Şekilcilik ve Teferruatçılık - Külliyat - Islamhukuku - 20. Sayfa
ŞEKİLCİLİK VE TEFERRUATÇILIK
İslâm Hukukunda naslara dayalı hükümler, fukahanın ictihadına dayanan hükümlere
nazaran çok azdır. Naslar umumî prensipler ve genel kurallar koymuştur.
Teferruatın ise büyük bir kısmı fukahânın, icma, kıyas ve benzeri deliller
üzerinde ictihadlarına dayanmaktadır. Bu detaylar ve özel hükümler fıkıh
kitaplarının büyük ciltlerini doldurmuştur; öyle ki bunların içine dalmak uzun
vakit ve büyük çabaya muhtaçtır.
Sonraları bu fer'î hükümler umumî prensiplere galebe çalmış, tedricen gelişen
taklid ile donuk bir şekle bürünmüş ve asıl cevherden uzak kalmıştır. Bazı
sonraki fakihler bu teferruata sarılmış, bunları asıl naslar ve prensiplerin
ışığı altında tenkit ve ayıklamaya tâbi kılmadan, akıl ve fikir ölçüsüne
vurmadan, sanki Müslümanları bağlayan temel hükümlermiş gibi kör bir taklid ile
kabul ve nakledegelmişlerdir. İşte böylece boynuz kulağı geçmiş, şekil cevheri
gölgelemiş, bunun da İslâm kültürünün donup gerilemesinde tesiri olmuştur.
Bunun örneklerinden birisi akitlerde kasıt ve irade meselesidir. Bu mevzuda
kaide şudur: "Akitlerde söz ve cümle şekillerine değil maksat ve manaya
bakılır."10 Bu, mütevatir bir hadis-i şerif'e dayanan genel bir kaidedir:
"Ameller ancak niyetler ile (muteber olur); her kişinin elde edeceği, niyet
ettiği şeydir". İbnü'l Kayyim el-Cevziyye bunu şu sözü ile açıklamıştır: "Akit
ve fiiller, söz ve işlerin dış görünüşlerine göre değil, hakikatleri ve
maksatları ile değerlendirilir... İrade (kasd) akdin ruhudur, onu sahih ve batıl
kılan budur. Bu sebeple akitlerde sözlere değil, maksatlara itibar etmek daha
uygundur; çünkü sözler kendilerinden başka şeyler için kullanılır, akitlerin
maksatları ise kendileridir."11
Bu açık ve temel prensibe rağmen fukahâ sözler ve onların şekillerinden uzun
uzadıya bahsetmiş, bunlar için muayyen kaideler koymuşlar, niyet ve maksada
delâlet için kullanılması gereken sözleri sınırlamışlardır. Sonra bu tafsilât
esas yerine geçmiş ve işaret ettiğimiz asıl prensip değiştirilip bozulmuştur.
Buna benzeyen diğer bir örnek de akitlerde şart meselesidir. Burada kaide, akit
ve mukavelelerde hürriyet prensibidir; yani haram olduğuna kesin delil
bulunmadıkça fiil ve şartlarda kaide ibâhadır (serbest ve mübah oluştur). Bunun
manası akdi yapanların, akitlerinde dinin kesin olarak yasakladıklarının dışında
diledikleri şartı koyabilecekleridir. Otorite olan fakihler bu kaideyi açık ve
seçik ifadelerle kabul ve tesbit eylemişlerdir. Yine İbnu'l-Kayyim'in şu sözü
bunlardan biridir: "Şârî" (Allah) yasak ve ibtal etmemiş oldukça akit ve
şartların sahih olması kaidedir."12
Bununla beraber çeşitli mezheplere bağlı fukahâ ve bilhassa hanefîler şarta ait
kaideler, ta'likî veya takyîdî şarta bağlanması sahih olan akitler, sahih ve
fâsid şartların tarifi üzerine uzun fasıllar açmışlar; sanki akitlerde temel
kaide sıhhat ve serbestlik değil de haram olmak ve butlânmış gibi şartların
fesadının sebeplerini çoğaltmışlardır.
Bu şekil ve teferruata da bazı fukahâ takılıp kalmış, önemsiz işleri inceleyerek
vakitlerini boşa harcamış, "akitleşme serbestliği" temel prensibini
unutmuşlardır. Bunun neticesi, umumî prensibin sahih kabul ettiği birçok
akitleri butlâna mahkûm etmek olmuştur.
Prensip ve maksatlara değil de şekil ve teferruata sarılmanın zararına bir başka
örnek de namazın bir şartı olarak taharet (dinî temizlik) bahsi ile alâkalıdır.
Bu mevzuda temel kaide, namazdan önce abdest almayı gerekli kılan şu ayet-i
kerimedir: "Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi,
dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı meshedin, ayaklarınızı da
topuklarınıza kadar (yıkayın).. Allah size zorluk ve darlık vermek istemez,
fakat bunu sizi tertemiz kılmak ve size nimetini tamamlamak için ister.."13 Şu
halde abdestin nas ile ifade edilmiş illeti (teşrî sebebi) temizlik, arınmak ve
Allah'a yaklaşmaktır.
Bunun bütün manası da akıl, tecrübe ve teamül ile malumdur. Bu mevzuda İbn
Rüşd'ün sözü kâfidir: "...bu şundan ibarettir ki, insanın içmek hususunda
tiksindiği şeyi Allah'a ibadette kullanmaktan çekinmesi gerekir."14
Fakat fukahâ bununla yetinmemiş, bahsi enine boyuna genişletmiş, teferruata
dalmışlardır. İbadetlere ait hükümlerin başında buna bir kitab tahsis edilmiş,
temiz suyu, temizleyen suyu, temiz olmayan suyu, temiz şeyleri ve necis şeyleri
incelemeğe girişmişlerdir. Bunların her birine bir ayrı fasıl ve yüzlerce sayfa
ayırmışlardır. Sonra bunların üzerinde büyük ihtilafa düşmüş, haddinden fazla
önem vermiş, mevzuu anlaşılması güç, okunması sıkıcı ve neticesiz hâle
getirmişlerdir; öyleki bunları okuyan kimseye, bütün bu teferruat ve tafsilatın
din ve ibadetlerin esaslarından olduğunu zannettirmişlerdir. Bununla beraber
mezkûr hükümlerin bir çoğu da akıl ve mantığa aykırı, "temizlik ve arınmak"tan
ibaret olan özden tamamen uzaktır.
Halbuki bu öz temel olarak ele alınsa ve teferruatın bundan çıkarılması akıl ve
ilme terk edilse idi daha isabetli olurdu. Bugün Müslümanlar vaktin altın;
modern ilimlerin, kurtuluş, saadet ve bekânın zaruri şartı olarak kabul edildiği
bir zamanda yaşıyorlar. Bu sebeple hayatlarının büyük bir kısmını bu teferruat
ve şekliyatı anlamak yolunda harcamaları -o da eskilerin istediği gibi anlamak
imkânına sahip olsalar bile- makul değildir.
Bütün bu örnekler ve benzerlerinden maksadın hülâsası şudur: Detaya ait, özel ve
şeklî hükümlere sarılmak düşünceyi dondurmuş, İslâmî esasların çoğunun tetkikini
güçleştirmiş, bazı prensiplerinin özünü bozmuştur. Ve bütün bunlar Müslümanlara
tesir etmiş, geri kalmalarının âmillerinden olmuştur.
Bunun çaresi ancak esas naslara, asıl prensiplere dönmek, bunları örten fetva,
söz, görüş ve keyfî hükümleri bertaraf etmek; onlara yapışmış bulunan, sonu
gelmez şekle ait ictihadları temizlemektir. Ancak böylece dinin nuru bütün
parlaklığı ile avdet eder; başlangıçta olduğu gibi, daima olması lâzım geldiği
gibi.
10. "Ukûdda itibar mekâsıd ve meâniyedir, elfâz ve mebânîye değildir." Mecelle,
mad. 3; Şerhu'l-Mecâmî', s. 325.
11. İ'lâmu'l-Muvakkıîn, c. III, s. 82-83.
12. İ'lâmu'l-Muvakkıîn, c. I, s. 299; el-Mahmasânî, en-Nazariyyâtü'l-âmme li'l-mûcebât
ve'l-ukûd..., c. II, s. 82, 208.
13. el-Mâide: 5/6.
14. Bidâyetü'l-müctehid, c. I, s. 20.
İslami Okul Okulların En Önemlisi