Islam Hukuku - 15. Sayfa - Islamhukuku
BUGÜN İSLÂM HUKUKUNUN KARŞILAŞTIĞI MODERN PROBLEMLER
Kendilerine, İslâm'ın hukuk düzeninin geniş kabiliyetlerini ve gerçek
vasıflarını tanıma fırsatı bahşetmeyen bir kültür atmosferinde yetişmiş İslâm
gençliğinin büyük bir kitlesi, çağımızda İslâm hukukunu uygulamaya imkân
bulunmadığı görüşündedirler; çünkü onlara göre bu uygulamayı engelleyen aktüel
problemler vardır ve İslâm Hukuku bunları çözmeye müsait değildir.
Burada, bahsimizi bitirirken bu problemlerin bazı noktalarını ve bunların
cevaplarını kısaca arzedeceğiz.
1. Birinci problem: İslâm hukukunun dinî niteliğidir.
Yabancı hukuk bilginlerinden bir grup şöyle zannediyor (bu zan ve vehim onlardan
birçok Müslümana da intikal etmiştir.): İslâm Hukuku dinî ve değişmez bir takım
hüküm ve kaidelerden ibârettir, böyle olduğu için de yeni sistemlerde istenen
"zamana ve iktisâdî şartlara göre değişip gelişme" kabiliyetinden mahrumdur.
Bu vehmin kaynağı, İslâm hukuk nizamındaki dinî niteliğin manasını bilmemektir.
Daha önce kısaca arzettiğimiz prensiplerden de anlaşılacağı üzere İslâm
Hukukunun medeni kısmına ait olup Kur'ân ve hadiste yer alan temel nasslar,
sadece "akitlerde rızaya bağlılık ve hüsnüniyet prensibi, zarardan mes'ûliyet ve
onu tazmin prensibi..." gibi sâbit ve evrensel hukukî kaide ve prensipleri
ihtiva etmektedir ki, bugün yeni, beşerî hukuk sistemleri de bunları bünyesine
almış bulunuyor.
Bizzat bu dinî niteliğin bir neticesi olarak İslâm inancı mü'minlerin, sözü
geçen prensiplerden çıkan fer'î-amelî hükümlerin hepsine saygı göstermelerini
gerekli kılmaktadır. Bu sebeple onlar, mezkûr hükümlerin icabı olan hakları,
adaletin pençesinden uzak da olsalar yerine getireceklerdir; çünkü Kur'ân'ın
"Şüphesiz Allah adalet ve ihsan ile - muâmeleyi- emreder."27 buyruğu sebebiyle
adalet ve âmme menfaatine riayet Allah'ın emri olmuştur. Bu dinî saygı
(ihtiram), daha önce işaret edilen "mesâlih-i mürsele" prensibine göre
çıkarılması, en yüksek otoriteyi temsil eden veliyyü'l-emre bırakılmış bulunan,
zamanla değişebilen, geçici kanun ve nizamnamelere kadar uzanmaktadır. Öyle ki
Hanefî Mezhebine mensub fukahamız şu hükmü açıkça ifade etmişlerdir: "Amme
ihtiyacı, iktisâdî ve başka nev'iden olay ve faktörler sultanı (devlet
başkanını), mesela halka bir gün oruç tutmalarını emretmek mecburiyetinde
bıraksa, o da mü'minlere bunu emretse, din yönünden tıpkı ramazan orucu gibi bu
orucu da tutmaları farz olur; yeter ki bu, dinin düzenlemeyi ona bıraktığı bir
maslahat nev'inden olsun". Buna binaen İslâm Hukukunun dinî niteliği ile onun
tamamen medenî kaide ve kurallar üzerine kurulmuş, yol üzerinde biten
problemleri çözmeye ve asrın ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli, tekâmüle
elverişli bir sistem olması arasında bir çelişki yoktur. Aksine bu dinî nitelik
mü'minlerin, adaletin pençesinden uzak bulundukları, ispat vasıtaları kaybolduğu
zaman dahi, bu şer'î hükümlere saygı gösterdikleri için, kendilerine ait olmayan
fert veya devlet haklarını mübah saymamalarının önemli bir teminatı ve
dayanağıdır. Şu halde İslâm Hukukundaki dinî nitelik bir kusur değil, bir
meziyettir; bunun doğurduğu "hukukî mevzuaata saygı hususunu" sırf beşerî olan
hukuk ve kanunlar da temenni etmekte fakat bulamamaktadır; çünkü bu ancak iman
yolundan gelmektedir.
2. İkinci problem: Onlara göre bu, dinî nasların tespit ettiği zina edeni
sopalamak, hırsızın elini kesmek gibi cezalardır.
Cevap: İslâm hukukundaki cezalar (hadler), bilhassa zina cezası, isbat ve
tatbiki bakımından uygulamayı nadir hale getirecek çok ince ve güç şartlara
bağlanmıştır. Resûlullah'ın "Şüpheler sebebiyle hadleri düşürünüz"28 sözü ile
suçlu nezdinde bir tek şüphe bulununca bu cezalar düşer ve hakimin takdir ve
tatbik edeceği ta'zîr cezasına dönüşür.
Diğer taraftan dinde geniş bir kapı daha vardır: Zaruretler ve bu zaruretlerin
din bakımından caiz hale getirdiği istisnâî, geçici tedbirler kaidesi. Bu kaide
zorlayan bir zaruret bulununca farz olanın yapılmaması, yasak olanın işlenmesine
kadar varır. Âmme hukukuna tecavüz manasını taşıyan suçlara ait hadler (dinî
nasların tespit ettiği cezalar) sadece dörde inhisar etmektedir. Geri kalan her
nev'i suça ait ta'zir cezaları, İslâm hukuk nizamında, durumun icabına göre
ayarlanmak üzere devleti idare edenlere ve hakimlere bırakılmıştır.
Dört had cezasından bir kısmının herhangi bir zaman ve mekanda tatbiki güç veya
imkânsız görülürse başka ceza tatbik etmek mümkündür ve bu, dinin tamamen
terkini gerektirmez. Ayrıca hırsızı, elini keserek cezalandırmak neticesinde
bugün devamlı olarak insan topluluklarını korkutan hırsızların sayısınca
kesilmiş eller tasavvur etmemiz de uygun değildir; aksine bir el binlerce eli
kurtarmaya kâfi gelecektir. Suûdî Arabistan'da bu cezanın tatbikine karar
verildiğinin sadece ilanı fi'len uygulanmasına ihtiyaç bırakmamış ve bütün
dünyaya örnek bir iç emniyet meydana getirmiştir. Arkadaşımız Dr. Subhî el-Mahmesânî'nin
(ki o aslında ceza hakimidir) bu ceza mevzuunda değerli bir araştırması vardır;
"Nazariyyetü'l-Ukûd ve'l-Mûcebât fi'ş-Şerîati'l-İslâmiyye" isimli kitabında yer
alan bu araştırmasında el-Mahmesânî bir çok gerçeği aydınlığa kavuşturmuştur.
Hâsılı cemiyeti, ticarethaneleri ve evleri; suça iten bir ihtiyaç olmadığı halde
hırsızlık ve soygunun devamıyla korku altında bırakan ve bugün uygulanan
cezaların da tekrar suç işlemesini önleyemediği suçlu bir eli kaybetmesine
mukabil, cemiyetin ondan daha değerli olan şeyler üzerinde güvenliğe kavuşması
daha hayırlıdır. Farzediniz ki bu el bir otobüs kazasında gitmiştir.
3. Üçüncü problem: Ticarî muamelelerde fayda prensibi: İslâm faizi (riba) kesin
olarak haram kılmakta ve onunla müsamahasız bir şekilde mücadele etmektedir.
Halbuki bugün bütün ticarî işlemler, yüzdesini kanunların tespit ettiği faizden
ibaret olan fayda (sermaye kârı) esasına dayanmaktadır. İslâm'ın ribâyı
yasaklama hükmünün uygulanması bu esasla çelişmektedir.
Cevap: Bu problemin İslâm Hukuk prensiplerine göre bir kaç yoldan halli
mümkündür:
a) İslâm toplumunda, insanları faydaya (faize) başvurmak ihtiyacından kurtaracak
tutarlı bir iktisadî nizam kuruluncaya kadar geçici ve istisnâî tedbirler alma
yolu.
b) İslâm'dan önce Arapların tatbik ettiği ve İslâm'ın da yasakladığı faizciliğin
durumunu tespit ve tayine başvurma yolu. Bilindiği üzre o zaman faizciler,
üretim için değil, tüketim ihtiyacını karşılamak için borçlanmaya muhtaç fakir
üzerinde istedikleri gibi tahakküm ediyorlardı.
c) Bankaları devletleştirme yolu. Bu takdirde âmme menfaati namına devlet
hazinesine gideceği için ribanın manası değişecek; ödünç verme sebebiyle alınan
yüzdeli faiz kavramı ortadan kalkacak; sermayenin, muayyen tefeci gruplarının
ellerinde toplanması mahzuru da yok olacaktır.
İhtiyacı göz önüne alarak son asırların Hanefî fukahası da, ödünç verme
muamelesinde ikinci bir muamele akdiyle hâsıl olan mâlî menfaatin (bu da sermaye
kârı ve dolaylı bir şekilde faizdir) devlet tarafından sınırlanmasının caiz
olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Mezkûr fukaha "bu takdirde din yönünden
halkın, ödünç vermelerden hasıl olacak kârda (faizde), devlet tarafından tespit
edilen nisbeti aşmaları caiz değildir" demişler ve bu tedbîre "bey'ul-muamele"
adını vermişlerdir. Hanefî fukahası bu hususun caiz olduğu hükmünde ittifak
halindedir. (Bak. İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, c. IV, kitâbu'l-büyû', "bey'u'l-muâmele"
mevzuu)
Unutulmamalıdır ki İslâm'ın faizi yasak etmesinin muâsır iktisadî hayata uygun
düşmeyeceğini, hiçbir kimsenin kesin olarak söylemesi de mümkün değildir; çünkü
biz şu anda, kapitalizmi ve faizi yasaklama esası üzerine kurulmuş olduğu halde
gücüyle bütün dünyayı tehdit eden ve karşı uçta yer alan bir ekonomik düzenin de
mevcudiyetini görmekteyiz.
4. Dördüncü problem: Bugünkü kanunların bir kısmı, yeni ortaya çıkmış bulunan
iktisâdî durum ve prensiplere dayanıyor. İslâm'ın hukukî ve iktisadî hayatının
geçmişinde ise bunların benzeri yoktur; anonim şirketler, sigorta (assurance)
akitleri, bunlar etrafında kanunların düzenlediği birçok önemli hüküm bu nev'in
örnekleridir.
Cevap: İslâm Hukukunun temel kaide ve prensipleri, yeni hâdiselerin hükümlerini
içine alma ve detaylandırma bakımından şaşılacak bir kabiliyet, yumuşaklık ve
genişliğe mâliktir. Bu hüküm ve prensiplerin -Kitap ve sünnetteki- aslî
naslarını bir kaç on sayfa içine sığdırmak mümkündür. Halbuki bu naslar İslâm'ın
ilk asırlarında, önemli nazariyeler ve hukukî ictihaddan doğmuş mezhebler de
içinde olmak üzere, okyanus gibi büyük bir hukukî muhtevânın (fıkhın)
kendisinden doğması ve gıdalanması için kâfi gelmiştir. O naslardan, İslâm'da,
serveti binlerce cilt kitaba ulaşan bir hukuk kütüphanesi vücuda gelmiştir. Bu
kitaplardaki her hüküm, ya şümûl veya nasların konusu olan hâdiselere yeni
hâdiselerin kıyası yoluyla mezkûr naslara varıp dayanan deliller ile beraber
kaydedilmiştir. Bugün de her iktisadî durumun yeni hükmünü, geçmiş fukahanın
yaptığı gibi, İslâm Hukukunun (fıkhın) nazariye ve esaslarından çıkarmak imkân
dahilindedir. Bu yeni hükümler İslâm Hukukunun kaidelerine göre çıkarılınca ona
katılır ve onun bir parçası olur; bunun da nazariyatı, aynı mevzudaki kazaî
ictihad ve kanunî tefsirin bir kaynağı haline gelir; nitekim bizzat fıkıh da bu
yol ve metodla gelişmiş ve büyümüştür.
Son zamanlarda Mısır'da aslı yabancı olan Mısır Medenî Kanunu hazırlanırken,
büyük din ve hukuk âlimlerinden bir grup bu kanunun, bütün mezhepleriyle İslâm
Hukukundan çıkarılması tezini ortaya attılar ve kanunun içinde yer alan akitler
nazariyesinin tümünü, yeni bir üslûpta fakat İslâm Hukukunun mezheplerinden
istifade ederek kaleme aldılar, her maddenin alındığı fıkıh kaynağını da
gösterdiler; böylece modern kanunların İslâm Hukukundan istifade edilerek
meydana getirilebileceğini fi'lî bir delil ile göstermiş oldular.29
27. en-Nahl sûresi: 16/90.
28. Benzeri bir hadis için bak. et-Tebrîzî, a.g.e. c. II, s. 292 (Tirmîzî'den).
29. Bu hâdise İslâm Hukuku'nun (Fıkhın) Batı Hukuku'ndan geri ve ilkel
olmadığını, orada bulunan her hükmün ve hukuk kuralının Fıkıh'ta benzerinin
bulunduğunu isbat eder. Ancak uygulamada Batı'dan bir kanunu alıp Fıkıh
mezheplerinden karma ictihad toplayarak o kanunun meşrû ve İslâmî olduğunu
isbata kalkışmak bazan dinin ruh ve maksadına ters düşebilir. Burada dikkat
edilecek nokta ortaya çıkan bütünün, şeriatın ruh ve maksadına uygun olmasıdır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi