Islam Hukuku - 2. Sayfa - Islamhukuku
1. TEBLİĞ
Umumî olarak hukuk-İslâm hukuku ve İslâm aile hukuku
Giriş
UMUMÎ OLARAK HUKUK
1. İbtidâî insan topluluklarında kanunlar önce örfü-âdet şeklinde ve zaman
içinde gelişerek doğar. Sonra milletin hayatı, anlayışı ve kültürü yükselip
bünyesinde hakim bir otorite vücut bulunca, mezkûr âdetlerin kanunlaştırılması;
toplumun iş, muâmele ve ilişkilerini düzenleyen âmir hükümler haline getirilmesi
hareketi başlar. Artık bu kanunlar mezkûr âdetlerin yerini alır, onları
uygulamadan düşürür; uygun görmediklerini kaldırır, uygun gördüklerini bırakır
ve artık -başka şeylere değil- kanunların lâfız ve ruhuyla kanun koyucunun
maksadına bakılır.
Sonra kanun vaz'ı ve hukuk ilmi daha da ilerleyerek hukukî prensipler ve umumî
kaideler koyar, ve örfü-âdet sahasına, kanun koyucunun detaylarına inmesinde
güçlük bulunan karşılıklı, cüz'î borç ve hak münasebetlerini düzenleme
fonksiyonu bırakılır.
Böylece kanun vaz'ı tekniği ilerleyip umumî normlar koyma seviyesine gelince
örfü-âdet hukukunun itibarı yeniden avdet eder; fakat o artık bizzat kanun
olduğu sahada değildir, kanuna yardımcılık vazifesini ifa etmektedir.
2. Hukukî gelişmenin en önemli merhalesi, "akitler" diye isimlendirilen hukukî
iradelerin kaideleştiği, tanzim edildiği, neticelerine saygı gösterildiği; umumî
nizama, ahlâka ve kanun koyucunun temel maksadına aykırı olmayan her hususta
şart koşma ve mukavele yapma serbestliği bahşedildiği merhaledir. Yüksek bir
hukukî geleneğe sahip milletlerde, kanunların yanında bir de hukuk âlimlerinin
doktrinleri ile hakimlerin kanunu anlama ve tatbik etmelerinde, kanun vâzıının
hükme temel kıldığı illetler (gerekçeler) ve lâfzın delâletlerini göz önüne
alarak icra ettikleri, kanun lâfızlarının dar sınırını alabildiğine genişleten
kıyaslarında kendini gösteren içtihadları vardır.
3. Umûmî olarak herhangi bir milletin hukuku, realite halindeki bir içtimâî
hayatın aynasından başka birşey değildir. Onun hedefi de adaleti yaşatmak, hak
ve borçlarda dengeyi kurmak, kanun mahiyetinde kaidelerle insanların ferdî
haklarını ve cemiyetini umumî menfaatlerini muhafaza emektir. Bu kaideler,
muayyen bir yerin örf-ü âdetine bağlı hususî durumları ifade ediyorsa
ebedîlikten uzak ve geçici olurlar. "Zararı önlemek, zararı tazmin ettirmek,
akdin hükmünün akdi yapan şahısları aşmaması ve başkalarının haklarına tesir
etmemesi" gibi herkesin kabul ettiği sabit ve evrensel hususları ifade ediyorsa
ebedîlik kazanırlar.
Daima hukuk da edebiyat gibi, ait olduğu milletin içtimâî ve iktisadî durumunu
aksettirebilen, bu sahada ulaşabildikleri anlayış ve gelişme seviyesini ifade
eden bir gölge, bir resim mesabesindedir. Bir hukukun ilerilik, yükseklik ve
prensiplerinin ebedîliğe layık olma derecesi, ihtiva ettiği küllî ve dünya
çapında itibara mazhar hukukî mefhumlar taşıyan kaidelerinin miktarı ve milleti
devamlı bir gelişme ve iyileşmeye yöneltme kabiliyetiyle ölçülür.
4. Milletlerin hukuk sistemleri arasındaki farklar, içtimâî ve iktisâdî hayat,
bu hayatın yöneldiği hedefler, ilhamını milletlerin inançlarından alan idealler
arasındaki farkların bir başka ifadesinden ibarettir. Millet fikrî gelişmenin
zirvesine ulaşınca hukukî kaideleri de olgunluk ve kuvvetin son basamağına
ulaşıyor, ebedîlik kazanıyor. Meselâ Romalılar dünya ile alâkasız, kendilerine
has âdetlere bağlı hayatlarını yaşarlarken kanunları da âdetlerinden ibaretti,
sonra da sınırlı bir hayatın geçici nizamı idi. Fakat onlar asıl vatanlarından
çıkıp doğuya doğru ilerleyerek diğer milletlere hükmetmeye başlayınca hukuk
nizamlarının dar çerçevesini aşmaya mecbur oldular; bundan sonra Roma hukuku
gelişti, genişledi, fakat yine de ebedîyyet vasfından uzak ve geçici idi; çünkü
iki nevi hukukları vardı: Birincisinden asıl Romalılar istifade ediyordu,
ikincisi ise yabancılar içindi. Bu durumda Romalıların, üçüncü milâdî asırdan
sonra, fikrî ve medenî sahadaki yüksek seviyelerine ulaşmaları, eski din,
medeniyet ve hukuk nizamlarının beşiği olan Orta Şark'a da bir ayaklarıyla
yerleşmeleri, Hz. İsa (a.s.)'ın bıraktığı umumî ve insanî prensiplerin terbiye
süzgecinden geçmelerine kadar devam etti. Bütün bunlardan ve üçüncü asırdan
sonra hukuklarını yeni baştan ele alıp tedvin etmek suretiyle hukukî düşünceleri
de medenî ve fikrî bakımdan yüksek bir seviyeye ulaşmış ve o zamandan itibaren
bu hukuk ebediyyet vasfını kazanarak bugüne kadar Avrupa hukuklarının büyük bir
kısmının temelini teşkil etmiştir.
5. Umumî olarak hukuka yönelttiğimiz bu kuş bakışından şu gerçeğe gelmiş
bulunuyoruz: Genel olarak hukukun millet bünyesinde üç önemli fonksiyonu vardır:
Tedavî, koruma ve yönlendirme.
Mevcut iktisadî problemler ve sosyal hastalıklar için tedavidir. Muhtemel
hastalık ve problemlere karşı bir koruma tedbiridir.
Haklar, borçlar ve menfaatlerin, hukuk çerçevesinde düzenlenmesinin -bir zirveye
yönelmiş olan kimsenin tırmanmasına devam ve ısrar ile adım adım oraya vasıl
olacağı gibi- gaye olan tekâmül zirvesine ulaşmasını temin için bir zemin
hazırlama ve yönlendirmedir.
Bir hukuk nizamında bu üç vazifenin tahakkuk edebilmesi için kaidelerinin
bağlayıcı ve cebrî (obligatoire) olması gereklidir; aksi halde ahlâkî va'z ve
nasihatler kabilinden olur. Ayrıca uygulamada, bu kaidelere itaatin temini
maksadıyla aslî hukuk kaideleri, başka neviden (izâfî) hukuk kaidelerine de
muhtaçtır ki bunlara müeyyideler (sanctions) denilmektedir. Bunlar da ya kanuna
aykırı akitlerin butlanı gibi önleyici medenî müeyyidelerdir veya mükellefi
itaat hududunda tutabilmek için, husumet kasdiyle işlenmiş suç fiillere karşı
tatbik edilen tazminat ve hapis gibi eğitici ve caydırıcı ceza müeyyideleridir.
Bu noktadan hareketle hukukî kaide ve hükümleri iki nev'e ayırmak mümkündür: 1.
Himaye edilen hükümler; aslî emir ve kaideler. 2. Himaye eden hükümler:
Müeyyideler.
Her ne kadar hukuk, güce dayalı zorlayıcı niteliği ile ahlâkî prensiplerden
ayrılıyorsa da uygulamada yine de -mefhum itibariyle ayrıldığı- ahlâka
muhtaçtır. Çünkü kanunun, gayri-meşrû arzu ve menfaatlerine engel olduğu,
şeytanî zekâ sahibi kimselere karşı hile kapısını kapamak mümkün değildir. Buna
karşı yegâne tedbir onlarda üstün ahlâkın hakim olmasıdır. Bu sayede kanunun
hükümleri onlarca mukaddes ve saygıya lâyık hale geldiğinden, kazanın kontrol ve
otoritesinden uzak bir takım dolanbaçlı yollardan arzularına nail olmak imkânına
sahip olsalar dahi, başkalarının veya devletin hukukuna tecavüz etmeyi mübah
sayamazlar.
Böylece bir taraftan hukuk, diğer cihetten de aklî, ictimâî ve ahlâkî terbiye
arasındaki sıkı alâka ve işbirliğinin önem derecesi açıkça ortaya çıkmaktadır.
Umumî olarak hukuka, onun unsurlarına ve yüce niteliklerine yönelttiğimiz bu
kısa ve sathî bakıştan sonra İslâm dinine geçiyor, hukukun yüce prensipleri
sahasında bu nizamın yer ve nasibini görmek istiyoruz.
İslami Okul Okulların En Önemlisi