Islam Hukuku - 39. Sayfa - Islamhukuku
ÖLÜ TOPRAKLARI İMÂR VE ZAMAN AŞIMI (İHYÂ-İ MEVÂT VE MÜRÛR-İ ZAMAN)
İslâm Hukuku her yerde ferdlerin çalışma ve emek mahsûlü olan haklarını iktisab
etmelerini kabul ve tasdik eder (Mec. 1249). Ölü toprak ve yerleri devletin
izniyle ihyâ ve imâr eden kimse oranın sahibi olur (Mec. 1272); fakat o yerin
eski bir sahibinin çıkmaması şarttır. Çünkü İslâm Hukukunda, Avrupalıların
verdiği manaya göre (prescription: zaman aşımı) denilen şey yoktur. Zamanın
geçmesiyle hak düşmez (Mec. 1674). Arâzîde istihkak (hak sahipliği) davası için
meydan daima açıktır. Eğer birden fazla hak sahibi bulunursa, fetih zamanına
kadar en eski sahibi kim ise arâzî ona ait olur. Bununla beraber şâhidler
senetten önce gelir (témoins passent lettres) kaidesini kabul eden bir kanunda
şahsî delil (beyyine-i şahsiyye) getirmenin güçlük veya imkânsızlığı, sınırsız
istihkak davası açma salâhiyetinin gerektireceği tehlikeyi hafifletir.
Şu da var ki fukahâ, düzme ve haksız dâvâ kapısını kapamak için otuz altı
senelik bir zaman aşımı kabul ettikleri gibi, Osmanlılar da mülk için onbeş,
arazî için on senelik birer zaman aşımı kabul etmişlerdir.* Bu müddetlerin
geçmesinden sonra hakimler, o dâvayı kabul edemezler. İctihad ve takdire bağlı
zaman aşımını ancak vakfın ve arâzînin rakabesi (mülkiyeti) gibi dâvalarda ibka
etmişlerdir.14
İslâm Hukukunda zaman aşımı, hakkı ispat eden bir delil olmayıp, iddiayı önleyen
bir delildir. Çünkü zamanın geçmesiyle hak düşmez. Şu halde zaman aşımının
manası, muayyen bir müddetin geçmesiyle hakimin bizzat dâvayı kabul etmesinin
menedilmiş olmasıdır. Ancak hakimler Sultan (Devlet Başkanı) tarafından hüküm
vermeye mezûn (izinli) oldukları için yüksek irade ile hakimlerin bu memnû
oluşları kaldırılabilir.
Şu halde zaman aşımı mutlak ve kesin bir şey olmayıp, muhâkeme usûlü bakımından
bir tedbir mâhiyetindedir. Yani dâvanın istînâf ve temyîzi için belli müddetler
olduğu gibi, başta dâva açmak için de bir müddet tespit edilmiştir. Bu müddetin
geçmesinden sonra açılan davaların reddi, asıl hakkın düşmesi demek değildir.
Avrupa kanunlarında ise zaman aşımı doğrudan doğruya hakkın düşmesini gerektirir
ve temlik ile tahlise ait olmak üzere iki kısma ayrılır. Dâvanın açılmasına
engel olmaz. Takas, mahsub gibi dâva mevzuunun esasına ait bir müdafaa yolu
olur. Bundan dolayı zaman aşımı ile düşen bir borca mukabil verilen meblâğlar,
ikinci defa verilmiş sayılarak geri alınabilir. Zaman aşımı iddiası her zaman
ileri sürülebilir.
Osmanlılarda bu nevi zaman aşımı arazî için kabul edilmiştir. Mîrî ve vakıf
arâzîden bir yeri on sene ekip biçen ve tasarruf eden bir kimsenin orada karar
hakkı sabit olur ve eline tasarrufu gösteren bir sened verilmesi gerekir (Arâzî
Kanunu, 78). Demek ki o kimse dâvacı olarak tasarruf hakkını sadece zaman
aşımına istinad ettirebilir. Ancak o arâzî boşalmış (mahlûl) iken haksız olarak
zaptedilmiş olduğunu kendisi ikrar ve itiraf etmemiş olması şarttır. Bir de bu
durum devlete ait mîrî ve vakıf arâzîye ait olup, şahıslara karşı ayrıca on
senelik zaman aşımı vardır.
Bazı Avrupa müellifleri zaman aşımının tabiî haklardan olduğunu iddia
etmişlerdir. Diyorlar ki "Bir mülkün tasarruf hakkının şartı fi'len tasarruf ve
zaptetmektir. Uzun müddet yüzüstü bırakılması terkedilmiş olduğuna delildir ve
tasarruf hakkının düşmesini gerektirir. Bu durumda başka biri orasını tasarruf
ve zaptederse bu bir tasarruf hakkı meydana getirir."
Fakat bir mülkün yalnız kullanılmak ve zaptedilmekle mülk edinilmesi onda henüz
kimsenin hakkı bulunmamasına bağlıdır. Daha önce başkasının tasarrufu altında
bulunan bir mülkün bir müddet kullanılmasıyla hakkının düşmesine tabiî hukukta
bir delil bulunamaz. Zaman aşımına bir gün kala mevcut bir hakkın bir gün sonra
ortadan kalkmasında bir hikmet tasavvur olunamaz.
Şu halde zaman aşımı kaidesinin kabulü sadece muâmelelerce duyulan ihtiyaç ve
zarûret üzerine bina edilmiştir. Çünkü böyle bir kaide kabul edilmese çekişmeler
sonu gelmeden devam eder ve didişme nesiller boyunca sürüp gider. Halbuki
dâvalının beraatine dair evrak ve delillerin ebedî olarak korunmaları mümkün
değildir; zâyi ve telef olmaları da düşünülebilir. Bir de zamanın değişmesi
kanun hükümlerinin de değişmesini gerektirdiği için bir iki asır öncesine ait
bir dâvayı bugün halledip neticeye bağlamak imkân dışındadır. Dâvacının uzun
zaman ses çıkarmaması da hakkını alıp düşürdüğüne kuvvetli zan hasıl eder. Bu
sebeple belli bir zamandan sonra her şeyin olduğu gibi kalması, herkesin hak ve
huzurunun temini için çok gerekli olduğundan, ondan sonra davanın
dinlenmemesinin lâzım geldiği meydandadır. İmdi İslâm Hukuku'nun "zaman aşımı
ile hak düşmez" kaidesi, Avrupa kanunlarından daha ziyade hal ve âmme menfaatine
uygundur.
* Mecelle, madde: 1660, 1670-1675.
14. Bir Avrupa'lı müellif otuz altı senelik zaman aşımını Osmanlıların Bizans
İmparatorluğu Kanunu'ndan aldıklarını hem de temin ederek ifade etmek gibi bir
garâbette bulunuyor.
İslami Okul Okulların En Önemlisi