Din İle Sırf Dünya İşini Birbirine Karıştırmak - Külliyat - Islamhukuku - 23. Sayfa
DİN İLE SIRF DÜNYA İŞİNİ BİRBİRİNE KARIŞTIRMAK
Dediğimiz gibi fukahâ İslâm'ı hem bir din, hem bir hukuk, hem de sosyal düzen
olarak ele alıp tetkik etmişlerdir. Bu sebeple İslâm Hukuku ibadetler ile hukukî
ilişkilerin tümünü içine almaktadır.
Bunun neticesi bir taraftan din ve ahlâk kuralları, diğer taraftan da hukuk
hükümlerinin yekdiğerine karşılıklı tesir etmesi olmuştur. Bu böyledir; çünkü
Kur'ân-ı Kerîm'in bir âyetinde: "Şüphesiz Allah adalet ve iyiliği emreder..."
şeklinde bir araya getirdiği " adalet ile iyilik (ihsan)" beraber yürümüştür.
Öyle ki kişinin (din) kardeşine zarar vermemesi adaletten; emanet duygusu, iyi
niyet ve musamaha da muâmelâtın gerekli şartlarından sayılır olmuştur.
Şüphesiz bütün bunlar Müslümanların yararına olmuş, İslâm hukukunu da insanî ve
adaletçi bir hukuk haline getirmiştir.
Fukahâ, "kazâen hüküm; yani mahkemenin elde ettiği delillere göre zâhirî hüküm"
ve "diyâneten hüküm; yani gerçeğe, Allah nezdinde malûm bulunan hakikate göre
hüküm" ayırımını buna göre yapmışlardır. Bu, günümüzdeki hukuk âlimlerinin
"medenî" ve "tabiî" borçlar ayırımına benzer. Meselâ demişlerdir ki, bir kimse
için karısını boşamak kazâen caiz ise de bunun diyâneten de sahih olabilmesi
için makûl ve meşru bir sebebe dayanması gerekir; aksi halde boşanma ahmaklığa,
merhamet ve sevgi üzerine kurulmuş bulunan evlilik nimetine karşı küfrâna
delâlet eder.
Fakat bazı fakihler, hakim bulunan câhilî âdetlerin tesiri altında kalarak bu
eksik adımda durmuşlar, diyânetin gerektirdiği yerlerde kazaen de hüküm
vermekten geri durmuşlardır. Halbuki onlar bunu yapıp mümkün oldukça dinî ve
ahlâkî prensipleri tercih etse ve kazada (mahkeme hükmünde) tatbik eylese idiler
bu, dinin ruh ve talimatına daha uygun olacaktı.
Bilhassa taklid ve gerileme devrinde, yukarıda yazıldığı üzere "kazâen ve
diyâneten" şeklindeki ayırımlarına rağmen bazı fakihler, başka mevzularda bu
ayrımı unutmuşlardır. Bu sebeple din ile dünyayı yekdiğerine karıştırmış;
İslâm'ı hem din hem de dünyaya aynı derecede şâmil imiş gibi incelemişlerdir.
Böylece İslâm'da din ve onun tâlimatının asıl, dünya ve onun işlerinin ise fer'î
(köke nisbetle dal gibi) olduğunu unutmuş, daha sonra bütün bunları birbirine
karıştırma işinde ileri giderek fer'î olan dünya işlerini, ebedî, bağlayıcı ve
temel olan dinî hükümler safına katmışlardır.
Bunun da neticesi, İslâm düşünce ve kültürünün donması olmuştur. Eski
Müslümanlardan bazıları önemsiz bazı şeylere takılmış; Hz. Peygamber (s.a.v.)
zamanında veya kendi zamanlarında varlığı malûm olmayan herşeye haram olan
bid'at adını takıvermişlerdir. Böylece meselâ yabancı dil öğrenmek, kaşıkla
yemek, önlük veya serpuş giymek gibi fer'î ve dünyevî işler için haram fetvâsı
vermişlerdir.
İslâm dininin hakiki vechesine dönecek olursak görürüz ki Hz. Peygamberin
(s.a.v.) talîmâtı ancak din ve ahlâk ile alâkalı veya bunlardan doğmuş ise
Müslümanları bağlar; (yani bunlara uymak Müslümanlar için gereklidir.) fer'î
olan dünya hayatına ait ve hz. Peygamber'in (s.a.v.) re'y yolundan
söylediklerine gelince bunlara uymak zarûrî değildir. Bunun delili, Müslim'in
Sahih'inde rivayet ettiği şu hadistir.28 Hz. Peygamber hurmaları tozlaştıran
(erkek ile dişi hurmanın birleşmesini sağlayan) bir gruba rastgelmiş ve bunların
ne yaptıklarını sormuştu. Kendisine "tohum aşısı yaptıkları" söylendi. Hz.
Peygamber" "Yapmasalar iyi olur" dedi. O'nun bu sözünü yapanlara ilettiler,
bunlar da tozlaştırmayı terk ettiler; fakat hurma meyvaları iyi olmadı. Hz.
Peygamber bundan haberdar olunca şöyle buyurdu: "Ben bir beşerim, size dinimize
ait bir şeyi emrettiğim zaman onu yapın; kendi re'y ve ictihadımdan bir şey
söylersem ben bir beşerim, siz dünya işinizi daha iyi bilirsiniz."
Şu halde İslâm dininin esaslarından birine bağlı bulunmadıkça fer'î dünya
işleriyle İslâm'ın alâkası yoktur. "İslâm dininin esasları" derken dinden
maksadım bütün esas inançlar, ibadetler, ahlak hükümleri ve muâmelât (hukuki
ilişkiler) hükümlerdir. Bunların dışında kalanlarda (fer'î dünya işlerinde)
mezkûr hadis-i şerif Müslümanlara hürriyet vermiştir. Çünkü onlar onu daha iyi
bilirler. Ve çünkü onların ihtiyacı ve mesâlihinin değişmesi ile bunlar da
değişir.29
Müslümanların vazifesi bu kaideyi anlamak ve açıklandığı şekilde dinî hükümleri,
dünya işlerinden ayırmaktır. Sonra dinlerine ve ahlâkî kanunlarına sarılmak;
maişetleri ile alakalı dünya işlerini de İslâm'ın ruhuna, âmme menfaatlerine,
ilim ve medeniyetin icablarına göre yürütmektir. Ancak bununla, bu yönden gelen
gerilemeyi yener, kurtulur ve saadete yönelik kalkınmalarını
gerçekleştirebilirler.
28. es-Sahih, c. 7, s. 95.
29. ed-Dehlevî, Huccetullahi'l-bâliğa, c. I, s. 128; el-Kasımî, Kavâidü't-tahdîs,
s. 256.
İslami Okul Okulların En Önemlisi