Mezheb Taassubu - Külliyat - Islamhukuku - 21. Sayfa
MEZHEB TAASSUBU
İslâm dinindeki rey ve ictihad hürriyetinin tabiî neticesinden biri de çeşitli
mezheplerin doğmasıdır. Bu önce, ehl-i sünnet ile şiî'ler arasındaki
anlaşmazlıktan doğmuştur. Bunlardan birincisi Resûlullah (s.a.v.)'in vefatından
sonra Ebû Bekr'in, sonra Ömer b. el-Hattab'ın, sonra Osman b. Affân'ın
hilafetini kabul etmiştir. Şiîlere gelince bunlar, hilafetin mezkûr üç zattan
çok Ali b. Ebî Tâlib'in hakkı olduğunu ileri sürmüş, onun tarafını tutmuş ve bu
yüzden kendilerine (şîa) yani İmam Ali'nin "taraftarları" denilmiştir. Şu hale
nazaran sünnîler ile şiîler arasındaki esaslı ihtilâf noktası -umumiyetle-
siyasîdir.
Sonradan ehl-i sünnet iki büyük gruba ayrılmıştır:
a) Ebû Hanife'nin riyasetinde Irak'ta oluşan ehl-i re'y. Bunlar ancak az
miktarda hadisin sıhhatini kabul eder, hukuk problemlerinin çoğunda akıl ve
re'ye başvururlar.
b) Mâlik b. Enes'in riyasetinde Hicaz'da oluşan ehl-i hadis. Bunlar da sünnete
sarılmaları, re'y ile ictihaddan kaçınmaları ile tanınmışlardır.
Daha sonra sünnî ve şiî mezhepleri çoğalmış; birincisinden hanefî, mâlikî, şafiî
ve hanbelî'den ibaret olan dördü; ikincisinden ise imamî, zeydî ve ismailî
mezhepleri meşhur olmuştur. Şu anda bunların herbirinin detaylı incelenmesine
yerimiz müsait değildir.
Fukahâ ve mezheplerin görüş farklılıkları pek çok sebebe dayanır. Bunların en
önemli olanları: Kur'ân-ı Kerim ayetlerinin bazılarının tefsirinde, bazı
hadislerin kabul veya tefsirinde, bir kısım dinî kaynak ve delillerin kabulünde,
bazı amelî meseleler üzerinde ictihad konusunda... görüş ayrılığına düşmüş
bulunmalarıdır. Aşağıda bu sebeplerin kısaca açıklamaları yapılacak ve
herbirinin örnekleri -az da olsa- verilecektir:
a) Âlimlerin, bazı Kur'ân-ı Kerîm ayetlerini tefsirde farklı düşünmeleri: Bunun
misali "...kadınların, normal ölçüde, borçları gibi hakları da vardır."15
ayetidir. İbn Hazm ile Zâhiriyye mezhebinin diğer tabi'leri, fakir kocanın
nafakasının zengin karısı üzerine borç olduğuna bu ayeti delil getirmişlerdir.
Halbuki diğer mezhepler bu tefsiri kabul etmemiş, durum ne olursa olsun kadın
üzerine kocası için nafakayı borç kılmamışlardır. Diğer bir misal, başka birine
ait borcu, onun izin ve haberi olmadan ödeyen kişinin (fudûlînin) durumudur.
İmam Mâlik ile İbn Hanbel "...iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir."16 ayetine
dayanarak fudûlîye, ödediğini borç sahibinden talep hakkı tanıyorlar. İmam Ebû
Hanife ile Şafiî ise bu âyetin bu şekildeki tefsirini kabul etmiyor, "bu gibi
durumlarda fudûlî teberruda bulunmuş sayılır, bu sebeple de ödediğini borçludan
talep etme hakkı tanıyorlar. İmam Ebû Hanife ile Şafiî ise bu âyetin bu
şekildeki tefsirini kabul etmiyor, "bu gibi durumlarda fudûlî teberruda bulunmuş
sayılır, bu sebeple de ödediğini borçludan talep etme hakkı yoktur" diyorlar.17
b) Fukahânın bazı hadisleri kabul hususunda farklı davranışları: Meselâ sünnîler,
vârislerden birisi lehine vasiyyeti haram kabul etmiş ve buna "diğer vârisler
izin vermedikçe vârise vasiyet yoktur." hadisini* delil getirmişlerdir. Fakat
şiîler bu hadisi kabul etmemiş ve vârise vasiyyeti de caiz görmüşlerdir.
c) Fakihlerin, bazı hadisleri farklı tefsirleri: Meselâ bir kimse diğerine bir
şey satsa ve ikisi de pazarlığı bitirerek bunu kabul etseler henüz yekdiğerinden
ayrılmadıkça, ikisinden biri bu akitten cayabilir mi? Bu mesele "Alan ve satan
ayrılmadıkça muhayyerdir" hadis-i şerifinde geçmektedir. Fakat fakihler bunun
açıklamasında ihtilâf etmişlerdir: Şafiî, İbn-i Hanbel, Evzâî gibi bazı imamlar,
hadiste ayrılmak (teferruk)tan maksat vücutça ayrılmaktır diyorlar. Buna göre de
onlarca, alış-veriş meclisinin sona ermesine (tarafların oradan ayrılmasına)
kadar alan veya satan akitten cayabilir.
Ebû Hanife ve Mâlik'e gelince bunlar, oradaki ayrılmayı sözler bakımından
(Pazarlığı sona erdirerek) ayrılmak mânâsında açıklamışlar, bundan dolayı da
alan ile satan henüz akit yerinde bulunsalar dahi, aldım, sattım sözlerinin (îcab
ve kabulün) birbirine bağlanmasından sonra, ikisinden birinin caymasını kabul
etmemişlerdir.
Böylece mezkûr hadisin açıklamasındaki görüş farkı, bu meseledeki hüküm ve
ictihadda görüş farkına sebep olmuştur.18
d) Fukahânın, bazı dinî delilleri kabul hususunda ihtilâfları: Bu ihtilâf önce
kıyas ve icma üzerinde başlamış, mezheplerden bir kısmı bunları ya reddetmiş
veya aşırılıkla kabul etmişlerdir. Sonra diğer bazı deliller daha bunlara
katılarak ihtilâf artmış, onları da kimi kabul, kimi reddetmiştir. Meselâ Mâlikî
mezhebi "Medinelilerin uygulaması (ameli) ile mesâlih-i mürseleyi" İslâm
hukukunun iki kaynağı olarak kabul eylemiştir. Hanefî mezhebi "istihsânı", şafiî
ve hanbelî mezhepleri de "istidlâl" veya "istishâbu'l-hâli" birer delil olarak
kabul etmişlerdir.*
Böylece Hanefî mezhebinin imamları halkın ihtiyacına binaen "bey'u'l-vefâ"yı**
câiz görmüşler, hakların kullanılmasından doğan fâhiş (aşırı) zararı kabul
etmemişler, zaruret ve meşakkat sebebiyle birçok hükme genişlik getirmişlerdir.
Bütün bunları, kıyâsa aykırı oldukları halde bu mezhebe mahsus bulunan istihsân
deliline dayanarak yapmışlardır.19
e) Bazı ilmî meselelerde bir mezhebin müctehidleri kendi aralarında da ihtilâf
etmişlerdir: Meselâ Ebû-Hanîfe sefîhin (malını israf eden kimsenin) hacr altına
alınmasını caiz kabul etmemiştir; ona göre hacr (kişinin tasarruflarını
kısıtlamak veya menetmek) kişinin şahsı aleyhine bir tasarruftur ve şahsiyet
maldan daha değerlidir.20
Halbuki Ebû Hanîfe'nin iki talebesi Ebû Yusuf ile Muhammed b. el-Hasen, çeşitli
şer'î delillere dayanarak ve fukahâ çoğunluğunun re'yine uygun olarak hacri caiz
görmüşlerdir.21
Hâsılı, mezhepler arasındaki ihtilâf genel olarak dinî esaslar ve prensipler
üzerinde ihtilâf mahiyetinde değildir. Aksine, açıklama farkından veya
prensipleri pratik hâdise ve meselelere uygulamakta tutulan yolun farklılığından
doğmuş teferruat (fürû') ihtilâfıdır.
Bu ictihad farklılıkları İslâm Hukukunun yeni durumlara uyma ve insanların
işlerini kolaylaştırma kabiliyetinin sebeplerinden biri olmuş, hatta "müctehidlerin
ictihad ihtilâfında ümmet için rahmet vardır" denilmiştir. Bunun bir başka
şahidi de şudur ki resmen kaza ve fetvada hanefî mezhebine tâbi olan Osmanlı
Devleti bilhassa "Hukuk-ı Âile" kanununda diğer mezheplerden bir çok hüküm
almıştır. Ezcümle Mâlik'in mezhebine uyarak şiddetli geçimsizliğin tahakkuku
halinde karı-kocayı hakimin ayırmasını tecviz etmiş; Şafiî mezhebine uygun
olarak sarhoş ve mükreh (zorlanmış) kimselerin boşamasını hükümsüz saymıştır.
Mısır da aynı şekilde, ahval-i şahsiyye ve bilhassa miras, vasiyyet, vakıf
meselelerinde diğer mezheplerden hükümler almış ve bunları tatbik etmiştir.
Birden fazla mezhebin zikredilen iyi taraflarının yanında bazı fena neticeleri
de olmuştur; bunların en önemlisi kör mezhepçilik (veya mezhep taassubu) ile
bunun neticesi olan çekişme, düşmanlık ve nefrettir. Her mezhebin tâbileri önce
bu mezheblere akıl ve muhakeme ile değil, -ekseriya- veraset ve taklid yoluyla
giriyor, sonra mezhebe ve mezhep imamlarının sözlerine şiddetle sarılıyor, diğer
mezheplerin tâbilerine düşmanlık ilân ediyor, onlara ve imamlarına şiddetle
saldırıyorlardı. Böylece sünnîlerle şiîler arasında mücadelenin şiddetlendiği
zamanlar oldu, sonra bu iki grubun çeşitli kolları ve mezhepleri arasında
mücadele başladı ve zamanla şiddet kazandı. İşte bu da Müslümanların parçalanıp
tefrikaya düşmeleri ve geri kalmalarının sebeplerinden biri olmuştur.
Bu derdin çaresi, Müslümanlar arasında mezhep taassubu ile savaşmak, gönüllerini
birbirine yaklaştırmak ve çeşitli mezhepleri birleştirmeye gayret etmektir.
Kanâatime göre bu birleştirme teşebbüsü dinin asıl kaynaklarına dönmeyi ve şu
esaslara uymayı gerekli kılacaktır:
a) İslâm'ın ve İslâm Hukukunun prensipleri için ilk temel kaynak olarak Kur'ân-ı
Kerîm'e dayanmak, sonra tefsir ve usûl âlimlerinin yaptığı gibi bağlayıcı (ilzâmî)
hükümler ile seçimlik (ihtiyârî) ve rehber hükümleri yekdiğerinden ayırmak ve
sonra da mezkûr hükümleri gerçek vasıflarına uygun olarak uygulamak.
b) Dinin bütün bağlayıcı hükümlerinde Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sünnetine
dayanmak; ancak sünnetlerin sâbit, bütün İslâm mezhepleri arasında makbul ve
Kur'ân-ı Kerîm ayetleriyle çelişmemiş olması şarttır.
c) Yukarıda naklettiğimiz "sahih naklin daima selîm akla uygun olduğu" esasına
göre, akla uygun ve Fıkıh Usûlü âlimlerince makbul olmak şartıyla, diğer
sünnetlere; yani mutemed mezhep imamlarının sıhhatinde ihtilâf ettikleri
hadislere de uymak.
d) Fukahânın ictihadına dayanan diğer dinî ve hukukî hükümlerin en güzelini;
yani modern cemiyetin ihtiyaçlarına, âmme menfaatine, hak ve adalet
prensiplerine en uygun olanını almak.
Bunlar günümüzde Müslümanların kalkınması için kaçınılmaz bir zaruret hâlini
alan, İslâm mezheplerini birleştirme hedefini gerçekleştirmeyi mümkün
kılabilecek belli başlı noktalardır. Nitekim ıslâhatçı, selefî âlimler de bu
birleştirme hususunu ileri sürmüş, Müslümanları buna çağırmışlardır; çünkü
onlara göre şu husus bir gerçek olarak ortaya çıkmıştır: "Müslüman bir millet,
muayyen bir mezhebi taklid edenlerin miras bıraktığı yükü çekemez; malî, ictimaî,
ailevî menfaat ve işlerini, zorunda ve kolayında tek mezhebin kitaplarına bağlı
anlayışlara bağlayamazlar."22
Ayrıca mezhepleri birleştirme fikri İslâm dininin tâlimat ve ruhuna da uygundur:
"İslâm birlik, beraberlik, kardeşlik ve müsamahadır. O, insanları birbirinden
ayırmayı ve Kur'ân-ı Kerîm'in yasakladığı dinî grup ve partilere bölmeyi
tanımaz:"23 "Dinlerini darmadağınık ederek bölük bölük olanlar yok mu, senin
onlarla hiçbir alâkan yoktur, onların işi Allah'a aittir..."24
İslâm genel olarak grup taassubunu yasaklayıp, gerek Müslümanlar ve gerekse
diğerleri arasında kardeşlik ve müsâmahayı emredince elbette ki bizzat
Müslümanlar arasındaki mezhep taassubunu evleviyetle câiz görmeyecektir.*
15. el-Bakara: 2/228.
16. er-Rahmân: 55/60.
17. el-Mahmasânî, a.g.e. c. I, s. 84-85.
* "Vârisler izin vermedikçe" kısmı olmaksızın bu hadis Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve
Tirmizî tarafından rivâyet edilmiştir. Senedi sahihtir. Baş tarafı ile birlikte
de Beğâvî ve Dârakutnî rivayet etmiştir. et-Tebrîzî, Mişkât, c. II, s. 156.
18. el-Mahmasânî, c. II, s. 43.
* Bu terimlerin kısa açıklamaları için "Fıkıh Usûlü" isimli kitabımızın "tâlî
deliller" bahsinde bakınız. İst. 1971.
** Mecelle'nin 118. maddesinde "bey'u'l-vefâ" şöyle tarif edilmiştir: Bir kimse
bir malı âhare (başkasına), semeni (bedeli) reddettikte geri vermek üzere şu
kadar kuruşa satmaktır.
19. el-Mahmasânî, Felsefetü't-teşrîil-İslâmî, 2. B, s. 129.
20. el-el-Bedâî', c. VII, s. 170; el-Mebsût, c. XXIV, s. 157.
21. el-Mahmasânî, en-Nazariyyatü'l-âmme..., c. II, s. 121.
22. el-Menâr (mecmûası), Sene: 1345, s. 158.
23. el-Mahmasânî, Felsefetü't-Teşrî, s. 27.
24. el-En'âm: 6/159.
* Açıklama ve örneklerden de anlaşılacağı üzere mezhepleri birleştirmek onları
ortadan kaldırmak değil, Müslümanların meselelerini hükme bağlarken hepsinden
istifade etmektir. Bizzat kitap ve sünneti anlamaktan aciz olan kişiler
diledikleri âlimden problemlerini sorup bilgi alabilirler; devamlı bir müctehide
-dolayısıyla mezhebe- bağlanabilecekleri gibi, çeşitli müctehid ve âlimlerden
fetva almaları da mümkündür. Nitekim ilk dört nesilde durum böyledir. Fertlerin
bir mezhebe bağlanmaları tecvîz edilebilir; fakat bir ferdi, milleti ve devleti
tek mezhebe bağlanmaya mecbur kılmak meşrû değildir. Bu aynı zamanda İslâm'ın
geniş rahmetini daraltır. Bu rahmeti tek mezhep ihtiva edemez ve inhisârı altına
alamaz.
İslami Okul Okulların En Önemlisi