Islam Hukuku - 48. Sayfa - Islamhukuku
Âmme Hukuku Bölümünde
Dahilî Hukuk
Anayasa hukuku sahasında
İslâm burada üç esas ve prensip kabul etmiştir:
Birincisi: Umumî ahlâk ve kamu düzenini bozmamak ve başkalarının hak sınırına
tecavüz etmemek şartıyla tam hürriyet.
İkincisi: Bütün haklar mevzuunda kanun önünde eşitlik. O tarihte ve daha sonra
Araplar, Romalılar, İranlılar, Hindliler... de hakim olan durumun aksine olarak
İslâm'da, hiçbir sınıf ve soyun imtiyazı yoktur. Kur'an-ı Kerim'de: "...şüphesiz
Allah nezdinde en değerli olanınız en muttaki olanınızdır"7 prensibi vardır. En
muttaki olan demek, dinin emirlerini en güzel bir şekilde yerine getiren ve
yapan demektir. Hadis-i Şerifte de: "Arabın Arap olmayandan, beyazın siyah
olandan hiçbir üstünlüğü yoktur; üstünlük ve fazilet ancak takva iledir"
buyurulmuştur.8
İkincisi halife Ömer b. el-Hattâb'ın meşhur hadisesi bu iki prensibin, İslâm'ın
ilk devrindeki uygulamasının meşhur bir örneğidir: Bu hadisede Hz. Ömer, Mısır
valisinin oğlunu şiddetle cezalandırmıştı; çünkü o, Mısırlı Hristiyan bir
kıptînin hürriyetine tecavüz etmiş, at yarışında kendisini geçen kıptîyi "sen
bir asilzadeyi nasıl geçersin!" diyerek dövmüştü; olay meşhurdur. Hz. Ömer
gereken cezayı uyguladıktan sonra vali ile oğluna şu meşhur sözünü söylemiştir:
"Analarının hür doğurduğu insanları siz ne zamandan beri köle yerine koydunuz!".
Burada karşımıza kölelik meselesi çıkıyor. İslâm kölelerin durumunu düzeltmiş,
onlar için kaza kuvvetinin teminatı altında bulunan haklar bahşetmiş, onlara iyi
davranılmasını istemiş, İslâm inancı icabı onları, sahiplerinin kardeşleri
olarak kabul ettirmiş, köle azat etmeyi, Allah nezdinde sevabı en büyük
ibadetlerden biri saymış, bir çok durum ve olaylarda azat etmeyi mecburî hale
getirmiş, meşru harb dışında kalan -o zamanın Arapları, Romalıları ve
diğerlerince benimsenmiş- bütün köleleştirme kaynaklarını kaldırmıştır. Bununla
beraber o sırada İslâm, köleliği kökünden kaldırmamıştır; çünkü -o zaman-
Müslümanların çevresindeki bütün milletler bu müesseseye sımsıkı sarılmıştır ve
ellerine düşen Müslümanları köleleştirmektedirler. Bu sebeple İslâm meşru harb
neticesinde ve geçici olmak üzere bir misilleme metoduyla köleleştirmeyi yerinde
bırakmıştır. Misilleme ise devletler hukukunda hâlâ kabul edilen bir esastır.
Fakat İslâm, diğer milletler bu müesseseyi kaldırmaya yanaştıkları ve böylece
misillemeye ihtiyaç kalmadığında kökten kaldırma salâhiyetini imama (devlet
otoritesinin en yüksek mümessiline) bırakmak suretiyle köleliğin tarihe
karışmasına doğru da ilk adımı atmıştır.
Bu arada şunu düşünmek gerekir ki, gerek dinî ve gerekse beşerî bütün diğer
hukuk sistemleri, ne köleliğin ilgasına ve kölelerin durumlarının ıslahına davet
etmiş, ne de kökünün kazınması için İslâm'ın attığı ilk adımı atmıştır; böylece
kölelik nizamı, İslâm dünyasından başka her yerde bütün sertliği ile ondokuzuncu
asra kadar devam etmiştir.
Üçüncü prensip: İslâm devletinde idarenin danışma (şûra) esasına dayanmasıdır.
Bu, Kur'an-ı Kerim'in ihtiva ettiği, Resulullah'ın da hayatı boyunca ashabı
içinde tatbik ettiği bir prensiptir; işte bunun içindir ki, İslâm'da idarenin
istibdât şeklinde olması caiz değildir.
Bununla beraber İslâm, danışmanın nasıl bir usulle gerçekleştirileceğini tayin
ve tahdit etmemiştir. Çünkü bu, zaman ve mekânın imkânlarıyla bulunacak yeni ve
faydalı şekillere göre değişecektir. Artık amme menfaatinin gereğine göre ve
ümmetin iradesiyle, şûra prensibinden ibaret olan umumî esasların sınırları
içinde ya meşrutiyet, ya cumhuriyet, ya parlamenterizm, ya başkanlık sistemi
veya bunlardan başka bir şekil üzerine idare usulünü kurmak imkân dahiline
girmektedir. Ve en yüksek otoriteyi temsil etmek üzere seçilen kimse her hususta
İslâm devletinin mümessili kabul edilir; devlet bir hükmî şahıs (personalité
morale) olması itibarıyla, dinî hukukun çizdiği sınırlar içinde onun (başkanın)
her tasarrufu devlet namına geçerli olmaktadır.
İslâm Hukuku ile verasete dayanan saltanat birbirine taban tabana zıttır. En
üstün otorite için en fazla layık olanı seçmek Müslümanların vazifesidir. Hz.
Peygamber ashabına, İslâm devletinde düzenin, hilâfet ve şûra usulünden
saptırılıp "ısırgan saltanat", yani ümmetin tepesine binen zulüm ve baskı
rejimine dönüşünce fesada uğrayacağını açıklamıştır.9
İdare hukuku sahasında
İslâm hukuku, en üstün otoritenin temsilcisine (devlet başkanına) devlette,
sınırsız idare ve icra salahiyetleri vermiştir. Bütün icra kuvvetleri onun
elinde toplanmıştır; bugün devletlerin örfüne göre kanun vasfı taşıyan aktüel
emirler (kanun ve nizamnameler) çıkarmak salahiyeti de bu cümledendir.10 Fakat
İslâm devlet başkanına bu salahiyeti, aslında bunların, daha önceden dinin
tespit ettiği, umumî nassların uygulanması ve durumların icabına göre ümmetin
ihtiyaç ve menfaatlerinin düzenlenmesinden ibaret olan "umumî maksatların
icrası" olması bakımından vermektedir.
Bununla beraber mezkûr durum, kuvvetlerin ayrılmasına ve zamana bağlı kanun
çıkarma salahiyetlerinin, bugünkü parlementolar gibi seçimle tespit edilen
husûsî bir mercie verilmesine mani değildir; yeter ki ümmet bunu daha faideli
telakki etsin; çünkü İslâm Hukuk ve kanun nizamının temel kaidesi amme
menfaatine (mesâlih-i âmme'ye) riayet ve bunu takiptir.
İslâm dini, devlet idaresini elinde tutan kimseyi, gerekli olan şûra prensibinin
neticesine göre, tasarrufunun daima idare edilenlerin menfaat ve hayrına en
uygun olanına riayet esasına dayanmasıyla mükellef kılmıştır. Resulullah sahih
hadislerinde imamın (devlet başkanı, gouverneur) bir çoban gibi olduğunu, idare
ettiklerinin hayır ve menfaatine en uygun olan tedbiri almaktan -Allah ve ümmet
önünde- sorumlu bulunduğunu, raiyyenin de (idare edilen, gouverné) itaatten
mes'ul olduğunu söylemiştir.11 Vergi koymak, vergi toplamak, bütün nev'ileriyle
âmme hizmetlerini tesis etmek, âmme menfaati için cebrî istimlâk v.b. hususlarda
dayanılan esas işte budur. Bu prensibe ve aynı mevzudaki dinî naslara dayanarak
ilk halife Hz. Ebû-Bekr, ilk hitabesinde şöyle demiştir: "Eğer vazifemi hakkıyla
yaparsam bana yardım edin, kötü yaparsam beni düzeltin."
Maliye sahasında İslâm, o zamanda hakim olan durumun aksine beytü'l-mâl'ı
(devlet hazinesini) devlet başkanının mülkünden ayırma prensibini getirmiştir.
Devlet hazinesindeki mal ümmettendir ve ona aittir, onun ihtiyaçları için
ayrılmıştır. Devlet başkanı onun emanetçisi, toplanıp âmme ihtiyaçları ve
idaresine sarfedilmesinin sorumlusudur. Normal bir şekilde geçinebilmesi için
tespit edilen maaşından başka hazinede hiçbir hakkı yoktur.
İkinci halife Ömer, valilerden birini, yanında yeni edinilmiş servet belirtileri
gördüğü için hesaba çekmiş, tayin ettiği sırada sahip olmadığı ve yeni bir
kazanç kaynağı da gösteremediği malının elinden alınmasına hükmetmişti. Vali
halifeye, "Ben ticaret yaptım ve kazandım" deyince Hz. Ömer şu cevabı vermiştir:
"Vallahi biz seni ticaret için göndermemiştik."
7. el-Hucurât: 49/13.
8. Veda Hutbesinden bir parçadır. Prof. Dr. M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi (1.
B. İst. 1969), c. II, s. 66; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., c. IV, s. 145, 158; c. V.,
s. 411; ayrıca bkz. el-Hucurât: 49/13; er-Rûm: 30/32.
9. Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir. et-Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh
(Dimaşk, 1962), c. III, s. 7; Ahmed b. Hanbel, a.g.e, V., IV., c. 273;
Abdullâtif Harputî, Tenkîhu'l-kelâm, (İst. 1330), s. 362-363.
10. İslâmî idarenin temel vasıflarından birisi şûradır. Devlet Başkanları bütün
devlet işlerini meşveretle yürütmek mecburiyetindedirler. Buna göre sözü edilen
kanunlar da yalnız onun değil, şûra üyelerinin de iştirak ettiği bir nevi
meclisin eseri olacaktır.
11. el-Buhârî, K. el-Vesâyâ, Bâb: 9; K. en-Nikâh, Bâb: 90; K. el-Cum'a, Bâb: 11
İslami Okul Okulların En Önemlisi