkında hüküm verirken aza,
müstesnâlara değil, çoğa, hâkim nüfusa ve davranışa bakılacaktır: "Onların
çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin kendileri
için önceden hazırladığı şey ne kötüdür: (Hazırlanan) Allah'ın onlara gazap
etmesi ve kendilerinin azâb içinde kalıcı olmalarından ibârettir"21 "Onları grup
grup yeryüzünde dağıttık. Onlardan iyi kimseler vardır, yine onlardan bundan
aşağıda olanlar vardır; belki dönerler diye onları iyilik ve kötülüklerle
imtihan ettik."22
Bu millette çoğunluğu teşkil eden insan tipinin temsilî resmi Kur'ân-ı Kerîm'e
göre şöyledir:
1. Nankördürler, şımarıktırlar, iyiliğe kötülükle mukabele ederler: Bakara
sûresinin özellikle 40-61. âyetlerinde Allah Teâlâ, İsrâîloğullarına sayısız
nimetler bahşettiğini, bu cümleden olarak onları Firavun'un zulmünden
kurtardığını, buzağıyı ilâh edindikleri hâlde onları bağışladığını, kendilerine
yurt ve yuva verdiğini, yerden sular fışkırttığını, en güzel yiyecekler ile
beslediğini... bildirmekte, bütün bunlara rağmen onların daima nankörlük
ettiklerini, daha fazlasını, yahut kötü de olsa değişik şeyleri istediklerini,
olmayacak şeylerin peşine düştüklerini, peygamberlerini üzdüklerini ifade
buyurmaktadır.
2. Vefâsız ve sadâkatsizdirler, sözlerine güvenilemez: "(Tevrat ile amel
edeceğinize dair) sizden sağlam bir söz almış, Tûr'u üzerinize kaldırmış (şahit
tutmuş), size verdiğimize sağlam yapışın, onda bulunanları daima hatırlayın,
umulur ki korunursunuz demiştik. Ondan sonra sözünüzden dönmüştünüz..."23
Yahûdîler döneklikleri, vefâsızlıkları sebebiyle maymuna (2/65; 7/166), eşeğe
(62/5) ve köpeğe (7/176) benzetilmişlerdir.
3. Hîleci ve ikiyüzlüdürler: "Şimdi (ey müminler) onların (yahûdîlerin) size
inanacaklarını mı sanıyorsunuz? Oysa ki, onlardan bir zümre Allah'ın kelâmını
işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif eder, değiştirirlerdi.
İnsanlar ile karşılaştıklarında 'iman ettik' derler. Birbirleri ile yalnız
kaldıkları vakit ise 'Allah'ın size açtıklarını (Tevrat'taki bilgileri),
Rabbiniz katında sizin aleyhinize delil kılmaları için mi onlara anlatıyorsunuz,
bunları düşünemiyor musunuz?' derler."24
"Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi (Tevrat'ta bulunan, Son Peygamber ile
ilgili bilgiyi) gizleyip onu az bir baha karşılığında değişenler yok mu, işte
onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir"25
"Yahûdîlerden bir kısmı, kelimelerin yerlerini değiştirirler, dillerini eğip
bükerek ve dîne saldırarak (Peygamber'e karşı belli belirsiz) 'işittik ve karşı
geldik', 'dinle, dinlemez olası'... derler..."26
4. Zâlim, âsî ve hâindirler: "Verdikleri sözden dönmeleri sebebiyle onları
lânetledik ve kalblerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini
değiştirirler. Kendilerine öğretilen ahkâmın önemli bir bölümünü de unuttular.
İçlerinden pek azı hariç onlardan daimâ bir hâinlik görürsün. Yine de sen onları
affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever."27
Zulüm ve isyanları için bir-iki âyet meâli yeterli değildir, zikredilenlerin
tamamı buna delâlet etmektedir.28
5. Başkalarının zararına aldırmadan haksız ve ölçüsüz kazanç peşinde koşarlar,
özellikle tefeci ve faizcidirler: "Yahûdîlerin zulmü sebebiyle, bir de çok
kimseyi Allah yolundan çevirmeleri, menedildikleri hâlde faizi almaları ve
haksız yollar ile insanların mallarını yemeleri yüzünden kendilerine (daha önce)
helâl kılınmış şeyleri haram kıldık ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap
hazırladık."29
6. Mü'minlerin en çetin düşmanıdırlar: "İnsanların içlerinde, iman edenlere
düşmanlık bakımından en şiddetli olarak yahûdîler ile şirk koşanları
bulacaksın..."30
7. Kendilerinin üstün bir millet, Allah'ın çocukları, seçkin kulları, dünyaya
hâkim olmak için gönderilmiş bir topluluk olduklarına inanır veya böyle
görünürler. (Âyetler: 2/94, 3/24, 5/18, 62/6.)
8. Karakterleri, yapıp ettikleri sebebiyle kalbleri mühürlenmiştir, Allah'ın
lânetine ve gadâbına uğramışlardır, maddî veya mânevî bakımdan daima zillet
içinde olacaklardır: (Âyetler: 2/88, 3/112.)
9. Kibir ve gururlarına rağmen müminler hakkıyle karşı durur, savaşırlarsa
yenilirler: (Âyetler: 3/111.)
10. Devamlı devlet ve hâkimiyet sahibi olabilmeleri, kötü huy ve
davranışlarından vazgeçmelerine bağlanmıştır; vazgeçmedikleri müddetçe tekrar
tekrar burunları yere sürtülecektir: "Biz kitapta İsrâiloğullarına 'Sizler
yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre
kapılacaksınız' diye bildirdik. / Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize
güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar evlerin arasında dolaşarak sizi
aradılar. Bu yerine getirilmiş bir söz (vaat) idi. / Sonra onlara karşı size
tekrar galibiyet ve zafer verdik, servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık,
sayınızı daha da çoğalttık. / Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük
ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz. Artık diğer cezâlandırma zamanı
gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine Mescid-i Aksâ'ya
girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip etsinler (diye,
başınıza yine düşmanlarınızı musallat kıldık.) / Belki Rabbiniz size merhamet
eder; fakat siz yine fesatçılığa dönerseniz biz de (cezâlandırmaya) döneriz. Biz
cehennemi, kâfirler için bir hapishane yaptık..."31
21. Mâide: 5/80.
22. A'râf: 7/168.
23. Bakara: 2/63, 64.
24. Bakara: 2/75, 76.
25. Bakara: 2/174.
26. Nisâ: 4/46.
27. Mâide: 5/13.
28. Özellikle bkz. 4/155 vd.
29. Nisâ: 4/160, 161.
30. Mâide: 5/82.
31. İsrâ: 17/ 4-8.
******************************************************
Ehl-i Kitâb
Ehl-i Kitâb kavramını ve ilgili hükümleri açıklar mısınız?
Ehl-i kitâb Farsça terkîbinin, yahut ehlu'l-kitâb Arapça terkîbinin lûgat mânâsı
"kitap ehli, kitaplı, kitaba bağlı olanlar" demektir. Dînî bir terim olarak ehl-i
kitabın mânâsı konusunda İslâm müctehidleri farklı görüşlere sahiptirler.
Hanefîlere göre, sonradan bozulmuş, değiştirilmiş bile olsa aslı itibarıyla
ilâhî olan, vahye dayanan bir kitaba iman eden kimseler ehl-i kitaptır. Buna
göre yahûdîler ve hıristiyanlar ehl-i kitap oldukları gibi, Hz. İbrâhîm'e, Hz.
Dâvûd'a gönderilen kitaplara iman edenler de ehl-i kitap içinde yer
almaktadırlar. Diğer müctehidlerin çoğuna göre ehl-i kitaptan maksat, yalnızca
yahûdîler ile hıristiyanlardır.32
İnsanların bir kesimine kitap ehli, kitaplı denmesinin en belirgin sebebi "Kitâb"a
verilen önemdir. Burada kitaptan kastedilen, Allah Teâlâ'nın, peygamberleri
vasıtasıyle kullarına gönderdiği bilgiler ve sözler bütünüdür. Kitâbın önemi,
aklın yetişemediği konularda insanlara doğru bilgi veren, hak yolu gösteren tek
kaynak olmasından gelmektedir. Tarih boyu geçirilen tecrübeler göstermiştir ki,
yalnızca akıl ve vehim kaynağına dayalı bulunan dinler, hak dinden en uzak,
dolayısıyla "Allah, âhiret, ibâdet, helâl-haram..." konularında en fazla yanlış
ve sapıklığı ihtivâ eden dinler olmuştur. İlâhî vahiy mahsûlü olan bir kitaba
dayanan dinler ise, zaman içinde kitapların aslı kaybolduğu, bunlara insanlar
tarafından ilâveler yapıldığı veya bazı kısımları çıkarıldığı için değişmiş bile
olsa, hak dîne en yakın dinler olmuştur. Ayrıca bu dinlerin tâbîleri de gerçek
dîne iman konusunda daha yatkın olagelmişlerdir. Bu son hüküm tartışmaya müsait
ise de, kitaplı dinlerin, diğerlerine nisbetle hak dîne daha yakın bulundukları,
arada önemli ölçüde ortak noktaların bulunduğu şüphesizdir.
2. Ehl-i kitabı, diğer kâfirlerden (müşriklerden, münafıklardan,
Allahsızlardan...) ayıran özelliklerin bir kısmına, birinci maddede temas
edilmiş oldu. Biraz açmak gerekirse: Münâfık, müslüman olmadığı hâlde öyle
görünen, ikiyüzlü, içi kâfir dışı müslüman kişi demektir. Böyleleri gerçekte ehl-i
kitaptan iseler "ehl-i kitabın münafıkları" olurlar. Başka dinlerden veya dinsiz
iseler "bunların münafıkları" olurlar. Gerçek müşrik, Allah'ın birliğine, eşsiz
ve benzersiz oluşuna iman etmeyen, tam aksine Allah'ın birden fazla olduğuna
iman eden kimsedir. Müşrikler genellikle kâinattaki tasarrufları, inandıkları
birden fazla tanrı arasında paylaştırır, ibâdetlerini de buna göre yaparlar.
Kitaplıların şirke düşmeleri ise, Allah'ın sıfatları, fiilleri ve yarattıkları
konusunda hatâ etmelerinden, yanlış yorumlar yapmalarından, tevhîdi
parçalamalarından kaynaklanmaktadır. Meselâ hıristiyanlar, Hz. Îsâ'ya ve Rûhu'l-kuds'e
ulûhiyetten nasip vermiş, "baba-oğul-rûhu'l-kuds" üçlüsünü tanrı bilmiş, ama
bunun da bir olduğunu iddiâ etmişlerdir. Bu da bir nevi şirktir; ancak
yukarıdakine kaba, açık ve kaynağından şirk; buna ise ince, gizli ve kaynaktan
sapılarak düşülmüş şirk diyebiliriz.
3. Kur'ân-ı Kerîm, nüzûlü sırasında mevcut ehl-i kitabın özelliklerinden, inanç,
âdet ve ibâdetlerinden bahsetmektedir. Bunlar arasında onların tevhidden
saptıkları, kitaplarını değiştirdikleri, helâl-haram çizgisine riâyet
etmedikleri... zikredilmektedir. Bu vasıfta olan kimselere Kur'ân-ı Kerîm ehl-i
kitap dediğine göre, aynı çizgiyi devam ettiren yahûdî ve hıristiyanlara bugün
de ehl-i kitap demek, onları ehl-i kitap olarak kabûl etmek gerekecektir.
4. Ehl-i kitabın cennete girebilmesi için Allah'ın birliğine (tevhîde) ve Son
Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ya iman etmesi gerekir. Çünkü Kur'ân-ı
Kerîm'de:
"Allah, üçten birisidir diyenler şüphesiz kâfir olmuşlardır..."33;
"Allah, Meryem oğlu Mesîh'tir diyenler şüphesiz kâfir olmuşlardır"34;
"Yahûdîler, Uzeyr Allah'ın oğludur dediler; hıristiyanlar da Mesîh Allah'ın
oğludur dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. (Sözlerini),
önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin!
Nasıl da sapıyorlar!"35;
"Ehl-i kitap ve müşriklerden kâfir olanlar ebedî olarak ateştedirler. İnsanların
en kötüleri de işte bunlardır."36;
"De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan
Allah'ın elçisiyim. Ondan başka tanrı yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise
Allah'a ve ümmî peygamber olan Rasûlüne -ki o, Allah'a ve O'nun sözlerine
inanır- iman edin ve ona uyun ki, doğru yolu bulasınız."37 buyurulmaktadır.
Bu âyetlerden çıkan sonuçları, hiçbir yorum katmadan şöylece sıralamak
mümkündür:
a) Ehl-i kitap olan yahûdî ve hıristiyanlar, tevhidden saptıkları için kâfir
olmuşlardır.
b) Ehl-i kitaptan küfre düşenler, kâfir olanlar, orada devamlı kalıcı olmak
üzere ateşe (cehenneme) gireceklerdir.
c) Son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.), bütün insanlara peygamber ve Allah
elçisi olarak gönderilmiştir. Doğru yolu bulmak, hidâyete erebilmek için O'na
(s.a.v.) ve getirdiklerine iman etmek, O'na (s.a.v.) uymak şarttır, gereklidir.
d) Son olarak meâlini verdiğimiz âyetten bir önceki âyette38, Son Peygamber
Muhammed Mustafâ (s.a.v.)'nın geleceğinin Tevrat ve İncil'de yazılı bulunduğu,
O'na (s.a.v.) iman eden, yoluna düşen, O'nu destekleyen ehl-i kitabın kurtuluşa
erecekleri zikredilmiştir. 159. âyette geçen "hakkı ve doğruyu bulan ve onun
sayesinde adil davranan" Mûsâ kavminden bir cemâati, Hz. Mûsâ zamanında, yahut
Hz. Peygamber'den (s.a.v.) önce yaşamış bir cemâat olarak kabûl etmek zarûreti
vardır. Hem yukarıda meâlini verdiğimiz âyetler, hem de 160. âyet bunu gerekli
kılmaktadır.
Âyetlerden çıkan sonuç bu olduğuna göre, tevhidden sapan, Son Peygamber'e
(s.a.v.) iman etmeyen ve O'na (s.a.v.) uymayan kimseleri (bu meyanda ehl-i
kitabı) cehenneme sokan; dar kafalı, dar gönüllü müslümanlar değil, bizzat
kâfirlerdir, onların kendi inanç ve amelleridir. Allah'ın cenneti, bütün
yarattıklarını alacak kadar geniştir, oraya biri geldi diye diğerinin yerinin
daralması söz konusu değildir. Ehl-i kitap ve diğer kâfirlerin -gerekli şartları
yerine getirmemeleri hâlinde- cehenneme gireceklerini bildiren İslâm âlimleri,
yalnızca Allah'ın Kitâbını ve Rasûlü'nün (s.a.v.) talîmatını tebliğ etmişlerdir.
Amaçları ise bütün insanların, kendilerinin dahil bulundukları saâdet iklimine
girmeleri, ebedî mutluluklarına ortak olmalarıdır. Yani bu gayret, gönül
darlığından değil, gönül genişliğinden, bütün insanları kaplayan engin
merhametten kaynaklanmaktadır.
Ehl-i kitap içinde, Tevhîde ve Son Rasûle (s.a.v.) iman eden, Kur'ân-ı Kerîm'i
doğrulayan, bununla beraber ibâdetini (amel-i salihi) kendi dîninin bozulmamış
esaslarına göre yapan bir kimse bulunursa, bunun cennete -doğrudan veya bir
müddet cezâ gördükten sonra- girip girmeyeceği tartışılabilir; ancak böyle bir
kimse gerçekte var olmaktan ziyade bazı kişilerin hayalinde var olsa gerektir.
5. Hz. Peygamber (s.a.v.) Medîne'ye hicret ettiklerinde burada yahûdîler, Yemen
vb. uzak çevrede de hıristiyanlar vardı. İlk İslâm devleti olan Medîne devleti
anayasasında yahûdîlere de yer verilmiş, onlar teb'anın bir parçası olarak kabûl
edilmiş, devletin himayesi altına alınmış ve kendilerine adlî muhtariyet ve din
hürriyeti bahşedilmiştir. Husûsi hukuk ve sosyal ilişkiler sahasında da
Rasûlullah'ın (s.a.v.) ve ashâbının sonrası için örnek teşkil eden davranış ve
tasarrufları vardır. Ehl-i kitap ile evlenilmiş (kızları ve kadınları ile
müslümanlar evlenmiş), iş ortaklığı kurulmuş, kendilerinden kredi alınmış,
komşuluk haklarına riâyet edilmiştir.
Bu vesile ile Hz. Peygamber'in (s.a.v.), Necrân hıristiyanlarının şahsında bütün
kitaplı gayr-i müslimlere hitaben yazdırdığı andlaşma metnini vermekte fayda
görüyorum. Bu metin, gayr-i müslimlere verilen düşünce ve vicdan hürriyetinin
muhtevâ ve sınırlarına ışık tutmaktadır:
".... Hiçbir din adamının görevi, râhibin ruhbanlığı değiştirilmeyecek, kimse
seyahatten menedilmeyecek, mâbetleri yıkılmayacak, binaları İslâm mescidlerine
veya müslümanların binâlarına katılmayacaktır. Kim bunları yaparsa Allah'ın
ahdini bozmuş, Rasûlüne (s.a.v.) karşı durmuş ve Allah'ın verdiği emandan yüz
çevirmiş olacaktır... Papazlardan, din adamlarından, kendilerini ibâdete vermiş
kişilerden, keşişlerden, tenha yerlerde ve dağ başlarında ibâdetle meşgul
olanlardan cizye ve harâç (vergi) alınmayacaktır... hıristiyan dînini benimsemiş
bulunan hiçbir kimse müslüman olması için zorlanmayacaktır; '..... ehl-i kitâb
ile ancak güzellik yoluyla mücadele ediniz.' Onlar nerede olurlarsa olsunlar
kendilerine merhamet kanatları gerilecek, kimsenin onları incitmesine izin
verilmeyecektir.... Bir hıristiyan kadın kendi isteği ile bir müslüman erkeğin
yanında bulunursa (onunla evlenirse) müslüman koca onun hıristiyanlığına râzı
olacak, kendi büyüklerine uyma ve dîni görevlerini yerine getirme konusundaki
arzularına uyacak ve onu bunlardan menetmeyecektir. Kim buna uymaz ve kadını
dîni konusunda sıkıştırır, baskı altında tutarsa Allah'ın ahdine, Rasûlünün
(s.a.v.) andlaşmasına karşı çıkmış olur ve o kişi Allah nezdinde 'yalancılardan'
biridir.
"Eğer onlar (hıristiyanlar) kilise ve manastırlarını tamir, yahut başka bir din
ve dünya işinde müslümanların yardımına muhtaç olurlarsa müslümanlar onlara
yardımda bulunacak ve bu onları borç altına sokmayacaktır; yardım, dînî bir
ihtiyaçlarından dolayı onları destekleme, Allah Rasûlü'nün (s.a.v.) ahdine vefâ,
onlara bağış ve Allah'ın bir lûtfu olarak yapılacaktır..."39
Bu andlaşma Rasûlullah'ın (s.a.v.) halîfeleri tarafından teyid edilmiş; yalnızca
İslâm ülkesinin istiklal ve bütünlüğünü, İslâm toplumunun izzet ve düzenini
koruyacak bazı ekler getirilmiştir.40
6. Müşrik, dinsiz, materyalist gibi diğer kâfirlere nisbetle ehl-i kitaba bazı
ayrıcalıklar tanındığı görülmektedir. Bir önceki maddede verilen vesika bu
ayrıcalıklara ışık tutar mâhiyettedir. Bunlara ek olarak, diğer kâfirlerin
yiyecekleri müslümanlara helâl olmadığı hâlde, ehl-i kitâbın yiyecekleri -domuz,
şarap gibi özellikle müslümanlara haram kılınanlar dışında kalanlar- helâl
kılınmış, müslümanların bunlardan yiyebilecekleri bildirilmiştir.41
7. Müslümanın her davranış ve ilişkisinin ya dünyaya, yahut da âhirete bir
faydası olmalıdır. Ehl-i kitap ile ilişkilerde dikkat edilecek nokta da budur:
Ya âhirete faydası olmak, yahut da bu faydayı zedelememek şartıyle dünya
hayatına bir fayda getirmek. Dünya hayatına fayda onlar ile ticarî ve iktisâdî
ilişkilere girmek, gerekli bilim ve teknolojiyi transfer etmek suretiyle
gerçekleşir. Uhrevî fayda ise, kâfirler ile kurulan sosyal ilişkilerde onlara
örnek olmayı, İslâm'ı yaşayarak göstermeyi ve tebliğ etmeyi hedeflemek sûretiyle
elde edilir. Bu yoldan bir kâfirin İslâm ile müşerref olmasını sağlamak,
dünyanın servetine denk bir kazanç sağlamak ve ibâdet yapmak demektir.
Müslümanın kâfirden alacağı hiçbir inanç, ahlâk, adâb, âdet, nizam... yoktur. Bu
konularda bir bozulma ve gerileme varsa, bunların telâfisi yeniden İslâm'a
dönmek, İslâm ile aramızdaki mesafeyi kapatmak suretiyle olacaktır. Eğer ehl-i
kitap ile ilişkiler âhirete ait faydayı; yani kulluğu, ibâdet ve ubûdiyeti
zedeliyor, bu sâhaya zarar veriyor ise -zarûrî olanlar dışında- hiçbir ilişkiye
girilmez. İlişkilerin asıl gâyesi tebliğdir, İslâm'ı anlatmak ve tanıtmaktır. Bu
sayede ehl-i kitap, kitaplarının aslına dönecek, bunu Kur'ân-ı Kerîm'de
bozulmamış olarak bulacak, semâvî dinlerin genel adı olan İslâm ile müşerref
olacaktır.
32. Fetâvâyı Hindiyye, c. I, s. 281.
33. Mâide: 5/73.
34. Mâide: 5/72.
35. Tevbe: 9/30.
36. Beyyine: 98/6.
37. A'râf: 7/158.
38. A'râf: 7/157.
39. M. Hamidullah, el-Vesâık, s. 124-126.
40. M. Hamidullah, age., s. 128, 133vd.
41. Mâide: 5/5.
************************************************
Körfez Bunalımı
Körfez bunalımını İslâmî açıdan değerlendirir misiniz?
1. Kitâb ve Sünnet'te yer alan sayısız âyet ve hadîs incelendiğinde dînin şu
değerleri korumayı hedef aldığı anlaşılmaktadır: Hayat, akıl, din, mal, nesil,
namus ve şeref. Kuveyt'in işgalinden bugüne Körfez'de müslümanlar ölüyor, namus
ve şereflerine tecavüz ediliyor, malları zâyî oluyor ve bütün bunlara bağlı
olarak dînî hayatları tehlikeye düşüyor. Bu değerlerden birine dahi vaki tecavüz
müslümanları harekete geçirmeye, engellemek için ellerinden geleni yapmalarına
yetmelidir.
2. Körfez bunalımının sebeplerini kök (asıl) ve dal (fer') olmak üzere iki
grupta görmek gerekir. Asıl sebep müslümanım diyenlerin İslâm'ı yaşamamalarıdır.
Eğer yaşasalardı, Kitâb ve Sünnet ile, İslâm'ın hayat ve saâdet veren talîmatı
ile amel etselerdi
a) Bilim ve teknolojide dünyanın en güçlü topluluğu olurlardı,
b) Allah Teâlâ'nın yerin altında ve üstünde kendilerine bahşettiği sayısız -ve
çoğu milletin, toplumun mahrum bulunduğu- nimetlerden hakkiyle ve yoluyla
istifâde ederek dünyanın ekonomik yönden en güçlüsü olurlardı.
c) Tarihî sebeplerle ayrı milletler hâlinde bölünmüş olsalar bile aralarında,
NATO, AT, COMECON vb.den daha sağlam bir birlik kurar, âdetâ tek bir millet ve
ümmet gibi olur, tanışır, dayanışma içinde olur, kendi aralarında ve dışa karşı
güvenlik içinde yaşarlardı.
d) Dinlerini ve öz kültürlerini korur, millî ve mânevî değerlerini nesilden
nesile taşır, "İnsanlar için ortaya konmuş en iyi ümmetsiniz; iyiyi emreder,
kötüyü yasaklarsınız ve Allah'a iman edersiniz"42 ilâhî vasfına uygun bir
şekilde insanlığa örnek ve rehber, gerektiğinde dünyada "iman, düzen ve
adâletin" bekçisi olurlardı. Evet İslâm, amel edenlere bu güzellikleri vâdediyor,
aksi hâlde bedbahtlık ve ziyân içinde olacaklarını bildiriyordu. Olması gereken
ile olan arasında yapılacak sathî bir karşılaştırma bile "müslümanım diyenlerin
böyle davranmadıklarını" açıkça ortaya koymaktadır.
İkinci derecede (fer'î) sebepler, içerde (ciğerde, kalbde vb.) bulunan
hastalığın dışa vuran tezahürleri gibidir ve her zaman biri olmasa diğeri
bulunur; biri diğerinin petrolüne, parasına, madenine, toprağına, saltanatına
göz diker, hepsi İslâm karşısında tek ümmet gibi olan ehl-i küfrün oyununa
gelir, işgal eder, saldırır, yalnız bırakır, aleyhine oy verir, bozgunculuk
yaparlar...
3. Çözüm kitâbımızda mevcuttur: "Mü'minlerden iki grup savaşa tutuşursa
aralarını bulup barıştırın, bir grup diğerine karşı haksız tecavüzde ısrar
ederse, haktan sapana karşı, Allah emrine dönünceye kadar savaşın, Allah'ın
emrine dönerse, grupları âdâleti gerçekleştirerek barıştırın; hakkı sahibine
verin, şüphesiz Allah hakkı yerine getirenleri sever. Müminler ancak
kardeştirler, kardeşleriniz olan iki grubun arasını düzeltin, Allah sınırını
çiğnemekten sakının, umulur ki rahmete mazhar olursunuz."43
Bu âyetlerin açık ifadesine göre Kuveyt ile Irak arasındaki ihtilâf büyümeden
müdâhale edilecek, -şayet bulunsaydı, elbette bulunması gerekirdi- "İslâm Adâlet
Dîvânı" tarafından anlaşmazlığa bakılacak, âdil çözüm taraflara tebliğ
edilecekti, hakkı kabûl etmeyene karşı birlikte harekete geçilecek ve hakkı
kabûl etmesi sağlanacaktı. Bu safhada kimseden ses çıkmadı. Irak Kuveyt'i işgal
etti. Bazıları fısıltı hâlinde "Kuveyt bunu hak etmişti, bu bir zengin-yoksul
çatışmasıdır, hak arayışıdır...." dediler (sanki işgalci hak arıyor, yoksullar
adına hareket ediyormuş gibi), bazıları veya çoğunluk da "Irak derhal Kuveyt'ten
çekilmelidir" dediler. Irak çekilmeyeceğim dedi, Filistin meselesini istismara
kalkıştı, sanki Filistin yeni işgal edilmiş gibi; sekiz yıl İran'a karşı değil
de İsrail'e ve Amerika'ya karşı savaşmış gibi... "Onlar Filistin'den çekilsin
ben de buradan çekileyim" dedi. Kafaları karıştırdı, zaten karışık ve paramparça
olan İslâm ülkeleri bir araya gelip vazifelerini yapmadılar, yapamadılar. Denize
düşen yılana sarılır, Kuveyt ve Suudî Arabistan yöneticileri de böyle yaptılar,
sarılacak başka dalları bulunmadığı, daha önceden hazırlanmış bir bütün ümmet
ağacı ve onun dalları olmadığı için "yılana" sarıldılar. Şimdi suçluluk duygusu
içinde herkes bir suçlu arıyor ve bu -bir bakıma- zavallılara yükleniyorlar.
Suçlu arıyorsak hepimiz, aynanın karşısına geçip kendimizi görmeliyiz. Çözüm
arıyorsak sözde değil, fiilde müslüman olmalıyız, bizi nasihatler yola getirmedi
ise musibetler yola getirsin!
Not: Bu yazı yazıldıktan bir müddet sonra Amerika, Japonya ve Avrupa devletleri
Irak'a karşı ortak bir askerî hareket düzenlediler, Kuveyt'i kurtarmakla
yetinmeyip Irak'ı imhâ ettiler, insanları öldürdü, ocakları söndürdüler, sonra
Kuveyt ve Suudî Arabistan'ın petrol gelirlerine el, Irak'a ambargo koydular,
İsrail için Ortadoğuyu kılçıksız balık hâline getirdiler; müslümanların -Irak'ın
ve diğerlerinin- eline ise zarardan başka bir şey geçmedi:
"Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık
Zîra ki ziyân ortada bilmem ne kazandık!"
42. Âl-i İmrân: 3/110.
43. Hucurât: 49/9-10.
Vahdet ve Tefrika
İslâmî vahdetin tanımını yapar mısınız?
"İslâmî vahdet" tamlamasının lûgat mânâsı "İslâm'a dayalı birlik"tir. Bu kavramı
nazarî olarak şöyle tanımlamak mümkündür: Din olarak İslâm'ı seçme ve müslüman
olma ortak vasfının birleştirdiği büyük kitle ve birlik. Bu kitlenin dînî ve
tarihî kaynaklarımızdaki adı "İslâm ümmeti"dir. En geniş ve müsâmahalı yorumlara
göre İslâm dairesi içinde kalan fert ve topluluklar İslâm ümmetini oluştururlar.
Bu mânâda ümmet, yalnızca bir teori değil, aynı zamanda bir vâkıadır; tarihte ve
günümüzde böyle bir İslâm ümmeti (İslâm birliği) mevcuttur. Dîni yorumlama,
uygulama ve hedeflerini gerçekleştirme konularına gelindiğinde İslâm'a (yalnızca
müslüman olmaya) bağlı vahdetin ortadan kalktığını, bunun yerini "belli bir
yorum, uygulama ve siyaset / taktik husûsunda birleşen gruplara ait birliğin
(birliklerin)" aldığını görüyoruz. İşâret etmek gerekir ki bu gruplaşmalar her
zaman ümmet birliğini ortadan kaldırmaz; başka bir deyişle ümmet birliği içinde
-bu birliği bozmayan- gruplaşmalar da olabilir. Meselâ fıkıh ve inanç
konusundaki Sünnî mezhebleri ele alalım: Bunların varlığı, asırlar boyu ümmetin
birlik ve bütünlüğünü bozmamış, bu mezheblere bağlı olanlar, daha toplayıcı bir
kavram ve vasıf içinde (Ehl-i Sünnet olarak) bir vahdet teşkil etmişlerdir.
Tarikatler bu oluşumun bir başka örneğidir; Sünnî tarikatlere bağlı oluş, bu
mânâda bir gruplaşma, ümmet birliğini bozan bir tefrika oluşturmamıştır. Bunlara
karşı geçmişte siyâsî yorum ve eylemlere dayalı gruplaşmalar ile zamanımızda
İslâmlaşma yolu ve taktiği konusundaki ihtilâflar, grupları birbirine düşüren,
ümmet birliğini bozan, dostu düşmanı birbirine karıştıran gelişmeler olmuştur.
İslâmî Vahdet, değişik anlayışlara, meşreplere, mezheplere ve yöntemlere sahip
müslümanların hep birlikte bir çatı, bir hizip altında birleşmesi midir? Böylesi
bir İslâmî Vahdet sizce mümkün müdür? Evet diyorsanız, günümüzde niçin bu böyle
olmamaktadır da, müslümanlar arasındaki ihtilâflar çatışmalara/düşmanlıklara
dönüşebilmektedir? Hayır diyorsanız, İslâmî Vahdet'in hangi anlayış temelinde
sağlanabileceğine inanıyorsunuz?
İslâm tarihi boyunca herkesin aynı düşünceyi, yaklaşımı, temâyülü benimsemesi
mânâsında bir İslâm birliği nâdiren -belki Rasûlullah (s.a.v) zamanında-
gerçekleşmiştir. Genel olarak gerçekleşen hâl, yaşanan vâkıa ihtilaftır. Allah
Teâlâ insanların farklı düşünme, inanma ve yapmalarını istemediği hususları
peygamberleri vasıtasıyla açıklamış; açıklanan konular dışında farklı düşünce,
inanç ve uygulamaya izin vermiştir. Şâfiî gibi bazı müctehidler, Şâri tarafından
açıklanmış konularda meydana gelen ihtilâflara "tefrika", serbest sâhada meydana
gelenlere ise ihtilâf ismini vermişlerdir. Bunlardan birincisi ilâhî irâdeye
aykırıdır, yasaktır, hoş karşılanmamıştır. İkincisi ise serbesttir, rahmettir,
ümmete düşünce ve eylemde genişlikler, imkânlar, zenginlikler bahşeder. Farklı
düşünmek, inanmak ve yapmanın caiz olduğu (ictihada izin verilmiş bulunan)
sâhada ortaya çıkan ihtilafın, ümmete rahmet olacak yerde zahmet (tefrika,
çatışma, düşmanlık...) olmasının sebebi hıyânet, cehâlet, menfâat ve taassup
sebeplerinden biri, yahut birkaçıdır. Bu zahmeti ortadan kaldırmak ve ümmetin,
olabildiğince vahdetini sağlamak için bir esasa, bir de heyete ihtiyaç vardır.
Esastan maksat, bir kişi veya grubun ümmet birliğine dâhil olup olmadığını
belirleyen temel düşünce, inanç ve uygulama bütünüdür. Heyetten maksat ise
kaynakları ve tarih boyu süregelen uygulamaları yeniden yorumlayarak bu esası
belirleyecek selâhiyetli ve güvenilir ulemâdır. Heyet bu esası belirledikten
sonra müslümanlar, artık kendi husûsi ictihad, inanç ve meyillerini değil, bu
esası hakem kılacak, insanları buna göre değerlendirecek, kendinden veya yabancı
bilecektir. Böyle bir belirleme ve anlayışın gerçekleşmesi şüphesiz zaman
alacaktır. O zamana erişinceye kadar tefrikanın ümmeti yiyip bitirmemesi için
geçici bir uzlaşma zemini bulunabilir. Meselâ fıkıh kitaplarının sapık
mezheblere ve devlete isyân edenlere ayırdığı bölümde (bağy, buğât, havâric...)
verilen bir formül bu konuda işe yarar gözükmektedir: "Şâri tarafından beyân
edilen İslâmî hükümlere aykırı (başka bir deyişle Ehl-i Sünnetin inanç ve
uygulamalarına aykırı) düşen inanç ve davranışlar, gerçeklerin inkârına değil de
farklı yorumuna (tevile) dayanıyorsa, bunları benimseyen gruplar eyleme ve
saldırıya geçmedikçe kendilerine dokunulmaz; yani ümmet birliğini bozan eyleme
izin verilmez, fakat bütün genişliği ile düşünme ve yorumlama hürriyeti
tanınır." Ümmet içinde oluşmuş gruplar birbirlerine böyle bakar ve bu anlayış
içinde yaklaşırlarsa:
a) Gruplar arasında çatışma durur.
b) Düşmanlığın yerini yumuşama alır.
c) Aynı düşünce, yorum ve temayülün hâsıl olduğu noktalarda dayanışma,
yardımlaşma, birlikte hareket imkânları hâsıl olur.
d) Barışı bozan, haksız eylem ve tecavüze kalkışanlara karşı ümmetin cumhûru
(diğer grupların teşkil ettikleri bütün) birlikte harekete geçerek onları hakka
ve adâlete dâvet eder, cebir kullanarak bu çizgiye getirirler.
İslâmi Vahdet, illa da herkesin aynı çatı altında bir araya gelmesi olayı mıdır,
yoksa benzer düşüncede/yaklaşımda olanların öncelikle kendi aralarında
gerçekleştirmeleri gereken bir olgu mudur? Bu cümleden olarak, kendi aralarında
birliktelikler oluşturan müslümanların, dışlarındaki müslüman kişi ve gruplara
da kardeşlik hukûku çerçevesinde yaklaşmaları mıdır?
İslâmî vahdet herkesin aynı çatı (inanç, düşünce, yorum, yaklaşım) altında
birleşmesi değildir. Böyle olsaydı İslâm'da ictihada, yorum ve bunlara dayalı
ihtilâfa izin verilmezdi, mezheb, meşreb ve tarikatler olmazdı. İslâmî vahdet
-teşbihte hatâ olmazsa- bütün bu farklı malzemenin bir ümmet binasını kuracak
kâbiliyette, vasıfta, özellikte olması, birbirini tamamlayarak bir ümmet
bahçesini teşkil etmeleridir. Bu binâda ve bahçede dışlanacak malzeme, bütünlüğü
bozan, yapıyı zayıflatan, bahçeyi harâb edecek olan yabancı malzemeler ile
zararlı bitkilerdir (Münâfıklar, düşmanlar, hâinler, hakka boyun eğmeyenler,
haksız eyleme kalkışanlardır..) Bu teşbîhi biraz açmak gerekirse önce aynı
düşünce ve yaklaşımda olanlar kendi aralarında birlikler oluştururlar; sonra bu
birlikler "bizden olanı olmayandan, dostu düşmandan" ayıran daha geniş ölçüler
kullanarak aralarında yaklaşma, dayanışma ve bütünleşmeye giderler.
Siz hangi anlayış ve zihniyet erbabıyla birleşilemeyeceğine inanıyorsunuz? Veya
hangi anlayışta ve yaklaşımda olan kişi ve gruplarla birleşilebileceğine
inanıyorsunuz? Yani çok açık ve somut konuşacak olursak, vahdet anlayışınız,
kimleri (zihniyet planında elbet) dışta, kimleri içte bırakıyor?
Eskilerin bence güzel olan bir kâideleri vardır: "Lüzûm-i küfür değil de,
iltizâm-ı küfür küfrü gerektirir." Bu kâideye göre bir kimsenin İslâm
dairesinden dışarı çıkması, müslümanlara göre yabancı sayılabilmesi için küfrü (müslümanlığa
sığmayan bir düşünce ve inancı) bilerek ve gönülden benimsemiş olması gerekir.
Kişi, küfrü gönülden ve bilerek benimsemediği müddetçe, onun bir yorum veya
davranışı, bir başkasına göre dinden çıkmasını gerektiriyor diye o kâfir
sayılamaz; yani gerçekte kâfir olmaz. Tevîlin (yorumun) usûlüne uygun olarak
yapılmamış olmasından önemli hatâlar doğabilir; böyle yorumlar kişi ve grupları,
Allah ve Rasûlü'nün (s.a.v.) murâdı olan İslâm yolundan uzaklaştırabilir, ancak
tevil bulundukça küfre hükmetmek, tevil sahiplerini İslâm ümmetinden dışlamak
oldukça düşünülmesi gereken, sorumluluk getiren bir hüküm olur. Bence tevil,
kişinin şahsî düşünce, keşif, ilhâm ve temâyülünü vahyin üstüne çıkarıyor, vahyi
geri plâna itiyor, açıkça veya doğurduğu sonuç itibârıyla akla ve ilhâma dayanan
bir din getiriyorsa bu tevil sahipleri ile birleşilemez. İslâm adına ortak bir
hizmet gerçekleştirilemez. İhtilâf vahye öncelik vermemekten değil de, onun
sübutu (bize sağlam olarak intikâli; ki, bu ancak hadîsler için söz konusudur),
yahut usûlünce yorumdan kaynaklanıyorsa bu ihtilâf grupları ile işbirliği
mümkündür ve gereklidir.
Müslüman gruplar kendi aralarında nasıl bir diyalog ve dayanışma örneği
sergileyebilir? Yani varolan ihtilâfları nasıl müsbete dönüştürebilirler?
İhtilâfları düşmanlığa dönüştüren menfî tutum sizce hangi önlemlerle
engellenebilir? Kısacası, müslüman kişi ve grupların birbirleriyle nasıl bir
ilişki biçimi içinde olmaları gerektiğine inanıyorsunuz?
Bu soruya, yukarıdaki cevaplarda kısmen temas etmiş ve cevaplar vermiş olduk.
Asıl çare ile geçiş dönemi uygulaması hakkındaki düşüncelerimizi de açıkladık.
Burada şunları eklemek uygun olabilir:
a) Bir hadîs-i şerîfe göre bu ümmet içinde kıyâmete kadar hakkı ayakta tutacak,
onun hâkim olmasını sağlayacak bir tâife (grup) daima var olacaktır. Hakka
taraftar olmak, hakkı desteklemek ve onu hâkim kılmak herkesin, her grubun
iddiasıdır. Ancak bu iddiâların isâbetli olanını olmayanından ayıran "hak
ölçüsüdür"; yani hakkın, haklının hangi ölçü ile tesbit edildiğidir. Eğer bu
ölçü Kitâb, Sünnet ve bunların ilme dayalı yorumu ise isâbet ihtimâli çok
yüksektir ve tutulacak yegâne yol da budur. Hak ölçüsü şahıslar, menfâatler,
şartlanmalar, taklitler... ise isâbet ihtimâli çok zayıftır. İlim yerine zanna,
hakka itâat yerine nefsânî arzulara uyanlara hakkın temsilcisi ve teyidçisi
denilemez. Şimdi ümmet içinde Kitâb ve Sünnet'in ışığında aklı ve ilmi
kullanarak çözümler üreten, bütün gruplara bu ölçüler içinde âdil bakan ve
yaklaşan bir gruba ihtiyaç vardır. Bu grup ihtilâfların azalmasında önemli rol
oynayacaktır.
b) Müslümanlar tarafsız ulemâ heyetinin irşâtlarıyla bir yandan ortak düşünce,
inanç ve yaklaşımlarının sayısını artırırken, diğer yandan -hiç vakit
geçirmeksizin- aynı düşünce ve yaklaşımı benimsedikleri sâhalarda işbirliğine,
dayanışmaya girişmelidirler. Aynı anlayış içinde, aynı maksadı gerçekleştirmeye
yönelik işbirliği kadar insanları birbirine yaklaştıran davranış biçimi az
bulunur.
c) Sahâbeden birisi bir savaşta, kelime-i tevhidi ifade ettiği hâlde bir düşmanı
öldürmüştü. Savaştan dönünce durumu Hz. Peygamber'e (s.a.v) şikâyet ettiler.
Efendimiz (s.a.v.) o kişiyi çağırarak niçin öldürdüğünü sordu. "Samîmi değildi,
canını kurtarmak için son anda söyledi" cevabını alınca "Sen onun kalbini yarıp
gönlünden geçenleri okudun mu, samimi olmadığını nereden biliyordun? Allah'ım,
ben bunun yaptığından berîyim, beni bundan sorumlu tutma!" buyurdu. Müslümanlar
birbirlerini değerlendirirken objektif, elle tutulur, gözle görülür kıstaslara
dayanmalı; zan, tahmin, vehim, iftirâ, dedikodudan uzak durmalı, bunlara
kapılmamalıdırlar. Elde kesin deliller bulunmadan bir kimsenin canına, malına,
namusuna dokunmaya hiçbir kimsenin hakkı yoktur. Elde kesin delil bulununca da
icrânın makamları vardır. Hem hâkimi, hem infazcısı (önce küfrüne veya fıskına
hükmedip sonra öldüreni veya döğeni) taraflar olan düzene ancak "anarşi ve
zulüm" düzeni denebilir. Müslümanların birbirlerine karşı hüküm ve
davranışlarında bu ölçüleri elden kaçırmamaları gerekir.
d) Kur'ân-ı Kerîm Allah yoluna çağırmada kullanılacak ölçüleri "hikmet, güzel
öğüt ve en uygun metod ile mücadele" şeklinde sıralamıştır. Herkes dâvetçi
olamaz; dâvetçinin en azından hikmeti, güzel öğüdün muhtevâ ve usûlünü,
mücadelenin en uygun yolunu bilecek kadar ilim ve marifet sahibi olması gerekir.
Marûfu emir, münkeri nehiy konusunda önce elin, sonra dilin, sonra gönülden
itirâzın emrolunması, yukarıda geçen dâvet prensibine aykırı değildir. Çünkü
dâvet kişiye marûf ve münkeri anlatmak, bu konuda inanç ve görüş birliği
sağlamak maksadına yöneliktir; bunun için hikmet, öğüt ve uygun mücadele yolu
kullanılacaktır. Kişi dâveti kabûl edip marûfu marûf ve münkeri münker bildikten
sonra, buna aykırı davranırsa, ona müeyyide uygulanacaktır. Bir şeyin marûf ve
münker olduğu konusunda anlayış ve yorum farkı varsa, bu giderilmeden müeyyide
uygulamaya kalkışmak dînin maksadına aykırıdır ve yalnızca tefrîka doğurur.
e) "Önce dinle, sonra vur" denilmiştir. Önce karşı grubu dinlemek, anlamaya
çalışmak gerekir. Gruplar birbirini nasıl anlayacaklar? Günümüzdeki gidişe
bakılırsa her grup, karşı grubu, kendi grubunun değerlendirmesine göre tanıyor
ve anlıyor; bunun ise kişileri yanlış anlama ve değerlendirmelere götüreceği
bellidir. Karşı grubu onların yetkili ağız ve kalemlerinden, sonra da tarafsız
ulemâ ve uzmanların açıklamalarından tanımak ve değerlendirmek gerekir.
f) Karşı grubu değerlendirirken insâf ve adâletten ayrılmamak, her unsura ve
vasfa ayrı ayrı hakkını vermek, sonra genel bir kanâate varmak gerekir. İki grup
düşünelim, bunlar aynı imân esalarına inanmış, İslâm'ın insan hayatının çeşitli
boyutları ile ilişkisi konusunda da aynı görüşü benimsemiş olsunlar. Farkları
lider veya maksada ulaştıran yol ve taktik konusunda olsun; imdi bu iki grup
birbirini değerlendirirken ortak noktaları bir kalemde geçer, farklı noktaları
büyütür, fer'i aslın, vesileyi maksadın, önemsizi önemlinin, ihtilâflıyı
ittifaklının üstüne geçirir, önüne alırlarsa insâf ve adâletten ayrılmış, doğru
yoldan sapmış olurlar. Bu örnekte adâlet ve insâf ancak şöyle bir değerlendirme
ile gerçekleşir: "Karşı grup ile biz, hepimizi bağlayan konularda ittifak
etmişiz. Ayrıldığımız hususlar farklı ictihad ve yorumlara dayanıyor, bizim
kadar onların da bu konularda ictihad ve yorum hakları vardır. Bize göre onlar
bu noktalarda isâbetsiz bir ictihadda bulunmuşlardır, onlara göre de biz
öyleyiz; hepimizin niyeti iyi, usûlü meşrû ve ilmî, niyeti kulluk, şu hâlde
Allah her ikimize de ecir verirken, her ikimizi de kulluğuna kabûl buyururken
biz niçin birbirimize düşman olalım, soğuk bakalım, uzak duralım, en azından duâ
ederek birbirimizi desteklemeyelim!"
***********************
Birlik,
İhtilâf, Tefrika ve Şûra Üzerine
İhtilâf kavramını tanımlayarak "ihtilâf rahmettir" sözünü biraz açar mısınız?
İhtilâf bir konuda farklı görüş ileri sürmektir; yahut bir konuda birbirinden
farklı birkaç görüş ve hükmün bulunması hâlidir. Bu hâl caiz olan bir konuda
meydana gelmiş ise ve farklı görüş sahipleri, ümmetin birliğini bozacak şekilde
taassuba düşmemiş bulunurlarsa yalnızca ihtilâftan bahsedilir, fakat tefrikadan
bahsedilemez, yani bu görüş ve fikir ayrılığına tefrika denemez. Görüş ayrılığı,
Kitâb ve Sünnet'in açıkça hükmünü ortaya koyduğu, ümmetin üzerinde ittifak
ettiği bir sâhada veya konuda ortaya çıkarsa, yahut ictihada açık sâhada ortaya
çıktığı hâlde farklı görüşlere meşrûiyet tanımayan bir taassuba düşülmüş olursa
"dînin caiz görmediği" tefrika meydana gelmiş olur. İmam Şâfiî bu iki kavramın
önemli farkını şu cümleler ile dile getiriyor: "Allah'ın Kitâbında, yahut
Peygamberi'nin (s.a.v.) dilinde açık ve kesin delil ile ortaya koyduğu hükümde
-bunu bilen kimsenin- ihtilâf etmesi, farklı bir görüş ileri sürmesi caiz
değildir. Te'vîle (yoruma) açık olan, yahut kıyas yoluyla ulaşılan bir konuda,
yorum veya kıyâsın götürebileceği bir mânâyı ortaya koyarsa, bu kimseye, kesin
ve açık nassa karşı görüş ileri sürmüş muâmelesi yapılamaz.. Allah Teâlâ Kur'ân-ı
Kerîm'de, kesin ve açık olarak ortaya konmuş hükümler üzerinde ihtilâfa
düşenleri -yalnızca bunları- kınamıştır."44 Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de
örtünmeyi farz kılmış, avret yerlerini açmayı yasaklamıştır; bu konularda farklı
görüş ileri sürülemez, farklı hükümlerden bahsedilemez. Kur'ân-ı Kerîm'de faiz
açık ve kesin olarak haram kılınmıştır; faizin haram olup olmadığı tartışılamaz,
farklı görüş ileri sürülemez...
Kur'ân-ı Kerîm'de ve Sünnet kaynağında özellikle ve açıkça hükmü açıklanmamış
konulara gelince ictihad (kıyas, istihsan, istıslâh....) devreye girer. Bu
konularda farklı görüşler ileri sürmek, farklı ictihadlarda bulunmak caizdir.
Böylece ortaya çıkacak olan birden fazla görüş ve hüküm, ümmet için genişliktir,
rahmettir; çünkü ülü'l-emir bunlardan herhangi birini tercih ederek
kanunlaştırabilir, yani ülü'l-emrin önünde birden fazla seçenek vardır. Fertler
de -kendileri müctehid değil iseler- bunlardan biri ile amel ederek kulluk
vazifelerini yerine getirmiş olurlar. Sıkıntıya düştüklerinde, ehlinden fetvâ
alarak başka görüş ve ictihadları da uygulayabilirler.
Yukarıdaki kâideye Kur'ân-ı Kerîm'den bir örnek vermek gerekirse yine faiz
konusunu ele alabiliriz: Birçok âyet faizi, "ribâ" adıyla yasaklamıştır. Ancak
hangi maddelerin nasıl mübâdele edildiğinde faizin gerçekleşeceğini detaylarıyla
açıklamamıştır. Rasûlullah (s.a.v.) de altı maddenin (buğday, arpa, altın,
gümüş, hurma, tuz) adını zikrederek bunların bazı mübâdele şekillerinde faizin
gerçekleştiğini anlatmışlardır. Bu altı maddenin dışında kalan maddelerden
hangilerinin faizlik madde olduğu konusu ise ictihada bırakılmıştır. İşte bu
maddeleri belirlerken ileri sürülecek farklı görüşler ve ictihadlar caizdir,
meşrûdur, tefrika değildir.
"Rabbânî metod şudur" gibi çıkışlar ne zaman başladı? Buna niçin ihtiyaç
duyuldu?
Rabbânî metoddan maksat "İslâm'a göre hak olan, doğru olan, Şâriin maksadına
uygun bulunan" demek ise bunu iki ayrı sâhada gözönüne almak gerekir: a)
Uygulamak üzere dîni anlamak için en uygun metod, b) Bilinen dîni uygulamayı
önleyen engelleri ortadan kaldırmak için en uygun metod.
Yaşamak ve uygulamak üzere dîni anlamak için en uygun metod Allah Rasûlü'nün
(s.a.v.) ve onun ashâbının ortaya koyduğu metoddur; çünkü bizzat kendileri şöyle
buyurmuşlardır: "....Size takvâyı, siyah bir köle bile olsa başkanınıza itâati
ve onun sözünü dinlemeyi tavsiye ediyorum; zira benden sonra yaşayanlarınız
birçok ihtilâfa şahit olacaktır. Bu durumda size benim yolumu ve doğru yoldan
ayrılmayan halîfelerin (temsilcilerimin) yolunu salık veririm, buna sımsıkı
sarılın, bundan asla ayrılmayın. Uydurulup dîne sokulan şeylerden uzak durun;
çünkü her uydurma bid'attir ve her bid'at sapıklıktır."45 Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)
hem Kur'ân-ı Kerîm'in en selâhiyetli açıklayıcısı, hem de hadîsleri ile
açıklamalar yanında ek bilgiler verici, kanun ve kâide koyucudur. Onun eğitim ve
öğretimi ile yetişen ashâb, dîni doğru anlama ve uygulamanın zengin örneklerini
vermişler, onları takip eden nesillerde yetişen âlimler (müctehidler) ise bu
örneklerin ışığında metodolojinin temellerini atmış ve geliştirmişlerdir. Ashâb,
tâbi'ûn ve üçüncü neslin kâideleştirip uyguladıkları bu metod, Sünnet'i temsil
ettiği için, bunu benimseyenlere Ehl-i Sünnet denilmiştir. Hem kaynaklar, hem de
anlama ve uygulama prensipleri bakımından onların yolunu benimseyenler doğru
yoldadırlar, bu yoldan sapanlar ise -iddiâları ne olursa olsun- doğru yoldan
sapmış sayılırlar.
Doğru ve uygun metodu bularak ve kullanarak dîni doğru bir şekilde anladıktan ve
ortaya çıkan ihtiyaçları, ilk üç nesil çizgisinde yeni çözümlere kavuşturduktan
sonra sıra uygulamaya gelecektir. Eğer ortada uygulamayı engelleyen bir durum
varsa, en uygun yoldan bu engellerin kaldırılması gerekir. İslâm ümmeti, hem
gerçeği öğrenmek, hem de uygulamakla yükümlü kılınmıştır. Uygulamada engel
çıkarsa bunları ortadan kaldırmak için de, engellerin özelliklerine göre
hikmeti, öğüdü ve en uygun vâsıta ile mücadeleyi emretmiştir.46 Bu en uygun usûl
ve vâsıta ilmî araştırmalar, denemeler ve danışmalar ile bulunacaktır; yani bir
ictihad konusudur. İslâm'ın genel prensipleri içine giren ve özel bir hükmü ile
de çelişmeyen her yol için "Rabbânî" demek mümkündür. İyi niyet ve ehliyet ile
bulunmuş, ileri sürülmüş, denenmeye başlanmış yollardan yalnız birisi için, onu
uygulayanların "Râbbânî yol sadece bizim yolumuzdur" demeleri ilmî ve dînî
dayanaktan yoksun olduğu gibi, aynı zamanda tefrika sebebidir.
Dîni doğru anlama ve yorumlama metodu söz konusu olduğunda müctehidlerin çok
sayıda bulunduğu çağlarda "tek doğru benimkidir" şeklinde bir çıkışa rastlamak
mümkün değildir. İmam Ebû Hanîfe'nin "Benim bulduğum en güzel hüküm budur, kim
daha iyisini bulursa elbette ona uymak gerekir" cümlesi hemen bütün
müctehidlerin ortak yaklaşımını ifade etmektedir. Hicrî dördüncü asırdan
itibaren gittikçe sertleşen ve katılaşan taklit çağlarında, önce "bizim
mezhebimizin bütün hükümleri doğrudur, ama nazarî olarak yanlış olma ihtimali de
vardır; diğer mezheblerin bütün hükümleri (bizimkine aykırı olan ictihadları)
hatâlıdır, ama teorik olarak doğru olmaları ihtimâli vardır" şeklinde formüle
edilen kanâat hâkim olmaya başlamıştır. Taassupla beslenen bu kanâat zaman
içinde mezhebler arası fiilî kavgalara kadar tesirini sürdürmüştür. Günümüzde
fıkıh mezhebleri sâhasındaki taassup büyük ölçüde giderilmiştir. İslâm düşüncesi
ve inancı sâhasına geldiğimiz zaman, Emevîlerden itibaren yabancı kitapların
tercüme edilmesi ile İslâm dünyası Yunan düşüncesi ile tanışmış, ortaya
tasavvuf, felsefe ve kelâm okulları çıkmıştır. Bunların herbiri, kendilerine
mahsus metodun doğruya götüren yegâne metod olduğunu iddiâ etmişler, bazı
zamanlarda bu iddiâ sertleşmiş ve karşılıklı olarak birbirlerini tekfir
(İslâm'dan çıkmakla itham) noktasına gelmiştir. İbn Rüşd, İbn Haldûn, Şâh
Veliyyullah, İmam-ı Râbbânî, Molla Sadra, Sıddık Hasen Han, İkbâl gibi telifçi,
uzlaştırıcı, birleştirici zâtların zuhûruna rağmen İslâm düşüncesi sâhasındaki
ayrılıkların hâlâ devam ettiğini söyleyebiliriz.
İslâm'ın belli bir coğrafyada uygulanması ve engellerin kaldırılması konusunda
en uygun yol ve usûlün ne olduğu konusundaki tartışma daha çok sömürgecilik
devrinden sonra ortaya çıkmıştır. Bundan önceki devirlerde yol olarak cihad ve
emr bi'l-ma'rûf nehy ani'l-münker vardır. Cihadı devlet, emir ve nehyi ise ulemâ
yürütüyordu. İslâm ülkeleri birbiri ardından sömürge yönetiminden kurtulup
bağımsızlıklarını elde edince, ülkelerdeki sömürge artıklarını temizlemek ve
yeniden İslâmî hayata dönmek için neyin nasıl yapılması problemi ortaya çıktı.
Tartışma ve uygulamalardan çıkan sonuca göre yolları şöyle sıralamak mümkündür:
Engellere karşı, silâhlı çatışmaya kadar varan fiilî mücadele, partiler
demokrasisi içinde siyâsî örgütlenme yoluyla mücadele, siyasete girmeden dâvet,
tebliğ ve eğitim yoluyla mücadele. Bu sonuncusunu da bir yandan tarikatler,
diğer yandan tarikat dışı gruplar yürütmektedir. Bu sâhadaki çekişme hâlen
şiddetini korumakta, bu yollardan birini tutanlar, diğerlerini suçlamakta, tek
çıkar yolun kendilerinin yolu olduğunu hararetle savunmaktadırlar. Aynı hedefe
yönelik, iyi niyetli, hesaplı ve kitaplı gayretleri meşrû görmek, bu gayret
gruplarını kardeş bilmek, ortak noktalarda yardımlaşmak ve dayanışmak şeklinde
ifade edebileceğimiz bir ortam henüz hiçbir yerde gerçekleşmemiştir.
Metod farklılıklarının birey ve toplum üzerindeki olumlu ve olumsuz etkileri
nelerdir? Bunlar bölünmelere yol açar mı?
Metod farklılıkları normal ve meşrû boyutlarında kalsaydı ferd ve toplum için
faydalı olur, ilim ve kültürü zenginleştirir, müslümanlara alternatifler sunar,
zaman ve zemine göre uygun olanı seçme ve dayanışma imkânları sağlardı. Fakat ne
yazıktır ki, metod farklılıkları, bilgisizlik, menfâat, cehâlet, ihânet gibi
sebeplerle meşrû sınırda kalamamış, boynuz kulağı geçercesine maksadı aşmış,
hizmet yolu ve vâsıtası, hizmet konusunun önüne geçmiş, yolların herbiri âdetâ
ayrı birer din hâline gelmiştir. Bu gelişmenin ferd ve topluma verdiği zararlar
ise saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Bunların başında, İslâm'a uyanan ferdlerin
karşılaştıkları kaos, zihin karışıklığı ve şaşkınlık gelmektedir. Hemen bunun
arkasından gelen ikinci ve ictimâî bir zarar da müslüman cemâatler arasında
birleşme ve dayanışma imkânlarının ortadan kalkması, insanlığa İslâm'ın
kurtarıcı, mutlu edici mesajını ulaştırma yarışı yerine, birbirini yok etme
savaşının hâkim olmasıdır.
Gruplarla aynılaşan metodlar âlimlerin tartışması sonucu mu ortaya çıktı ve bu
gruplaşmalar ondan sonra mı başladı?
Gruplara karşı tarafsız, samîmi ve ehliyetli âlimler ile yapılan danışma ve bu
âlimler arasındaki tartışmadan yalnızca ve sadece hayır, bereket, gerçek,
uzlaşma, en uygunu bulma sonuçları elde edilir. Bugün ortada olan olumsuz
sonuçlar, mezkûr şartlara uygun danışma ve tartışmanın yapılmamış olmasından
doğmuştur. Bir kişi veya grup, samîmî veya gayr-i samîmî bir maksatla ortaya
çıkıyor, maksadına ulaşmak için bir yol belirliyor, buna taraftar kazanıyor,
başkaları ile mücadele etmeye başlıyor. Bütün bunları yaparken gözünü ve
kulağını, yalnızca işine geleni duymaya ve işitmeye açıyor. Tenkit ve uyarılara
şiddetle, insafsızca tepki gösteriyor. Hâsılı işe ilimden, ulemâdan başlayan yok
denecek kadar nadirdir.
İstîlâ fıkhı nedir, nerede uygulanır?
Kitapta, Sünnet'te, usûl ve fürû olarak fıkıh kitaplarında "istîlâ fıkhı" diye
bir terim yoktur. Fıkıh kaynakları İslâm ve harb ülkesinden, savaş, barış ve
andlaşmalardan, zarûret hâllerinden bahseder. Soru ile ilgili olan fıkıh
bahisleri bunlardır. Yabancıların İslâm ülkesini istîlâ etmeleri hâlinde ferd ve
toplum olarak müslümanların nasıl hareket edecekleri, dînî yükümlülüklerini
nasıl yerine getirecekleri konusu fıkıh'ta, tek başlık altında değil, yeri
geldikçe dağınık olarak işlenmiştir. Bu cümleden olarak istîlânın, ülkeyi İslâm
ülkesi olmaktan çıkarıp çıkarmadığı, mahkemelerin hükümlerinin bağlayıcı,
geçerli olup olmadığı, cuma ve bayram namazlarının kılınıp kılınmayacağı..
tartışılmış, İslâm'ın maksadı ve zarûret prensibi çerçevesinde çözümler
getirilmiştir. Yine fıkıh kitaplarında, meşrû yönetime başkaldıran, isyan eden
gruplara (buğât) karşı alınacak tedbirler, bunların hâkimiyeti sağlamaları
hâlinde müslümanların yükümlülükleri konusu ele alınmış ve tartışılmıştır. Gerek
istîlâ ve gerekse başarılı olmuş isyan ve ihtilâl hâllerinde müslümanlara düşen
görev, âlimlerin etrafında toplanmak, onlara danışarak fitneyi en az zarar ve en
fazla kazanç ile savuşturacak, ülkede yeniden meşrû düzenin hâkim olmasını
sağlayacak tedbirleri bulmak ve uygulamak, her hâlde birliği bozmaktan ve
bölücülükten uzak durmaktır.
Türkiye'de, hareket metodlarındaki ihtilâflar nelerdir ve nasıl halledilir?
İttifak edilen noktalar varsa bunlarda nasıl bir eylem gerçekleştirilebilir?
Osmanlı'dan sonra Türkiye lâik, demokratik cumhuriyet rejimini benimsemiş, dînin
bir vicdan meselesi olduğunu ve devlet işlerine karıştırılmaması gerektiğini
ilân etmiştir. Devlet ve toplumun idaresinde, dünya işlerinde dînin devreden
çıkarılamayacağını, lâikliğin İslâm ile bağdaşmadığını ileri sürenler emellerine
ulaşmak için çeşitli yollara başvurmuşlardır. Bunlar arasında önce imanı
kurtaralım diyenler, hür ve demokratik ortamdan yararlanarak önce düşüncemizi ve
inancımızı anlatalım, karşı tezleri çürütelim, kamuoyu oluşturalım diyenler,
bunu mektep, kurs, basın-yayın, parti... vâsıtaları ile yapalım diyenler
olmuştur. Benim tesbit edebildiğim kadarıyla yol olarak şiddet ve ihtilâli öne
süren bir grup mevcut olmamıştır. Bu arada İslâm'ın, lâik demokratik cumhuriyet
ilkeleri ile bağdaşan bir din olduğunu ileri süren ve bu çizgide bir toplum
uzlaşması yolu arayanlar da vardır. Farklı görüşler daha bir süre tartışılacak
ve varlıklarını muhâfaza edecektir. Çözüm yine ilimdedir, ilmî araştırma ve
danışmalardadır, birlik ve beraberliğin bozulmamasındadır, hoşgörünün
kaybedilmemesindedir. İslâm'a inanan bütün gruplar bu dînin yüceliğinde,
gerçekliğinde, gelecek nesillere aktarılmasının gerekliliğinde, eğitim ve
öğretimin kaçınılmaz olduğunda, iman, ibâdet ve ifade hürriyetinin
kısıtlanamayacağında birleşmektedirler. Şu hâlde bütün grupların el ve işbirliği
ederek birleştikleri bu noktaları gerçekleştirmek için ortak çaba sarfetmeleri
mümkün, hatta zarûrîdir. Sarfedilecek ortak çaba sonunda dîni inancı, ifadesi ve
yaşayışı sebebiyle hiçbir müslüman bu ülkede farklı muâmele görmemeli,
öğrenimden, resmî görevlerden, mevkî ve rütbeden mahrum olmamalı, kınanmamalı,
kamu düzenini bozmadıkça, başkalarının hak ve hürriyetlerine tecavüz etmedikçe
her yerde ve şartta ibâdetini serbestçe yapabilmelidir. Türkiye'de bunlar yok
mu, engelleniyor mu diyenlerin şu noktalar üzerinde düşünmeleri gerekecektir: Bu
ülkede, askerî veya sivil bütün öğretim kurumlarında okuyan öğrenciler
istedikleri zaman Kur'ân-ı Kerîm'i okumak ve kendileri için ayrılan uygun bir
yerde (namaz odasında) tek başlarına veya cemâat olarak namazlarını kılmak,
oruçlarını tutmak hürriyet ve imkânına sahip midirler? Sırf ibâdet ettiği, belli
kitap veya gazete ve dergileri okuduğu, İslâm'a böylesi uygundur diye inanıp
giyindiği, sakal bıraktığı, kıravat takmadığı.. için büyük mahrumiyetler
yaşayan, eziyetler çeken, işinden, aşından, tahsilinden uzaklaşan insanlar var
mıdır, yok mudur? Bu ülkenin aydınları, yahut aydın geçinenleri çifte standart
kullanarak "Batıda demokrasi ve lâiklik şöyledir, böyledir, ama bu bizim
ülkemizde uygulanamaz, biz şeriatçileri engellemek için din, vicdan ve fikir
hürriyetine de belli ölçülerde müdahale etmek ve kısıtlamak durumundayız"
diyorlar mı, demiyorlar mı? Ondört asırdan beri cemâatle kılınan, böyle
kılınması Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından hararetle tavsiye edilen bir namaz,
bugün yine cemâatle kılınınca "bu bir siyasî eylemdir, irticadan da ötedir,
ibâdetle alâkası yoktur, önlenmelidir" diyenler var mı, yok mu? Bu soruları daha
da çoğaltmak mümkündür.
İslâmî bir şûrâ kurulabilir mi? Şûrayı oluşturacak vasıfta insanımız var mı?
Bu soruya vereceğimiz cevaba da temel teşkil etmesi için büyük hadîs âlimi
Buhârî'nin Sahih'inden bir parça aktaralım:
"Allah Teâlâ 'Onların (müslümanların) işi aralarında danışma ile yürür'
buyuruyor. Danışma gerçeğin ortaya çıkmasından ve karar vermeden önce olacaktır;
çünkü Allah Teâlâ, Peygamberi'ne (s.a.v.) hitaben 'Bir kere azmettin mi artık
Allah'a güven' buyurmaktadır. Allah Rasûlü (s.a.v.) kararını verince, insanların
Allah ve Rasûlü'nün (s.a.v.) önüne geçmesi (kararına karşı çıkmaları) mümkün
değildir. Hz. Peygamber (s.a.v.), Uhud savaşı öncesinde, şehirde kalıp savunma
yapmak, yahut şehirden çıkıp düşmanı yolda karşılamak konusunda ashâbı ile
istişarede bulundu, onlar çıkmasını uygun bulduklarını söylediler, zırhını giyip
çıkmaya karar verince de şehirde kalalım dediler. Rasûlullah (s.a.v.) kararını
verdikten sonra onlara eğilim göstermedi ve 'Bir peygambere, zırhını giydikten
sonra -Allah aksini hükmedinceye kadar- onu çıkarıp koyması yakışmaz' buyurdu.
İftirâcıların Hz. Âişe'ye attıkları yalan konusunda Alî ve Üsâme ile istişarede
bulundu, onların söylediklerini dinledi, sonunda Kur'ân (ilgili âyetler) gelince
farklı görüşlere aldırmadan Allah'ın emri ile hükmetti ve iftiracıları
cezâlandırdı. Rasûlullah (s.a.v.)'den sonra gelen imamlar (başkanlar, halîfeler)
de, en uygun ve kolay yolu bulmak ve uygulamak üzere güvenilir ilim sahipleri
ile serbest (mübâh, ictihada açık) konularda istişarede bulunurlardı. Ancak
Kitâb ve Sünnet'in açık hükmü ortaya çıkınca, tıpkı Allah Rasûlü (s.a.v.) gibi,
onlar da hiçbir kimsenin farklı görüşüne aldırmadan onu uygulamaya koyarlardı...
Genç olsun yaşlı olsun Kur'ân âlimleri (kurrâ), Hz. Ömer'in danışma meclisinin
üyeleri idiler. Allah'ın hükmü ortaya çıkınca Hz. Ömer orada durur, bir milim
öteye geçmezdi."47
İmam Buhârî'nin naklettiği âyetler ve hadîsler ile örnek neslin uygulaması,
İslâmî şûrânın prensiplerini koymaktadır. Buna göre müslümanların her işleri
danışma ile yürütülecektir, sorumluluk taşıyan yöneticiler güvenilir ve âlim
kişiler ile istişare edecek, yakın çevrelerinde bu kişileri bulunduracaklardır.
İstişare Allah ve Rasûlü'nün (s.a.v.) hükümlerini, maksatlarını ortaya koymak,
hakkında özel talimat (âyet, hadîs) bulunmayan konularda müslümanlar için en
uygun, en faydalı düzenleme ve uygulamayı bulmak için yapılacaktır. Allah'ın ve
Rasûlü'nün (s.a.v.) hükmü apaçık ortaya çıkınca, yahut istişareden sonra karar
verilince artık muhâlefete kulak asılmayacak, uygulamaya geçilecektir.
Muhâlifler de -kendi şahsî kanâatlerini muhâfaza hürriyetine sahip olmakla
beraber- cemâatten ayrılmayacak, ortak hareket edeceklerdir.
Şûrâyı oluşturacak kişilerin üç önemli vasıfları olacaktır: İlim, güvenilirlik
ve müslümanlık. Ülkemizde müslüman, İslâma hizmette samîmî ve güvenilir,
konusunda âlim kişiler elbette vardır. Bunlara, diğer İslâm ülkelerinden aynı
vasfı taşıyan başka âlimler de katılabilir. Böyle bir şûrâ oluştuktan sonra
çeşitli grupların temsilcileri de bu şûraya -belli statülerde- katılabilirler.
İslâm'ın ve müslümanların önemli meseleleri bu şûrada tartışılır, karara
bağlanır, bu karar din ve vicdan açısından bağlayıcı olur. Aksine fikirler
geçerliliğini kaybeder, asla baş çekme, bölünme sebebi olamaz.
Türkiye'deki olay ihtilâf mı, tefrika mı?
Bu iki kavramın farklarını ilk sorularda vermiş olduk. Türkiye'deki
ayrılıkların, farklılaşmaların bir kısmı ihtilâf, bir kısmı da tefrika içinde
yer almaktadır. İhtilâf caizdir, fakat tefrika haramdır. İhtilâfı tefrikadan
ayırmanın yolu da şûrânın kurulmasıdır. Şûrâ bir konuda, İslâm'a göre doğru, hak
ve uygun olanı belirledikten sonra, grupların buna karşı tutumları, onların
ihtilâf mı, yoksa tefrika mı içinde olduklarını ortaya koyacaktır.
Mesele lider kim olacak mıdır, yoksa metod ne olacak mıdır?
Mesele görünüşte metod ne olacaktır, gerçekte ise lider kim olacaktır
meselesidir. Doğrusu liderden metoda gelmek değil, metoddan lidere gitmektir.
Çünkü İslâm vahye dayalı bir dindir. Bu dinde neyin doğru, güzel, uygun, hak
olduğu, bazen çerçeve hâlinde, bazen de detaylara inilerek vahiy tarafından;
yani Allah'ın kullarına bildirmesi yoluyla bilinmektedir. Burada yeniden
keşfedilecek bir Amerika yoktur. Kıta bir bütün olarak keşfedilmiştir, yapılacak
şey, onun üzerinde bugün neler yapılacağı ve nasıl yapılacağını belirlemektir.
Bu husus, liderin şahsından bağımsız olarak ortaya konacak, sonra plânı,
programı en iyi bir şekilde uygulayabilecek, uygulamaya riyâset edecek kişi
(lider) bulunacaktır. Deneme sonunda liderin başarısızlığı ortaya çıkarsa bundan
program etkilenmeyecek, yalnızca lider, bir başkası ile yer değiştirecek ve
hizmet devam edecektir.
44. İmam Şâfiî, Risâle, s. 560-561.
45. Ebû Dâvûd, Sünnet, 5.
46. Nahl: 16/125.
47. Buhârî, İ'tisâm, 28.
********************************
İran Gezisi Üzerine 48
Sayın Hocam, 14-30 Eylül 1991 tarihleri arasındaki İran İslâm Cumhuriyeti
gezinizin izlenimleri ışığında İran'da uygulanan İslâm Devleti modelinin
şer'îliği noktasında değerlendirmenizi alabilir miyiz?
Şer'î, şerîate uygun devlet, İslâm'ın ana kaynakları olan Kur'ân-ı Kerîm ve
Sünnet'i, siyâsî, ictimâî, hukûkî, iktisadî, ahlâkî düzeninin temeli kılan, bu
kaynaklara aykırı düzenlemelere ve uygulamalara izin ve imkân vermeyen devlet
demektir. Orada gördüklerim cumhuriyetin, İslâm'ı nizâmına temel kıldığını
açıkça ortaya koymaktadır. Buna ek olarak yine orada iken satın aldığım ve
okuduğum İran Anayasası ile medenî kanunu da "cumhûriyetin şer'îliğinin" açık ve
kesin delilleridir.
Anayasanın ikinci maddesine göre İran İslâm Cumhuriyeti şu iman temeli üzerine
kurulmuştur:
a) Allah birdir (lâ ilâhe illallah), hâkimiyet ve kanun koyma hakkı yalnızca
O'na mahsustur, O'nun emrine boyun eğilir.
b) Kanunlar ilâhî vahye dayanacaktır.
c) Âhiret vardır ve insanın Allah'a doğru tekâmül yolculuğunu bu iman
yönlendirir.
d) Yaratmada ve düzenlemede Allah adâlete riâyet etmiştir.
e) İslâm inkılâbının devamı imâmetle ve imamın rehberliği ile kaimdir.
f) İnsan yüce ve değerli bir varlıktır, Allah karşısında sorumluluğuna paralel
olarak hürdür. Bu değer, hürriyet ve sorumluluk; a) Ehliyet şartlarını taşıyan
fakihlerin (büyük hukukçuların) Kur'ân-ı Kerîm ve ma'sûmların (Hz. Peygamber'in
(s.a.v.) ve ma'sûm imamların) sünnetine dayalı bulunan devamlı ictihadları b)
İnsanlığın bilgi ve tecrübe birikiminden faydalanmak ve bunları geliştirme
çabası, c) Her türlü zulüm, baskı ve sultayı ortadan kaldırmak yoluyla adâlet ve
dengeyi, kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasî bağımsızlığı ve millî beraberliği
sağlar, temin eder.
Dördüncü maddesine göre medenî, cezâî, iktisadî, mâlî, idârî, kültürel, siyâsî
ve inzibâtî bütün kanunlar İslâmî ölçüleri temel alacaktır. Bu prensip anayasa
dahil bütün kanunlar için geçerlidir. Kanunların bu ölçüye uygun olup
olmadıklarını teşhis ve tesbit işi, bunun için kurulmuş bulunan fukahâ (müctehidler)
şûrâsına aittir.
Devletin hedefi eğitim ve öğretim yoluyla iyi İslâm insanları yetiştirmek,
toplumda İslâmî fazîletleri hâkim kılmaktır.
İran'da faiz tamamen yasaklanmıştır. Bankalar İslâmî esaslara göre (genel olarak
kâr ve zararda ortaklık prensibine göre) mevdûât kabûl etmekte, mevdûat
sahiplerine bunların nemâsını vermektedir. Faiz belâsının ortadan kalkmış
bulunması en önemli âmili olmalıdır ki enflâsyon -biz orada iken- yüzde dokuz
civarında idi ve bundan bile şikâyet ediyorlardı.
İran'da yasama, yürütme, yargının hükümleri, işleyiş biçimi ve uygulamalarının,
Sünnî fıkıh normları açısından farklılığı var mı?
İşleyiş biçimi ve uygulamaları konusunda sağlıklı bilgi sahibi olabilmek için
İran'da daha uzun müddet kalmaya ve bu amaca yönelik inceleme ve araştırmalar
yapmaya ihtiyaç vardır. Bizim gezimiz çok amaçlı olduğu için buna imkân
bulamadık. Ancak bir ülkede düzenin ve kanunların işleyiş biçimi, uygulanması
eninde sonunda lâfzı ve rûhu ile kanunlara ve tabîî bunların da üstünde bulunan
anayasaya bağlıdır. Bu bakımdan sorunuzun cevabı da anayasanın 12. maddesinde
bulunmaktadır. Bu maddeye göre: İran'ın resmî dîni İslâm, mezhebi oniki imamcı (İsnâ-aşerî)
Ca'ferî mezhebidir. Bu ilke ebedî olarak değişmeyecektir. Hanefî, Şâfiî, Mâlikî,
Hanbelî, Zeydî gibi diğer İslâm mezhebleri tam olarak saygıya lâyık mezheblerdir.
Bu mezheblere bağlı bulunan müslümanlar, mezheblerine ait usûl ve merasimde
fıkıhlarına göre davranmakta serbesttirler. Bu mezhebler eğitim ve öğretimde,
ahvâl-i şahsiyyede (evlenme, boşanma, miras ve vasıyette), mahkemelerde bu
konularla ilgili dâvâlarda resmiyet sıfatı taşırlar. Bir yerleşim bölgesinde
hangi mezhebin sâliki daha çok ise mahallî düzenlemeler buna göre yapılacak,
diğer mezheb sâliklerinin de hakları korunacaktır. 72. maddeye göre kanun
yapmakla görevli bulunan "İslâm Danışma Meclisi", resmî mezhebin hükümlerine ve
anayasaya aykırı kanun yapamaz.
Bu açık ifadeli maddeler gösteriyor ki, İran İslâm Cumhuriyeti İslâm
mezheblerinden biri olan oniki imamcı Ca'ferî mezhebini İslâm'ın en uygun yorumu
ve okulu olarak kabûl etmiş, düzenini bu mezheb temeli üzerine kurmuştur.
Ca'ferî mezhebinin çağdaş temsilcilerine göre Sünnîlerin Kur'ân'ı ile
Ca'ferîlerin Kur'ân'ı arasında fark yoktur. Seyâhatimiz esnasında gerek
mescidlerde ve gerekse müzelerde gördüğümüz Kur'ân nüshaları da bunu
desteklemektedir. Kur'ân-ı Kerîm'in yorumu ve hayata uygulanması konusunda da
-arada- önemli bir metodoloji farkı yoktur. Kur'ân âyetleri nassı ve zâhiri,
mantûku ve mefhûmu ile delildir, kaynaktır. Sünnete gelince, Sünnîlere göre
yalnızca Hz. Peygamber'in (s.a.v.) söz, fiil ve tasvipleri sünnet sayılırken
Ca'ferî kardeşlerimiz buna bir de "ma'sûm imamlar" dedikleri oniki imamın söz,
fiil ve davranışlarını eklemişlerdir. Bütün bu sünneti anlatan hadîsler çeşitli
kitaplarda toplanmış, sahih olanların yanında uydurma olanlar da bulunmuştur. Bu
sebeple Ca'ferî hadîs ve usûl âlimleri hadîslerin sahih olanlarını tesbit için
usûller geliştirmişlerdir. Bu cümleden olarak Kur'ân-ı Kerîm'in açık ifadesine
ve meşhur sünnete aykırı bulunan hadîsler mûteber sayılmamaktadır. Ca'ferî
mezhebi, bu Kitâb ve Sünnet anlayışı içinde icmâ, akıl, istıshâb gibi -çoğu
Sünnîlerde de bulunan, bazıları kendilerine mahsus- hüküm çıkarma metodları
bulmuşlar, bu delil ve metodlar çerçevesinde zengin bir fıkıh külliyâtı meydana
getirmişlerdir. İran İslâm Cumhuriyeti'nin kanunları, bu kanunların yorumu ve
uygulaması işte bu fıkha dayanmaktadır. Bu sebeple teferrûâtta bazı farkların
bulunması tabîîdir. Kanun yapma, icrâ ve kazâ konularında genel prensipler
bakımından arada önemli bir fark yoktur. Bugün bir Sünnî İslâm Devleti kurulsa
bunun başında, adı "halîfe olsun, imam olsun, başkan olsun..." birisi
bulunacaktır, bu kişi âlim, müslüman ve ahlâklı olacaktır. İran İslâm
Cumhuriyeti'nin de başında mümin, müctehid ve ahlâklı bir kişi bulunuyor ve buna
"imam, rehber" deniyor. Cumhurbaşkanı ise bir mânâda onun, icrâda yardımcı ve
temsilcisi oluyor. Gerek imam ve gerekse cumhurbaşkanı vazifelerini danışma
yoluyla yürütüyorlar ve seçimle işbaşına geliyorlar, ehliyetlerini kaybetmeleri
hâlinde -yahut müddetli seçilenlerin müddetleri dolduğunda- değiştiriliyorlar.
Bütün yöneticiler -seçilme ve azil bakımından- halka, halk da Allah'ın
kanunlarına bağlı bulunuyor. Bu teorik sistemin uygulamada tam olarak
gerçekleşmesi ise bir eğitim ve zaman işi olarak görünüyor.
İslâm devletinin uygulamalarında Sünnî-Şiî ayrımı yapıldığı iddiâları ne kadar
geçerliliğe sahiptir, sizin bu konuda tesbitiniz oldu mu?
Din ve mezheb temeli üzerine kurulmuş bir devlette, bazı konularda mezheb ve din
ayrımı yapılması tabîîdir. Önemli olan bu ayrımın insanların temel hak ve
hürriyetlerine zarar vermemesidir. Meselâ Şiî fıkıhçıların çoğuna göre hâkimin
ahlâkî adâlet vasfı taşıması gerekir, İmâmî olmayan müslümanlar ise bu vasfı
taşımazlar. Buradan hareket edildiğinde muhtemelen -bu konuyu inceleme fırsatı
bulamadım- sünnîler hâkim olamayacaklardır. Kezâ ister sünnî olsun ister Şiî bir
İslâm devletinde, müslümanların dâvâlarına bakan bir mahkemede gayr-i müslimler
hâkim olamazlar. Bununla beraber gayr-i müslimlere istedikleri takdirde ayrı
mahkemeler tahsis edilir ve kendilerinden hâkimler atanır. Yukarıda zikri geçen
bir anayasa maddesinde, İran İslâm Cumhuriyeti'nde sünnî mezheblerin de saygı
gördüklerini ve bunlara bağlı bulunan müslümanların dînî merasim, eğitim,
öğretim ve muhâkemede kendi mezheblerini uygulamakta serbest olduklarını gördük.
Buna aykırı bir davranışın devlet içinde devamlı olması mümkün değildir. Hukûka
ve kanuna aykırı olmasına rağmen bir ayrımcılık varsa bunun da zaman içinde
düzelmesi umulur. Seyâhatimizde sünnîlere ait yerleşim bölgelerine de uğradık,
mescidlerini gördük, zaman kısalığı yüzünden kendileriyle uzun boylu konuşma
fırsatı bulamadık. İleride inşâallah bu konuya da eğilmek nasip olur.
İslâm devletinin kendini coğrafyaya hapsettiği iddiâlarını görüştüğünüz
yetkililer ve halktaki izlenimler ışığında nasıl değerlendiriyorsunuz?
İslâm devletinin coğrafya ile ilgisini dört ayrı sâhada ele alıp görmek gerekir:
a) Mevzûât, b) Yönetim, c) Ulemâ (aydınlar), d) Halk.
a) Mevzûât: Anayasanın onbirinci maddesi şöyledir: "Şüphesiz bu, tek bir ümmet
olarak sizin ümmetinizdir, ben de sizin Rabbinizim, öyleyse yalnızca bana kulluk
ediniz." âyeti gereğince bütün müslümanlar bir tek ümmettir. İran İslâm
Cumhuriyeti politikasını, İslâm milletlerinin anlaşma ve birleşme temelleri
üzerine kurmakla ve İslâm dünyasında siyâsî, ekonomik ve kültürel birliğin
gerçekleşebilmesi için elinden gelen gayreti sarfetmekle yükümlüdür.
16. maddeye göre Arapça bir yandan Kur'ân dili olduğu, diğer yandan Fars
edebiyatının önemli bir unsuru bulunduğu için ilkokuldan lise son sınıflara
kadar okutulup öğretilmelidir.
19. maddeye göre İran insanı, hangi kavim ve kabileden olursa olsun eşit
haklardan istifâde eder. Renk, ırk, dil ve benzeri farklılıklar imtiyaz sebebi
olamaz.
Bu maddeler İslâm Cumhuriyeti'nin coğrafyayı aşma konusundaki azmini dile
getirmektedir. İslâm Cumhuriyeti kavmiyetçi değil, ümmetçidir, ümmet birliğini
hedeflemektedir.
b) Yönetim dış politikada, millî menfâatleri korumakla beraber İslâm âleminin ve
özellikle bağımsızlık mücadelesi veren müslüman toplumların dâvâlarına
hassasiyet göstermekte, mücadelenin başarıya ulaşması için çaba sarfetmektedir.
c) Görüştüğümüz âlimler ve aydınlar mezheb farklılığını gündeme getirip faydasız
ve bölücü tartışmalara kapı açmak yerine -toplulukları kendi mezhebleri içinde
bırakarak- bizi bir tek ümmet yapan ortak inanç ve değerleri gündeme getirmek ve
bu değerler çerçevesinde birleşmek üzerinde durmuşlardır. Bizlerin de aynı
doğrultuda izhar ettiğimiz düşünce ve arzularımız heyecan verici mutabakatlara
zemin teşkil etmiştir. Bizden birinin "Siz imâmeti iman esaslarından biri
sayıyorsunuz, biz ise onu bir fıkıh (amel) meselesi olarak görüyor ve sizden
farklı inanıyoruz, bu durumda biz -size göre- imansız mı oluyoruz? sorusuna
büyük bir âyetullah şu cevabı vermiştir: "Dînin usûlü vardır, mezhebin usûlü
vardır. Sizin bizden farkınız dînin usûlünde (prensiplerinde, inanç esaslarında)
değildir, mezhebin usûlündedir. Sizin imâmet anlayışınız sizi Ca'ferî olmaktan
çıkarır, mümin ve müslüman olmaktan çıkarmaz, siz sünnî olarak da bizim din
kardeşlerimizsiniz." Kültür bakanı yardımcısı da bir başka sohbette aynı duygu
ve düşünceyi tekrarlamıştır.
d) Cehâlet, gaflet, taassup, politik hırs, içte ve dışta hıyânet İslâm ümmetini
parçalamış, halkı bölmüş, bölünmeleri keskinleştirmiş, bölükleri birbirine
düşürmüştür. Bugün İslâm ümmeti içinde Arapla Türk, Şîî ile Sünnî, Kürtle Çerkes,
kralcı ile demokrat, fakir ile zengin birbirine düşman olmuş, yabancılaşmış,
birbirleri aleyhine ortak düşmanlarıyla işbirliği eder hâle gelmişlerdir. İslâm
milletlerinin okullarında, ders kitaplarında, câmilerinde ve ev sohbetlerinde
ayrılık körüklenmekte, bölünme, parçalanma ve didişme tahrik edilmektedir. Bütün
bu menfî oluşum ve gelişmelerin arkasında hiç şüphe yok ki dış düşmanlar,
menfâat grupları ve içeride bunların işbirlikçileri vardır. Böylesine bir beyin
yıkama ve telkin taarruzu karşısında halkın ve yeni yetişenlerin birlik ve
kardeşlik şuuruna gelmeleri beklenemez. İran halkı bakımından da durum pek
farklı değildir. Türk halkına İran halkı nasıl tanıtılıyorsa, İran halkına da
diğerleri yıllarca aynı şekilde tanıtılmıştır. Müşâhedelerime göre bu etkiler
henüz ortadan kalkmamıştır. Ancak yöneticilerin ve âlimlerin ümmet birliğine
yönelik telkinleri ve çabalarının meyvalarını vermesini beklememek için de bir
sebep yoktur. Bu meyvanın olgunlaşması ise zaman alacağa benzemektedir.
Seyâhatiniz sonucu İslâm devrimini değerlendirme noktasında bakış açınızda bir
değişme oldu mu?
Bir İran atasözü "Şinîden key boved mânend-i dîden: İşitmek nasıl görmek gibi
olur!" diyor. Ben baştan beri İran inkılâb hareketlerini oldukça objektif bir
gözlemci olarak takip etmeye ve değerlendirmeye çalıştım, müsbet veya menfî
değerlendirmede acele etmemeye çalıştım. Giderek bende, bu inkılâbı yapanların,
kendi din ve mezheb anlayışları içinde samîmi müslümanlar olduğu, ülkelerinde
İslâmî bir düzeni kurup işletmek için her şeylerini ortaya koydukları kanâati
ağır basmaya başladı. Kul ve onun yaptığı kusursuz olmaz, ihtilâlin kanunları
vardır, kitle hareketlerinde her şeyi kontrol altında tutmak mümkün değildir,
işte bu sebeplerle kaçınılması güç hatâlar da olmuştur, olur ve olacaktır; iyi
niyet, samîmiyet ve danışma ile bunların da çoğunun üstesinden gelinmiştir, geri
kalanlarının da gelinir. Bize düşen kardeşlerimizin doğruyu bulmaları,
uygulamaları ve başarılı olmaları için duâ etmek, destek vermektir. Evvel âhir
benim düşüncelerim bunlardı, bunlardır.
48. Tevhid, Şubat 1992.
***************************************************
İmâmet (Başkanlık)
Üzerine 49
İslâm'da imâmet kurumunun yeri ve önemi nedir? İmamda bulunması gereken
özellikler nelerdir?
Devletsiz toplum, toplumsuz fert olamaz. Fert olarak insanın yaratılış maksadı
"Allah'a kulluk"tur. Bu maksadın gerçekleşebilmesi için ferdin canı, malı, dîni,
aklı, nesli ve şerefi korunmalıdır. Korunma ancak düzen içinde olur; düzen ise
devlettir, kanun hâkimiyetidir. Yönetimsiz devlet, başkansız yönetim
olamayacağına göre devlete bir başkan gereklidir; İslâm'da bu başkana "imam,
halîfe, emîru'l-mü'minîn" denilmiştir. Birçok hadîs müslümanlara, devlet
başkanını tanımalarını, ona bey'at ve itâat etmelerini, bey'at "şartlı" bir
itâat sözü ve vekâlet mahiyetinde olduğu için imam şartlara riâyet etmediği veya
liyâkât vasfını kaybettiği takdirde ona itâat etmemelerini (değiştirip yerine
lâyık olanı getirmelerini) emretmektedir. İmamın müslüman, iyi ahlâk sahibi
(İslâm'da günah sayılan fiil ve davranışlardan uzak), sağlıklı, zeki, müctehid
derecesinde din bilgini, devlet yönetiminde kâbiliyetli olması şarttır. Şî'a
"iyi ahlâk (adâlet)" şartını daha da sıkı tutarak bunun yerine "ismet"i; yani
"günah işleyemez olmayı" koymuşlardır. Bu vasıf ise ancak Allah Teâlâ tarafından
seçilip eğitilerek Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ve sırasıyle imamlara bildirilen Ehl-i
Beyt (Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ailesi ve soyu) içinde bulunmaktadır.
İmamet ile velâyet-i fakih arasında ne tür bir ilişki vardır?
İmâmî ve İsnâaşerî Şî'a'ya göre onikinci imam, hicrî 255 yılında doğan ve
genellikle halktan uzak (gizli) yaşamış bulunan Muhammed b. el-Hasen'dir. 260.
yılda babası vefât edince imâmet kendisine verilmiş, fakat o görünmezliği (gaybeti)
tercîh ederek dört nâibi aracılığı ile imâmet görevini yürütmüştür. Dördüncü
nâibi Ali b. Muhammed hicrî 329 yılında vefât edince de tam görünmezliği (el-gaybetu'l-kubrâ)
tercih etmiştir. Bu imam (Mehdî), Allah'ın takdir ettiği zaman ortaya çıkacak,
zulümle dolmuş dünyayı adâlete kavuşturacaktır. İmam Mehdî'nin kaybolmasından bu
yana bin yıldan fazla zaman geçmiştir. Bu zaman içinde ümmetin dînî ve dünyevî
hayatlarına kim rehberlik edecek, onları kim yönetecektir? Son asırlara kadar
Şî'a bu suale şu cevabı vermiştir: Ümmetin âlimleri (fakihler, müctehidler)
müslümanların ferdî problemlerini çözer, fetvâ verir, dâvalarını sonuca
bağlarlar. Devlet yönetimi (siyâset) ise onların selâhiyetleri (velâyetleri)
dışında kalmaktadır. Bunun için Mehdî'nin ortaya çıkması beklenecek, sultanların
idarelerine müdahale edilmeyecek, zulümlerine karşı çıkılmayacak, bu sâhada
marûfu emir, münkeri nehiy vazifesi yapılmayacaktır. Müslümanları, zalim
sultanların ve dış güçlerin pasif oyuncağı hâline getiren bu görüş önemli
tıkanıklıklara, içten ve dıştan sömürülere sebep olduğu için son asır Şîî
âlimlerini düşündürmüş, fakihin vazife ve sorumluluğu (velâyet-i fakih)
konusunda yeni bir tezin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu yeni tezi en
açık bir şekilde ortaya koyan ve uygulayan merhum Humeynî olmuştur. Ona göre
İmam'ın yokluğunda ümmeti yönetecek ve onların haklarını koruyacak olanlar
ümmetin âlimleridir, fakihleridir; fakihin velâyeti siyâset sahâsını da kapsamı
içine almaktadır. Bu hem aklen böyledir; çünkü din, binlerce yıl ümmetin zulme
marûz kalmasına, İslâm'ın toplum hayatından uzaklaşmasına, ahlâksızlığın ve
fesadın yaygın hâle gelmesine râzı olamaz; hem de naklen böyledir; çünkü Hz.
Peygamber (s.a.v.) ve İmamlardan nakledilen sözler fakihin böyle bir selâhiyete
sahip bulunduğunu ifade etmektedir.
İslâmî harekette imametin yeri nedir? Günümüzde, İslâm coğrafyasındaki çeşitli
İslâmî hareketler ve İran'daki İslâm inkılâbı çevresinde gündeme gelen imam,
imamet ve bi'at tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Her sosyal hareket gibi İslâmî hareketin de rehberlere ve bir baş rehbere
(lidere) ihtiyacı vardır. Hareket İslâmî olunca, İslâm'ın hayata hâkim kılınması
gibi bir hedefe yönelince rehberlerin de İslâm âlimi, İslâm'ı iyi bilen ve
yaşayan kimseler olması zarûret hâline gelmektedir. Ancak burada "tavuk mu
yumurtadan, yumurta mı tavuktan" misali bir çelişki ve ikilem söz konusudur.
Bazı hareket mensupları "önce imamın belirlenmesi ve ona bey'at edilmesi, sonra
hareket" tezini savunuyorlar. Bazıları da prensip olarak buna karşı çıkmamakla
beraber daha başlangıçta imamın belirlenmesinin uygulamada güçlüklere ve
anlaşmazlıklara yol açtığını, ümmeti tefrikaya düşürdüğünü göz önüne alarak
"hareket birileri tarafından başlatılır, irşâd, teblîğ, eğitim... şeklinde sürüp
gider, ümmetin tasvîbine mazhar olursa mensubu çoğalır, lideri tabîî olarak
ortaya çıkar, tartışmasız olarak belirlenir" diyorlar. Başarılı hareketlerin de
hep böyle olduğunu görüyoruz. İmamet iddiâ ile değil, liyâkat ile sâbit olur,
liyâkat ise ancak imtihan ve deneme ile anlaşılır. Hareketin bizzat kendisi en
mükemmel denemedir, imtihandır.
İmâmet ile müslümanların vahdeti arasında ne tür bir ilişki vardır?
Tesbîhin başlangıç ve bitiş yerini belirleyen, tesbîhi boncuk dizisinden ayırıp
"tesbîh" yapan şeyin adına "imâme" denir. Tesbîh bile imamesiz olmayınca ümmetin
imamsız olması elbet mümkün değildir. Çünkü ümmet, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in
getirip teblîğ ettiği ve uyguladığı sosyal nizâma tâbî toplum demektir. Bu
nizamda, daha Allah Rasûlü (s.a.v.) toprağa verilmeden imamet meselesi ele
alınmış, ümmetin bölünmesini önlemek maksadı ile ashâbın ileri gelenleri
toplanarak imamı seçmişlerdir. Râşid Halîfeler dönemi otuz yıl sürmüş, sonra
hilâfet ve imâmet çizgisinden sapılarak peygamberî nizâma aykırı olan saltanat
sistemi getirilmiş, sultanların saltanat hırsı ve çekişmesi ümmeti bölmüş,
yüzyıllar boyu bir daha ümmetin vahdeti gerçekleşmemiş, parçalanmış ümmet, zâlim
sultanlar yönetiminde, düşmandan çok birbirini kırmış, birbiri ile
savaşmışlardır.
İmâmetin tanınması, bağlayıcı olması ve fonksiyonlarını icrâ etmesi önünde
coğrafî, kavmî, ve mezhebî sınır ve kayıtlar var mıdır? Varsa nelerdir? Bu
husûsta sizce nasıl bir yol takip edilmelidir?
Bu sualin biri nazarî, diğeri amelî iki cevabı vardır.
Nazarî olarak: Ümmet bir bütündür, tek bir siyâsî topluluktur, vatanları bir,
başkanları (imamları) bir, kanunları, iç dış siyasetleri birdir. Danışma ile
belirlenecek usûle göre ümmetin imamı seçilince, dünyanın neresinde bulunursa
bulunsun; ırkı, mezhebi, meşrebi ne olursa olsun bütün müslümanların bu imamı
tanıması, ona bey'at ve itâat etmesi, yardımcı olması gerekir.
Amelî olarak: Râşid Halîfeler döneminden sonra, "nazarî olarak tasvîr ettiğimiz
tek ümmet ve tek imam" hiçbir zaman gerçekleşmemiş, dünyada hemen her zaman
birden fazla İslâm devleti ve ülkesi bulunmuş, sözde halîfelere bazı sultanlar
suretâ bağlı görünmüş, ancak güç ve selâhiyetleri halîfelerden daha üstün
olmuştur. Görünen odur ki, bugün de İslâm ülkelerinin "bir ümmet, bir ülke, bir
imam" idealini gerçekleştirmeleri imkânsızdır. Evet şer'an gerekli ve aklen
mümkündür; ancak bugünki şartlarda âdeten (eşyanın tabîatine göre) hayaldir.
Ne yapılabilir suâline gelince: Her bir ülkede İslâm'ı bilen ve onu ihlâsla
yaşamaya gönül veren insanlar (âlimler, fakihler, mürşidler, münevver
müslümanlar) bir eğitim ve öğretim seferberliği başlatır. Müslümanlara din ve
dünya öğretilir, bütün insanların aynı kökten geldikleri, Allah'a kulluk için
yaratıldıkları, müslümanların kardeş oldukları, dünyada hürriyet ve adâletin
gerçekleşmesinden sorumlu bulundukları, bunun için güçlü olmaları gerektiği,
güçlü olmanın birlik ve dayanışmadan geçtiği... anlatılır. Bu hususlar ümmetin
çoğunluğunda bilgi, iman ve şuur hâline geldikten sonra her bir ülkede yönetimle
halk arasında bütünleşme, aynı değerleri paylaşma ve aynı hedeflere yönelme
merhalesi gerçekleştirilir. Bu merhaleden sonra İslâm ülkeleri arasında nasıl
bir birlik ve bütünlük oluşturulabileceği gündeme gelir. Şüphesiz bu husus her
zaman gündemdedir; ancak gerekli altyapı oluşturulmadan, hazırlıklar yapılmadan
meselenin gündemde olması bir sonuç doğurmamakta, kıylu-kalden ileri
gidememektedir. Çok erken de olsa düşünmeye zemin oluşturmak bakımından son
merhale hakkında bir şey söylemek gerekirse şunu ifade edebiliriz: Ümmet (İslâm
ülkeleri), adını ve şeklini zamanı gelince belirleyecekleri bir birlik kurarlar,
bu birliğin liderliğini, ülkelerin başkanları arasından seçilmiş bir heyet
üstlenebilir, bu heyete de meselâ sıra ile birisi başkan (imam) olabilir...
Türkiye müslümanlarının karşı karşıya bulunduğu temel problemler ile imamet
meselesi arasında bir ilişki kurulduğunda bu hususta görüş ve önerileriniz
nelerdir?
Bu sualin cevabı, yukardaki cevapların bileşkesidir; cevap verilmiş demektir.
Burada şunu eklemek mümkündür: Türkiye'de müslümanların en önemli problemi
tefrikadır; mezheb, meşreb, tarikat, cereyân, grup... şeklinde bölünmüş bulunan
müslümanların, kendilerini birleştirip bütünleştiren "müslüman ve bu sebeple
kardeş" olma şuurundan mahrum olmalarıdır. Birliğin temeli olan ortak noktaya (müslüman
ve ehl-i kıble olmaya), önemsiz ayrılıkları ve farklılıkları tercîh ederek
tefrikayı devam ettirmeleri, düşmanı koyup dost ile uğraşmalarıdır. İslâm'ı
öğrenme, yaşama ve yaşatma çabasında birbirlerine destek olacak, birilerinin
başarısını diğerleri de başarı sayacak yerde, "ben, biz...." dâvâsını
sürdürmeleri, inhisarcılığı din hâline getirmeleridir. Çâre birden fazladır ve
çetindir; ancak ilmin ve dînin taraftarı olmaktan öte tarafı bulunmayan, bilgisi
ve ahlâkı ile temayüz etmiş bulunan âlimlerden bir heyet oluşur, buna
taraflardan da temsilciler katılır, müslümanları bölen başlıca ihtilâf konuları
bu heyetçe ele alınıp sonuçlandırılır, taraflar da bu sonucu benimserlerse
önemli bir adım atılmış olur diye düşünüyorum.
49. Tevhid, 1991.
*********************************************
Anarşi, Terör ve İrtica
İslâmî açıdan terörü değerlendirir misiniz?
Terör (tedhîş) etrafa korku salmak, öldürmek, yaralamak, tahrip etmek suretiyle
insanları mal, can, namus gibi maddî ve mânevî değerlerinin tehlike içinde
olduğuna inandırmak, güvenliği ortadan kaldırmaktır.
Anarşi ise kamu düzen ve disiplininin ortadan kalkması, toplumda orman kanununun
hâkim hâle gelmesidir.
İslâm'ın terör ve anarşiye nasıl baktığını Kur'ân-ı Kerîm ve sahih hadîslere
başvurmak suretiyle öğrenmek kolaylıkla mümkündür:
".... Kim bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık (bu suçların
cezâsı) olmaksızın bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim
de bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur..."50
"Allah ve Rasûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde düzeni bozmaya çalışanların
cezâsı ancak ya öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama
kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki
rüsvaylığıdır. Onlar için âhirette de büyük azap vardır."51
"Dünyanın yok olması, Allah nezdinde, bir müslümanın öldürülmesinden daha
önemsizdir."52
"Bize karşı silâh taşıyan (veya silâh çeken) bizden değildir."53
"Hiçbiriniz kardeşine silâh ile işaret etmesin; çünkü o farkında olmadan şeytan
elinden çıkarır da (istemeden bir müslümanı yaralama veya öldürmesi sebebiyle)
cehennemin bir çukuruna yuvarlanır."54
"Şüphe yok ki, kanlarınız, mallarınız, namuslarınız, vücutlarınız birbirinize
Mukaddes Şehir'de, mukaddes aydaki mukaddes gün kadar haramdır,
dokunulmazlıkları vardır... Benden sonra, birbirinizin boynunu vuran (canına
kıyan) kâfirler (gibi) olmayın."55
Bu bağlayıcı metinlerin sayısını daha da çoğaltmak mümkündür. Ortaya çıkan kesin
ve açık sonuç İslâm'da, ister müslüman olsun, ister müslümanlara karşı
savaşmayan (andlaşmalı) gayr-i müslim olsun her insanın canı, malı, namusu ve
vücûdunun dokunulmaz olduğudur. Bunlara dokunabilmek için kişinin cezâ
gerektiren bir suç işlemesi ve selâhiyetli mahkemenin hüküm vermesi şarttır.
Ortada kişinin işlediği suç ve bu suça uygulanacak cezâ hakkında mahkemenin
hükmü bulunmaksızın bir kimsenin canına, malına, hürriyetine.... tecavüz etmek,
düzeni bozmak, yeryüzünde fesat çıkarmak cinayettir; bunun dünya ve âhirette
ağır cezâları vardır.
İslâmî tatbikatta hiç anarşi ve terörden medet umulduğu olmuş mudur?
Müslümanları bağlayan İslâmî tatbikat Rasûlullah (s.a.v.) ile Râşid Halîfeleri
(Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Alî ve Hasen) zamanlarında vaki tatbikattır. Bu
örnek devirlerde anarşi ve terörden medet umulduğu olmamıştır. Bilhassa Hz.
Osman zamanından itibâren müslümanlar arasına fitne (kargaşa, ihtilâf, tefrika,
fesat) girmiş, fakat bu davranışlar sahâbe tarafından asla tasvip görmemiş,
fitnenin ortadan kalkması için meşrû düzen ve başkan ile işbirliği yapılmıştır.
Hz. Alî'nin hilâfetinde ona başkaldıran, bey'at etmeyen, bunun için haklı
olmayan şartlar ileri sürenler arasında bazı sahâbilerin bulunduğu da olmuştur.
Ancak bunlar teröre başvurmadıkları gibi, Hz. Alî de düzeni bozan davranışlarını
tasvip etmemiş, bunu suç saymış ve üzerlerine asker sevkederek yola getirmeye
çalışmıştır. Bu devirde anarşi ve teröre ilk başvuran fırka Haricîler olmuş,
bunlar kendilerine göre bir düzen kurmak üzere suikastler tertip etmişler ve bu
arada Hz. Alî'yi de şehit etmişlerdir. Hâricîlerin bu davranışları ümmet
tarafından hiçbir zaman kabûl görmemiş, kendileri daima sapık fırkalardan biri
olarak nitelendirilmişlerdir.
Nasslardan ve örnek uygulamalardan hareket eden İslâm ulemâsı, "şahsî hayatında
veya yönetimde İslâm'dan sapan yöneticiye karşı alınacak tedbir" konusunu
tartışmışlar, fitnesiz olarak değiştirilmesi mümkün ise derhal harekete
geçilmesi, aksi hâlde uygun zamanın beklenmesi gerektiği sonucuna varmışlardır.
Yönetimi, düzeni İslâmî çizgiye getirmek üzere harekete geçmeyi önleyen husus
"fitne"dir. Fitne ise müslümanların birbirine silâh çekmesi, asayiş ve emniyetin
ortadan kalkması, can, mal ve namus... dokunulmazlıklarının tehlikeye
düşmesidir. Ehl-i Sünnet denilen ümmet çoğunluğunun; İslâm'ı, Kitab, Sünnet ve
Râşid Halîfeler çizgisinde yaşayanların görüşü budur. Aksini düşünen, fitneye
rağmen zâlim sultana karşı çıkılır diyenler de "masum insanlar öldürülür, cana,
mala, namusa tecavüz edilir" dememişlerdir. Şu hâlde terör ve anarşi, hemen
bütün mezhebleri ile İslâm'a aykırı bir davranış biçimidir, meşrû olmayan bir
olgudur.
İslâmiyet'in irticâya bakışı nedir?
İrticâ Türkçe'ye gericilik şeklinde çevrilmiştir. Bundan maksat, zamanın
getirdiği, modern dünya görüşü ve davranış kalıplarını, ferdî ve sosyal hayata
yön veren kâideleri, kısmen veya küll hâlinde bırakıp geçmiş zamanlara dönmek,
geçmiş zamanların görüş, inanış ve kâidelerine tâabi olmaktır! "Bu mânâda
irtica'a İslâm nasıl bakar?" sorusuna en güzel cevabı Mehmed Âkif merhum
vermiştir: "Biz her eskiyi eski diye atmayız, kötü ise atarız; her yeniyi yeni
diye almayız, iyi ise alırız." İslâm'a göre iyi ve kötünün ölçüsü vahyin
ışığında, rehberliğinde akıl ve ilimdir. Vahiy bir yana bırakılarak yalnızca
akla ve müsbet ilme dayanılacak olursa iyi ve kötünün belirlenmesinde bazı
hatâlara düşmek kaçınılmaz olacaktır. Hattâ biraz mübalağa ile denebilir ki,
insanların sayısınca farklı iyi ve kötüler olacaktır. Allah Teâlâ, vahiy yoluyla
kullarını irşâd etmiş, aklın ve müsbet ilmin erişemediği konularda tek kaynak
olarak, bunların eriştiği konularda ise teyid edici kaynak olarak gerçekleri,
iyi ve kötüyü bildirmiştir. İslâm'a göre iyi (Kitâbın, Sünnet'in, İslâm'ın iyi
dediği) ne kadar eski olursa olsun iyidir, terkedilmemelidir. Kötü dediği de ne
kadar yeni olursa olsun kötüdür, alınmamalıdır. Bu kâideden hareketle irticâ,
İslâm'ın iyilerini bırakıp, İslâm dışı kaynakların -dîne ters düşen- iyilerini
almak, buna dönmektir. Başka bir ifade ile İslâm'ı bırakıp, İslâm öncesine (câhiliyye
çağına) dönmektir. Burada câhiliyyeden maksat bir zaman dilimi değil, bir hayat
felsefesi ve nizâmıdır. İslâm bu çağı kapamak için gelmiştir; ancak başlangıçtan
günümüze kadar ona karşı direnenler, câhiliyyeye dönmek veya orada kalmakta
(irticâda) ısrar edenler olmuştur, olacaktır. Müslümanların vazifesi insanların
akıllarında hâsıl olan karışıklığı gidermek ve onlara gerçeğin, iyinin bilgisini
ulaştırmaktır.
Müslümanlığı mürtecilikle aynı şey kabûl edip ardından müslümanların terörist
olduklarını herkese kabûl ettirmeye çalışanların gerçek niyetleri nedir? Acaba
bu kişiler bilgisizlik sebebiyle bu iftirâlarında yanılmış olabilirler mi?
İslâm'a göre irticâın ne demek olduğunu bundan önceki cevapta açıklamaya
çalıştık. İslâm'ın doğrularını ve iyilerini kabûl etmeyenlere göre müslüman
olmak mürteci (gerici) olmak demektir. Bize göre bu değerlendirme yanlıştır ve
buna katılmak mümkün değildir. Öte yandan İslâm'da değişen ve değişmeyen
kâideler vardır. Değişen kâideler, örf ve âdete bağlı bulunan, bu sebeple geçmiş
zamanların şartlarında müctehidlerin ictihad ederek ortaya koydukları
hükümlerdir. Zamanın değişmesi ile değişeceği Mecelle kâidesi hâline getirilmiş
bulunan bu nevi kâide ve uygulamalar üzerinde ısrar etmek İslâm'a göre de irticâ
sayılabilir. Ancak müslümanları gerici olmakla suçlayanların yalnız bu nevi
irticâ'ı kastettiklerini sanmıyoruz. Bu irticâ nev'ini, müslümanların bir iç
meselesi olarak kabûl ediyor, İslâmî eğitim ve öğretimin kalitesinin
iyileştirilmesi ve yaygınlaştırılması ile düzeleceğine inanıyoruz.
Müslümanların terör ile ilgilenmelerine gelince bunu iki ayrı sâha içinde
değerlendirmek gerekir. a) Gerçek müslümanlarda terör, b) İslâm'ı kalkan olarak
kullananlarda terör.
a) Gerçek müslümanlarda terörün olmayacağı, müslümanların içinde teröristlerin
barınmasının mümkün bulunmadığı birinci ve ikinci soruların cevabından
anlaşılmış olmalıdır.
b) İslâm'ı bir kalkan, bir örtü olarak kullanan, gerçekte müslüman olmayan,
İslâm dışı ideolojilerin mensubu bulunan kişiler ve gurupların, hedeflerine
ulaşabilmek için terörü kullanmaları mümkün ve vâkidir. Tarih boyunca
casusların, Bâtınîlerin, diğer sapık mezheb ve ideoloji mensuplarının, müslüman
görünerek ümmetin içine sızdıkları, çeşitli fesatlar çıkardıkları bilinmektedir.
Günümüzde de aynı uygulamanın devam etmemesi için bir sebep yoktur. Ayrıca
gerçek müslümanları lekelemek, insanları İslâm'dan korkar, çekinir hâle getirmek
isteyen bazı çevrelerin bu tür faaliyetleri tertipleyerek müslümanlara
yamamaları da mümkündür ve örnekleri görülmüştür. İşte bütün bu gerçekleri
görmezden gelerek ma'sûm müslümanların üzerine atılan her terör olayını
manşetlere geçirip istismar etmek yalnızca bilgisizliğe bağlanamaz; bu davranış
kasıtlıdır ve İslâm'ı karalamaya, müslümanlar üzerine dünyanın nefretini çekmeye
yöneliktir.
Müslümanların topraklarını istîlâ eden ve onları yurtlarından çıkarmak isteyen
yabancılara karşı, keza zorla işbaşına gelerek gayr-ı meşrû bir düzen kurmak
için faaliyet gösterenlere karşı müslümanların direnişini, ellerinden gelen ve
meşrû olan bütün imkânları kullanarak mücadele etmelerini -böyle isimlendirenler
bulunsa da- anarşi ve terör olarak değerlendirmek doğru ve isabetli değildir. Bu
şanlı direnişler cihaddır, ibâdettir.
50. Mâide: 5/32.
51. Mâide: 5/33.
52. Tirmizî, Diyât, 7.
53. Buhârî, Fiten, 7.
54. Buhârî, Fiten, 7.
55. Buhârî, Fiten, 8.
*****************************************
Câmiye Girmenin Usûl
ve Âdâbı
Câmilere abdestsiz girilebilir mi?
Müslümanların bir zarûret bulunmadıkça içeride kalmak, belli bir zaman geçirmek
üzere abdestsiz olarak câmiye girmeleri caiz değildir. Bir ihtiyaç, iş ve
zarûret söz konusu olduğunda câmiye abdestsiz olarak girilip çıkılabilir, bir
müddet kalınabilir. Meselâ câmi içinde bir iş gören, tamir vs. yapan müslüman
ustanın girmek için abdest alması gerekmez. Kezâ ihtiyaca binaen câmide yatıp
kalkan müslümanların da her zaman abdestli olmaları gerekli değildir.
Müslüman kadınların tesettüre riâyet etmeksizin açık-saçık olarak câmilere
girmesi caiz midir?
Müslüman kadınların hangi şartlarda, kimlere karşı, ne kadar açılabilecekleri
konusu Kur'ân-ı Kerîm'de, Sünnet'te ve ilgili dînî kaynaklarda en ince
teferruâtına kadar açıklanmıştır. Bu sınırların dışına taşan, açılmaması gereken
yer ve zamanda avret yerlerini (kapatılması gereken uzuvlarını) açan müslüman
kadın böylece câmiye de girse, çarşı pazara da gitse, evinde de otursa günah
işlemiş olur. Örtünme bakımından câmiin özel bir şartı yoktur; ancak câmi âdâbı
ve câmide daha ziyade erkeğin bulunacağı göz önüne alındığında kadınlarımızın
buraya girerken kendilerine çekidüzen vermelerinin daha gerekli (uygun, yakışır)
olduğunda şüphe yoktur.
Gayr-i müslimlerin turistik amaçla câmilere girmeleri caiz midir? Delili nedir?
Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında gerek müşrik ve gerekse ehl-i kitap olan gayr-i
müslimler câmiye girmiş, Onunla görüşüp konuşmuş ve hattâ orada kalmışlardır.
Buradan hareketle İslâm müctehidlerinin bir kısmına göre gayr-i müslimlerin
cünüb ve abdestsiz olarak -ki onlar zaten gusül yapmaz ve abdest almazlar-
câmiye girmelerinde sakınca görülmemiştir. Giriş maksadına gelince burada
titizlik gösterilen husus, câmiye saygısızlık, müslümanları rahatsız etmek,
câmiyi kirletmek vb. kötü bir maksadın bulunmamasıdır. Turistik maksat, câmiyi
görme, bilgi edinme, merak giderme maksadıdır; bu ise ne câmiye, ne de
müslümanlara zarar verir. Bu maksatla câmiye giren, orada müslümanların
ibâdetlerini seyreden gayr-i müslimlerin İslâm ile ilgilenmeleri, ibâdete
imrenmeleri, hidâyete yönelmeleri de mümkündür. Muhtemel mahzuru ve zararı
önleyici tedbirler alınmak şartıyle bunlara câmilerimizi görme imkânı
verilmelidir.
Âdetli kadınların câmilere girmeleri caiz midir?
İçeride kalmak, oturmak, vakit geçirmek üzere müslüman ve âdetli kadınların
câmilere girmeleri caiz değildir. Bu konuda ittifak vardır. Ancak iş, ihtiyaç,
geçiş, çaresizlik gibi sebeplerle böyle kadınların da câmiye girip çıkmaları
caiz görülmüştür. Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında Hz. Âişe (r.a.) ve daha başka
kadınlar, âdetli iken, başörtülerini almak üzere câmiye girip çıkmışlardır.
İslâmî Evlilik Üzerine
56
Evlilik nedir, başına İslâmî kelimesinin eklenmesi neyi ifade eder, nasıl bir
anlam yükler?
Genel mânâda evlilik, bir kadınla bir erkeğin, inançlarına göre meşrû olan bir
biçimde karı-koca olmak üzere kurdukları birliktir. İslâm'a göre evlilik,
aralarında evlenmeyi engelleyen bir yakınlık veya durum bulunmayan bir kadınla
bir erkeğin, şartlarına uygun olarak yapacakları evlenme akdinin doğurduğu
hukûkî ve sosyal sonuçtur. Evlilik kelimesinin başına "İslâmî" vasfı getirildiği
zaman bu vasfa uygun bir evlilik anlaşılır. Bu vasfa uygun evlilik, amacı,
tarafların seçilişi, akdi ve şartları ile İslâm'ın bağlayıcı kurallarına uygun
düşen bir evliliktir.
İdeal İslâmî evlilik, nasıl bir şeydir?
Bu soru evliliği ideal olan ve olmayan ayırımına tâbî tutuyor. Halbuki
genellikle idealle reel, düşünülen ile gerçekleşen, hayal edilen ve beklenen ile
elde edilen arasında fark vardır. Bizim burada ideal olan değil, genellikle
gerçekleşen ve İslâmî demek için yeterli şartları taşıyan evlilik üzerinde
durmamız gerekir. Nasslara bakılırsa İslâm'ın da ideal evliliği değil, asgarî
veya ortalama şartları taşıyan, fonksiyonunu yerine getiren, amaca ulaştıran
evliliği öngördüğü, bununla yetindiği anlaşılır. Delil olarak eşlere karşı âdil
davranma emrini alalım: Allah Teâlâ "Ne kadar isteseniz kadınlarınız arasında
tam adâleti asla gerçekleştiremezsiniz..."57 buyuruyor. Eğer ideal olmayan
evlilik İslâmî de olmasa ve yapılmaması gerekse idi bunun arkasından "öyleyse
evlenmeyin" yasaklamasının gelmesi gerekirdi, halbuki şöyle buyuruluyor: "....
bu sebeple birisine tamamen meyledip diğerini askıdaki gibi bırakmayın..." Buna
göre bir erkek, kadınları ile paylaşacağı maddî ve mânevî hayatı, eczacı
terazisi gibi bir ölçü ile eşit tutmakla değil, apaçık, objektif, katlanılamaz
eşitsizlik ve dengesizliklerden kaçınmakla yükümlü kılınmaktadır. Aynı sûrenin
3. âyetinde de "eğer adâlete riâyet edemeyeceğinizden korkuyorsanız bir kadınla
evlenin..." buyuruluyor. Bir kadınla yapılan evlilik birliği içinde de
tarafların hak ve adâlete tam (ideal) olarak riâyet etmeleri zordur, aksi de
ihtimâl dahilindedir; ama âyet "bu takdirde hiç evlenmeyin" demiyor. İlgili
âyetlerin tamamını gözönüne aldığımızda şöyle bir yol çizildiği anlaşılıyor:
Evlenirsiniz, denersiniz, aksaklıklara sabır ve tahammül gösterirsiniz, tahammül
sınırını aşarsa aile meclisi ve hakemlere başvurarak ıslâh yolları ararsınız,
yine de sürdürmek mümkün olmazsa ayrılır, başka eşler edinerek
sürdürebileceğiniz bir evliliği ararsınız. Sonuç olarak: İdeal evlilik yoktur,
ortalama veya asgarî şartların gerçekleştiği veya mecbûriyetlerin bulunduğu, bu
sebeple sürdürülebilen evlilikler vardır.
Kadın ve erkeğin birlikteliğinin meşrû dayanağı olan nikâh öncesinde, sağlıklı
bir evliliğin oluşması için nelere dikkat edilmesi gerekir? Küfüv (denklik)
neleri kapsar? Erkek ve kadının birer mücahid ve mücahide olmaları, kendilerini
böyle adlandırmaları yanında dünyevî donanımların (bilgi, meslekî formasyon,
maddî imkânlar, vs.) önemi nedir?
a) Sağlıklı bir evliliğin oluşabilmesi için nikâhtan önce dikkat edilmesi
gereken hususlar, başvurulması kaçınılmaz, yahut faydalı olan tedbirler vardır:
Biri kadın, diğeri erkek de olsa iki insanın ve iki müslümanın, belli şartlara
ve sınırlara riâyet ederek görüşmesi, konuşması, tanışması caizdir. Eğer bir
kadınla bir erkek, evlenmek maksadı ile tanışmak ve görüşmek istiyorlarsa,
şerîat sınırları biraz daha gevşemekte, görülebilecek yerler ve şehvet duyma
ihtimâli bulunsa bile bakma konularında ruhsatlar getirmektedir. Şerîatın bu
müsâmahası bile nikâhtan önce tarafların birbirini görmesi ve tanımasının ne
kadar önemli olduğunu anlatmaya kâfidir. Bu görme ve tanımanın sınırı,
ruhsatları aşmamaktır. Umûma açık yerlerde, başkalarının da bulunduğu evlerde,
gerektiğinde -bu yerlerde- başbaşa kalarak tarafların birbirini görmesi,
konuşması, birbirlerinin dünya görüşleri, zevkleri, evlilikten beklentileri,
alışkanlıkları... gibi konularda bilgi alışverişinde bulunmaları elzemdir. Bu
ölçüde bir görüşme, konuşma ve tartışma taraflara, sağlıklı bir evlilik
birliğinin kurulmasının mümkün ve muhtemel olup olmadığı konusunda yeterli
kanâat verir. Bundan ötesi hem gerekli değildir, hem de mümkün değildir. Meselâ
günümüzde flört kelimesi ile ifade edilen ve İslâmî sınırları aşan görüşmeler,
beraberlikler, âdetâ deneme evlilikleri taraflara, gelecek hakkında -İslâm'ın
tecviz ettiği görüşmeden daha çok ve daha kesin- bilgi ve kanâat veremez.
Tecrübe göstermiştir ki, evlilikten öncesi ile evlilikten sonrası arasında
tarafların duygu ve davranışlarında farklılıklar ortaya çıkmakta, yahut
oluşmaktadır. Bu sebepledir ki, flört sonrası evlenen çiftler arasında da birçok
geçimsizlik ve boşanma örnekleri yaşanmaktadır. Orta yol, genel bir kanâat elde
edecek kadar görüşme ve tanışmadır; bu kadarına da İslâm izin vermiştir, hatta
bunu tavsiye etmiştir.
b) Kefâet (denklik) şartı yerinde olmakla beraber bu şartın içeriği sabit
değildir, değişkendir. Bu sebepledir ki, ilgili tavsiyeler denklik üzerinde
durmuş, fakat denkliğin içeriği konusunda kesin, değişmez, detaylı açıklamalar
getirmemiştir. Denklik örf ve âdete, tarafların bilgi ve kültür seviyelerine,
gördükleri eğitime, benimsedikleri değerler sistemine göre değişik tablolar
oluşturmaktadır. Objektif ve bağlayıcı denklik şartları, akdin kuruluş ve sıhhat
şartları arasına girmiştir. Müslüman kadına, müslüman olmayan erkek -serveti,
makâmı, soyu, boyu ne olursa olsun- denk olamaz (bunların evlenmeleri caiz
değildir.) Gene umûmî bir tavsiye olarak Hz. Peygamber (s.a.v.) eş seçiminde
soy, güzellik ve zenginlikten önce dindarlık ve ahlâkın aranmasını istemiştir.
Din, dîni yaşama ve ahlâk bakımlarından denklik sağlandıktan sonra detaylar,
yorumlar, zevkler, beklentiler, kültür seviyesi, sosyal itibar gibi denklik
faktörleri aranmalıdır. Bu vasıflarda ve kademelerde denkliğin, sağlıklı ve
sürekli bir evlilik birliğinin kurulmasında ihmâl edilemez etkileri ve katkıları
vardır.
c) Cihadın öncelikli ve herkese farz olanı vardır, böyle olmayanı vardır.
Cephede olanı vardır, müslümanın kendi evinde, işinde, eğitiminde ve toplumunda
olanı vardır. Birisi Allah Rasûlü'ne (s.a.v.) gelerek hicret ve cihad üzerine
and içmek, yeminle bağlanmak (bey'at etmek) istediğini söylemişti, Rasûlullah
(s.a.v.) ona, ana-babasının hayatta olup olmadıklarını sordu, hayatta
olduklarını öğrenince "Geri dön ve onlara iyi bak, cihadını bu şekilde yap"
buyurdu.58 Bir hadîs-i şeriflerinde "Dullar, yetimler ve fakirler için
koşuşturan kimseler, Allah yolunda cihad edenler gibidir."59; bir diğerinde "Mücâhid
nefsi ile cihad edendir"60 buyurdular. Kadınlardan birisi kendisinden cihad için
izin istediğinde cevabı şöyle oldu: "Sizin cihadınız hacc ibâdetidir."61 Bu
nasslardan ve irşâdlardan hareketle şu sonuca varmak mümkündür: Erkek olsun,
kadın olsun mükellef bir müslümanın üzerinde Allah'ın, kendisinin, akrabasının,
kocasının, çocuklarının, toplumunun ve insanlığın hakları vardır. Bu haklar
çatıştığı zaman da öncelikler vardır. Bu öncelikler kişinin durumuna ve ihtiyaca
göre değişir. Bütün bunları hesaba katmadan belli bir cihad çeşidine öncelik
vermek ve diğer hakları ihmâl etmek çoğu kez nefsâniyetten kaynaklanır, gösteriş
zevkinden güç alır, insanı dünya ve âhiret hayatında hüsrana maruz bırakır.
Evlilik Allah'ın emri, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sünnetidir, iyi niyetle,
Allah'a kulluğun bir vesilesi ve gereği olarak yapılan evlilikler bir nevi
ibâdettir. Böylesine önemli ve değerli bir birliğin semeresini verebilmesi için
taraflarına, karşılıklı yükümlülükler getirilmiştir. Bu yükümlülükleri hakkıyle
yerine getirmek bilgi, eğitim, formasyon ve gayret ister. Bunların edinilmesi ve
vazifelerin îfâsı Allah'ın rızâsını celbeder. Karı veya koca, öncelikli vazifesi
aileye karşı yükümlülüğü ile ilgili iken bunu bırakır, başkalarının da yaptığı
ve yapabileceği hizmetler (cihad) peşinde koşarsa, Allah Rasûlü (s.a.v.) ona:
"Önce ailene karşı vazifeni yerine getir" buyurur.
"Onlar ki verir lâf ile âlemde nizâmı
Binlerce teseyyüb bulunur hânelerinde."
beyti de böylelerinin davranış bozukluğunu dile getirir. Normal durumlar için
cihad sıralaması: Nefsini yola getirmeye çalışmak, ailesine karşı
yükümlülüklerini yerine getirmek, yakından uzağa topluma karşı vazifelerini
yapmak, farz-ı kifâye olan İslâmlaşma ve İslâm'ı koruma çalışmalarına katılmak
şeklinde olmalıdır. Fevkalâde hâllerde -dînin korunmasını istediği temel
değerlerden biri tehlikeye mâruz kaldığında- sıra değişebilir.
Pratikte kadın ve erkek birbirlerine hayatlarında nasıl bir yer biçiyorlar;
birinin diğerinin hayatındaki yeri nedir?
Pratikte kadın ve erkeğin birbirlerine hayatlarında biçtikleri veya verdikleri
yer yine topluma, örf ve âdete, değerler sistemine, kültür ve medeniyet
seviyesine, kişiliklere... göre değişkenlik arzetmektedir. "Bir müslümanın
hayatında eşine verdiği yer, ayırdığı rol ne olmalıdır?' sorusuna şu cevabı
vermek isterim: Allah'ın kulundan istediklerini yerine getirme konusunda ve
mutluluk arayışında en yakın yardımcı, yol arkadaşı ve dayanışma elemanı rolü.
Her biri diğerinden, kâbiliyeti ve gücü nisbetinde bu yardımı, dostluğu ve
dayanışmayı beklemeli, karşısındakine bu fırsatı tanımalıdır.
Eşlerin uyumu her konuda aynı fikirde olmak mıdır? Ailede çoğulculuk olabilir
mi? Bunun sınırlarını belirlemek gerekir mi?
Eşlerin uyumlu olmaları, her konuda aynı fikirde olmalarının ne sebebi, ne de
sonucudur. Yani eşlerin uyumlu olmaları, her konuda aynı fikirde olmaları
sonucunu doğurmadığı gibi, her konuda aynı fikirde olmak uyumlu bir aile
hayatının sebebi olmayabilir. Birlik, beraberlik, dayanışma, uyum konularında
çokça başvurulan bir ölçü "asgarî müşterek"tir. Evlilik birliği içinde de uyumun
şartı olan bir "ortak görüş, düşünüş, zevk ve değerlendirme sâhası" vardır.
Bunun din ve imanla ilgili olan kısmını Allah Teâlâ evliliğin sıhhat şartı
kılmıştır. Ahlâk ve iffet anlayışı konusunda da "Zînâ eden erkek ancak zînâ eden
veya Allah'a başkasını ortak koşan bir kadınla evlenir; zînâ eden kadını da
ancak zînâ eden veya Allah'a şirk koşan bir erkek nikâhlar"62 buyurmuştur. Şu
hâlde iman ve ahlâkın temellerinde buluşmayan bir çift arasında uyum kurulamaz.
Asgarî müşterekin boyutlarını şöyle bir ölçü içinde görmek mümkündür: Dinde
tartışma götürmeyen iman, ibâdet, ahlâk ve nizam prensipleri vardır; bunlar
icmâ'a konu olmuş ve bütün müslümanlar tarafından benimsenmiştir; bu konularda
farklı düşünce ve görüş taşıyanlar arasında uyum kurulamaz. İctihada, yoruma,
tercîhe, zevke, tartışmaya açık bırakılan konularda ise farklı fikir ve görüşler
hayata renk katar, değişiklik ve zenginlik getirir. Tabîî bunun ön şartı İslâm
insanında bulunması gereken hoşgörüdür, gönül zenginliğidir, nefs-i emmâre
esaretinden kurtulmuş olmaktır.
56. Yeryüzü, Ekim 1991.
57. Nisâ: 4/129.
58. Müslim, Birr, 5.
59. Buhârî, Nafakat, 1.
60. Tirmizî, Fedâilu'l-cihâd, 2.
61. Buhârî, Cihâd, 62.
62. Nûr: 24/3.
************************
Zarûret ve İhtiyaç
Muhterem hocam sizin
İslam'ın Işığında Günün Meseleleri adlı kitabınızın birinci cildinde
"Çaresizlik sebebiyle faizli kredi" adlı araştırmanızdan dolayı bize birçok
sorular gelmektedir.
Ben de önce sizin kitabınızı birkaç defa okuduktan sonra tatmin olamadığım için
sizden bazı açıklamaları rica ediyorum.
1- İhtiyacın anlam ve mâhiyetini âyet ve hadîsten ricâ ediyorum.
2- Aynı şekilde zarûreti de.
3- "İhtiyaç genel olsun, özel olsun zarûret sayılır" kâidesini Mecelle'den de
zikretmişsiniz. Lütfen bu kâidenin de dayandığı âyet veya hadîsi zikreder
misiniz? Ben çok araştırdım, bulamadım.
4- Zekâttaki zenginlik ölçüsüne yetişemeyen her fakir ihtiyaç içerisinde midir?
Öyle ise zengin olabilmesi için ihtiyacı vardır, bu da zarûret sayıldığından
dolayı hırsızlık veya daha başka haramlar da geçici olarak, zengin olana kadar
mübah olur mu, nasıl?
5- Âlimler bazen ihtiyaç kelimesini zarûret mânâsına kullandı diye ihtiyaç
zarûret olabilir mi? Örneğin İzzuddin b. Abdusselâm fetvasında "Haram yeryüzünde
öyle yayılsa ki artık helâl bulunamaz hâle gelse ihtiyaç kadar haramı kullanmak
bundan faydalanmak caiz olur" diyor.
6- "Dinde size hiçbir güçlük koymamıştır"63 emr-i ilâhisi varken "Ebû Hanîfe
evlenme konusunda ictihadlarıyla büyük kolaylıklar getirmiştir" sözünüzle neyi
kastediyorsunuz? İctihad Kur'ân ve Sünnet'e dayalıdır. Öyle ise nasıl
kolaylaştırıyor ve zor nerededir? Velisiz nikâh caiz değil de, Ebu Hanîfe
delilsiz olarak mı caiz görerek zor olan nikâhı kolaylaştırdı?
7- Örneğin Mecelle ve eşbâhlarda şu kâide zikredilmektedir. "Zorluk kolaylığı
getirir" ve bu kâideden şu hükümlerin çıktığı söylenmektedir.
a) Seferde namazların kısaltılması
b) Hastalık anındaki kolaylıklar ve teyemmüm
c) İkrah konusu
d) Unutmanın mükellefe birşey yüklemeyeceği
e) Cehalet durumu
f) Elbiselerdeki necasetin eserinin temizlenmesindeki kolaylık
g) Umumî belvâ
Bu noktaların hiçbirisi bu kâideden çıkmamıştır. Her biri için müstakil âyet
veya hadîs vardır.
Acaba biz din kolay olduğu için bu hükümleri getirmiştir mi deriz, yoksa biz
kolaylaştırdık mı deriz?
Bir de biz herhangi bir meseleyi bu kâidelere nasıl sokarız? O mesele ki
hakkında nass yoktur.
Olan bir şeyi, bu kâideden çıktı nasıl diyebiliyoruz ki, neticede tüm o
konuların âyet ve hadîslerini de yine ayrı ayrı görmek gerekiyor.
8- İbn Hümâm ihtiyaç ve zarûreti ayrı ayrı tarif ederek zarûretin haramı mübah
edebileceğini, ihtiyacın ise edemeyeceğini söylerken niçin ihtiyacı zarûret
menzilesinde görmüyor?
9- Âyetlerde (meselâ Bakara, 173) geçen zarûret kendi mâhiyetiyle birlikte hem
izah ediliyor ve hem de nasıl haramı mübah edeceği kayıtlanıyor. Bizler hangi
delil ile bunu genişleterek ihtiyacı da bu menzileye indiriyoruz. Bu soru
"ihtiyaçlar zarûret menzilesine iner" kâidesine cevap teşkil eder, ancak ben
biraz daha geniş olsun diye ayrıca yazdım.
Cevap:
Mektubunuzu aldım. Kimi itirâzlarla, kimi sorularla dolu birçok mektup alıyorum.
Bunların tamamını cevaplandırmaya kalkışsam işim yalnızca bu olur. Sizin
mektubunuza da tafsilâtlı cevap veremeyeceğim; buna ne vaktim var, ne de gerek
var; çünkü bahsettiğiniz
kitabımda zarûretle ilgili iki yazı var; birisi sizin okuduğunuz, diğeri de
birinci ciltte "İslâm Hukûkunda Zarûret Hâli" başlıklı uzun yazı. Bunları
dikkatli okuduğunuz takdirde bütün sorularınızın cevabını bulacaksınız.
"Sorularımın cevabını buluyorum, ama bunlar beni iknâ etmiyor" diyecek
olursanız, buna da cevabım şudur: "Hangi görüş ve ictihada iknâ oluyorsanız onu
uygulayın."
Size asıl cevabım yukarıdaki satırlardan ibâret olmakla beraber, mektubunuzdaki
sorulardan birkaçına çok kısa olarak dokunmak istiyorum:
1. İlk sorularda zarûret, ihtiyaç ve ihtiyacın zarûret sayılması konusunda âyet
ve hadîse dayalı tarifler, açıklamalar istiyorsunuz. Böyle bir istekte
bulunabilmeniz için dinde her konu ve kavramın âyet ve hadîslerle açıklanmış
bulunması gibi bir vâkıanın olması gerekir; ayrıca doğrudan âyet va hadîslerin (nass
ve zâhir olarak) açıklamadığı konu ve kavramlarda, fukahânın, diğer deliller ve
delâlet çeşitlerinden faydalanarak yaptıkları açıklamaların mûteber olmaması
gerekir. Halbuki ne öyledir, ne böyle. Meselâ havâic-i asliyye, faiz, beyi',
icare gibi yüzlerce konu ve kavram vardır ki, bunların ne olduğunu âyet ve
hadîsler târif etmemiştir; bunların tariflerini yine âyet ve hadîsler ile dil ve
örfe dayanarak fakihler yapmışlardır. Zarûret ve hâcet de böyledir; hiçbir âyet
ve hadîste bunların târifi yoktur; nasslar "dara düştüğünüzde, muztar
kaldığınızda, kim darda kalırsa..." gibi ifadelerden oluşuyor. Dara düşmeyi,
zarûret hâlini "ölüm veya uzvun zâyî olması, önemli sıkıntı ve zararın hâsıl
olması vb." şeklinde tarif edenler ise fakihlerdir. Âyetler ve hadîsler, bütün
delâletleri ile ve bir bütün hâlinde ele alındığı, dînin mekasıdı (amaçları) da
göz önünde bulundurulduğu zaman zarûretin "temin edilmediği zaman hayatın devamı
mümkün olmayan, yahut önemli sıkıntı ve zarar hasıl olan ihtiyaç" mânâsına
geldiği anlaşılıyor.
2. "Zekâtta zenginlik ölçüsüne erişmeyen her kişi fakirdir, ihtiyaç içindedir,
zengin oluncaya kadar hırsızlık yapabilir mi?" diyorsunuz.
Bu sorunuzu çok garipsedim. Ben yazılarımın neresinde buna benzer bir söz
söylüyorum da siz böyle bir soruyu sorabiliyorsunuz? Bir insanın zekât yükümlüsü
olabilmesi için önce aslî ihtiyaçlara, sonra nisâba mâlik olması gerekir. Bizim
bahsimiz, aslî ihtiyaçlara sahip olamayanlar ile ilgilidir ve fakir (muhtaç
olanlar) bunlardır. Hırsızlık konusuna da anılan yazımızda cevap vardır. Zengin
olmak aslî (temel, olmazsa olmaz veya zor olur) ihtiyaçlardan değildir ki, onu
zarûret sayalım ve ruhsat sebebi kılalım!
3. İbn Humâm -nerede söylemişse- o sözü söylemiş ve zarûret ile hâceti
birbirinden ayırmış; hâcet haramı helâl kılmaz demiş. Bu onun anlayışıdır, sizi
de iknâ ediyorsa bunu uygularsınız. Ben buna karşı birçok âlimin farklı
anlayışlarını ve Mecelle'nin umûmî kâidesini zikrettim. O mûteber oluyor da
bunlar niçin mûteber olmuyor? Ayrıca aynı İbn Hümâm, Fethu'l-kadîr'in Kazâ
bölümünde ölüm derecesinde veya uzvun kaybı ile ilgili bulunmayan maslâhatın
celbî veya mefsedetin def'i için müslümanın, devlet adamına veya aracıya rüşvet
verebileceğinden bahsediyor. Bu bir çelişki değil midir? Müslüman, meselâ malını
kurtarmak için rüşvet vermese ve malı elinden haksız olarak alınsa ne ölür, ne
de kör olur; bu durumda rüşvet verip malını kurtarabilir demek, "ihtiyaç,
zarûret gibi kabûl edilir" demek değil midir?
Bu vesile ile selâm eder, kulluk yolunda başarılar dilerim, kardeşim.
63. Hacc, 78.
************************************************
Bir Müftünün 33 Sorusu
Orucun bozulması veyahut bozulmaması husûsunda iğneyle serum arasında fark var
mıdır?
Meseleye bir şekil olarak, dış görünüşü itibarıyla, bir de mânâ ve maksadı
bakımından yaklaşmak mümkündür. Dıştan bakıldığında "orucu ancak normal, tabîî
deliklerden içeriye giren nesneler bozar" diyen müctehidlere göre iğne ile
deriyi, adaleyi, damarı delerek içeriye verilen şey ister ilâç olsun, ister
serum olsun orucu bozmaz; çünkü bu ictihad, içeri giren nesneye değil, girdiği
yere bakmaktadır. Ancak iğne ile vücûduna bir şeyler alan kişinin maksadına
baktığımız zaman hüküm değişir. Eğer maksat tedâvî ise oruç bozulmaz. Serumu
almaktan maksat tedâvî değil de açlığı, susuzluğu gidermek, orucun eksilttiğini
tamamlamak olursa, bu davranış oruç kavramına ters düşer. Giriş yoluna göre
hüküm veren müçtehidler bakımından oruç bozulmaz dense bile, böyle bir
davranışın caiz olduğu söylenemez.
Çocuk başkasının malını telef edince ve malı da olmayınca babasının veya
velîsinin tazmini gerekir mi?
Çocuk başkasının malını telef edince bakılır: Bunu babasının veya velîsinin
emrini yerine getirmek için yapmış olursa zararı yine kendi öder, fakat emreden
baba, yahut velîye rucû hakkı vardır; yani ödediğini bunlardan alır. Baba ve
velîsinin emri, dahli olmadan başkasının malını telef eden çocuk bu zararı kendi
öder (zarar çocuğun malından ödenir). Eğer malı yoksa, ödeyecek malî güce
kavuşması beklenir, o zamana kadar borçlu olarak kalır.64
Hayvanlar cereyanla nasıl kesiliyor. Türkiye'de cereyanla kesim yapılıyor mu ve
cereyan ile kesimin hükmü nedir?
Hayvanı cereyanla kesmekten maksat, elektrik gücü ile çalışan bir makine ile
kesim yapmaktır. Türkiye'de böyle bir kesim yapıldığını görmedim ve duymadım.
Gittiğim bir-iki mezbahada hayvanların, elektrikle çalışan bir sistem yardımı
ile ayaklarından askıya alındığını, makaralar vasıtasıyle hayvanın, elinde bıçak
bir kanalın önünde bekleyen kasapların önüne geldiğini ve burada kasabın besmele
çekerek bıçağı hayvanın boğazına çaldıklarını gördüm.
Eğer kesim için özel bir makina yapılır, bir veya daha fazla hayvan bu makinaya
sokularak boğazları âlet tarafından kesilir ve ölmeleri sağlanırsa bakılır:
Âleti kullanan müslüman veya kitap ehli olup, hayvanın kesilmesi gereken yerleri
kesilmiş bulunursa sakınca yoktur; bu hayvanların etleri yenebilir. Düğmeye bir
basışta, yahut şarteli bir indirişte birden fazla hayvanın kesilmiş olması
sakıncalı değildir; hayvan avında da bir atışta birden fazla hayvanı vurmak
mümkündür ve bunların yenmesinde mahzur yoktur.
Zekâtın fakirin evine bırakılmasıyle temlik meydana gelir mi?
Zekât olarak bırakılan bir malın üzerine bir yazı iliştirmek, yahut başka bir
karîne ve işaret koyarak fakirin, bunun kendisine ait olduğunu ve istediği gibi
kullanabileceğini anlatmak mümkün olursa evine bırakmak suretiyle de temlik
(bırakılan şeyi fakire mâl etme) hasıl olur.
Telfîkı caiz görmeyenlere göre Şâfiî mezhebinden biri, Hanefî mezhebini abdestte
taklit edince namazı da Hanefîye göre kılması gerekir mi?
Taklit, deliline bakmadan bir müctehidin ictihadı ile amel etmektir. İltizâm,
bir müctehidin bütün ictihadlarını -bir bütün hâlinde- taklit etmeye karar
vermek ve bunu uygulamaktır. İntikâl, bir mezhebi iltizam ettikten sonra, ya
bütün olarak, yahut da bazı meselelerde ondan ayrılarak bir başka mezhebin
hükmünü uygulamaktır. Bir veya birkaç meselede, bir mezhebe intikâl edince, o
meselenin ait olduğu bütünde bu mezhebe uygun hareket edilirse telfik değil,
intikâl gerçekleşmiş olur. Meselâ bir Şâfiî müslüman, kadına dokununca abdestin
bozulmaması konusunda Hanefî mezhebine intikâl eder de, abdestin bütününde
(diğer hükümlerinde de) Hanefî mezhebine uygun hareket ederse -meselâ bir yeri
kanayınca abdestin bozulduğunu kabûl ederse- telfik değil, intikâl yapmış olur.
Ancak bu misalde Hanefî mezhebine, abdestin bütününde uymaz, örnek olarak
"kanamanın abdesti bozmaması bakımından Şâfiî mezhebini taklit ederse", bu iki
taklidi bir abdest olayında gerçekleştirirse, telfik yapmış olur. Telfikı caiz
görenlere göre bunda bir sakınca yoktur. Telfikı caiz görmeyenlere göre ise
abdestin tamamında intikâl ettiği mezhebin ictihadlarına uygun hareket etmesi
gerekir.
Telfik caizdir diyen fukahaya göre abdestte telfik yapan, namazını da eski
mezhebinde veya kısmen intikâlde bulunarak, yahut da telfik yaparak kılabilir.
Telfikı caiz görmeyenlere göre abdestte Hanefî mezhebini taklit eden Şâfiî,
telfik değil de intikâl yapmış ise namazda da Hanefî mezhebine riâyet edecektir.
Abdest alırken telfik yapmış olursa namaz kılamaz; çünkü bunlara göre abdesti
yok sayılır.
Hanefî olan bir kişi hanımını üç talâk ile boşayınca başvurduğu Şâfiî bir
müftünün, "velisiz kıyıldığından eski nikâhı nazar-ı dikkate almayarak" Şâfiî
mezhebi üzerine yeniden nikâh kıyması caiz olur mu?
Caiz olmaz. Çünkü ehliyetli bir müctehidin ictihadı dinde mûteberdir, mezhebi
haktır, farklı ictihadlarda bulunan iki müctehidden her biri diğerinin
ictihadının hatâlı olduğunu söyleyebilir, fakat bu ictihad ile yapılan amelin,
uygulamanın bâtıl, hükümsüz olduğunu söyleyemez. Allah Teâlâ müctehidlerin,
isâbetli ictihadlarına iki ecir, hatâlı ictihadlarına da bir ecir vermekte,
doğruyu bulmak için elinden geleni yapan müctehidi daha başka bir şey ile
yükümlü kılmamakta, hatâlı da olsa ictihadıyla yaptığı ameli kabûl etmekte, ona
uyan (mukallid, avâm) müslümanların amellerini de kabûl buyurmaktadır. Bu
husûslarda ümmetin ittifâkı vardır. Durum böyle olunca, karısını üç kere
boşadıktan sonra Şâfiî bir müftüye başvuran Hanefî şahsa, bu müftünün, "Hanefî
mezhebine göre nikâhını kıydırırken karısının velîsinden izin almamış, yahut
velînin nikâhı bizzat kıymamış.." olduğunu göz önüne alarak "senin nikâhın zaten
yokmuş, siz evli değilmişsiniz ki, boşaman mûteber olsun" demesi ve yeniden
nikâh kıymaya kalkışması, "Hanefî mezhebine göre kıyılan nikâhların hükmü
yoktur" demek olur ki, bu icmâa aykırıdır, bunu demeye kimsenin hakkı ve
selâhiyeti yoktur. Ayrıca bunu kabûl etmek, mezkûr çiftin yıllarca nikahsız
yaşadıklarını, nikâh bâtıl sayılırsa çocuklarının da neseblerinin sahih
olmadığını kabûl etmek sonucunu doğurur ki, bunu düşünmek bile tüyler
ürperticidir. Müslümanlar, geçim imkânsız hâle gelmedikçe boşama yoluna
gitmemelidirler. Boşanma yoluna gitmişlerse müftüler, İslâm mezheblerinin
tamamından istifâde ederek aile bağını kurtarmaya çalışmalıdırlar. Bunlar
imkânsız hâle gelmiş, evlilik sona ermiş ise, hîle yollarına başvurmadan
taraflara durumu bildirmek, bu tecrübelerin ışığında yeni ve sağlam aile
bağlarını kurmalarını sağlamak gerekir.
Devletin paralı suyu ile sulanan ekinlerin zekâtı onda bir mi, yoksa yirmide bir
midir?
Yağmur suyu ile değil de hayvan, tanker vb. ile çekerek, yahut para ile satın
alarak sulanan ekinlerin zekâtı yirmide birdir.
Cuma saatinde elde edilen kazanç helâl midir?
Cuma saatinde, cuma namazı kılmakla yükümlü olan bir şahıs, namaza gitmez de iş
veya ticaret yapar ve para kazanırsa bu para haramdır, bu kazancı kullanması
caiz değildir, fakirlere dağıtması ve tevbe etmesi gerekir.
Zarûret olmadan faiz müessesesinde çalışanın kazancı helâl midir?
Böyle yerlerde çalışan kimselerin bir kısmı doğrudan doğruya faiz muâmelesi ile
ilgili işleri yürütürler; kurumu idare ederler, reklam yaparlar, faizli akitleri
düzenler ve yazarlar, şahit ve kefil olurlar, hesap ve bilânçolarını yaparlar..
Bu gibi işleri yapanların, başka bir yerde karınlarını doyuracak, önemli
ihtiyaçlarını karşılayacak bir iş bulunca faizci kurumdan ayrılmaları gerekir.
Bu gibi kurumlarda binâ yapmak, tâmir, temizlik, aşçılık vb. işleri görmek,
binânın ve burada bulunan malvarlığının güvenliğini sağlamak (bekçilik yapmak)
doğrudan faizcilik yapmak mahiyetinde değildir, bazı müctehidler bunları da caiz
görmezler, ancak İmam Âzâm Ebû Hanîfe'nin ictihadına göre bu gibi hizmetlerin
îfâsı caizdir.
Nâfile hacc yapmak mı, o nisbette sadaka vermek mi efdaldir?
İlâveli Mecmû'a-i Cedîde isimli "şeyhülislamların fetvâlarını ihtivâ eden"
eserde şöyle bir fetvâ vardır: "Tatavvu'an haccetmekten sadaka vermek efdal olur
mu? el-Cevab: Olur." Bu fetvâdan sonra kitapta, birçok fıkıh kitabından aynı
mânâda cümleler nakledilmiş, sadakanın nâfile hacdan daha efdal olduğu ifade
edilmiştir.65 Genel olarak bu fetvâya katılmak mümkündür. Ancak özel durumlarda
farklı hükümlere varmak da gerekebilir. Meselâ nâfile hacc veya umrenin imanını,
Allah ve Rasûlullah (s.a.v.) sevgisini, ibâdet alışkanlığını güçlendireceği
umulan bir kimseyi bundan menetmemek, gitmesini teşvik etmek gerekebilir. Böyle
bir kimse ileride Allah rızâsı için yapacağı tasaddukları ile kaybı telâfi
edebilir. Ayrıca bu konuda, tatmin edici ölçüde yardımda bulunan kimseler ile,
bunu yapmayıp nâfile hacca devam eden kimseleri de birbirinden ayırmak gerekir.
Bir başka ölçü de, içinde yaşanılan toplumun ekonomik durumu olmalıdır; ortalama
refahın oldukça yüksek ve yaygın olduğu toplumlarda yaşayan zenginler ile
yoksulluğun yaygın, refah farklarının büyük olduğu toplumlarda yaşayan
zenginleri de birbirinden ayrı tutmak lâzımdır. Bir de hacc ibâdetinde gittikçe
artan izdihamı gözönüne almak ve ilk defa (farz) haccı yerine getirenlerin
durumunu düşünmek gerekiyor.
Evin tetimmesindeki bağ ve bahçe hangi nitelikte olursa zekât lâzım gelir?
Bağ ve bahçe hangi nitelikte olursa olsun, satmak üzere alınmış; yani ticarî
sermaye mâhiyetinde olmadıkça zekâta tâbî değildir. Bağ ve bahçede yetiştirilen
sebze ve meyva ise, bir kısım müctehidlere göre hubûbat gibi zekâta tâbîdir.
Kişi hanımına, boşamak niyetiyle anam, bacımsın dese boşanır mı? "Şimdiden sonra
anam, kızkardeşim ol" der de bununla boşamayı kastederse boş olur mu?
Bir kimse karısına "sen benim anam, bacım gibisin", yahut "sen benim anamsın,
bacımsın" dese bakılır: Zıhâra (bir nevi yemine) niyet etmiş ise zıhâr sayılır
ve keffâret gerekir (sırayla bir köle azad etmek, gücü yetmezse iki ay ara
vermeden oruç tutmak, buna da gücü yetmezse altmış fakiri sabahlı akşamlı
doyurmak), karısını boşamaya niyet etmiş ise karısı boş olur, yemin etmeyi
kastetmiş olursa îlâ denilen yemin gerçekleşmiş olur (bunun keffâreti ya bir
köle azâd etmek, ya on fakiri doyurmak, yahut da bu ikisine gücü yetmez ise üç
gün peşi peşine oruç tutmaktır), bu sözlerle karısına olan saygı ve bağlılığını
ifade etmek istemiş ise bunu ifade etmiş olur, başka bir şey gerekmez.66
Örneklerden anlaşılacağı üzere "şimdiden sonra, bundan böyle" gibi bir kayıt
koymasa bile boşamaya niyet ettiği takdirde mezkûr ifadeler ile boşama durumu
meydana gelmektedir.
Taklidi caiz görmeyenlere göre kişinin, nikâhta Hanefîyi, talâkta Şâf'iîyi
taklit etmesi caiz midir?
Bu soruda birinci kelimenin "telfikı" olması gerekir. Çünkü taklidi caiz
görmeyenler, Şâfiîyi de, Hanefîyi de herhangi bir meselede taklidi caiz
görmezler. Ama "telfîkı caiz görmeyenlere göre..." şeklinde sorulursa cevap
şudur: Nikâh ile talâk arasında bazen öyle ilişkiler vardır ki, bu konularda iki
ayrı mezheb taklit edildiği zaman telfik yapılmış olur; buna da -telfikı caiz
görmeyenler- karşı çıkarlar. Meselâ kadının irâde beyanı ile (nikâh akdinde
doğrudan taraf olması ile) yapılan evlenmenin mûteber olduğu hükmünde Hanefî
mezhebini taklid eden bir şahıs, kinâî (üstü kapalı) bir sözle bu kadını
boşadığı zaman boşamayı dönüşlü (ric'î) sayma konusunda Şâfiî mezhebini taklid
ederek evliliği devam ettirirse telfik yapmış olur ve bunu, telfikı caiz
görmeyen fıkıhçılar kabûl etmezler.67
İslâm devleti terimi ile İslâm ülkesi terimi arasında fark var mıdır?
İslâm devleti, şerîat devleti demektir; yani İslâm esaslarına göre kurulan
devlette teşrî, icrâ, kazâ, denetim ve yönetim İslâm dîninin talîmatına aykırı
olamaz. Kur'ân'da ve Sünnet'te yazılı talîmat kanun gibidir; bu kaynaklarda
temas edilmemiş konular ise, yine onların ışığında akıl işletilerek, örf, âdet,
zarûret, menfâat gibi prensiplere bakılarak düzenlenir.
İslâm Ülkesi, bazı müctehidlere göre İslâm devleti (şerî'atın hâkim olduğu
devlet) demektir; aralarındaki fark, bakış açısından doğmaktadır. Yani İslâm'ın
hâkim olduğu yere bakılınca "İslâm Ülkesi", İslâm ülkesinde hâkim olan sisteme
bakılınca İslâm devleti denir. Ancak Ebû Hanîfe, Şâfi'î gibi müctehidlerin
anlayışından hareket edilince bu iki kavramın farklı ve ikisinin birarada
bulunmamasının da mümkün olduğu sonucuna varılmaktadır. Çünkü bu müctehidlere
göre bir ülke, bir kere İslâm ülkesi (dâru'l-İslâm) olunca ya artık hep öyle
kalır (orada İslâm'a aykırı bir rejimin hâkim olması veya kâfirlerin istîlâsı
İslâm Ülkesi vasfını değiştirmez ve bu Şâfiî mezhebinin görüşüdür), yahut da
ancak şu üç şartın birlikte gerçekleşmesiyle bu vasfını kaybeder:
1) Harb hâlinde olan gayr-i müslimlerin ülkelerine bitişik olmak,
2) Şerî'at terkedilerek başka rejim ve kanunlarla idare olunmak, amel edilmek,
3) Müslümanların can ve mal güvenliklerini kaybetmiş olmaları. Bu üç şartın
birlikte gerçekleşmesi oldukça zor bulunduğundan -son iki ictihada göre- bir
ülke, İslâm devleti olmadığı hâlde, ülkesi olabilecektir. Yani kanunları ve
yönetimi İslâm'a uymadığı hâlde, eskiden İslâm devleti olduğu için düzen değişse
dahi İslâm ülkesi (dâru'l-İslâm) olmaya devam edecektir.
Hanefîye göre "talâkta sarîhin tercümesi kinâyedir" diyen âlimler var mıdır?
Bu sorudan benim anladığım mânâ şudur: Bir erkek karısına "enti tâlık" diyecek
yerde bunun tercümesi olan "Sen boşsun" dese, açık (sarîh) boşama sözünü değil
de üstü kapalı (kinâî) boşama sözünü kullanmış olur. "Maksat bu ise, böyle diyen
bir Hanefî âlimine ben rastlamadım. Hanefîlerin usûl ve kâideleri de böyle bir
anlayışa müsait değildir. Her millet kendi dilinde, talâkın karşılığı olan ve
açıkça boşamayı ifade eden sözlerle sarih boşama, üstü kapalı sözlerle de kinâî
boşama yapmış olur.
İmam-ı A'zam'ın asıl ictihadına göre dâr-ı harbde harbîden hem faiz almak, hem
vermek mi, yoksa sadece almak mı câizdir?
İmam-ı A'zam'ın bu ictihadı, böyle bir kayıt ve sınır konmadan nakledildiği
için, almak da vermek de caiz gibi gözüküyor. Fakat İbn Hümâm'ın Fethu'l-Kadîr'deki
incelemesinden anlaşılıyor ki, İmam-ı A'zam'ın maksadı müslümanın vermesi değil,
alması ve kazanmasıdır.68
Bu vesile ile Ebû Hanîfe'nin, son zamanlarda istismar edilen bu ictihadını biraz
açmakta fayda görüyoruz:
Serahsî'nin Mebsût'unda genişçe açıklandığı üzere bu ictihad iki delile
dayanmaktadır.69 Naklî delil Mekhûl'ün naklettiği "Harb ülkesi vatandaşları
arasında faiz yoktur" şeklindeki hadîstir. Ebû Yûsuf, hocasının bu hadîse
dayanarak mezkûr ictihadı ileri sürdüğünü şu sözleriyle anlatıyor: Ebû
Hanîfe'nin böyle bir ictihadda bulunmasının tek dayanağı, Mekhûl'ün
Rasûlullah'tan (s.a.v.) "Harb ülkesi vatandaşları arasında faiz yoktur" sözünü
nakletmesidir; zannederim "harb ülkesi vatandaşları ile müslümanlar arasında..."
demiş. "İmam Şâfiî ise böyle bir hadîsin sâbit olmadığını (Allah Rasûlü'nün
(s.a.v.) böyle bir söz söylediğinin isbat edilemediğini), bu sözün delil olarak
kullanılamıyacağını bildirmiş, Beyhakî de bunu Şâfiî'den nakletmiştir.70 Ebû
Hanîfe'nin aklî delili ise harb ülkesindeki bu ülke vatandaşının malının
müslümana helâl olduğu, oraya girerken verdiği söze aykırı davranmadan bu malı
elde ettiği takdirde -elde etme vasıtası faizli akit, kumar vb. de olsa- bu malı
müslümanın almasının caiz olacağıdır. Ebû Hanîfe esasen yukarıda nakledilen
hadîse dayanmış, bu aklî delili de takviye için kullanmıştır. Hadîs sabit ve
delil olmayınca, aklî delilin de değeri kalmamaktadır. Ayrıca bir müslümanın
faizli akit yapmasının, kumar oynamasının -bunları helâl olan malını kurtarmak
için yapsa bile- caiz olacağının delili yoktur; bunlar müslümana haramdır; bu
haram hükmünü ortadan kaldıracak bir delil mevcut değildir. Faizde zulüm vardır,
kumarda daima kaybetme ihtimâli mevcuttur. Bütün bunları bilen bir âlimin,
yukarıda nakledilen ve naklî dayanağının bulunmadığı Hanefî fukahâsı tarafından
da kabûl edilen ictihad ile fetvâ vermesi, "dâr-ı harbde müslümanın, kâfirden
faiz alabileceğini, kumar oynayıp parasını kazanabileceğini söylemesi" caiz
olmaz. Hele bazı kimselerin Türkiye'yi dâr-ı harb sayıp burada kumar
oynanabileceğini, faiz alınıp verilebileceğini söylemelerinin ne İslâm'da, ne de
Hanefî mezhebinde yeri vardır! Çünkü Ebû Hanîfe'ye göre Türkiye dâr-ı harb
değildir ve bütün müctedihlere göre dâr-ı harbde bile olsa müslümanlar arasında
kumar ve faiz helâl değildir.
Kıble inhirâfı kaç dereceye kadar olunca namaz sahih olur (Hanefîye göre)?
Namazı Mekke'de kılanlar (Kâbe'ye yakın bir yerde kılanlar) doğrudan Kâbe'ye
yöneleceklerdir. Mekke'den uzak yerlerde namaz kılanlar ise, Kâbe'yi
göremeyecekleri için onun bulunduğu yöne (cihete) dönecek ve namazlarını böyle
kılacaklardır. Buna göre bir kişinin bulunduğu yere göre Mekke güney yönünde
bulunuyorsa, bu kişi namazını güneye dönerek kılacaktır. İlgili kaynaklarda
verilen bilgiye göre uzak yerlerde namaz kılanların yönü ile Kâbe'nin bulunduğu
yön arasında 45 derece fark bulununcaya kadar namaz sahihtir; yani kıbleye dönme
vazifesi yerine getirilmiş sayılmaktadır.71
Bu kadar inhirâfı (sapmayı) bilerekten de olsa namaz sahih olur mu?
Namaz kılan Kâbe'nin bulunduğu yöne dönmekle yükümlüdür; sağında veya solunda
bulunan ana yönlerden birine (meselâ Kâbe güneyde ise doğuya veya batıya)
dönünceye kadar kişinin yönü güneydedir; güney bir nokta değil, bir sâhadır ve
bu sâhanın genişlediği her iki komşu yöne 45'er dereceye kadar devam eder. İşte
bu derecelere kadar Kâbe'nin bulunduğu yönden sapan kişinin namazı -bu bakımdan-
sahihtir. Ancak asıl hedef Kâbe'ye yönelmek olduğu için, bu sapmayı bilerek
yapmak mekruh olur, elden geldiğince Kâbe'nin bulunduğu yöne dönmek gerekir.
Kişi parayla arâzîsini îcara verirse Ebû Hanîfe'ye göre zekât kime aittir ve bu
zekâtın veriliş şekli nasıldır?
Ebû Hanîfe zirâî gelirlerin zekâtını toprağa bağladığı için, toprak kimin
mülkiyetinde ise zekâtı da o verir demiştir. Buna göre toprağı kiraya veren
şahıs, çıkan mahsûlün -sulama şekline göre- onda veya yirmide biri kadar bir
ürünü -veya bedelini- zekât olarak ödeyecektir.
Müctehidlerin çoğunluğu ise zekâtı, ekmeye (zirâate) bağladıkları için "kim
ekiyor ve ürün alıyorsa zekâtı da o öder; yani kiralama durumunda tarlayı kiraya
veren değil, kira ile alıp eken kimse zekâtını da öder" demişlerdir. Geçmişte ve
günümüzde yaşayan bazı âlimler daha âdil ve orta bir yol bulmuş, kiracı -kira
ücreti dahil- masraflarını düştükten sonra kalanın zekâtını, kiraya veren de
-nisâba ulaşıyorsa- kira bedeli olarak aldığının zekâtını öder demişlerdir.72
İmameyne göre âmil (tarlayı kiralayıp eken) îcar ettiği arâzî mahsûlâtının
zekâtını vermekle mükellef olduğuna göre, kişi arâzî-i emîriyyeyi ekince
İmâmeyne göre zekât vermesi gerekir mi?
İmâmeyne göre zekât, tarlanın mülkiyetine değil, ekimine bağlıdır; buna göre
tarlanın mülkiyeti ister özel şahsa, ister devlete ait bulunsun, onu eken ve
mahsul alan kişi zekâtını da ödeyecektir. Umûmî kâide bu olmakla beraber, Hanefî
mezhebinin diğer kâidesine göre öşür ile harâcın birleşmesi caiz değildir; yani
harâcî arâzîyi eken bir müslüman buradan harâc verir, fakat zekât (öşür) vermez.
Eğer günümüzde aslı harâcî olan mîrî topraklar bulunsaydı ve bunları da
müslümanlar ekseydi, Hanefî mezhebine göre yalnızca harâc vereceklerdi, diğer
mezheblere göre ise hem harâc, hem de öşür (zekât) vereceklerdi. Ancak bugün,
ülkemizde böyle bir toprak yoktur. Müslümanların tapulu toprakları mülk
topraklardır ve buradan elde ettikleri mahsulden zekât vermeleri gerekir.
Hanefîye göre kasrın delîli yalnız hadîs midir, yoksa hem hadîs, hem de âyet
midir?
Hanefî mezhebine göre yolculuk hâlinde bulunan mükellefin, dört rekâtlı farzları
iki rek'at olarak kılmasının (kasrın) delîli hem âyet, hem de hadîslerdir.
Hanefîler bu kasrın ruhsat değil, azîmet olduğu görüşündedirler; yani kişi,
yolculuk hâlinde namazını kasrederek kılacaktır; bu azimettir, gereklidir, tam
kılması caiz olmaz. Halbuki meselâ Şâfi'î'ye göre kasr, azimet değil, ruhsattır.
İşte bu konuda Hanefîlerin delîli hadîslerdir. Onlar, ilgili hadîslere bakarak
kasrın, ruhsat değil, azimet olduğu sonucuna varmışlardır.
Telefonla vekâlet vermek, telefonla boşamak mûteber midir?
Telefonla yapılan gerek vekâlet vermek, gerek boşamak ve gerekse diğer sözlü
hukûkî tasarruflar mûteberdir. Bir telefon konuşması içinde îcâb-kabûl
(karşılıklı irâde beyanı) yapılınca akit kurulmuş olur, taraflar biraraya
gelerek akit yapmış gibi hukûkî sonuç elde ederler. Boşama da böyledir;
telefonda eşine karşı veya bir başkasına eşini boşadığını ifade eden şahıs eşini
boşamış olur.
Küfr-i lüzûmî ile küfr-i iltizâmî nedir, aralarında ne fark vardır?
Bir kimsenin belli bir davranışı, dış görünüşü itibarıyla küfrü gerektiriyor,
"bunu ancak kâfir olan yapar, söyler" kanaâtini veriyorsa buna "küfr-i lüzûmî"
denir. Bu durumda kişi, mezkûr davranışının küfrü gerektirdiğini bilmiyor, yahut
bunu yaparken kâfir olmayı kasdetmiyor olabilir. Eğer şahıs, yaptığı ve
söylediğinin (davranışının) küfrü gerektirdiğini, müslümanın dinden çıkmasına
sebep olduğunu biliyor ve bu maksatla mezkûr davranışta bulunuyorsa, küfrü
iltizam ediyor ve benimsiyor demektir; işte buna da "küfr-i iltizâmî" denir.
Babanın, oğul malından tasarruf hakkı var mıdır?
"Kişinin yediği rızkın en temizi kendi kazandığıdır; çocuğu da onun kazancına
dahildir", "Çocuk da, malı da babasına aittir" gibi hadîsler, babanın çocuk
malında serbest tasarruf hakkı olduğunu göstermektedir. Ancak buna karşı
mülkiyet hakkını tanıyan ve düzenleyen birçok âyet ve hadîs vardır. Bunları bir
bütün hâlinde değerlendiren fukahâ şu sonuca varmışlardır: Baba (ve anne) nafaka
çerçevesine giren ihtiyaçlarını oğullarından temin ederler, oğulları bunu
vermezlik edemez, bu ihtiyacı karşılayacak evlât malı üzerinde serbest tasarruf
hakları vardır. Bu sınırı aşan malvarlığına gelince mülkiyet hakkı devreye girer
ve baba dahil, kimse kimsenin mülkiyet hakkına tecavüz edemez.73
Kişi henüz borcunu ödemeden ve devletten tapusunu almadan kendisine ait barakayı
satabilir mi?
Bu soru biraz kapalı tertiplenmiş. Eğer bir şahıs devletten bir baraka veya
prefabrik ev satın almışsa, devlet borcunu ödemedikçe tapuyu vermiyorsa bakılır:
Devlet ile şahıs arasında satım akdi yapılmış ve böylece -şer'an- mülkiyet hakkı
intikâl etmiş ise şahsın bunu bir başkasına satması caizdir. Tapu tescili ve
intikâli de satıcının borcunu ödemesinden sonra yapılacaktır. Tapuya tescil,
şer'î bakımdan mülkiyetin intikâlinin şartı değildir, esas olan satım akdidir.
Satın alanın borçlu olması da satışa engel teşkil etmez. Eğer devlet ile şahıs
arasındaki anlaşma bir satım akdi değilse, önce ne olduğu belirlenir, sonra da
hükmü verilir.
Kadın kocasından aldığı meniyi, kocasının vefatından sonra kendisine ithal
etmekle meydana gelen çocuk meni sahibine lâhık olup olmamasında -bilindiği
gibi- ihtilâf edilmiştir. Lâhık olur diyenlere göre miras da alabilir mi? (Meni
sahibinin vefatı anında mevcut olmadığı hâlde).
Bir kadının, kocasından aldığı meniyi olduğu gibi koruması ve eşinin vefatından
sonra rahim yoluna yerleştirerek çocuk sahibi olması geçmiş zamanlarda mümkün
olmayan bir hayal idi. Bunun üzerinde vâki olan tartışmada farazî (olmadığı,
olmayacağı hâlde varsayılan bir olaya ait) bir tartışma idi. Ancak günümüzde
erkekten alınan spermin uygun ortamda canlı olarak korunması ve kadından alınan
yumurta ile özel bir tüpte birleştirilmesi, aşılanmadan sonra kadının rahmine
yerleştirilerek çocuğun oluşması ve doğması mümkün hâle gelmiş ve uygulanmaya
başlamıştır. Bir müslüman çiftin bunu yapabilmesi için normal yoldan çocuk
sahibi olamayacaklarının tıbbî olarak tesbit edilmesi, spermin kocaya,
yumurtanın karısına ait bulunması ve çocuğun, yumurtası alınan kadının -nikâhlı
zevcenin- rahminde gelişmesi şarttır. Eğer bu teknik ve usûl ile kocadan sperm
alınmış, onun vefatından önce karısının yumurtası ile tüpte birleştirilmiş ve
-baba öldükten sonra bile olsa- çocuk dünyaya gelmiş olursa, hem nesebi sahih,
hem de babasına vâris olur. Kadın boşandıktan, yahut kocası vefât ettikten sonra
aynı şeyi yapmak isterse -bâin boşamada derhal, ric'î boşamada ve ölüm hâlinde
iddet bittikten sonra- arada evlilik bağı kalmadığı için bu işin yapılamıyacağı,
artık yabancı hâle gelmiş bir erkeğin spermini yumurtasına aşılatamayacağı ve
rahmine yerleştiremeyeceği kanâatindeyim. Bu caiz olmayınca, doğan çocuğun da
sperm sahibi kişi -eski koca- ile neseb ilişkisi kurulamaz.
Bilindiği gibi İmam-ı A'zam ile İmam Şâfi'î ictihad ölçülerine göre memleketimiz
dâr-ı İslâm'dır. Acaba İmameyne göre durum nasıldır?
Daha önce 15, 17 ve 18. soruları cevaplandırırken bir yerin İslâm veya harb
ülkesi olmasının ölçülerini, farklı bakış açılarına göre vermiştik. Ülkede hâkim
olan rejimi esas alan ictihadlara göre lâik ülkeler dâru'l-İslâm değildir.
İmâmeyn ülkede hâkim olan rejimi ölçü olarak almışlardır. Ancak Hanefî mezhebine
ait fetvâ kitaplarından Bezzâziyye'de, bir kere İslâm ülkesi olmuş yerlerin,
orada rejim değişse bile yine İslâm ülkesi olarak kaldıklarına hükmetmek
gerektiği tezi savunulmuştur.74
Fabrika, hapishane, garnizon ve Türkiye Büyük Millet Meclisi gibi kurumların
bünyesinde bulunan mescidlerde kılınan cuma namazı, Hanefî mezhebine göre sahih
olur mu? (İzn-i âmm açısından).
Hanefî mezhebine göre kılınan cuma namazının sahih (şartlarına uygun ve geçerli)
olabilmesi için mescidin umuma açık olması şarttır. Meseleye bu açıdan
bakarsanız, soruda sayılan yerlerde cuma namazının sahih olmadığı sonucuna
varabilirsiniz. Ancak problem biraz daha derinleştirilir ve tahlil edilirse
farklı bir sonuca varmak da mümkündür. Evet Hanefîler cuma mescidinin herkese
açık olmasını söylemişlerdir; fakat herhangi bir Hanefî müctehide, "kötü bir
maksatla cuma mescidine gelen bir kimseyi buradan menetmek caiz midir?" diye
sorsanız alacağınız cevap "evet caizdir, maksadı belli olan veya tahmin edilen
kişiler cuma namazına gelmekten menedilebilir" şeklinde olacaktır. İmdi böyle
kimseleri mescide gelmekten menetmek, mescidin umûma açık olması kavramına ters
düşmez. Kışla, fabrika, meclis gibi yerlere izinle giren, halbuki buraların
personeli olmayan kişiler, bu yerlerde bulunan câmilerde cuma kılmaktadırlar. Şu
hâlde bu câmiler "belli kişilerin cuma kılmalarına tahsis edilmiş olup
başkalarına cuma kılmaları için izin verilmeyen câmiler" değildir. Aslında
maksadı cuma kılmak olan herkese açıktır; fakat câminin içinde bulunduğu
mahallin özelliği, oraya izinsiz olarak kimsenin sokulmamasını gerektirmektedir.
Bu ise "umûma açık olma" kavramına aykırı değildir.
Burada şuna işaret etmekte fayda vardır: Cuma namazı son derecede değerli,
sevaplı ve faydalı bir ibâdettir. Allah ve Rasûlü (s.a.v.), müslümanların bu
namazı kılmaları için "umûma açık olmak, devlet başkanının izin vermesi, onun
veya vekilinin kıldırması, bir yerleşim merkezinde ancak bir yerde kılınması"
gibi şartlar koymamışlardır. Bu şartlar, uygulamaya ve mesâlih prensibine
bakılarak müctehidler tarafından konmuştur ve bu ictihadlarda daima zaman ve
zemin etkileri olmuştur. Mezkûr şartlardan bazıları gerçekleşmediği zamanlarda
-meselâ devlet başkanının bulunmadığı, yahut cuma kılmaya izin vermediği
durumlarda- müslümanların kendi aralarından birini imam yaparak bu namazı
kılmalarının caiz olduğu da söylenmiştir (bunu Hanefî fıkıh kitaplarında açıkça
görmek mümkündür). Şu hâlde ictihadla konulmuş şartlar bulunursa cuma bu
şartlara uyularak kılınır, bu şartların bazıları (meselâ halîfenin bulunmaması
gibi şartlar) bulunmazsa cuma yine kılınır, kılınmalıdır.
Yakın akraba evliliğinin hükmü nedir?
Yakın akraba ile evlenme konusunda iki aşırı, bir de orta yol tutulmuştur. Aşırı
yollardan biri, bazı mezheb ve milletlerde görülen çok yakın akraba ile evlenme
veya evlilik hayatı yaşama âdetidir, kızkardeş, yeğen vb. ile evlenmek gibi.
Diğeri amca çocukları, dayı ve teyze çocukları ile daha uzak akrabaya kadar
uzanan evlenme yasağı âdetidir. Bu da hâlâ Balkanlar'da yaşayan bazı toplumlarda
sürmektedir. İslâm bu iki aşırılığı tasvîb etmemiş, orta bir yolu tutmuş, "süt,
evlenme ve doğumdan" kaynaklanan akrabalıkların yakınlarını evlenmeye engel
olarak görmüş, amca, dayı, teyze çocukları gibi nisbeten uzak akraba arasında
ise evliliği caiz görmüştür. Aslında bu evlilik bir sakatlık veya hastalığın
sebebi değildir; ancak yapılan tıbbî araştırmalar, bazı ırsî hastalıkların yakın
akraba evliliklerinde daha çok ortaya çıktığını ve nesillere intikâl
edebildiğini göstermiştir. Bu ihtimâlin yüzdesi oldukça düşük olmakla beraber
yine de bir tehlike var demektir. Buna karşı, İslâm'ın koyduğu yasak sınırını
genişletmekte de bazı sakıncalar söz konusudur. Asırların ve bütün insanlığın
dîni olan İslâm, akraba arasında evlenme sınırını çok uzaklara kadar götürseydi
dar bölgelerde (göçebelerde, kabilelerde, kapalı bölgelerde) kişilerin evlenme
imkânları son derecede daralırdı ve bundan da birçok sakıncalar doğardı. İslâm
bu sakıncaları daha ağır görerek -belli bir sınırdan sonra- akraba arasında
evliliği caiz kılmış, fakat teşvik etmemiştir. Eğer ilim bunun bir sakıncası
olduğunu gösterir, toplumun da böyle bir evliliğe ihtiyacı bulunmazsa -evlenecek
kadar yabancı mevcut ise- müslümanlar buna mecbur değillerdir, bu cevazı
kullanmazlar ve uzak, yakın akrabalık ilişkisi içinde bulunmadıkları kimseler
ile evlenirler.
Seyyid ve şerîf kimlere derler?
Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz soyundan gelenlere hem seyyid, hem şerîf
denildiği gibi, özellikle Hz. Hasan soyundan gelenlere şerîf, Hz. Hüseyin
soyundan gelenlere de seyyid denilmiştir.
Bilindiği gibi Hanefî mezhebinin görüşüne göre köylerin çoğunda cuma namazının
kılınması sahih olmadığı Hanefî fıkıh kitaplarında ifade edilmektedir. Bu
hususta bugünki köylerle fakihlerin yaşadığı zamandaki köyler arasında fark var
mıdır?
Köy, asırlara, bölgelere, kültür ve medeniyetlere göre değişen bir kavramdır.
Eski fukahânın yaşadığı zamanlarda da bütün dünyada -ve bütün İslâm dünyasında-
tek tip köy yok idi. Bu sebeple cuma namazının sıhhat şartı olan köyü bu
bakımdan ele almak ve tarif etmek gerekmektedir. Hanefîlerde bir târîfe göre
cuma kılınacak köy, "bir yöneticisi, bir de hâkimi bulunan" yerleşim merkezidir.
Bir başka tariflerine göre, "cuma ile yükümlü bulunanlarını câmisinin
alamayacağı kadar nüfusu olan" yerdir. Bir üçüncü târife göre de "devletin köy
olarak kabûl ettiği" yerdir. Hanefîler bu konuda "Cuma namazı, bayram namazı..
ancak bütün ihtiyaçlara cevap veren şehirde kılınır" mânâsında bir hadîse
dayanmaktadırlar; ancak yapılan araştırmalar bu sözün hadîs olmayıp, Hz. Alî'ye
ait bulunduğunu ortaya koymuştur. Köy için verilen târiflerin sonuncusu esas
alındığında, Türkiye'de adına köy denilen ve imamı bulunan bütün yerleşim
merkezlerinde cuma namazı kılınabileceği anlaşılmaktadır.
64. Bkz. Mecelle, md. 912, 916, 960 ve bu son maddenin şerhi, Ali Haydar, Durar,
c. III, s. 29.
65. İlâveli Mecmû'a-i Cedîde, s. 48.
66. Ömer Nasuhi Bilmen, Istılâhât, c. II, s. 331.
67. Diğer örnekler için bkz. Dört Risâle, s. 253 vd.
68. İbn Hümâm, Fethu'l-Kadîr, c. V, s. 300-301.
69. Serahsî, el-Mebsût, c. X, s. 95; c. XIV, s. 56-59.
70. Fethu'l-Kadîr, c. V, s. 300; Zeyla'î, Nasbu'r-râye, c. IV, s. 44.
71. İbn Hümâm, Fethu'l-Kadîr, c. I, s. 188-189.
72. İbn Hümâm, age., c. II, s. 8; Kardâvî, Fıkhu'z-zekât, c. I, s. 398-404.
73. Sindî, Hâşiye alâ İbn Mâce, c. II, s. 2, 42.
74. Bezzâziyye, c. VI, s. 310-312.
**************************************
Türkiye ve Avrupa 75
1. Türkiye coğrafyasının çok küçük bir parçası Avrupa kıt'asında bulunmakla
beraber, Türkiye tarihi ve coğrafyası itibarıyla bir Avrupa ülkesi değildir.
2. Türk toplumu etnik köken, din, kültür ve medeniyet, karakter bakımından
Avrupalı bir toplum değildir. Türklerin aslı Ortaasya'dandır. İslâm'dan önceki
dinleri Maniheizm ve Şamanizmdir. Sekizinci asırdan itibaren İslâm'a girmiş ve
bugüne kadar dinlerini muhâfaza etmişlerdir. Dilleri Türkçe'dir, Avrupa
toplumlarının konuştuğu hiçbir dil bu toplumda yaygın değildir. Avrupa
toplumlarının kültür ve medeniyet temellerinde Eski Yunan, Roma, Yahûdîlik ve
Hristiyanlık, Rönesans ve Aydınlanma vardır. Türk toplumunun kültür ve
medeniyeti ise İslâm medeniyetine dayanmaktadır. Türkler karakter itibârıyla
daha sıcak, insancıl, özgeci (diğergâm), cesur, temiz, duygusal ve pratiktirler.
3. Türkiye'nin AT'a girme talebini tek taraflı bir aşk gibi görüyorum. Karşı
taraf bu birliktelikte kendisi için bir menfâat görmüyor, aksine başına
problemler açacağını düşünüyor. AT'a girmeye taraftar olan yöneticiler ve bir
kısım aydınlar ile halk ise bu birlikteliğin olumsuz yönlerini düşünmeden
gözlerini, elde edeceklerini umdukları maddî menfâate dikiyorlar. Türkiye- AT
ilişkileri bugüne kadar hep Türk tarafının girme talebi, bunun şartlarını yerine
getirme gayreti, karşı tarafın ise taahhütlerini yerine getirmemesi ve birliğe
giden yolda engeller çıkarması şeklinde gelişmiştir. Ben bu ilişkileri
desteklemiyorum.
4. Türkiye'nin AT'a üye olması, millî menfâati (ulusal çıkarı) maddî ve mânevî
bir bütün olarak ele aldığımızda buna aykırıdır. Çünkü AT Avrupa Birleşik
Devletlerine (ABD) dönüştüğünde Türk kimliği kalmayacak, millî kültürümüz ve
benliğimiz zaman içinde eriyip yok olacaktır. Buna rağmen, Amerikalıların
zencilere yaptığı gibi topluluk içinde ikinci sınıf insan muamelesi görmemiz de
mümkün ve muhtemeldir. Türkiye'nin coğrafî konumu ve tarihî misyonu Ortadoğu ve
İslâm dünyasını terketmeye, onların dışında, hattâ kısmen karşısında olan bir
entegrasyon içinde yer almaya uygun değildir. İslâm dünyasını bırakıp AT'a
girmek Türkiye için baş olma ihtimâlini ve ümidini bırakıp ayak olmaya talip
olmak demektir.
5. Türkiye halkının kavmi Türk, dîni İslâm'dır. Bu iki tabiî ve tarihî bağ onu
Çin seddinden Atlas Okyanusu'na, Kafkaslar'dan Hind Okyanusu'na kadar uzanan
büyük bir coğrafyaya ve muazzam bir nüfusa bağlamaktadır. Türkiye siyasî,
kültürel ve ekonomik birliği, bütünlüğü, dayanışmayı, gelişmeyi bu çerçevede
aramalı ve bu birliğe giden hareketin lideri, başçekeni olmalıdır. Bu dayanışma
ve bütünleşme dünyamızda oluşmuş siyasî ve ekonomik dengeleri bozacağı, hâlen
dünyanın kaymağını yiyen ve daha fazlasını elde etmek için birbiriyle kıyasıya
mücadele içinde olan gelişmiş devletleri ve toplulukları tedirgin edeceği için
fevkalâde titiz, hassas, maharetli politikalar gerektirmektedir. Böyle bir
dâvânın liderliğine oynayan millet ve onun yöneticilerinde bu ehliyet ve
vizyonun bulunması şarttır.
6. Topluluğa tam üye olmadan, yahut tam üyelik öncesinde AT'ın ekonomik desteği
ile Türkiye ekonomisi Avrupa'nınki ile rekabet edebilir hâle gelmeden gümrük
duvarlarının kaldırılmasını sakıncalı buluyorum. Tilki ile tavuk bir kümeste
olmaz.
7. AT, bugünkü şartların aynen devam etmesi hâlinde Türkiye'yi bünyesine almaz.
Konjonktür değişir, Türkiye'nin AT'a dâhil olması zarûrî -veya faydası
zararından çok- hâle gelirse alınması düşünülebilir.
8. Partiler ile organik bir bağım yoktur.
9. Topluluğa girip girmeme husûsunda taraflara eşit şartlarda tezlerini savunma
ve halka anlatma hakkı ve imkânı verilmek şartıyle referanduma gidilmesini şart
koşarcasına isterim. Çünkü ben demokratik temsile inanmıyorum, temsîlî bir
aldatmaca olarak görüyorum.
10. Türkiye'nin AT'a girmesinin, bu ülkenin tarihi ve çağdaş gerçekleriyle
uyuşmadığını yukarıdaki cevaplarda ifade etmiş bulunuyorum. Arada ekonomik,
sosyal, kültürel bakımlardan aşılmaz duvarlar mevcuttur. Buna rağmen bazı
çevrelerin ısrarla AT'a girmeyi istemeleri hazıra konma, başkalarının pişirip
kotardığı nimetten az emekle yararlanma isteğinden ileri gelmektedir. Bu isteğin
de temelinde korkaklık, tembellik, kıt görüşlülük, topluma yabancılaşmışlık,
uyduluk, kendi değer ve imkânlarından habersizlik... vardır.
11. Avrupa Topluluğu her şeyden önce ekonomik ve siyasî bir bütünleşmedir. Bunun
arkasından hukuk gelmiştir ve gelmektedir. Kültür alanında bütünleşme tartışma
konusu olmakla beraber, Avrupa toplumlarını bütünleştiren ortak kültür unsurları
oldukça yoğundur ve güçlüdür. Yeni Dünya Düzeninin patronu Amerika'dır. Patron
arslan payına taliptir ve düzenin baş yapıcısı ve yürütücüsü olma rolünü
bırakmak niyetinde değildir. Dünyada Amerika ile rekâbet durumunda olan güç
odakları vardır, Avrupa bunlardan birisi olabilmek için birleşmek ve bütünleşmek
mecbûriyetindedir. Avrupa ve Amerika'nın Yeni Dünya Düzeni karşısında potansiyel
tehlike olarak gördükleri tek cephe köktenci müslümanların oluşturdukları (veya
oluşturacakları) cephedir. Eski Sovyet İmparatorluğunun girdiği değişim
sürecinde nereye varacağı, nerede karar kılacağı, Batı ile ilişkilerinin soğuk
mu, sıcak mı olacağı henüz açıkça belli olmamıştır. AT, oluştuğu ve devam ettiği
takdirde Yeni Dünya Düzeninde bir yandan dünyanın ekonomik imkân ve nimetlerinin
paylaşımında birliğin gücünden yararlanarak diğer büyüklerle rekâbet edecek,
diğer yandan sözü geçen potansiyel tehlikeyi bahane ederek hep birlikte İslâm
dünyasını kontrol etmeye, servetini gasbetmeye, halkını yozlaştırmaya, birleşip
bütünleşmelerini engellemeye devam edeceklerdir.
Saygılarımla.
75. Student Union'dan gelen sorulara cevaplar.(90'lı yılların başı)
İslami Okul Okulların En Önemlisi