Miras - Külliyat - Islamhukuku - 42. Sayfa
MİRAS
İslâm Hukuku'nda yeni bir miras usûlü meydana getirilmiştir. Bu usûl tamamen
İslâm'a aittir ve başka bir din ve hukukta yoktur. Ölenin akrabası üç sınıfa
ayırlmıştır: ashâb-ı ferâiz, asabeler ve zevi'l-erham.
a) Ashâb-ı Ferâiz terikeden muayyen bir sehim alan bazı usûl, fürû ve yan akraba
ile koca ve karıdır. İşte bunların içinde eskiden Araplarca mirastan mahrum
bırakılmış kadınlara da birer pay verilmiştir. Zevce, ölen kocasının çocukları
olup olmamasına göre terikeden sekizde veya dörtte birini alır. Ana olan
kadınlar terikenin altında ya da üçte birini, nine altıda birini; kızlar, oğlun
kızları ve kızkardeşler de çeşitli derecelerde paylar alırlar. Buna karşılık
koca da karısının terikesinden dörtte veya ikide bir derecesinde pay alır. Baba
ve dede için de böyle paylar vardır. Usûl (baba, dede...), fürû (oğul, torun...)
ve yan akrabalar da çeşitli derecelerde birbirinin vâris olmasına mâni veya
paylarının azalmasına sebep olma durumu vardır (hacb-i hirmân ve hacib-i
noksan). Meselâ aynı akrabalık çizgisi üzerinde bulunanlardan yakın olan uzak
olanın vâris olmasını önler. Kezâ yandakiler (kardeş, amca;) baba ve oğul
bulununca vâris olamazlar. Eğer payların toplamı meselenin paydasını aşarsa
herkesin payından, hissesine uygun tenzilât yapılır ve böyle bir miras
meselesine "avliyye" denir. Payların toplamı paydadan az olursa karı, koca
dışındaki vârislerin payları -hisselerine uygun olarak- arttırılır.; bu meseleye
de "reddiyye" denir.
b) Asabeler (agnat), muayyen bir payı olmayıp, ashâb-ı ferâizden kalanı ve
yalnız bulunduğu takdirde bütün terikeyi alan vârislerdir. Bunlar da ya nesebî
(soydan) olurlar ki önce fürû, sonra usûl üçüncü olarak da usûlün fürûudur. Veya
sebebî asabedir ki bir köleyi âzad eden kimsedir. Kölenin soydan asabesi yoksa
bu kişi vâris olur.
c) Zevi'l-erhâm: Ölünün bundan önceki iki dereceye giremeyen akrabasıdır. Bunlar
da fürû, usûl ve yanlardan ibarettir. Bunlar akrabalık durumu, yakınlık derecesi
ve kuvvetine göre vâris olurlar.
İslâm Hukuku'nda halefiyet usûlü yoktur.18*
Yukarıda yazılı akrabadan kimse bulunamazsa muvâlâttaki mevlây-ı a'lâya, o da
bulunmazsa "mukarrun leh bi'n-neseb ale'l-gayr"19 denilen kimseye verilir. O da
bulunmazsa üçte birden fazla olan vasiyyeti yerine getirilir. O da bulunmazsa
yahut fazla mal kalırsa zâyi edilmiş mal gibi beytü'l-mâl'e (devlet hazinesine)
konur.
İmam Şafiî'ye göre hazine muntazam ise zevi'l-erhâm ve hatta red* üzerine tercih
olunur. Eğer düzenli değilse artan mal ashâb-ı ferâize red veya zevi'l erhâma
sarfedilir. Muvâlât mevlâsı ve başkası üzerine nesebi ikrar edilen şahıs için
miras olmadığı gibi malın üçte birinden fazlasını vasıyyet de caiz değildir.
Artan mal veraset yoluyla hazineye konur; yani milletin diğer ferdleri ölünün
akrabası olarak kabul edilir.
Bazı İslâm ülkelerinde fi'len kadınlara veraset haklarının verilmemesi cidden
şaşılacak bir durumdur. Bu cümleden olarak son asırda Cezayir kabileleri bu
hakkı tamamen kaldırarak, eski teâmülleri icabı nafakadan başka bir şey
vermemektedirler.
Bir kimse vefat edince terikesinden, önce techîz ve tekfîni yapılır. Bundan
sonra borçları ödenir. Vefat tecil edilmiş borçları hemen ödenecek hale
getirmesi bakımından iflâsa benzer bir tesir meydana getirir. Eğer kefen ve
cenaze masrafından başka mal bırakmamış olursa borcu düşer. Keza borcu terikeden
fazla olursa fazlasından (ultra vires) vârisler sorumlu olmaz.20
Üçüncü derecede ölenin vasıyyeti varsa yerine getirilir. Fakat vârisi varsa
bunun rızası olmadıkça ancak malının üçte birine kadar vasıyyeti muteberdir.
Vârislerden birine yapılan vasıyyet de diğer vârisler izin vermedikçe muteber
değildir. Vasıyyet için muayyen bir şekil yoktur. Yazılı veya sözlü olabilir.
Vârisler inkâr ederse şahidler ile de isbat olunur.
Görülüyor ki bir kimse vasıyyet yoluyla tasarruf hürriyetine tam olarak sahip
değildir. Ancak bunu vakıf yoluyla telâfi edebilir. Mülkünün istifadesini,
devamlı olarak birbirini takip edecek şahıslara sırayla intikal etmek üzere
tahsis ederek vakfedebilir. Bu yol ile dilediğini mirastan mahrum etme imkânı
vardır.
18. Sonradan Osmanlılar tarafından, arâzîye ait olmak üzere kabul olunmuştur.
* "T.M. Kanununa göre ölünün mirası -borcu ve alacağı dahil- bütünüyle vârise
geçer. Vâris daha önce ölmüşse onun fürûu kendi yerine vâris olur. Mad.: 521,
539." 20 numaralı dipnota bak.
19. Bu, babası belli olmayan öyle bir kimsedir ki müteveffa onun nesebini
(soyunu) başka birine isnad ederek kendine akraba olduğunu ikrar etmiştir.
Meselâ "biraderim" dese nesebini kendi babasına, "amcam" dese dedesine isnad
etmiş olur.
* Yukarıda "reddiye" ismi verilen miras meselesinde artan paydanın uygun
nisbetle de, muayyen mirasçıya verilmesine "red" denir.
20. Roma kanunundan doğmuş kanunlarda, Roma Hukuku'ndan alınan sınırsız
sorumluluk (responsabilité) fikri eski Roma'nın garâbetlerinden olsa gerektir.
Fransa'da ölenin "patrimoine" denilen ve mevcut malları ile borçlarının yekûnunu
teşkil eden mâmelek'i (malvarlığı) vârise intikal eder. Buna binaen ölenin
zimmeti (borçlu ve alacaklı olma durumu) da vârise geçer; vâris bu mevzuda ölene
halef olur. İşte bu sebeple vâris olma durumu vârisin kabûlüne bağlıdır.
İslâm Hukuku'na gelince burada terike bir hükmî şahsiyyet durumundadır.
Sahibinin vefatıyla meydana gelir. Borçlar yalnız terikeyi alâkadar eder.
Bırakılan mallar vârisler arasında taksim edilince şahsiyet sona erer. Bu
sebeple vâris olma durumu kabule bağlı değildir ve reddetmekle de merdut olmaz.
İslami Okul Okulların En Önemlisi