Mülk Edinme Hakkı - Külliyat - Islamhukuku - 37. Sayfa
MÜLK EDİNME HAKKI
İslâm Hukuku mülk hakkını kabul etmiş ve teminat altına almıştır. Herkes kendi
mülkünde dilediği gibi tasarruf eder (Mec. 1192). Gerçi Tevrat'da olduğu gibi
Kur'ân-ı Kerîm'de de "semâ gibi yeryüzünün de yüce Allah'a ait olduğunu"
bildiren âyetler varsa da bu bir dinî telâkkî ve fikir olup, hukukî kaide
değildir.12
Fethedilen arâzî hakkında da hüküm böyledir. Bu topraklar askere mülk olarak
dağıtıldığı takdirde "arâzî-i uşriyye" adıyle; gayr-i müslim olan asıl
yerlilerin ellerinde bırakılmış ise "arâzî-i harâciyye" adıyle sahiplerinin
mülkü olmuş ve alınan vergi onda birden yarıya kadar muayyen olarak tesbit
edilmiştir.
Osmanlılar zamanında "arâzî-i emîriyye" adıyle yeni bir arâzî daha meydana
gelmiştir. Bunun mülkiyeti (rakabesi) hazîneye ait olarak devlet tarafından
tasarrufu, uygun görülen kimselere (bir tasarruf bedeli karşılığında) verilir.
Bu tâbirin hicrî (700) tarihine kadar Fıkıh kitaplarında bulunmaması, Osmanlı
âlimleri tarafından kabul edildiğini gösterir.**
Romalılar da bu yolda hareket etmişlerdi. Hatta onların hukuk âlimleri
tarafından meydana konulan bir nazariyeye göre eyaletlerin arâzîsi Romalılara
veya imparatora aittir. Üzerinde oturanların yalnız kullanma (jouissance) veya
faydalanma (usufruit) hakkı vardır. Ancak bu bir ilmî nazariye olup esasen ve
uygulamada mülk hakkı İtalya ve Roma'da nasıl ise eyâletlerde de öylece mevcut
idi; şu var ki alınan arâzî vergisini bu nazariye ile devamlı bir kira bedeline
benzeterek haklı göstermek isterlerdi.
İki hukukun mülkiyet mevzuundaki benzerliği bu kadardır. Mülke ve bunun
cüzlerine ait bütün kaideler, mülk edinmenin çeşitli yol ve sebepleri, mülk
sahibi olmak (temellük) ile tasarrufun farkı; bütün bunlar Roma Hukuku'nda, ilim
ve tedkik sahiplerine yaraşır bir tahlil üzerine kurulmuş olup, çok muntazam bir
bütün (sistem) teşkil eder. Fıkıhta ise bunlarla alâkalı kaideler dağınık ve
irtibatsız bir şekilde açıklanmıştır.* Fıkıhta tasarruf bir hak olarak kabul
edilmemiştir;13 ipotek de kabul olunmamıştır.
Fıkıhta kuyûddan (irtifak hakları), mücerred haklar (hukuk-ı mücerrede) nâmıyle,
mülk sahipleri arasında bir nevi şirket olmak üzere bahsolunmuştur.
"Kuyûd", başkasının mülk sahibi olduğu bir şey üzerinde bir şahsın veya akarın
lehine tanınan ve kurulan haklardır. Aynî ve şahsî kısımlarına ayrılır. Aynî
kısmı daha eskidir. "Cenes" hey'etine ait ortak arâzî taksim edildiği zaman,
bölümlerinden bazısının diğeriyle alâkası kalabilirdi. Şahsî kısmı daha yenidir.
Bir kimse bedel karşılığında ve -ekseriyyetle- bedelsiz olarak (teberrû yoluyla)
malının intifâ hakkını hayatı boyunca olmak şartıyla başkasına verir (temlik
eder) ve malının mülkiyeti kendinde kalırdı. Her iki kısım da mülk hakkının
bölünmesinden ileri geldiği için başkasının malına tealluk eder ve ikisi de aynî
haklar cümlesindendir. Mezkûr hakka tâbi toprak başkasının eline geçse bile hak
sahibi yine hakkını kullanır.
a) Aynî olanların başlıcası: mürûr, mesîl ve mecrâ hakkıdır.* Bunların vasfı
dâimî olmak ve bölünmezliktir.
b) Şahsî olanların başlıcaları: İntifâ ve istismar hakkı (usufrutis), kullanma
hakkı (droit d'usage) ve oturma hakkıdır (dr. d'habitation).
Gasb hakkında (usurpation) oldukça mükemmel bir nazariye meydana getirilmiştir.
Burada görülüyor ki mülk, gasbedenden geri alındıktan sonra, bu mülkten meydana
gelen mahsul ve fazlalıklar da geri alınır (Mec. 903).
12. Kur'an-ı Kerîm'in pek çok yerlerinde bu fikir mevcuttur: "Bilmez misin ki
göklerin ve yerin mülkü Allah'a aittir." (el-Bakara, 107; el-Maide, 43);
"Göklerin ve yerin mülkü ancak Allah'a aittir" (Âl-i İmrân, 188; el-Maide, 19,
20; en-Nûr, 42; el-Câsiye, 27; el-Feth, 14); "Göklerin ve yerin mülkü ancak O'na
aittir." (el-Furkan, 2; ez-Zümer, 44; ez-Zuhruf, 85; el-Hadîd, 5...)
* Buna mîrî ve millî arâzî de denir.
** Bu tabir kullanılmamakla beraber bu nevi toprak ve bu toprak ile alâkalı
hükümler Hz. Ömer devrinden beri mevcuttur. bkz. M. Hamîdullah, İslâm'da Devlet
İdaresi, İst. 1963, s. 195-197.
* Naslar Allah ve Rasûlullah'ın eseri, fıkıh ise İslâm alimlerinin eseridir.
Allah ve Rasûlullah'ın eserleri -ekseriyetle- değişmez, her zaman ve mekânda
geçerli umumî prensipleri ihtiva eder. Bunların ışığı altında beşer olan
âlimlerin meydana getirdiği fıkıh ise gerek sistemi ve gerekse ictihada dayanan
hükümleri itibarıyle değişebilir. Nitekim, İslâm dünyasında modern hukuk
sistemine ve ilmin şartlarına uygun bir çok İslâm hukuku kitapları telif
edilmiş, muâsır ihtiyaçların tatminine çalışılmıştır.
13.Avrupa kanunlarında tasarruf (possesion) bir hakkın bilfiil kullanılmasına
denir. Buna göre de tasarruf, mülk hakkının zi'lyedliğini teşkil eder. Hakkın
kendisi maddî değildir, onun dışarıda icrası maddîdir. Roma Hukuku mülk hakkı
ile alâkalı tasarrufu ayrıca değerlendirmiş ve bunu mülk hakkından ayrı
(müstakil) bir hak şeklinde kabul ve himâye eylemiştir. Önceleri böyle olmamakla
beraber sonradan mülk hakkının kolaylıkla ispatı ve mâliklerin haklarını korumak
için müstakil bir hak olarak tanınmıştır.
Tasarrufun iki unsuru (rüknü) vardır: a) Maddî unsur: Bir mala fiilen el koymak,
onu elinde tutmak; b) Mânevî unsur: Mülk edinme kastı veya başkasına vermemek
üzere bir malı alıkoymak niyetidir. Bu iki unsurdan biri zâyi olursa tasarruf da
zâyi olur. Birincisinin sona ermesi muvakkat olmakla, ikincisinin ki ise malını
satmak gibi mâlik olmaya aykırı bir niyeti (irade) beyan etmek olur.
* "Mürûr" hakkı: Başkasının mülkünden bir kimsenin geçme hakkıdır. "Mesîl"
hakkı: Bir yerin, başkasının mülküne suyu ve seli akmak ve damlamak hakkıdır.
"Mecrâ" hakkı: Tarla vb.'ne su geçirme hakkıdır. Tafsîlat için bkz.
Ö. N. Bilmen, a.g.e., c. V, s. 13, 456.; H.K., Mukayeseli İslâm Hukuku, c. III.
İslami Okul Okulların En Önemlisi