Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Önsöz   Eylül ayı - Turkiyeveislamiyet - 1. Sayfa

 

 

HAYREDDİN KARAMAN

 

Önsöz

Eylül ayı (2003) içinde yapılan bir ilmî toplantıda dinin şümulü (kapsamı) da tartışıldı, toplantıda hem gelenekteki usule bağlı kalarak gelişim ve değişim taraftarları, hem de geleneğin usulünü reddederek yenilik yapma taraftarları vardı. Her iki tarafın görüş birliği içinde oldukları konulardan biri "İslam'ın şümulü ile ilgili idi; taraflar, "hayatın hiçbir alanı dinin dışında değildir" hükmünde birleştiler. Ayrıldıkları nokta, bu alanlardan hangilerinin değişmez olarak vahye (ilgili âyet ve hadislere) bağlı olduğu, hangilerinin ise vahiy ile bildirilmiş olsa bile akıl, bilim, çağdaş anlayış ve taleplere göre değişebileceği meselesi idi. Geleneğin usulüne bağlı kalarak gelişme ve yenileşme taraftarı olarak biz, vahiy ile bildirilmiş bir din hükmünün, hayatın hangi alanına ait olursa olsun, tek başına akıl, çağdaş teoriler, eğilimler, talepler referans alınarak değişemeyeceğini, klasik ictihad yoluyla, dinin özü bozulmadan, gönderiliş amacı zayi edilmeden tıkanıklıkların giderilebileceğini, açılımların yapılabileceğin savunduk. Karşı taraf ise "varlığın başlangıcı, sonu, inanç ve ibadet alanı" dışında kalan din kurallarının, hakkında nas (vahiy) bulunsa bile çağdaş akıl ve taleplere göre değiştirilebileceğini, bunu yapan müslüman alim bir şekilde (mesela sosyal ve ahlaki amaçları bakımından) Kur'an'ı referans alacağı için koyacağı yeni kuralların da din (İslam) olacağını savundular. Bu tartışma yeni olmadığı gibi pek yakında da sona ermeyecek, daha bir süre ilahiyatçıların gündemini işgal edecektir. Burada o tartışmayı dile getirmemizin sebebi, "din-devlet" ilişkisi; yani elinizdeki kitabın ismi ve içeriği ile ilgili olmasıdır.
Din-devlet ilişkisi konusunda farklı anlayış ve yaklaşımlar var: Bunları, "din devlete karışmaz, alanları ayrıdır", "din devleti de içine alır, ama devlet ve siyasetle ilgili din kuralları müslümanlar tarafından, çağın gereklerine göre değiştirilebilir", "din hayatın bütününü içine alır, koyduğu kuralların hangilerinin nasıl değişeceğini de yine din belirlemiştir, müslümanlar bunlara uymakla yükümlüdürler" şeklinde üç maddede toplamak mümkündür.
Benim benimsediğim yaklaşım üçüncüsüdür. Buna göre müslümanlar, devlet yönetiminde de vahyi kaynak olarak almak durumundadırlar. Din, beşerin arzu ve hevesine tabi olmaz ve buna göre değişmez, mümin kendini dine göre değiştirmek ve geliştirmek durumundadır. Din beşerin aklına rağmen heva ve hevesine uyarak bozulmasını engellemek veya düzeltmek üzere gelir ve beşerî düşünce, inanç ve düzene müdahale eder. Esasen dinin talepleri ile insan fıtratı (yaratılış özellikleri, genel insan yapısı) çelişmez; Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel. Allah'ın yaratışında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler" (Rûm: 30/30). İnsanoğlu kemale (erginliğe, yücelmeye) namzet olduğu gibi bozulma riskine de tabidir; din insanın fıtratında mevcut olan kemali gerçekleştirmeyi, bozulma riskini de azaltmayı, zayıflatmayı, yok etmeyi hedefler. Allah'ın muradı peygamberleri ile kullarına ulaştırılmıştır. O'na göre iyi ve güzel olanın ne olduğu kitaplarında (Sonuncusu Kur'an) açıklanmıştır. Çağın iyi ve güzeli ile Allah'ın iyi ve güzeli çeliştiği zaman mümin, selim akla da aykırı olmayan Allah'ın (dinin) iyi ve güzeline uyacaktır.
İnsanların fıtrat yönünde ve müspet mânada gelişme ve değişmesi karşısında onbeş asır önce bildirilmiş değişmez kuralların uyum problemi doğurması kaçınılmaz değil midir?
İslam bu problemi şu yol ve yöntemlerle çözmüştür.
1. İman, ibadet ve haram nesneler dışında kalan alanlara ait bağlayıcı naslar (vahye dayalı kurallar, açıklamalar) çok sınırlı tutulmuştur.
2. Bu sınırlı naslardan çıkan hükümleri uygulamak güç veya imkansız olduğunda "zaruret" ilkesi devreye girmekte ve yasaklar kalkmakta, emirler askıya alınmaktadır.
3. Sınırlı naslara ve uygulamalara kıyas, nasların yorumu ve fayda-zarar ölçütü kullanılarak yapılan ictihad değişim ve gelişimin din çerçevesinde sağlıklı bir şekilde yürümesini sağlamaktadır.
Bugün dünyamızda çok kültürlü bir sosyal hayat hakim hale gelmiştir. Demokrasiler de farklılığa tahammülü (bu manada hoşgörüyü), farklı kültür mensuplarının hak ve özgürlüklerinin tanınıp korunmasını öngörmektedir. Vahiy kaynaklı bir sosyal hayat ile çok kültürlü/çoğulcu bir demokrasi anlayışı nasıl bir arada olacaktır?
Türkiye'nin önde gelen ilahiyatçıları İslam'ın bütün hayatı kapsadığında görüş birliği ettiklerine göre, "din devlet, siyaset, hukuk ve ekonomiye... karışmaz" mânalı bir laiklik anlayışı ile bu din nasıl yanyana yürüyecek?
Müslümanlar uzlaşma adına dinin bazı taleplerinden vaz mı geçecek veya laikler müslümanların hatırı için bazı din taleplerine boyun mu eğecekler?
Bu ve benzeri önemli sorulara cevap bulmak üzere düşünüp yazdıklarımın bir kısmını bu kitapta bulacaksınız. Umarım bazı konuları yeniden düşünüp tartışmamıza vesile olur.
Hayreddin Karaman
İst. Ekim, 2003

 


BİRİNCİ BÖLÜM
Dinin devlet talebi

İslam ve devlet

İslam'ın devlet talebinin olup olmadığı, daha geniş bir ifade ile İslam ve devlet ilişkisi son yıllarda sık sık gündeme gelmiş ve tartışılmıştır. Bu tartışmada İslam'ın laik karakterli bir din olduğunu savunanlar doğrudan naslara ve özellikle Kur'an'a bakmışlar, bu kaynakta mahiyet ve niteliklerini Allah'ın belirlediği bir devleti aramışlardır. Gerçi Kur'an doğru okunduğunda, nitelikleri dolaylı ve genel hatlarıyla belirlenmiş bir devlet kavramını onda bulmak da mümkündür ancak biz burada dinin mümin'lerden istediklerini hareket noktası yaparak "İslam'ın devlet talebi" konusuna yaklaşmayı deneyeceğiz. Bunun için de fazla uzaklara gitmeden iki örnek üzerinde duracağız: Örtünme ve Kur'an öğretimi.
İslam, kendisine inanan ve hayatını inancına göre yaşamak isteyenlerden belli ölçülerde örtünmelerini ve dinlerini, o'nun ana kaynağını öğrenmelerini, öğrendiklerini hayata geçirmek için gerekli bulunan din eğitimini almalarını da istemektedir. Bir müslüman İslam'ın bu taleplerini yerine getirmek için örgütlenmeye muhtaçtır. Bu örgütlenmeyi ya devlet yapacaktır yahut da müslümanların sivil olarak örgütlenmelerine izin ve imkan verecektir. Devlet bir yandan örtünenlerin okumalarını ve kamu görevi almalarını, diğer yandan da din eğitimini ve Kur'an öğrenimini engeller, sınırlar ve yasaklarsa İslam ile devlet, müminlerin yerine getirmek mecburiyetinde oldukları "dinin emir ve talepleri" ile "devletin talepleri" arasında çatışma ortaya çıkar. Müminler açıkça dinin taleplerine aykırı bulunan devlet emirlerine uymakta zorlanırlar, ikileme düşerler; devletin emri, usulüne göre yapılmış ictihada dayanmaz da din kaale alınmadan, din ve vicdan hürriyetinin gereğine uyulmadan verilmiş olursa bu emre uyamazlar, bu emri veren devlete karşı yabancılaşmaya başlarlar.
Böyle bir durumda müslümanların şunları yapmaları beklenir: 1. Sivil itaatsizlik. Yani kanunun hukuka aykırı olması sebebiyle ona uymamak, ceza alsa da dinin talebini yerine getirmeye devam etmek. 2. Kamil manada din ve vicdan hürriyeti veren bir devlet talep etmek, bunun için elden gelen meşru gayretleri göstermek. 3. Başka inanç ve hayat tarzı sahipleri ile anlaşarak böyle bir iktidarın oluşturulması mümkün olmazsa İslam'ı önceleyen, onu hak, aykırı olanları batıl olarak değerlendiren, bâtılın değil, hakkın gelişip yayılmasını hedefleyen devleti ve iktidarı oluşturmak.
İslam'ın ve müslümanların devlet ve iktidar ile ilişkisini bilmek isteyenlerin teoride boğulmak yerine, dinin taleplerinden yola çıkmaları gerekir; böyle bir yolculuğun varacağı menzil ise yukarıdaki gibidir. Aksini iddia edenlerin en azından bir kısmının yaptığı ilim değil, yağcılıktır ve güneş yağını bırakın balçıkla bile sıvanamaz.

 


 

Halifelik, şeyhülislâmlık ve ruhbanlık

Önce bir hususun açıklığa kavuşması gerek. Kur'an'daki hilafet kelimesi, özellikle siyasî anlamdaki hilafet değildir. Kur'an'daki hilafet, yerin ve göklerin sahibi olan Allah'ın insanlara, buralarda yaşama ve tasarrufta bulunma hakkı vermesi manâasında olup imkân ve kabiliyet olarak bütün insanları kapsıyor. Allah'ın rızasına uygun hilafet ise Allah'ın iradesine göre yaşamak isteyenleri, bunun için çaba sarf edenleri ifade ediyor.
Müslüman fert ve cemiyet Allah'ın iradesini O'nun kitabına ve Peygamberi'nin (s.a.v.) sünnetine bakarak, bunları anlayarak, yorumlayarak, kıyas yaparak; yani ictihad ederek keşfedecek, ortaya çıkaracak ve uygulayacaktır. Uygulama mecburiyeti de güce, imkâna bağlıdır. Hiçbir kul, gücünün yetmediği şeyle yükümlü değildir. Hz. Peygamber'in vefatından sonra toplumu Allah'ın iradesine göre yönetmek için kurulan siyasi düzenin adına hilafet, başkana da halife diyenler sahâbedir; yani beşerdir. Halifenin seçilişi, hak ve vazifeleri de ictihad ile belirlenmiş, bu sebeple değişik şekiller de ortaya çıkmıştır. Bugün fert ve cemiyet, Allah'ın iradesine göre yaşamak için uygun buldukları siyasî düzeni kurarlar, adına hilafet de demeyebilirler. Siyasî olarak bu düzeni kurmanın önünde güçlü engeller varsa, amel ve mücadelelerinin hedefini değiştirirler, uygun siyasi düzeni kurmayı uygun zaman ve zemine ertelerler, öncelikli olarak fertlerin iyi birer müslüman olmaları için eğitim ve öğretime, sivil toplum faaliyetlerine yüklenirler. Böyle yapmaz da önce "Hilafet, İslam devleti vb." derlerse, İslam'a ve müslümanlara zarar verirler, mevcut imkan, hak ve özgürlüklerin de elden kaçmasına sebep olurlar.
Şeyhülislâmın kabine üyelerinden olamayacağı ve yalnız halîfe vekîli ve İslâm cemâatinin reisi olduğu için kabinede geçici olarak, yani şer'î mahkemelerden kazâ işleri alınarak büsbütün adliye nezâretine verilmesi ve meşîhat dairesinin hükûmet işlerinden el çektirileceği zamana kadar bulunabileceği, buna binaen de Meclis-i Meb'ûsana gelmemesi gerektiği ileri sürülmüş idi.1
Bu mütâlâaya göre; Osmanlı hükûmeti, meşrûtiyeti kabûl etmekle âdetâ İslâmî hükûmet olmaktan çıkmış oluyor, İslâm ile yeni medeniyet ve meşrûtiyet usûlünün telif edilemeyeceği ihsas ediliyor, şeyhülislam ve halîfe birer rûhânî reis telâkki ediliyor, ayrıca meşrûtiyet vekiller heyeti için muayyen bir sayının gerekli olduğu kanâati ızhar edilmiş demek oluyordu.
Her şeyden önce İslâmiyet, ruhbanlık esâsına dayanan rûhânî reisliği hiçbir zaman kabûl etmemiştir. Çünkü hükümleri arasında rûhânîliğe ait bir meselesi yoktur. İslâmiyet'te rûhânî denecek bir şey varsa ilim ve marifettir, bilginlerine bilgi sahibi olmaktan başka bir sıfat vermez. Rûhâniyet, ibâdetlerin rûhî ve vicdânî hissiyattan ibâret olması inancına dayanan bir felsefenin gerektirdiği bir şeydir ki, buna göre maddî işlerden hiçbirisi ibâdet olamaz. Meselâ haram yememek için meşrû yollardan geçimlik kazanmak ibâdet telâkki edilmez. Dünya işlerinden hiçbirinde âhirete ait sevap gözetilmez. Buna göre de rûhâniyet anlayışına sahip olanlar ibâdetle meşgul olmak isteyince dünyayı terketmeye mecbur olurlar.
Bir de rûhâniyet esasında "hulûl felsefesi"2 mevcût bulunduğu cihetle, rûhânî reislere mukaddeslik ve lâyuhtîlik3 sıfatları takılır. Bunlar beşer üstü bir kudrete sahip telâkki edilir ve kendilerine gösterilen saygıda başka bir renk bulunur.
İslâmî hükümlere göre, Hıristiyanlıktaki ruhbaniyet bile, "Üzerlerine bizim yazmadığımız fakat kendilerinin gûyâ Allah'ın rızâsını kazanmak için ortaya attıkları ruhbâniyete bile gereği gibi riâyet etmediler; içlerinde inanmış olan kimselere ecirlerini verdik; ama çoğu yoldan çıkmışlardır"4 âyetinin ifade ettiği üzere, sonradan uydurulmuş ve ona da riâyet edilememiştir. Gerçekte de medeniyetin ilerlemesiyle siyâsî işlerden el çektirilmeye lüzum görülmüştür. Bunun içindir ki Avrupa'da yazılmış hukuk-u siyâsiyye kitaplarının bir bahsini de "rûhâniyetin cismâniyetten ayrılması" meselesi işgâl etmiştir. Çünkü mesele İslâmî mizaç bir yana bırakılarak ele alınmıştır.
Halbuki İslâmiyet; rûhâniyet felsefesini kökünden yıkıp "İslâm'da ruhbanlık yoktur" nassına dayanarak dinlerin, dünya işlerine karışmasına mânî durumların başlıcası olan esaslara sed çektiği sırada ruhbâniyeti de kaldırmış, ictimâî husûsiyetleri teyid, beşerî mükellefiyetleri birbirine benzer şekilde tanzim ve eşitliği tahkîm etmiştir.
İnsanın yaratılışına en uygun din olan İslâmiyet'in fıtrî oluşu "bir medeniyet dünyasında tatbiki zarûrî" demek olduğundan, bugün medeniyet İslâmiyet'i, isminden başka bir şekilde tatbik ediyor ve ne çare ki din olmak üzere tutmuyor. İslâmiyet'in ibâdetlerinde bile rûhâniyet esası yoktur. Yalnızca iman ve itikâd kaidelerinde ilim ve mârifet esası vardır. Fakat imânın ilgili bulunduğu hususlar maddîdir: Namazlar, oruçlar, zekâtlar, haclar, Allah'ın kullarına hizmet etmeler, insanlarla muâmele ve münasebetlerde helâl ve haramı ayırmak, adâlet ve eşitliği tatbik, ilim ve mârifet yolunda koşmak, merhameti her şeye yaymak, insanlığa Allah korkusunun icaplarını tam tatbike hep maddî denebilir.
Felsefe ve mukayeseli dinler tarihi kitaplarında görülüyor ki rûhânîler İslâmiyet'i, ibâdetleri maddî olarak icrâ etmekle ittihâm etmek istiyor ve gerçekte onu takdir etmiş oluyorlar.
İslâmiyet'te rûhu kabûl etmek, rûhâniliği kabûl etmek demek değildir. Rûhun madde veya maddî olmadığı sabit bile değildir.
Cuma, Bayram ve Hacc gibi İslâm'ın şiar ve sembolleri arasında bulunan toplu ibâdetlerde halkın aydınlatılmasına, ibret almasına, dünya ve âhiretten haberdar olmasına ve bunun da İslâm birliğini bozmamasına büyük önem vererek hutbelerde bir siyâsî nokta gözetmiş ve hatîbin tayinini devlet başkanının iznine bağlamıştır. Bu da rûhâniyetten ziyade cismâniyet ile alâkalıdır. İslâmiyet cemiyetin hukûku ve insanların muâmelelerinin intizamını temin ile insanlık dünyasının kötülüklerden arınması, dînî ve uhrevî vazifelerin iyi bir şekilde tevziî ile son hedef olan saâdete doğru terâkkîsi, hâsılı Allah ve kul haklarının tam olarak korunması için vazedilmiş bulunan umûmî hükümlerini tatbik edecek, muâmelât ve ukubât isimleri altında hulâsa edilen siyâsî, hukûkî, ictimâî, cezâî.. kanunlardan ibâret bulunan hükümlerinin icrâsını üzerine alacak bir "icrâ kuvveti"nin bulunmasını gerekli görür ve ona da "imam, halîfe" adını verir.
Halîfe bir taraftan kendisine bey'at eden ümmetin vekâletini diğer taraftan kendisinin de diğer teb'a ferdleri gibi uymaya ve uygulamaya memur ve mecbûr oduğu kanunun Vâzı ve Şâri'i'nin, icrâ bakımından niyâbetini haizdir. Ve hiçbir zaman şahsî ve müstebit reyi ile o kanunu çiğneyemez. Çiğnerse milletin hâkimiyeti hükmünü yerine getirir. Buna binâen İslâmiyet'teki hilâfet, şer'î kanunun icrâ kuvvetinin reisliğinden başka bir şey olmadığı cihetle rûhânî reisliğe benzemez. Hilâfet, meşrûtî-İslâmî bir hükûmetin reisliği demektir. Bunun için yabancı memleketlerde bulunan müslümanlar üzerinde velâyeti yoktur. Fakat müslümanlar mânevî bir bağlılık duygusu beslerler. Galebe ve sulta mânâsını taşıyan saltanat netice itibârıyla istibdâdı da içine aldığından artık hürriyet devrinde, kelime olarak meşrûtiyete uygun düşmediği bazı kimselerce vehmedilen hilâfetin mânâsını meşrûtiyetin gereklerinden olarak tanımak zarûrîdir. İslâm'ın temel kanununun, herkesçe kabûl edilen adâlet ve eşitlik prensipleri gereğince, teb'adaki millet ve dinlerin farklılığı bu esasa hiç mânî olmaz. Çünkü onların bir meşrûtî hükûmet başkanına karşı durumları değişmiş olmaz. Padişah, imparator, kral isimlerinin muayyen bir millet tarafından konması bir mahzur teşkil etmezse, aynı mânâda hilâfet kelimesinin İslâm'dan gelmesinin de mahzuru olmaz.
Siyâset-i şer'iyye kitaplarında açıklandığına göre halîfe, zaman ve mekânın gerektirdiğine göre kazâ, idâre, askerlik vs. gibi husûslarda müslüman ve gayr-i müslim vekil ve vezirler teşkil eder. Ve gerektiğinde yalnız selâhiyet verme (tefvîz) ve icrâ (tenfîz) kendi elinde olmak üzere, bütün başkanlık (imâmet) ve hükûmet işlerini bir vezir-i a'zama, bir başvekile verir. Bu vekiller arasında ayrı bir rükün (hükûmet üyesi) olmak ve fakat müslüman bulunmak şartıyle bir kâdı'l-kudât ve müfti'l-enâm da bulunur.5 Râşid Halîfeler, Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular devirlerinde şeyhülislamlar bu kâdı'l-kudâttan ibâret idi. Ve hiçbirinde İslâmlar bir rûhânî reis tanımamışlardı.
Eski Osmanlı teşkilâtında şeyhülislâmlar, husûsî esas vazifelerinde bazı farklılıklarla beraber yine bu noktadan teşkil olunmuşlar ve bu sûretle adliye ve maârif işlerine nezaret etmişlerdi. Yani çeşitli dairelere bölünmüş bulunan hilâfet vazifesinin bazı kısımlarında vekâlet etmekte idiler. Maârif bakımından medreselere, adliye yönüyle mahkemelere nezaret ediyorlardı ve vekiller heyeti kurulduğundan beri de Sadrıâzam maiyetinde has meclisin erkânından bulunuyorlardı. Medreselerde sonradan fünûn kısmının bırakılması yüzünden son teşkilâtta mektepler açılarak maârif nezâreti kurulmuş ve meşîhatte maârife ait olmak üzere yalnız medreseler ve mekteb-i nüvvâb6 kalmıştır. Devletler ve milletlerarası münâsebetler ve antlaşmalar icabı memleketimizde görülmesi gereken bazı dâvâların fıkıh kaidelerine uygun kılınması fedâkârlığında bulunulmadığı için bu gibilere ait olmak ve "nizâmî dâvâlar" denilen bu gibi meselelerin muhâkemesine mercî bulunmak üzere "nizâmî mahkemeler" teşkiline sebebiyet verilmiş, bu dâvâlara mercî olmak için adliye nezâreti kurulmuş ve ta'zîrî7 cezâ dâvâları da buraya verilmiştir. Böylece adlî kuvvet memleketimizde ikiye bölünmüştür. Bununla beraber muhîtimiz icabı ne meşîhat dairesinin asıl vazifesi elinden alınmış, ne de nizâmî dâvâlar fıkhın şümûlüne alınarak adliye nezâretinin lüzumsuzluğu cihetine gidilmiştir. Bu sebeple kabinemizde iki cihetten bir fazlalık görülüyor. Birincisi: Ya adliye nezareti yahut da meşihatten biri; ikincisi: Halîfe tarafından tayin edilmesi bakımından ya sadrıâzam veya şeyhülislâmdan biri...
Halîfe vekili olmak yalnız şeyhülislâma ait olmadığı gibi rûhânîlik ile de ilgisi bulunmadığından şeyhülislâmlar; kabine üyelerinden ve icra kuvvetinin cüzlerinden birisi bulunmak sıfatından başka bir şekilde İslâm nazarında yer bulamaz. Ve hiçbir zaman bir rûhânî reis sayılamaz. Kendisine karşı beslenen husûsî hürmet ise İslâmiyet'in, ilmin şerefine verdiği ehemmiyetten başka bir şeye bağlanamaz...
Gerçi meşrûtiyet ile idare edilen ülkelerde hükûmet başkanı yalnız başvekili tayin ediyor ve bazılarında başvekil aynı zamanda bir vekâleti de deruhte ediyor. Bunu meşrûtiyette değişmez kanun saydıracak ve Şarkı bu bakımdan da Garbı taklide sevkedecek bir delil varsa onun da çaresi vardır. Zirâ başvekâlet ile meşîhatın bir elde toplanmasında bir engel bulunmadığı gibi fazla görülenlerden birinin diğeriyle birleştirilmesi de mümkündür. Fakat hiçbir şekilde geçicilik meşîhate mahsustur denemez. Ve denecek olursa İslâm cemaati o zaman bir rûhânî reis aramaz. Çünkü İslâm cemâatinin reisi devlet reisinden başka bir şey olamaz. Devleti bu şekilde bölmek, "devlet içinde devlet" demektir. Madem ki durum böyledir, şeyhülislâm herhalde millet meclisine karşı mesul ve gerektiğinde cevap vermeye ve açıklama yapmaya mecburdur. Hatta İslâm'a göre en büyük mesuliyet bilginlere aittir. Şeyhülislâmların meclise gelmesi hiçbir zaman İslâmiyet'e aykırı değildir. Hatta ihmâl edilerek en mühim bir daireyi, istibdâd eline bırakmak suretiyle suiistimâle meydan verilmesi, makamın papalık gibi mukaddeslik ve yanılmazlık muâmelesi görmesi, İslâm dîninin temel felsefesine aykırıdır.
Hulâsa şeyhülislâm devlet memuru olmaktan başka bir şey değildir. Ve bu sıfatla meclise gelir. Makamına lâyık bir zât ise, olduğu kadar hem makamı ve hem de şahsı itibârıyla alkışlanır. Değil ise yalnız; şahsına ait olmak üzere hürmet görmekten düşer, hattâ aksi de olabilir.
İşte halîfesini, düşkün ve fakir bir teb'asıyla aynı seviyede muhâkeme eden İslâmiyet'in hükmü budur. Bundan ötesi hurâfelerdir.

 



1 Zamanımızdan 66 sene önce müfessirimiz M. Hamdi Yazır (Küçük Hamdi Efendi) tarafından kaleme alınan ve sadeleştirerek sunduğumuz bu yazıda günümüze de hitap eden kısım; "İslam'da ruhbanlık olmadığı, kul ile Allah arasında papaz manasında vasıta bulunmadığı, dünya işlerini dürüstlük ve meşrutiyet içinde yürüten bir müminin aynı zamanda ibadet etmiş olacağı, din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılmayacağı..." hususlardır. Beyanü'l-Hak, C.1, Sayı: 22, s. 511 vd.
2 Hadid: 57/27
3 Yanılmazlık
4 Aynı manada (lafız aynı değil) hadisler için bkz. Darimi, Sünen, Kitabu'n-Nikah, Bab:3, İbn-i Hanbel, Müsned, c. VI, s. 226
5 Müfti'l-Enam: Milletin, halktn müftüsü demek olup Şeyhülislamlar için bazı devirlerde kullanılmıştır.
6 Kadı ve naib yetiştiren mektep
7 Takdiri yönetime bırakılmış

 

İslam ve demokrasi

Neşe Düzel'in Prof. Dr. Murat Çizakça ile yaptığı bir röportajda önemli konulara girilmiş, tespit ve değerlendirmeler yapılmıştır. Bu yazıda değerli ilim adamımızın tespit ve değerlendirmelerinden bazılarına itirazlarım, bazılarına da katkılarım olacak:

"MÇ : Tayyip Erdoğan'ın bazı konuşmaları insanlarda "acaba radikal mi?" diye bir şüphe yaratıyor. İçki yasağıyla ilgili son söyledikleri radikaldi. Sadece özgürlükleri kısıtlayıcı ve demokrasiye aykırı değil, İslamiyet'e de aykırıydı. Çünkü Peygamber dahi, Tanrı ile kul arasına giremez. Nerede kaldı ki devlet girecek.

ND : Erdoğan, Fatih Altaylı'ya, iktidara geldiklerinde Milli Piyango gibi şans oyunlarında da 'caydırıcı' olacaklarını söyledi. Yasaklamanın yeni adı 'caydırmak' mı oldu?
MÇ : AKP'nin, demokrat ve özgürlükçü olduğuna, insanları ikna edebilmesi için ciddi bir programa ihtiyacı var. Ama benim bildiğim, hâlâ doğru dürüst bir ekonomik programı bile yok. Eğer AKP daha özgürlükçü bir tutum gösterirse liberal İslam'a kayabilir. Liberal İslam ise rejim sorunu getirmez."

ND :Dindar demokratla radikal İslam arasındaki farklar nelerdir?
MÇ : Radikal İslam, şeriatın en doğru, en yüksek hukuk sistemi olduğuna inanır ve bir kere iktidara geldiğinde de asla gitmemeyi düşünür. Erbakan, 'kanlı mı, kansız mı geleceğiz' demişti. Silah zoruyla mı yoksa seçimle mi gelecekleri bir ayrıntıdır. Ilımlı ve liberal İslam ise dindar demokratların tezidir. Bunlar, İslami diktatörlük dahil her türlü diktatörlüğe karşıdır, iktidara gelmenin ve gitmenin seçim yoluyla olacağını baştan kabul ederler."
Çizakça hoca'nın ılımlı ve radikal İslam tanımlamaları, bu terimlerin mâna ve mahiyetlerini tam olarak yansıtmıyor. Radikal İslam tanımında iki unsur var: a) Şeriatın en doğru, en yüksek hukuk sistemi olduğuna inanmak. b) Bir kere iktidara geldiğinde asla gitmemeyi düşünmek. Bu iki unsurdan birincisi hem radikal hem de ılımlı İslam'da vardır, olmalıdır; bu inanç olmadan İslam olmaz. Şeriat, Kur'an ve sünnet'e dayanan, ya bu kaynaklarda geçen açık ifadelerden veya yoruma açık ifadelerin yorumundan elde edilen hukuktur. Bu hukukun kurallarının Allah'a ait olduğuna, vâzı'ının Allah olduğuna inanılır. Yoruma açık olanlarda yapılan yorum ile kıyas yoluyla elde edilen kurallar da, ictihadı yapan alim ile onu izleyen halka göre ilâhîdir; ictihad yoluyla Allah'ın muradının böyle olduğu sonucuna varılmıştır. Ahkâmın zamanın şartlarına göre değişebilir olması, bu inanca aykırı değildir; eski ictihad da Allah'ın buyruklarından çıkarılmıştır, yeni ictihad da; bu sebeple bütün şeriat "en yüksek, en doğru hukuk sistemidir".
İkinci unsur "iktidara gelince bir daha gitmemek" idi. Şeriata dayalı yönetim aktörlerinin yeni seçimler ve atamalarla değişmesi, bu mânada iktidara gelenlerin gitmesi, hem radikallere hem de liberallere göre mümkündür; hatta bazen zaruri, mecburi hale gelir. Şeriata dayalı yönetimin değişmesi ve yerine laik bir yönetimin gelmesi söz konusu olduğunda her doğru İslam anlayışı buna karşı çıkar. Müslümanların gücü yeterse toplumu İslam'ın kurallarına göre yönetmek isterler; inanıp yapmak istemeyen müminler ile inanmayan vatandaşların hak ve özgürlükleri de İslam'ın kurallarına göre belirlenir. Radikal İslam(cılar) ile liberal İslam(cıların) farkı, bana göre burada kendini gösterir. Radikal İslamcılar, gerektiğinde şiddeti ve gücü kullanarak iktidara gelmek, ülkeyi şeriat esaslarına göre yönetmek isterler. Liberal İslamcılar ise ya -kendilerine göre daha iyi ve doğru olana- güçleri yetmediği için veya laik-demokratik sistemi İslam'a uygun buldukları için laik demokratik rejimlerin hakim bulunduğu ülkelerde iktidar olmak ve bu rejime göre ülkeyi yönetmek, bu arada İslam'ın amaçlarına hizmet etmek isterler.
AKP baştan beri bir din partisi olmadığını, din eksenli siyaset yapmayacağını, laik demokratik rejimi benimsediğini, ancak hem laikliği hem de demokrasiyi Batı standartlarında uygulayacağını açıkça ifade ediyor. Parti başkanının içki ve kumarla ilgili açıklamaları da -kendisi tarafından- dine değil, anayasaya ve kanunlara dayandırılıyor. Parti başkan ve üyelerinin, İslam'ı referans olarak göstermeden, mevcut rejim içinde kendi inanç ve kanaatlerine uygun tasarruflarda bulunmaları, partinin liberal İslamcıların değil, dindar müslümanların partisi olduğuna delil ve işaret olur.
Bana göre AKP, liberal İslamcıların değil, daha ziyade dindar müslümanların partisi gibi gözüküyor. Liberal İslamcı olsalardı amaçlarını ve programlarını, ictihad yoluyla İslam'a uydurmaları, İslâmî olduğunu açıklamaları, iddia ve ispat etmeleri gerekirdi.
Müslümanın ve İslâmî devletin içki ve kumar gibi İslam'a göre haram olan şeylere karşı çıkması ve bunların engellenmesi için çaba göstermesi İslam'a aykırı değildir, Allah ile kulun arasına girmekle de bir ilgisi yoktur. Allah ve Resulü, haramların açıkça işlenmesini engellemek görevini müslümanlara vermiştir; müslümanlar güç ve imkanlarına göre bu ödevi yerine getirirlerse Allah ile kul arasına girmiş olmazlar, Allah'ın emrini yerine getirmiş olurlar. Peygamberimiz de bunu yapmış, sarhoş olarak toplum içine çıkanları cezalandırmıştır.

"ND : Bütün kamuoyu yoklamaları AKP'yi birinci parti gösteriyor. Dindar demokratlar Türkiye'de iktidara gelebilir mi? Yoksa '28 Şubat' hayaleti Ecevit'in dediği gibi, dirilmek için bahane mi arıyor?
MÇ : AKP'nin laiklerle uzlaşması lazım. Eğer insan haklarına daha saygılı, daha demokrat olabilirse, bu, onu laiklerle anlaşmaya götürür. O zaman iktidarda kalır. Ama laikleri dışlarsa iktidarda kalması için hiç ümit yok . O zaman yeni bir 28 Şubat daha yaşarız."
Çatışmanın, baskın faktör olarak ideolojiye dayandığı kanaatinde değilim; çatışmanın temel faktörü kurulu düzen ve bu düzende oluşmuş ekonomik, siyasi ve sosyal iktidardır, çıkardır; kavga bu iktidarın el değiştirmesi üzerinde kopmaktadır. İktidarın el değiştirmesini engellemek isteyen çıkar gurupları bunu demokratik yoldan yapamayacaklarını anlayınca iç ve dış güçleri harekete geçiriyorlar; meşrulaştırma ve tahrik için de ideolojiyi kullanıyorlar.
AKP ve SP insan haklarına öncelik verdiklerini ve laikliği, demokrasiyi Batı'daki anlayış ve uygulamalara uygun hale getireceklerini açıkça ifade ediyorlar. Radikal laikler veya laikliği kullananlar ise bize göre karşı tarafa da iktidar hakkı tanımaya yanaşmıyor, ihtimallere, hatta vehimlere dayanarak suyu yokuşa sürüyorlar.
Laiklerle anlaşmadıkları takdirde tekrar 28 Şubat yaşanacağını söylemek, Türkiye'de demokrasiden ve hukuk devletinden ümit kesmek, antidemokratik gericiliğe teslim olmak demektir. Gerçek aydınların tavır ve ifadeleri işte bu gericiliğe karşı mücadeleyi yansıtmalıdır. İlkelerde anlaştıktan sonra belli bir laiklik anlayışında anlaşamayan, uzlaşamayan partilerin iktidar şansını millet iradesi belirlemelidir; birine dur, diğerine geç diyen demokrasi dışı müdahale güçleri var oldukça demokrasi ve çağdaşlık iddiası aldatmacadan ibaret kalır.

"ND : 28 Şubatçıların iddia ettiği gibi, tam demokrasi, radikal İslam'ın iktidara gelmesi için tehlikeli ortam mı yaratır? Yoksa tam demokrasi, aslında radikal İslam tehlikesini aşmamıza yardımcı mı olur?
MÇ : Aşmamıza yardımcı olur. Demokrasinin Türkiye'de gerçekleşebilmesi için laiklerle dindarlar uzlaşmak zorunda. Bu uzlaşma olmadığı için Türkiye'nin başı hiç dertten kurtulmadı ve bu ülkeye tam demokrasi gelemedi. Bu konuda iki taraf da tavizler verecek. Dindarlar iktidara geldikleri taktirde demokrasiye sadık kalacaklarını, diktatörlük kurmayacaklarını ortaya koyacaklar. 'Bizim derdimiz devleti ele geçirmek, orduda, poliste kadrolaşmak değil' diyecekler. Laik kadınların, Atatürk reformlarıyla kazandıkları hakları paket halinde kabul edip, bu hakların İslamî olduğunu söyleyecekler."
Bir yazımda müslümanın "taviz vermesi"nin meşru anlamını açıklamaya çalışmıştım. Müslüman inandığına, doğru bildiğine uymayan, aykırı olan bir hükmü ve uygulamayı benimseyemez. İçinden benimsemediği halde uygulamaya rıza gösterirse, katlanırsa bu, ya taktik gereğidir veya güçsüzlüğün ortaya çıkardığı zaruret gereğidir.
Laiklerin bazı taleplerini kabul etmek, yapılan yorum ve ictihad sonucu "İslam'a uygun olduğu" kanâat ve inancına dayanıyorsa bu takdirde tavizden söz edilemez, taleplerin ve çözümlerin örtüşmesinden söz edilebilir.
"Dindarlar iktidara geldikleri taktirde demokrasiye sadık kalacaklarını, diktatörlük kurmayacaklarını ortaya koyacaklar." deniyor; sözü edilen parti olsun, diğerleri olsun bunu hep söylüyorlar. Demokrasiyi diktatörlüğün karşıtı bir kurum ve kavram olarak kullanıyorsak zaten İslam'a göre de bu partilerin vaatlerinde bir problem yoktur; İslam diktatörlüğe karşıdır.
"Bizim derdimiz devleti ele geçirmek, orduda, poliste kadrolaşmak değil diyecekler" deniyor; iktidar bütün taraflar için devleti ele geçirmek ve orduda, poliste kadrolaşmak değilse, böyle yapılmıyorsa dindar demokratların da öyle yapmaması tabîîdir; daha önce yanlış uygulamalar yapılmış ise bunları temizlemek, demokrasinin gereklerini yerine getirmek de yeni iktidarın icraatlarından biri olmalıdır. Bütün tarafların bir devleti vardır, bu devletin organlarında, farklı inancı, dünya görüşü, siyasi tercihi olan vatandaşların görev yapmaları, istihdam edilmeleri de bir insan ve vatandaş hakkıdır; yanlış olan, devlet otoritesini taraflı olarak kullanmak, kendi siyasetine alet etmektir.
"Laik kadınların, Atatürk reformlarıyla kazandıkları hakları paket halinde kabul edip, bu hakların İslamî olduğunu söyleyecekler." deniyor; aslında "laik kadın" olmaz, laik devlet olur. Laik devletin kadınlara verdiği hakları bütün kadınlar kullanabilir; istemezse de kullanmaz. Bu hakları, yukarıda "taviz" kavramını açıklarken verdiğimiz çerçeve içinde kabul etmek, uygulamak başkadır, İslamî olduğunu söylemek başkadır. Bir hakkın, fiilin, inancın... İslâmî olup olmadığını söylemek, bu konuda hüküm vermek, değerlendirme yapmak siyasi partilerin, gurupların işi değildir. Bu iş İslam âlimlerine ait bir iştir, onların selahiyet alanına girer. Bir dinin alimlerine, inananlarına belli bir inancı, hükmü, anlayışı dayatıp "bunun İslâmî olduğunu söyleyeceksiniz" demek, "insan hak ve özgürlüklerine, laikliğe, demokrasiye aykırı olan tavır" işte budur.

"ND : Çağdaş kadının özgürlükleri ve görüntüsü İslamî mi sizce?
MÇ : Evet, bu İslamiyet'le çatışmıyor. Çünkü İslamiyet Müslümanlar arasında gelişen âdetlere çok saygı duyar. Âdetler ve gelenekler İslam hukukunun önemli kaynağıdır. Laik Cumhuriyet'in getirdiği bu haklardan milyonlarca Müslüman kadın 80 yıldır faydalanıyor. Kadının giyimi dahil bu özgürlükler artık bir gelenek halini aldı ve İslamiyet'in parçası oldu. Üstelik Kuran'da kadının giyimiyle ilgili kesin sınırlar yok. Dindar demokratlar, 'Laik kadınların bu haklarına ve adetlerine saygı göstermek İslamiyet'in gereğidir' demeliler. Ayrıca dindeki bazı yasaklara uymak isteyen kadınlara da özgürlüklerini vermeliler. Çünkü amaç, özgürlüklerin önünü açmaktır. Aslında laiklerle dindar demokratlar arasındaki uzlaşmada büyük tavizi laiklerin vermesi gerekiyor. Çünkü şu anda laikler Türkiye'yi yönetiyor. Oyun teorisine göre güçlü olan taviz verir."
"Âdetler ve gelenekler İslam hukuku'nun önemli kaynağıdır" kuralı doğru olmakla beraber, bütün hukuk sistemlerinde mevcut olan "kaynaklar hiyerarşisi" ihmal edilerek mutlak söylendiğinde ortaya önemli problemler çıkar, maksat aşılmış olur. İslam hukuku kaynakları8 Kur'an, sünnet, icmâ, kıyas... şeklinde sıralanır. Kıyas icmâ'a, icmâ sünnete ve Kur'an'a, sünnet de Kur'an'a aykırı olamaz; altta kalan üsttekini değiştiremez. Müslümanlar arasında ortaya çıkan örf ve âdetler, "gelişme ve sapma" şeklinde ikiye ayrılabilir. Gelişme mahiyetinde olan âdetler naslara ve İslam'ın amaçlarına aykırı olmaz, fert ve toplum olarak insan için kaçınılmaz olan müspet değişimi, nasların yorum ve uygulamasını ifade eder ve bu sebeple de onlara itibar edilir. Sapma mahiyetinde olan âdetler ise İslam'ın koyduğu kurallara ve amaçlara aykırı olduğu halde genellikle yabancı kültürlerden veya eski kültürden sızıp gelen, başta bilgi ve eğitim eksikliği olmak üzere çeşitli zayıflıklar ve kusurlar yüzünden yaşama ve yayılma imkanı bulan âdetlerdir. Bunlara itibar edilmez, bunlar islamî kural kaynağı olmaz, aksine bunlarla mücadele edilir; hatta tecdîdin en yaygın tanımında bu sapkın âdetlere, bid'atlara karşı mücadele unsuru vardır.
İslam Fıkhı'na göre avret sayılan ve örtülmesi gerekli bulunan yerlerin ve özellikle de kadın başının açılması Ku'an'a, sünnet'e ve icmâ'a aykırıdır. Kur'an'da başörtüsü vardır, sünnet ve icmâ da bunun şeklini ve nasıl uygulanacağını açıkça ortaya koymuş, asırlar boyunca her alt kültürden kadınlar başlarını örtmüşlerdir.
"Laik Cumhuriyet'in getirdiği bu haklardan milyonlarca Müslüman kadının 80 yıldır faydalanması, kadının giyimi dahil bu özgürlüklerin artık bir gelenek halini aldığını ve İslamiyet'in parçası olduğunu" ifade etmez. Çünkü "laiklik", kural koyarken dini dışlamanın, dini işe karıştırmamanın adıdır. Şu halde kadının başını açmasına izin verirken, daha sonra birçok yerde buna mecbur ederken laik cumhuriyet dini uygulamamış, aksine dinin kuralını reddetmiş, dini bakımdan selahiyetsiz olduğu halde ve usulsüz olarak din kuralını değiştirmiştir. Böyle bir kural bin yıl uygulansa yine İslam'ın bir parçası haline gelmez.
"Dindar demokratlar, 'Laik kadınların bu haklarına ve âdetlerine saygı göstermek İslamiyet'in gereğidir' demeliler." deniyor. Bir âdetin İslamiyetin gereği olup olmadığını söylemek için aranacak ehliyet ölçüsü "dindar demokrat" olmak değil, din alimi olmaktır. Dindar demokratlar ancak şöyle diyebilirler: "İçinde bulunduğumuz şartlarda ve çeşitli inanç gurupları arasında varılan uzlaşmaya göre başını açan açmayana, açmayan açana karışmayacak, bütün taraflar inandığı gibi yaşamakta serbest olacaklardır".
Sayın Çizakça'nın "Kapitalizm ile İslam'ın hiç çatışmadığı, serbest piyasa ekonomisinin İslâmî olduğu konularındaki hüküm ve değerlendirmelerine de katılmıyorum. İslam'a uygun bir ekonomik düzende serbest pazar ekonomisi ve kapitalizm ile örtüşen taraflar bulunmakla beraber, onu kendine özgü kılan farklı taraflar da vardır. Ancak bu yazı uzadığı için ekonomi konusunu bu kadarla geçiyor, merak edenleri bu konuda yazılmış kitap ve makalelere havale ediyorum.

 



8 Edille-i asliyye ve fer'iyye

 

Çizakça Hoca'nın Mektubu

Değerli aydın ve ilim adamı Prof. Dr. Murat Çizakça, bir röportajına tenkit ve katkılar içeren yazılarıma cevap olmak üzere Yeni Şafak'a bir mektup göndermişler. Gazetenin diğer sayfaları yayıma müsait olmadığı için ben, mektubu -giriş ve kaynakça kısmını atarak- burada yayımlıyorum. Sonra da bazı düşüncelerimi yazacağım. Sayın Çizakça girişte, olgunluk göstererek yazıma teşekkür ediyor ve arkasından şunları kaydediyor:

İslam ve Demokrasi (1)
Önce şu sözlerinizi ele alalım. "Çizakça hoca'nın ılımlı ve radikal Islam tanımlamaları, bu terimlerin mâna ve mahiyetlerini tam olarak yansıtmıyor. Radikal İslam tanımında iki unsur var: a) Şeriatın en doğru, en yüksek hukuk sistemi olduğuna inanmak, b) Bir kere iktidara geldiğinde asla gitmemeyi düşünmek. Bu iki unsurdan birincisi hem radikal hem de ılımlı İslam'da vardır, olmalıdır; bu inanç olmadan İslam olmaz." Sayın Karaman, bu konuda dikkatinizi Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Ali Çarkoğlu ve Binnaz Toprak tarafından yapılan bir araştırmaya çekmek isterim. Türkiye genelinde toplam 3053 kişiyle yapılan bu ankete katılanların % 96.9'u Müslüman olduklarını ileri sürmüşlerdir. Oysa, evliliğin İslam hukuku'na göre yeniden düzenlenip bir erkeğin dört kadınla evlenebilmesi, boşanmanın şer'i hükümlerine göre yeniden düzenlenmesi, keza miras hukukunda da benzer değişikliklerin yapılması konularında bu Müslümanlar'ın % 78-85'i olumsuz görüş belirtmiş, sadece % 10-14 arasında değişen küçük bir oran şer'i düzenlemelerin yeniden getirilmesi yönünde olumlu görüş belirtmişlerdir. Kısacası, eğer sizin dediğiniz gibi, "Şeriatın en doğru, en yüksek hukuk sistemi olduğuna inanmak olmadan İslam olmazsa" ülkemizdeki Müslümanlar'ın % 78-85'ini İslamiyet'ten atmak gerekir! Dinimizde de, elhamdülillah, afaroz müessesesi olmadığından bu mümkün değildir. İşte ben, biraz da, bu istatistikleri göz önüne alarak, radikal ve ılımlı Müslüman tanımlarını yaptım. Belki de bu tartışma çerçevesinde radikal ve ılımlı tanımlamasına bir diğer boyutu da getirebiliriz: Radikal Müslümanları, şeriat'ın en doğru, en yüksek hukuk sistemi olduğuna inananlar ve onun tüm hükümlerini aynen, kayıtsız şartsız uygulamak isteyenler; ılımlı Müslümanları ise, kalben Müslüman olmakla birlikte, Şeriat'ın bazı hükümlerini uygulamak istemiyenler olarak ifade edebiliriz. Ve anket sonucuna göre, ılımlıların ezici bir çoğunluğu oluşturduklarını da kabul etmemiz gerekir.

Ayrıca, "Şeriata dayalı yönetimin değişmesi ve yerine laik bir yönetimin gelmesi söz konusu olduğunda her doğru İslam anlayışı buna karşı çıkar. Müslümanlar'ın, gücü yeterse, toplumu İslam'ın kurallarına göre yönetmek isterler" demişsiniz. Yukarıda değinmiş olduğum araştırma bu görüşlerinizi de çürütüyor, sayın Karaman. Ancak anlaştığımız noktalar da var. "Bana göre AKP, liberal İslamcıların değil, daha ziyade dindar Müslümanlar'ın partisi gibi gözüküyor. Liberal İslamcı olsalardı amaçlarını ve programları, içtihad yoluyla İslam'a uydurmaları, İslamî olduğunu açıklamaları, iddia ve ispat etmeleri gerekirdi" sözlerinize katılıyorum.

İçki yasağı meselesine gelince, devletin bu işe müdahale ederek içkiyi yasaklamasının İslamiyete aykırı olduğu görüşüm, sizin de hazırlayanları arasında bulunduğunuz, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanmış bulunan Kur'an-ı Kerîm ve açıklamalı meâli'nde yer alan Fâtır suresinin 18. ayetinden kaynaklanmaktadır. Bu ayetde, belki de sizin kendi tercümenizle, aynen şöyle denmektedir: "Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Yükü (günahı) ağır gelen kimse onu taşımak için başkasını çağırsa, bu çağırdığı akrabası da olsa, onun yükünden bir şey yüklenmez... Kim temizlenirse o, kendi menfaatine temizlenmiş olur..." Kur'an'nın, meâlde de belirtildiği üzere, burada vermekte olduğu mesaj günahın ve sorumluluğun kişiselliğidir. Burada ayrıca, sanırım, Hıristiyanlığa da gizli bir eleştiri vardır. Bilindiği gibi, Hıristiyanlar İsa Peygamber'in günahlarını affettirebileceğine inanırlar. Oysa, Fâtır suresi günahın kişiselliğini, hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde, ortaya koymaktadır. Buradan bir adım ileriye gidersek, madem ki İslamiyet'de içki içmek günahtır, Fâtır suresine göre bu günah kişisel olmalıdır. Devletin uygulayacağı bir içki yasağı, kanımca, günahın devlet tarafından taşınmasına benzer. Zira, içkinin zaten bulunmadığı bir ortamda günah da işlenemez. Oysa her halde makbul olanı, içkinin mevcut olmasına rağmen, Allah korkusuyla, içilmemesidir. Bu tıpkı Ramazan'daki duruma benzer. Nasıl her türlü yiyeceğin mevcudiyetine rağmen Ramazan ayında bir Müslüman oruç tutabiliyorsa, bu bir irade meselesiyse, içkinin mevcudiyetine rağmen içki yasağına uymak da bir irade meselesidir, makbul olan da budur. Devletin koyacağı içki yasağı, bu nedenle, işleri karıştırmakta ve dolayısıyla, kanımca, İslama aykırı düşmektedir.

Peygamberimizin sarhoş olarak toplum içine çıkanları cezalandırması meselesine gelince, bu bir sünnetdir. Oysa, sizin "İslam ve demokrasi" yazınızda, çok haklı olarak belirttiğiniz gibi, "Sünnet Kur'an'a aykırı olamaz." Eğer yukarıdaki yorumum doğruysa, bu sünnetin gerçekliğinden şüphe etmemiz gerekir.

İslam ve Demokrasi (2)
Bu yazınızda laik-dindar çatışmasını, esas olarak, çıkar çatışmasına bağlamışsınız. Bunda haklı olabilirsiniz. Ancak, bu arada laiklerin siyasal İslam'a yönelik çok ciddî korkularını göz ardı ediyorsunuz. Oysa milyonlarca laik kadının cumhuriyet'in ve Atatürk devrimleri'nin kendilerine kazandırmış olduğu hakları bir anda kaybetme tehlikesine yönelik korkularını göz ardı ederseniz, çatışmanın çok önemli bir boyutunu kaçırmış olursunuz. Kaldı ki, bu korkuyu haklı gösterecek İran devrimi, Sudan ve Afganistan'daki kadınların durumu ortadayken...

Şu sözlerinizi büyük bir üzüntüyle okudum: "Laiklerle anlaşmadıkları takdirde -ki, laiklerin tutumu ve amaçları yüzünden bu mümkün gözükmüyor- tekrar 28 Şubat yaşanacağını söylemek, Türkiye'de demokrasiden ve hukuk devletinden ümit kesmek, antidemokratik gericiliğe teslim olmak demektir. Gerçek aydınların tavır ve ifadeleri işte bu gericiliğe karşı mücadeleyi yansıtmalıdır...".

Sayın Karaman, eğer sandığınız gibi demokrasiden ve hukuk devletinden ümit kesmiş olsaydım bu kitabı yazmaz, üzerinde geceli gündüzlü binlerce saat çalışmazdım. Oğlunuz ve dostum Doç. Dr. Lütfullah Karaman eliyle size göndermiş olduğum kitabımı okursanız, ülkemizde gerçek demokrasinin kurulması için nasıl didindiğimi, demokrasi ve hukuk devletine ne denli hayran olduğumu anlarsınız. Benim bütün derdim, önümüzdeki seçimlerde iktidara gelmesi hemen hemen kesin olan AKP'ni bir takım hatalara karşı uyarmak ve ülkemizde asla bir daha 28 Şubat veya benzeri olayları görmemektir. Kanımca, bu parti uyarı ve önerilerimi ciddiye alırsa, amacım gerçekleşir ve milletimiz bir daha böyle olayları yaşamak mecburiyetinde kalmaz. Öte yandan, "Laiklerle anlaşmadıkları takdirde -ki, laiklerin tutumu ve amaçları yüzünden bu mümkün gözükmüyor..." sözlerinizden anlaşmazlığın tek müsebbibi olarak laikleri gördüğünüz anlaşılıyor. Oysa, İngilizler'in dediği gibi, "tango yapmak için 2 kişi gerekir". Ülkemizde de gerçek demokrasi ve hukuk devletinin oluşması için hem laiklerin hem de dindar demokratların bazı fedakârlıklar yapmaları gerekir. Kitabımın büyük bir kısmı bu fedakârlıkların neler olduğu, ve taraflar arasındaki bir uzlaşmanın nasıl gerçekleştirebileceği üzerinde odaklanmıştır. Bu arada benim "gerçek aydın" olmadığımı da imâ etmişsiniz. Bu konuda benim söyleyeceğim bir şey yok. Bunun kendi fikriniz olduğunu söyleyip bu konuyu kapatalım...

"Laiklerin bazı taleplerini kabul etmek, yapılan yorum ve ictihad sonucu 'İslam'a uygun olduğu' kanaat ve inancına dayanıyorsa bu takdirde tavizden söz edilemez, taleplerin ve çözümlerin örtüşmesinden söz edilebilir". Bu görüşünüze tamamen katılıyorum. Zaten kitapta da bu "örtüşülen" bölgeyi ayrıntılarıyla saptamaya çalıştım. Büyük bir memnuniyetle ifade edebilirim ki bu bölge sanılandan çok daha büyük. Dolayısıyla uzlaşma ihtimali de o denli canlı.

Ben her iki tarafın da üzerinde anlaşabileceği bölgeyi saptamaya çalışırken, siz beni belli bir inancı din alimlerine "dayatmakla" suçluyor ve asıl bu tavrın insan hak ve özgürlüklerine, laikliğe ve demokrasiye karşı olduğunu ileri sürüyorsunuz. Estağfurullah! Ne haddime! Böyle bir dayatma ne aklımdan geçti ne de böyle bir gücüm var. Benim ki olsa olsa bu alimlere bir öneri, bir ricadır. Eğer İslam alimleri usul-u fıkh'ın "istishab", yani "eşyada asıl olan ibahadır" kuralı gereğince, önerilerime iyi niyet ve olumlu bir yaklaşımla bakarlarsa o zaman bundan tüm toplum fayda görür. Ben çatışma yerine uzlaşmayı gerçekleştirmeye çalışıyorum. Toplumun menfaati de her halde uzlaşmadan yanadır. Nitekim uzlaşmanın ülkeyi bugün içinde bulunduğu durumdan çok daha ileriye götüreceği konusunda oyun teorisiyle uğraşan iktisatçıların en ufak bir şüpheleri yoktur. Dahası, tarih boyunca büyük İslam alimlerinin toplum menfaati söz konusu olduğunda esnek davranıp ona göre karar verdiklerine dair de elimizde bol bilgi mevcuttur. Bu meyanda İmam Muhammed al-Şaybanî'nin de, İmam Sarahsi'nin de, Ebussuud Efendi'nin de adetler ve toplum menfaatinden yola çıkarak menkul vakıflarına ve bazı ortaklık türlerine izin vermiş olduklarını hatırlatalım.

İslam ve Demokrasi (3)
Kadın hakları ve tesettür konusunda varmış olduğunuz sonucu şu sözlerle ifade etmişsiniz: "İçinde bulunduğumuz şartlarda ve çeşitli inanç grupları arasında varılan uzlaşmaya göre başını açan açmayana, açmayan açana karışmayacak, bütün taraflar inandığı gibi yaşamakta serbest olacaklardır". Bu sözlere tüm kalbimle katıldığımı ifade etmek isterim. Benim bu sözlere ilave olarak söyleyeceğim bir tek şey vardır o da, AKP'nin bu yönde bir deklarasyon yapması gereğidir. Böyle bir deklarasyon AKP'ne her iki kesimden de oy kazandırır.

Ve nihayet İslamiyet ile kapitalizm arasındaki benzerlik konusunda söylemiş olduğum sözlere de katılmadığınızı belirtmiş, ancak bu konuya girmemişsiniz.

Oysa katılsanız iyi olurdu, zira bu fikirlerim en az 20 yıllık bir çalışmanın ürünüdür. Sizin okurlarınızı bu konuda yazılmış kitaplara havale etmiş olduğunuz gibi ben de sizi bu konuda iki kitabıma havale edeceğim. Tekrar saygı ve teşekkürlerimle...

 



9 Türkiye'de Din Toplum ve Siyaset,  TESEV, 2000

 

Çizakca Hoca'ya Cevap

Bu başlık altında yazmak istediğim şey, Prof. Murat Çizakça'nın cevabî mektubuna kısa bir cevaptır:
Çizakça hoca ile asıl farklı görüşümüz İslam'ın ve İslam'a göre meşruiyetin tanımında sosyal değişimin rolü üzerinde odaklanıyor. Bir araştırmaya ve usul'de yer verilen "örf ve âdet" kaynağına atıfta bulunan Çizakça, naslara aykırı da olsa sosyal vâkıanın bir meşruiyet kaynağı olacağını, nasların buna göre yeniden yorumlanması gerektiğini savunuyor. Laiklerle dindarlar arasındaki uzlaşmanın da bu usul çerçevesinde olabileceğini düşünüyor. Ben ise naslara ve İslam'ın amaçlarına aykırı âdetlerin, sosyal değişim ve vakıanın İslam'a göre meşru ve meşruiyet kaynağı olamayacağını, nasları bunlara uydurmak üzere yorum yapmanın "tahrif" olacağını, bunun yerine huzur ve barış içinde birlikte yaşamayı, ülke ve millet menfaatine olan faaliyetlerde işbirliği yapmayı, tarafların inançlarını kendilerinde saklı tutarak bir nevi sosyal sözleşmeye dayandırmayı savunuyorum. Bu sözleşmenin asgari müştereklere ve karşılıklı hak ve özgürlük tanımaya dayanacağını söylüyorum.
Bu genel girişten sonra mektupta geçen bazı ifadelerle ilgili düşüncelerim de şöyledir:
1. Şeriat diye öne sürülen ve fıkıh kitaplarında yer alan "poligami, miras, boşama" hükümlerine dönmeyi kabul etmeyenler, bunların İslam'da var olduğunu bilerek veya İslam'a yamanmasına rağmen aslında onda bulunmadığına, yanlış anlaşıldığına inanarak bunu yaparlar. "İslam'da var ama ben bunları kabul etmiyorum" diyenlerin ifade ve davranışları İslam'ı bağlamaz, İslam içinde bir davranış olarak kabul edilmez. Araştırmada geçen büyük çoğunluk, İslam'ın ilâhî ve yüce bir din, hükümler bütünü olduğuna inanırlar, ancak zamanın şartları içinde bazı hükümlerin İslâmî olmadığına, İslam dışına çıktığına kanaat getirdikleri için bunları istemezler. Bir müslümanın, bir hükmün hem İslam'da var olduğunu kabul etmesi hem de onun "iyi, yüce, meşru" olmadığını söylemesi, böyle inanması mümkün ve mantıklı değildir.
2. Şeriatın bazı hükümlerini uygulamak istemeyenlere "ılımlı müslüman" değil, "fasık müslüman" denir. Yani bunlar, bu hükümlerin İslam'da olduğuna inandıkları, fakat çeşitli sebeplerle uygulamadıkları için günahkâr, âsî (itaatsiz) müslüman olurlar. Eğer tanımı böyle vererek, davranışı meşrulaştırmadan amelsiz, fasık müslümanlara "ılımlı" denecekse mesele yoktur, "isim ve terim koymada tekelcilik olmaz".
Ben "ılımlı müslüman"ı, "değişim için şiddete başvurmayan, kendi hak, özgürlük ve değerlerini koruyarak ötekilerle birlikte yaşamaya rıza gösteren, bu birlikteliğin usulü üzerinde çalışan müslüman" olarak tanımlamayı tercih ediyorum.
3. Herkesin kendi günahını yükleneceği, kimsenin başkasına ait suç ve günahtan dolayı cezalandırılmayacağı ilkesi doğrudur. Ama bu, devletin bazı suç ve günahları yasaklamasına mani ve aykırı değildir. İnsanların suç ve günah işlememelerine ve bu sebeple ceza çekmemelerine yardımcı olmak fert ve toplum olarak müslümanların ödevleri arasındadır. İçki içen, zina ve hırsızlık yapan... ahirette bunun cezasını çekecek, katkısı olmayan başkaları bundan sorumlu olmayacaklardır, ancak devlet de içkiyi, zinayı, hırsızlığı yasaklayarak, insanlara uygun eğitimi vererek bu suç ve günahların işlenmesini engelleyici tedbirler alacaktır.
4. "Gerçek aydınların tavır ve ifadeleri işte bu gericiliğe karşı mücadeleyi yansıtmalıdır..." derken asla Çizakça hoca'yı "gerçek aydınların dışında tutmadım. Kendisine bu davranışın yakıştığını, "laikler ile dindarlar arasındaki gerginlik devam ettikçe daha birçok 28 Şubat'ların yaşanabileceği tespiti yanında", çarenin demokrasiye müdahale olmadığının aydınlar tarafından devamlı dile getirilmesi gereğini ifade etmeye çalıştım. Çizakça hoca, yazıp çizdikleriyle ve meşkür gayretleriyle aydın ilim adamına düşen görevi yaptığına göre, o sözlerin îmâsından üzülecek bir anlam çıkarmasına da ben üzüldüm.
5. Her şeye rağmen iyi bir "yazışma yollu sohbet" gerçekleştiğini düşünüyor, buna zemin hazırladığı ve tartışma âdâbına örnek olacak davranışları sebebiyle Çizakça hoca'ya teşekkür ediyorum.

 


 

Fıkıh ve kamu hukûku

Kamu ve özel kısımlarıyla İslâm hukûku fıkıh kitaplarında ele alınmış, ayrıca kamu hukûkunu ilgilendiren konularda el-Ahkâmu's-sultâniyye, es-siyâsetü'ş-şer'iyye isimleriyle kitaplar yazılmıştır. Fıkıh kitaplarında "hilâfet, saltanat, idâre, şûrâ" gibi bir bölüme rastlamak mümkün değildir. Hilâfet ve saltanatla ilgili bazı bilgiler ve hükümler cuma namazı, kazâ ve cezâ bölümlerine serpiştirilmiş, dolaylı ve dolayısıyle açıklamalar yapılmıştır. İçine fare düşen kuyuların temizlenmesi, kadının âdet görmesi gibi konulara özel bölümler tahsis edildiği ve sayfalar ayırıldığı hâlde devlet ve toplum hayatının temelini teşkil eden konularda âdeta sükûtun tercih edilmiş olması tabîî değildir. Saltanat ve siyâsetle ilgili kitaplar da hem sayı, hem de muhtevâ bakımlarından yetersizdir. Bu kitaplar, Kur'ân-ı Kerîm'in, sünnet'in ve râşid halîfeler devri uygulamalarının lâfız ve rûhundan hareketle esas teşkîlat ve idâre konularında İslâm'ın getirdiği ilkeleri ve hükümleri ortaya koyacak, tartışacak yerde, emr-i vâkileri (saltanat ve istibdâdı) kitabına uydurmak ve meşrûlaştırmakla meşgul olmuşlardır. Bu vâkıanın birçok sebebi arasında şunlar belirleyici mahiyettedir:
1. Râşid halifeler devrinin sonunda, 5. halîfe Hz. Hasan hilâfeti Muâviye'nin saltanatı lehine terkedince düşünce, ifade, seçme, seçilme hak ve hürriyetleri, saltanat ve istibdâdın bir gereği olarak ortadan kalkmış, baskı ve devlet terörü hâkim olmuştur. Seçilecek tek aday sultan tarafından belirlenmiş, onun için peşin (sultan henüz hayatta iken) bey'at alınmış, adaya itirâz edenlere, bir başkasına bey'at etmek isteyenlere baskı ve işkence uygulanmış, hatta hayatlarına son verilmiştir. Muâviye'nin başlattığı bu usûl ne yazıktır ki değişmeden ve gittikçe katılaşıp donarak devam etmiş, böyle bir ortamda gerçek İslâm kamu hukûkunu yazıp söylemek bir kahramanlık hâline gelmiştir. Zaman zaman böyle kahramanlar çıkmış ise de sesleri bastırıldığı, sözleri kitaplaşamadığı için genel gidişe tesirleri zayıf olmuştur. Büyük hukukçu Serahsî, el-Mebsût isimli eserinin İkrâh (baskı, tehdit) bölümünde İmam Muhammed'in, bu bölümü yazdığı ve dolaylı olarak baskı altında gerçekleşen bey'atin hükümsüz olacağına işaret etmiş olacağı için başına gelenleri anlatıyor. Eğer İmam, kitabı kuyuya atmasa ve soruşturmada yalan söylemese imiş yaptığını hayatı ile ödeyecekmiş. Bu şartlar altında mezkûr konuları yazıp tartışmaya kim cesaret edebilir? Yazılanı kim yanında bulundurma, okuma ve okutma cesaretini gösterebilir?
2. Genellikle yazılan, işlenen, tartışılan hukuk yaşayan, uygulanan hukuktur. Yaşamayan, uygulanmayan hukuk ise fikir ve ifade hürriyeti bulunmak şartıyle ancak hukuk tarihlerinde ve mukayeseli hukukta belli ölçülerde bahse konu olur. Saltanat İslâm âmme hukûkunu ve özellikle de esas teşkîlât hukûkunu rafa kaldırdığı, bunun yerine kendi hukûkunu ikâme ettiği için "varak-ı mihr ü vefâyı kim okur kim dinler" fethvâsınca hilâfet, imâmet, şûrâ, siyâsî haklar... ne okunmuş, ne yazılmış, ne de dinlenmiştir.
Bazı hukuk tarihçileri İslâm âmme hukûkunun ve özellikle esas teşkîlât hukûkunun yeterince yazılıp işlenmemiş olmasından yanlış bir sonuç çıkarmış, bunu "İslâm'da din ile devlet ve siyasetin ayrı olduğuna, dînin siyasete karışmadığına" delil göstermişlerdir. Bu sonuç yanlıştır; çünkü İslâm tarihi boyunca yönetimler hiçbir zaman dîni siyasetten ayırmamış, yaptıklarını kitabına uydurarak, dînî meşrûiyet kisvesine sokarak yapmış, saraylarında ve çevrelerinde besledikleri fıkıh temsilcilerinden ısmarlama fetvâlar almışlardır. Dîni yöneticilerin serbest bıraktığı teşkîlât, teşrîfât ve düzenlemeler dışında, saltanat ve şahsî menfâatlerine dokunmadıkça şerîatı uygulamış, saltanat ve siyasetlerine ters düşen noktalarda ise ya tevîl, yahut da Hâlik'a isyan yolunu seçmişler, şiddetli baskı ve terör ile muhalefete nefes aldırmamışlardır.
3. O çağlarda bütün dünyada hüküm süren saltanat ve istibdâd İslâm ümmetini de etkilemiş, İslâm'ın getirdiği siyasî inkılâbın gün ışığına çıkmasını engellemiştir.

 


 

Saltanat, demokrasi ve İslam

Dini ve ondan kaynaklanan talepleri birey ile sınırlama teşebbüsü, hem dinin hem de insanın tabiatına ters düştüğü için hiçbir zaman başarılı olamayacaktır. Herhangi bir dinin bütün dünyada, inanılan ve yaşanılan tek din olması ihtimali de yok gibidir. Eski zamanlarda belli bir toplumda, ülkede ve bölgede tek bir dinin hakim olduğu, halkın tamamı bu dini benimsemiş olmasa da onun değerlerinin ve hükümlerinin uygulandığı vakidir. Günümüz dünyasında, bazı ulus devletlerde bir tek dinin veya ideolojinin değerlerini ve kurallarını, ona inansın-inanmasın bütün topluma uygulama teşebbüsleri vardır, ancak bu teşebbüsler içte ve dışta tepki ile karşılanmakta, sosyal uzlaşma yerine devlet gücüne ve baskıya dayanan bu uygulamanın uzun süre devam etmeyeceği görülmekte ve anlaşılmaktadır. Dünyada ve belli bir toplumda birden fazla inanış ve hayat tarzı bulunduğuna, mensuplarının da değişmek istemediğine göre ortada iki ihtimal vardır: Ya bir gurup gücü eline geçirerek diğerlerinin din ve düşünce özgürlüklerini kısıtlayacaktır, yahut da bütün taraflar, inançlarını mümkün olacak en geniş ölçüde yaşayabilecekleri bir model üzerinde anlaşacaklardır.
İslamcılar hep şöyle söyleye geldiler: "Başka dinler ve ideolojiler dayatmacıdır, İslam öyle değildir; onun hakim olduğu bir toplumda farklı düşünce ve inançlara da hayat hakkı vardır; şu halde farklıların, hak ve özgürlüklerden yararlanarak bir arada yaşayabilecekleri en güzel model İslimî modeldir."
İslam'ın, farklı inanç ve düşüncelere hayat hakkı tanıdığı bir gerçektir, ancak çağdaş talepler ve anlayışlar açısından bakıldığında ortada iki problem vardır. 1. İslam, hem değer hem de bir kısım hakların tanınması bakımından inanan ile inanmayanı eşit tutmaz. 2. Zorla dine sokmak veya dini yaşatmak için olmasa da umumi ahlakı, kamu düzenini ve dini korumak için Müslümanlara daha çok, gayr-i müslümlere daha az olmak üzere hak ve özgürlük kısıtlamaları getirir. Bu uygulama ve kısıtlamalara ise birçok insanın razı olmayacağı, olmadığı açık bir vakıadır.
Müslümanlar bütün toplumda, meşhur deyişle "İslamî düzenin hakim olmasında" ısrar ederlerse bu hedefe ya demokrasi ile ulaşacaklardır, yahut da güce, baskıya başvuracaklardır. Demokratik yoldan toplumun benimseyeceği herhangi bir düzene kimsenin itirazı olmamalıdır. Bu yoldan İslamî düzene ulaşılması halinde "İslamî düzen demokrasi ile örtüşmüş" olacaktır. Böyle bir düzende, azınlıkta kalan bireylerin bazı hak ve özgürlükleri kısıtlanacağı için böyle bir demokrasi, "çağdaş demokrasi anlayışına göre" kusurlu olacaktır. Şahsi inanç ve tesbitime göre bu mânada kusurlu olmayan bir demokrasiye rastlamak da mümkün değildir. Zora ve güce başvurarak İslamî düzene ulaşma teşebbüsleri, fıkıh kitaplarındaki terimi kullanmak gerekirse "fitne"ye sebep olmaktadır; burada fitnenin mânası, "iç savaş, anarşi, hukukun çiğnenmesi, pirince giderken evdeki bulgurdan da olmak" demektir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) hilafetin 30 yıl süreceğini, bundan sonra insanları mutlu etmeyen, onlara zulmeden hükümdarlık ve saltanat düzeninin geleceğini bildirmiş, böyle de olmuştur. İslam'a göre "meşru" olmayan saltanata gelince bunu, güce başvurarak ortadan kaldırma teşebbüsleri olmuş ise de orta yol (Sünni) İslam geleneği, fitne gerekçesi ile isyanı engellemiş ve saltanatı "Kur'an'ı uygulaması, din kurallarını çiğnememesi şartıyla" meşrulaştırmıştır. Demek ki, İslam'a göre uygun bulunmayan bir siyasi model içinde de İslam'ı uygulamak -en azından teorik olarak- mümkün ve caiz görülmüştür. Bugün Müslümanların razı olmaları gereken model, diğer inanç sahipleri gibi kendilerinin de hiçbir baskı ve kısıtlamaya tabi tutulmadan dinlerini yaşayabilecekleri bir modeldir. "Demokratik hukuk devleti"nin işte böyle bir model olduğu ileri sürülmektedir. Deneyip görmek gerekir. Böyle bir modelde bireyin ve cemaatin dinini, ahlakını koruması önünde bazı güçlükler vardır; bu güçlüklere karşı cemaat dayanışması, mutlaka alınması gereken bir ilaç gibidir. Cemaat dayanışması, içe dönük olarak koruma, dışa dönük olarak da "iyiyi, güzeli, doğruyu sergileyerek" tebliğ vazifesini üslenmiş olacaktır.

 


 

Siyaset ve din

Sayısız ayet ve hadis 5 temel değerin korunmasını emretmektedir: Hayat, din, akıl, nesil ve mal. Bunlara mekâsıdu'ş-şeri'a10 denilmiştir ve tamamı insanın dünya hayatının içindedir, dünyaya aittir, öldükten sonra değil, yaşarken gereklidir. Ebedî hayatta gerekli olan sermaye de bunlar sayesinde elde edilecektir.
Siyaset, iktidarı talep etmek ve elde edilince de bu güce dayanarak toplumu yönetmekle ilgili bir süreçtir. Toplumu yönetenler durmadan kanunlar çıkarmakta, kararlar almakta ve bunları yürürlüğe koymaktadırlar. Uygulanan kanun ve kararların tamamı dinin korunmasını istediği temel değerlerle ilgilidir. Din bu temel değerlerin yalnızca korunmasını istemekle kalmamış, nasıl kazanılıp korunacaklarını da açıklamıştır. Hem kürtaj serbest bırakılır, kısas kaldırılır hem de hayat korunamaz. Dinin serbestçe öğrenilip yaşanması kısıtlanırsa din korunamaz. İçkiyi ve uyuşturucuyu yasaklamadan, aklı doğru kullanmayı sağlayacak eğitim ve öğretim yapılmadan, akıl ve ruh sağlığı için gerekli tedbirler alınmadan akıl korunamaz. Nesli korumak İslâm ailesinin kurulup işletilmesine bağlıdır. İsraf, kumar, faiz, karşılıksız para, enflasyon, rüşvet, gasp ve diğer haksız kazanç yolları açık tutuldukça malı korumak mümkün değildir...
Bugün siyaset genellikle bir partiye intisap etmek suretiyle yapılmakta, partinin menfaat, ilke ve kuralları, partililer için bağlayıcı olmaktadır. İnsanlar yaşadıkları gibi düşünme eğiliminde olduklarından başlangıçta genel ilke ve değerlerle çatışan parti talepleri, mensuplarının vicdanlarını rahatsız ederken giderek bu rahatsızlık da ortadan kalkmakta, partililer tek tip haline gelmektedirler. Dinin bu mânâda bir partinin içine sokulması ve müslümanın da böyle bir parti anlayışı içinde siyaset yapması caiz değildir. Parti bir araçtır; amaç, dinin ve evrensel değerlerin korunmasıdır. Parti bunları değil, bunlar partiyi kontrol etmelidir. Bu kontrolün yapılabilmesi için de dinin ve dindarın bir başka siyaset anlayışı ve uygulaması içine yerleşmesi elzemdir.
Müslümanlar için farz-ı kifaye olan siyaset dünyada ve ülkede olup bitenleri dinin ilke, hüküm ve menfaatleri bakımından takip etmek, alınan kararların ve yapılan icraatın dinin temel değerleri ve hükümleri bakımından neyi getirip neyi götürdüğünü tesbit etmek, buna göre gerekli tavır ve tedbirleri almak şeklinde yürütülecektir. Müslümanın oyu, muvafık veya muhalif tavrı partinin, katıldığı uluslararası kurum ve birliklerin kural, ilke ve kararlarına göre şekillenemez; dinin korunmasını istediği değerlere ve uygulanmasını istediği hükümlere göre şekillenir. Din, Allah'ın iradesini temsil eder, başka bir şey dinin üstüne çıktığı, ona hakim olduğu ve onu kontrol ettiği zaman -bir mânâda ibadet olan itaat alanında- şirk gerçekleşmiş olur.

 



10 Dinin temel amaçları

 

Demokrasi ve İslam

Belli bir çağın makbul ölçülerine göre kalkınmış, ileri, uygar sayılan bir toplumun kültürü ve medeniyeti çağdaşlığın ölçütü oluyor, insanlığın ulaşabileceği zirve, medeniyetin sonu olarak ilan ediliyor, bu zirveye ulaşamıyanlar "geri, ilkel, kalkınmakta olan" gibi yaftalarla aşağıya doğru sıralanıyorlar ve "adam olmak istiyorlarsa çağdaşlaşmalarının gerektiği" bir reçete gibi kendilerine sunuluyor. Bu reçete kültürel farklılığı ortadan kaldırmayı ve fertler gibi sosyal grupların da tek-tipleşmesini öngörüyor, öngörmese bile bu sonuca yönelmiş bulunuyor.
Bugün çağdaşlığın ölçütü olan Batı uygarlığı, bir siyasî sistem, bir rejim olarak demokrasiyi benimsemiş bulunuyor. Batı'da demokrasi tartışıldığı, çeşitlerinden söz edildiği, sakıncalarını en aza indirmek için gayret edildiği, Fransız İlimler Akademisi üyesi André Maurois onu "ehliyetsizliğe tapış" diye nitelendirdiği halde, geri kaldığı söylenen toplumlarda demokrasi kutsallaştırılıyor, tartışılamaz ve dokunulamaz kılınıyor, demokrasiyi tenkit etmek ve bir alternatif sistem, model teklif etmek cesaret meselesi haline geliyor. Bu sosyo-psikolojik baskı karşısında Müslüman düşünürlere kalan vazife, İslâm ile demokrasi arasında birebir aynılık veya uzlaşabilirlik ilişkisi kurmak, bu hükme varmak ve bu hükmü delillendirmek oluyor.
Demokrasiyi daha iyi bir siyasî sisteme ulaşabilmek için veya ulaşılıncaya kadar benimseyip uygulamak başkadır, onu kutsallaştırıp insanlığın ve uygarlığın ölçütü kılmak başkadır. Komünistler ve faşistler, mükemmel olduğuna inandıkları sistemlerini hakim kılmak için demokrasiden yararlandıkları gibi bir kısım Müslümanlar da "insanlık için en iyisi" olduğuna inandıkları sistemlerini kurup işletebilmek için demokrasiden istifade ediyorlar. Demokrasinin içeriği ile bu "diğer sistemlerin" içeriklerinin örtüşen ve çelişen kısımlarını ayırmaya, "çelişme, uzlaşma ve aşma" tavırlarından birini benimsemeye sıra gelince gruplar birbirinden ayrılıyorlar ve farklı yollar tutup farklı hedeflere yöneliyorlar.
Çağımızın ikinci yarısında "İslâm ve demokrasi" tartışmasına katılan düşünürlerimiz farklı değerlendirmeler yapmışlar, tavırlar takınmışlardır:
Mevdûdî'ye göre tarihî arka-planı ve felsefî temeli itibariyle demokrasi İslâm ile bağdaşmaz. Demokraside mutlak özgür bireyler, ulus-devletin vatandaşları, halkın kayıtsız şartsız hakimiyeti ve ilahî iradeden bağımsız yönetim söz konusudur. İslâm ise her biri Allah'ın yeryüzünde halife kıldığı mü'minlerin, içlerinden en iyi olanı seçerek işbaşına getirmelerini, onu denetleyerek ilahî iradeyi gerçekleştirmesini sağlamalarını öngörmektedir. Böyle bir sisteme demokrasi değil, "teo-demokrasi" denebilir.
Hem mütefekkir hem de devlet tecrübesini yaşamış bir lider olan Sudan'lı Turâbî'ye göre, bağlayıcı olan, ulemânın değil belli bir zaman dilimi içinde Müslüman halkın icmâ'ıdır. Halkın tercihi âlimler ve uzmanlar tarafından aydınlatılmalıdır. Hükümet de halkın iradesini yansıtacak şekilde serbestçe seçilmelidir. Bu şekilde seçilen hükümetin hem teşrîde önemli rolü olur, hem de şeriatın yorumlanmasında hakemlik yapabilir. İslâmcı hareket de devlet içinde İslâmî ahlâkın koruyucusu olma rolünü üstlenir.
Gannuşi'ye göre çağdaş İslâmcı hareketin rolü, liberal demokratik devlet içindeki faktörlerden yalnızca biridir. İslâm'ın yorumlanması da, ahlâkın dikte edilmesi de İslâmcı hareketin tekelinde değildir. İslâmcı hareket halka programını sunan siyasî partilerden biridir. Yapacağı şey vaaz ve iknaya çalışmaktan ibarettir, halkın neyi tercih edeceği onların kendi meselesidir.
Türkiye'de bazı İslâmcılar, Medine Vesika'sının kurduğu sistemden yola çıkarak nisbeten çoğulcu, zaruri müşterek alan dışında çok kültürlü, çok hukuklu bir model teklif etmektedirler. Bize göre de henüz yeterince işlenmiş, mübhem noktaları açıklanmış, muhtemel problemleri çözümlenmiş olmamakla beraber daha iyisi bulununcaya kadar bu model üzerinde durulmaya değerdir.
Görüldüğü üzere İslâmcılar, farklı düşünen, inanan ve yaşayanlara tek tip bir inanç ve hayat tarzı dayatmak yerine, din, düşünce ve vicdan hürriyeti başta olmak üzere, insan haklarını koruyarak kendi inançlarını yaşayacakları bir sistem üzerinde düşünürken, kendilerini çağdaş ve ileri gören sözde liberal demokratlar dayatmacı bir tavır sergilemekte, kutsallaştırdıkları bazı kavramlar ve kurumlar adına insan hak ve hürriyetlerini ihlal edebilmektedirler.
Bizce çağdaşlık adına yapılması gereken şey, tabuları ve yasakları kaldırmak, dayatmalardan vazgeçmek, uzlaşmaya ağırlık vermek, düşünmeyi suç olmaktan çıkarmak ve en iyiyi bulmak üzere insan zekâsını alabildiğine çalıştırma ve vicdanını işletme yollarını açmaktır.

 


 

Devleti yıpratmak

Devlet, milletin dışında ve onun üstünde adeta Tanrı gibi bir kutsal varlık mıdır, yoksa milletin ta kendisi, onun bir toprak üzerinde bağımsız olarak örgütlenmesinin ürünü müdür? Hangisi diğeri için vardır? Millet devlet için mi, devlet millet için mi? Önce buna karar vermek, daha doğrusu bunu bilmek gerekiyor. Tarihteki sapmaları bir yana bırakacak olursak çağın devlet anlayışına göre sorunun cevabı basittir: Kutsal değil ama değerli olan insandır, onun içinde var olduğu, mutluluğa erdiği millettir. Devlet de bu değerli varlığı korumak, insan toplu yaşamaya karar verince ortaya çıkan "ictimâî" ihtiyaçlarını karşılamak için insanın oluşturduğu bir kurumdur. İnsan kutsal olmadığı gibi onun yaptığı bir şey de kutsal olamaz, bu şey devlet olduğunda, gerekirse can pahasına korunacak kadar değerli olur; ancak devletin değeri kendinden (lizâtihî) değil, uğrunda var olduğu millettendir (liğayrihîdir). İnsanın canı değerlidir, bu değerlinin ihtiyacı bulunduğundan malı da değerlidir; cana ve mala bir tecavüz söz konusu olduğunda, bunların tamamen kaybı ihtimal dahilinde olsa bile savunulur. Vatanın ve devletin can pahasına savunulması da bu esasa dayanır. Şu halde asıl değerli olan, korunması ve mutlu olma yollarının açık tutulması gereken varlık insandır.
İnsan, hayvandan farklı olarak yalnızca maddi ihtiyaçlarının sağlanması ile mutlu olamıyor, onun bazen maddi ihtiyaçları da gölgede bırakan manevî ihtiyaçları ve talepleri vardır, bunların tabîî, makul ve meşrû olanlarının temini gerekir. Devletin/toplumun bir vazifesi de, ferdin kendi başına temin edemediği ve bu sebeple ıztırap çektiği ihtiyaçlarını temin etmektir. İnsan özgür olmak, haysiyetini korumak, öğrenmek, inanıyorsa dinini yaşamak ister; bütün bunlar insana mahsus, ekmek kadar aziz, bal kadar leziz manevî ihtiyaçlardır. İnsan bunlara sahip olmazsa mutlu olamaz, devlet de insan içindir, insanı mutlu kılmanın bir aracıdır.
Devletin, gözle görülen elle tutulan varlığı toprağı ve halkıdır. Gözle görülmeyen unsurları ise bağımsızlığı ve teşkilatıdır. Gözle görülen unsurlardan biri ve en önemlisi olan halk, yöneten ve yönetilen şeklinde 2 tabaka teşkil etmektedir. Yönetenleri iş başına getiren yönetilenlerdir; bunlar halkın seçilmiş veya atanmış memurlarıdır. Memurların asıl amiri, patronu, efendisi halktır. Halk nazarında devlet denilince akla gelen işte bu memurlardır; cumhurbaşkanından zabıt kâtibine kadar sıralanan görevlilerdir, bu görevlilerin temsil ettikleri kurumlardır. Kurumlar ve görevliler halkın kendilerine verdiği vazifeyi hakkıyla yerine getirmezlerse halk tarafından eleştirilirler, buna rağmen başarılı olmazlarsa değiştirilirler; devlet görevlisinin eleştirilmesi, gerektiğinde değiştirilmesi asla devletin eleştirilmesi ve yıpratılması olarak değerlendirilemez. Asıl devleti yıpratanlar, hıyanetleri veya beceriksizlikleri yüzünden halkı devletinden soğutanlar bir kısım asker ve sivil memurlardır. Hain veya beceriksiz olan memurlar ve temsilciler hem dürüst ve becerikli memurları sevmezler, hem de kendi kusurlarını örtmek için devletin arkasına saklanır, devleti istismar eder, haklı olarak kendilerini eleştiren, yıpratan ve değiştirmek isteyenleri "devleti yıpratmakla" suçlarlar. Devleti sevenler, bu hain veya beceriksiz memurların oyunlarına gelecek yerde gerçeği görmek ve bunlara karşı halkın yanında yer almak durumundadırlar.
İnsan ve millet için var olan devlet ancak böyle yücelir, böyle sevilir ve böyle korunur.

 


 

Dinin devlet talebi 11

Biz kimiz?

H.K.: Biz toplumuna yabancılaşmış bir avuç toplum mühendisiyiz, terziyiz... Ama güç bizde artık... Böyle diyen, bir düşünceyi ideoloji haline getiren (mesela moderniteyi ideoloji haline getiren) bir seçkinler grubunun siyaset felsefesi ile pratiği birbirinden ayırmak mümkün değildir. Onun için bizim ülkede mühendislerin siyaset felsefesi ve pratikleri ile bir kaptan alıp bir başka kaba koymak istedikleri toplumun pratiklerini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Mühendislerin felsefesiyle, geleneğine bağlı büyük kitlenin imanı ve dünya görüşü arasında çatışma kaçınılmazdır ve böyle de oluyor...

Bir kesim, düşünceyi ideoloji haline getirirken, buna mukabil öteki tarafta da inancı ideoloji haline getiren bir yapı da doğal olarak ortaya çıkmıyor mu?

H.K.: Etki-tepki arasındaki ilişkidir bu. Siz, moderniteyi, batılılaşmayı, asriliği bir ideoloji haline getirirseniz; o zaman, bunu benimsemeyen, kendini burada bulmayan büyük kitlenin de inancı ve pratiğiyle ilgili yeni bir bilince gelmesi ve o bilinç içerisinde kendini, kimliğini, değerlerini, koruma psikolojisi içerisine girmesi, bu koruma psikolojisinin tabii sonucu olarak da bir takım tedbirler alması kaçınılmazdır. Eğer siz, bir tarafın İslam'ı ideoloji haline getirmek, İslam'ı siyasallaştırmak diye ifade edilen tavır alışından şikayet ediyorsanız, o zaman sizin de bir başka medeniyeti, kültürü, bir başka sistemi, dünya görüşünü, ideoloji haline getirmekten vazgeçmeniz gerekir. Sekülerci kesimin de devlet yönetimi ile ideolojilerini birbirine karıştırmamaları gerekir. Onların tasarladıkları ve yönettikleri devletin de ideolojik devlet olmaması icap eder.

Bu dünya görüşü, dine, dini argümanlara set koyarken; Dinin siyasal taleplerine geçit yok, diyor. Bu tam vitrinlik bir cümle, aslında sergilenen tavır, dinin siyasal taleplerini aşan, dinin varoluşuna dönük derinliği olan bir tavır değil mi?...

H.K.: Çok doğru. Zaman zaman bunu ifade ediyorlar. Kimi bunu söylüyor, kimi de ağızlarından kaçırıyor. "Dinin sosyal hayattaki yeri" konusunda açıklamalar yaparken ağızlarından kaçırıyorlar. Son zamanlarda kamusal alan tartışmaları çıktı. Onlar kamusal alandan sadece devleti, sadece siyaseti değil, sosyal hayatı da kastediyorlar. Onların tanımlamasında kamusal alan, sosyal alanı da kapsıyor.

Peki kamusal olmayan alan nedir?

H.K.: Sosyolojide kurumlar incelenir. Bunlardan bir tanesi de ailedir. Demek ki, aile de bir sosyal alandır. Geriye aile içerisinde, siz ailenin bir bireyi olarak değil, kendinize ait bir birey olarak siz (sen) kalacaksınız. Bunu tanımlamak mümkün, ama arayıp bulmak mümkün değil, işte din özürlüğü sadece orada tanınıyor. Son münakaşalar bunu ortaya koydu. Burada irtica söylemi de, dinin siyasete alet edilmesi söylemi de bir vitrin ifadesi. Sahnenin arkasında tertiplenen oyuna baktığınızda, "Müslümanlar siyasi ve sosyal taleplerinden vazgeçsin" teklifini görüyorsunuz. Bunu, tek bir ifadeye sokarak sosyal talepler diyebiliriz.

1. Abant Toplantısı'nın sonuç bildirgesinde yer aldı: "Dinin bir devlet talebi yoktur. Dinin siyasal talebi ahlaki bir taleptir." Öyle mi?

H.K.: Hayır. O madde çok tartışıldı. Biz ilahiyatçıların, birbirimize karşı dahi kulis yaptığımız ve birbirimizi iknaya çalıştığımız bir maddeydi. "İslam'ın sosyal talebi bir takım ahlaki taleplerden ibarettir. Siyaset, hukuk, ekonomi vb. sosyal alanlarla ilgili ahlakilik talebinden ibarettir. Yani o alanların kurallarının düzenlenmesi değil, siz bunları seküler olarak düzenleyebilirsiniz, akla ve bilime dayanarak düzenleyebilirsiniz, dini nazar-ı itibara almayabilirsiniz, sadece o alanlara ahlak teklif edersiniz. Din canibinden ahlak, siyasette ahlak, ekonomide ahlak, hukuk ta ahlak..." diyenler oldu.. Sonuç bildirgesine bu konu şöyle girdi: "İslam'ın, demokratik hukuk devletinin evrensel ve temel değerleri ve ilkeleri dışında, siyasi rejimin ayrıntılarının düzenlenmesini topluma bıraktığı görüşündeyiz." Benim bu maddeye itirazım vardı ve zabıtlara geçti.
"Dinin devlet talebi yoktur" sözü maksadı tam olarak karşılamıyor, aksine maksadı perdeliyor. Din siyasete karışmayacak, sosyal hayatın düzenlenmesine karışmayacak, hukuka karışmayacak. Bu alanları siz dinden bağımsız olarak düzenleyeceksiniz. Sonra din devreye girecek ve bu alanlarda ahlak talep edecek. İktisatta ahlak olur mu? Bunlar tartışılmıştır. Hukuk başlangıcı kitaplarında bile açıklanmıştır. Hukuki düzenlemeler yapılırken genel ahlaka aykırı düzenleme yapılmaz, ama ahlak ayrı bir alandır, onun yaptırımları ayrıdır, hukuk ayrı bir alandır, onun yaptırımları da ayrıdır. İktisatta, mesela kapitalist ekonomiyi nazar-ı itibara aldığınızda, kapitalist ekonominin neresine ahlak sokacaksınız? Siyaset... Laik, demokratik cumhuriyet düzenini kurdunuz. Laik kelimesi belli bir dine karşı bağımsızlık ifade ettiği gibi belli bir ahlak anlayışına karşı da bağımsızlık ifade eder. Öyleyse siz devletin ve siyasetin neresinden ahlak talep edeceksiniz.

Dinin devlet talebi var mı yok mu?

H.K.: Dinin devlet talebi, "bu bir zorunluluk olduğu için" vardır. Eğer din, devleti talep etmeden, yani devlet kimin elinde olursa olsun, dinin öz, vazgeçilmez talepleri de karşılansaydı, dinin amacı gerçekleşseydi, o zaman dinin devlet talebi olmazdı. Tarihi tecrübe göstermiştir ki, siyasi iktidar da Müslümanların elinde olmadığı takdirde, dinin kendilerinden talep ettiği dinî, sosyal, ahlakî, hukukî, iktisadî, kültürel... alanlardaki talepleri yerine getiremeyeceklerdir. Kur'an'ı Kerim'e baştan sona bir bakın. Bizden sadece altı esasa iman etmemizi, dört farzı yerine getirmemizi ve bir de ahlaklı olmamızı mı istiyor? Yoksa bunların dışında her hangi bir Müslüman ferdin, Allah'a karşı, ailesine karşı, topluma karşı, devlete karşı, insanlığa karşı bir takım hak ve ödevlerinden de söz ediyor mu? Bu ödevlerin yerine getirilmesini, bu hakların talep edilmesini istiyor mu? Ve bunun için gerekirse güç kullanılmasını istiyor mu? Kur'an'ı Kerim'e bu soruyu sorun.
İster ülkenizde, ister dünyada, dini, dili, rengi, ekonomik seviyesi ne olursa olsun bir fert veya grup zulüm görüyorsa, haksızlığa uğruyorsa, onun temel hak ve özgürlüklerine bir güç tecavüz ediyorsa, buna karşı Müslümanların bir ödevi var mı? Müslümanların bir ödevi var, Kur'an-ı Kerim bir çok yerde bundan bahsediyor: Bu zulmü savaşmadan engellemek mümkün değilse, öyleyse savaşın, ta ki zulüm ortadan kalkıncaya kadar diyor. Servet... Servetin nasıl kazanılacağı ve nasıl harcanacağı, nasıl paylaşılacağı, özel mülkiyet konusu olan servette başkalarının haklarının olup olmadığı konusunda bir talimatı var mı? diye Kur'an-ı Kerim'e sorun...
Allah'ın fert olarak insanlara hitap ettiği gibi, bir de cemaat olarak, topyekün Müslümanlara, "ümmet, inananlar, insanlar..." diye hitap ettiğini görürsünüz. Topluma da bir takım haklar ve ödevler verdiğini görürsünüz. İşte Müslümanlar bu hak ve ödevleri kendilerinin içinde bulunmadıkları, kendilerinin kurmadığı bir devlet eliyle gerçekleştirebilselerdi, Müslümanların devlet talebi olmazdı. Allah'ın Müslümanlardan talep ettiği şeyler, aynı zamanda devletin yetki alanına giriyor. Laiklik ilkesi gereğince devlet, "ben işime dini karıştırmıyorum" derse -ki diyor, laik olduğu için demeye mecburdur- bu kaçınılmaz olarak bir çatışmayı getirir. Bu çatışma çaresiz değildir. Çözülemez değildir. Mesela, laik demokratik ülkelerde Allah'ın, yalnızca birey olarak Müslüman'dan değil, topluluk olarak Müslümanlardan istediği şeyleri, Müslümanların olabildiğince, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermedikçe yerine getirebilmelerine imkan verilebildiği takdirde çatışma uzlaşmaya dönüşebilir.

Din ne kadar bu dünyayla, ne kadar öte dünyayla ilgileniyor. Elbette ki bu soruyu oran bağlamında sormuyorum. Kültür olarak kabul etmiyorsun, değer olarak kabul etmiyorsun, sosyal alanda istemiyorsun... O halde din ne işe yarıyor?

H.K.: Araç-amaç ayrımından bakıyor din. Din; ebedi hayatı, ebedi hayatta mutluluğu amaç olarak alıyor, dünya hayatını da ona araç kılıyor. Ve fakat din, " dünyaya gelin, nasıl yaşarsanız yaşayın, ahirette mutlu olursunuz" demiyor. Ahirette mutlu olabilmek için dünyada nasıl yaşayacağınız konusunda da size iman, ibadet, sosyal hayat ve ahlakla ilgili tavsiyeler, talimatlar, kurallar getiriyor. Bunların bir kısmı müeyyidesi olan kurallar. Müminler olarak "Araç dünya'da Allah'ın rızasına uygun bir hayat yaşayacaksınız." Kur'an-ı Kerim, herkes zorla mümin olsun, demiyor. Siz farlı inananlardan ayrılın, onlarla ilişkinizi kesin de demiyor. Kendi dinimize zorla "ötekileri" katmamızı da bizden talep etmiyor. Fakat bu dünyadaki (ülkedeki) birliktelik içinde yükselen değerlerin İslamî değerler olmasını talep ediyor. Müslümanların bunun için çaba göstermesini istiyor. Yükselen değerlerin İslami değerler olması da kılıçla olmaz, ama eğitimle, güçle ve iyi temsille olur.
Cumhuriyet paradigmasında din nereye konuyor. Bu konumlandırmayı şunun için önemsiyorum: Cumhuriyet tarihi boyunca dinin sosyal ve siyasi seyrini belirleyen bir tercih özelliği taşıyor...
Cumhuriyet paradigmasında dinin yeri tamamen bireyseldir. Bireyin iman, ibadet ve ahlakının ötesine geçmez. Cumhuriyeti projelendirenler zannetmişlerdir ki, "yüzde 99'u Müslüman olan bir toplulukta, Müslümanlar yalnızca inanç, ibadet ve ahlak itibarıyla Kur'an'a tabi olabilirler, onun dışında Kur'an'la ilişkilerini kesebilirler ve Kur'an'la ilişkisini kesmiş olan yöneticileri gönülden benimseyerek itaat ederler!" halbuki bu mümkün değildir.

Bugün yanıldıklarını anlamışlar mı?

H.K.: Şüpheliyim. Çünkü onlar zamanla Müslümanların şu veya bu yoldan sekülerleşeceğini ve modernleşeceğini, bu arada hayatlarının dine ait olan ve olmayan şeklinde ikiye bölüneceğini ve dine ait olan kısmının giderek iyice zayıflayacağını zannediyorlar. Hala bunu böyle zannettikleri için ve hala bunu sağlamak için tedbir üstüne tedbir aldıkları için, bunu da karşılarındakilerle tartışarak, ikna ederek değil, dayatarak, cebrederek, mahrum ederek sağlayacaklarını zannettikleri için bence yanılıyorlar ve devam ettikleri için yanıldıklarını da anlamadıkları kanaatindeyim. Halbuki Müslüman kitle hiçbir zaman okuyarak ve geleneksel olarak dinden bildiği inanç veya pratiğe aykırı olan yenilikleri ve devlet buyruğunu gönülden benimseyip kabul etmemiştir. Mecbur olduğu için kabullenmiş gözükmüştür. Bu böyle yıllarca sürdü geldi. Yani devlet, din alanını daralttı. "Siz dini yaşayacaksınız, ama şu alanda yaşayacaksınız" dediği zaman, halk; madem ki, devletim bana bu kadar alanı uygun gördü, Allah'ım da bunu uygun görsün, görmüş olsun demedi. Halk dedi ki, "din bunu uygun görmüyor ama ne yapayım gücüm yok, devlet bunu dayatıyor." Hatta buna karşı biraz kımıldayanlar, hayır diyenler oldu, onları hapse attılar, sert devrandılar. O zaman millet sindi, korktu ve takiyye'ye saptı.
Ama, devletin tarif ettiği, çerçevesini belirlediği Müslüman tipi bir türlü ortaya çıkmadı. Din her şeye rağmen hayatiyetini devam ettirdi...
Din varoluşsal bir gerçektir. Bizim hayatımızın bir parçası. O bizde yaşıyor, biz onda yaşıyoruz. Siz gelip benim varoluşsal alanımı, varlığımı parçalamak istiyorsunuz ve vücudunuzun şu kadar yerinde din olsun, şu kadar yerinde din olmasın diyorsunuz... Ama benim vücudumun öyle bir yapısı var ki, kalbimden kan pompalandığı zaman vücudun her tarafına gidiyor. Din, müminin hayatında kalp ile onun pompaladığı kan gibidir. Sağlıklı bir vücudun kan dolaşımına engel olmanız mümkün değildir, olmaya kalkışırsanız vücudun o kısmı felç olur...

Siyasi İslam, radikal İslam, ılımlı İslam, liberal İslam... kavramlarına bu toplumsal yapıda baktığınızda onları nereye oturtuyorsunuz?

H.K.: Türkiye'de bunlar 1950'den sonra ortaya çıkmaya, kendini göstermeye başladı. 1950 öncesinde ılımlı İslam, siyasal İslam, radikal İslam, diyebileceğiniz İslamların birinde yer alan insanlar yok değildi. 50'den önce İslam'ın siyasal taleplerinin de olduğunu ve dolayısıyla bir İslam devleti olması lazım geldiğini düşünen insanlar yok değildi. Bunlar üzerlerine şiddetli gidilen insanlar oldukları için sustular, susturuldular. Ilımlı İslam ise, demokratik sisteme itiraz etmeyen, demokrasi ile yönetilen bir ülke içerisinde devletin referanslarından bir tanesi din olmasa da, sosyal alanda başkalarını mecbur etmeksizin, olabilen en geniş sınırlar içerisinde dinin yaşanmasını isteyen İslam anlayışıdır. Ilımlı Müslümanlar, kendi dini yaşama taleplerini veya özgürlüklerini, başkalarının hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmadığı sınıra kadar götürmek istiyorlar. Başkasının özgürlüğüne müdahale olduğu yerde kendi talep hakları bitiyor. 50'lerden önce bu da vardı...
1950'den sonra -daha önce de var, fakat gizli olan- bu talepler, bu yaklaşımlar yavaş yavaş ortaya çıktı. Önce ılımlı İslam diyebileceğiniz talepler ortaya çıktı. Bunun arkasından siyasal İslam diyebileceğiniz talepler ortaya çıktı... Bunlar farklı İslam'lar değildir, İslam bir tanedir, bunlar İslam'a inananların farklı anlayış, yorum ve yaklaşımlarından ibarettir.
Modernite tek başına bir toplum inşa etmeye yetmiyor. Modernite varolana, tarihe, kültüre, dine, kurumlara... farklı bir tarzla yaklaşıyor, orada bir restorasyon öngörüyor. Kimi alanları ilgi dışı bırakıyor. Biz kendimizi, bireyi, toplumu moderniteden hareketle tanımlıyoruz. Halbuki modernitenin böyle bir açılımı yok. Toplumda en başat olarak şunlar karşımıza çıkıyor: Din, kültür, siyaset. İlişkilerin, pazarın olduğu yerde mutlaka siyaset var, din var, kültür var. Toplumun şu parçasında dini değerler olsun, şu kesiminde kültürel değerler olsun, şu kesiminde de siyasi değerler olsun gibi bir ayırım gerçekçi değil. Toplum bir bütün, ayıramazsınız. Din de, kültür de, siyaset de aslında iç içe. O zaman da toplumu oluşturan toplam değerlerin yönetime, sosyal alana, kamuya yansıması talebi bana tutarlı ve gerekli gibi geliyor. Öyleyse nedir problem, bunu sakin bir akılla çözemiyorum? "Ben ateistim" diyen bir Türk aydını kendini "Kültür Müslümanı" olarak tanımlayabiliyor. Bilim adamları, mühendisler, aydınlar, kentliler, teknolojiyi yapan ve yaşayanlar arasında dinsizler ve gevşek dinliler olduğu gibi dindarlarda var.

Devlet, toplumu yaşatmak için var ise, inananı-inanmayanı, ibadet edeni-etmeyeni vs. bu birliktelikten mutluysa, bir problemleri yoksa, o zaman devletin derdi ne?

H.K.: Devlet moderniteyi bir ideoloji haline getirirse, dert o zaman ortaya çıkıyor. Batı modernitesi kendi kültür ve medeniyeti çizgisinde bir çağdaşlık yakalamış olsun, biz de kendi kültür ve medeniyetimiz çizgisinde bir çağdaşlık yakalamış olalım. Bu çağda, yani 21. yüzyılda birden fazla çağdaş medeniyet olsun. Ve bunun birinin adı Batı Medeniyeti olsun, birinin adı İslam Medeniyeti olsun. Biri de bir başka medeniyet olsun, hiç itirazım yok. Belli bir medeniyetin çağdaşlığını, o medeniyeti bölerek, medeniyetin bir kısım dinamiklerini, mesela sadece aklı, bilimi, teknolojiyi, ekonomiyi alarak moderniteyi bununla aynileştirerek, bunu da 'mürşit' diye takdim ederek "ideoloji haline getirir, dinin yerine koyarsanız, işte dert o zaman ortaya çıkıyor. Çünkü başka bedenler için yapılmış bu elbiseyi kendi insanınızın bedenine giydirmeniz mümkün olmuyor. Kendi elinizle mumdan yapacağınız bir bedene ancak bu elbiseyi giydirebilirsiniz. Sizin iradeniz dışında, belli bir kültür ve medeniyet çerçevesinde oluşmuş bir bedene bu elbiseyi giydiremezsiniz.

İslam'da tecdit'in mantığı nedir? Bugün nasıl karşımıza çıkar, nasıl uygulanır?

H.K.: İslam'da bir klasik, bir de modern tecdit anlayışı vardır. Klasik tecdit anlayışı; otantik, sahih İslam'a yapılan katkıları ayıklamayı, temizlemeyi ve Cenab-ı Hakk'ın kitabına ve örnek insan olarak bildirdiği Hz. Peygamberin sünnetine uygun İslam'ı, toplum hayatında bozulmadan yaşatmayı hedefleyen bir faaliyet bütünüdür.
İdeolojiler karşısında İslam'ın bir ideoloji gibi de kullanılmaya başlandığı çağlarda ise çağdaş tecdit anlayışı; sahih İslam'ı, farklı talepler, farklı cereyanlar karşısında, hem ferdin, hem toplumun, hatta imkan bulunabiliyorsa, dünyanın hayatına sokabilmek için yapılan faaliyetler bütünüdür. Çağdaş tecdit anlayışı, bir rekabeti öngörüyor. Kültürde, medeniyette, siyasette, cemiyet hayatında rakipler arasından kendisi bir rakip olarak İslam'ı esas alıyor, kendi dininin hakim hale gelmesini istiyor.

Bugün pratikte bir hareket olarak bunu görebiliyor muyuz?

H.K.: Bugün, klasik tecdidin, sahih İslam'ın ortaya konması, insanlara anlatılması, tebliğ edilmesi anlamında tecdidin hem de ilmi olarak varolduğunu söylemek mümkün. Öteki tecdit ise bugün, adına siyasal veya radikal İslam dedikleri alana kaymıştır. Rakipler de bundan ürkmüş hem ülke içerisinde gardlarını almışlardır, hem dünyada. Ülkede, başka ideolojilere meydan okuyan, dünyada da başka hakimiyetlere meydan okuyan bir İsalmi hareket onlar tarafından 'Yeşil tehlike' olarak algılanmıştır. "Yeşil ve tehlike kim içindir, kime göredir?" sorusuna burada cevap vermiyorum, ama "Yeşil"i kendileri için tehlike görenler, ona karşı mücadele bayrağını açmışlardır. Bu rakip onlara meydan okurken, şimdi kendini korumakta zorlanır hale gelmiştir.

Fas'ta, Bahreyn'de, Pakistan'da demokratik yollardan geçerek gelen siyasi oluşumlar bizdeki gibi muvaffak oldular. Buna İran'da Hatemi'yi de dahil edelim. İslami coğrafyada bu tür göstergeleri neye bağlıyorsunuz? Durumlarını, bir model olarak görüyorlar ve "Dini demokrasi", "İslami demokrasi" olarak sıfatlandırıp örnek olmak istiyorlar.

H.K.: Onlar bizden biraz farklı. Çünkü demokrasi ile bağdaşır buldukları bir İslam yorumunu referans olarak alıyorlar ve bunu ilan da ediyorlar.
İran'da, Pakistan'da, Fas'ta ve bazı Orta Doğu ülkelerinde bizdeki gibi bir laiklik anlayışı ve o laikliğin güçlü bekçileri olmadığı için oradaki insanlar İsamı referans olarak almak ve ilan etmekten çekinmiyorlar. Diyorlar ki, biz Müslümanız ve hayatımızın her safhasında, her alanında İslam'a bağlı kalacağız.

Neden bu İslami hareket örnekleri demokrat da, başka İslamî hareket örnekleri demokrat değil?

H.K.: Bunların demokrat olmaları, ötekine karşı tavırlarında ortaya çıkıyor. Ötekini iki şekilde ele alalım: Bir, gayr-i müslimler, iki, Müslüman olup da, Müslümanlığı gevşemiş olanlar. Şimdi bunlara karşı tavır ve yaklaşımları radikal değil, uzlaşmacı. Ama bu uzlaşma dinde taviz vererek olmuyor. Mesela "sen içki içiyorsan, tamam İslam'da bu da vardır zaten, diyerek değil, İslam'da içki haramdır. Ama ben sana bugünkü dünyada ve bugünkü şartlarda, kendi özel alanında içki içtin diye müdahale etmem, mekanını basmam, aramam, dövmem, cezalandırmam" diyor. "Faiz haramdır. Sen istersen banka kurarsın. Ben iktidara geldiğimde senin faizle işleyen bankanı kapatmam, ben faizsiz işleyen banka da kurarım. Sana gelen sana gelir, ona gelen ona gelir. Ortada bir rekabet olur..." diyor. "Ben bir tarikatı, bir mezhebi, bir İslam yorumunu ülkemin bütün insanlarına dayatmıyorum. Ben insanlara inandıkları gibi yaşama imkanı tanıyorum, ben bu özgürlüğü ihtiva eden bir İslam anlayışını referans olarak alacağım. Size vaat ettiğim bu özgürlüklerinizi ortadan kaldırmamak kaydıyla, İslam'ı uygulayacağım" diyor. Biraz Sudan'da, biraz Pakistan'da bunu görmeniz mümkün. Biraz diyorum, tam değil... İran'da Hatemi sonrasında biraz bunu görmeniz mümkün...

Demokrasinin başına 'din'in gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

H.K.: "İslamî demokrasi" veya "İslam demokrasisi" diyorsunuz. Bence İslamî demokrasinin anlamı var. Biraz önce tarif etmeye çalıştığım demokrasi anlayışına siz İslamî diyebilirsiniz. Çünkü, siz İslam'ı referans olarak alıyorsunuz, ama başkalarının hak ve özgürlüklerini azami ölçüde tutuyorsunuz ve seçimle gelip seçimle gidiyorsunuz. Bu rejimde yükselen değerler ve umumi ahlak İslamî oluyor. İslamî'liği bu. Peki demokrasiliği nerede derseniz; bu, programınızı halka sunuyorsunuz, halk sizi seçerse iktidara geliyorsunuz, halk git derse gidiyorsunuz.

AKP ile benzerliği, paralelliği var mı?

H.K.: Bizde herhangi bir İslamî grubun ortaya çıkıp da, "ben İslamı referans alan bir demokratik siyasal yapı oluşturmak istiyorum" demesi mümkün değil. Rejim buna müsait olmadığı için ortada iki yol vardır. Bir, "ben İslamı referans alarak devlet olmak ve bunu, demokrasiyi kullanarak değil, güce dayanarak gerçekleştirmek istiyorum" diyenler. Bunlar zeminin altında kalmak durumundadırlar. Yani böyle diyenler varsa, faaliyetlerini gizli yürütmek durumundadırlar. Ben Türkiye'de bunların sayılarının az, imkanlarının da zayıf olduğunu düşünüyorum. Onun için Türkiye'de bu açıdan gizlenmiş bir tehlikeden söz edenlerin, bu tehlikeyi kasten abarttıklarını ifade etmek istiyorum. Bunun ötesinde açıklayamadığı için adına İslam demeyip de başına milli, millet... gibi bir kelime getirerek bir proje sunanlar var. İslamı kamusal alanın düzenlenmesinde bir kaynak olarak alacağınızı gizlemek suretiyle ve demokrasiyi kullanarak böyle bir projeyle yola çıkıyorsunuz. Biz son 10-20 yıl içinde bu tür teşebbüsleri de yaşadık. Kanaatime göre bu tür teşebbüsler demokrasi açısından tehlike içeren teşebbüsler değildi; ama demokrasiyi, seçimle gelip seçimle gitmek şeklinde almamız şartıyla. Fakat Türkiye bunları da kaldıramadı. Yani siyasiler olarak hem Müslümanca yaşamayı, hem de iktidara geldiklerinde kamusal alanı düzenlerken, ötekilerin hak ve özgürlüklerini zedelemeden, İslamı referans olarak alacağını üstü örtülü olarak ifade etmek suretiyle siyaset yapanları da Türkiye kaldıramadı.
Kanaatime göre Müslümanlar -bunlara Müslüman demokratlar da diyebilirsiniz- 3. bir tarz deniyorlar. Bu defa bunu kelimelerle de gizlemiyorlar. Açık ve samimi olarak diyorlar ki, "biz özel hayatımızda Müslümanca yaşadığımız gibi kamusal alanda da başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermediğimiz sürece Müslümanca yaşayacağız. İnancına göre yaşamak isteyenlere de özgürlük alanı açacağız. Ama samimiyetle söylüyoruz ki, referansımız İslam değildir. Referansımız evrensel, siyasi, hukukî, ahlakî değerlerdir..." Tabii bu yaklaşımı ileri sürerken inançlarıyla ters düşmediklerine dair bir şuura, bir anlayışa sahip oldukları da açıktır. Siyasete böyle yaklaşan bir üçüncü kuşak ortaya çıkmış oldu.

AKP iktidarı (yükselişi) ile soğuk savaş dönemi tarzı, İslamî hareket anlayışı bitti. Yeni dönemde, yeni tarz bir İslami hareket başlıyor, yorumları yapılıyor. Sizin de 3. kuşak dediğiniz bu çerçevede örtüşüyor mu?

H.K.: Hayır. Tarihten günümüze Müslümanların farklı yaklaşımları hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Sadece azalır-çoğalır, güçlenir-zayıflar. Herkes için hayırlı olan, İslamî yaklaşımların ve İslamî hareketlerin hakim olmasını istiyorsak yapacağımız şey, karşılıklı hoşgörü, hak ve özgürlüklerin kısıtlanmaması, insanların inandıkları ve inanmadıkları gibi yaşamalarına imkan veren ama yine de bu insanların tarihten gelen müştereklikleri üzerine bir ortak bilinç oluşturan ve böylece de birbirleriyle kenetlenmiş bir millet, bir toplum oluşturarak insanımızı yaşatmayı hedefleyen bir siyasal sisteme şans tanımaktır. Buna şans tanıdığımız takdirde herkes için hayırlı olan İslamî hareket galip olur.

AKP İslami bir proje mi?

H.K.: Hayır. Bana göre bu 3. dalgaya, 3. tecrübe giriyor. Benim samimi inancım; AKP, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bütününe, herhangi bir İslamî vecibeyi dayatmayı asla düşünmüyor. Onlar şunu istiyor: Hem siyaset yapanlar, devleti yönetenler, hem de halk, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermedikleri sürece, hayatın bütün alanlarında bırakın inandıkları gibi yaşasınlar.

Bunun bir başka ifadesi şöyle mi: İslami kimlikle siyaset yapmak, İslamla değil?...

H.K.: Evet, doğru. Siyasetçiler açısından baktığınızda böyle tanımlayabilirsiniz.

Dini metinlerin geleneksel ve modernist okumaları hep tartışılır. Siz dini metinleri nasıl okuyorsunuz?

H.K.: Ben İslamî metinleri Batılıların dini, edebi metinleri ve mimari eserleri okumada kullandıkları yöntemlerle okumuyorum. Ben, klasik usulcülerin metoduyla yani ictihat metoduyla okuyorum. Fakat kendimi belli bir mezhebin usulüne bağlı görmüyorum. Metodoloji üzerine yapılmış bütün çalışmaları, benim anladığım sahih İslamın ilkeleri ile çatışmayan gayretleri gözden geçiriyorum, onlardan yararlanıyorum ve ictihat metoduyla bakıyorum. İctihat, bizim klasik ictihadımızda 3'e ayrılır: Beyan ictihadı, kıyas ictihadı, mesalih ictihadıdır. Bunları nazar-ı itibara aldığınızda fayda-zarar açısından da metinleri okuyorum. Bu çağda, içinde bulunduğumuz şartlarda herhangi bir metni eğip bükmeden, indiği zaman neyi kastediyorsa, asırlar boyunca nasıl anlaşılmışsa öyle anladıktan sonra, o kuralı bugün bir fert veya toplumun hayatına uyguladığımda zarar oluşacaksa, dinin amacına ters düşen bir durum ortaya çıkacaksa, bu sefer belli bir ayeti, belli bir hadisi değil, yüzlerce ayet ve hadisin ona tercih ettiği maksadı nazar-ı itibara alarak çözümler üretiyorum.

Konuştuklarımız, özü itibariyle din, kültür, ahlak ve siyaset gibi değerlerle birlikte bir yaklaşım alanının açılmasına dönük konular. Öyleyse İslam düşüncesinin siyasi ufku nedir? sorusu çok önemli, değil mi?

H.K.: İslam düşüncesi hür, siyasî ufku o kadar hür olmayan iki alandır. İslam düşüncesinden siyasî ufka geçtiğinizde, gelip bir dünyaya konmanız gerekir. Ayağınızı zemine basmanız gerekir. Biz, İslamdan mülhem olarak kafamızda ütopya ülkeleri oluşturabiliriz ama o ülkeleri, o toplumları yeryüzünde var etmek istediğimizde, bugün yeryüzünde varolan sosyal ve siyasal vakıadan yola çıkmamız gerekir. Böyle baktığımda, çağımızda İslam düşüncesinden doğabilecek siyasal sistemin bu konuşmanın pek çok yerinde temas ettiğimiz İslami demokrasi olabileceği ve olması gerektiği sonucuna varıyorum.

 



11 Bu röportaj Mehmet Gündem tarafından yazar ile Bilgi-Düşünce dergisinin Ocak sayısı için gerçekleştirilmiştir. Bknz. Bilgi-Düşünce (BD), Yıl: 1, Sayı: 4, Sayfa, 48, Ocak 2003

 

Siyaset-din ilişkisi ve başörtüsü

Sayın Türker Alkan bir köşe yazısında, Recai Kutan bey'in bir açıklaması sebebiyle başörtüsü yasağının kaldırılması konusunu ele alıyor, bir iktidarın, çoğunluğu bulsa bile bunu yapamayacağını ifade ederek sebep ve delillerini sıralıyor. Alkan'a göre "çoğunluğu sağlasa bile buna gücü yetmez. Çünkü türban yasağı, sadece yasalarda bulunan bir yasak değildir. Bu yasak, Danıştay'ın ve Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına dayanmaktadır. Dahası, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin de bu doğrultuda kararları vardır. Üniversitede ve devlet dairelerinde türbanı serbest bırakan bir yasa çıkarılsa bile, büyük bir olasılıkla Anayasa Mahkemesi'nden dönecektir. Neden? Çünkü Anayasamıza göre Türkiye laik bir ülkedir ve yargı organlarımız türbanı laikliğe aykırı bir zihniyetin simgesi olarak görmektedir."
Bu "mahkemelerin kararları" delili, başörtüsü yasağının sürmesinden yana olanlar tarafından çok kullanıldığı ve devamlı ileri sürüldüğü için bu delilin geçersizliğini bir daha açıklamakta fayda görüyorum. İdare mahkemelerinden bazıları başörtüsü yasağının kaldırılması doğrultusunda karar verdi. Danıştay, Anayasa Mahkemesi'nin kararına dayanarak yasak lehinde karar verdi. Anayasa Mahkemesi başörtüsü yasağının devamına ve ilgili kanunun iptaline karar verirken, "dinden, dini talepten ve uygulamadan kaynaklanan bir kanun çıkarmanın laikliğe aykırı olduğu" gerekçesine dayandı. İptal edilen kanun "inanç yüzünden baş örtmek serbesttir" demeseydi de, dini ve inancı karıştırmadan "üniversitelerde kılık kıyafet serbesttir" deseydi, mahkeme bunu laikliğe aykırı göremeyecek ve kanunu iptal edemeyecekti. "İnanç sebebiyle örtünme serbesttir" şeklinde bir kanun laikliğe aykırı mıdır? Bize göre "Hayır, aykırı değildir." Laiklik, farklı inanç sahipleri ile inançsızların diledikleri gibi, inançlarına uygun yaşamalarına imkan veren, bir inancı bütün insanlara dayatmayı engelleyen bir sistemdir. "Din böyle emrettiği için bütün bayanlar başlarını örtecektir" diye bir kanun çıkarılırsa bu laikliğe aykırı olur. Ama "İnancı yüzünden başını örtmek isteyen örter" şeklinde bir kanun çıkarıldığında bu laikliğe aykırı olmaz. Bugün insan haklarının, laikliğin ve demokrasinin beşiği sayılan ülkelerde anlayış ve uygulama böyledir. Ben yine de tekrarlıyorum: Mevcut mevzuata göre YÖK bir karar alsa ve din veya inanç kelimelerini kullanmadan "Üniversitelerde başın açık veya kapalı olması serbesttir" dese hiçbir kanuna ve ilkeye aykırı hareket etmiş olmaz. Mahkeme ısrar ederse bu takdirde Anayasa'nın ilgili maddesine "inanca dayanan ve başkalarının haklarına zarar vermeyen bir uygulama laikliğe aykırı sayılamaz" mealinde bir fıkra eklenir.
Şimdi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) kararına gelelim. Sayın Alkan "...bu doğrultuda kararları vardır" diyor. Sanırım bağlayıcı olmayan, danışma mahiyetinde bulunan "komisyon" kararı ile bağlayıcı Mahkeme kararını birbirine karıştırıyor. AİHM'nin bugüne kadar, başörtüsü aleyhine, başörtüsünü yasaklayan, yasaklamayı onaylayan bir kararı çıkmamıştır. Başörtüsü konusunda Mahkemenin, RP'ni kapatma kararına itiraz davasında bir atfı vardır ve bu atıf şöyledir: "Mahkeme (AİHM, dört kişilik çoğunluk) tek tek ele alındığı zaman RP yöneticilerinin tutumlarının özellikle İslam ve başörtüsü meselesinde veya ibadetlere göre kamu sektöründe saatlerin düzenlenmesinde...Türkiye'deki laik rejim için yakın bir tehlike teşkil etmediklerini de değerlendirmektedir..."
"(Üç kişilik azınlığın karşı oy yazısından) Bu kararda Komisyon (Avrupa İnsan Hakları Komisyonu), laik üniversitelerde İslâmî başörtüsünü yasaklayan yönetmeliklerin uygulanmasının, dilekçe sahiplerinin din hürriyetine zarar getirmediğini bildirmişti. Bize göre bu davalar, şöyle veya böyle gereksizdirler ve sadece İslamî başörtüsünün takılmasının cesaretlendirilmesi olayının bir siyasi partinin kapatılmasını haklı çıkarıp çıkarmayacağı sorusunu tartışmak sözkonusu iken bunlar kesinlikle ileri sürülemez."12
AİHM'ne doğrudan başörtüsü yasağının intikali meselesi de şöyle olmuştur: Zeynep Tekin, Ege Üniversitesi Hemşirelik Meslek Yüksek Okulu'nda öğrenci iken 1998 yılında başörtülü olduğu gerekçesiyle uzaklaştırıldı. Tekin, bunun üzerine idare mahkemesine dava açtı, ancak davası reddedildi. Ardından Danıştay'a başvuran Tekin, Danıştay'ın da red cevabı vermesi üzerine iç hukuk yolları tükendiği için 1998 yılında Avukatı Halit Çelik aracılığıyla AİHM'ye başvuruda bulundu. Başvurusunda başörtüsü yasağının Türkiye'nin de imzaladığı İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı olduğunu belirten Tekin'in dilekçesi 1998 yılından Temmuz 2002 tarihine kadar AİHM tarafından incelendi. Tekin'in avukatı Halit Çelik ve Türkiye adına savunma yapan avukatları dinleyen ve konuyu araştıran AİHM 4. Dairesi, 2 Temmuz 2002'de verdiği kararla Tekin'in başvurusunun kabul edilebilir olduğunu ve davanın esastan incelenmesi gerektiğini bildirdi. Buna göre Tekin'in yaptığı başvuru esastan incelendikten sonra 11 Kasım 2002 tarihinde Strasbourg'ta yapılacak olan duruşmada nihai karar verilecek. Görüldüğü gibi AİHM'nin başörtüsü yasağını onaylayan bir kararı mevcut değildir.

 



12 Mahkeme zabıtlarından alınmıştır.

 

Türban bir simge midir?

Sayın Alkan, yazsının devamında şunları söylüyordu: "Yargı organları türbanı şeriatın simgesi olarak görmekte haklı mıdır? Sorun burada düğümleniyor. Bu sorunun yanıtını yargıda değil, uzun yıllardır türbanı şeriatın simgesi olarak selamlayanlarda aramalıyız. Ben 1960'ların başlarında üniversite öğrencisiydim. Okulumuzda çok sayıda kız öğrenci vardı. O zamanlar henüz türban icat edilmemişti. Eski usul başörtüsü vardı. O başörtüsü de pek çok şeyi simgelerdi kuşkusuz: Dindarlığı, tevazuu, geleneklere bağlılığı, eşine sadakati, muhafazakârlığı... Bir ideolojik ve siyasal silah değildi, kültürel bir tercihti. Ve kadınların güzelliğine pekâlâ bir şeyler katardı. Ve okulumuzda kaç kız başörtüsü takardı, hiç düşünmedik. Belki kimse takmazdı, belki de yarısı takardı. Ama bir ideolojik kavga aracına indirgenmediği için buna dikkat etmek aklımıza bile gelmemişti. Okul yönetiminin de bu konuda belirli bir tavrı yoktu. Ve ne Anayasa Mahkemesi ne de Danıştay bu konuları gündemine alma gereği duymuştu. Kimse seçim meydanlarında türban nutukları atmazdı. Bu nedenle de, o dönemde, kadınların bütün ortamlarda başörtülerini takma özgürlüğü vardı. Sonra Erbakan'ın partiler dizisi çıktı karşımıza. Başörtüsü yada özel ve simgesel takılış biçimiyle 'türban' kültürel bir tercih olmaktan çıktı, siyasal bir savaş aracına indirgendi. O andan itibaren 'türban' masumiyetini yitirdi. Şeriatçı siyasetin simgesi oldu. Ve Anayasa Mahkemesi'nin, Danıştay'ın karar vermesi gereken konular arasında yer aldı. Bir eliyle türbanı yüceltenler, öbür eliyle şeriatı, İslami ekonomiyi, 'İslam NATO'su'nu, 'İslam Birleşmiş Milletleri'ni, 'İslam Dinarı'nı savunuyorsa, mahkemelerin nasıl bir yorum yapmasını beklerdiniz? Her şeye karşın, 'türban' sorunu hiç de basit değil. Bir devlet memuruyla üniversite öğrencisini aynı kefeye koyamazsınız. Devlet memuru, devletin yetkisini kullanmaktadır ve tarafsız olmak zorundadır. O bakımdan siyasal ve ideolojik simgeler taşıması uygun olmaz. Ama üniversite öğrencisi, devletin hizmetinden yararlanan bir vatandaştır. Siyasal simge taşımaları, kamusal olanakları kullanarak insanlar üzerinde haksız bir tahakküm kurabilecekleri anlamına gelmez. Bu nedenle, kamu görevlileriyle üniversite öğrencilerinin aynı kefeye konularak değerlendirilmesini yanlış buluyorum. Üniversite öğrencilerinin siyasal simge taşıyabilmeleri, bu çerçevede türban da takabilmeleri gerekir."
Bu satırlarda bizim de katıldığımız, 1960'lı yıllarla ilgili önemli tespit ve değerlendirmeler var. Farklı düşündüğümüz noktalara gelince:
1. Başörtüsü ile türban ayrımı gerçekleri yansıtmıyor. Türban adı verilen baş örtme biçimi de bir başörtüsü şekli veya modasından ibarettir. Bunun siyasal İslam'ın simgesi olduğu hususu hiçbir ilmî araştırmaya dayanmıyor, yalnızca bir yakıştırma.
2. Üniversite'de okuyan, başını örten, fakat "Erbakan'ın partilerin"e oy vermeyen birçok kız ve kadın vardır.
3. Başını örtenlerin, 1960 ve daha öncesine ait tavır ve talepleri ile sonraki tavır ve taleplerini bir partinin faaliyetlerine bağlamak yerine, hepsini birden bu süre içinde ülkede ve dünyada meydana gelen değişimde, bu değişimin başkalarını olduğu gibi dindar müslümanları da etkilemiş olmasında aramak daha doğru olur.
4. Siyasetçilerin dini kullanmaları, dindarları cezalandırma ve haklarını ellerinden alma sebebi olamaz. İstismarı asgariye indirmenin yolu, din ve düşünce özgürlüğü alanında hak ve özgürlükleri kısmamak, haksızlık yapmamaktır.
5. "Bir eliyle türbanı yüceltenler, öbür eliyle şeriatı, 'İslami ekonomiyi', 'İslam NATO'sunu, 'İslam Birleşmiş Milletleri'ni, 'İslam Dinarı'nı savunuyorsa, mahkemelerin nasıl bir yorum yapmasını beklerdiniz?" sorusuna cevabım şudur: Mahkemeler mevcut kanunlara göre hükmederler. "Herkes başını örtecek" diyen bir kanun da, "herkes başını açacak" diyen bir kanun da laikliğe aykırıdır. Bunlardan birine "evet" diğerine "hayır" diyen mahkemeler hukuk devletinin mahkemeleri olmaz. İslam ekonomisini, dinarını, natosunu... savunmayı suç saymak, demokrasiye ve insan haklarına aykırıdır. Demokrasiyi ortadan kaldırmak dışında savunulan bu düşüncelerin halk oyu ile hayata geçirilmesi demokrasinin gereğidir. Demokrasilerde geçit verilmeyen sınır, demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerinin ortadan kaldırılması teşebbüsüdür.
6. Başını örten bir memurun zorla başını açtığınız zaman onun inancını ve düşüncesini değiştirmiş olmazsınız. Eğer devlet, otoritesini kullanırken ayrımcılık yapacaksa, simgesi olmadığı zaman bunu daha kolay yapar.

 


 

Başörtüsünü zemzemle sulandırmak

Bir değişim süreci içinde köylüsü ve kentlisi ile Anadolu insanı ve Anadolu'dan büyük şehirlere göçerek varoşlara veya kentlilerin mahallelerine yerleşen muhafazakârlar çocuklarını okutma imkanına kavuştular. Bunlar hem çocuklarını okutmak hem de başta dinleri olmak üzere değerlerini korumak istiyorlardı. Bu talep ve tavrın tabîî bir sonucu olarak İmam Hatip okullarında ve İlahiyat Fakültelerinde okuyan kızların tamamı, diğer okullarda okuyan kızların ise bir kısmı İslam'a göre gerekli buldukları/gördükleri şekilde örtündüler, giyindiler ve yaşamaya çalıştılar. Aksine iddialar varsa da şeksiz şüphesiz gerçekleşen, bağnazlığı kendisini kör ve sağır hale getirmemiş herkesin kabul edeceği sonuç şu oldu: Örtünenler ile örtünmeyenler arasında -örtünme meselesine dayalı olarak- bir bölünme, bir çatışma yaşanmadı. Her kesimde bulunabilecek nadir ve genelleme yapılamayacak örnekler dışında örtünenler arasından anarşist, bölücü, insan hak ve özgürlüklerini ortadan kaldırmak üzere eylemci kimseler çıkmadı. Gerçek bundan ibaret olduğu halde mevcut ve yerleşik durumdan yararlanan, elde ettiği çıkarlarına gölge düşmesini istemeyen bir kesim, ellerindeki gücü kullanarak ve toplumun hassas noktaları ile bazı tabuları kullanarak Türkiye'de yaşanan bu din ve vicdan özgürlüğünü yok etmek, bütün vatandaşları iç ve dışları ile tektip'leştirmek üzere harekete geçtiler. Daha doğrusu hep hareket halinde idiler de bazı siyasî ve sosyal olayları, "hadi acemilikleri, hataları, maksadını aşan söz ve eylemleri diyelim" bahane ederek atak yaptılar. Sanki samimi dindarlığın gelişmesi ve yaygınlaşması ile bir ilişkisi varmış gibi "ülke bölünüyor, laiklik elden gidiyor" sloganıyla ortalıkta gürültü çıkardılar, kafaları karıştırdılar, bilgi ve ilgisi zayıf bazı kimseleri kuşkuya düşürdüler. Sonuç malum: İmam Hatiplere, Kur'an Kurslarına, din eğitim ve öğretimine, başörtüsüne, dindarların siyasî, sosyal, ekonomik ve medyadaki kurum ve kuruluşlarına karşı yapılanlar ortada, herkes olup biteni biliyor.
Dindarlaşmanın gelişmesine karşı alınan tedbirler cümlesinden olmak üzere son zamanlarda İstanbul Valiliği bir genelge ile İmam Hatip Okullarındaki kız öğrencilerin başları örtük olarak okullarına alınmamasını istiyor. İlahiyat Fakültelerinde de aynı uygulama giderek şiddetini arttırmak kaydıyla devam ediyor. Çocuklar kapıların önlerinde, sokaklarda perişan, veliler perişan, halk ile devlet hiç yoktan karşı karşıya getirilmiş durumda; duygular ve inançlar yıpranıyor, birlik ve beraberlik zedeleniyor. "Halk dediğiniz, veliler dediğiniz nedir ki, birkaç dipçik ve jopluk işleri vardır" diyen gafiller umursamazlık içinde faaliyetlerine devam ediyorlar. Aşağıdaki yöneticiler/sorumlular "Ne yapalım, kanun, yönetmelik, mahkeme kararı...var" diyorlar, yukarıdakiler de "Durum malum, bizim yapabileceğimiz bir şey yok, emir ...dan, ...den" diyerek sorumluluktan kaçıyorlar, kaçtıklarını sanıyorlar. Ama vaktiyle İstanbul Üniversitesinde yapılan bir toplantıda, kulakları çınlatan bir kız sesi hala yankılanıyor: "Öyle ise bu kanunlar, bu kararlar niçin var, bu hak ve hukuka aykırı kanunları, kararları, anlayış ve uygulamaları niçin düzeltmiyorsunuz..."
İnsan hak ve özgürlüklerine inanan, değer veren her aydın şu günlerde bu baskıya karşı bir şeyler söylemek, bir şeyler yapmak durumundadır. Bazılarının, ortada böylesine önemli problemler yokmuş gibi davranarak -belki de bu problemlerden dikkatleri başka yönlere çekmek için- asırlardan beri müslümanların uyguladıkları, muteber kitaplarda da yerini almış olan "zemzemle ilgili inanç ve davranışları" mesele yapması yaraya tuz basıyor.
Bir zamanlar insanımız, yöneticilerin, yetkili ve yetkisiz birimlerin hatalı karar ve uygulamaları "devlet diye dayatıldığı için" acısını, itirazını, şikayetini içine gömer, sineye çekerdi. Şimdi devletin "kendisi, halk, millet" olduğunu, yöneticilerin de para karşılığı devlete hizmet eden vekiller ve memurlardan ibaret bulunduğunu anlamaya başladı. Artık bunu dile getiriyor, şikayetini ortaya koyuyor, hesap soruyor, hakkını istiyor. Baskılar, haksız tasarruflar bu şuuru güçlendirdiği için -maalesef bu ifadeyi kullanıyorum- yararlı oluyor.
Sabır ile koruk helva olacaktır.

 


 

Başını örtenlerin beyin göçü

Türkiye'den çeşitli sebeplerle önemli ölçüde beyin göçü olmuştur; kazancını beğenmeyenler, akademik hayatla bağdaştırılması mümkün olmayan özgürlük kısıtlamalarından rahatsız olanlar, ilim ahlakına aykırı kayırmalar veya hak gasplarından zarar görenler, bekledikleri takdir ve teşviki bulamayanlar... o güzel beyinlerini başka ülkelerde, başka milletlerin yararına kullanmak ve kullandırmak üzere ülkemizi terkedip gitmişlerdir. İrtica bahanesiyle insanımızı bölenler; dindarlara "irtica" yaftası takanlar ve bu yaftayı taktıkları gerçek ve tüzel kişileri "yeşil" ile ifade edenler, son birkaç yıl içinde ülkemize bir kötülük daha yaptılar; yeşil diye niteledikleri sermaye başka ülkelere göç etmeye başladı, milyarlarca dolarlık ekonomik hareket ve üretimden -ülkemiz bu kadar ihtiyaç içinde iken- başka ülkeler yararlanıyorlar. Bu iki olayda iki tarafa yönelik tenkitler, farklı değerlendirmeler ve beklentiler olabilir. Ama biz bu yazıda daha başka bir beyin göçünden söz etmek istiyoruz: "Başını örterek okumak isteyen dindar kızlara bu imkan verilmediği için çareyi başka ülkelere giderek okumakta bulmaları ve muhtemelen önemli bir kısmının tahsilini tamamladıktan sonra da bu ülkelerde kalarak hizmet üretecek olmaları" şeklindeki beyin göçünden. Bu beyin göçü yalnız başını örten dindar kızlarımızla da sınırlı değil; aldıkları puanlar kuşa çevrilerek, hakları açıkça yenerek kazandıkları üniversitelere alınmayan İmam Hatip lisesi mezunu erkek öğrenciler de bu beyin göçüne katılmışlardır.
Bizim ülkemiz, ehliyetsiz yöneticiler ve ideolojik saplantılar yüzünden büyük garabetler yaşmaktadır. Bir yandan elimizde torba kapı kapı borç veya bağış para arıyoruz, 3 kuruşluk mal satabilmek, turizmden biraz döviz elde edebilmek için nice fedâkârlıklara katlanıyoruz, öte yandan eğitim sektörünün bir gelir kaynağı olduğunu göremiyor, buradan önemli kayıplara uğruyoruz. Bu kayıplar hem yabancı öğrenci sayısını artıramamak hem de kendi çocuklarımızı başka ülkelerde okumaya mecbur hale getirmekten kaynaklanıyor. Halbuki İngilizce öğretim veren ülkelerle, ekonomik ve kültürel menfaat pazarında rekabet edebilmek ve talebe çekebilmek için Fransızca ve Almanca öğretim yapan ülkeler, öğrenci kabulünde ve öğrenim harcında kolaylıklar getiriyor, daha başka teşvikleri de devreye sokuyorlar.
Geçen yıl bazı sivil kuruluşlar ve daha ziyade gayretli veliler sayesinde, başörtüsü kullandığı veya İmam Hatip lisesinden mezun olduğu için Türkiye'de mağdur edilmiş 300 yakın erkek ve kız öğrencimiz Avusturya gibi öğretim dili Almanca olan ülkelere gittiler. Bazı bağnaz laikçilerin engelleme teşebbüsleri başarılı olmadı, Avrupa zihniyeti bu bağnazlıkları hayretle karşıladı, öğrencileri kabul ettiler, hem ekonomik katkılarından yararlanıyorlar hem de kendi dil ve kültürlerine adam kazanıyorlar. Bu yıl için Fransa kapısını da açmak için teşebbüsler yapıldı. Bir daha hatırlatalım ki, Almanya, Avusturya, Fransa üzerinde durmalarının sebebi ekonomiktir; çünkü bu ülkelerde üniversite parasızdır ve hayat da nisbeten ucuzdur. Bir örnek vermek gerekirse 2000-20001 ders yılında Avusturya'da 4 öğrenci bir ev tutar ve üniversitede okursa her birinin aylık gideri 200 dolar civarında oluyordu.
Elbette ideal, hatta normal olan her öğrencinin kendi ülkesinde okuması, alacağı öğrenimin, dünya ile rekabet edecek düzeyde olmasıdır. Biz bunu her şeyden önce kültür ve ekonomi yönünden gerekli görürüz. Ancak beyin göçünün ülkemizde, ideolojik ayrımcılıktan başka sebepleri de var. Vaktiyle bir Fransız lisesinde öğretmenlik yapmıştım. Oldukça kaliteli bir öğretim yaplıyor ve 2 dil öğretiliyordu. Son sınıf öğrencileri yılın başından itibaren hararetli bir şekilde yabancı ülkelerin üniversiteleriyle yazışmaya başlar ve her biri birkaç üniversiteden kabul almaya uğraşırlardı. Kendilerine niçin ülkemizde yüksek öğrenim yapmak yerine başka ülkelere gitmek istediklerini sorduğumda, "öğrenim kalitesini, burs imkanlarını ve mezun olduktan sonra iş bulma şansını" gerekçe göstermişlerdi. Cumhuriyet döneminde eğitim ve öğretim hayatımızda devrimler yapıldığını, büyük başarılar elde edildiğini söyleyerek boş yere öğünenlerin bu durum karşısında utanç duymaları gerekiyor. Bunca emeğe, bunca masrafa rağmen, ilme ve öze değil, ideolojiye ve şekle ağırlık verildiği için elde edilen sonuç, ancak mecbur olanın, başka çaresi bulunmayanın ülkede kalması, yüksek tahsilini burada yapması oluyor. İmkanı olanlar isteyerek, öğrenim hakkı elinden alınanlar da istemeyerek yurt dışına gidiyorlar. Bu durum karşısında oturup düşünmesi, yanlış yoldan dönmek için çareler araması gerekenler, üniversite öğreniminin seviyesini Batı'nın başarılı üniversiteleri düzeyine çıkarmak için tedbir alacak yerde, başörtüsünü birinci mesele yapıyorlar, rektörleri, dekanları, öğretim üyelerini bu bakımdan değerlendiriyor, takdir veya tekdir ediyorlar!
Bu ülke bizim. Biz derken inancı ve hayat tarzı ne olursa olsun bütün vatandaşları kastediyorum. Kimseyi dışlamıyorum. Ama bu ülke vatandaşlarının büyük ekseriyetinin müslüman olduğunu ve bunların %80'e yakın çoğunluğunun da "isteyen başını örtsün, isteyen açsın; devlet bu işe karışmasın" dediğini bilimsel araştırmalara dayalı olarak biliyorum. Bu durum karşısında ideolojik saplantı ve ayrımcılıkta ısrar edenlere şunu hatırlatmakta yarar görüyorum: Girdiğiniz yol yanlıştır, çağdışıdır, İslam'a olduğu gibi insan haklarına ve demokrasiye de aykırıdır. İnsanları böyle tedbirlerle tektip hale getiremezsiniz, milletin birlik ve beraberliğini sağlamak için -eşyanın tabiatına aykırı ve imkansız olan tektipleştirme yerine- başka modeller, yöntemler yollar ve alınacak tedbirler vardır. Bunları başında sosyal ve hukuki adalet, özgürlük, hoşgörü ve "ortak kültür, tarih ve menfaatler"e bağlı bir ortak bilinç oluşturmak gelir.
Karşı taraf bu öğütlere kulak asıncaya ve aklın, sağduyunun, insafın emrettiği yola girinceye kadar dindar müslümanlara düşen vazife, ülkemizde mağdur edilen çocuklarını okutmak için gerekirse yurtdışı imkanlarından yararlanmak, bu durumda olan öğrencilere de yardımda bulunmaktır. Allah'a şükür hali vakti iyi veya orta birçok müslüman var; bunlar birer ikişer gencin yurtdışında öğrenim masrafını üstlenseler binlerce mağdur kızımız ve oğlumuz iyi seviyede öğrenim görebilirler ve şundan emin olalım ki bunların büyük bir kısmı ülkelerine geri döner, beyinlerini bu aziz milletin hizmetine sunarlar.
Bütün imkan sahiplerini bu iki başlı hizmet yarışına davet ediyorum.

 


 

Başörtüsü yasağını AİHM onaylamadı

İsmet Berkan Radikal'de, Anavatan Partisi'nin başörtüsü yasağı ile ilgili kanun teklifi verme teşebbüsünü değerlendirerek bunun siyasi bir manevra ve yatırım olduğunu, meselenin kanunla çözülemeyeceğini iler sürüyor ve şöyle diyor: "Unutmamak gerek, Anayasa Mahkemesi türbanın serbest kalmasını savunmayı bir partinin kapatılması için yeterli neden sayıyor. Refah'ın kapanma gerekçelerinden biri buydu, Fazilet için ise neredeyse yegâne gerekçe türbandı... Sorunun özünü kılık-kıyafet yönetmelikleri, yasalar ve Anayasa Mahkemesi kararları oluşturuyor."
Berkan'ın sıraladığı mavzûat ve kararlar, içinde bulunduğumuz şartlarda başörtüsü yasağının hukukî dayanaklarıdır. Ancak herkes biliyor ki yönetmelik kanuna, kanun anayasaya, anayasa da evrensel hukuk ilkelerine, devletin imzaladığı antlaşmalara ve sözleşmelere aykırı olamaz. Türk devleti için de AİHM'nin kararları geçerli olduğuna göre, bu mahkemenin başörtüsü ile ilgili görüşünü -daha önce de ifade etmeme rağmen- bir daha hatırlatmakta yarar görüyorum.
Bilindiği üzere 10 yıl kadar önce, başörtülü kızlara diploma verilmediği için Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na bir başvuru yapılmıştı, başvuru yanlış ve eksik yapıldığı, "Türkiye'de laik olamayan üniversite bulunmadığı ve bu sebeple başörtü yasağının öğrenim hakkını engellediği" ortaya konularak iyi savunma yapılmadığı için komisyon başvuruyu reddetmişti. Ancak komisyon kararının istişari olduğu ve bağlayıcı bir yanının bulunmadığı bilinmektedir.
Başörtüsü probleminin AİHM'ne1 ilk intikali, Refah Partisi'nin kapatılmasına yapılan itiraz sayesinde olmuştur. Anayasa Mahkemesi'nin kapatma gerekçelerinden biri de "RP'nin başörtü yasağına karşı çıkması ve yasağa uymayanları cesaretlendirmesi..." idi. AİHM 3'e karşı 4 oyla itirazı reddetti ve Anayasa Mahkemesi'nin kapatma kararını insan hakları ile ilgili sözleşmelere aykırı bulmadı. Ancak gerek kapatma kararını onaylayan 4 üyenin ve gerekse buna karşı oy kullanan 3 üyenin ittifak ettikleri husus, başörtüsünün rejim için bir tehlike doğurmadığı ve kapatma kararına gerekçe olamayacağıdır. İşte ifadeleri:
"Mahkeme tek tek ele alındığı zaman RP yöneticilerinin tutumlarının özellikle İslam ve başörtüsü meselesinde veya ibadetlere göre kamu sektöründe saatlerin düzenlenmesinde...Türkiye'deki laik rejim için yakın bir tehlike teşkil etmediklerini de değerlendirmektedir..."
"Bu kararda Komisyon, laik üniversitelerde islâmî başörtüsünü yasaklayan yönetmeliklerin uygulanmasının, dilekçe sahiplerinin din hürriyetine zarar getirmediğini bildirmişti. Bize göre bu davalar, şöyle veya böyle gereksizdirler ve sadece İslamî başörtüsünün takılmasının cesaretlendirilmesi olayının bir siyasi partinin kapatılmasını haklı çıkarıp çıkarmayacağı sorusunu tartışmak söz konusu iken bunlar kesinlikle ileri sürülemez."
Esasen okullarda ve kamu kurumlarında başörtüsü giymeyi yasaklayan bir kanun yoktur. Anayasa Mahkemesinin, "inanca bağlı olarak başı örtmeye imkan veren kanunu" iptal gerekçesinin bir kanun gibi kullanılması mümkün değildir. Danıştay kararları belli gerekçelere, mesela simge olayı, dini inanca dayalı olduğu için laikliğe aykırılık ve ayrımcılık yaratma... dayanmaktadır. Bu gerekçelerle ilgisi bulunmayan uygulamalar mahkeme kararlarına da aykırı olmaz. Bu sebeple yönetmelikler, dini inanca ve başörtüsü gibi belli bir kıyafete atıf yapmadan "... kılık-kıyafet serbesttir" şeklinde değiştirilirse, buna göre de dileyen başını örter dileyen açarsa ortada ne engel kalır ne de problem. Bunun içindir ki biz de çözümü siyasi iradede ve yönetimde görüyoruz. Buralarda kolaylıkla çözülecek bir meseleyi, ne maksatla olursa olsun içinden çıkılmaz hale getirmeye kimsenin hakkı yoktur. YÖK, bakanlar kurulu, bakan ve alt yöneticilerin kolayca çözüme kavuşturabilecekleri bir meseleyi çözmeyenlerden, sürüncemede bırakanlardan er geç hesap sorulacak; yani sandık başında bunun bedeli ödenecektir.

 



1 Avrupa İnsan hakları Mahkemesine, Komisyon'a değil.

 

Örtünenlere deniz yasak 2

Deniz büyük bir nimet, faydalarından biri de yüzme ve serinlemeye imkan vermesidir. Cennet ülkemizde başka nimetler nasıl esirgenmemiş ise deniz de esirgenmemiş, 3 tarafımız denizlerle çevrili, ayrıca içeride de büyük sular var. Bu sulardan yüzmek ve serinlemek için örtünme derdi olmayanlarla erkekler bol bol istifade ediyorlar. Sıra örtünen, dince örtülmesi gereken yerlerini açmayan, açamayan kadınlarımıza, kızlarımıza gelince bunlar, kıyılarda yaşıyor, yakın erkekleri gözlerinin önünde denize giriyorlar, onlara ise kıyıdan iç geçirerek bakmak kalıyor. Bazı hamiyetli veya ticari mânada gözü açık kişiler kıyılarda, örtünen kadınlarımızın istifade etmeleri için bir yer ayırıyor, çevresini uygun bir şekilde kapatıyorlar, burada eksiğiyle de olsa örtünen kadınlarımız denize giriyor, yüzüyor, eğleniyor ve Allah'ın deniz nimetinden de istifade imkanı buluyorlar. Gel gör ki, laiklik elden gidiyor diye gece gündüz uykusuz kalan bazı sivil ve resmi şahıslar bu din özgürlüğü, adalet ve eşitlik gereği olan uygulamaya razı olmuyorlar, koca denizler onlara dar geliyor, örtülülere ayrılmış bir avuç deniz parçasına göz dikiyorlar. Sivil memurlarla maksatlarına ulaşamazlarsa askerlere başvuruyorlar, bu imkanı ortadan kaldırıyor, örtünenler mahrumiyetin üzüntüsünü onlar ise laikliği korumanın huzurunu yaşıyorlar.
Hasılı denizlerde örtülüye yer yok; tıpkı okullarda olduğu gibi "ya okumaktan ve denize girmekten vazgeçersiniz, yahut da bizim dediğimizi yapar, bizim gibi olur, hem okula hem de denize girersiniz" diyenler bu insafsız uygulamalarını neye dayandırıyorlar?
Anayasa'nın 43. maddesine göre "Kıyılar, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyılarla sahil şeritlerinin, kullanılış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkan ve şartları kanunla düzenlenir." Bu konu 3621 sayılı kıyı kanunu'nda3 da şu şekilde düzenlenmiştir: Madde 6: Kıyı, herkesin eşitlik ve serbestlikle yararlanmasına açık olup, buralarda hiçbir yapı yapılamaz; duvar, çit, parmaklık, tel örgü, hendek, kazık ve benzeri engeller oluşturulamaz. Madde 13: Bu kanun kapsamında kalan alanlardaki uygulamaların kontrolu; belediye ve mücavir alan sınırları içinde belediye, dışında ise valilikçe yürütülür. Madde 15'e göre, duvar, çit, parmaklık, tel örgü, hendek, kazık ve benzeri engelleri oluşturanlara kum, çakıl alan veya çekenlere para cezası uygulanır. Para cezası, ilgisine göre doğrudan doğruya vali veya belediye başkanı tarafından verilir..."
Örtülülerin istifade ettikleri "etrafı kapatılmış yerleri" yıktıranlar, yukarıda geçen kanun maddelerine dayanıyorlar. Halbuki bu yerler özel mülkiyete geçirilmiyor, yine kamunun yararlanmasına açık bırakılıyor, ancak buna ihtiyacı olanlar düşünülerek kamu içinden belli özellikler ve hassasiyetler taşıyanlara tahsis ediliyor. Kamuya ait bir yerin yine kamunun bir kesimine, makul ve adil gerekçelerle ayrılması yukarıdaki maddelere aykırı değil. Kıyılarda böyle tahsislerin haddi hesabı yoktur. Çıplaklar kampından tutun da belli kesimlere, asker ve sivil bürokratlara, belli alanlarda ve işyerlerinde çalışanlara ait, başkalarının giremediği, yararlanamadığı birçok kıyı var. Bunlara dokunulmuyor, çitleri, kapıları sökülmüyor, bekçileri işten uzaklaştırlmıyor da devletin gücü örtünenlere mi yetiyor? Parasız girilemeyen plajlar nasıl ayrılmış? Niçin kadınlar tuvaleti var?
Bir gün öyle bir laiklik anlayışı hakim olacak ki, bu anlayış sebebiyle memurlar ibadetlerini yapabilecekler, başlarını örtebilecekler, içkili yerlerde oturmak istemeyen Müslümanlar'a belediyeler vb. kurumlar içkisiz yerler tahsis edebilecek, isteyen öğrenciler başları kapalı okuyabilecekler, isteyen vatandaşlar faize bulaşmadan ekonomik faaliyet yapabilecekler... İşte o zaman bu ülkede eşitlik, demokrasi, din ve vicdan hürriyetinden söz etmenin anlamı olacak.

 



2 Yeni Şafak, 05.09.2003
3 Onay tarihi 04.04.1990

 

Başörtüsü ve utanma4

Kasaplar kandan ürkmezler, ama çok insan vardır ki, kanı ilk gördüğünde bayılır. Tıp öğrencileri de kadavra dersinde aynı durumu yaşarlar, önce korkanlar, kusanlar, kaçanlar olur, sonra alışırlar. Her gün tv yayınlarında kan döken çağdaş sömürgecileri seyrediyoruz, seyrettikçe alışıyoruz ve tepki göstermez hale geliyoruz. Türkiye'de başörtüsü meselesi de böyle; mağdurlar çevremizde, acıları dinmeden, mağduriyetleri giderilmeden yaşıyorlar, biz bunları görüyoruz ama her geçen gün tepkimiz biraz daha zayıflıyor. Utanması gerekenler utanmıyorlar, vicdanları sızlaması gerekenlerin vicdanları utanç duvarı haline gelmiş, işin garibi utanmaması gerekenler utanır olmuşlar. Ferhat Kentel'e kulak verelim:
"Türkiye'de sorun "türban" değil; sorun başörtüsü ve başörtünün temsil ettiği ya da başörtüyle içiçe geçen bir yaşam tarzı, bir kültür, bir değerler bütünü, şu ana kadar işletilen devlet merkezli modernleşme sürecinden farklı bir modernleşme hikayesi, şu ana kadar devlet kontrolundaki dinsellikten farklı bir dinsellik... Başörtü, yükselmekte olan, olağanüstü bir mobilite kazanan, bu mobiliteyle birlikte yeni bir birikim kazanan, farklı bir varolma "yolunu" düşünebilen ve geliştiren bir toplumsal kesimin en belirgin dış görünümlerinden biri... İşte tam bu yüzden, basbayağı bu topraklara ait, buralara dair bir toplumsal hareketin, yani aslında devletin gurur duyması gereken, modernleşmenin başarısı olarak görülebilecek bir hareketin, önünün kesilmesi söz konusu. Ve "başörtünün" önü kesilemezdi ama "türbanın" kesilebilirdi... Başörtü bir "simge" değildi... O annelerimizin, anneannelerimizin örtüsüydü. İktidar blokuna hakim olan otoriter zihniyet o zaman türbanla simge yarattı; çünkü türban "bizim" değildi...Ve biz "modern" olarak adlandırılmış kamusal alanda, modern teknolojiler tarafından öğretilmiş olanlar dışındaki tezahürlerimizden, kelimelerimizden, inançlarımızdan utandık... Utanmayı öğrendik... Köşe yazarlarının yazı üretirken "gözümün önünde bir fotoğraf karesi var" türünden kullandıkları standart taktikler var. Ben de bitirirken aynı taktiği kullanacağım şimdi... "Önümde bir fotoğraf var..." İstanbul'un seçkin mekanlarından birinde, lise mezuniyet yemeğinden bir anı... Fotoğrafta ayakta 2 genç var. Biri ben, diğeri arkadaşım Ufuk... Objektife gururla bakıyoruz. Önümüzdeki masada Ufuk'un babası, annesi, benim babam oturuyorlar... Benim annem yok... Annem "o mutlu günümde" yok... Annem gelmemiş; annemin gelmesinin "çok uygun" olmayacağını düşünmüşüz çünkü. Babam öyle düşünmüş, annem uygun görmüş, benim de işime gelmiş... Ufuk'un annesinin gelmesinde, o fotoğrafta yer almasında anormal bir şey yok; çünkü o başörtüsüz; benim annem ise başörtülü... Öyle "seçkin bir mekanda" başörtülü annemin gelmesinden ailecek utanmışız. Gelmemesini içimize sindirmişiz... Sindirdiğimiz için, onu evde bırakmışız. Onu ailecek görünmez yaptık. Ben arkadaşlarımın yanında, "utandığım başörtülü bir anneden" utanç duymak zorunda kalmamış oldum. Ve o fotoğrafta annem hâlâ yok..."
Bir gerçek sahne tasvirini de ben sunayım: Yalova'da Telekom binasına gittim, başörtülü genç bir bayan, 2 küçük çocuğu ve yaşlıca, sakallı bir büyükleri sıra bekliyorlar, beni görünce tanıdılar, yaşlı adam ayağa kalkıp "Seni bir kucaklayabilir miyim?" dedi, kucaklaştık, gelinini göstererek "Kocasını bunun örtüsü yüzünden ordudan attılar, hiçbir gelirleri yok, iş de vermiyorlar, onlara düşük gelirimle ben bakıyorum, acaba mağduriyetlerin giderilmesi konusunda bir ümit var mı?" diyerek bir çırpıda derdini döküverdi. Uygun, ümit verici, rahatlatıcı birkaç cümle söyledim, ama söylediklerim beni teselliye yetmedi, içim doldu, gözyaşlarımı zaptederek vedalaşıp ayrıldım. Benim rasladığım, konuştuğum, mektuplarını okuduğum böyle mağdur sayısı saymakla bitmez.
Evet bu başörtüsü meselesi Türkiye'nin ayıbıdır, AB'de gerçek manada hak ve özgürlüklerden yana olsa başörtüsü zulmünün kalkmasını AB'ye giriş şartları arasına alırdı. Onlara sormak gerekiyor: "İdama mahkum olmuş canavarları kuratarmak insan hakkına saygı oluyor da başörtüsü mağdurlarını kurtarmak niçin olmuyor?"

 



4 Yeni Şafak, 03.08.2003

 

Başörtüsü ve ilahiyatçılar5

Başörtüsünün dini yönünü öğrenmek isteyen ilgililer tabii olarak ilahiyatçılara da danışmaktadırlar. Ancak danışma konusunda sonucu olumsuz etkileyen, dince doğru ve meşru olanın ortaya çıkmasını engelleyen arızalar görülmektedir. Danışanların bir kısmı öğrenmek için değil, yanlış veya doğru olarak edindiği bilgiyi ve bu bilgi doğrultusunda aldığı eylem kararını onaylatmak için sormakta, soracağı ilahiyatçıyı da bu amaca göre seçmektedir. Sorulan, medyada tartışmaya davet edilen ilahiyatçıların da bir kısmı, uzmanlık dalları tefsir ve fıkıh olmadığı halde bu davetleri kabul etmekte ve halkı yanıltan, eksik, yanlış, peşin hükme ve bağlantıya dayanan açıklamalar yapmaktadırlar. Milliyet'in yayımladığı bir araştırmanın ardından düşüncelerine başvurulun 2 ilahiyatçının yanlışlarını burada örnek olarak göstermek istiyorum:
Bir tasavvuf hocası, ilahiyatçı şunları söylüyor:
"Mümin kadınlara de ki: gözlerini sakınsınlar, namuslarını korusunlar. Görünen kısmı müstesna olmak üzere ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarına çeksinler."6 Yapsınlar şeklindeki ifadeler uyulması gereken kesin emirler mi? Yoksa uyulması lazım gelen ve ihtiyata da uygun düşen bir takım tavsiyeler midir? İki türlü düşünen de var. Bizim görüşümüz her ikisine de saygı gösterilmesidir. Başörtüsü gönüllü takıldığı zaman dini anlam ifade eder. Baskı ile kadınları örtmenin dini anlamı ve manevi değeri yoktur. Kadınları kapanmaya zorlamakla herhangi bir Müslümanı oruç tutmaya zorlamak aynı. İkisi de yanlış, İnsanları Müslümanlığa bile zorlamayan din nasıl olur da başörtüsü için baskı yapar?"
Başörtüsü ile ilgili emirlerin tavsiye kabilinden olduğunu kim söylemiş? Mezhep imamları mı, büyük müctehidler mi, asırlardan beri fetvaları ile amel edilen fıkıh otoriterleri mi, yoksa bazı çağdaş, modernist, yöntemleri ve düşünceleri genel kabul görmeyen ilahiyatçılar, hatta ilahiyatçı da olmayan sosyal bilimciler mi? Uzmanların bildiği gibi bütün büyük müctehidlere ve klasik fıkıh kaynaklarına göre kadının başı avrettir, namaz kılarken ve yabancıların yanına çıkarken örtülmesi gerekir. Bazı çağdaş yazarların, çizerlerin söyledikleri ise muteber fıkıh usulüne dayanmayan, bu sebeple İslamî bir ictihad olarak değerlendirilmesi ve halka "uygulanabilir" diye tavsiye edilmesi mümkün olmayan "görüşler"den ibarettir. Herkesin düşünme, söyleme, inancına göre yaşama hakkı vardır, bu hakka saygı gösterilir, ancak ehliyetsiz peşin hükümlü, imkanları kötüye kullanan insanlarnın söylediklerine "saygı" gösterilmez; yani bunlara müşruiyet tanımak ve uygulanabileceğini ima etmek meşru değildir. Farklı düşünen ve bunları da birer fetva olarak kabul edenlerin, "bu görüşlerin fıkhın neresinde olduğuna" da işaret etmeleri; yani söyleyenlerin bazı "modernist ilahiyatçılar" ve fikirlerinin de "henüz tartışılmakta" olduğunu açıklaması gerekir.
Bugünün problemi başı örtmek için değil, başı açmak için uygulanan baskıdır. Binlerce kızımız bu yüzden öğrenim haklarını kaybetmişlerdir, binlerce kadınımız ve kızımız bu baskı yüzünden ekmeklerinden, mesleklerinden ve topluma katkılarnıdan mahrum olmuşlardır. Vakıa bu iken ve sanki Türkiye'de başını örten öğrenci ve memureler, yaygın olarak baskı altında örtüyorlarmış gibi "örtmek için baskı"dan söz etmek de haksızlıktır, hatta konuyu saptırmaktır.
Dinin baskı yapmadığını ve yapmayacağını söylemek ayrıca izaha muhtaçtır. Hem inanmayanlar hem de inanıp da inancın gerektirdiği gibi yaşamayanlar birçok âyet ve hadiste ceza ile tehdit edilmektedir; tehdit bir baskıdır ve insanları eğitmek için dozunda baskıya ihtiyaç duyulmuştur. Keza dinin emir ve yasaklarının kamuya açık alanlarda ihlal edilmesi durumunda müminlerin, ellerinden geldiği ölçüde bunları engelleme vazifeleri vardır ve buda bir çeşit baskıdır. İnsanları belli bir "iyi, güzel, doğru" davranışa sevk edebilmek için elbette sevdirmek, benimsetmek, şuurlandırmak, teşvik etmek başta gelir ama dozunda ve usulünce baskı da söz konusudur.

 



5 Yeni Şafak, 13.07.2003
6 Nur, 24/31

 

Başörtüsü Allah'ın emiridir7

İkinci örneğimiz, uzmanlık alanı din eğitimi olan ama bu konuda kayda değer bir eseri olmayan bir hocahanım idi:
"...Devrin özelliği, toplumsal veya aile ile ilgili her kuralın mutlaka din ile bağlanmasıdır. Din ile bağlanmadıkça insanların bu kurallara uymayacağı varsayılmıştır."
Müslümanlara göre her devrin özelliği böyledir; yalnız "toplumsal veya aile ile ilgili" olan değil, hayatın bütün alanlarında mümin, attığı her adımın Allah'ın emir ve yasaklarına, dolayısı ile rızasına aykırı olmadığını gözetmek durumundadır; Müslümanlık Allah'ın iradesine ve dinine tâbi olmak, bağlanmak bunu gerektirir. Bir emir veya yasak dini ise, Allah ve Resulü buyurmuşsa elbette müminler bunlara daha bir titizlikle riayet edeceklerdir.
"Birçok kişiye göre, başörtüsü Allah'ın emridir. "Allah'ın emri" tabiri, Allah'ın öğüdünün emir telakki edilmesinden doğuyorsa, buna saygı duyulur. Başörtüsü böyle sunulduğu zaman tepkiyle karşılanmayacaktır. Fakat bu bir emir seviyesinde, zamanüstü bağlayıcılıkta sunuldukça tepki devam edecektir."
Birçok kişiye göre değil, modernistlerden önceki dönemin bütün fıkıhçılarına göre tesettür Allah'ın emridir, farzdır, açılması haramdır. Örtülmesi gereken yerlere başın da dahil bulunması yine bütün klasik dönem müctehidlerinin kabul ettikleri bir hükümdür. Bu hüküm, Allah'ın öğüdünün emir telakki edilmesinden değil, Allah'ın teşrîî8 emirlerinden çıkarılmıştır. Müminler buna yalnızca saygı göstermezler, aynı zamanda çiğnenmesini, aykırı hareket edilmesini haram bilirler.
"Allah'ın emirleri, başkası tarafından değiştirilemez, başka türlüsü yapılamaz olan kanunlarıdır. Yasin Suresi'nin son ayetinde bu hakikat şöyle bildirilmiştir: Allah bir şeyin olmasını istedi mi, ona 'ol' emrini verir ve o şey olur! Allah'ın emirleri, dünyanın ve kâinatın düzeni, varlıkların varoluş kurallarıdır. Gerisi, Allah'ın kullarına emirleri değil öğütleridir."
Bu yorum(!) hiçbir dinî esasa dayanmayan keyfî ve indî bir yorumdur ve bilgi eksikliğine dayanmaktadır. Allah'ın vahyindeki emirler9 tekvînî10 ve teşrîî olmak üzere ikiye ayrılır. Namazı, orucu, haccı, zekatı... buyuran emirler ile içkiyi, kumarı, yalanı, zinayı... yasaklayan nehiyler işte bu teşrîî olan emir ve yasaklardır; yani bunlar öğüt değil, dünya ve ahirette yaptırımı olan bağlayıcı buyruklardır. Allah'ın devamlı olarak bağlayıcı emir ve yasakları vardır; bunlara mümin olanlar tepki göstermez, teslimiyet gösterir, tepki gösterenler ise Müslümanlığı eksik olanlardır.
"Başı açık insan kadın-erkek herkes, her yerde, her zaman ibadet edebilir. Allah'la kulun arasına hiçbir engel giremez, Allah'ına ibadet eden kula kimse kayıt ve şart koyamaz, kıyafet cemaat içindir. Cemaate katılan kimse, cemaati incitmeyecek bir şekle bürünür."
Hiçbir kurala, delile, esasa, kadim ictihada dayanmadan ve sorumluluk duygusundan da azade olarak söylenmiş sözler. İnsan hayret etmekten kendini alamıyor. Bir insanın elbisesi bulunacak, ama çıplak olarak namaz kılacak ve buna kimse karışmayacak, kimse ibadetlerle ilgili kayıt, şart, kural... koyamayacak. O zaman dine, peygambere, vahye ne gerek var? Herkes kafasına estiği gibi tapınsın dursun.
Hocahanım çoktandır İlmihal okumuyor zahir, okursa "setr-i avret"in yalnız başına namaz kılan müminlere de gerekli olduğunu görüp öğrenecektir.

 



7 Yeni Şafak, 20.07.2003
8 Kural koyan, hüküm getiren
9 Emir kipleri ile böyle sayılan ifade şekilleri
10 Ol deyince olan fizikî vb. olaylar

 

Başörtüsü yasağının sorumlusu11

Kamusal alanda başörtüsü kullanmanın yasak olması neye dayanıyor; yani bu yasağın hukukî-kanunî dayanağı nedir?
"Üniversitelerde kılık kıyafet, yürürlülükteki kanunlara aykırı olmamak şartıyla serbesttir" mealindeki kanuna göre başörtüsünün serbest olması gerekiyor. Anayasa'nın laiklikle ilgili maddesini, "başörtüsünün aykırı olduğu kanun" olarak değerlendirmek ve mahkemelerin bu yoruma dayalı hükümleri hukuka aykırıdır, siyasidir, ideolojiktir. Üniversite disiplin yönetmeliklerinde yer alan yasak da, kıyafeti serbest bırakan kanuna aykırıdır ve geçersizdir, iptal edilmesi gerekir.
İlk ve orta öğretimde başörtüsü yasağı herhalde bakanlık kararlarına ve yönetmeliklere dayanıyordur. Bunlar da din ve vicdan özgürlüğüne ve kişilik haklarına, kılık kıyafeti seçme özgürlüğüne aykırı olduğu için hukuka aykırıdır, düzeltilmesi ve başörtüsünün serbest bırakılması gerekir.
Devlet memurlarının başörtüsü yasağı ilgili yönetmeliğe dayanıyor; bu da, yukarıdaki gibi hukuka aykırı olduğu için hukuk devletinde düzeltilmesi gerekir.
Bunları kim düzeltecek, hukuka aykırı bu yönetmelik ve uygulamaları kim ortadan kaldıracak? Düzeltme durumunda olan makam ve kurumları kim engelliyor?
Üniversiteden başlayalım. Eğer Anayasa'ya aykırılık anlayışında ısrar edilecekse bunun bile çaresi vardır; Anayasa değişikliği yapılır, ilgili maddeye bir fıkra eklenir ve "din ve vicdan özgürlüğünün kullanılması mahiyetinde olan, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeyen, kılık, kıyafet, ibadet, ayin, uygulama... laikliğe aykırı olarak yorumlanamaz" gibi bir ifadeye yer verilir. Kaldı ki böyle bir değişikliğe de gerek yoktur; çünkü başörtüsü takan bir bayan bunu dinî inancı gereği yaptığını açıklamadığı sürece bu kıyafet, yürürlükteki kanuna aykırı sayılamaz, bir kıyafet tercihi olarak görülür. Bir bayanın başörtüsünü ne maksatla taktığını sorgulama hakkı da kimseye verilmemiştir.
Diğer yasakların dayanağı ya yönetmelik ya da bakanlık veya yönetici kararı olduğuna göre bunları ortadan kaldırmak daha kolaydır.
Peki bu haksız ve hukuksuz yasağın sürmesini kimler istiyor, kalkmasını kimler engelliyor?
Ben bu soruya şu cevabı vermek istiyorum: Bürokrat veya sivil kişi, kuruluş ve kurumlardan bu yasağın devam etmesini isteyenlerin bulunduğunu biliyoruz. Ama halkın büyük çoğunluğunun, başkalarını zorlamadan isteyenin başını örtmesinden yana olduklarını da ilgili araştırmalardan biliyoruz. Bu durum karşısında Meclis ve ilgili bakanlıklar gerekli düzenlemeleri yaparak, kanunları çıkararak, gerekirse Anayasa değişikliğine giderek ve ilgili makamlar da gerekli kararları alarak bu yasağı sona erdirebilirler. Mevcut iktidarın bu isteği şüphe götürmez, ancak tek başına buna gücünün yetmeyeceği kanaatinde olduğu da anlaşılıyor. Muhalefet partisi CHP, bu konuda iktidara destek verse yıllardır süren, kangrene dönüşen bu iltihabın ve binlerce gencin ve ailelerin göz yaşlarının kurutulacağında şüphe yoktur. Muhalefet bu desteği verecek yerde başkanları, bizzat dinlediğim bir konuşmasına göre medyaya çıkışarak bu konuyu gündeme getirmemelerini istemektedir. İnsaflı düşünerek diyelim ki başkan, "Bir süre konunun üzerine gitmeyelim, şüpheleri ortadan kaldıralım, sonra çözelim" demek istiyor; peki aylar geçti, yine binlerce mağdur gözyaşı döktü, diploma alan sınıf arkadaşlarını tel örgülerin dışından seyrettiler; CHP çözüm yönünde hangi adımları attı?
Evet, parmağımla işaret ediyorum: Başörtüsü meselesini, yasağı kaldırarak çözmenin anahtarı CHP'nin elindedir, onun istemesi ve desteği diğer muhalifleri de susturmaya/ikna etmeye yetecektir.

 



11 Yeni Şafak, 22.06.2003

 

Başörtüsü kimseye zarar vermez12

Tarhan Erdem ve arkadaşlarının yaptığı ve Milliyet gazetesinde yayımlanan araştırmaya göre "kadınlarımızın yüzde 64'ü, sokağa çıkarken, evinin dışında başını kapamaktadır. Her 100 evin 77'sinde, başını örten bir kadın vardır. 18-27 yaş grubundakiler, üniversitede türban yasağının kaldırılması gerektiğini en fazla savunan grup oldu. BBP'lilerin ve SP'lilerin yüzde 100'ü, AKP'lilerin yüzde 93'ü, MHP'lilerin yüzde 87'si 'Türban yasağı kalkmalı' dedi. CHP, DSP ve YTP seçmeninin büyük çoğunluğu, "devlet dairelerinde türban yasağı olması gerektiğini" belirtti. Üniversitede türban yasağı kaldırılmalı' diyenlerin yüzde 21.5'i 'Devlet dairelerinde türban olmasın' dedi. Derneklerin yüzde 62.6'sı devlet dairelerinde çalışan kadınların isterlerse başlarını örtebilmesi gerektiğini söyledi."
Araştırma sonuçlarına göre ülkemizde başını örtenlerin sayısı oldukça kabarıktır. Başını örten ve örtmeyen insanlarımızın önemli bir çoğunluğu hem üniversitelerde okuyanlar hem de devlet dairelerinde çalışanlardan isteyenlerin başlarını örtebilmelerine taraftar olmuşlardır. CHP, DSP ve YTP seçmenlerinin büyük çoğunluğunun "devlet dairelerinde başörtüsü yasağından yana" olmakla beraber üniversitelerde yasaktan yana olmadıkları bilinmektedir. Buna göre önce üniversitelerdeki yasağın kaldırılması için bu partilerin, iktidar partisine destek vermeleri mümkün hale gelmiştir, bu imkanın hemen fiile çevirilmesi gerekir.
Devlet dairelerinde çalışan memurların başlarını açmalarını savunanlar, "aksi halde vatandaş onlara güven duyamaz, farklı muamele yapacaklarından kuşkulanır" diyorlar. Peki bunun aksini düşünelim: Yıllardan beri devlet dairelerinde başı açık bayanlar, namaz kılmayan, oruç tutmayan, sakal bırakmayan, bir kısmının alkollü içki kullandığı bilinen, bir kısmının solcu, ateist, farklı mezhepten, partiden olduğu malum olan memurlar çalışmaktadır, bu memurlara işi düşen ama kılık kıyafeti, inancı, dini hayatı farklı olan milyonların da bunlardan kuşku duymaları mı gerekecek? Eğer böyle ise buna ne tedbir getirilecek? Amaç problem çıkarmak veya problemi devam ettirmek değilse bu konuda söylenmesi gereken şudur: Memurun inancı, dini hayatı, siyasi görüşü, kılık kıyafeti ne olursa olsun vazifesini tarafsız olarak yapacağına inanılır, aksi sabit olursa da gereği yapılır.
Bir de simge hikayesi var. Gerçekle bir alakası bulunmadığı halde başörtüsüne türban adını verenler aynı zamanda türbanın bir "Siyasal İslam simgesi" olduğunu iddia ediyorlar ve bu sebeple kamusal alanda yasaklanmasını savunuyorlar. Adı geçen araştırmaya göre "deneklerin yalnızca yüzde 19.2'si "Türban laiklik karşıtlığının simgesidir" kanısında... Örtüsü için türban diyenlerin yüzde 81.8'i "Türban simge değildir" dedi... İlkokul mezunlarının sadece yüzde 14.4'ü türbanı simge olarak görüyor. AKP'ye oy vereceklerin yüzde 88'i türbanı simge görmüyor. Eğitimliler, çoğunlukla inançları gereği örtündüklerini söylüyor.
Türbana simge diyen yüzde 19.2'lik azınlığın yakıştırma dışında bir kanıtları yok. Başını örtenlerin partilere dağılımı da böyle bir yakıştırmayı boşa çıkarıyor. Başını örtenlerin kahir ekseriyeti "inançları gereği örtündüklerini" söylüyorlar. Doğrusu da budur. Bize göre başörtüsü yada türban yalnızca bir çeşit dindarlığın simgesidir. Ülkemizde bu konularda araştırma yapan birçok bilim adamına göre de türban, siyasal İslam'ın veya irtica'ın değil, modernleşmenin sembolüdür. Başını örten dindarların içinde aynı zamanda siyasal İslam'ın da dindarlığın bir parçası olduğuna inananlar varsa bunları bilmek, ayırmak ve "siz simge olarak başınızı örtüyorsunuz" demek mümkün değildir. Kimler olduğu ve sayıları bilinmeyen siyasal islamcılar yüzünden büyük çoğunluğu inançları gereği başlarını örten insanlara yasak getirmek hukuk ve insafla bağdaşmaz.

 



12 Yeni Şafak, 27.06.2003

 

Din eğitimi

İnsan hakları ile ilgili açıklama ve antlaşmaları ihtiva eden belgelerin tamamında din ve düşünce hürriyetine yer verilmiş, düşüncenin hiçbir zaman suç olmayacağı, din hürriyetinin de "inanma, yaşama, açıklama, öğrenme-öğretme, örgütlenme" hürriyetlerini kapsadığı açıkça ifade edilmiştir. Bu belgelerde dini öğrenme, öğretme ve din eğitimi verme hakkı içerik yönünden hiçbir kısıtlamaya tabi tutulmamış, neleri nasıl ve ne zaman öğretecekleri dindarlara bırakılmış, devlete müdahale hakkı tanınmamıştır. Laik Batı'da devlet okulları yanında vakıfların, kilise gibi dini kurum ve kuruluşların, yerel yönetimlerin her seviyede okul açmaları ve işletmelerine izin verilmiş, mezunların diplomaları tanınmıştır. Bu ülkelerde de dine inananlar ve inanmayanlar, hayatını din kurallarına göre yaşayanlar ve yaşamayanlar vardır. Hem bu çeşitlilik hem de okulların bağlı bulunduğu kurumların, kuruluşların farklı dünya görüşlerine sahip bulunmaları bir bölünme, parçalanma ve tehlike olarak görülmemiş, çoğulcu demokrasi anlayışının gereği olarak kabul edilmiştir. Buralarda devlet, ancak başkalarının hak ve özgürlüklerine karşı tecavüz, kısıtlama, kınama gibi bir durum meydana geldiği, eylem ortaya konduğu zaman harekete geçer ve haksız tasarrufu engeller.
Türkiye'de, Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında da farklı kurum ve kuruluşlara bağlı okullar vardı. Cumhuriyet inkılabı bir kültür değişimini öngördüğü ve bunu zorlama ile de olsa gerçekleştirmeyi hedeflediği için bütün okulları bir mercie bağlamayı ve öğretim-eğitim politikasını bu merci vasıtasıyla kontrol etmeyi uygun buldu, 03 Mart 1340 tarihinde Meclisin kabul ettiği "tevhîd-i tedrîsat" kanunu ile bunu sağladı. Kanunun birinci maddesi Türkiye'de mevcut bütün ilmi kurumları ve okulları Milli Eğitim Makanlığı'na bağlıyor, ikinci maddesi şer'iyye ve evkaf bakanlıkları ile özel vakıflara bağlı okulları milli eğitime devrediyor, dördüncü maddesi ise yüksek din uzmanları yetiştirmek üzere bir ilahiyat fakültesi, din hizmetlerini yerine getirmek üzere memurlar yetiştirmek için de İmam Hatip okulları açma vazifesini yine Milli Eğitim Bakanlığı'na veriyordu. Belli bir süre bu kanun uygulandı, sonra Ziraat, Sağlık Bakanlığı, Genel Kurmay Başkanlığı gibi kurumlara bağlı okullar açılmaya başlandı, bu uygulama kanunun ruhuna ve maksadına aykırı görülmedi. Önce yalnızca imam ve hatip yetiştirmek için açılan okullara halk fazlaca rağbet edince hem okulların hem de öğrencilerin sayıları arttırıldı; mezunlara, imtihanları kazanmaları halinde başka alanlarda da yüksek öğrenim hakkı verildi. Bu okullarda okuyanlar normal lise derslerini de aldıkları için üniversiteye giriş imtihanlarını kazanmakta ve çeşitli fakültelerde başarı ile tahsil görmekte güçlük çekmiyorlardı. Ayrıca Kur'an okumayı öğrenmek ve genel din bilgisi almak isteyenlere kolaylık sağlamak için Diyanet işlerine bağlı Kur'an Kursları açıldı.
"Eğitim ve öğretimde birlik sağlamak" mânasına gelen "tevhîd-i tedrîsât" adını taşıyan kanununun (ttk) hedefi "duyguda ve düşüncede" tek tip insan yetiştirmekti. Uygulama gösterdi ki bunun için bütün okulların Milli Eğitim'e bağlanması yeterli olmuyordu, bakanlığa bağlı okullarda duygusu, düşüncesi, ideolojisi farklı nice insan yetişmişti, ayrıca demokrasilerde tek tip insandan değil, çoğulcu bir yapıdan söz edilebilirdi, marifet bu çoğulcu yapı içinde birlik ve beraberliği sağlamaktı. Anlaşılan gerçek, yöneticileri yeni bir milli eğitim ve öğretim politikasına götürmesi gerekirken diğer kesim başa dönmeyi, tevhîd-i tedrisatı daha sıkı bir şekilde uygulamayı, farklı düşünce ve alt kültür renklerine hayat hakkı tanımamayı savunur oldular. İmam Hatiplere ve Kur'an Kurslarına reva görülen muamele ise daha başka gerekçelere dayanıyordu.
Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nun anayasaya aykırı sayılarak iptal edilmesinin kanunla engellenmiş olması bunun değiştirilmesine mani değildir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na göre değiştirilmesi mümkün olmayan maddeler 1, 2 ve 3. maddelerdir. Dünyada olup bitenlere, gelişmiş demokrasilere ve Tevhîd-i tedrîsât kanunu'nun uygulamasından elde edilen sonuçlara bakılarak bu kanunun değiştirilmesi mümkündür, hatta gerekli bile olabilir.
İmam-Hatip okulları, Kur'an Kursları, açıldığı takdirde isteğe bağlı din eğitimi okulları Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'na aykırı mıdır?
İrticayı bahane ederek din ve vicdan özgürlüğünü kısıtlamayı ideolojik bir takıntı haline getirmiş bazı yorumculara göre bu sorunun cevabı "Evet, aykırıdır" şeklinde veriliyor. Meseleye tarafsız ve ilmî olarak bakan bazı hukukçulara göre de bu okulları devletin açması, Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nu bir yana laikliğe aykırıdır. Birinci değerlendirmeye katılmamız mümkün değildir; çünkü Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nun 2. maddesi "bilcümle medrese ve mektepler maarif vekaletine devir ve raptedilmiştir" diyor. Kur'an Kursları medrese ve mektep olmadığı için kanunun kapsamına girmez. Birçok kurumun açtığı sayısız kurs vardır; Kur'an Kursları da Diyanete bağlı olarak açılmış kurslardır ve Milli Eğitim'in denetimine tabidir. Halen okullarda mecburi olarak okutulan "din kültürü ahlak bilgisi" dersi dışında kalan ve isteğe bağlı bulunan din eğitimi ve öğretimi anayasanın 24. maddesinde yer almaktadır. Bu eğitim ve öğretimin gerçekleşmesi çeşitli yol ve şekillerde olabilir. Bunlardan birisi de mesela Diyanet'in veya sivil kurum ve kuruluşların açacakları "din eğitimi ve öğretimi okulları"dır. Bu okulları açmaya Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nu engel oluyorsa uygun şekilde tadil edilmesi gerekir. İkincisi bu okullar Milli Eğitim'e bağlı olarak açılır, diğer öğretimi aksatmayacak şekilde programlar yapılır ve yürütülür; isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi bir anayasal haktır ve gerçekleştirilmesi engellenemez.
İmam Hatip liselerinden mezun olanların yalnızca imam ve hatip olmaları, başka bir yüksek öğrenim görmelerinin doğrudan veya dolaylı bir şekilde engellenmesi Anayasaya, insan hak ve hürriyetlerine aykırıdır. Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nu "bu maksatla ayrı mektepler açılacaktır" diyor, bu mekteplerden mezun olanların başka yüksek öğrenim dallarından mahrum edileceklerini söylemiyor. Söylese idi, o'da insan haklarına ters düşerdi ve tadil edilmesi gerekirdi.
Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nu veya irticayı bahane ederek, münferit davranışları genelleştirerek din ve vicdan özgürlüğünü kısıtlamak irticadır, bağnazlıktır, demokrasiye ve insan haklarına aykırıdır; bu sebeple sürdürülemez ve başarılı olamaz. Duyguda düşüncede tek tip insan yetiştirme projesi çağın gerisinde kalmıştır. Gerekli olan ülkenin halkı ve toprağı ile bölünmez bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumak ise bunun için vatanı, milleti ve insanı seven, erdemli, çalışkan, insan haklarına saygılı insanlar yetiştirmek yeterlidir. Böyle insan yetiştirmenin en önemli şartı ise, kültür ve eğitim politikasının, bu politikaya uygun programların, millete mal olmuş değerlerle örtüşmesidir, onlara ters düşmemesidir. Bu değerlerin başında din gelir; din ile, dindar ile barışık olmayan projeler başarısızlığa mahkumdur. Dindar ile mürteciyi biribirinden ayırmanın yolu ise kılık, kıyafet, ibadet vb. değildir; başkalarının hak ve özgürlüklerini kısıtlama eylemidir.
Halen ilköğretim okullarında mecburi bir ders olarak okutulan Din Kültürü Ahlak Bilgisi dersi, milli birlik ve beraberlik için gerekli ve faydalı olmakla beraber bir "İslam dini öğretim ve eğitimi" olarak ele alındığında verilen bilgi eksiktir, öğretenlerin bir kısmı işin ehli değildir, eğitim hiç yoktur. Şimdi bu 3 hususu biraz açalım:
a) Bilgi eksiktir, tam olabilmesi için kitapların, devletin müdahalesi dışında ehliyetli bir heyetin hazırlayacağı programa göre yazılmış olması gerekir.
b) Bu dersi okutanların, bilhassa ilköğretim okullarının 4. ve 5. sınıflarında okutanların çoğu sınıf öğretmenleridir, bu dersi okutmak için yetiştirilmiş değillerdir, bir kısmının inancı ve ameli de İslam ile bağdaşmamaktadır. Bu dersi okutmak üzere öğretmen yetişsin diye İlahiyat Fakültelerinde bir program açılmıştır, fakat YÖK ile M.E. Bakanlığı işbirliği yaparak bu programa yeterli öğrenci almamaktadırlar. Halen İlahiyat Fakültesi mezunu birçok eleman bulunduğu halde bunlar öğretmen olarak tayin edilmemekte, norm kadro bahane edilerek ders, uzman öğretmenlere değil, sınıf öğretmenlerine verilmektedir.
c) Öğretmekle eğitmek birbirinden farklı kavramlar ve eylemlerdir. Özellikle din bilgisi her yaşta verilir ve alınırsa da -diğer birçok alanda olduğu gibi bu alanda da- din eğitiminin her yaşta verilmesi ve alınması mümkün değildir; daha doğrusu bu eğitimin küçük yaşta, 4 yaş civarında başlayarak ömür boyu devam etmesi gerekmektedir. Din yalnızca bir bilgi yığını değildir, o imandır, ibadettir, ahlaktır, hayat tarzıdır, duygudur, alışkanlıktır... Bunların bireye kazandırılması için belli yöntemler ve programlar çerçevesinde yapılan faaliyetler bütünü eğitimdir. 4, 7, 10... yaşında alınması gereken din eğitimini 16 yaşından sonra vermek ve almak ya imkansızdır ve ya zordur. Aslında bu hususu, din eğitimini isteyenler de, engelleyenler de bilmektedirler; engelleyenler "hiç almasın daha iyi" demekte, isteyenler de "küçük iken almazsa sonra alamaz, iş işten geçer" diye istemektedirler. İnsan hakları belgeleri ile bunlara dayalı olarak yapılmış anayasalar, küçüklerin dinini seçme ve bunlara gerekli din eğitimi verme/verdirme yetkisini, velilere verdiğine göre, engelleyenlerin yaptığı hem hukuka, hem de din özgürlüğüne aykırıdır. Yine engelleyenlerin "Büyüdükten sonra dini tanısın, isterse kabul etsin ve yaşasın, istemezse reddetsin" şeklindeki argümanları da samimi ve tutarlı değildir; çünkü Türkiye gibi ülkelerde çocuklar, 16 yaşlarına kadar nötr, din karşısında tarafsız/bilgisiz yetişmiyorlar. Onlara bir şekilde din hakkında bilgi ve kanaat veriliyor, hatta yönlendiriliyorlar. Bir müslüman veli düşünelim, çocuğuna İslam eğitim ve öğretimi vemek istiyor, ama 16 yaşına kadar bunu kendisi, istediği yerde ve istediği şekilde verdiremiyor, okulda da verilmiyor, hatta din hakkında bazı olumsuz, yanlış, tek yanlı... telkinler de söz konusu olabiliyor. Çocuğa namaz ve oruç gibi ibadetlerin eğitimini vermek şöyle dursun, aileden aldığı yarım yamalak eğitimle bunları yapmak isteyen öğrenciler engelleniyorlar; şimdi bu müslüman veli ne yapacak? Çocuk onun mu, başkalarının mı? İşte bizim şekvâmız bununla ilgilidir. Din eğitimini engelleyenler insanları dinden kurtarmak istiyor ve bunun onlara iyilik olduğuna inanıyorlar. Din eğitimi almak, aldırmak isteyen müminler ise insanlar için dinin bir "iki cihanda mutlu olma aracı" olduğuna inanıyor, insanları dindarlaştırmayı onlara yapılacak en büyük iyilik olarak kabul ediyorlar. Taraflardan biri diğerine, mecbur kılarak veya engelleyerek kendi inanç ve arzusunu dayatırsa bu çözümsüzlük demektir. Din eğitimi büyüklerin kendi arzularına, küçüklerin ise velilerine bırakılırsa problem çözülmüş olur. Devletin yapacağı din eğitimi isteyen ve istemeyen vatandaşlarına -her birine istediğini vererek- yardımcı olmaktır.

 


 

İmam Hatipliler13

Kulaklarında ve vicdanlarında duyma arızası bulunanlar duyuncaya veya susuncaya kadar bin kere de olsa bazı gerçekleri yazmak gerekiyor.
Son günlerde yine İmam Hatipliler ile dindarların kurduğu okullarda okuyan çocuklarımız ve bunların yetişmiş mensupları aleyhine haksız, tarafgir, peşin hükme veya ideolojik taassuba dayalı saldırılar, ithamlar, karalamalar, tasarruflar oluyor. Neymiş, İmam Hatip mezunları şeriatçı, laiklik, cumhuriyet ve demokrasi düşmanı, tehlikeli insanlarmış, bunlara fırsat vermemeli, yüksek ve önemli bürokrat, vali, kaymakam, rektör, dekan, subay, genel müdür... olmaları engellenmeli, iktidara gelirlerse kendilerine karşı topyekun mücadele edilmeli, elleri kolları bağlanmalı ve kuşatılmalıdırlar... Daha da iyisi İmam Hatip Liseleri'nin okul ve talebe olarak sayıları azaltılmalı, mezunları yalnızca İlahiyat tahsili alabilmeli, başka yüksek öğrenim kurumlarına kabul edilmemelidir...
Bu iddia ve tedbirler karşısında bir de gerçeğe, gerçekte olup bitene bakalım:
İmam Hatip okulları açılalı 52 yıl, ilk mezun vereli de 45 yıl oldu. Bu okullardan mezun olan veya bir süre okuyup ayrılan insan sayısı milyonları geçti. Mezunlardan her türlü resmi ve sivil işte çalışanlar var, orduda olmasa da Emniyet'te ve genel idarede önemli görevler alanları var, çeşitli dernek, vakıf ve kulüplerde çalıştılar, sağ, sol ve merkez partilere girdiler, parti yönetimlerinde görev aldılar, milletvekili, bakan ve başbakan olanları var; yani 45 yıldır bu insanlar Türkiye'de yaşıyorlar ve çeşitli alanlarda faaliyet göstererek denetleniyorlar, tecrübe ediliyorlar. Dedikoduları bir yana bırakırsak İmam Hatipliler'in demokrasi karşıtı olduklarına dair hiçbir belge ve tecrübe mevcut değildir. Türkiye'de birkaç kere hukuka ve demokrasiye aykırı ihtilal yapıldı; bunları İmam Hatipliler yapmadı, ayrıca bunlar İmam Hatipliler'e karşı da yapılmadı; Menderes, Demirel ve Erbakan İmam Hatipli değildirler. Türkiye'de gerici ve rejim düşmanı diye suçlanan, mensupları yakalanan ve çeşitli cezalara çarptırılan örgüt mensupları da İmam Hatipliler değil. Bu okulların mezunları hep legaliteyi seçmişler, ülkenin anayasal nizamı çerçevesinde hareket etmeyi ilke bilmişler, hukuka uygun örgütler kurmuşlar, bazıları siyasetten uzak durmuş, bazıları ise iktidara gelmek için gizli cemiyet değil parti kurmuşlar, daha doğrusu kurulmuş partilere girmişlerdir. İmam Hatipliler yerel yönetimlerde iş başına geldikleri yerlerde, bazı karalayıcıların beklentileri ve yalan şayialarına rağmen yerleşim bölgelerini yeşile boğmuşlar, su, yol, köprü, geçit, park, temizlik gibi belediye hizmetlerinde rakipleriyle kıyaslanamayacak hizmetler vermişler, işler başarmışlardır. Siyasi iktidarda söz sahibi olduklarında, aynı dünya görüşünü paylaşan, fakat İmam Hatipli olmayan arkadaşlarıyla elele vererek demokratik cumhuriyeti korumak, demokrasinin ertelenmesine ve engellenmesine mani olmak, ülkeyi çağdaş dünyanın güçlü ülkeleri arasına sokmak için Avrupa Birliği'nin yolunu tutmuşlardır. Laikliği, "dindarlığa karşı olmak, dine müdahale etmek, dînî hak ve özgürlükleri mümkün olan asgari seviyede tutmak" olarak anlayan ve uygulayanlar, bu amaçlarına zarar verir korkusuyla AB'ye girme konusunda ayak sürürken onlar olanca güçleriyle buna asılmışlardır...
Yukarıda özetlenen 45 yıllık tecrübe İmam Hatipliler'in ne olduklarını ve ne yapmak istediklerini açık ve kesin olarak ortaya koymaktadır. Bunun dışında kalan iddialar ve ithamlar ya iftira, ya marjinali genelleme, yahut da kasıtlı olarak abartma sonucudur.
Laik ve demokrat bir ülkede dindarlara da dinsizler veya gevşek dinliler kadar kamusal alanda hayat hakkı tanınanacaktır. Farklı inanç grupları birbirlerine dayatma yapmadan inançlarını yaşayacak, ülkeye hizmet konusunda ise eşit şartlarda yarışacaklardır. Millet hangi grubun hizmetini beğenirse onu seçer, buna da kimsenin itirazı olmamalıdır; bugün seçen dener, beklentisi gerçekleşmezse yarın iktidardan indirir başka guruba fırsat verir. "Bunlar gelince gitmezler" düşüncesi bir bahaneden ibarettir; millet gönderdiği halde gitmezlerse demokrasilerde bunun da çareleri vardır.

 



13 Yeni Şafak, 24.08.2003

 

İmam Hatipliler üvey evlat mı?14

İmam Hatipliler'e devletin bazı yöneticileri üvey evlat muamelesi yapıyor, bazıları onları diğer okullarda okuyan çocuklarımızdan ayırıyor, şaibe altında bırakıyor, onlara güveniyor, bunlardan şüphe ediyor, hem de bunu ellerinde hiçbir sağlam bilgi ve belge olmadığı halde yapıyorlar.
Dindar geçinen, cami cemaati diye ifade edilen kesimin de İmam Hatip okulları'yla ilişkisi, bundan 10 yıl öncesine nisbetle çok farklı; kendi çocuklarını bu okullara göndermiyorlar, bu okulları seçen öğrencilere de daha öncekilerin yaptıkları yardımları yapmıyor, yeterli ilgi ve sempatiyi göstermiyorlar. Bu davranışın sebebi, elden gelen gayret sarfedildiği halde bu okulların, manevi amaçlarını gerçekleştirememesi olsaydı bir diyeceğimiz olmazdı; davranışın sebebi ne gariptir ki, bu okulların maddi ve dünyaya ait amaçları gerçekleştiremez hale getirilmiş olmasıdır; yani birkaç yıldan beri uygulanan haksız bir kararla mezunlarının, diğer meslek liselerinden mezun olanlar gibi mağdur edilmeleri, istedikleri yüksek öğrenimi yapmalarının engellenmesidir. Dindarlar, "çocuklarımızdan hiç değilse biri din alimi olsun, din alanında halka hizmet etsin" demiyorlar, diyemiyorlar, imanları bunu demeye yetmiyor, hepsi dünya hayatında geçerli ve itibarlı olan meslekler edinsinler, mühendis, doktor, avukat... olsunlar, hayatları refah içinde geçsin... diyorlar. Peki İmam Hatip okulları dışında bir okulda okuyan çocukların dinle ilişkilerinde istenmeyen durumların ortaya çıkma riski yok mu? Bu soruyu sormuyor, başkaları sorar veya hatırlatırlarsa bir meşrulaştırma şekli bulabiliyorlar. Yanlış anlaşılmasın, ben başka okullarda okuyan çocuklarımız dinsiz veya dine yabancı yetişirler demiyorum, ama iki tip okulu karşılaştırdığım zaman İmam Hatipliler'in dindar yetişme ihtimallerini daha galip görüyorum. Başka okullarda zayıf bir din kültürü dersi var, İmam Hatipler'de daha kuvvetli din dersleri var, başka okullarda ibadet uygulaması ve buna uygun mekan yok, İmam Hatipler'de ibadet eğitimi için daha uygun bir ortam mevcut.
Batı'da kiliselerin, her seviyede, sayılmayacak kadar çok okulları var, Türkiye'de Diyanet'in veya vakıfların okulları olamıyor, Milli Eğitim'in diğer okullarında da din eğitimi ve öğretimi yetersiz, dindar vatandaşların çocuklarına diledikleri dinin eğitimini verebilmeleri için İmam Hatip okulları'ndan başka seçenek kalmıyor, bu okulların önünü kesmek, sayılarını azaltmak çare değildir, ihtiyaca cevap vermek gerekir, devlet cevap vermezse halk daha sağlıksız yollardan ihtiyacını karşılamak mecburiyetinde kalır.
Halkımız büyük fedakârlıklar yaparak ve gayretler sarfederek birçok İmam Hatip binası yaptı, devletine güvendiği için bu binaları da Milli Eğitim'e verdi, şimdi kadir bilmez mirasyediler gibi bu binalar başka okullara tahsis ediliyor ve İmam Hatip okulları bir bir kapanıyor. Bu durum karşısında bütün hassas Müslümanlar'ın rahatsız olmaları, sorumluluk duygusu içinde ürpermeleri ve çare aramaları gerekiyor. Allah razı olsun bazı veliler, gönüllü kuruluşlar, müftüler ve diğer din görevlileri, İmam Hatip idarecileri ve öğretmenleri bu sorumluluk duygusuna sahip bulunuyorlar, şurada burada insanın gözlerini yaşartacak gayretler oluyor, ama yeterli değil, daha yaygın ve daha etkili çabalara ihtiyaç var. Bir yandan İmam Hatip liseleri'nin yüksek öğrenime geçmede önünü açmak için, diğer yandan da mevcut okulları kaybetmemek, öğrenci yokluğu yüzünden kapanmalarını engellemek için çalışmak gerekiyor.
Bu çalışmaların ibadet olduğunu hatırlatmama bilmem gerek var mı?

 



14 Yeni Şafak, 29.08.2003

 

İmam Hatip liseleri ve İlahiyat fakülteleri15

Tüm İlahiyat Fakülteleri ve Yüksek İslam Enstitüleri Mezunları Derneği (TİYEMDER) Genel Başkanı Selahattin Yazıcı, Mecidiyeköy Kültür Merkezi'nde bir basın toplantısı düzenleyerek şunları söylüyor: "20 bin din dersi öğretmeni ve Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı camilerde 30 bin din görevlisi açığı bulunmasına rağmen, ilahiyat fakültelerinin ikinci eğitim öğretim programları iptal edilmiş, 2 yıllık ilahiyat meslek yüksek okullarına 1998'den beri öğrenci alımı durdurulmuştur. Bu yetmiyormuş gibi her yıl ilahiyat fakültelerinin kontenjanları dürüşürülüyor... Geçtiğimiz yıl ilahiyat fakültelerine 1339 öğrenci alan YÖK, bu yıl 511 ilahiyat ve 434 ilköğretim din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenliği bölümleri olmak üzere toplam 945 kontenjan verdi. İnönü, Osmangazi ile Yüzüncüyıl ilahiyat fakültelerine hiç öğrenci alınmazken, Cumhuriyet, Fırat, Çorum, Harran, İstanbul, KTÜ Rize, Çanakkale 18 Mart, Sakarya ve Süleyman Demirel ilahiyat fakültelerinin ilköğretim din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenliği kısımlarına ise öğrenci alınmayacağı açıklandı. 10 ilahiyat fakültesine ise 21 kişilik komik kontenjan verilerek kapanmaları için adeta zemin hazırlandı..."
İmam Hatip liselerinde bazı iyileştirmeler yapmak, mezunlarının yüksek öğrenime geçerken uğradıkları açık haksızlığı gidermek için mevzûatta ve daha önce alınmış kararlarda ufak tefek değişiklikler yapmak istediği anlaşılan Milli Eğitim Bakanı malum çevre ve medya tarafından topa tutuluyor; İmam Hatip mezunlarına yeniden istedikleri alanda yüksek öğrenimin yolunun açıldığı, kızların başlarını örterek okumalarını sağlamak üzere bazı düzenlemelerin yapıldığı, âdeta bir felaket haberi gibi veriliyor. Bakanlık yalanları açıklıyor, doğruları ise yumuşatıyor, "haksızdı, yanlıştı, düzeltiyoruz, bundan daha tabii ne olabilir" diyecek yerde "korkmayın, istemediğiniz veya önemli bir şey yapmıyoruz" manasına gelecek ifadeler kullanıyor.
Sayın Yazıcı istihdam açığını ortaya koyuyor, buna göre ilahiyat kontenjanlarının arttırılması gerekiyor. Bize göre ise istihdam ihtiyacı olmasa bile isteyenin istediği yerde okumasına imkan verilmelidir. Başka alanlarda üniversite mezunları işsiz gezerken kontenjanlar kısılmıyor da ilahiyat alanında niçin kısılıyor? Bir şahıs ilahiyat tahsili alır, dinini yüksek tahsil seviyesinde öğrenir, ondan sonra da dilerse limon satarak hayatını kazanır; buna kimin karışma hakkı vardır? Türk halkının % 99'unun müslüman olduğu hep söylenir. Bana göre yaklaşık 70 milyon nüfusun 10'una bir "dini iyi bilen" gerekir. Bu da 7 milyon eder. Bu yedi milyon İmam Hatip ve ilahiyat mezunu, hiçbir karşılık beklemeden 10 insana dinini ve Kitabı'nı öğretir, onlarla devamlı temas halinde olur. Bu 7 milyon insanın ekmek parası kazanmak için edinecekleri iş ve meslek ise ayrı bir konudur. Din öğreten, başka imkan bulduğu sürece "din hizmetinden geçinmez", din hizmeti ibadet olarak yapılır. İşte Türkiye'nin bu kadar din hizmetlisine ihtiyacı vardır. Bu hesabı abartılı bulanlar ise istihdam ihtiyacını göz önüne alsınlar, buna göre de ilahiyatlara yapılan bir kıyımdan ibarettir.
İmam Hatip liseleri, diğerleri gibi "hem mesleğe, hem de yüksek öğrenime eleman ve öğrenci yetiştirir", onların yüksek öğrenim haklarını yalnızca kendi alanlarına hapsetmek büyük haksızlıktır; eğitim ve öğretimin gereği değil, ideolojik ayrımcılığın, dindarlık karşıtlığının gereği olarak yapılmaktadır. Bugünkü iktidar partisinin adında "adalet ve kalkınma" varsa, varlık sebepleri bu iki kavramı hayata geçirmek ise İmam Hatiplere ve ilahiyatlara yapılan haksızlığı da engellemek mecburiyetindedirler.
Bir başka haksızlıklar paketinin dış sebebi olan başörtüsü meselesini çözmek ise CHP'nin buna evet demesine, bu konuda yapılacak düzenlemelerde iktidarı desteklemesine bağlıdır. Şu anda bu iki partinin evet dediğine Türkiye'de hayır diyecek çevrelerin yapabilecekleri bir şey yoktur.

 



15 Yeni Şafak, 10.08.2003

 

İmam Hatip ve İlahiyat mezunları'nın durumu16

Hürriyet gazetesi ve Kanal D'nin "İmam Hatiplerde kelime oyunu" başlığı altında verdikleri haberin nasıl bir çarpıtma olduğunu Sayın Y. Doç. Dr. Mustafa Öcal, Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmeni'ne gönderdiği bir yazıda şöyle açıklıyor:
"Haberde söz konusu olan bilgiler 1972 yılında yayınlanan İmam-Hatip okulu yönetmeliğinde aynen var, doğru. Ancak bu haberi yapan meslektaşınız Kamuran Zeren ve gazeteye o manşeti atan sizler, yönetmelikten bir yıl sonra (1973'te) çıkan ve yönetmeliğin ilgili maddesini iptal eden 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununu ve özellikle kanunun 32. maddesini nasıl görmezlikten ve bilmezlikten gelirsiniz?!.. 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu 1983'te, 2842 sayılı kanun olarak yeni anayasaya uyumlu hale getirilirken bazı değişiklikler yapıldı ve revize edildi. Ama hem 1973'teki halinde ve hem de 1983'teki halinde İmam-Hatip liselerini tanımlayan madde aynen muhafaza edildi. O maddeye göre "İmam Hatip liseleri hem mesleğe ve hem de yüksek öğretime eleman hazırlayan bir orta öğretim kurumu" olarak tanımlanmaktadır. "Kendi alanında" ifadesi, diğer meslek liseleri gibi bu okulların da adı "İmam-Hatip okulu" iken geçerli idi. Milli Eğitim Temel Kanunu ile bütün mesleki ve teknik liselerle birlikte İmam-Hatip okullarının adı da "Lise"ye çevrilince o hüküm ortadan kaldırılmıştır... Unutulmasın ki, gönderdiğim bilgiler arasında 1972 yılında "Milli Eğitim Reformu Stratejisi"ni hazırlayanların da ifade ettiği gibi, üniversiteye öğrenci hazırlamak yalnızca bir okulun tekelinde olamaz. Üstelik anayasanın 42. maddesi de "eğitimde fırsat eşitliği"nden bahsetmektedir."
İhtiyaç bulunduğu halde öğretmen olarak tayin edilmeyen ilahiyat mezunlarının yanık seslerine de bir kulak verelim:
"Bizler bir grup ilâhiyat mezunuyuz. Son 5 yıldır hemen hemen ilâhiyat mezunları öğretmenlik için atanmıyorlar gibi bir şey.17 Milli Eğitim Bakanımız sayın Hüseyin Çelik nisan ayında yaptığı açıklamada şayet 25 bin kadro verilirse 2067 Din Kültürü öğretmeni alacaklarını, şayet bu sayı 20 binle sınırlandırılırsa tüm branşların eşit oranda etkilenip buna göre ayarlama yapılacağını bildirdi. Maalesef korktuğumuz oldu toplam öğretmen kadrosu 20 bin olarak ilan edildi, fakat daha da vahimi ilahiyat mezunları Din Kültürü ve Ahkak Bilgisi Öğremenliği için 1650 kişilik bir kontenjanla % 20'lik düşüşten etkileneceğine, sanki % 70'lik bir genel kadro daraltılması varmış gibi 700 kişilik bir kadro ile sınırlandırıldılar! KPS sınavı yapıldı ilâhiyatçılar bu sınavda üstün başarı göstererek yüksek puanlar aldı. Fakat boştaki mezun çok, verilen kadro az olduğu için 80 puan ve altı bu yılki atamalarda yerini alamadı. Halbuki 65 puan alan spor akademisi mezunları daha az başarılı oldukları için daha fazla kontenjanları olduğu için atanabiliyorlar! Sizin aracılığınızla adaleti partisi'ne isim yapmış iktidar partisinin Milli Eğitim Bakanı Muhterem Hüseyin Çelik bey'e burdan sesleniyoruz: Lütfen mümkünse genel kadro sayısını 5 bin daha arttırarak başa dönün ve Din Kültürü öğretmenliğine 2067 öğretmen alın, ya da etkilenmemiz gereken oranda bizim kontenjanımızı sınırlandırıp 700'den, 1700'lere çıkartın. Bizler binbir güçlükle okuyup bu günler için yetiştirildik, neredeyse 20 yıldır okuyoruz. Aldığımız üniversite puanıyla hukuk, kamu yönetimi gibi gözde bölümlere rahatlıkla girebilirdik, fakat bir anlamda peygamber mesleği olan "ilim ve irşad" yolunu seçtik. Mesleki eğitimimizde ihtisas yaptık pedagojik formasyonumuzu aldık. Şimdi ortada kaldığımız için ana babamıza karşı mahçubuz! Çoğumuz işi olmadığı için memleketine dönemiyor. 2 yıldır nişanlı olup işsiz olduğu için evlenemiyen arkadaşlarımız var. Bu haksızlık daha ne zamana kadar sürecek!"
Yönetici, "bir kurdun aşırdığı koyundan da sorumludur", ayrıca bazı beklentilerin makul bir süresi vardır!

 



16 Yeni Şafak, 15.08.2003
17 Yani çok az sayıda alınıyorlar. Mesela 2002 yılında hiç alınmadı!

 

Patronların Türkiye'si ve İmam Hatipler18

Patronlar kulübü TÜSİAD Çeşme'de toplanarak ülkenin önemli bazı meselelerini konuştular, kendilerine göre tespitler yaptılar, çözüm teklifleri sundular. Toplantıda TÜSİAD başkanı ile Yüksek İstişare Konseyi başkanı birer konuşma yaptılar. Bu konuşmalarda benim altını çizdiğim ve karşı düşüncelerimi ifade etmek istediğim beş konu var: Uzlaşma, YÖK, meslek liseleri19 ekonominin önceliği ve orman arazisi.
Uzlaşma konusunda söylediklerinden şu sonuç çıkıyor: İktidar oy aldığı tabana verdiği sözleri ve kendi ictihadına göre ülke çıkarına olan plan, program ve icraatı bir yana bırakmalı, hangi konularda muhaliflerle anlaşabiliyorsa, uzlaşabiliyorsa, hangi konularda muhalefet izin veriyor, rıza gösteriyorsa onlara bakmalıdır. Peki uzlaşamazsa; yani muhalefet20 izin vermez, razı olmazsa iktidar ne yapacak? İstikrar için bu konuları programından çıkaracak. Böyle bir mantık sistemi, "seçilmemişlerin resmen kurulmamış koalisyon yönetimine" götürmez mi? İktidar seçmen tabanının iradesini değil de karar ve icraatını beğenmeyenlerin iradesini esas alırsa bu kimin, hangi düşünce ve tercihlerin iktidarı olur? Eskiden bazı camilara mensup grupların birlik çağrıları olurdu; bunlar nasıl bir birlik istiyorlar diye baktığınızda her birinin "Bizim bayrağımızın altına gelin, bizim dediklerimizi kabul edin olsun bitsin" dedikleri anlaşılırdı. Bugün de uzlaşma çağrısında bulunanların bundan anladıkları "Bizim istediklerimizi yapın, istemediklerimizi yapmayın"dan ibaret oluyor. Uzlaşmak en azından "tarafların karşılıklı fedakârlıkları ve tavizleri" ile olur; Türkiye'de böyle bir uzlaşma talebi görülmüyor.
YÖK'ün siyasileştirilmesinden söz ediliyor. Bu iktidar mı YÖK'ü siyasileştiriyor, yoksa YÖK zaten siyasileşmiş mi? Belli bir ideolojiye angaje olmak ve üniversiteleri merkezin kıskacına alarak kımıldamaz hale getirmek de bir siyasileşme değil midir? Bu iktidar YÖK konusunda bütün taraflara danışarak uzlaşma arayışı içinde değil mi? Uzlaşmak için illa da başkalarının dedikleri mi olmalıdır?
Patronlar, meslek liselerinin üniversitelere, diğer liselerle eşit şartlarda girmelerine karşı çıkıyorlar; yıllardan beri bu konudaki düşünce ve talepleri hiç değişmedi. Almanya'da bazı yetkililerle konuşmuşlar, "bizim gençlerimizden korkmayın" demişler, onlar da "iyi eğitmeniz şartıyla" cevabını vermişler. Türkiye'nin gelecekte nasıl şekilleneceği eğitime bağlı imiş. Şimdi bu cümleleri yanyana koyup bir sonuca varalım: Patronlara göre Türkiye'nin geleceği "dindar insanların da her kademede yer aldığı, söz sahibi olduğu" bir gelecek olmamalıdır, bunu sağlamak için de İmam Hatip liseleri'nden mezun olanlar yalnızca Diyanet hizmeti yapmalı, bunun dışında ülkenin önemli kararları ve bu kararların icrası çerçevesinde rol almamalıdırlar. Batı'da kiliselerin ana okulundan üniversiteye kadar binlerce okulu vardır, buralardan mezun olan dindar Hiristiyan'lar devletin her kademesinde görev alırlar; ama patronlara göre Türkiye'de böyle olmamalıdır, eğitim laik olmalıdır.
Patronlar ekonominin önceliğinden söz ediyorlar; ahlaksız ekonomi ülkeyi selamete götürecekse hortumlamaları, kayıt dşı ekonomiyi, vergi kaçırmaları... nasıl açıklayacaklar? Ekonomi ile ahlaki eğitimin paralel yürümesinde ne sakınca var? Sakınca yoksa niçin ülkemizde bir ahlak eğitimi probleminin de olduğuna temas etmiyorlar?
Bazı ekonomik gelişmeler yanında darboğazların, çözülememiş problemlerin de olduğunu söylüyorlar; arkasından kalkıp orman vasfını kaybetmiş ve halen üzerinde hukuka aykırı yapılaşma olmuş ve kullanılmakta olan arazilerinin satışına karşı çıkıyorlar. Bu satışlardan, hadi 20'leri bırakalım 8-10 milyar dolar gelir elde edilse önemli yaralara merhem olmaz mı? Hem devletin cari açığından, borcun büyüklüğünden... söz etmek hem de önemli bir gelir kaynağına karşı çıkmak çelişkiye düşmek değil midir?
Hasılı ben bu patron temsilcilerini dinlerken konuşmaların bağımlılık ve karşıtlık etkisi altında olduğu intibâını edindim ve hiç tatmin olmadım.

 



18 Yeni Şafak, 21 Eylül 2003
19 Asıl maksatları İmam Hatip liseleri
20 Yalnızca partileri değil, TÜSİAD başta olmak üzere başka tarafları da kastediyorum

 

Lâiklik, İslâm, Türkiye

Batıda, din-devlet ilişkisi ile ilgili olarak birbirinden farklı iki terim kullanılmaktadır: Lâisizm, sekülerizm. Türkiye'de ise bunlardan birincisi daha yaygın olarak ve aynı zamanda ikincisinin de yerine kullanılmakta, bu bakımdan da bazı anlaşmazlık ve karışıklıklar meydana gelmektedir. Kavram ve uygulama olarak lâiklik ve sekülerizmin tarihini Roma İmparatorluğu devrine kadar götüren araştırmacılar vardır. Ancak sekülerizm uygulaması bu eski devirlerden beri bazen güçlü, bazen zayıflayarak mevcut olmakla beraber lâiklik kavramı, ağırlıklı olarak ihtilâl sonrası Fransa'da başlamış ve özellikle, Fransızca konuşan Katolik ülkelerde ve topluluklarda etkili olmuştur.
Bu iki kavram arasında daha başka farklar da bulunmakla beraber bizim konumuz bakımından en önemli fark şudur: Sekülerizm, din ve devletin (eskiden kralın) ayrı ayrı, özerk ve bağımsız kurumlar olmalarını savunur. Lâiklik ise dînin devletin kesin denetimi altında olması görüşünü savunur. Önceleri Batı Roma, sonra Ortaçağ Avrupa'sında devlet dînin denetimi altında iken lâiklerin ısrarlı mücadeleleri sonunda dîn devletin denetimi altına girmiştir. Yaygın olan tariflerde lâiklik, "dînin devlet işlerine, devletin de dîne karışmaması, müdahale etmemesi" şeklinde ortaya konmuş olmasına rağmen uygulamada denetim tek taraflı işletilmiştir. Lâiklik kavramı, siyâsî alan yanında hukûkî, felsefî ve sosyal alana da taşmıştır. Hukûkî alanda lâiklik yasama ve adâlet tevzîine dînin karıştırılmamasıdır. Felsefî alanda lâiklik, düşünce ve bilgi problemlerine vahyin karıştırılmaması, düşünce ve bilimin dinden uzak tutulmasıdır. Sosyal alanda lâiklik, sosyal hayata dînin etkisini minimum boyutlarda tutmaktır.
İslâm'da lâiklik düşüncesi, kavramı ve uygulaması yoktur. Çünkü Batıda bu düşünce ve hareketin doğmasına sebep kilise ve din adamları'dır. Kelimenin lûgat mânâsında bile bu sebebin izleri vardır; çünkü lâik, clergé'nin karşıtı olarak ruhban olmayan, kiliseye, dîne ait bulunmayan, din-dışı mânasına gelmektedir. İslâm'da ise din adamları sınıfı mevcut değildir. Her müslüman, din ve Allah ile ilişki bakımından eşit imkân ve seviyeye sahip bulunmaktadır. Müslümanın ibâdet etmek, tevbe etmek, hâsılı dînî hayatını yaşamak için bir aracıya ihtiyacı yoktur. Câmide namazı cemâatle kılmak için belli bir sınıfa imam olma imtiyazı verilmemiştir. Cemâat içinde en bilgili, ahlâklı ve okuması düzgün olanı öne geçer ve namazı kıldırır. İslâm'da lâiklik uygulaması da yoktur. Çünkü teorik olarak din ile devleti ve toplumu birbirinden ayırmak, birbirinin müdâhalesi dışında tutmak mümkün olmadığı gibi uygulamada da dîni temsil eden kilise gibi bir kurumun devlete karşı yetki mücadelesine giriştiği olmamıştır. İslâm'da devletin başkanı aynı zamanda cuma ve cemâat imamıdır; hem din, hem de devleti korumakla yükümlüdür. Devlet din için, toplum için vardır, bunlara hizmet için öngörülmüştür, bunlar arasında çatışma düşünülemez. Devlet dînin talimâtı dışına çıkamayacağı için İslâm'da siyasî, hukukî ve sosyal düzenleri dînin dışına çıkarmak ve etkisinden uzak tutmak da mümkün değildir, uygulama da buna göre olmuştur.
İslâm'da sekülerizmin amaçlarına yakın ölçüde dînî hürriyet ve özerklikler vardır. Hiçbir kimse belli bir dîni edinmeye zorlanamaz; İslâm ülkesinde başka dinlere mensup cemâat ve fertler bulunabilir, bunlar kendi dinlerine göre ibâdet, âyin, eğitim ve adâlet tevzîi yapabilirler. İslâm devleti bunları engellemek bir yana korumakla yükümlüdür. Ayrıca İslâm, devlet yönetiminde ulü'l-emre geniş selâhiyet vermiştir.
Türkiye'ye lâiklik Cumhuriyetle beraber aşamalı olarak girmiştir. 1924 Anayasası'nda bile "devletin dîni İslâm'dır" maddesi vardır. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibâren adım adım lâikliğe doğru yürünmüş, şer'î kanunlar ilga edilerek yerine Batıdan iktibâs edilen kanunlar getirilmiş, hilâfetten cumhuriyete geçilmiş, şer'î mahkemeler kaldırılmış, dînî okullar kapatılmış, dînî hayata önemli kısıtlamalar getirilmiştir. Giderek lâiklik adına devletin dîne ve dînî hayata müdâhalesi o boyutlara gelmiştir ki, ezân Türkçeleştirilmiş, fes-sarık giyilmesi menedilmiş, resmî yerlerde kadınların başlarının örtülmesi yasaklanmış, müslümanların çocuklarına dinlerini öğretebilmek için kurs ve okul açmalarına izin verilmemiş, devlet memurlarının ve ordu mensuplarının namaz kılmalarına hoşgörü ile bakılmamış, dolaylı yollardan engellenmiştir. Bugün de Türkiye'de devletin dîni denetim altında tutması esasına dayalı bir lâiklik uygulaması vardır. Vatandaşlarının % 99'u kendi beyanlarına ve nüfus kayıtlarına göre müslümandır. Müslümanların büyük ekseriyeti, şerîat devleti istemesini bilmemekle beraber devletin dîne ve dînî hayata, yukarıda zikredilen ölçülerde müdâhalesinden rahatsız ve gayr-i memnun bulunmaktadırlar. Türkiye'de ve başka ülkelerde müslümanların beklediği, şerîat devletinin başka dinden ve inançtan olanlara tanıdığı hürriyet ve özerkliğin kendi devletlerinde kendilerine tanınmasından ibârettir.

 


 

Laiklik ve demokrasi ilişkisi

Önemli kişiler sık sık laiklik ile demokrasi arasındaki varoluş ilişkisine temas ediyor ve "demokrasi olmadan laiklik olur, fakat laiklik olmadan demokrasi olmaz" diyerek her ne pahasına olursa olsun, geçici olarak demokrasiyi ve insan haklarını rafa kaldırma pahasına da olsa laikliği korumanın gerekliliğini vurguluyorlar. Bu, bir kısım önemli kişilere göre "laiklik dinin devlete karışmaması", demokrasi ise "halk iradesine dayanan yönetim biçimidir". Eğer din devlete karışırsa -bu din hangisi ise- onun dediği olur, bu dine inanmayan, başka inanç ve dünya görüşlerine mensup bulunan halk gruplarına da "devlete hakim olan dinin" kuralları dayatılmış olur ve demokrasi ortadan kalkar. Şu halde dinin devlete karışmaması demokrasinin varoluş şartıdır... Bu muhakemeyi yapanlar ve demokrasiyi koruyabilmek için dinin devlete müdahalesini engelleyenler çelişkiye düştüklerinin ve demokrasinin bir engelini ortadan kaldıralım derken bir başka engelini kullandıklarının farkına varamıyorlar.
Gerçek ve çağdaş mânada demokrasi, insan haklarının korunduğu ve güvence altına alındığı sistemin adıdır. Yani gerçekleşen bu olmasa bile demokrasinin iddiası ve hedefi bundan ibarettir. Şimdi dönüp Türkiye'de uygulanan ve şimdilerde daha da sıkı bir şekilde uygulanmak istenen laikliğe bakalım. Bu laiklik, dinin devlete karışmadığı, fakat devletin dine karıştığı, ona müdahale ettiği, bazen temel kurallarına itiraz ettiği, onları ortadan kaldırmak, bir mânada dinde reform yapmak için bazı kurumları kullandığı, dini bölerek bir kısmının yaşanmasına izin verdiği, bir kısmının yaşanmasını ise şiddetle yasakladığı; dinin, kendine inananları bağlayan kuralları yerine başka kuralları dayattığı ve dindarları bu kurallara uymaya zorladığı bir laikliktir. Bu laiklik anlayış ve uygulaması ise tartışmasız olarak insan haklarına ve özellikle öğrenim, eğitim, düşünce, din, vicdan, ifade hak ve hürriyetlerine aykırıdır. Bu hak ve hürriyetleri korumak ve güvence altına almak demokrasi ise -yukarıda niteliklerinden ve uygulanış biçiminden söz ettiğimiz- laiklik, demokrasiye aykırıdır, bu laikliğin bulunduğu ve uygulandığı yerde demokrasi yoktur. Yani bu mânada "laikliğin olmadığı yerde değil, olduğu yerde demokrasi yoktur". Bu sebeple olmalıdır ki, gerçek ve çağdaş demokrasiyi benimsemiş ülkelerin anayasalarında ya laiklikten hiç söz edilmemiş yahut da tanımlama ve sınırlama yoluna gidilmiş; çoğunda laikliğin yerine temel hak ve hürriyetlere, bu meyanda din ve vicdan hürriyetine yer verilmiştir.
Türkiye'de de yapılması gereken şey ekonomi alanında olduğu gibi hak ve hürriyetler alanında da "devletin küçülmesi"ni sağlamaktır. Öyle bir düzen kurulmalıdır ki, bu düzen içinde hem ülkenin bölünmez bütünlüğü, hem halkın birlik ve beraberliği, hem kamu düzeni, hem de din, vicdan ve ifade hürriyeti bulunsun, gerçekleşsin, korunsun. Laikçiler, ne zaman laikliği bir din gibi dayatmak ve laiklik adına bir takım ilkelere ve kurallara herkesi mecbur etmek, böylece "demokrasi, demokrasi diyerek onu tepelemek" yerine hedefini koyduğumuz düzeni nasıl gerçekleştireceklerini düşünür ve tartışırlarsa işte o zaman istismar ettikleri demokrasiye yaklaşmak, belki de onu yakalamak imkânını bulurlar.

 


Laiklik ve ruhbanlık

Laiklik kelimesine tarih içinde yüklenen manalardan biri de "din ve kilise adamı, rahip" karşıtı olarak "rahip olmayan, dünya adamı olan" demektir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda laiklik tanımsız bırakıldığı için ona verilecek mana ve yapılacak tanım konusunda bir keyfilik hüküm sürmektedir. Bu sebeple olmalıdır ki, geçende bir tartışmada aynı şahıs laikliği iki türlü tanımladı: a) Dünya adamı, b) Referansı din, kutsal kitap olmayan sistem. Bu tanımlamalara göre ruhban sınıfına, mesela katolik din adamı sınıfına mensup olmayan her fert laiktir; dünyayı yaşayan, rahip olmayan kimselerin laik olmamaları mümkün değildir. Keza yürütme, yasama ve yargıda dini, kutsal metinleri ve talimatı kaynak olarak kullanan, bu kaynakta yer alan talimata uyum gösteren, bunlara aykırı davranmayan toplumlar ve devletler "siyasal dine" bağlıdırlar, "fundamantalist"tirler. İki tanımlamayı birden gözönüne aldığımız zaman "özel hayatında dini rehber edinen" kimsenin durumu karanlıkta kalmaktadır; ikinci tanım devlete ve topluma mahsus bir tanım değilse "dini hayatında rehber edinen fert" laik değildir, birinci tanıma göre ise aynı fert rahip olmadığı, ruhban sınıfına dahil bulunmadığı için laiktir.
Bu kavramları İslâm'a uyguladığımız zaman durum daha da karışmakta, Müslüman topluluğu ve ferdi laiklik tanımlarından birinin içine koyma işi imkansız hale gelmektedir. Çünkü İslâm dininde rahip ve ruhbanlık yani dünyayı, aile hayatını terketmiş, kendini dine ve mabet hizmetine vermiş bir din adamları sınıfı yoktur. Bir Müslüman fert hem dünya hayatını, dinin emir ve yasaklarına uyarak yaşar, hem de ibadetini yapar, imamlık, müezzinlik, vâizlik, müftülük gibi dini hizmetleri yerine getirir. İmam örneğinden hareket edersek o bile, Hıristiyanlık'taki manada "din adamı" değildir, ikinci tanım çerçevesinde de laik değildir, çünkü imam olsun, cemaat olsun bütün müslümanlar, dünya hayatlarını da Allah'ın buyruklarına göre yaşamaya çalışırlar. Asker sivil bütün müslümanlar, hayatlarında bir kere bile inanarak bir din kuralını uyguladıkları zaman dini, dünya hayatlarında referans olarak kullanmış olurlar.
Günümüzde problem, devletin dinî referans olarak benimsemesi halinde inanmayanlar ile farklı dinlere mensup olanların din ve vicdan hürriyetlerinin ortadan kalkması tehlikesidir. Ancak bu tehlikenin yanında, dinin referans olarak alınmaması, dinde bulunan bir kuralın, devletin mevzuat ve yönetimine yansımaması halinde dindarların, bir dine inanan ve onu yaşamak isteyenlerin din ve vicdan hürriyetlerinin ortadan kalkması tehlikesi de vardır. Devlet yalnızca bir dine inanan ve onu yaşamak isteyenlerin devleti değildir, bu doğrudur ama yalnızca inanmayanların devleti de değildir. Devlet büyük bir şemsiye gibi durumları farklı olan bütün vatandaşlarını gölgesi altına almak mecburiyetindedir, o bunun için vardır. Devletin laik olmasını, "dini referans olarak kullanmaması" manasında alır ve uygularsak dindara, inanan ve inancını yaşamak isteyenlere karşı baskı ve zulüm kaçınılmaz hale gelir. Her iki sakıncadan da kurtulmanın yolu, devletin mevzuat ve uygulamalarında inancı göz önüne alması, hem kendinin hem de başka grupların hiçbir ferde ve gruba baskı yapamayacağı, inancına aykırı kural dayatamayacağı bir yönetim biçimi kurup yürütmesidir. İşte adı laik olsun, seküler olsun bir kısım Batı ülkelerinde ve toplumlarında yapılan, yapılmaya çalışılan budur, bu sistemin genel çerçevesi de insan haklarıdır, din, düşünce ve vicdan hürriyetidir.
Yukarıda açıklamaya çalıştığımız sistemi başörtüsü örneğine uygularsak maksat daha da açıklık kazanacaktır. Devlet, laiklik veya sekülerlik adına mevzuat üretir ve bu mevzuat ile, inancı yüzünden başını örten bayanların kamu alanlarında çalışmalarını ve okumalarını yasaklarsa inanan vatandaşlarının bir kısmını himaye şemsiyesinin dışında bırakmış, onlara inançlarına aykırı kural dayatmış, din ve vicdan hürriyetlerini çiğnemiş, inancına uygun yaşamak isteyenleri bir kısım haklardan yoksun bırakmış olur. Başı örtmeyi veya açmayı serbest bırakırsa çağdaş laiklik anlayışından uzaklaşmamış, insan haklarını çiğnememiş, herhangi bir inanç grubuna baskı yapmamış ve inanca aykırı kural dayatmamış olur.
Konu bu kadar açık ve basit iken tersine zorlamalar ve dayatmaların çağdaşlıkla alakası yoktur, din karşıtlığından, dayatmacı zihniyetten ve alışkanlıklardan kaynaklanmaktadır, çağdışıdır, millet-devlet bütünleşmesine, vatandaş gruplarının kaynaşmasına aykırıdır.
Ya laiklik, bütün inanç gruplarının inançlarını veya inançsızlıklarını yaşamalarına imkan verilecek şekilde anlaşılıp uygulanacak, yahut da onun yerine demokrasi, insan hakları, din ve vicdan hürriyeti kavram ve kuralları konarak çağın gereği yerine getirilecek, milyonların ıstıraplarına son verilecektir. Bugün ülkemizde anlaşılan ve uygulanan laiklik, dini hayatın dışına atmak isteyenlerin inanç, tutum, yaklaşım ve hayat tarzlarını bütün vatandaşlara mecbur kılma ve dayatma sisteminin adıdır. Bu anlayış ve uygulamadan geri dönülmedikçe çağdaşlıktan, demokrasiden ve insan haklarından söz edilemez, dem vurulamaz, hür ve demokrat dünyanın karşısında başı dik olarak durulamaz.

 


 

Kamusal alanda dindarlık

Sayın Ali Bayramoğlu "Başörtüsü sorunu dedikleri..." başlıklı güzel yazısında, konuya bir açıklama çerçevesi koymak üzere laikliği şöyle tanımlıyor: "Laiklik tüm medeni ülkelerde din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Ancak bu ayrım din ve devlet arasındaki mutlak bir ayrım anlamına gelmez. Başka bir deyişle insanlar dindar olabilir ama laiklik ilkelerini benimseyerek, buna göre ve bunu kollayarak kamu hizmeti görebilir. Devlet alanı ve siyaset dışında da inançlarının doğal gereklerini yerine getirebilir." Bu tanımlamadan sonra da şu değerşlndirmeyi yapıyor: "Ama bizdeki uygulama hiç böyle olmamıştır. Agresif bir laiklik anlayışı din ve devlet arasına kesin bir çizgi çekmiş, kişilerin inançlarının gereğini yerine getirmesi bile onların mürteci ilan edilmelerine yetmiştir."
Bu tanımlama ve değerlendirmeye katılmakla beraber bir noktanın biraz daha açılmasında yarar görüyorum. Sayın Bayramoğlu "Başka bir deyişle insanlar dindar olabilir ama laiklik ilkelerini benimseyerek, buna göre ve bunu kollayarak kamu hizmeti görebilir." dedikten sonra ekliyor: "Devlet alanı ve siyaset dışında da inançlarının doğal gereklerini yerine getirebilir." Laik düzende insanlar dindar olabilirse ve bununla beraber "kamu hizmeti görebilirse", "inançlarının doğal gereklerini yerine getirme"yi devlet alanının dışına ittiğimizde ortaya bir çelişki çıkmaz mı? Bir elimizle verdiğimizi diğer elimizle geri almış olmaz mıyız? Öyle ya, dindar memur, doğal dinî vazifelerini devlet alanı dışında yapacaksa, mesela öğle tatilinde, dairenin uygun bir yerinde namazını kılamayacak, daireye oruçlu olarak gelemeyecek ve bayan ise dairede başını da örtemeyecek... Yani laik düzende kamu görevi ile özel ve ferdi dinî vazifelerini bir arada yürütemeyecek demektir. Bu sebeple "Laiklik ilkesine göre ve onu kollayarak" kamu görevi yapmayı; kamusal alanda, vazifesini aksatmadan, başkalarına din dayatmadan, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden özel dinî vazifelerini de yerine getirerek çalışması şeklinde anlamak ve yorumlamak daha doğru olur diye düşünüyorum. Sayın Bayramoğlu'nun ifadesini böyle anlamak da mümkün, ancak biraz kapalılık var. Aksi halde dindar kamu görevlisinin dini hayatına müdahale etmiş, din ile ilişkisini parçalamış, bir kısmını laiklik adına engellemiş, diğer kısmına izin vermiş oluruz ki bu, devletin de dine müdahale etmemesi kısmıyla laikliğe aykırı olmalıdır; eğer laikliğe aykırı değilse o zaman din özgürlüğüne aykırıdır ve bu sebeple laikliğin, din özgürlüğüne uygun bir çerçevede düzenlenmesi ve anlaşılması kaçınılmaz olur.
Yazıda bizim kapalı bulduğumuz nokta, Türkiye'de "kamusal alan" kavramını kasten mekanlaştıran anlayıştan kaynaklanıyor. Doğru olanı ve muhtemelen yazarımızın da kastettiği ise "kamusal alan" kavramının mekanla değil, kamuya ait kural koyma ve uygulama ile ilgili olduğudur.

 


Kamusal alan

İktidarın başörtüsü meselesinin çözümünü zamana ve uzlaşmaya bırakmasını, mevcut şartlar içinde uygun buluyorum. Ama bu meselenin "çözüldüğünü", "bir daha açılmamak üzere kapandığını", "Türkiye'nin böyle bir meselesinin olmadığını" söyleyenleri izan ve insafa davet ediyorum. Milyonlarca insanın sıkıntı çektiği, çözüm beklediği, yüzbinlerce gencin o yüzden ıztırap içinde olduğu, eğitim öğrenim hakkından mahrum kaldığı bir meseleyi yüzüstü bırakıp sonra da bunun çözüm olduğunu söylemek duyarsız baskıcılığın tipik bir örneğidir.
Başörtüsü meselesinin çözümünü zorlaştıran bir yaklaşım da hukuk adına yapılmaktadır. Güya başörtüsü yasağının kaldırılması Anayasa'ya, laiklik ilkesine ve yüksek mahkeme kararlarına aykırı imiş. Bu konuda yeni bir hukuki düzenleme de yapılamazmış. Bu yaklaşım da bir baskıdır, işi oldu bittiye getirmektir, hatta biraz şantaj bile kokmaktadır. Halkın % 80'e yakın büyük çoğunluğu okullarda başörtüsü yasağının kaldırılmasından yana ise, son seçimlerde kullanılan oyları da bu yasağa karşı tavır yönlendirmiş ise demokrasilerde bu iradeye karşı ne mahkeme kararları, ne de mevcut düzenlemeler ileri sürülebilir. Yasamanın yapacağı şey, millet iradesi yönünde hukuki düzenlemeler yapmak, hak ve özgürlüklerin önündeki engelleri ortadan kaldırmaktır, yargının yapacağı şey de bu yönde kararlar almaktır. Aksi halde demokrasi ve halk egemenliğinden değil, yargıçlar devletinden/egemenliğinden söz etmek gerekir.
Son günlerde başörtüsünün nerelerde serbest olacağı konusu tartışılırken "kamusal alan" kavramı odak noktası haline geldi. Radikal'den sayın H. B. Kahraman'ın bu konuya tahsis ettiği iki yazısında da açıklandığı üzere bu kavram sanıldığı kadar açık bir tanıma kavuşmuş değil. Yine bu yazıya göre türban yasağına konu olan kamusal alanın, "devletin hükmî şahsiyetinin hakim olduğu mekan" yani "devlet dairesi"nden ibaret olması, böyle anlaşılması ve bu anlayışa göre okulların yasak kapsamımdan çıkması gerekiyor. Kamusal alana devlet dairesi mânası verir ve burada başörtüsü'nü yasaklarsak, vatandaşın hem din özgürlüğünden yararlanması, hem kamusal alanda istihdam hakkını kullanması, hem de dinî bir ödevi olan başörtüsünü kullanması mümkün olmayacak, insan iki ölümden/mahrumiyetten birini seçmekle başbaşa bırakılacaktır. Bu sebeple dinin müdahale edemediği, dine dayalı düzenleme ve uygulamanın yapılamayacağı alanı, devlet dairesi gibi mekan olarak değil, yargı, yasama gibi herkesi bağlayan devlet işleri olarak anlamak gerekiyor. Buna göre her kadının başını örtmesini mecburi hale getiren bir yasa(ma) laikliğe aykırı olur, fakat isteyenin inancına uygun olarak örtünmesine, isteyenin de örtünmemesine imkan veren bir yasa(ma) ve uygulama laikliğe aykırı olmaz; bunun insan haklarına dayalı demokrasilerde böyle olması kaçınılmazdır.

 


 

Dinci-laikçi çatışması

Din-devlet, toplum, fert ilişkisi ile ilgili konular konuşulurken, tartışılırken tarafları ifade etmek için kullanılan, bir yanda "dinci, islamcı, fundamantalist ile dindar, mümin, müslüman", öte yanda "laik ile laikçi" arasında fark görme yaklaşımı tutunmuş sayılır.
Clergé-laik21 ayrımı oldukça eskilere gitmektedir; bu mânada fertler için laik demek, "din adamı sınıfına dahil olmayan" demektir. İslam'da din adamlığı sınıfı bulunmadığı için bu ayrımın, bizim dinimizde ve kültürümüzde yerinin olmadığını söyleyebiliriz.
Bir devlet tavrı olarak laiklik, kabaca din işleri ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması; din işlerinin kiliseye, dünya ve devlet işlerinin ise akla, bilime ve siyasilere/yöneticilere bırakılması mânasına gelmektedir. Başka bir ifade ile kamusal alanı düzenleyen kuralların dine dayandırılmaması demektir. Bu ayrıma Hıristiyanlığın uygun olduğu söylene gelmiştir, ancak tarihi uygulama bir yana, kiliselerin çağımızdaki talepleri ve iştiğal alanları göz önüne alındığında bile bunun böyle olmadığı açıkça görülmekte, kiliseler dünya ve devlet işlerine de müdahale etmeye çalışmaktadırlar. İslam'da ise hem tarihi uygulama hem de teorik kurallar böyle ayrıma uygun düşmemektedir. Müslüman ferdin ve topluluğun bütün işlerinde dinin onayını alması, yapıp ettiklerinin Allah rızasına aykırı olmadığını bilmesi zorunludur.
Laikçilik, laikliğin bir ideoloji olarak algılanmasının, dine ve dindarlığa karşı kullanılmasının adıdır. Laikçi, laikliği din özgürlüğünün aracı olarak değil, dinin alanını daraltmanın, din özgürlüğünü sıfıra yakın bir alana hapsetmenin aracı olarak görmektedir. Laikçiye mukabil olarak kullanılan dinci kelimesine ise "dini bütün topluma dayatan, toplumun her ferdinin belli bir din anlayışına göre inanıp yaşamasını isteyen, bu tavrı bir ideoloji haline getiren ve hayatta gerçekleştirmek için çaba gösteren" anlamı yüklenmektedir.
Yukarıda özetlenen tanımlamalar, "laiklik-İslam" ve "laikçilik-İslamcılık" arasında bir çelişme ve çatışmanın bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Çeşitli zamanlarda ve zeminlerde yapıldığı gibi son günlerde Türkiye'de de bu çatışmanın nasıl aşılabileceği üzerine farklı tezler ileri sürülmekte ve tartışılmaktadır.
Karşı tarafı "ya sev ya terk et" kıskacına sokan yaklaşımları, en azından dünyanın geldiği bu noktada işe yarar ve uygulanabilir olmadıkları için bir yana koyacak olursak geriye kalanlar içinde "seçkinler uzlaşması"na dayalı olarak "Türkiye'nin kendi içinde bütünleşmesi" tezi, önemli ve tartışmaya değer bir tez olarak önümüze gelmektedir.

 



21 Din adamı, rahip olan ve olmayan Hıristiyan.

 

Çatışmadan Bütünleşmeye

Laik ve laikçi kesim dini hayatın alanını daraltmaya, dindarlığı kişilerin evlerinin içine hapsetmeye kalkışır, dindarın başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden inancını her alanda yaşamasını kolaylaştıran düzenleme, uygulama ve müsamahayı laikliğe aykırı saymaya devam ederlerse anlaşma, uzlaşma, bütünleşme işte o olmaz.
Dinciler ve dindarlar kendi inançlarını ve hayat tarzlarını genelleştirmeyi, insanlara zorla bir dini benimsetmeyi veya benimsemeden öyle görünmelerini, kamuya açık alanlarda öyle yaşamalarını sağlamayı amaç edinirlerse, bunun için siyasi veya başka yollardan çaba gösterirlerse çatışma devam eder.
Laikliği, din ve düşünce özgürlüğünün teminatı veya bunu amaçlayan bir sistem olarak anlayıp uyguladığınızda, laiklik ilkesine dayanarak dindarın hak ve özgürlüğünü kısıtlayamazsınız; yani doğru anlaşılan ve uygulanan bir laiklik dindarlarla çatışma sebebi olmayabilir.
Dini doğru anlayıp uygularsanız insanları zorla bir dini benimsemeye ve dindar gibi yaşamaya itemez, bu amaçla hak ve özgürlükleri ortadan kaldıramazsınız. Çünkü dinin özü samimiyettir; din, korkudan, baskıdan, menfaatten kaynaklanmayan, iticisi bunlar olmayan bir inanç, duygu, ahlak ve davranış bütünüdür. Korkusundan inanmış görünen kimse münafıktır, korkusundan veya umduğu bir menfaatten dolayı ibadet eden ve dindar gibi davranan kimse mürâîdir; münafıklık ve mürâîlik İslam'ın kesinlikle reddettiği tavırlar ve davranışlardır. İslam'ın istediği iki şey vardır:
1. Hak ve özgürlükler yanında insan ödevlerinin de dengeli olarak tanındığı ve korunduğu bir toplum hayatı içinde insanlara İslam dininin anlatılması ve dileyenlerin hiçbir korku ve baskı altında kalmaksızın inanmayı veya inanmamayı seçmelerinin, inançlarına göre bir hayat tarzını sürdürmelerinin temin edilmesi.
2. İslam'a inanan ve müslümanca yaşamak isteyenlerin hem kendi yaşantılarına hem de onlardan gelen nesillerin müslüman olarak sosyal hayata katılmalarına zarar vermeyecek bir toplum hayatının gerçekleştirilmesi.
Hem laik kesimin hem de dindar müslümanların, mevcut şartlarda amaçlarına uygun bir "bütünleşme", her iki kesimim ilkelerinden kısmen vazgeçmelerini, uzlaşmak için birbirlerine taviz vermelerini teklif eden bir formül ile gerçekleşemez. Olabilecek şey, uygulanabilir formül, her iki kesimin birbirine inanç, ideoloji ve hayat tarzı dayatmaması, her iki kesimin, diğer tarafın hak ve özgürlüklerine zarar vermeden inancına göre yaşama imkanının sağlanması, bu imkanı sağlayan hukukî düzenlemelerin laikliğe aykırı sayılmamasıdır. Böyle bir anlayış ve bu manada hoşgörü içinde yanyana, bir ülkede yaşayan, birçok şeyi paylaşan insanlar arasında, tıpkı başı açık ve kapalı olarak aynı okulda okuyan öğrenciler arasında olduğu gibi bir üst ortaklık bilinci oluşur ve böylece de bir milli bütünlüğe ulaşmış oluruz.

 


 

Taviz vererek bütünleşme veya uzlaşma

"Hem laik kesimin hem de dindar müslümanların, mevcut şartlarda amaçlarına uygun bir "bütünleşme", her iki kesimin ilkelerinden kısmen vazgeçmelerini, uzlaşmak için birbirlerine taviz vermelerini teklif eden bir formül ile gerçekleşemez" demiştim. Konuyu biraz daha açmak ve "Niçin gerçekleşemez?" sorusunu cevaplandırmak istiyorum.
Önce taviz vermeyi örneklendirelim: Bir müslüman, dinde var olduğuna inandığı bir inancı, bir ibadeti, bir haram nesneyi veya fiili, karşı tarafla uzlaşabilmek için yok sayarsa, bunlardan vazgeçerse, dini bu eksikle yeniden tanımlarsa taviz vermiş olur. Mesela mümin, din onun bütün hayatını bağlar ve kapsar olduğu, bütün davranışlarının meşruiyetinin dine dayanması gerektiği halde bir laikle anlaşmak/uzlaşmak/bütünleşmek... için "din ile dünya işi, din ile sosyal hayatı düzenleyen kurallar birbirinden ayrıdır, din bunlara karışmaz" derse taviz vermiş olur. Müslüman bunu diyebilir mi? Müslüman bunu, karşı tarafla uzlaşabilmek için diyemez; böyle olduğuna inanırsa, dinin bağlayıcı kaynaklarından bu hükmü çıkarırsa, bu sonuca varırsa söyleyebilir. Diğer konularda olduğu gibi bu konuda da bir sonuca, bir hükme varmak için dinin kaynaklarına başvurunca da laikliğe ters düşmüş olur.
Bir laik, dindar bir müslüman ile uzlaşabilmek için herhangi bir konuda bütün vatandaşları bağlayan, herkesi mecbur eden bir kuralı mesela kadınların başlarını örtmelerini isteyen bir kanunu dine dayandırmayı, din böyle istediği için kanunlaştırmayı kabul ederse taviz vermiş olur. Her iki taviz örneğine bakıldığında bunların mümkün olmadığı ve bu sebeple tavize dayalı bir çözüm teklifinin de geçerli olamayacağı sonucuna varılır.
Öte yandan bugün birçok ülkede olduğu gibi bizde de inancı, dünya görüşü, hayat tarzı birbirlerinden farklı insanların bir arada, bir millet olarak yaşamaları zorunluluğu vardır. Bu zorunlu birlikteliğin ârızasız, kavgasız, verimli ve bir şekilde bütünleştirici olarak sürmesi için uygulama kabiliyeti olan tek çözüm şudur:
Dindarlar bakımından, zaruret ilkesine dayanarak farklılığa tahammül etmek, İslam'a göre meşru olmayan uygulama ve davranışlara müdahale etmemek, başkalarını mecbur etmeden kendi inancına göre yaşamak, farklı olmayan veya zorunluluk bulunan alanlarda bir bütün olarak hareket etmektir. Bu tavır veya yaklaşım taviz değil, yaşanan şartlarda mümkün olanı yapmaktır; din de müminleri güçlerinin yetmediği bir şeyle yükümlü kılmamıştır.
Laik kesim bakımından ise laikliği Batı standartlarında anlayıp uygulamaktır; karşı tarafın farklılığına tahammül etmek, kendileri mecbur tutulmadıkları, hak ve özgürlüklerine zarar verilmediği sürece, onların her alanda inançlarına göre yaşamalarını, bunu sağlayacak düzenlemelerin yapılmasını laikliğe aykırı saymamaktır; zorunluluğa veya ortaklığa dayalı birliktelik alanlarının oluşturacağı bir bütünlük, mesela bir millet olma şuuru içinde karşı tarafla ilişki kurmaktır.
Elbette tarafların birbirini kazanma, inanç bakımından karşı tarafı kendilerine benzetme arzuları vardır; ancak bu arzunun gerçekleşmesi için yapılacak şeyler, alınacak tedbirler arasında cebir, baskı, dayatma, şiddet kullanma... olamaz; bunların olduğu yerde birliktelik, barış, bütünleşme gerçekleşemez. Dinini, kültürünü yaymak isteyenler onu, serbest rekabet ortamında beğendirmek ve isteyerek benimsenmesini sağlamak durumundadırlar. Hak ve özgürlükler bir de bunun için vardır.
İslam, istibdat ve saltanata karşıdır, liyakatli yöneticilerin seçimle gelip seçimle gitmelerini benimser, ümmet içinde inançları ve hayat tarzları farklı olan fert ve gurupların hak ve özgürlüklerden yararlanarak yaşamalarına imkan verir ve yönetimin danışarak yapılmasını teşvik eder. Bu çerçevede bir demokrasi ile dinin problemi yoktur.

 


Çoğulcu demokrasi ve millî bütünlük

Bir yandan çeşitli inanç, etnik alt kültür ve hayat tarzlarına var olma, yaşama ve gelişme imkanı veren diğer yandan da bu çeşitlilik içinde bir bütünlük, bir ortak şuur ve değerler alanını koruma amacına hizmet eden sosyal, kültürel ve siyasi model arayışları, bu arayış çerçevesinde yoğunlaşan tartışmalar devam ediyor. Korunacaklarla değişecek ve gelişecek olanların sınırlarını belirlemek en önemli problem olarak kendini gösteriyor. Dengeyi gözetenler yanında çoğulculuğa veya korumaya ve bu sebeple sınırlandırmaya ağırlık verenlerin programları ve amaçları çatışıyor. Bu çerçevede son günlerde Türk ahlakını, aile yapısını ve manevî değerlerini korumak amacıyla bazı yayınların ve faaliyetlerin yasaklanması veya sınırlandırılması gerektiğini ileri sürenler ile kısıtlama ve yasaklamanın çoğulcu demokrasi ile bağdaşmadığını iddia edenler arasında hararetli tartışmalar oldu. Aynı mahiyetteki tartışmalar Kürtçe konusunda da sürüyor. Bir ülkeyi paylaşan, adı "ümmet, millet, birlik..." ne olursa olsun bir beraberliği, birlikteliği, birliği korumak isteyen her ferdin ve gurubun, ferde ve guruba ait hak ve özgürlükleri kullanırken bütüne ve bütünlüğe, ortak değerlerin korunmasına zarar veren davranışlardan kaçınmasını, zarar veriyorsa hak ve özgürlüklerini ayarlı kullanmasını uygun bulanlardanım.
Bizim çoğulcu toplum yapımızın nasıl olacağı konusuna ışık tuttuğuna inandığım için, Abant toplantısında, Amerika'da yaşayan tarihçi sayın Kemal Karpat'ın yaptığı konuşmalardan bazı kesitler aktaracağım:
Sayın Karpat Bosna'da kendilerini Türk olarak tanımlayan Boşnak'ların medrese ve camilerini yeniden inşa veya tamir ederken Osmanlı sanatını esas aldıklarını ve İstanbul'da katıldığı bir Boşnak düğününde etnik kültür hakim olduğunu dile getirmesi üzerine Boşnak'ların, "Evet biz Boşnak'ız ama her şeyden evel Türk'üz" dediklerini naklettikten sonra sözü, vaktiyle kendisinin de okuduğu Dobruca Mecidiye Medresesine getiriyor ve şunları söylüyor: "Medrese aslında Babadağ kasabasında 400 sene evvel kurulmuş bir medresenin devamı idi. Komünistler bu medreseyi 1967 yılında kapattılar... Kim okudu burada? Orada ben okudum. Ve benim okuduğum bu medresede 1930-40 yıllarında Kırım asıllı Tatar, Nogay, Deliorman'dan gelmiş Kızılbaş dediğimiz Türkler, Osmanlı Türkleri ve başka çeşit müslümanlar vardı. Fakat orada herkes kendini Türk bilirdi. Bütün bunları söylemekten maksadım nedir? Burada var olan, yaşayan bir çoğulculuk misali vermek istedim... Kanımca bu, Osmanlı'dan beri 500 yıldır hala ayakta duran canlı bir çoğulculuk misalidir. O halde biz çoğulculuktan söz etmek istiyorsak model olarak şurada burada ayağa kaldırılan mevcut çoğulculuklardan değil, bizaat kendi pratiklerimizden hareket etmek durumundayız. Osmanlı Devletinde farklı gurupların müesseseleşmesine izin verilmiyor ve devlet bunları ayrı dil, kültür ve gurup olarak tanımıyordu, ama bunların varlığına da müdahale etmiyordu. Bütün bu guruplar kendi iç dinamiği ile yaşamaya devam ediyorlardı. Böylece devlet ile toplum arasında bir çoğulculuk meselesi doğmuyordu..."
"Kısaca acaba biz burada çoğulculuktan bahsederek aslında mevcut olmayan bir sorunu mu yaratmak istiyoruz... Bu toplum geleneksel olarak kendi tarihi tecrübesine dayanarak çoğulcu bir hayat yaşamaktadır. Bir mahallede birbiriyle komşu olan çeşitli etnik kökenden gelen Laz, Gürcü vs. insanlar pekala bir arada yaşamaktadırlar. Ve kendilerinin etnik kökenlerinin de farkındalar. Bunu formülleştirerek ve ona "Arkadaş senin Laz, Gürcü... olmaya hakkın vardır" diyerek bu adamların kafalarında mevcut olmayan bir ayrılık mı doğurmak istiyoruz acaba!... Acaba farklı kökendeki bu insanların üstünde onları birleştiren şey nedir? Onu araştırmamız gerekiyor..."
Karpat hoca bu birleştiriciliği, sosyolojik bir vakıaya, tarihi miras olarak "fiilen birlikte yaşama" kültürüne bağlıyor.

 


 

Din çoğulculuğu

Din konusunda "çoğulculuk" kavramı iki mânada da kullanılıyor:
1. Hiçbir dinin mutlak hakikati temsil etmediği, her dinin kendi mensubuna göre hak ve gerçek olduğu. Bu mânada dinî çoğulculuk bir müslümanın kabul edebileceği, inanacağı, benimseyeceği bir kavram değildir; çünkü müslüman, bugün yeryüzünde mevcut dinler arasında yalnızca bir tanesinin, sadece İslam'ın mutlak hak ve hakikat olduğuna, ona uymayan dinlerin ise uymayan yönleri itibariyle bâtıl olduklarına inanır.
2. Hak olsun bâtıl olsun bütün dinlere inananların ve hiçbir dine inanmayanların bir arada, temel insan hak ve özgürlüklerinden yararlanarak, bir birliktelik oluşturarak birarada yaşamaları, farklılıklara hak tanımak ve tahammül etmek mânasında hoşgörülü davranmaları. Bu ikinci mânadaki dinî çoğulculuk İslam'a aykırı değildir, Müslümanların bu konuda çağdaş dünyaya örnek olabilecek tarihi tecrübeleri de vardır.
Yukarıda Prof. Kemal Karpat'ın "geleneklesel olarak yaşanan çoğulculuğumuzun" bir problemi bulunmadığına, çoğulculuğu problem haline getirenlerin "teorik tartışmalara girerek" bu sonuca sebep olduklarına dair sözlerini aktarmıştım. Yine o'nun, Amerika'da gördüğü bir dînî çoğulculuk örneğini vermek istiyorum:
"Benim ders verdiğim Visconsin Üniversitesi'nin kampüsünün göbeğinde tam beş tane kilise var ve herkes oraya girip çıkıyor, toplantılar düzenliyorlar. Hiç kimse bir şey demiyor. Ve hemen kampüsün dışında bir sinagog var. Bu sinagogun öbür tarafında da biz bir cami yaptık. Kimse sormadı onu; çünkü tabîî hakkımızdı. Kimseden izin almak zorunda değildik. Ayrıca Hıristiyanların Paskalyası, Noel'i var, tatilleri var. Yahudiler tuttular "Bizim ayrı tatillerimiz var, biz onlar için ayrıca tatil istiyoruz" dediler. Onlara tatil verilmedi. Ancak biz hocalara bir tebliğat yapıldı: "O günlerde imtihan yapmayınız, sizin için daha iyi olur, yoksa 3. bir imtihan hakkı vermek zorunda kalırsınız ve öğrenciler sınava gelmezse onlara kötü not vermeyiniz" diye. Bunu gördük -orada 200 tane Türk var- Türklere bizim de iki bayramımız olduğunu, bizim de bu hakkı talep etmemiz gerektiğini söyledik. Bazıları "Biz istemeyiz, bunlar dinî bayram, biz ise laikiz" dediler. Nihayet Araplar bunu istedi, Müslüman öğrencilere de izin verildi. Bence gayet tabîî idi..."22
Başkalarının hak ve özgürlüklerine -ortadan kaldırmak, daraltmak, kullanılmasını güçleştirmek gibi ciddi biçimde- zarar vermemek şartıyla dindarların uygulamalarını kolaylaştıracak düzenlemeler yapmak laikliğe aykırı olarak yorumlanmamalı, böyle anlaşılmamalıdır. Amerika ve Avrupa bu çeşit düzenlemeleri yapıyor ve bunları laikliğe aykırı saymıyor. Türkiye'de ise, Cuma namazı, Ramazan iftarı gibi dini gerekçelerle mesâî saatlerinde bir ayarlama yapılması teklifi bir partinin kapatılması için gerekçe sayılıyor. Cuma vaktini ele alalım; diyelim ki, isteyenler Cuma namazlarını kılabilsinler diye belli mevsimlerde öğle tatili yarım saat ileri veya geri alındı. Cuma kılmayanlar yine öğle tatilini yapacaklar, mesai saatleri değişmeyecek, yalnızca işten yarım saat geç çıkacaklar; eğer bu bir dayatma sayılır ve laikler, "vatandaşlarının, mesai arkadaşlarının vazgeçilmez ihtiyaçları için" bu kadarcık bir fedâkârlığa katlanmazlarsa milli birlik ve beraberlik olmaz, farklı kesimler birbirine iyi duygular beslemezler, ilk fırsatta arzularını gerçekleştirebilmek için engel olanları etkisiz hale getirmek isterler, bu ise çoğulcu demokrasinin topluma veda etmesi demektir.

 



22 Bknz. Çoğulculuk Ve Toplumsal Uzlaşma, (Abant Platformu 4), Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yayınları, İstanbul, 2001, s. 193

 

Laiklik ve dinsizleştirme23

Bir gazetenin köşe yazarı, Millî Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik'in, kız çocuklarınının okula gönderilmesini teşvik için söylediği sözleri eleştiriyor ve bize göre "dinsizleştirme politikasının bir başka adı olan" laiklik anlayışını tekrarlıyor. Sayın Çelik'in söylediği şundan ibaret: "...çünkü onlar biliyor ki biz 'eğitim, tahsil, ilim kadın ve erkek için farzdır' diyen bir peygamberin öğretisine sahip insanlarız". Yazar bu sözün laikliğe aykırı olduğunu ispat için şunları söylüyor: "Kız çocuklarının okula gönderilmesine engel olan toplumsal geleneğin, dini taassuptan kaynaklandığını ve gücünü buradan aldığını biliyoruz. Muhtemelen Milli Eğitim Bakanı da bu nedenle, kız çocuklarının okula gönderilmesini teşvik etmek için ortaya İslami bir referans koymaktan çekinmiyor. Ancak niyet ne olursa olsun, bunun laik bir ülkenin bakanı tarafından seslendirilmiş olmasını doğru bulmuyorum. Laik bir ülkenin Milli Eğitim Bakanı'nın referansı din olamaz. Toplumsal sorumlulukların yerine getirilmesi için referansımız dini kurallar ve öğütler olursa, o sistemin laik olduğundan söz edemeyiz. Bugün okula çocuk göndermek, yarın bir başka konu. Laik düzende din, kişiyle Tanrı arasında özel bir alanın konusudur ve bir kişisel vicdan sorunudur. Dini bu özel alandan çıkarıp, toplumsal ilişkilerin modernleşmesi için dahi olsa kullanma niyeti, sistemin laik niteliğini bozar. Eğitim gibi mutlak surette laik olması gereken bir konuda dini referansların kullanılması ise başlı başına bir çelişkidir."
Yazar, emsalinin sıkça başvurduğu bir kıyası da ihmal etmiyor, okul yerine cami yapmanın ve camilere yardım etmenin doğru olmadığını şöyle açıklıyor: "Gazetedeki odamın penceresinden baktığım semtte neredeyse yüzer metre arayla camiler yükseliyor. Aynı yerdeki okul sayısı ise bir elin parmaklarından daha az. Çocuklarını eğitmek için okul yapmaktan aciz bir halktan toplanan yardımlarla yapılan dev camiler. Camilere elektriği indirimli, suyu bedava verirken; okullarından bu hizmetler için para alan bir devlet ve belediye yönetimi..."
Bu laiklik anlayışını değiştirinceye kadar tartışmaya devam edeceğiz.
Şu cümleden başlayalım: "Kız çocuklarının okula gönderilmesine engel olan toplumsal geleneğin, dini taassuptan kaynaklandığını ve gücünü buradan aldığını biliyoruz".
Hz. Peygamber zamanında cami hem ibadet hem de eğitim öğretim yeri idi. Kadınlar bu iki faaliyete de katılırlardı. İslam tarihi boyunca bazı zamanlarda ve yerlerde dinî gerekçelerle kızların medreselere gönderilmemesi, kızların okumaya ve bilmeye ihtiyaçları bulunmadığından veya bu ihtiyacın inkar edilmesinden değil, kadın-erkek ilişkilerindeki sınırlamalardan ve bu sınırlamaların, Hz. Peygamber zamanından daha farklı yöntemlerle uygulanmasından kaynaklanıyordu. Buna rağmen Müslüman kızlar ve kadınlar da ihtiyaç duydukları eğitim ve öğretimi almanın yolunu bulmuşlardır ve kendi devirlerinde Hıristiyan dünyasından daha ileri durumdadırlar. Tarihi bir yana bırakarak günümüze gelelim. Bugün dindar Müslümanlar kızlarını okutmak istiyorlar, ancak inançları gereği kızlar başlarını örtmekten vazgeçmiyorlar. Yanlış dinsizleştirme anlamındaki laiklik uygulaması bu kızlara şunu dayatıyor: "Ya başınızı açarsınız veya okumaktan vazgeçersiniz; size başörtü'lü okuma hakkı vermiyoruz!" Şimdi sormak gerekiyor: Bugün kızların okumalarına dini taassup mu engel oluyor, laikçi taassup mu? Laik ülkede bütün vatandaşlara bir inancı veya hayat tarzını dayatmak olmaz, ama dinini yaşamak isteyenleri, herhangi bir sebeple bundan mahrum bırakmak da olmaz, olmamalıdır; laiklik dini engellemek için değil, din ve vicdan hürriyetini güvence altına almak için vardır. ABD anayasasının bir tadilinde şu maddeye yer verilmiştir: "Kongre, bir din kuran ya da bir dinin gereklerinin özgürce yerine getirilmesini yasaklayan, söz ve basın özgürlüğü ile, vatandaşların şikayetlerini hükümete bildirmek için dilekçe verme haklarını ve barışçıl toplanmalarını kısıtlayan hiçbir yasa çıkaramaz." Laik ve demokrat olduğunu iddia eden Türkiye, hem de Anayasa'daki 24. maddeyi kullanarak "dinin gereklerinin özgürce yerine getirilmesini yasaklayabiliyor!" Bu laiklik ve demokrasi anlayışı değişecektir.

 



23 Yeni Şafak, 04.07.2003

 

Dinin referans olması meselesi24

"Laik bir ülkenin Milli Eğitim Bakanı'nın referansı din olamaz. Toplumsal sorumlulukların yerine getirilmesi için referansımız dinî kurallar ve öğütler olursa, o sistemin laik olduğundan söz edemeyiz. Bugün okula çocuk göndermek, yarın bir başka konu..."
Köşe yazarı böyle diyordu. Birinci cümlesi abartılı ve saptırılmış; çünkü Millî Eğitim Bakanı benim referansım din demiyor, vazifesini mevcut anayasa ve kanunlara göre yapıyor, kanunların istediği bir vazifeyi, kızların da okula gönderilmesini yerine getirirken, büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede inançlardan da yararlanmak, kanuna itaati inançlarla da desteklemek istiyor. Kızların okula gitmelerine laik sistem karşı da din taraftar olsaydı ve Bakan buna dayanarak - sistemin mevzuatına rağmen- dine dayalı bir talep ileri sürseydi işte o zaman "din referans olurdu".
Belli bir laiklik anlayışını korumak için "destek için bile olsa" dine başvurmak laikliğe aykırı ise niçin vergi toplarken, askerler "Allah Allah" diyerek cepheye sürülürken, şehitlik ve gazilikten söz edilirken... dine başvuruluyor. Bize göre bunlar normaldir ama sayın yazara göre laikliğe aykırıdır; peki neden onlara ses çıkarmıyor, tenkit yazıları yazmıyor da Bakan'ın masum bir teşvikine itiraz ediyor!
"Bir sistemin laik olduğundan söz etmek için onu dinden arındırmak, dinsizleştirmek" bir anlayıştır, ama bütün dünya demokrasileri bu laiklik anlayışını benimsemiş değildir. Hür ve demokrat dünyanın benimsediği laiklik anlayışında din daima gözönünde bulundurulur. Amerikan anayasa maddesinde söylendiği gibi devlet "din kuran veya dini özgürlüklerin yaşanmasını yasaklayan kanun çıkaramaz"; yani devlet bu konularda yanlış yapmamak için daima çıkardığı kanunların "bir din kuralı koyma" veya "bir din özgürlüğünü yasaklama" sonucu doğurup doğurmadığını göz önünde bulundurur; işte bu da bir anlamda dinin referans olmasıdır. Modern demokrasilerde laiklik, toplumu dinden arındırmak için değil, dini özgürlüklerini korumak ve belli bir dini/inancı toplumun bütününe dayamamak için vardır. Kızların okula gönderilmesi, belli bir inancı ona inanmayanlara da dayatmak anlamına gelmez.
Hukuk başlangıç kitaplarında, Kara Avrupası hukuku'nun 3 kaynağı bulunduğu yazılıdır: Roma Hukuku, din, yerel örf ve adet kuralları.
İnsan hakları belgelerinin de kaynağı olan ABD bağımsızlık bildirisi'ndeki şu cümleler din ve inancı referans alan cümlelerdir:
"İnsanlığı ilgilendiren olayların akışı içinde, bir ulus, kendini başka ulusa bağlayan siyasal bağları koparmak ve doğa yasalarının ve Tanrı'nın ona dünya devletleri arasında bağışladığı bağımsız ve eşit yeri almak gereğini duyduğu zaman.."
Aşağıda gerçekler bizim için gayet açıktır: Tüm insanlar eşit yaratılmıştır; Yaradan'ları tarafından bağışlanmış, belli bazı vazgeçilmez haklara sahiptirler; yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme hakları da bunların arasındadır. Bu hakları güvence altına almak amacıyla, insanlar kendi aralarında yönetimler kurarlar; bu yönetimler gerçek güçlerini, yönetilenlerin onamasından alırlar; herhangi bir yönetim biçimi, bu hedeflere ulaşmada köstekleyici olmaya başladığında, bu yönetimi değiştirmek ya da düşünmek, yeni bir yönetim kurmak ve bu yeni yönetimin yetkilerini ve dayandığı temelleri, güvenlik ve mutluluklarını sağlayacağına en çok inandıkları bir biçimde düzenlemek ve kurmak, halkın hakkıdır."
Devletin koskoca bir Diyanet'i var, okullarda din dersi okutulur, dini bayramların resmi tatil günleri olması için devlet kanun çıkarmıştır. Bunlar ve daha niceleri laikliğe aykırı değilse -ki değildir- din, laik bir ülkede referans oluyor demektir; yeter ki, farklı inanan ve düşünenler belli bir inanca ve uygulamaya zorlanmış olmasınlar.
"Dinî bayramların resmi tatil olması, o günlerde çalışmak isteyenlere bir dayatmadır" denirse buna cevabımız şudur: Demokratik toplum hayatı aynı zamanda farklı inanç ve hayat tarzlarına tahammülü zorunlu kılar; halkının büyük çoğunluğunun tatile ihtiyaç duyduğu günlerin tatil olmasına tahümmül etmek, zorla herkese bayram yaptırmak anlamına gelmez, bir din özgürlüğünü kullanma imkanı bahşetmek anlamına gelir.

 



24 Yeni Şafak, 06.07.2003

 

Laik bir ülkede dinin yeri1

"Laik düzende din, kişiyle Tanrı arasında özel bir alanın konusudur ve bir kişisel vicdan sorunudur. Dini bu özel alandan çıkarıp, toplumsal ilişkilerin modernleşmesi için dahi olsa kullanma niyeti, sistemin laik niteliğini bozar. Eğitim gibi mutlak surette laik olması gereken bir konuda dini referansların kullanılması ise başlı başına bir çelişkidir."
Köşe yazarının bu üç cümlesi de üzerinde yeterince düşünülmeden, uygulamanın ortaya çıkaracağı problemleri ve çıkmazları göz önüne almadan, laiklik ile din özgürlüğü arasında birlikte varoluş ilişkisi kurmadan, ezberlenmiş metinlerin tekrar edilmesinden ibarettir.
"Laik düzende dinin, kişi ile Tanrı arasında özel bir alanın konusu olduğunu" varsayalım; bu cümleyi tahlil ettiğimiz zaman karşımıza bir sürü problem çıkıyor. Bir dine inanan kişi, bir cemiyet içinde yaşadığına göre "Tanrı ile kendi arasındaki alanda" dindar, kendisi ile öteki insanlar, hatta varlıklar arasındaki ilişkiler bakımından dinsiz mi olacak, dini yok gibi mi davranacak? Din, tebliğ ve eğitim ile yayılır; peki dinin tebliğ ve eğitimi, kişi ile Tanrı arasında mı olacak? Dindar insan eğitimini nerede ve nasıl alacak, hiç olmazsa -kanunların kendisine verdiği hakka dayanarak- çocuklarını kendi dinine sokarak eğitme işini hangi alanda, nasıl yapacak? Din, İslam gibi bir din ise, buyrukları yalnızca "iman, ibadet ve ahlak"tan ibaret değilse, diğer insanlar ve varlıklarla ilişkilerine ait din kuralları da varsa ve dindarlık bunlara da riayet etmeyi gerektiriyorsa dindarlığın, "o özel alan"ın dışına çıkması zorunlu değil midir? Buna benzer problemlerin çözümü ve "Laiklik ile din özgürlüğünün birlikte var olmasının şartı" farklı bir laiklik anlayışına gelmektir. Bu farklı laiklik anlayışı ise "Başkalarına bir inanç ve hayat tarzı dayatmadan insanların, her alanda inandıkları gibi yaşamalarına imkan veren" bir anlayıştır.
"Dini bu özel alandan çıkarıp, toplumsal ilişkilerin modernleşmesi için dahi olsa kullanma niyeti, sistemin laik niteliğini bozar." cümlesinde 2 önemli nokta var: a) Dini özel alandan çıkarmak, b) İlişkilerin modernleşmesi için kullanmak.
Dini, tanımı ve sınırlanması bile mümkün olmayan "özel alan"a sokmak ve orada tutmak mümkün değildir ki, oradan çıkarmak laikliğe aykırı olsun. Dini, özel alanda tutmak isteyenler, üstü kapalı olarak toplumu dinsizleştirmeyi hedeflemişler, bunda da başarılı olamamışlardır.
"Toplumsal ilişkilerin modernleşmesi için dini kullanmak" bize göre de caiz değildir. Din, kendi dışında kullanılamaz, kullanılırsa "din istismarı" gerçekleşmiş olur. Sayın Bakan'ın sözleri dini bu manada kullanmak değil, onu yaşamak, başkalarının özgürlüklerine zarar vermeden, tıpkı hem bakan olması hem de Cuma namazı kılması gibi dindarca davranmaktır.
Köşe yazarı, "Eğitim gibi mutlak surette laik olması gereken bir konuda dini referansların kullanılması ise başlı başına bir çelişkidir" diyor. Eğitimin mutlak surette laik olması hem mümkün değildir, hem de laiklik için olmazsa olmaz şart değildir. Eğitimde dini referans olarak kabul etmeyenler başka ideolojileri referans olarak kullanıyor ve bütün vatandaşlara dayatıyorlar. Eğer bir din kuralı evrensel ise, bütün gurupların üzerinde birleştikleri bir ilke ise burada dine atıf yapmanın ne zararı vardır? Eğer bir din kuralı evrensel değil de belli bir dine inananlar için değer taşıyorsa, laik ülkede o dine inananlarla diyalog kurulurken bu kurala atıf yapmanın -başkalarına ve laikliğe- ne zararı olur?!
Batı uygulamasında kiliselerin ve belli inanç guruplarının, anaokullarından üniversiteye kadar uzanan çeşitli ve çok sayıda okulları vardır. Bu okullarda eğitim ve öğretim "mutlak surette laik değildir". Hatta bazı okullarda, başka dinden olanların da o okulu açanların dinlerine ait eğitim ve öğretime katılma mecburiyetleri vardır. Laiklik üzerine konuşan ve ahkam kesenlerin, dünyada bu kavramın nasıl olduğu ve nasıl uygulandığı konusuna da eğilmeleri gerekmektedir.

 



1 Yeni Şafak, 11.07.2003

 

Rejim, ahlak ve zihniyet2

Demokrasilerde millet iradesi, dinlerde ve dine dayalı yönetimlerde Allah iradesi en üstündür. Birincisinde milletin, ikincisinde Allah'ın iradesini, çeşitli bahaneler, işi kitabına uydurmaya yönelik yorumlar, kişi ve zümre çıkarını ve iradesini öne almalar... sebebiyle askıya alanlar, engelleyenler, erteleyenler istismarcıdır, gerçek demokrat veya İslamcı değildir. Birincisi demokrasi, milletin çıkarı, rejimin ve vatanın korunması gibi değerleri, ikincisi de dini istismar ediyor, dayandıkları temellere aykırı olan fert veya zümre iradesini, beşerî düşünce ve ideolojileri hakim kılıyorlar demektir.
Bu bilinen gerçeği niçin tekrarladık, hatırlamak istedik?
Hem demokrat hem de İslamcı geçinen bazı ülkelerde bu istismarlar ve aldatmalar hâlâ açık veya kapalı olarak yapılmaktadır da onun için.
Bir yerlerde İslamî bir yönetim kurulduğu ilan ediliyor, arkasından İslam adına yapılan şeyin kadını eve kapatmak, meyhaneleri kapatmak, zina eden, çalan, sarhoş olan... kimselere fıkıhta öngörülen cezaları uygulamaktan ibaret olduğunu görüyoruz. İslam'ın bilgisi ve ahlakını yayma, hukuki ve sosyal adaletini uygulama, dinamizmini yaşama adına yapılan bir şey, bu alanlarda atılan bir adım yok. Allah'ın muradını doğru anlayıp uygulayabilmek için gerekli bulunan "alimler meclisine danışma" yok. İşbaşına gelebilmek için şart koşulan ehliyete riayet yok. Ehliyetini kaybedenlerin işten uzaklaştırılmaları ve yerlerine halkın hür iradesi ile seçeceği kimselerin getirilmesi imkanı yok. İslam'ın ve Müslümanlar'ın düşmanlarını caydıracak ölçüde güçlü olmak için plan ve gayret yok. Hasılı İslâmî devletin adı var, kırıntıları var, kendisi yok.
Şeriat yönetimi insan hak ve hürriyetlerine aykırı ve çağdaş değil diyerek gerekirse ihtilal yaparak, insanları asıp keserek, yurtlarından sürerek... rejimi değiştiren ve demokratik cumhuriyeti ilan eden bazı ülkelere bakıyoruz; burada da demokrasinin olmazsa olmaz ilkesi "kayıtsız şartsız millet hakimiyeti" çeşitli bahaneler ve aldatmacalarla rafa kaldırılmış veya daraltılmış, bunun yerine kendi selahiyeti kendinen menkul olup durumdan vazife çıkaran bazı asker ve sivil gruplar hakimiyeti ele almışlar, milletin dediği ve dilediği değil, onların dediği ve istediği oluyor. Demokrasi, millet hakimiyeti, insan hakları filan dediğiniz zaman, bir şeyleri koruma bahanesini ileri sürüyorlar; bunları halkın, demokratik kurumlarla koruyamadığını, bu sebeple kendilerinin, bazen anayasaya da madde koyarak kurumlaştırdıkları zümre hakimiyetini devreye sokmanın zaruret halini aldığını iddia ediyorlar. Bu ülkelerde demokrasinin bir belası da siyasete bulaşan, siyasileşen yargı oluyor. Siyasî taraf tutma veya ideolojik saiklerle yargı, meclis ve hükumet kararlarına, icraatına engel koyuyor, halkın iradesine karşı çıkıyor. Bunun bizdeki tipik örneği başörtüsü meslesidir. Halkın kahir ekseriyeti, özellikle üniversitelerde başörtüsünün serbest olmasından yana oldukları, bugünki iktidar da bunu istediği halde ideolojik yargı kararları ile halk iradesine karşı işleyen zümre hakimiyeti yüzünden yasak devam ediyor. Halk kendisi için faydalı olanı bilemiyor, halkın meşru/seçilmiş temsilcileri yetersiz kalıyor, durumdan selahiyet ve vazife çıkaranlar mehdiliğe soyunup sözde halkı ve ülkeyi koruyorlar.
Sonuç olarak şunu söylemek gerekiyor: İster şeriat desinler ister demokrasi, rejimin rejim olabilmesi, amacının gerçekleşebilmesi için ahlaka ve zihniyete ihtiyaç olduğu apaçık ortadadır. Yönetenler ve yönetilenlerde ahlak ve zihniyet kusurları varsa ne demokrasi olur ne de şeriat; olan bu kavramların ve değerlerin istismarından ibarettir.

 



2 Yeni Şafak, 07.09.2003

 

Türkiye camilerinde namaz3

"Başka işleri güçleri olmayanlar" demeyeceğim, "işleri kafa karıştırmak, Müslümanlar'ın huzurunu bozmak" olan, "unutulmaktan korkan" bazı kimselerin -diyeceğim- ortaya attıkları son cevher, "Türkiye camilerinde namaz kılmanın caiz olmadığı" imiş. Bana böyle bir iddianın bulunduğunu söyleyerek düşüncemi soranlara "Niçin kılınmazmış, dayanakları ne imiş?" diye sorduğumda net bir cevap alamadım.
Kur'an'da bizi bu hükme götürecek bir âyet yok. "Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namaz kılan, zekat veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder"4 mealindeki âyetten, "dindar Müslümanlar'dan başkalarının yaptıkları camilerde namaz kılınmaz" şeklinde bir mana ve hüküm çıkarılmamış, "camilerin yapımı ve içlerinin ibadetlerle şenlendirilmesini başkalarının değil, ancak böyle iman edenlerin yapacakları" manası çıkarılmıştır ki, gerçek de bundan ibarettir; yani bu bir durum tespitidir. Şu veya bu sebeple gayr-i müslimler veya ibadetsiz Müslümanlar cami yapsalar bile, buraları ibadetlerle şenlendirecek kimseler yine dindar Müslümanlar'dır. Mezheplerin çoğuna göre gayr-i müslimlerin yaptıkları camilerde de Cuma ve diğer vakit namazlarının kılınması caiz görülmüştür.5
"Allah'ın mescitlerinde O'nun isminin anılmasını engelleyen ve onların harap olmasına çalışan kimseden daha zalim kim olabilir?"6 mealindeki âyet, "Türkiye'deki camilerde namaz kılınmaz" diyerek buralarda Allah'ın isminin anılmasını engelleyen ve camilerin boş kalarak harap olmalarına yol açanları da içine almaktadır; âyete göre bu iddiayı ileri sürenler de zalimlerdir.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), "Yeryüzü benim için mescid ve temiz kılınmıştır" buyuruyor. Buna göre, dinin pis saydığı nesnelerle kirlenmemiş olan her yerde Müslümanlar namazlarını kılabilirler.
Bir kimsenin mülküne, sahibinin izni olmadan girip namaz kılmanın caiz olup olmadığı tartışılmıştır; ancak bu, namazın sıhhati ile değil, mülkiyet hakkının korunmasıyla ilgili bir konudur.
Türkiye'deki camilerin büyük bir kısmı, halkın gönüllü katkılarıyla yapılmış ve Müslümanlar'ın ibadetlerine tahsis edilmiştir. Buralarda namaz kılmak değil, camileri boş bırakmak, namazları mümkün olduğu kadar camilerde kılmamak sakıncalıdır; mazereti bulunmayanlar için caiz olmayan budur. Bugün camilerimizde hem namaz ibadeti cemaatle yapılmakta, hem de din eğitim ve öğretimi verilmektedir. Eğer ibadetin îfasında, eğitim ve öğretimde dinin icaplarına göre aksayan taraflar varsa, bunlar için tedbir alınmalı ve camilerde yapılan her şeyin meşru, İslam'a uygun, müminlerin dünya ve ahiret hayatları için yararlı hale gelmesi sağlanmalıdır. Günah işlediği bilinse bile her Müslüman'ın arkasında namaz kılınabilir; ancak daima daha layık olanın tercih edilmesi, imamların bu bakımdan da denetlenmesi gerekir.
Bugün ülkemizde, bir Cuma namazının topladığı insan kalabalığını bir araya getiren başka bir toplantı yoktur. Allah rızası için camilerde toplanan bu kadar insana ne güzel şeyler anlatılabilir, bu vesile ile ne güzel şeyler yapılabilir! Bunların kısmen yapıldığını da söylememiz gerekiyor; eksikler ise küçük gayretlerle giderilebilir.
Çocuklarımıza, gençlerimize din eğitimi ve öğretimini nerede ve nasıl vereceğiz? 12 yaşına kadar Kur'an Kurslarına gitmeleri yasaklanıyor, din eğitimi ve öğretimi için özel kurs açılamıyor, İmam Hatip okulları baltalanıyor, ilk ve orta öğretimde eksik de olsa verilen din derslerine, laikliğe aykırı diye karşı çıkılıyor, sonunda camiler de kapatılmak isteniyor; ancak "inanmayanların hoşlarına gitmese de Allah'ın ışığını söndürmeye kimsenin gücü yetmeyecektir".

 



3 Yeni Şafak, 09.05.2003
4 Tevbe, 9/18
5 Bknz. TDV İslam Ans. Cami maddesi.
6 Bakara, 2/114

 

Millî Görüş7

"Millî Görüş gömleği" birçok yazar, çizer, oynar kişileri meşgul ediyor. Mesleği sinema oyunculuğu olan bir milletvekili, "20 yıl bir gömleği taşıyan sonra da çıkardım diyenleri seyretmek bana Matrix filmini seyretmekten daha ilginç geliyor" diyor. Buna ve benzerlerine "Millî Görüş" nedir, ne zaman ortaya çıkmıştır, karşılığı bir midir, birden fazla mıdır?" diye sorulsa acaba doğru cevaplar verebilecek mi?
Burada bizi Millî Görüş tamlamasınının iki anlamı ilgilendiriyor: 1. Milli Nizam'dan bu yana aynı çizgi üzerinde ve aynı aktörlerin belirleyici olduğu partilerin ideolojisi, 2. Türkiye'den giderek Avrupa'da yaşayan Müslümanlar'ın kurdukları bir örgüt Millî Görüş Teşkilatı.
Türkiye'deki laiklik anlayışı, İslâmî parti kurmaya engel olduğu ve mesela Batı'da çokça bulunan "Hıristiyan Demokrat Partiler" gibi burada da bir "İslam Demokrat Partisi" veya "İslamî Görüş Partisi" kurmak mümkün olmadığı için, mümkün olduğu ölçüde İslamî kurallara dayanan bir yönetimi hedefleyen siyasiler, kurdukları partinin dâvasına, "İslamî" yerine "Millî"yi koyarak "Millî Görüş" demişlerdir. Hem söyleyenler hem de karşı taraf bunun böyle olduğunu bilirler.
Geçirilen uzun bir tecrübe dönemi bugünün dünyasında, kısmen veya bütün halinde İslam kurallarına dayalı bir devlet düzeni kurmanın imkansız olduğunu ortaya koymuştur. Bunun içten ve dıştan birçok aşılamaz engeli vardır; bu engellerin başında da hem siyasilerin hem de halkın aslında böyle bir düzene birçok yönden hazır olmamalarıdır, sözlerin slogan ve propaganda niteliğini aşmamasıdır.
Benim tespitime göre artık malum cephenin bütün mensupları eski gömleği çıkarmışlardır; aradaki fark "çıkarmadık, değişmedik" veya "çıkardık" demekten ibarettir.
Gömleği çıkarmak, "İslam'dan çıkmak, dâvadan tamamen vazgeçmek" demek değildir, ama mevcut şartlarda olabileceğe talip olmak, halka yapılabilecek şeylerden söz etmek, gerçekçi olmak, gerçekle yüzleşmek, her şeyi yapamıyorum diye hiçbir şey yapmama yoluna girmemek, İslam'a ve ahlaka uygun olan düzeltme ve düzenlemeleri "demokrasi" adına yapmaktır; çıkardık diyenler de -artık- bunu yapıyorlar, çıkarmadık diyenler de!
Avrupa Millî Görüş Teşkilatları, Türkiye'de Millî Görüş dâvasına bağlı siyasiler ve partiler ile ilişki içinde olsalar bile Avrupa'ya mahsus sivil toplum örgütleridir. Bunların İslam ile alâkaları yalnızca kendilerinin özelliği değildir; Avrupa da daha birçok örgüt, Millî Görüş örgütleri kadar İslâmîdirler. Hemen hepsinin camileri, dernekleri, vakıfları vardır, din eğitimi ve öğretimi yaparlar, halkın dînî hayatını daha iyi, daha problemsiz yaşamaları için hizmet verirler.
Son zamanlarda terörle ilişkisi kurulmak istenen kavram ve kuruluş, Türkiye'deki parti değil, Avrupa'daki örgüttür. Bu örgütün İslam ile alâkası, orada bulunan benzer örgütlerin alakasından çok da farklı olmadığına, bu örgütün terörle ilişkisine dair hiçbir kanıt bulunmadığına, Almanya'nın bir eyaletinde "Müslümanlar'ın legal temsilcisi" olarak kabul edildiklerine ve kendilerine birtakım yetkiler verildiğine... göre bu örgütle terör arasında bir ilişki kurmak da, bize ait saçmalıklar ve vehimler dizisine giren bir halkadır.
Avrupa ülkeleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, Avrupa'da bulunan sivil toplum örgütlerine müdahale etmesini, onları yönlendirip yönetmesini istememekte, bu konuda hassasiyet göstermektedirler. Bu sebeple buradan asker veya sivil memurların oraya gidip toplantılar yaparak talimatlar vermeye kalkışmaları, orada yaşayan Müslümanlar bakımından hariçten gazel okumaktır, devletler bakımından da örgütlerin itibar kaybetmelerine ve şaibe altına girmelerine sebep olmaktadır. Devlet örgütlere eşit mesafede durmalı, oradaki insanımızın reşid olduğunu bilmeli, onlara güvenmelidir. Yardımlaşma buradan ve oradan sivil toplum kuruluşları arasında olmalıdır.

 



7 Yeni Şafak, 06.06.2003

 

Faize bağlananlar8

Faiz hak edilmeyen fazlalık, gelir, rant, getiri demektir. Faizi serbest bırakan laik sistemlerde faiz "hak edilmiş bir gelir"dir; ama bütün ilâhî dinlerde faiz haram kılınmış, yasaklanmıştır. Faiz zulümdür ve haramdır; çünkü faiz alan, hiçbir riske girmeden, emek sarfetmeden, zahmet çekmeden, her nasılsa elde ettiği bir sermaye sayesinde gelir elde ederken bu sermayeyi kullanan, bununla yatırım ve üretim yapmaya teşebbüs eden, emek ve zahmet çeken kimseler faizciye sermayeden fazla ödeme yapmaktadırlar; bu ödeme, müteşebbis kazanmasa da, zarar etse de, evini barkını satmak mecburiyetinde kalsa da yapılmaktadır. Eğer faizi bankalar veya devlet ödeyecekse daha büyük bir zulüm söz konusudur; bu durumda rantiyer hem ana parasını hem de faizini alırken bu faizi ödeyen, çoğu dar gelirli halk olmaktadır. Bugün devlet borç batağına saplanmıştır, faizi ödeyebilmek için yeniden faizli borç almaktadır, bu paradan hiç yarar görmeyen halk ise rantiyere faiz ödemektedirler. Bankalar iflas etmekte, faizi ve ana parayı, yine bu işten hiçbir menfaati olmayan halk ödemektedir. İşte bu sebeplerledir ki dinler faizi haram kılmış, sermaye toplamak için kâr ve zararda ortaklık seçeneğini tercih etmiştir. Ticari değil de şahsi ihtiyacı için para/mal bulmak zorunda olan kimselere de şahıslar ve devlet faizsiz olarak kredi verecek, bundan sevap kazanacak, milli birliği güçlendirecek ve ahirete yatırım yapmış olacaklardır.
Bir ekonomi yazarı, güncel olan faiz hareketi ile ilgili olarak şöyle diyor: "Faizler yükseliyor... 'Eyvaaahhh... Hazine bu faizi nasıl ödeyecek?' diyerek dertleniyoruz. Faizler aşağıya inmeye başlıyor. 'Eyvaaahh... Ayşe Hanım Teyzem ile Ali Rıza Bey Amcamın faiz geliri düştü... Perişan olacaklar...' diyerek dertleniyoruz. Merkez Bankası faizleri indirdi. Ardından bono faizleri inmeye başladı... Ayşe Hanım Teyzem ile Ali Rıza Bey Amcam gibi yaşamlarını faiz gelirine bağlayanlar acep ne durumda diyerek dün banka banka gezdim..."
Bu yazar düşünmüyor ki, o amcanın ve teyzenin elde ettiği gelir, fakir fukaranın cebinden çıkıyor, onlar sıkıntı çekmeden faiz geliri ile geçinirken milyonların mutfağı biraz daha yoksullaşıyor, aç ve açıkların sayısı artıyor. O amca ve teyzelerin elde ettikleri faiz geliri, parayı kullananlar kâr etseler, faiz vergiden ödenmese de yine yoksul halkın cebinden çıkıyor. Çünkü faizli kredi kullanan müteşebbis ürettiği mal ve hizmete, ödeyeceği faizi de ekliyor ve bu malı kullanan halk faizi de ödüyor. Eğer faiz olmasaydı mal ve hizmet, faiz miktarı kadar ucuza alınacaktı. O teyzeler ve amcalar yalnızca ahiret hayatları bakımından değil, dünyada yedikleri faizin kimlerin cebinden çıktığını düşünerek de rahatsız olmalıdırlar.
Pekala geliri giderini karşılamayan, elinde biraz parası olan ve onun faizi ile geçinenler faiz yemesinler de ne yapsınlar?
1. Devlet sosyal güvenlik kurumunu öyle kursun ve düzenlesin ki, ülkede bir tane aç ve açık kalmasın; birileri sırça köşklerde yaşarken diğerleri de hiç olmazsa temel ihtiyaçlarını sosyal güvenlikten sağlasınlar.
2. Kendileri üretim ve yatırım yapamayan küçük-büyük tasarruf sahiplerinin paralarını değerlendirmelerini, faiz değil kâr elde etmelerini sağlamak için devlet tedbirler alsın; bu paraların çarçur edilmesini, kötü niyetli veya ehliyetsiz kimselerin ellerinde zayi olmasını engellesin.
3. Devlet bir an önce biraz acı da olsa bazı reçeteleri uygulasın, borcun bir kısmını, değer kaybı bakımından en az zararla ertelesin, geri kalanı ise para basarak ödesin, yeniden borçlanamamanın da yollarını arasın. Bu konuda MÜSİAD'ın önemli çalışmalarından da yararlanılsın.

 



8 Yeni Şafak, 22.08.2003

 

Televizyon müftüleri9

Türk medyasının büyük bir kısmının dinle sıcak, mümince, müslümanca bir ilişkisinin olmadığı apaçık ortada. Eğer bir din konusunu ele alıyorlarsa gazetenin satışını, televizyonun da seyircisini çoğaltmaktan başka bir amaç taşımadıklarını bilmek için kâhin olmak gerekmiyor. Ha, hakkını vermek lazım; bir de ideolojik saik var; dini yıpratmak, dindarlığın imajını çirkinleştirmek veya zaten daralmış bulunan özgürlük alanlarını biraz daha daraltmak için işe yarar, kullanılabilir bir fırsat elverildiğinde bu kesim asla fırsatı kaçırmaz, biraz da saptırarak, birin yanına bin katarak din konusuna yer verirler.
Medyanın bu kesimi amacına ulaşabilmek için haber ve bilgi kaynağını, görüntü malzemesini, sunucu ve konuşmacıları da iyi seçmek durumundadır; din konusu olacak da bir "ilahiyatçı, hoca, araştırmacı/İslamcı yazar..." olmayacak, hiç bu olur mu? Olmayacağı için hemen uygun adamları da bulurlar. Bu "adamlar" pek azı iyi niyetli ama tecrübesiz gruptandır, daha çoğu ise medya bağımlısı, "hocam dün gece sizi gördük, dinledik..." muhabbetinin âşığı, şöhret budalası, belli amaç kotarıcısı... olarak nitelenmeyi hak eden tiplerdir. Medya bunları, bunlar da medyayı bulunca bir curcunadır başlıyor, alan razı satan razı; yalnızca ortada alınan ve satılan bir "kutsal değer" yani din var ki, işte bu razı değil, bunun samimi mensupları razı değil; yıpranıyor, çiğneniyor, güzel çehresi yara bere içinde kalıyor.
Bu üzücü oluş ve gidişte samimi dindarların hiç kabahati, kusuru yok mu? Elbette var. Dinin sembollerini mecburen izhar eden mesela sakalı, başörtüsü olan, hacı hoca olduğu bilinen, camiye giren çıkan, bulunduğu yerde namaz kıldığı, oruç tuttuğu bilinen dindarların, diğer davranış ve ilişkilerinde, din ve dindarlık ile bağdaşmayan davranışlardan mutlaka uzak durmaları gerekir. Keza dine zarar veren, dindarları üzen bir yazı gazetelerde yer aldığında, televizyonlarda yayımlandığında legal tepkiler göstermek gerekir. Vaktiyle bir sunucu, hiç de kötü niyetli olmadığı halde ağzından, bir mezheple ilgili bir cümle kaçırmıştı, o mezhebin bağlıları, daha program bitmeden televizyon binasının önünü doldurdular ve arkasından öyle bir tepki ortaya koydular ki, o programın televizyondan kaldırılması bile yetmedi de sunucu ülkeyi -bir süre- terketmek durumunda kaldı.
Dine saldırıyorlar, değerlerle alay ediliyor, dindarlara hakaret ediliyor, kendini bilmezler din adına ahkâm kesiyorlar, kimsenin kılının kıpırdadığı yok. Hani telgraflar, telefonlar, izinli protesto gösteri ve yürüyüşleri, yanlış yapan gazete ve televizyonlara reklam veren firmaların ziyaret edilmesi ve "Ya bu yanlışlardan vazgeçsinler, ya bunlara reklam vermeyin yahut da sizin ürünlerinizi filan sivil toplum kuruluşu olarak boykot edeceğiz" açıklamasının yapılması, sonra da bu açıklamanın arkasında durulması...
Şu televizyon müftülerine de birkaç cümle yazmak farz oldu. Samimi değilseniz, dini kullanarak menfaat peşinde iseniz ya bu dünyada rezil olarak veya burada, daha da azabilmeniz için serbest bırakılarak ahirette ettiğinizi bulursunuz. Samimi iseniz, "kiminle, nerede, nasıl, hangi maksatla konuştuğunuza, konuşturulduğunuza" dikkat etmekle sorumlusunuz. Bir de bu işe her bakımdan ehil ve layık olup olmadığınızı sorgulamalısınız; çünkü bu iş bir emanettir ve emanetin ehlinde olması İslamî bir erdemdir, ödevdir.

 



9 Yeni Şafak, 07.02.2003

 

Yargıtay Başkanı'nın konuşması10

Yeni adli yılın başlaması münasebetiyle Yargıtay Başkanı ve Barolar Birliği Başkanı konuşuyorlar. Her yıl benzerleri yapılan bu konuşmalarda bazı başkanların, yargıyı amacı yönünde ilerletici, problemlerini giderici önemli sözler söylediklerini işitiyoruz. Son konuşmalarda da şüphesiz isabetli ve önemli sözler var; "Pekçok sorunun kaynağını oluşturan 1982 Anayasası tamamen değiştirilmeli, çağın evrensel değerleriyle bütünleşecek yeni bir Anayasa kabul edilmeli. Bu düzenlemelerde, herhangi bir parti veya iktidarın isteği ve tercihi değil, tüm toplumun beklentisi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü esas alınmalı" şeklindeki tespitlere katılmamak mümkün değil. Ama benim bu yazıda ele alıp eleştirmek istediğim sözler, Yargıtay Başkanı'nın din ve vicden özgürlüğü, irtica ve İslam devleti; Barolar Birliği Başkanı'nın da ideal yargı üzerine söyledikleridir.
Sayın Başkan, "İrtica; demokratik, laik, çağdaş düzene karşı tehlike olma niteliğini koruyor. İrtica, aydınlanmaya ve öğrenime gerekli önemin verilmesi, yasaların kararlılıkla uygulanması, zamanın koşullarına ve evrensel ilkelere göre gerektiğinde yeni yasaların yürürlüğe konulmasıyla önlenebilecektir" diyor.
ABD, "Irak'ta kitle imha silahları var, bu dünya ve bölge barışı için büyük tehlike oluşturuyor..." diyerek Irak'a müdahale etti, bütün arama ve taramalara rağmen kitle imha silahları bulunamadı, bu silahlar olsun olmasın ABD'nin başka ve meşru olmayan sebeplerle Irak'ı işgal etmeye niyetli olduğu ve silahları bahane ettiği anlaşıldı. Türkiye'de ne zaman din ve vicdan hürriyeti üzerinde baskı yapmak için irtica bahane edilse aklıma Irak olayı geliyor ve arada bir benzerlik kurmaktan kendimi alamıyorum. Yıllardır bu irtica yaygarasını dinliyoruz, irticadan neyi kastettiklerini de açıklamıyorlar, bazılarının "belli bir çizgiden sonraki ferdi ve ictimai dindarlığa", bazılarının da "İslam devleti kurma niyet ve eylemlerine" irtica dedikleri anlaşılıyor. Yargıtay Başkanı'nın konuşmasında hangi tanımın kastedildiği anlaşılmıyor; hem İslam devletinden söz ediliyor, hem de sınırsız din ve vicdan özgürlüğü isteğinin tehlikesine dikkat çekiliyor.
Önce "demokratik, laik, çağdaş düzene karşı tehlike olma niteliğini koruyan" irtica iddiasını ele alalım. Türkiye'de laik-demokratik düzeni değiştirip yerine şeriat düzeni getirecek olan hangi örgütler ve bunların ne gibi faaliyetleri var? Başkan'ın bunu açıklaması, belgelere işaret etmesi gerekirdi. Zaman zaman yayımlanan raporlara baktığımızda sapla samanın birbirine karıştırıldığını, akla ve ölçüye sığmaz abartmaların yapıldığını görüyoruz. 28 Şubat'ta verilen muhtırada yer alan meşhur 18 madde de böyle idi. Bu maddelere ve taleplere bakılırsa İmam Hatip okulları, Kur'an Kursları, birçok radyo ve televizyon, partiler, dernekler, vakıflar, yazılı basın organı ve diğer yayınlar... irtica odakları ve tehlike olarak niteleniyor, yok edilmesi isteniyordu. Eğer bunların rejimi değiştirmek maksadıyla eylemler yaptıkları, suç işledikleri sabit ise haklarında dava açılması, cezalandırılmaları ve engellenmeleri gerekir; sübut bulmuş bir suçları yoksa suçlamak, sabit olmayan iddialara, tahminlere, vehimlere dayanarak hürriyetlerini kısıtlamak hukuk devleti ilkesi ile bağdaşıyor mu?
Başkana göre irtica şu tedbirlerle önlenecekmiş:
1. Aydınlanmaya ve öğrenime gerekli önemin verilmesi.
Peki bunun için mi, bazılarının irtica içinde gördükleri kesimin çocuklarının liselerde ve yüksek öğretim kurumlarında okumaları engelleniyor?
2. Yasaların kararlılıkla uygulanması.
Hangi yasaların? Evrensel hukuk ilkelerine ve çağdaş, gelişmiş ülkelerin uygulamalarına aykırı olarak yasaklar getiren, hürriyetleri kısıtlayan yasaların mı?
3. Zamanın koşullarına ve evrensel ilkelere göre gerektiğinde yeni yasaların yürürlüğe konulması.
Zamanın koşullarından maksat, hani şu meşhur "Türkiye'nin özel durumu ve şartları" mı, yoksa çağdaş dünyanın dayattığı şartlar mı? Birincisi kastediliyorsa onun hukuk ve demokrasi ile ne alakası var? İkincisi kastediliyorsa "sınırsız din ve vicdan özgürlüğü adına" diyerek Başkan neye karşı çıkıyor?
Yargıtay Başkanı'na göre "Sınırsız din ve vicdan özgürlüğü adına devleti devre dışı bırakmak isteyenlerin amacı önce anarşi, sonra teokratik devlet düzeninden başka şey olamaz... Din ve vicdan özgürlüğü isteyenlerle, İslamî devlet kurma heveslilerinin aynı amaçta birleştiği unutulmamalı."
Bir hukuk adamına yakışmayacak ölçüsüz, dayanaksız ve mantıksız sözler. Önce "sınırsız din ve vicdan özgürlüğü isteyenler" ifadesini ele alalım. Bir kere sınırsız özgürlük isteyenler yok; ben böyle bir isteğin yazılı veya sözlü olarak bir yerde dile getirildiğini ne gördüm, ne de duydum. Dünyada hiçbir şey sınırsız değildir; din ve vicdan özgürlüğü de buna dahildir. Ayrıca din ve vicdan özgürlüğü bir kesim için istenmiyor ki, bu başkalarına zarar versin; adı üstünde din ve vicdan özgürlüğü. Bu özgürlükten bütün inananlar ve inanmayanlar yararlanacağına göre yalnızca şeriat devleti kurma amacı ile bu talep arasında nasıl bir bağ kurulabilir? "...başka şey olamaz" hükmünün mantıkla ve bilimle bağdaşması mümkün mü? Her şeyden önce bu talebin amacı niçin "dini olabildiğince, başkalarına zarar vermeden yaşamak" olmasın. Başkan bütün özgürlük isteyenleri yalan makinasına koydurdu da böyle bir sonuç mu çıktı? Bir toplum içinde her düşünce ve inanç bulunabilir; bunlar arasında anarşi, komünizm, şeriat... isteyenler de olur. Devletin vazifesi, kötü niyetliler yüzünden masum vatandaşların özgürlüklerini kısıtlamak değil, kötü niyetlerin fiile dönüşmesini engellemektir. Bunun da yolu eğitimdir, kanunlara göre suç olan eylemlerin cezalandırılmasıdır; suçsuzların cezalandırılması, kurunun yanında yaşın da yakılması hukuka sığmaz.
Başkan, "Devletin özgürlük bahanesiyle; bir kesimin din ve vicdan özgürlüğünün yok sayılmasına, zedelenmesine seyirci kalması varoluş nedenine ters düşer. Kavram kargaşasıyla insan hak ve özgürlüklerinden söz ederek, laik düzen hakkında zihinleri bulandırmak, din ve vicdan özgürlüğü ihlallerine zemin hazırlamaktır..." diyor.
Diyelim ki Türkiye'de şeriat düzeni isteyenler var; yalnızca bu istek başkalarının özgürlüğünü ortadan kaldırmaz ki... Ancak "belli bir yoruma göre şeriat devleti" gerçekleştiği zaman "başkalarının özgürlüğü" belli ölçülerde kısıtlanmış olur. Demokrasilerde bunu engellemenin yolu istemeyi engellemek, ağızlara ve kafalara kilit vurmak değildir; başkalarına zarar verecek düşüncelerin fiilen gerçekleşmesine mani olmaktır. Çağdaş demokrasilerde düşünme ve isteme değil, başkalarına zarar veren eylem yasaklanır.
"Laik düzen hakkında zihinleri bulandırmak" ne demek? Dünyada yalnızca bir tane laiklik anlayış ve uygulaması mı var? Başkan Anglo-Sakson dünya ile başta Fransa olmak üzere bazı ülkelerdeki laiklik anlayış ve uygulamalarının birbirinden farklı olduğunu bilmiyor mu? Şu değil de bu laiklik anlayışının kabulünü ve uygulanmasını istemek niçin hak ihlallerine zemin hazırlasın? Başkanın, "AB'ye uyum düzenlemelerini başarılı buluyoruz, ancak bu düzenlemeler Türk halkının hak ettiği konumdan uzak. Reformların dış dinamiklerin zorlamasıyla değil, Türk halkının isteklerinin bu doğrultuda olduğu bilinciyle yapılması gerekir" şeklindeki sözleri yukarıdaki tespit ve talepleriyle çelişmiyor mu? Türkiye'de Cumhuriyet yılları boyunca uygulanan laiklik anlayış ve uygulaması, Türk halkının istekleri doğrultusunda mı olmuştur? Halk Partisi'nin iktidardan uzaklaştırılması ve Demokrat Parti'nin kahir halk oyu üstünlüğü ile kazanmasının belirleyici amilleri arasında "bu katı, hak ve özgürlükleri yok sayan laiklik anlayışı"na karşı çıkmak, onu değiştirmek amacı yok mudur? DP ne yaptı, şeriat mı getirdi? Hayır. Onun yaptığı daha yumuşak bir laiklik uygulaması ve halkın dine yönelik bazı isteklerini karşılamaktan ibaret. Demokrasi ve özgürlük istemeyenler orduyu devreye sokup demokrasiyi askıya almasalardı halk DP'yi daha yıllarca iktidarda tutacaktı. Ondan sonra da olan yine budur.
Sayın Başkan dahil bütün okumuş yazmışların peşin hükümlerden ve şartlanmışlıklardan kurtulmak için çaba göstermesi kaçınılmaz hale gelmiştir.
Barolar Birliği Başkanı da "bağımsız, yansız, güçlü ve adil bir yargı" için köklü reformlar yapılmasını istiyor; bu reformların arasında ahlak eğitimi ile ilgili olanı da var mı? Eğer yoksa hakimler de etten kemikten yaratılmış beşer değil mi?

 



10 Yeni Şafak, 12-14.09.2003

 

Sünni-Alevi ilişkisi

Sevgili Fehmi Koru'nun bir yazısından, Almanya'da Aleviler'e, müslümanlardan ayrı din dersi verme hakkı tanındığını öğrendim. Bu hakkın tanınması da Berlin'deki bazı Alevî derneklerinin, "Bizim müslümanlıkla bir alakamız yok, onlara verilen din dersi hakkı bize verilmiş sayılmaz, biz de ayrıca bu hakkı talep ediyoruz" mealinde bir başvuruları sonunda gerçekleşmiş.

Önce "Alevîlik nedir?" sorusuna kısa bir cevap verelim. Alevîliğin ne olduğu konusunda farklı yaklaşımlar ve değerlendirmeler var. Onun bir tarikat, bir mezhep, farklı bir din olduğunu söyleyenlerin bulunduğunu görüyoruz. Bana göre Alevîlik aslında kökü itibariyle şîîliğin bir koludur; yani bir İslam mezhebidir, zaman içinde Alevîler'in dini hayatlarına Bektâşîlik, Mevlevîlik gibi tarikatlardan, İslam öncesi kültürden bazı inançlar, âdâb, erkân ve uygulamalar da girmiştir. Türkiye'de inanç ve amel bakımlarından tek tip bir Alevîliğin bulunduğunu söylemek de zordur. Alevîlik okuma yoluyla değil, şifahî anlatım yoluyla yayıldığı ve çeşitli sebeplerle bir ölçüde gizli tutulduğu için çağlara ve bölgelere göre farklı Alevîlik anlayış ve uygulamaları ortaya çıkmıştır. Dinin siyasete alet edilmesi cümlesinden olarak Alevîlik de dün ve bugün siyasete alet edilmiştir, edilmektedir; bu vakıa da Alevî-Sünnî ilişkisinin sağlıklı bir zemine oturmasını zorlaştıran amiller arasındadır.

Bir Alevî, Allah'a, Peygamber'e, Kur'an'a ve âhirete iman ediyorsa onu mümin ve müslüman kabul etmek gerekir. Hz. Ali, Mehdi ve bazı sahâbiler hakkındaki inançları ile ibadet ve ameldeki noksanlıkları onları mümin ve müslüman olmaktan çıkarmaz.
Sünnîlere göre Alevîlerin Hz. Ali ve bazı sahâbîler hakındaki aşırı inaçları hatalıdır. Namaz, oruç, içki, gusül gibi konulardaki anlayış ve uygulamaları da kusurludur, muteber değildir. Tabîî onlara göre de Sünnîlerinki muteber değildir.
Aradaki ortak ve farklı noktalar, bu iki müslüman gurubun bir arada kardeşçe yaşamalarına engel olmamalıdır. Farklı inanış ve anlayışlar tartışma dışı bırakılır, taraflar farklılıklarından dolayı aşağılanmaz ve kınanmaz, devamlı ortak noktalar vurgulanırsa bir arada kardeşçe ve hayırlı işlerde işbirliği içinde yaşamaları daha da kolaylaşacaktır.
Ben size Türkiye'de, doğup büyüdüğüm Çorum ve çevresindeki durumu aktarayım. Dinin siyasete ve ideolojik mücadelelere alet edilmediği dönemde11 bizim bölgede yaşayan Alevî vatandaşlarımız, Sünnî vatandaşlar gibi kendilerini müslüman biliyorlardı. Onların farklılığı dinde değil, din anlayışında, dinin bazı inanç ve ibadet konularında idi. Mesela Alevîlerin tamamı değil, bir kısmı gusletmiyordu, namazlarının Hz. Ali tarafından kılındığını söylüyorlardı, helal diyerek içki kullanıyorlardı, Hz. Ali'nin beşer üstü bir takım niteliklerinin olduğuna inanıyorlardı, diğer üç halifenin onun hakkına tecavüz ettiklerini, Muaviye'nin de zalim olduğunu ileri sürüyorlardı... Alevîlerin bir kısmı tıpkı sünnîler gibi namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor, haram ve helale riayet ediyorlardı. Daha sonra seyahatlerimde Türkiye'nin diğer bölgelerinde de durumun benzer olduğunu gördüm. Yapılan alan araştırmaları12 da Türkiye Alevîleri'nin müslüman olduklarını, kendilerini İslam'ın bir farklı temsili, tatbiki olarak gördüklerini ortaya koymaktadır.

Benim yaşadığım zaman diliminde ve bölgede cem evleri yoktu, özel mekanlarda dedeler dernek yaparlar, bu toplantılarda saz, söz ve ayinler olurdu. Şimdi aynı şeyler kısmen cem evlerinde oluyor; şu halde cem evleri, camilerin değil, tekkelerin bir çeşididir. Alevîler kimi beş vakit, kimi Cuma ve Bayram namazları için hep camilere gelirlerdi, bugün de öyle yapıyorlar. Şu halde camiler, her iki gurubu, ortak inançları ve uygulamaları yönünden bir araya getiren önemli İslamî kurumlardır. Cem evlerini, amaçlarının dışına çıkararak camilere alternatif yapmaya uğraşanlar, bilerek veya bilmeyerek kötülük yapmakta, birlik ve bareberlik yerine ayrılığı körüklemektedirler.
Eğer Alevîler, kendi özel din anlayışlarını ve kültürlerini yeni nesillerine aktarmada ve din hayatlarını yaşamada bazı sıkıntılar çekiyorlarsa bunların açık ve seçik olarak ortaya konması ve -ayrılığı körüklemeden, çatışmayı ateşlemeden- uygun çözümlere kavuşturulması hiç de zor değildir.

Bir arada nasıl olunur?

Çocukluğumu Alevî komşuların çokça bulunduğu bir mahallede geçirdim. Annemin ve babamın dostları arasında birçok Alevî müslüman vardı. Benim çocukluk ve gençlik arkadaşlarım arasında da öyle idi. Birbirimizi hiç etkilemedik diyemem; ama -işin içine son zamanlardaki çirkin siyaset girmediği sürece- çatışma olmadı, herkes kendi inancını yaşamaya devam etti. Komşulukta böyle olduğu gibi akrabalık ve aile ilişkilerinde de böyle olması mümkündür. Taraflar, farklı inanç, anlayış ve yaşantılarına saygı göstermeli, bunları asla tartışma ve çatışma konusu yapmamalıdırlar. Bir uygulama bir arada bulunmamayı gerektiriyorsa; yani bu uygulama sırasında tarafların bir arada bulunmalarında sakıncalar bulunuyorsa o esnada ayrılmalıdırlar. Bunun dışında, taraflar kendi anlayışlarına göre helal ve harama, caiz olana ve olmayana riayet ederek bir arada olur, kardeşilik ve akrabalık ilişkisini kurar, yaşatır, hak ve ödevleri yerine getirirler.

Türkiye'de bugünkü şekliyle Diyanet kurumu olacaksa bu kurum müslüman oldukları için Alevîlerin de kurumudur. Alevîler ayrı camiler ve din adamları istiyorlarsa bunun da yönetimi, hem eşitliği hem de düzeni sağlamak ve kötüye kullanımı engellemek için Diyanet'e ait olur. Alevîler bir kültür merkezi veya tekke olarak cemevi istiyorlarsa bu istek hem onlar için hem de Sünniler için eşit olarak cevaplandırılır. Okullarda din dersine gelince, bunun için özel toplantılar yapılmalı, eğitimcilerin ve ilahiyatçıların ortak çabalarıyla tarafları tatmin eden çözümler bulunmalı, programlar ve kitaplar hazırlanmalıdır.

Alevîlerin müslümanlıkla bir alâkalarının bulunmadığı tezi en azından bütün Alevîler için doğru ve geçerli değildir. Alevîler adına konuşanlar ve bir takım taleplerde bulunanlar da bunlara muhatap olanlar da bunu bilmeli ve buna göre hareket etmelidirler.

 



11 1950 öncesi diyebiliriz
12 Mesela İSAM'dan İlyas Üzüm'ün araştırmaları

 

Recim cezalısı13

Bir dergide "Recim cezalısı kadın öldü" başlığı altında şu habere yer veriliyor: "Yasak ilişki sonucu hamile kalınca ailesi tarafından taşlanarak cezalandırılan 35 yaşındaki Ş. A., 7 aydır tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Mardin'in Yeşilli beldesinde H. A. ile yaşadığı yasak aşk ve hamileliği ortaya çıkınca recim cezası sonucu ağır yaralanan Ş. A. ölüme yenildi. Allak, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahi Kliniği'nin ardından rehabilitasyon tedavisi gördüğü Devlet Hastanesi'nde hayatını kaybetti. Ş. A. tedavisi sırasında karnındaki 5 aylık bebeğini de yitirmişti. Allak ailesinin taşlı saldırısı sonucu H. A. da olay yerinde ölmüştü. Olayla ilgili Allak ailesinden beş kişi tutuklu yargılanıyor. Devlet hastanesi morgunda bekletilen cenazenin, Kadın Merkezi tarafından toprağa verilmesi bekleniyor."
Buna benzer olaylar Doğu'da sıkça görülür ve duyulur. Doğu insanının namus ve şeref anlayışı, namusunu temizleme usulü bu gibi trajedilerin sıkça yaşanması sonucunu doğuruyor. Benim bu haberde takıldığım nokta "recim cezalısı kadın" ifadesidir. Recim cezası, bilindiği üzere, zina eden evli erkek ve kadının taşlanarak öldürülmesidir. Genellikle fıkıh kitaplarında bu ceza, İslam'ın değişmez cezalarından biri olarak gösterilmiş olmakla beraber farklı ictihadlar da mevcuttur. Kur'an-ı Kerim'de evli bekar ayrımı yapılmadan zina suçunun cezası recim değil, celde14 olarak ifade edilmiştir. Hz. Peygamber zamanında bir iki recim uygulaması olmuştur; ancak hüküm ve uygulama şekline bakıldığında bu cezanın had değil, takdiri ve uygulaması yöneticilere bırakılmış "tazir" çeşidinden bir ceza olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu cezayı, suçluyu suçüstü yakalayan koca bile uygulayamaz. Böyle birinin sorusuna Peygamberimiz (s.a.v.). "Sen bizzat cezayı infaz eder, karını öldürürsen ben de sana kısas uygularım" demiştir. Suçun sabit olabilmesi için ya itiraf yahut da 4 erkek ve iyi ahlak sahibi şahidin fiili çıplak yani şeksiz-şüphesiz görmesi ve tanıklık etmesi gerekir. Bunun ise gerçekleşmesi imkansız gibidir.
Bu kısa açıklamadan çıkan sonuç şudur: 1. Recim cezasının bugün de uygulanacak, değişmez bir İslâmî ceza olduğu hükümü kesin, tartışmasız değildir. 2. Recim İslâmîdir diyenlere göre de önce suçun ispat edilmesi sonra da devletin ilgili kurumlarınca infazı gerekir. 3. Haberdeki olay İslam hukukuna göre de, mevzu hukuka göre de bir cinayettir. Bu olayın İslam'a yamanması, cinayetin bir İslâmî ceza uygulaması gibi takdim edilmesi İslam'a iftiradır. İslam ile bir meselesi olanların iftira, yalan, abartma ve saptırma yollarını terkederek dürüst tenkit yolunu seçmeleri gerekir; aksi halde inandırıcılık ve ciddiye alınma şanslarını kaybederler.
Bugün Müslümanların yaşadığı ülkelerin büyük çoğunluğunda Müslümanların recim vb. cezalara ilişkin bir meseleleri yoktur; çünkü cezayı devlet uygular, Müslüman ferdin vazifesi suç ve günah işlememek, işlenmesini engellemek için en uygun ve yapıcı tedbirleri almak, imkan bulduğu ölçüde "iman, ibadet, ahlak, helal-haram..." alanlarında dinin emir ve yasaklarına riayet etmek, iyi bir Müslüman olmak için elinden gelen çabayı göstermektir. Bugün Müslümanların hayatlarının içinde olmayan ve bu bakımdan da gündemlerinde bulunmayan konuları tartışma alanına çekmek isteyenlerin niyetlerinden şüphe etmek gerekiyor. Bunların maksadı üzüm yemek değil bekçiyi dövmek, Müslümanları incitmek, İslam'ın imajını çirkinleştirmektir. Müslümanlar göğüslerini gererek, başlarını dik tutarak İslam'ın genel ve çoğu evrensel kurallarından, bilgilerinden, emir ve yasaklarından söz edebilirler; çünkü bunlar insanlık için de rahmettir ve saadet vesilesidir.

 



13 Yeni Şafak, 20.06.2003
14 Belli usul ve şekilde 100 sopa

 

Liberal kul

"Liberal" kelimesinin ifade ettiği özgürlük ile "kul" kelimesinin içerdiği bağlılık, bağımlılık, tâbilik arasında zıtlığın bulunduğu açıktır. Buna rağmen "liberal nitelikli kul" nasıl olur, böyle bir sıfat tamlaması nasıl yapılabilir?

İslama göre insanlar "potansiyel olarak eşit yaratıldıkları" için hiçbiri -yaratılıştan gelme bir üstünlüğe" dayanarak diğerine tahakküm edemez, biri diğerini iradesi dışında bir tercihe ve eyleme zorlayamaz. Böyle olunca da her bir insanın diğeri karşısında hür (liberal) olması esastır. Kula kul olmak, tapınmak mânasında olursa şirktir, baskı altında itaat mânasında olursa zulümdür. Diğer insanlara eşit ve onlara karşı hür olan insan Yaratıcı karşısında da hür müdür? Yaratıcının iradesine boyun eğmek, O'na tapmak, insanlığını O'nun vahyederek öğrettiği hayat programı çerçevesinde gerçekleştirmek, böyle yaparsa insan için mukadder olan erginlik derecelerini elde edeceğine inanmak durumunda değil midir? Evet böyledir; böyle olduğu için de insan ferdi, Yaratcısının karşısında hür (liberal) değil, kuldur. "Liberal kul", yalnız Allah'a kulluk eden, yalnız O'nun yardımına sığınan, kula kul olmayı reddeden "İslam insanı" tipidir. Özgürlük ve bağlılık konusundaki öğretisinin özeti böyle olan İslam, toplum ve siyasetle ilgili bir teori olan liberalizme nasıl bakar? Libralizmin ne olduğu konusunda, sayın Mustafa Erdoğan'ın, Liberal Düşünce Dergisi'nin ilk sayısında çıkan bir yazısından alıntılar yaparak yukarıdaki soruya cevap vermeyi deneyeceğiz.

"Genel olarak toplumsal-siyasal teori ve özel olarak da liberalizm hakkındaki okumalarım bana, liberalizmin, her şeyden önce, bir bireysel özgürlük öğretisi olduğunu söylüyor. Özgürlükten, hayatımızı kendi tercihlerimize göre kurma çabamızın başkalarınca, özellikle siyasi otorite tarafından keyfi olarak engellenmemesini, başka bir ifadeyle, insanlığımızı gerçekleştirme potansiyelimizin tanınmasını anlıyoruz. Bu demektir ki, liberalizm, zorlama yerine serbestiyi, dayatma yerine tercih özgürlüğünü temel değer saymaktadır. Liberaller olarak, insanlara otorite yoluyla "iyi"nin, "doğru"nun, "yararlı" olanın dayatılmasını ahlak dışı bir tutum olarak görüyor ve her yetişkin ve sağlıklı kişinin kedisi için neyin iyi olduğuna yine kendisinin karar verme hakkına sahip olduğunu kabul ediyoruz."

"...başkalarınca -özellikle siyasi otorite tarafından- keyfi olarak engellenmemesi" anlamındaki özgürlük İslam'a aykırı değildir. Siyasi otorite dahil bütün başkaları, kendi düşünce, tercih ve arzularını bireye dayatamazlar. İslam'ı sosyal düzenin de kaynağı olarak kabul eden bir siyasi otoritenin dayatabileceği şey, kamusal alanda dinin emirleri ile bu emirlere aykırı olmamak üzere yapılan kanunlardır, hukuktur. Allah'ın emirlerine, dine aykırı davranışlar kişinin özel mekanında ve gizli olduğu sürece, dünyada müdahale konusu olmamak bakımından serbesttir. Günah olan bu davranışların hesabını sormak ve gerekeni yapmak Allah'a aittir ve ahirette olacaktır.

"Yetişkin ve sağlıklı kişilerin kendileri için iyi ve yararlı olana kendilerinin karar vermesi" ilkesi, insanın iman öncesi durumu için doğrudur. İman ettikten sonra müminin, iyi ve kötü, yararlı ve zararlı konularında ilâhî irşadı, öğretiyi göz önüne almaması, kendini bunlarla bağlı saymaması çelişki olur.

"Özgür toplumun, genellikle sanıldığı gibi, herkesin aynı "iyi" amaçlar hiyerarşisi etrafında kenetlendiği monolitik bir yapı olmadığını, aksine farklı amaç ve ideallere göre hareket eden kişi ve grupların barışçı birlikteliğine dayanan çoğulcu bir toplum olduğunu düşünüyoruz."

Toplumun ve araç-devletin hem oluşması hem de varlığını koruyarak işlevini yerine getirmesi zorunlu bir takım "ortak iyi" amaçların varlığına bağlı değil midir? Bu ortak iyiler olmazsa farklı amaç ve ideallere göre hareket eden bireylerden oluşan bir topluluk nasıl gerçekleşecek? Böyle bir çoğulculuk anlayışı içinde amaçlar çatışınca "barışçı birliktelik" nasıl sağlanacak?

Sayın Erdoğan'ın yazısında bu soruların şöyle bir cevabını bulmak mümkün: "Mamafih, liberal program, kamusal ruha hiç yer vermeyen ve toplumu birbiriyle ilişkisiz atomistik-bireysel varoluşların basit bir yığını olarak gören bir program da değildir. O sadece, kamusal ruhun ve "ortak iyi"nin topluma otorite eliyle bir kalıp biçmekle veya toplumsal ilişkilerin nasıl biçimlenmesi gerektiğini belirtmekle ilgili olmadığını söyler. Bundan tamamen farklı olarak, "ortak iyi"nin; aslında herkesin birey ve grup olarak kendi bilgisini kendi amaçları için kullanmasına izin veren ve barışçı varoluşun ortak kurallarını birlikte tespit etmeyi mümkün kılan yöntemleri geliştirmekten ibaret olduğunu ileri sürer."

Bu cevapta da açık kalan husus, "barışçı varoluşun ortak kurallarını birlikte tespit etmeyi mümkün kılan yöntemleri geliştirme" meselesidir. İşte bu ortak kuralları tespit yöntemlerini seküler sistemlerin ne dereceye kadar bulabildiği ve bu yöntemlerle üretilen ortak kuralların ne kadar ortak olduğu, barışçı birlikteliği ne kadar gerçekleştirdiği konuları oldukça tartışma götürecek konulardır. "İçtenlikle kabule dayalı" yeterince ortak kuralın oluşması bakımından iman çok önemli bir unsurdur. İnanan ve inanmayanların birlikte yaşadıkları bir toplumda, genel ahlak ve ortak kurallar zorunlu olarak çoğunluğun irade ve tercihleri doğrultusunda oluşmaktadır. Bu takdirde azınlıkta kalanların bu kuralları uygulamaları bir çeşit"dayatma" olmadan mümkün olamaz.

"Liberalizmin bana makul bir teori olarak görünmesinin başka bir nedeni, onun aynı zamanda insanların eşitliği düşüncesine dayanmasıdır. Gerçi eşitlik pek çok başka öğretimin, bu arada sosyalizmin de sözde idealidir. Hatta, sosyalistler eşitliğin liberal doktrinle ilişkisiz olduğunu iddia ederler. Ne var ki, ahlaken değerli olup da beşeri imkân dahilinde gerçekleştirilebilir yegâne makul eşitlik anlayışı liberalizminkidir. Bu anlayışın özünde, bütün insanların insan olmak bakımından aynı ahlaki değere sahip olduklarının kabul edilmesi yatmaktadır. Bu öncül, siyasi otorite tarafından herkese eşit muamele edilmesini ve dolayısıyla hiç kimseye ayrımcılık yapılmamasını gerektirir. Liberalizmin özgürlük ve eşitlik ilkeleri, insan haklarına vücut verir.... "Eşit hak" anlamında eşitlik öncelikle siyasi bir ilkedir; herkesin haklarının devletçe eşit koruma altına alınmasını ve yönetimde herkesin eşit söz sahibi olmasını gerektirir. Bu, bir yandan "hukuk devleti", bir yandan da demokrasi demektir".

İslam'a göre insanlar, yaratılış hikmeti bakımından eşit kabiliyetlerle donatılarak tek Yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılanların hiçbirinde Yaratıcı'ya mahsus yetki ve nitelikler yoktur. Hak dine inananlar ilâhî irade ve talepler çerçevesinde fert ve topluluk olarak kendilerini gerçekleştirebilmek için zorunlu olan sosyal ve siyasi yapıyı oluştururlar. İnanmayan veya başka bir dine inananlar ile müslümanlar arasında genel ahlak, genel kurallar ve amaçlar bakımından önemli farklılıklar bulunduğu için, onlarla ötekiler arasındaki ilişki, temel insan hakları bakımından eşitlik, liyakat ve ehliyete bağlı haklar ve yetkiler bakımından farklılık esasına dayanır. Mesela yaşamak, seyahat etmek, ticari ve iktisadi faaliyette bulunmak, mesken dokunulmazlığı, sosyal güvenlikten yararlanma hakkı, düşünce ve inanç özgürlüğü... herkes için eşit olarak vardır; kamu görevinde istihdama gelince hakimlik, devlet başkanlığı gibi alanlarda eşitlik yoktur. Günümüzde belli bir dine inananların kendi kural ve değerlerinin hakim olduğu bir siyasi ve toplumsal yapı oluşturmaları mümkün gözükmüyor; böyle olduğunu iddia eden devletler ve toplumlar ya değişiyor, ya değiştiriliyor. Bu durumda ideolojik ve otoriter sistemler bütün bireylere ve guruplara haksız dayatmalarda bulundukları gibi müslümanların da din ve düşünce özgürlüğü başta olmak üzere birçok haklarına kısıtlamalar getiriyorlar. Böyle şartlarda liberal demokrasi, mevcutların en uygunu gibi gözüküyor. Liberal demokrasilerde yaşayan müslümanlar toplumun çoğunluğunu teşkil ediyorlarsa, zora ve zorlamaya değil, eğitimle sevdirmeye, benimsetmeye, kabullenmeye dayanan genel ahlak ve kurallar oluşturmak ve bunları yükselen değerler haline getirmek için gayret göstermeleri gerekecektir.

"Bu durumda, insanlar arasındaki sosyo-ekonomik farklılıklara "eşitleştirme" saplantısı açısından değil, bir başka liberal değer olan "adalet" açısından bakmak gerekir. Adalet, insanların bilgi, beceri ve şans etkenlerine bağlı olarak içinde bulundukları farklı konumların, haksız kazanımların sonucunda15 elde edilip edilmediklerine bakar ve bu açıdan tespit edilen adaletsizliklerin telafi edilmesini öngörür. Başka bir ifadeyle, adalet, insanların maddi konumları bakımından eşit olmalarını veya eşit kılınmalarını değil, fakat sadece adil kuralların herkese aynı şekilde uygulanmasını, kural-dışılıkların bertaraf ve telafi edilmesini gerektirir. Ayrıca, belki adelet, kuralların adil uygulanmasına rağmen, kendi kusuru olmaksızın asgari insani yaşama sınırının altına düşenlere, istisnai olarak toplum adına yardım edilmesini de gerektirir. Ama iyilikseverlik veya yardımseverlik gibi sivil erdemleri yasal-cebrî kurallar halinde genelleştirmenin ve devletleştirmenin adaletle ilgisi yoktur."

Yukarıdaki satırlarda tanımlanan "liberalizmin adalet anlayışı" ile İslam'ın bir problemi yoktur. İslam'a göre de insanların fırsat eşitliği içinde olmaları gerekir, ancak fiilî ekonomik imkan ve varlıkların eşit olması gerekmez. Toplum içinde göreceli olarak zenginler ve yoksullar olacaktır. Zenginlerin yoksullara, yoksunlara, ihtiyaç sahiplerine karşı kimi dinî ve ahlakî kimi hukukî yükümlülükleri vardır. Topluluk içinde inancı ve hayat tarzı nasıl olursa olsun herkesin temel ihtiyaçları karşılanmış olarak yaşama hakkı vardır. Birilerinde fazla var iken diğerleri temel ihtiyaçlarını elde edememiş olurlarsa, "aç, açık, tedavisiz, tahsilsiz, zorunlu gidiş gelişler için araçsız..." kalmışlarsa ortada adaletsizlik var demektir; bunun önce iman ve ahlakın sevkiyle, sivil insiyatifle giderilmesi gerekir. İman ve ahlak yetmiyorsa devlet devreye girer.

Liberalizmin serbest piyasa ekonomisi ilkesi, "bir kümeste hür kurtlar ve tilkiler karşısında hür tavşanlar ve tavuklar" misali olmadığı sürece İslam'a göre de uygundur. Medine pazarı uygulamasında spekülasyon, hile, aldatma, fiyatlarla oynama vb. yasak olmakla beraber üreticiden tüketiciye uzanan tabîî sürece müdahale yoktur. Fiyatları devletin değil, tabîî ve ahlaki şartları içinde işleyen piyasanın belirlemesi istenmiştir.

 



15 Yani, eşit kuralların veya kuralların eşit uygulanmasının ihlali yoluyla

 

Demo-totaliter siyasiler

Bir terim de ben uydurdum: "Demo-totaliter". Bundan maksadım, demokrat geçinen, daha doğrusu bu çağda başkası elverişili olmadığı için demokrasiyi kullanan, iktidarı bu yoldan elde edip bir başka dünya görüşü, düşünce veya menfaat gurubuna kaptırmamak için -kitabına uygun hale getirerek- her yolu mübah sayan, seçilmiş veya kendini seçmiş(!) siyasilerdir.

Bu günlerde işi kitabına uydurmak için kullanılan kavramlar "AB, şeriat tehlikesi, askeri darbe tehdidi, hatta kanunu hukuk yerine koyarak hukuk devleti ilkesidir.

Yıllarca Amerika'da kalmış, sosyal demokrat olduğunu iddia eden birisi çıkıyor, "filan parti seçimi kazanırsa şeriat gelebilir, bu tehlikeyi önlemek için ordu harekete geçer ve bu da onların vazifesidir" diyebiliyor.

Anayasada yapılan değişiklik sebebiyle buna aykırı düştüğü için iptal edilmesi gereken ve bu yüzden de uygulamada "yok hükmünde olan" siyasi partiler kanunu'nun 104. maddesine dayanarak bir savcı, seçimlerin galibi olacağına kesin gözüyle bakılan bir partinin kapatılması için dava açabiliyor; hem de bunu seçimlere 10 gün kala yapıyor.

Kendisinden 4. kuvvet olarak söz edilen medya -eğer böyle ise- hiçbir partiye angaje olmaması gerekirken, ülkenin ve halkın yararını önde tutması icap ederken parçalanıyor, bir kesimi, diğer kesiminin tuttuğu partiye veryansın ediyor, karşı olduğu siyasilere iftira ediyor, sabit olanı abartıyor, sabit olmayanı uyduruyor, iddiaları gerçekmiş gibi takdim ediyor, açılan davaları hükme bağlanmış gibi veriyor, alay ediyor, küçümsüyor...

Zaman zaman yargı siyasete alet olyor; halkın iradesini temsil hakkını seçim meydanında alamayanlar, bu iradenin karşısına yargıyı koymaya çalışıyor ve ne yazık ki buna da bazan muvaffak oluyorlar.

Amerika nasıl kendi çıkarlarını koruyabilmek için terörü bahane ediyor, kendisinin ve desteklediği İsrail'in uyguladığı terörü görmezden gelerek olmayanı var gösteriyor, ihtimali gerçek gibi değerlendiriyor ve bütün hukuk kurallarını çiğneyerek ülkelerin iç işlerine karışıyor, hatta silahlı saldırıda bulunuyorsa, bizim demo-totaliter siyasilerimiz de mesela "abartılar hariç sabit verilere göre mevcut şartlarda ihtimal dışı bulunan şeriat tehlikesi"ni ileri sürerek demokarsiyi askıya alabiliyor, insan hak ve özgürlüklerini çiğineyebiliyorlar.

Bu daha ne kadar böyle devam edebilir?

Bence devam edemez. Amerika "tehlikenin gerçekleşmesini bekleme, ihtimali kendin belirle ve yok et" siyasetine dayanarak kendi çıkarı için geride kalan dünyaya zarar vermeye devam edemeyecek, devam ettiği sürece korktuğu terör büyüyerek onu boğacaktır.

Bizim demo-totaliter rejim taraftarlarımız da bu tutumlarını uzun zaman sürdüremeyeceklerdir; çünkü tavşan gözünü açmaktadır, halk şuurlanmaktadır, olup bitenler konusundaki gerçek bilgiler köy kahvelerine kadar yayılmaktadır, engelleyici meşru tepkinin olmayışının en belirleyici sebebi olan "sivil toplum örgütlenmesi" eksikliği giderilmektedir, örgütlenme başlamıştır ve gelişmektedir...

Açılan kapatma davasının reddedileceğine kesin gözüyle bakıyorum. Ancak farz-ı muhal böyle bir şey olsa bile namuslu, halkın iradesine saygılı, gerçek mânada demokrat olan siyasilerin meclis toplanır toplanmaz yasakları ve diğer pürüzleri ortadan kaldırıp derhal yeniden seçime gitmeleri ve demo-totaliter sistemi bir daha dirilemeyecek şekilde yerin dibine gömmeleri namus borçları olmalıdır, olacaktır.

 


 

Çoğunluğun hakkı ve Diyanet'in hutbesi

Çağdaş demokrasilerin olmazsa olmaz unsuru insan hak ve özgürlükleridir. Bu bağlamda insan denilince kastedilen de "birey olarak insan"dır. Demokratik hukuk devleti bir tek insanın da hak ve özgürlüklerini korumakla yükümlüdür; bunun için vardır. Ancak bu madalyonun yalnızca bir yüzüdür. Öteki yüzü çevirdiğinizde, birey ve gurupların hak ve özgürlüklerinin mutlak olmadığını, bazı sebeplerle kısıtlanabildiğini görürsünüz. Eğer insan tek başına varolup yaşayabilseydi, kendisi için hak olarak kabul ettiği her şeyi sonuna kadar kullanırdı, kendi irade ve rızası dışında bir başkası onun hak ve özgürlüğüne müdahale etmezdi. Ama insan dünyaya gelebilmek için başkalarına muhtaçtır; yaşamak, korunmak, gelişmek, yetişmek, bilgi görgü edinmek, sosyalleşmek... için de aileden devlete ve oradan bütün insanlığa uzanan bir geniş "insanlık ailesine" ihtiyacı vardır. İnsan tekleri topluma ve devlete muhtaç olduklarına, onlar olmadan kendileri de olamayacağına göre, zorunlu olan yerlerde hak ve özgürlüklerinden fedakârlık etmek durumundadırlar. Zorunlu olan yer ve durumlar, devletin bekası, toplumun sağlık ve huzuru ile ilgilidir. Bir fert veya gurup, insan hak ve özgülüklerini sınırsız kullandıklarında devletin bekası, toplumun sağlık ve huzuru bozuluyor veya elle tutulur, gözle görülür açıklık ve kesinlikte bozulma tehlikesine maruz kalıyorsa birey ve gurupların hak ve özgürlükleri kısıtlanır.

Anayasalarda yer alan ve hakların kısıtlanması için sebep olarak kabul edilen ilkelerden biri de "genel ahlak"tır. Genel ahlak halkın çoğunluğu tarafından benimsenen ve bir milletin tarihinden tevarüs ettiği, gelenek haline gelmiş bulunan ahlak anlayış ve uygulamasıdır. İşte bu ahlakın "ayıp ve çirkin" gördüğü, böyle değerlendirdiği bir davranış, genel mânada insan hakkı ve özgürlüğüne dahil olsa bile kısıtlanır. Genel ahlakın ayıp saydığı bir davranışı, kamuya açık yerlerde yapmak isteyen ve bunun "hakkı olduğunu" ileri sürenlere karşı şöyle denir: "Haklar mutlak değildir, herkese açık yerlerde genel ahlaka aykırı davranamazsınız, varlık ve devamınızı borçlu olduğunuz toplumun huzuru, sağlığı, ülkede âsâyişin korunması, suçun engellenmesi için fedakârlık etmeye mecbursunuz. Bireysel hak arayıcısı direnir, "bu çağda böyle ahlak anlayışı olmaz, uygar ülkelerde benim davranışım ayıp sayılmıyor..." derse, kendisine şu husus hatırlatılır: Genel ahlaktan maksat yalnızca evrensel ahlak değil, aynı zamanda belli bir anayasanın uygulandığı ülke halkının kahir çoğunluğunun ahlak anlayışıdır.

Diyanet İşleri Başkanlığı, iyice zıvanadan çıkan çıplaklık gösterilerinin dinimiz, ahlakımız ve çocuklarımızın beden ve ruh sağlığı yönünden değerlendirilmesini içeren bir hutbe hazırlamış ve camilerde okutacakmış. Bunu haber alan çıplaklık istismarcıları ve dolaylı yoldan dinimize ve ahlakımıza karşı savaş açmış olanlar yaygarayı kopardılar, bilinen geçersiz argümanlara sarıldılar, "Bu çağda..., laiklik..., büyük bir skandal..., derhal engellenmelidir" demeye başladılar. Bunlar hep böyle yapıyorlar, bir avuç marjinal oldukları halde örgütleri ve imkanları sayesinde sesleri fazla çıktığı için milletin çoğunluğunu sindiriyorlar ve mel'anetlerini icraya devam ediyorlar. Ama yağma yok, tarih, kültür, ahlak, hukuk bizden yana ve artık çoğunluk da demokratik haklarını kullanmayı öğreniyor, bunun yollarını açıyor. İşte önümüzde bir imtihan; eğer Diyanet'in bu hutbeyi okutması engellenirse ülkede "azınlığın" sözü geçiyor, demokrasi yalnızca onlara hizmet ediyor, çoğunluğun hakları çiğneniyor demektir. Çağdaş demokrasilerde hakların çiğnenmemesi için hak sahiplerinin aktif olması, yönetime sivil örgütler aracılığı ile katılması, sesini çıkarması gerekiyor. Bu yapılmaz ve bu sayede hak talepleri arasında denge kurulmazsa ahlaksızlar sokaklarda, park ve bahçelerde, yayın organlarında boy gösterirler, ahlakına saldırılan ve vicdanı incitilen çoğunluk ise olan biteni içini çekerek, dişlerini gıcırdatarak seyretmek durumunda kalırlar. Böyle kalsalar, zarar bundan ibaret olsa yine hafif sayılır, asıl kötüsü kamu vicdanının giderek hassasiyetini kaybetmesi, kötüye alışması ve millî kültürün, manevî dokunun bozulmasıdır.

 


 

İçki servisi ve belediyeler

Başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden kendi müslümanlıklarını olabildiğince tam yaşamak isteyenlerin kamu hizmetinde veya iktidarda olmaları halinde ya inanç veya uygulama olarak İslam'dan uzak olanların itiraz sesleri yükseliyor: "Bunlar demokrasiyi araç olarak kullanırlar, demokratız demeleri samimi değildir, fırsat bulduklarında kendileri gibi inanmayan ve yaşamayanların hak ve özgürlüklerini kısıtlar, hatta tamamen ellerinden alırlar, bunlara fırsat vermemeli, dolayısıyla kendilerine kamu hizmeti, görevi ve iktidar da verilmemelidir..."

Bu itirazı seslendirenler insan haklarına saygılı ve demokrat olduklarını söylüyor, bu değerleri korumak için inananların hak ve özgürlüklerini kıstlamayı caiz görüyorlar. Eğer ortada gerçek, ciddi ve fiilî veya hemen fiile dönüşebilir bir tehlike olsa, birileri memur veya yönetici olduğunda, iktidara geldiğinde başka birilerinin hak ve özgürlüklerinin son bulacağı kesin veya ona yakın ihtimal içinde bulunsa bu refleksi makul görmek mümkündür. Ancak kesin olan bir vehimden, anlamsız ve temelsiz bir korkudan ibaret; böyle bir dayanaktan yola çıkarak hak ve özgürlük kısıtlamak ise demokrasi ve insan haklarına saygı ile birlikte olamaz.

İstanbul Büyükşehir yönetimini, yukarıda tanımladığım türden müslümanlar kazanınca birkaç hafta sokaklar çeşitli dedikodularla çalkalalandı: Otobüslere başı açık olanlar alınmayacakmış, ince çorap giyenlerin bacaklarına jilet vuracaklarmış, bunlar şöyle yapacaklar, böyle edeceklerdmiş... Birkaç hafta sonra balonlar söndü, yalancıların mumları karardı, İstanbul'a 10 yıllardır yapılmayan hizmetler yapıldı, ülkemizde ve çağımızda olabileceği kadar da dürüst bir yönetim örneği segilendi.

O günden bugüne İstanbul ve benzeri yerlerde müslüman dünya görşüne sahip ekiplerce yürütülen yerel yönetimler değerlendirilirken bir tenkit üzerinde ısrar edildi: "Bunlar, bazı kamuya açık yerlerinde içki servisi yapmadılar, içki isteyen vatandaşların bu arzularını yerine getirmediler; işte bu onların kusurudur, içki vermeleri gerekirdi..." dediler. Bunu diyenler farkında olarak veya olmayarak bir kesimin arzusunu, hak ve özgürlüğünü diğer kesiminkine tercih ediyorlardı. Çünkü dinin emir ve yasakları konusunda hassas olan müslümanlar içki içilen yerde oturamaz, yeyip içemez, huzur bulamazlar. Ya oralardan mahrum olacaklar, ya başkaları onların bu hassasiyetlerine saygı gösterecek, yahut da bir kesim diğer kesime karşı en azından kalben nefret duyacaktır. Türkiye'de uzun yıllar içenlerin hak ve özgürlüğü diğerlerine tercih edildi, içmeyen ve içmek haramdır diyenlere "ya sev, ya terk et" denildi. Halbuki onlar da ikinci sınıf vatandaş değildi, onların da güzel ve ucuz yerlerde oturmak, yemek-içmek ve dinlenmek hakları vardı. Bir orta yol bulunabilirdi, bazı yerlerde içki verilmez, oraya herkesin gelip yararlanması sağlanır, ille de içmek isteyenlere başka mekanlarda bu imkan tanınırdı. İşte uygulamada hassas müslümanlar bu orta yolu bulup uyguladılar, yıllarca o güzel yerlerden mahrum olanların da yararlanmasına imkan verdiler.

Hep hoşgörüden, çoğulcu yaşama tarzından, başkalarının hak ve özgürlüğüne zarar vermemeye itina göstermekten söz ediliyor. Bunlar, bir tarafın "olmazsa olmaz neviden olmayan" arzularını yerine getirip, diğerlerini mahrum etmekle gerçekleşmez, tarafların ortaklaşa yaşayabilecekleri ortamlar ile her bir gurubun kendi inanç ve dünya görüşü çerçevesinde yaşayabileceği zeminleri oluşturmakla gerçekleşir. İşlediğimiz konuda hoşgörü ve fedakârlık içmeyene değil, içene düşer; çünkü içen bunu başka yerde yapabilir, belli bir yerde başkalarının inançlarına saygı göstererek içmeyi terk ettiğinde maddi ve manevi olarak zarar görmez. İçmeyen ve içmeyi haram sayanlar ise yanlarında içen müslümana hoşgörülü olamazlar, onların yanında huzur içinde oturamazlar ve bu duygular, davranışlar canları böyle istediği için değil, onların hayatlarını mânalandıran inançları yüzündendir, bundan kaynaklanmaktadır.

İnancı yüzünden içki içmeyen ve yanında içilmesinden de rahatsız olan bir insan, devlet ve hükûmet başkanlığı da dahil olmak üzere kamu görevine talip olamayacak mı? İnsan hakları ona bu imkanı vermiyor mu? Veriyorsa ve mesela başbakan olursa, zaruret hali dışında toplantılarda ve merasimlerde içki ikram etmeyebilir; başkaları de onun inancına saygı göstererek alışkanlıklarından geçici ve kısa bir süre için fedâkârlık yaparlar. Bu fedâkârlığı yabancıların rahatlıkla yapabileceklerini düşünüyorum; bunun örnekleri de var. Problem bizim kendine yabancılaşmış aydınlarımızla ilgili olsa gerek.

Dayatma yoluyla tektip insan yaratacağız diye insanımızın gönüllerini ve bedenlerini parçalayanlar, meseleye bir de bu yazılanlar açısından baksınlar.

 


 

Barış dini İslam

İslam'ın diğer devletleri bir vakıa, inkarı kabil olmayan bir varlık olarak tanıdığında, buna göre onlarla çeşitli milletlerarası ilişkilere girdiğinde şüphe ve tartışma yoktur. Ancak İslam'ın diğer devletlere karşı dinî-hukukî tavrının ve kurduğu ilişkilerin niteliğinin ne olduğu, ne olması gerektiği tartışılmış ve ortaya iki görüş çıkmıştır:

Birincisi, İslam'a göre sulh esas, savaş ârızîdir16. İslam devleti, karşı tarafın tecavüzü, hak ihlali vb. sebepler bulunmadıkça gayr-i müslim devletlerle devamlı sulh içinde yaşar ve iyi ilişkiler kurar. İslam'da savaş barış içindir ve savunmaya yöneliktir; ilk taarruz daima karşıdandır...

Buna karşı ikinci görüş şudur: İslam yeryüzünde yalnız ilâhî hükümranlığa boyun eğmiş ve bunu temsil eden devletin meşruiyet, varlık ve istiklalini tanır; bu devlet ise İslam devletidir. Diğer devletler gayr-i müslim oldukları müddetçe müslüman devlet onlarla savaş durumundadır. Barış, ya İslam devletinin güçsüzlüğünden, ya gayr-i müslimlerin İslam'ı kabul etmelerinden yahut da İslam devletinin egemenliği altına girmelerinden dolayı tercih edilir.

Bazı eski hukukçular ile muasır İslam hukukçularının çoğu tarafından benimsenen ve savunulan birinci görüş, delil olarak Kur'an-ı Kerim'in "sulh isteyen düşmanla sulh yapılmasını"17, "taarruz ve tecavüzde bulunulmamasını"18 emreden ve "tecavüze uğradıkları için müslümanlara savaşma izni verildiği"ni bildiren19 âyetlerine dayanmaktadır. Bu âyetlerin mealleri şöyledir:

"Eğer barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a güven; O her şeyi işitendir ve bilendir. Seni oyuna getirmeye kalkışırlarsa kuşkusuz Allah sana yeter; yardımıyla ve müminlerle seni destekleyen O'dur. Müminlerin gönüllerini birleştiren de O'dur. Dünyanın bütün servetini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını düzeltti, O izzet ve hikmet sahibidir."20

"Size ne oldu da Allah yolunda ve 'Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!' diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dâva uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki, şeytanın tuzağı daima zayıftır."21

"Kendilerine haksız yere saldırılan kimselere savaşma izni verilmiştir. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye kadirdir. Onlar ki, sadece "bizim Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Çünkü Allah insanların bir kısmı ile diğer kısmını savunmamış (onlara yönelen haksız saldırıyı püskürtmemiş) olsaydı şüphesiz içlerinde Allah'ın isminin çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi."22

Eski fıkıhçıların çoğu tarafından benimsenen ikinci görüşün dayanak ve delilleri ise "fitnenin ortadan kalkmasına ve dinin yalnız Allah'ın dini haline gelmesine kadar savaşmayı"23, "ehl-i kitab ile, İslam hakimiyetini kabul edip cizye vergisini ödeyinceye kadar savaşılması"nı buyuran24 ayetler ve bunları teyid eden hadislerdir. Bunlar, barışı esas alan karşı tarafın delillerini ise "onlar müslümanların zayıf oldukları zamanlara aittir, geçicidir ve yukarıda işaret edilen âyetler tarafından neshedilmiştir" şeklinde yorumlamaktadırlar. İkinci görüşü destekleyen bir husus da İslam devletinin karakteridir. Bilindiği gibi İslam devleti vatan, ırk vb. maddi değerler üzerine değil, manevi değerler ve özellikle din temeli üzerine kurulmuş bir devlettir. Din ise belli bir toprak parçasına veya topluma hapsedilemez; o'nun hedefi cihan hâkimiyetidir; nuru bütün insanlığı aydınlatacak, kula kulluk son bulacak, insanlar yalnızca Allah'a kulluk ederek eşref-i mahlukat olduklarını ispat edecek, iki cihan mutluluğunun kapılarını açacaklardır. Savaşın gayesi -hiç şüphe yok ki- bütün insanları zorla müslüman etmek değildir; savaş, isteyenlerin İslam'a girmelerini, istemeyenlerin ise İslam'ın hakimiyeti altında dünya nimetlerinden istifade ederek adalet ve hürriyet içinde yaşamalarını sağlayacaktır. İşte bu manada ve bütün insanlığa şamil barış, refah ve mutluluk müslümanların kılıçlarının gölgesi altında gerçekleşecektir.25 "Ey insanlar! Düşmanla karşılaşıp savaşmayı arzu etmeyin, Allah'tan afiyet isteyin. Düşmanla karşılaşınca da sabır ve sebat gösterin ve bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır."26 diyen hadis bu manalara ışık tutmaktadır. Yine bu hadise göre İslam'da savaş arzu edilen, sadistçe zevk alınan bir vasıta değil, başka çare bulunmadığı zaman başvurulan, yüce gayelere yönelik bir vasıtadır

Bu anlayışa karşı, birinci barışçı görüşü destekleyen 12. yüzyıl fıkıhçılarından Ebû Bekir İbnu'l-Arabî'nin27 ve 10. asrın büyük alimlerinden Cessâs'ın28 tenkit ve açıklamaları şöyledir: Nerede bulunurlarsa öldürülecek olan müşrikler29, Arabistan kıtasında o zaman yaşayan ve müslümanların kökünü kazımaya azmetmiş bulunan müşriklerdir. Âyetlerin devamlı olan hükümlerinin bunlarla alâkası yoktur. Savaş ve barış müslümanların güçlerine, menfaatlerine ve dinin amaçlarına bağlıdır. Buna göre savaşmak, teklif ederek veya karşı tarafın teklifini kabul ederek barış yapmak, barış karşılığında bir şey almak veya vermek caizdir. Âyetler birbirini neshetmemiş, duruma göre nasıl hareket edileceğini göstermiştir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.) de buna göre davranarak Medîne'ye geldiğinde bazı Yahudi ve müşrik guruplarla barış antlaşması yapmıştır. Aynı şekilde Mekke müşrikleri ile Hudeybiye sulhünu yapmış, karşı tarafın anlaşmayı bozarak -müslümanlarla ortak savunma antlaşması yapmış bulunan- Huzâ'a kabilesine savaş açmalarına kadar barışa sadık kalınmıştır. Necran Hıristiyanları ile barış antlaşması imzalamıştır. "Savaş ve barışın güç, fayda ve amaç esaslarına göre yürütülmesi, bu konuda Ehl-i kitap müşrik farkının gözetilmemesi" hükmü, anlayışı ve uygulaması ilk halifeler döneminde de devam edilmiştir.

Tarihin ortaya koyduğu gerçek şudur ki, Müslümanlar Mekke'ye hicret ettikten sonra da Mekke müşrikleri, onların peşini bırakmamış, bazen başka kabileler ve Medineli bir kısım Yahûdîler ile işbirliği yaparak Bedir, Uhut ve Hendek savaşlarını yapmış, yeni dinin saliklerini hicret yurtlarında yok etmek istemişlerdi. Ancak bu amaçlarına ulaşamadılar ve hicrî 6. yılda Hudeybiye sulhünu yapmaya mecbur kaldılar. Bu anlaşmanın bir maddesine göre "bundan sonra müslüman olup Mekke'den kaçanlar iade edilecekti". Böylece hicret imkanı bulamayan müslümanlar ile bu madde gereği iade edilen müslümanlar, bunların eşleri ve çocukları Mekke'de kaldılar. Müşriklerin çeşitli zulüm ve baskıları altında yaşamaya devam ettiler. Bu müminler, işkence ve baskı dayanılamaz hale geldikçe Allah'a yalvarıyor ve bir kurtarıcı göndermesini istiyorlardı. Âyetler30 bunların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber anılan tarihî ilişkiyi aşan boyutları da vardır. Çünkü savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezasını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adaleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken savaşın, hukukî ve ahlâki amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâmın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. İşte bu âyetlerden -burada gördüğümüz- ikisi31, savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızası, b) Zulmü engelleyip adaleti sağlamak. "Allah rızası" da fayda bakımından kullara raci olmaktadır; Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O'nun rızası için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır; Allah mutlak adil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığı için "Allah rızası için savaşmak", adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır. Yine yukarıda meali verilen âyetlerden32 açıkça anlaşılmaktadır ki hak, hürriyet ve adalet yalnızca müslümanlar için değil, bütün inananlar, zayıf olduklarından haksızlığa uğrayanlar için istenmektedir.

Allah'a ve hak dine inanmayanların, bu yüzden haksızlık yapanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri -maddî, manevî- bir önderleri olacaktır; bu önderler Kur'an'a göre tâğutlardır, şeytanlardır; bunlara tabi olanların savaş amaçları ise hukuk ve adaletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.

Bize göre -yukarıda delillerini de vererek özetlediğimiz- iki görüşü/yorumu şöyle bir noktada buluşturup birleştirmek mümkündür: İslamda savaşın sebebi başkalarının zararına maddi menfaat, nüfuz ve hakimiyet sağlamak olamaz. Sebep haksızlıktır, hukukun çiğnenmesidir; yani din ve vicdan özgürlüğünün ortadan kaldırılması, insanların yurt ve yuvalarının ellerinden alınması, zayıfların sömürülmesidir. Bu husus birçok âyette vurgulanmıştır. Eğer bu sebep sulh yoluyla ortadan kaldırılabilseydi, amaca barış yolundan ulaşmak mümkün olsaydı savaş "israf, zulüm ve mânasız" olur, dolayısıyla gayr-i meşru hale gelirdi. Gerek Hz. Peygamber devrinde ve gerekse sonraki İslam devletlerinde fetihler, barış yoluyla dünyada hakkın ve adaletin korunmasının mümkün olamaması vakıasına dayanmaktadır. Tarihten öğreniyoruz ki, müslüman olmayan birçok topluluk, kendi kavimlerinden veya dinlerinden olmayanlara hak ve özgürlük tanımamışlar, güçlenip fırsat bulduklarında saldırmışlar, akla, hayale, vicdana sığmaz zulümler yapmışlardır. Bu böyle olduğu müddetçe hakka ve adalete bağlı bir gücün, savaş yoluyla da olsa önceden tedbir almasında, zulme fırsat tanımamasında zaruret vardır. Eğer bir gün insanlık, savaşmadan, güç kullanmadan hakkı teslim edecek, kime karşı olursa olsun zulmü engelleyecek bir olgunluğa ulaşır ve bunu sağlayacak uluslararası bir örgüt oluşturursa müslümanların buna katılmayıp savaşa devam etmeleri için bir meşru sebep kalmayacaktır.

İslam'ın, farklı din ve inanç sahibi topluluklara bakışını, onlarla kurulacak ilişkinin şeklini ve amacını ortaya koyması bakımından şu iki âyet önemli, aydınlatıcı ve belirleyicidir:

"De ki: Ey Ehl-i Kitab! Sizinle bizim aramızda eşit olan bir inanca gelin: 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, Allah'ı bırakıp birbirimizi Rab edinmeyelim'. Eğer bu çağrıyı kabul etmezlerse onlara 'Şahit olun ki biz müslümanız; yani bir tek Allah'ın iradesine teslim olmuşuzdur' deyin"33

"Allah, sizinle din yüzünden savaşmayan ve sizi yurdunuzdan çıkarmayanlarla iyilik ve adalet çerçevesinde ilişki kurmanızı size yasaklamıyor. Allah adalet ölçülerine göre davrananları sever".34

Birinci âyet, aslı vahye dayanan din mensuplarını, bütün hak dinlerin temel inancı olan tevhide çağırmakta, bu temel üzerinde bir dinler arası diyaloğun yolunu açmaktadır.

İkinci âyet ise müslümanları, bir dine inansın-inanmasın bütün insanlar ile iyilik ve adalet çerçevesinde ilişkiler ve işbirlikleri kurmaya yönlendirmektedir. Bu âyete göre barış içinde yaşamak ve bütün insanlığın hayrına olacak faaliyetlerde işbirliği yapmak için diğer toplulukların belli bir inanca sahip olmaları şartı yoktur; tek şart karşı tarafın barış istemesi, insanların hak ve özgürlüklerine saygı göstermesi, âyetteki ifadeye göre dinine ve yurduna tecavüz etmemesidir.

Tarihi zaruretlerle ilgili savaşa izin veren âyetleri, yukarıda meallerini verdiğimiz bu iki âyet çerçevesinde yorumlamak ve değerlendirmek gerekir. Aksi halde bilerek veya bilmeyerek İslam'ın savaş ve barış konusundaki duruş ve tutumu yanlış anlaşılmış ve anlatılmış olur.

Başka çare kalmadığında meşru hale geldiği için başvurulan savaş, İslam'a göre bir katliam, bir körü körüne imha hareketi değildir; hedefi ve sınırları belli bir askeri harekettir. Bu hareketten sivillerin, masumların, çevrenin zarar görmemesi için sınırlamalar ve yasaklar getirilmiştir. Bu da İslam'da savaşın değil, barışın, intikamın değil, merhametin, imha ve tahrip etmenin değil, korumanın esas ve amaç olduğunun başka bir kanıtıdır.

Savaş halinde yasak fiiller:

a) İşkence. Öldürülecek olan kimseye dahi işkence edilemez; zulüm ve işkence bütün çeşitleriyle yasaktır.
b) Savaşçı olmayanların öldürülmesi. Savaşçı, fizik bakımından savaşabilecek kimselerdir. Bunların dışında kalanlar kasten ve doğrudan öldürülemez. Bu cümleden olarak kadınlar, çocuklar, savaşçı sahiplerine hizmet için gelmiş köleler, körler, dünyadan el etek çekmiş din adamları, akıl hastaları, yaşlılar, hastalar, kötürümler vb. leri öldürülmez.
c) İnsan ve hayvanların uzuvlarının kesilmesi.
d) Verilmiş söze ve yapılmış andlaşmaya aykırı hareket.
e) Savaş zarureti bulunmadıkça zirai mahsullerin, orman ve ağaçların yakılması.
f) Namus ve şereflere tecavüz, zina ve gayr-i meşru münasebetler. Düşman kadınlarının ırzına geçen sivil ve askerler zina suçu işlemiş olur ve bunun cezasını çekerler.
g) Düşmandan alınan rehineleri öldürmek. Bunlar misilleme yoluyla dahi öldürülemez.
h) Ölülerin başını veya uzuvlarını kesip teşhir etmek.
ı) Katliam. Hz. Peygamber ve raşid halifeler zamanlarında savaştan sonra esirler veya zaptolunan yerlerin ahalisi için katliam emri verildiğine dair bir tek örnek dahi yoktur. Mekke fethini müteakip Rasulullah (s.a.v.) bazı harb suçluları ve hainler dışında kalan düşmanlarını affetmiştir.
i) Kesin bir meşru müdafaa söz konusu olmadıkça akrabayı öldürmek. Akraba düşman saflarında olsa dahi öldürülmez.
j) Çiftçi, tacir, esnaf, işadamı gibi fiilen harbe iştirak etmemiş, savaş ile ilgili olmayan kimseleri öldürmek.
k) Harb esirlerini rehine almak, kalkan yapmak, onların arkasında düşmana doğru ilerlemek.
l) Bazı İslam hukukçularının açık ifadelerine göre zehirli ok kullanmak.35

 



16 Geçici sebeplere bağlı olmak.
17 Enfal: 8/61
18 Bakara: 2/190
19 Hacc: 22/39
20 Enfal: 8/61-62
21 Nisa: 4/75- 76
22 Hacc:22/39-40
23 Bakara: 2/193
24 Tevbe: 9/29
25 Bir çeşit pax islamica
26 Müslim, el-Cihad, 5.
27 Ahkâmu'l-Kur'an, II, 875 vd.
28 Ahkâmu'l-Kur'an, III, 68
29 Bakara, 2/191; Tevbe: 9/5
30 Nisa, 4/75-76
31 Nisa: 4/75-76
32 Hac: 22/39-40
33 Âl-i İmran: 3/69
34 Mümtehine, 60/8
35 Buhari, Cihad, 150 vd.; el-Benna, el-Fethu'r-Rabbânî (Tertibu-Müsnedi-Ahmed), C. XIV, s. 61 vd.; diğer kaynaklar için bak. Muhammed Hamidullah, İslam'da Devlet İdaresi, (trc. Kemal Kuşçu), İstanbul, 1963, s. 166 vd.

 

İslam diyor ki...

İslam'a karşı olanlar onun güzel yüzünü gizlemek ve insanımızı, özellikle gençlerimizi ondan uzaklaştırmak için "şeriat adına" bazı çarpıtılmış kuralları ve uygulamaları sıralıyor ve soruyorlar: "Bunları istiyor musunuz?"

Ben de İslam'ın, birçok âyete ve hadise dayanan bazı taleplerini ve kurallarını sıralayarak soruyorum: "Bunları istemiyor musunuz?"

Hak dine iman ve bir Allah'a kulluk edin ki, dünyada kula kul olmaktan kurtulup iki cihanda mutlu olasınız.

Dillerinizin ve renklerinizin farklı olması Allah'ın muradıdır ve O'nun büyüklüğünü, eşsizliğini, taklit edilemez san'atını gösterir. Üstünlük etnik ve kültürel aidiyette değil, takvâda aranmalıdır. Takvâ ise Hz. Peygamber'in örnekliğinde gerçekleşen sorumluluk duygusudur ve bunun meyvası olan güzel ahlaktır.

İzzet, onur ve üstünlük Allah'a, elçisine ve O'nun mümin kullarına aittir. İnsanı zillete düşüren, geçici mağlubiyetler değil, ümitsizlik ve aşağılık duygusudur.

Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı korkutarak tecavüzden caydırmak için ilimde, ekonomide, teknolojide, askerlikte... onlardan daha güçlü olun.

Allah bütün âlemlerde zulmü istemez, zalimler Allah'ın düşmanlarıdır.

Hayvana zulmeden ama namazını da kılan bir kimse cehenneme, hayvan da olsa ona iyilik eden, canını kurtaran bir günahkâr da cennete girebilir.

Dinde baskı, zorlama, dayatma yoktur. Aklı olanlar, aklını doğru kullananlar için hak batıldan ayrılmıştır; dileyen inanır, dileyen inkar eder. İmanın ve inkarın hesabı Allah'a aittir ve ahirette sorulacaktır.

Kamuya açık alanlarda günah, yasak ve ayıbı çiğneyenler engellenir. Özel mekanlarında, gizleyerek bir şeyler yapanlar araştırılmaz, soruşturulmaz, bu mânada özel hayatın dokunulmazlığı vardır.

İstibdadı bırakın, bütün işlerinizi danışma yoluyla yürütün.

Kendisinde fazla yiyecek, içecek, giyecek, binek... olanlar bunu yoksun olanlara vermelidirler. Komşusu aç iken tok yatan "müslümanlardan biri" olamaz.

Allah adaleti, iyiliği, yakınlara yardımı emreder, ferdî, ictimâî ve siyasî anarşiyi, ahlak ve kural tanımazlığı yasaklar.

Bir fert veya toplulukla aranızda gerginlik, düşmanlık olsa bile onlara karşı adaletten ayrılmayın.

Temizlik imanın yarısıdır.

İsraf haramdır. İsraftan kaçınmak, Allah'ın verdiği bütün nimetleri korumak, ölçüsüz harcamamak, tüketmemek ve kirletmemekle gerçekleşir.

Bütün insanlar, can, mal, akıl, din ve nesillerini koruma hakkına sahiptirler. Devletlerin vazifesi öncelikle bunları korumaktır. Savaş bu değerleri korumak için kaçınılmaz olduğunda meşru olur.

 


 

İslam yanılır mı?1

Hürriyet'te çıkan Ege Cansen imzalı bir yazı üzerinde durmak istiyorum. Sayın Cansen yazısına "İslam nerede yanılıyor" başlığını koymuş. "İslam" ile "yanılma" kelimelerini yanyana getirip İslam'a yanılmayı yüklemesi Müslümanlar'ı rahatsız ediyor; ancak yazarın hemen yazısının başında verdiği tarif onun pozitivist olduğunu, İslam vahyine inanmadığını ortaya koyuyor ve bu bakımdan rahatsız olmamak gerekiyor. Cansen'e göre "Bütün dinler, netice itibariyle birer ideolojidir. İdeoloji, insan yapması fikirleri, tanrısal kanunlar, yani doğal bilim haline dönüştürme disiplinidir." Yani din, Allah tarafından vahyedilmemiştir; insan yapısı fikirler, yine insanlar tarafından tanrısal kanunlar bilim haline dönüştürülmüştür. Müslümanlar'ın inancına göre ise dinin aslı, esası, temel kuralları, müctehidler tarafından üretilecek kurallara esas teşkil edecek açıklamalar Allah tarafından vahyedilmiştir. Allah elbette her şeyi bilir ve yanılmaz; O'nun vahyettiği, vahiy yoluyla bildirdiği bilgiler ve kurallar da doğrudur, yanlış olamaz. Cansen, Allah'ın vahyettiği ve bilimin de yanlışladığı, yanlış bulduğu bir tek örnek bile vermiş değildir; verdiği örnekler -aşağıda açıklanacağı gibi- ya vahyedilmiş değildir veya yanlış olduğunda bilim dünyası birleşmiş değildir.
İslam'da bir vahyedilmiş bilgi ve kurallar vardır bir de bunlara dayanarak âlimlerin, müctehidlerin ve müfessirlerin ürettikleri bilgiler, yorumlar vardır. İslam'a göre yanlış olması mümkün olmayan kısım birincisidir, yani vahyedilendir. İctihadlar, tefsirler ise yanlış olabilir; yanlış olduğu ilim yoluyla ispat edilen bir yorum, bir ictihad İslam'ın bir kuralı olmaktan çıkar.
Cansen, "Dinlerin ortaya çıkış sebebi, insanın toplumsal bir canlı olmasıdır" diyor. Bu önermenin bilimle bir ilgisi yok, yazarın bir kurgusundan ibaret. Daha doğru bir kurgu, bir temellendirme şöyle olabilirdi: "Dinlerin vahyedilmesinin sebebi, insanın yaratılmış olmasıdır". Çünkü insandan daha aşağı mertebelerdeki canlıların dine, ahlaka, estetiğe ihtiyaçlarının olmadığı bilinmektedir; bunlara ihtiyacı olan, bunlarsız yapamayan canlı, fert ve cemiyet olarak insandır; evet, yalnızca cemiyet olarak değil, fert olarak da insandır. Eğer bir insanın tek başına yaşaması mümkün olsaydı onun da dine ihtiyacı, dinle ilgili inanç ve düşünceleri olacaktı. Bu gerçeği bilmenin yolu iman ve ibadetle dini yaşamaktır; dini tecrübesi olmayanların, bireyin -cemiyet olma zarureti dışında- dine olan ihtiyacını ve dinle birebir ilişkisini anlaması, kavraması, yaşaması mümkün değildir.
Cansen, "Fertle, cemiyet arasındaki ömür süresi farkından doğan bu temel çelişkiyi, fertle cemiyet arasındaki çatışmayı çözmek dinlere düşmüştür. Meselenin matematik çözümü, birey ile toplumun ömür sürelerinin sonsuz yani "eşit" olduğunu kabul etmektir. Bunun için, bu dünyada öldükten sonra hesap gününe kadar yaşamaya devam edeceğine inanmak imanın şartıdır" diyor. İnanmasa bile bir İslam ülkesinde yaşayan, üstelik okumuş yazmış bir kimsenin, temel bir İslam inanç kuralını bile bilmemesi düşündürücüdür. Cansen'in burada iki önemli hatası vardır: 1. İslam inancına göre fert ile toplumun ömür süreleri sonsuz yani eşit değildir. Ferdin dünya hayatı sınırlı olduğu gibi ona nisbetle uzun olan toplumun dünya hayatı da sınırlıdır; kıyamet kopacak ve ferdin akıbeti ne olacaksa toplumun akıbeti de o olacaktır. 2. İslam inancına göre "dünyada öldükten sonra ahirette hesap gününe kadar yaşamaya inanmak" şeklinde bir inanç yoktur; imanın şartı olan inanç şöyledir: İnsanlar dünyada ölünce bedenleri çürür, ama ruhları ölmez, Berzah adı verilen bir âlemde hayatları devam eder, dünyadaki inanç ve amellerine bu âlemde mükâfat veya ceza görürler. Sonra kıyamet kopar, hesap günü gelir, hesap sonunda cennete veya cehenneme giderek buralarda hayatlarına devam ederler.
Sayın Cansen, "İslam, halen bu iki ana meseleyi çözebilmiş değildir... Birincisi, hukuk ve iktisat alanının düzenlenmesinde, bilimsel verilerin değil, elindeki metinlerin esas olmasında direnmektedir. Bu, İslam'ı yeni sorunlar karşısında aletsiz bırakmaktadır. İkincisi, ahirette cennete gitmek için, toplumsal kurallara uymayı değil, dinsel şekillere göre hareket etmeyi vazetmektedir. Mesela, trafik kurallarına uymamak, sahte rapor almak-vermek, kaçak inşaat yapmak veya vergi kaçırmak ''günah'' değildir. Dolayısıyla bu suçları işlemek, kişiye cennet kapılarını kapamamaktadır. Buna karşılık kadının saçının telinin gözükmesi günahtır. Bu da İslam'ın, milli gelir artışına engel olan kural dışı bencil davranışları caydırmayı önemsemediği anlamına gelmektedir. Sonuçlar ortadadır. Son Söz: Bilim, din kapısından sığmaz; din, bilim kapısından sığar." diyor. Burada üç iddia var. Bunları sırayla ele alalım:
1. "İslam'ın, hukuk ve iktisat alanının düzenlenmesinde bilimsel verilerin değil, elindeki metinlerin esas alınmasında direndiği" hükmü birçok bakımdan tutarsız, ham, ilim dışı bir hükümdür. a) Hukuk ve iktisat alanındaki bilimsel veriler, fizik, kimya, matematik... alanlarındaki bilimsel veriler gibi değildir. Hukuk ve iktisadın bazı konularında ve kurallarında kesinliğe yakınlıktan, sabit ilişkilerden söz etmek mümkün ise de tamamında bunu söylemek mümkün değildir. b) Bilimin kesin olarak doğru dediği, insanlığın "doğru, iyi ve âdil" olduğu konusunda birleştiği hiçbir hukuk veya iktisat kuralını İslam dışlamamış, ona aykırı bir hükümde ısrar etmemiştir. Ege Cansen bir konuşmasında "Ben faizin haram olduğuna inanmıyorum" demişti, faiz İslam'a göre haramdır, ama insanlığın de büyük bir kitlesine göre faiz bir vurgundur, haksız kazançtır ve emek sömürüsüdür. "Faizin iyi olduğu" üzerinde birleşilmiş bir bilimsel hüküm değildir, faiz içermeyen risk sermayesi, hisse senedi, diğer çeşitli ortaklıklar yoluyla, faiz belasına başvurmadan sermaye toplamak mümkündür.
"Bu, İslam'ı yeni sorunlar karşısında aletsiz bırakmaktadır" şeklineki hüküm veya değerlendirme yanlıştır. Yeni "sorunlar" çıktığında İslam'ın eli kolu bağlı değildir. Vahiy kaynağı, ferde ve topluluğa zarar veren, onları sıkıntıya sokan, hayatı çekilmez hale getiren, Müslümanların zayıflaması, zillete düşmesi ve bağımsızlıklarını kaybetmesi sonucunu doğuran hiçbir hükme ve uygulamaya cevaz vermez, bunun üzerinde ısrar etmez. Domuz yemek, şarap içmek haramdır, ama yaşamak için mecbur olana haram değildir. Dini ne olursa olsun insan öldürmek haramdır ama cana ve mala kasteden bir kimseyi, başka türlü önleme imkanı yoksa öldürmek caizdir. Fert için olduğu gibi toplum için de zaruri uygulamalar İslam'a göre meşrudur. Hasılı mevcut vahiy ve bunlar üzerinde yapılacak ictihad yoluyla her yeni meselenin çözümü ve çaresi bulunur.
2. "İkincisi, ahirette cennete gitmek için, toplumsal kurallara uymayı değil, dinsel şekillere göre hareket etmeyi vazetmektedir. Mesela, trafik kurallarına uymamak, sahte rapor almak-vermek, kaçak inşaat yapmak veya vergi kaçırmak ''günah'' değildir. Dolayısıyla bu suçları işlemek, kişiye cennet kapılarını kapamamaktadır. Buna karşılık kadının saçının telinin gözükmesi günahtır." cümleleri baştan sona yanlıştır. Cansen ilâhî olduğuna inanmadığı din hakkında, Allah adına ahkâm kesiyor, fetva vermeye kalkışıyor. "Günah değildir" dediği fiiller hakkında hükmü nereden, hangi âyetten, hadisten, ictihaddan almış merak ediyorum. Trafik kuralları insanların mal ve canlarını korumak için yöneticilerin koyduğu kurallar olup bunlara uymak dinin de emridir. Yöneticilerin koydukları vergiyi ödemek dince de ödevdir, kaçıran günah işlemiş olur. Sahte rapor almak yalan söylemektir, hile yapmaktır; din hileyi ve yalanı şiddetle yasaklamış ve günah saymıştır. Kaçak inşaat yapmak, şer'î-hukuki kuralara aykırı inşaat yapmaktır; bunun caiz olduğunu kim söylemiş? "Dinsel şekillerin" içinde toplumu ilgilendiren faydalar da vardır; muâmelat tamamen böyle olduğu gibi ibadetler bile böyledir; yalnızca zekatı hatırlatmakla yetinelim. Topluma ait kuralları Allah'a ve dine inanmayanlar koymuş olurlarsa Müslümanlara göre bunlarda zararlı taraflar bulunabilir ve işte bunlara, zararlı olanlara Müslümanlar uymazlar.
3. Bilim-din ilişkisi üzerinde ayrıca durmak gerekir; ama şununla yetinelim: İslam'a göre dini koyan da, tabiat kanunlarını koyan da Allah'tır; bu ikisi arasında çelişme olmaz

 



1 Yeni Şafak, 02.05.- 25.04.2003

 

Dinde taviz

Muhaliflerle anlaşma, uzlaşma, bütünleşme maksadıyla dinde taviz verilemeyeceğinin birçok delili vardır. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) şu uygulaması da bunlardan biridir:

Mekke fethedildikten sonra birçok Arap kabilesi Medine'ye akın ederek, heyetler göndererek ya müslüman oldular veya barış yaptılar. Bu cümleden olarak vaktiyle Peygamberimizi hakaretler ve işkencelerle yurtlarından kovan Taifliler (Sakif kabilesi) de barış yapmak için ona geldiler. Peygamberimiz Kur'an'ı dinleyebilmeleri için onları mescidin yakınına kurdurduğu çadırlarda müsafir etti. Birkaç gün kalıp İslam hakkında sağlam bilgiler elde edince müslüman olmaya karar verdiler. Bu kararlarını Hz. Peygamber'e bildirirken bazı tavizler istediler ve aralarında şu konuşma geçti:

- Biz gurbete çıkıyoruz, zina etmeden yapamayız; bu konuda ne dersin?

- Allah zinayı haram kılmıştır2, yapamazsınız.

- Faiz hakkında ne dersin; bütün kazancımız ondan.

- Faiz haramdır, ancak anaparanızı alabilirsiniz3

- Peki şarap, bizim toprağın ürünü, onsuz yapamayız?

- Allah onu içmeyi haram kılmıştır4

Hz. Peygamber, müslüman olmaları ve barış yapmaları için ileri sürdükleri şartları, âyetler okuyarak reddedince çekilip aralarında konuştular, direndikleri takdirde Mekkelilerin başına gelenin onların da başına geleceğini söyleyerek şartlarından vazgeçmeye karar verdiler, ancak çok önemli bir problem daha vardı; Lât isimli putları. Hz. Peygamber onu da yıkıp yok etmelerini istiyordu. "Bunu biz yıkamayız, hem ondan korkarız hem de kabile bizi mahveder" dediler. Peygamberimiz bunu yapacak birini gönderebileceğini söyledi. Bunu da kabul ettiler, ancak önce kendilerinin gidip topluluğu buna hazırlamaları için izin vermesini, yıkıcıyı sonra göndermesini istediler, Peygamberimiz bunu kabul ettiler. Heyet Taif'e döndü, topluluğa, "Bu adam çok sert, hiçbir şartımızı kabul etmedi, hiçbir taviz vermedi, Lat'ı da yıkmamızı istedi, biz de kabul etmedik" dediler. Topluluk savaş için hazırlık yapmaya başladı, ancak Hz. Peygamber'in gücü hakkında bilgi edindikçe ona güç yetiremeyeceklerini, direnmenin boşuna olduğunu anladılar, temsilcilerine gelip "teslim ve müslüman olalım" dediler. Halkın yumuşadığını anlayan temsilcileri bu defa olup biteni doğru olarak anlattılar ve kendilerinin müslüman olduklarını bildirdiler. Arkadan putu yıkacak olan sahâbîler geldiler, emir yerine getirildi.

Halid b. Velîd'in başkanlığında vazifelendirilmiş olan sahâbîlerden biri de Muğîre b. Şu'be idi. Putun dokunulmaz olduğuna, onu yıkmak isteyenlerin başlarına kötü şeylerin geleceğine inanıp olayı görmek için toplanmış bulunan Taiflilerin batıl inançlarını da yıkmak için bir plan yaptı. Eline kazmayı alıp ilk darbeyi vurunca sanki put tarafından çarpılmış gibi yere düşüp çırpınmaya başladı. Taifliler heyecan içinde "Biz demiştik, ona kimse dokunamaz" diye bağrışıp şamata yaptılar, tam bu sırada Muğîre ayağa kalktı, onlara yaklaştı ve "Size yazıklar olsun, alelâde bir taş ve çamur yığınına tapıyor, ondan bir şeyler bekliyorsunuz, aklınızı başınıza alın ve yalnızca Allah'a tapın, yalnızca O'na kulluk edin" dedi, sonra dönüp arkadaşlarıyla beraber üstüste vurdukları darbelerle putu yerle bir ettiler.5

Müslüman olmak, sulh yapmak, kendisini rahat bırakmak için Hz. Peygamber'den dinde taviz isteyen birçok kişi ve heyet daima ret cevabı almışlardır. O, farklı inanç sahipleri ile -herkes kendi dinini yaşamak üzere- birlikte yaşamayı, dini tebliğ edeceği hedef kitlenin durumunu göz önüne alarak bazı şeyleri biraz ertelemeyi, önceliklere riayet etmeyi kabul etmiştir, fakat herhangi bir sebeple dinde taviz vermeye asla yanaşmamıştır.

 



2 İsrâ, 32
3 Bakara, 278
4 Mâide, 90
5 İbn Kayyim, Zâdu'l-Me'âd, III, 595-599

 

İslamcılık

Bugünlerde "eski-yeni" bağlamında yine tartışma konusu olan İslamcılık üzerine iki yıl önce, tarih ve tanımla ilgili bir girişten sonra şunları söylemiştim:

Bana "İslamcı" dediklerinde, ister Meşrutiyet dönemindeki, ister günümüzdeki mânasında İslamcılık ile kendi dâvam ve konumum arasında bir aynılık ve âidiyet ilişkisi kuramıyorum. Ama benim de İslamcılık diye adlandırabileceğim bir dâvam vardır, bu dâva şuurlu bütün müslümanların ortak dâvasıdır ve bu tanımlamada İslamcı ile müslüman aynı kimliktir. Bana göre İslamcı, müslümandır, müslüman da "düşünce ve inançtan davranışa, ferdi hayattan ictimâi hayata kadar bütün alanlarda, ilişki ve eylemlerde Allah'ın irade ve rızasını gözeten, buna aykırı bir inanç, düşünce ve eylem içinde olmamayı hayatının düsturu ve gayesi edinen kimse"dir. Benim İslamcım dünyayı tanır, başka inançlar, dünya görüşleri, hayat tarzları hakkında doğru bilgi sahibi olur, ancak bunları büyütmez, kendini hiçbir alanda geri ve aşağı görmez, "iyi kötü, ileri geri, güzel çirkin" değerlendirmelerini kendi ana kaynaklarına, değer ölçütlerine göre yapar, kendine ait değerlendirmelerde geçer not alamazsa kusuru kendinde arar, telâfiyi kendi ölçütleri ve dinamikleri ile gerçekleştirmeye yönelir. Müslüman vahye ve İslam aklına dayanır, beşeri ve tarihi katkısı olan kurum, değer ve kuralların eskiyeni olursa bunları yine kendine ait araçlarla, tecdid ve ictihad yöntemiyle yeniler.

Meşrutiyet dönemi İslamcılarının hayatlarını araştırdığınızda onlar arasında da dini pratikleri eksik olanları görürsünüz. İslamcılık inanç, tasavvur ve şuurla ilgili olduğu için bu bakımdan eksiği olmayan İslamcılar da, dindarlık yönünden eksiklikler, kusurlar, ihmaller içinde olabiliyorlar.

Günümüze yakın zamanlarda biraz kavram değişikliğine de uğrayan İslamcılığın mensupları, temsilcileri de böyle. Bunların amelce kusurlu olanlarının kusur gerekçeleri farklı; kimi eğitim almamış, kimi yaptığı "İslamcılık" faaliyetini cihad ve en önemli amel olarak biliyor, diğer kusurlarını bunun örteceğini düşünüyor, kiminin de İslam anlayışı bu gibi kusurları kusur saymıyor.

Benim ilk işaretlerini almaya başladığım bir değişim ve gelişim de İslamcılık anlayış ve uygulaması alanında gerçekleşiyor, bu değişim, İslamcılığın yaygın anlamından benim İslamcılık tanımlamama doğru oluyor. İslam ile siyaseti ve ideolojiyi aynılaştıranlar, İslam'ın siyaset ve ideolojiyi aştığını bilmeyenler şimdi bunun hatalı olduğunu anlamaya başladılar. Türkiye'de siyasetin kendi kuralları, kadroları ve söylemi ile, İslamcılığın; yani müslüman kalma ve yaşama mücadelesinin de kendi mahiyetine ve amacına uygun kurallar, söylemler, yöntemler ve kadrolarla yapılması gerektiği anlayışına doğru bir gelişmenin rüzgârını almaktayım.

Siyasal İslamcılık nisbeten yeni bir terim; müslümanlar'ın yükümlülüklerinden bir kısmının, belli bir dönemin şartları içinde öne alınmasıyla ve gerçekleştirilme stratejileriyle ilgili. Bu "bir kısmı"ndan maksat da İslam'ın siyasi, sosyal, hukuki ve ekonomik talepleridir. "Bütün olmadan parça da olmaz" düşüncesinden yola çıkan siyasal İslamcılar, "inancın, ibadetin, eğitimin, medeniyetin olabilmesi için siyasi iktidarın da müslümanların elinde olması gerekir" diyorlardı. Bu düşünce dün de, bugün de yanlış değildir, ancak müslümanların bütün misyonu, siyasi iktidar şartına bağlı değildir, siyasi iktidar başkalarının elinde olduğu zaman da hem İslam, hem de müslümanlar ve onların insanlığa rahmet olan dini temsil ve tebliğ vazifeleri devam eder. Ben buna da İslamcılık dediğim için "İslamcılık bitmez" diyorum. İslamcılığın muhtevasını yalnızca siyasi iktidar ile sınırlamak doğru değildir, hiçbir devrin İslamcısı da dâvasının sınırını böyle çizmemiştir. Dün siyasi iktidar da müslümanların elinde olsun diye çalışanlar, bu amaçlarına eremedikleri zaman ve zeminlerde yine İslamcı olarak misyonlarını sürdürüyorlardı. Bugünün müslümaları, bana göre hepsi aynı zamanda İslamcıdır, işte bunların bir kısmı, yaşadığımız dünyanın şartları içinde yeni bir siyasî İslamcılık çizgisi belirlediler: Demokratik, laik, çoğulcu bir düzen içinde, başkalarının hak ve hürriyetlerine zarar vermedikçe İslam'ı, azami ölçülerde yaşamak. Bunun içinde bütün şubeleriyle sosyal hayat da vardır.

 


 

İnsan hakları

Bugünlerde herkes insan haklarına atıfta bulunuyor, insan haklarına riayet etmeyen ülkeler dışlanıyor, kendilerine yaptırımlar uygulanıyor. Bizde de insan haklarından sorumlu bakanlık ve bu hakların uygulanmasını denetleyen kurul var. Bütün bunlar güzel, insanın elbette hakları vardır, ancak insan hakları kavramı ve uygulamasının tarihi anlatılırken ve bu evrensel değeri insanlığa kazandıran merciler araştırılırken başlangıç olarak Magna Carta'nın zikredilmesi, bunu bizimkilerin de yapması güzel, doğru ve insafla bağdaşır değildir. Çünkü insana ödevler veren, bu ödevlerini yerine getirebilmesi için hak ve özgürlükler de bahşeden Allah'tır; Allah bunu ilk peygamberinden itibaren yapmıştır, yarattığı insanların yine kendi koyduğu kanunlar çerçevesinde gerçekleşen gelişmelerine paralel olarak -daha sonra gönderdiği peygamberler aracılığı ile- hak ve ödevleri de genişleterek açıklamıştır.

Önce Magna Carta'ya bakalım:
"Kral", "Yurtsuz" John ile baronlar arasında Runnymede çayırında imzalanmış olan belge. Kıran kırana bir savaşın sonucunda, kralın baronlara yenilmesiyle kabul edilmiş olan 'Büyük Özgürlük Fermanı'

Magna Carta'yı oluşturan 63 madde İngiliz feodal toplumunun çeşitli sınıf, katman ve kurumlarının geleneksel olarak sahip oldukları hak ve özgürlükleri güvenceye bağlamaktadır. Bu sınıflar içinde en önemlisi baronlardır.

Magna Carta zikrettiği bu temel hak ve özgürlükleri güvenceye de bağlamıştır. Bu haklar, 1) Adalet satılmaz, reddedilemez, geciktirilemez, 2) Suçsuza ceza verilemez, 3) Ceza suçla orantılı olmalı, 4) Zor alım yasak, 5) Kendilerinin izni olmadan uyrukların araçları kullanılamaz, 6) Ülkeye giriş ve çıkış serbesttir, 7) Tam bir ticaret serbestisi vardır..."

Bu fermanın tarihi 1215'tir. İslam ise 610 yılında vahyedilmeye başlamıştır. 23 yıl devam eden vahiy, hem sözleri hem de içeriği Allah'tan olan Kur'an ile, sözleri Peygamberimize, içeriği Allah'a ait bulunan hadislerde kaydedilmiştir. Bu 2 kaynağa baktığımızda şunları görüyoruz:

1. Hz. Peygamber kanalıyla ilan edilen insan hak ve ödevleri, bunu isteyen ve bunun için savaşan fert ve guruplara yenilerek, mecbur kalınarak değil, insan buna layık olduğu için verilmiştir ve İngiltere'de olanların aksine, bu hakların verilmesine karşı çıkanlarla mücadele edilmiştir.

2. Hz. Peygamber'in açıkladığı ve uyguladığı insan haklarına göre, toplumun lideri ve devletin başı olan kendisi, yakın dostları ve sıradan insanlar arasında haklar bakımından bir fark, bir ayrıcalık yoktur. Nimetler de külfetler de eşit paylaşılmaktadır.

3. İslam'ın insan ve insan hakkı anlayışında -temel, insan olmaya bağlı haklar bakımından- soy, ırk, renk, bölge, ekonomik seviye ve din farkına bağlı ayrımlar ve ayrıcalıklar yoktur. Her insanı bir tek Allah, aynı maddeden yaratmıştır, bütün insanlar, kök bakımından bir ana ile bir babanın çocuklarıdır. Renklerin, dillerin, sosyal gurupların yaratılmasının hikmeti kimlik edinmeyi, tanınmayı, tanışmayı kolaylaştırmak ve dayanışmayı mümkün kılmaktır. Arab'ın başkalarına, beyazın siyaha, erkeğin kadına -insan olma, ödev alma ve haklardan yararlanma yönünden- bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ve fark ancak güzel ahlak ve bazı haklara, özellikle liyakate bağlı olanlarına kişiyi ehil kılacak niteliklerin kazanılması ile elde edilebilir.

4. Kişinin canı, malı, namusu, şerefi, özgürlüğü, meskeni, özel hayatı korunmuştur, dokunulamazdır. Din ve düşünce, seyahat, sığınma, çalışma, ticaret yapma, kamu hayatına katılma ve görev alma hak ve özgürlüğü vardır. İslam öncesinden gelen köleler özgürlüğe kavuşturulur. Müslüman olmayanlar İslam'a girmeye zorlanamaz, kamu düzenini bozmadıkları ve güvenliği tehlikeye sokmadıkları sürece kendi inanç ve hayat tarzlarını sürdürürler.

5. İçerde ve dışarda haksızlığa uğrayan, güçsüz olduğu için güçlü tarafından ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulan insanların, müslüman olsun-olmasın, imdadına koşmak, haklarını korumak müslümanların vazifesidir.

6. Hem İslam toplumunun içinde hem de dünya yüzünde müslüman olmayanların, başta hayat hakları olmak üzere temel insan hakları vardır, bunlara dokunulamaz, uluslararası sözleşmelere riayet edilir, barış isteyenle barış yapılır, savaşın sebebi ne zorla İslama sokmak ne de maddi menfaat elde etmektir; sebep karşı tarafın haksızlığı, tecavüzü ve barışa yanaşmamasıdır.

Buraya kadar sıraladığım ve sıralamadığım hak ve özgürlüklerin kaynağı vahiydir, isteyenler bunu kaynaklarda görebilirler. Bu hak ve özgürlükler kağıt üzerinde de kalmamış, bazı kusurlarla beraber genel olarak İslam tarihi boyunca uygulanmıştır. 15. yüzyılda, İspanya'dan kaçarak canlarını kurtaran Yahudilerin Fatih'e sığındıklarını bilmeyen yoktur. Gerçek bundan ibaret iken, tarihte insan hakları uygulamasını 1215 tarihli bir sözleşme ile ve Batı'dan başlatmak büyük haksızlıktır. Buna müslüman aydınların katılmaları ise, haksızlığa ek olarak büyük ayıptır.

 


 

Avusturalya izlenimleri

Prof. Ümit Meriç ve Gazeteciler Yazarlar Vakfı'ndan Cemal Uşşak'la birlikte iki haftalık bir programla Avusturalya'ya gitmiştim. Bu ülkeye ilk defa gittim, Dubayi ve Malaysiya'nın baş şehri Kualalumpur'da birkaç saatlik beklemelerle birlikte yaklaşık 24 saat yolculuk yapılarak ve dünyanın çevresinin yarısına yakın bir yol katedilerek oraya ulaşılıyor. Türkiye'nin 10 misline yakın toprağı olan bu kıta ülkede 2 milyon insana bir Türkiye kadar toprak düşüyor. Çok kültürlü demokratik sosyal devlet ilkelerini benimsemişler. Görüştüğümüz bir milletvekili ve bir de senatörün ifadelerine göre hakim Anglo-Sakson kültürden çok kültürlülüğe geçişin tarihi oldukça yeni; 15-20 yıllık bir mesele. Bu dönemde dünyanın hemen her ülkesinden göçmen ve işçi almışlar. Bizim insanımız 60'lı yılların sonlarından itibaren, kendi ifadelerine göre "bir ev parası kazanıp dönmek üzere" bu uzak diyara gelmişler. Çoğu ev parasını kazanmış, bazıları Türkiye'ye gelip ev de almışlar, ama çeşitli sebeplerle yine oraya dönmüşler. Bir süre sonra da oldukça kolay olan vatandaşlığa geçiş hakkını kullanarak Avusturalya vatandaşı olmuşlar. Şu anda toplam 200 bin kadar Türk'ün burada yaşadığı söyleniyor.
Toprak geniş ve ucuz, 18 yaşına gelmiş her vatandaşa, ihtiyacı olduğu ve çalışmadığı takdirde devlet tarafından geçineceği kadar para veriliyor. Şehirleşme ve yerleşim düzeni mükemmel, tek veya iki katlı, bahçe içinde güzel evler, çalışmak isteyene iş, iş kurmak isteyene imkan var. Çok kültürlülük politikası gereği Türklere de iyi muamele diliyor. Birçok Türk boya ve lokantacılık başta olmak üzere çeşitli işlere girmişler, başarı ile çalışıyorlar. Büyükler Türkçe'yi bozuk konuşacak kadar İngilizce öğrenmişler, küçükler ise dilimizi unutmak üzereler. Türkiye'de yapılan yatırımlar ile yurtdışından para toplayarak Türkiye'de şirket, holding kuran ve ehliyetsizlik yüzünden batıran şahısların sebep oldukları ümit ve hayal kırıklıkları vatandaşlarımızın yatırımlarını oraya kaydırmalarına sebep olmuş; artık kimse Türkiye'de yatırım yapmayı düşünmüyor. İslamî hassasiyeti olanlar ve olmayanlar oradaki özgürlük ortamı yüzünden Avusturalya vatandaşlığına karar vermişler. Melbourne'da 40 dilden yayın yapan bir radyoda programa katıldık; ne irtica korkusu var, ne de bölücülük. Her dilden yayın yapılıyor ve herkes inandığını rahatça söylüyor; yeter ki başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar verilmesin ve şiddete teşvik bulunmasın.
Dünya'nın her tarafında okul açan vatandaşlarımız orada da okullar açmışlar. Türklerin dillerini unutma noktasına geldikleri bir zamanda bu okullarda hem yüksek seviyeli bir öğretim yapıyorlar hem de İngilizce yanında Türkçe'yi öğretiyorlar. Diyanet İşlerinin, diğer cemaatlerin, başka müslüman ülkelerin ve sözünü ettiğim kolejlerin sayesinde, okullarda, camilerde ve kurslarda isteyen insanımızın çocukları dinlerini de öğreniyor, bu sayede kimliklerini yitirme felaketinden kurtulmuş oluyorlar. Melbourne ve Sidney'de Işık ve Şule adlarıyla açılmış kolejlerde, yarıdan fazlası da başka milletlerin çocukları olmak üzere binlerce çocuk okuyor; öğretmenlerin ve öğrencilerin başları açık olanı da var, kapalı olanı da, namaz kılmak isteyenler için uygun yerler de ayrılmış. Buralardan mezun olanlar, puanlarıyla oynanmaksızın her istedikleri üniversiteye girebiliyorlar.

Çevremizdekilere sordum, "Size farklı muamele yapıyorlar mı, baş örtüsü ile okumak mümkün mü" diye, bana şunları söylediler: Burada çok sıkı bir şekilde uygulanan "ayrımcılığı yasaklama" yasası var, bir polis gerekir de "aslen nereli, hangi etnik guruba mensup" olduğunuzu sormak isterse bunu ezilip büzülerek ve özür dileyerek sorar. Bu yüzden, farklı inanç ve etnik aidiyet sebebiyle okulda veya başka yerde bir farklı muamele görürseniz derhal şikayet edersiniz ve sonuç alırsınız.

'Okullarda din dersi var mı?' diye sordum: "Devlet okullarında isteğe bağlı, devletçe tanınmış, ilkokuldan üniversiteye kadar mevcut katolik kilise okullarında ise Hıristiyanlık dersi mecburi, dini ne olursa olsun her öğrenci bu dersi alır" dediler.

İşin var, aşın var, hürriyetin var, okul açıp çocuklarını kendi inancına ve kültürüne göre yetiştirme imkanın var... sen olsan memlekete dönmek ister misin?

 


 

Diyalog yada birlikte yaşama sanatı

"Dinlerarası diyalog" adıyla toplantılar yapılıyor. Şüphesiz bu toplantılarda tarafların ortak veya her birine özel amaçları vardır. Ancak ortada hiçbir kimsenin görmezlikten gelemeyeceği bir gerçek daha vardır: Bugün insanlar dünyada ve ülkelerde farklı inançlara sahip veya hiçbir inancı olmayan, inancı olup da gereğine göre hareket etmeyen bireyler ve guruplar halinde bir arada yaşıyorlar. Bu "bir arada yaşayış" ya bir anlaşma ve uzlaşmaya dayanır veya her biri diğerine zoraki katlanıyor, zaman içinde onu (ötekini) eritmek, yok etmek, tek olarak kendini hayatta bırakmak istiyor. İkinci isteğin ve hedefin tarih boyunca insanlara nelere mal olduğu bilinmektedir; savaşlar, zulümler, baskılar, göçler, aile parçalanmaları, zalim gelir dağılımı, terör, anarşi... İkinci (barışçı, uzlaşmacı) amaç şüphesiz bütün taraflar için en hayırlı olanı, bu amaca ulaşmanın yolu ise diyalogdur, uzlaşmadır; yani tarafların bir araya gelmeleri, birbirlerini doğru ve yakından tanımaları, istek ve amaçlarını açıkça ortaya koymaları, çatışma sebeplerini ortadan kaldırmaları, ortak talepleri, ihtiyaçları karşılamaya ve amaçları gerçekleştirmeye çalışmaları, farklı istek ve amaçları ise -birlikte huzur ve barış içinde yaşama zorunluluğu yüzünden- birbirine dayatmaktan vazgeçmeleridir.

"Dinlerarası diyalog"dan benim anladığım, farklı dinleri masa üzerine yatırıp bunlardan hiçbirine tam olarak benzemeyen yeni bir din oluşturma ve buna ortak olarak inanma çabası olamaz; çünkü bu bir ütopyadır, gerçekleşmesi mümkün ve farklı dinlere göre meşru da değildir. Bu sebeple ben bu toplantılara "dinler arası" değil, "farklı inançlara sahip guruplar arası" denilmesini tercih ederim. Nitekim geçenlerde Avusturalya'da katıldığım diyalog toplantısının adı isabetli olarak "Müslümanlar ve Hıristiyanlar arası diyalog" olarak belirlenmişti.

Bu toplantıların bir faydası var mıdır? Diyalog adı altında yapılmak istenen, tarafların dinlerini karşı tarafa benimsetmek için zemin hazırlamaları mıdır? Yoksa itibardan düşmüş, mabetleri boşalmış bazı dinlerin mensupları, insanların rağbet ettiği dinler ve mensupları sayesinde yeniden gündeme gelmek, itibar kazanmak mı istemektedirler? Bu kabil sorular samimi olarak sorulmakta, "kaş yapalım derken göz çıkarma" olmasın kabilinden uyarılar yapılmaktadır. Şüphesiz bu sorulara kulak vermek ve uyarıları dikkate almak gerekir. Ancak yukarıda tanımladığımız anlamda bir diyalog da zorunludur. Öte yandan böyle toplantılar yapılmasa bile davetçi dinlerde zaten misyonerlik vardır. Müslümanlar da bütün insanlara dinlerini anlatmakla, onları bu dine çağırmakla yükümlüdürler. Diğer din mensuplarıyla veya inanmayanlarla bir araya gelmeden bu davet ve tanıtma nasıl yapılacaktır? Başka bir deyişle diyalog toplantıları A dini için misyonerlik fırsatı ise B dini için de böyle değil midir?

Katılıdığım toplantıda alınan sonuçlara ışık tutması bakımından bazı örnek olaylara ve diyaloglara yer vermek faydalı olacaktır:

Toplantıda iki taraftan üniversite hocaları ve din adamları vardı. Genel konu da inananlar arasında diyalogun gerekliliği ve faydaları idi. Sorulara geçildiğinde bir Hıristiyan dinleyici "Siz müslümanlar Hz. İsa'nın Tanrı'nın oğlu olduğuna inanıyor musunuz? İnanmıyorsanız diyalog nasıl olacak?" diye sordu. Bizden bir hoca ona özetle şu cevabı verdi: Bize göre Hz. İsa bir peygamberdir, Tanrı'nın oğlu değildir. Siz O'nun oğlu diye inanıyorsanız bu inanç aramızdaki farklı noktalardan birini teşkil eder, ancak bu ve benzeri farklı inançlarımıza rağmen bir araya gelebilir, dünyanın ortak problemlerine çözüm arayabilir, birbirimize inanç dayatmadan barış ve huzur içinde yaşamanın yollarını ve usulünü araştırabiliriz....

Bir müslüman dinleyici "Tanrı'nın oğlu" kavramının tevhide aykırı ve şirk olduğunu ileri sürerek bunun Hıristiyan temsilciler tarafından açıklanmasını istedi. Tebliğine İslam selamı ile başlamış olan, Pakistan'da görevli bir Hıristiyan din adamı şu cevabı verdi: "Bu çok zor bir soru, uzun boylu konuşmayı gerektirir, ancak kısaca söylemek gerekirse bu "baba-oğul" meselesi bizim bildiğimiz, insanlara mahsus bir ilişki mahiyetinde değildir, manevi ve mecazidir, Allah birdir, oğul kavramı bu birliğe aykırı olmayacak bir yorum içinde kabul edilir..."

Vatikan'da diyalogla görevli bir akademisyen papaz Konya'da kaldığı birkaç ay içinde komşularından gördüğü iyiliği, güzel ahlakı örneklerle açıkladıktan sonra "Müslümanları ben böyle gördüm, onlar kana susamış insanlar değil" dedi.

Benim tebliğimin konusu "İslam'da savaş ve barış" idi. Aksine görüşler bulunmakla beraber İslam'da barışın esas olduğunu, karşı taraf haksızlık yapmadığı ve saldırmadığı sürece müslümanların, inançları gereği savaşmak mecburiyetlerinin bulunmadığını, hatta meşru sebebi bulunmadan veya başka çözüm yolları var iken savaş açmanın İslam'a aykırı olacağını anlattım. Barış ve diyalog isteniyorsa kutsal kitapların bu amaca göre yorumlanması veya bu konudaki tavırlarının açıkça ortaya konması gerektiğini de ekledim.

Toplantıya dinleyici olarak katılan Hıristiyanlar "İslam'ı ve müslümanları daha yakından tanımakla çok yararlandıklarını" ifade ettiler.

 


 

Amerika izlenimleri6

27 Mayıs- 8 Haziran arasında, birkaç programa katılmak ve konuşmalar yapmak üzere ABD'de bulundum; başkent Washington, Atlanta, Tallahasse, Baton Rouge ve New Orleans şehirlerinde, Türkiye'den buralara gelmiş, lisans üstü tahsil gören veya master ve doktorasını aldıktan sonra üniversitelerde, şirketlerde iş bulup çalışan güzel insanlarımızla görüştüm, sohbetler yaptık, hasbihallerde bulunduk. Adı geçen şehirlerdeki İslam Merkezleri'ne uğradım, mescitlerinde namaz kıldık, imamları ve yetkilileri ile kısa sohbetler yaptık. Batı Virjinya'da güzel bir dinleme yerinde aileleri ile birlikte birkaç güzel gün geçirmek üzere biraraya gelen Müslüman entelektüeller ile 3 gün süren seminerler yaptık, Cuma günü otelin konferans salonu namaz için düzenlendi, beyler ve hanımlar cemaat oldular, ezanlar okundu, Asr Sûresi'nin tefsirini konu edinerek bir hutbe irad ettim ve Cuma namazını kıldırdım. Kusurları olsa da demokrasinin işlediği bir "Batı" ülkesinde, lüks bir otelde ezan okuyarak kadınlı erkekli, hepsi okumuş yazmış güzel insanlarla Cuma namazı kılmak insana heyecan vermekle kalmıyor, derin derin düşünmeye de sebep oluyor. Burada olup bitenler İslam ülkesi olan Türkiye'de, kendileri olmasa bile ana babaları ve dedeleri Müslüman olan bir kesim insanın ülkemizi ne hale getirdiklerini, insan hak ve hürriyetlerini bir- takım vehimler uğruna nasıl gasp ettiklerini, çarpık bir laiklik anlayışı yüzünden masum dini hayatı nasıl kuşa çevirdiklerini, örtünmeyi, kılık kıyafeti, sakalı, namazı nasıl irtica sembolü haline getirdiklerini ve neredeyse ayıp sayılacak davranışlar arasına soktuklarını.... bu yüzden ülkenin sıkıntılar içine düştüğünü, insanlarının neşesiz ve verimsiz hale geldiklerini... düşündürüyor.
Bizdeki rejim bekçilerinin bir marifeti de, 28 Şubat'tan sonra, devlet bursu ile lisans üstü öğrenim görmek üzere yurt dışına gönderilen 1000 kadar gencin bir kısmını, siyasî ve dinî sebeplerle geri çağırmak, tahsillerini yarıda bıraktırmak olmuştu. Bu gençlerin damgalanması ve geri çağrılmalarında önemli bir rol üstlenen "falancı, filancı düşünce ve çağdaş bilmem ne dernekleri" bu üstün hizmetleri(!) sebebiyle madalyaları hak ediyorlar! Bu mağdur ve mağdûrelerden bazıları, önceleri büyük sıkıntılar çekerek, mahrumiyetlere katlanarak ABD'de kalmışlar, kimileri alelade işlerde çalışarak, kimileri de asistanlık yaparak kıt kanaat bir geçim yolu bulmuşlar ve tahsillerini tamamlamışlar. Dünyanın en işe yarar beyinlerini kullanan, bu beyinlerin sahiplerinin örtüsüne, namazına, niyazına, sakalına, saçına... karışmayan ABD, bizim mağdurları da istihdam ediyor, üniversitelerinde ders verdiriyor, şirketlerinde iş veriyor, çoğuna vatandaşlık da veriyor. "Senin örtün, senin sakalın var, sen namaz kılıyorsun..." diye insanları damgalamıyor, sınıflara ayırmıyor, kanunlarda suç sayılan fiillere bakıyor, suçu sabit olmayanları masum, dokunulmaz, saygıya layık görüyor ve istifade etmeye bakıyor. Ucu bucağı ulaşılmaz olan koca ülkede, halkının yarısı aşırı yiyip içerek yağdan çatlayacak hale gelmiş refah ülkesinde, bilimi ve teknolojiyi kullanarak daha zengin, daha müreffeh olmanın yollarını arıyor.
"Ucu bucağı ulaşılmaz" dedim de aklıma geldi, gezdiğim gördüğüm yerlerde, uçakla 4 saatte geri geldiğim yerlere karadan binlerce kilometre katederek gittim ama bir karış işe yaramaz yer görmedim. Ya ekilip dikilen topraklar veya hüdayi nabit ağaçlar, her taraf yemyeşil, canlı, temiz ve yıpranmamış "yepyeni bir dünya". İnsanlar taş yığınları içinde oturmuyorlar, mesafe ve mekan kavramı ülkenin büyüklüğü ölçüsünde değişik olduğu için yerim küçük diyenler bir dönüm civarında bahçeli, geniş diyenler ise dönümlerce büyük arazi üzerinde yapılmış ahşap, tek veya iki katlı evlerde oturuyorlar. Dışı tuğla ile örülmüş evlerin de içleri ahşap. Bir şehire tepeden baktığınız zaman merkezdeki yüksek binalar, bankalar, şirket merkezleri ve resmi binalar dışında ev göremiyorsunuz. Çünkü evler bahçeler, sık ve büyük ağaçlar içinde kaybolmuşlar.
Kara yolundan Washington-Atlanta arasını katederken benzin almak ve biraz dinlenmek üzere bir istasyonda durduk. Yol arkadaşlarım Kosovalı "bizim" Yusuf Salih, eşi Hatice hanım ve küçük Süheyl. Hatice hanım, Boğaziçi Üniversitesi Edebiyet mezunu, saliha bir hanımefendi, Türkiye'de başörtüsü yüzünden okuması yasak olduğu için ABD'de yüksek lisans yapacak. Biz arabadan indik, Hatice Hanım inmedi, niçin inmediğini sorunca, benzinciyi ve marketçiyi kastederek "Bunlar ırkçı olabilirler" dedi, "Irkçı olurlarsa ne olur?" dedim, "Belli olmaz, en azından sözle taciz ederler" cevabını verdi. Marketin kapısında resimler vardı, bir resim de Üsâme b. Ladin'e aitti, tam alnının ortasından kurşunlanmış bir Üsame resmi. Örtülü hanımlarda bu tedirginliği başka yerlerde de gördüm. Korku başörtüsünden değil, Müslüman olmaktan ve "radikal, Üsame yanlısı..." sanılmaktan kaynaklanıyordu. 11 Eylül'den sonra Amerikalılar'da vatandaşlık ruhu canlanmış, pekçok kapıda ve bahçede bayrak asılı, Müslümanlara karşı da bir soğukluk oluşmuş.
A. İzzet Begoviç'in sınıf, dâva ve zindan arkadaşı, savaş sırasında da BM'de temsilcisi Dr. Necîb Sacirbey'in de aktif üyesi olduğu "American Muslim Council", ABD'de yaşayan Müslümanlar ile ABD'li halk ve yöneticiler arasında diyalog kurmak, ilişkileri iyileştirmek, şüpheleri ortadan kaldırmak gibi hayırlı bir işle meşgul oluyor.
Avrupa ülkelerinde olduğu gibi ABD'de de birçok etnik ve dini gruptan Müslümanlar var. IKNA ve ISNA hem bu gruplar arasında işbirliğini sağlamak hem de ABD'de Müslümanlar'ı temsil etmek işlerini yüklenmiş durumdalar, problemleri yok değil, ama yüklendikleri vazife önemli ve gerekli.
Türkiye'den gidip devamlı veya geçici olarak ABD'de kalan Müslümanlar da, Türkiye'de olduğu gibi gruplara bölünmüş bulunuyorlar. Bazı yerlerde bu gruplar arasında diyalog var, biraraya geliyor, okuyor, sohbet ediyor, dertleşiyor, problemleri birlikte çözmenin yollarını arıyorlar. Bazı yerlerde bu diyalog zayıf, buralarda grupçuluk hakim görülüyor. Sayılarını vermeyi gerekli bulmadığım bir "grup" da bağımsız; belli bir İslamî gruba bağlı değil, aralarında internet aracılığı ile haberleşme, birbirine yakın oturanlarda ise bir araya gelip okuma, sohbet vb. devam ediyor. Bu son grubun büyük çoğunluğu lisans üstü öğrenim görmüş veya görmekte olanlardan oluşuyor, birlikteliklerini bir think-tank grubuna dönüştürmeleri ihtimali güçlü görülüyor, biz de bunu teşvik ettik, inşaallah gerçekleşir. Türkiye birçok konuda bunlardan yararlanabilir; diğer Türkiyeliler'in bir kısmı ideolojik ayrımcılık ve jurnal işleri ile meşgul olurken bunlar memleket meseleleri ile meşgul oluyor, vatan, millet sevgisi ve Allah rızası saikleri ile gece gündüz gayret sarfediyorlar. ABD'nin sağladığı hürriyet Türkiye'de de sağlandığı takdirde bu güzel beyinleri kazanmak her zaman mümkün görünüyor.
Uğradığım bütün şehirlerde (herhalde başka yerlerde de vardır) İslam merkezleri var bu merkezlerde mescid, okul, kütüphane, gençler için spor ve meşguliyet araçları... var. Bazı İslam merkezlerinde ise Müslümanlar'ın dini meselelerine cevap ve çözüm bulmaya çalışan ilim adamları bulunuyor. İslam merkezleri uçsuz bucaksız bir denizde yemyeşil adacıklara çöllerde can kurtaran vahalara benziyor. Özellikle kandil geceleri, Bayram ve Cuma namazlarında buralarda Müslümanlar biraraya geliyor, görüşüp konuşuyorlar.

 



6 Yeni Şafak, 13-15.06.2003

 

Avrupa İslam'ı

11 Temmuz 2002 tarihli Le Figaro gazetesinde Hollanda'daki müslümanlar ve Rotterdam İslam Üniversitesi ile ilgili bir yazı çıktı. Önce bu yazının, Avrupa İslam'ını ilgilendiren kısmını verecek, sonra da yorum ve değerlendirmelerimizi kaydedeceğiz. Bu yazı ile ilgilenmemizin sebebi Avrupa Birliği'ne girme aşamasında olan Türkiye'nin ve müslümanların hangi meydan okumalarla karşı karşıya olduklarını ve olacaklarını, Avrupa'nın nasıl bir İslam'a razı olduğunu açıkça ortaya koymasıdır. Yazı, siyah harflerle verilen alt başlıktan sonra aşağısındaki gibi devam ediyor:

11 Eylül'den beri Avrupa ülkeleri, kendi memleketlerindeki Müslümanların mutlaka asimile edilmesi gerektiğinin farkına vardılar. Avrupalılar İslam'ı nasıl entegre edeceklerini merak ediyorlar. Avrupa toplumlarında Müslümanlar nasıl entegre edilebilirler?

11 Eylül'den beri, Avrupa toplumları için siyasal İslam'ın ne kadar potansiyel bir tehlike olacağı fikri bütün Avrupa hükümetlerinin gündemine geldi. Bu yoldaki görüşlerin baskısıyla, siyasi irade göç akımını kontrol etmek ve zorla da olsa daha iyi uyumu sağlamak için, ekonomik ve siyasi sığınmacıların tolerans limanı kabul edilen Kuzey Avrupa'daki Danimarka, Hollanda ve İsveç gibi Avrupa ülkeleri dahi adımlar atmaya hazırlanıyor. 'Biz paralel bir şekilde iki noktaya da gereken önemi vermek istiyoruz' diyen Hollanda Azınlıklar Bakanı van Boxtel, Avrupa'daki meslektaşlarının da sempatisini toplamıştır. Bir taraftan 'İstihbarat servislerinin desteğiyle bütün
organizasyonları takip ederek Hollanda'nın düşmanlarını tespit etmek', diğer
taraftan da 'uyumu sağlamak', zira aşırı hareket edenlerin hatalarını bütün Müslümanlara yüklemek de çok büyük bir hata olur.'

İlk etapta 4 mahalli camide bazı radikal imamlar tarafından okunan hutbeler, ülke çapında yayın yapan televizyon kanallarına malzeme oldu, kasetleri ise gizli servis ifşa etti. Bir imam, Bush'a ve Şaron'a meydan okuyordu, bir diğeri de Filistinliler'in terör saldırılarını övüyordu. Adli soruşturma başlatıldı. Hollanda Parlamentosu da fundemantalist grupların elinden firsatları almak için İslami eğitim üzerinde durulmasını istedi.

İkinci etapta Bakan van Boxtel Hollanda İslam'ı zemininde daha iyi bir entegrasyonun tamamlanabilmesi için, Hollanda'daki Müslüman toplulukların temsilcisi olabilecek, tüzel bir kisiliğin ortaya çıkması için düğmeye bastı. Bakana göre, 'Hiç kimse kendisini temsil etmek üzere kimseye yetki vermiyor.' Bu gayret Fransa İçisleri Bakanı Sarkozy'yi de harekete geçirdi ve Müslüman grupların seçeçeği ve Fransa İslamını temsil edecek bir organizasyonun kurulması için harekete geçti. Bütün Avrupa'da şu anda bir Avrupa İslamı rüzgarı esiyor. Yani İslam ancak Avrupa'nın değerlerine kıymet veren bir İslam. İmamların eğitimi için üniversiteler veya akademilerin açılması her yerde tartışılıyor. Freiburg Üniversitesi'nden İslamolog Profesör Tarık Ramazan, bütün Müslüman entelektüelleri bu işi yapmak üzere göreve davet ediyor.

Avrupa Hükümetleri'nin öncelikli konularının başında İslam'la diyalog geliyor. Hollanda, imamları eğitmek istiyor.

Rotterdam İslam Üniversitesi'nin Hollanda'da kurulması ve faaliyete başlamasıyla, şüpheli bir söylenti ve garip bir duygu Hollanda'da yayılmaya başlıyordu...

İslam Üniversitesi! Hem de Avrupa'nın merkezinde! Bu devrim değil miydi?

Bazı insanlar, Hollanda'da, protestanlıktan sonra ikinci dinin İslam ve 16 milyon insandan 1 milyonunun Müslüman olduğunu söyleyip bunu "gerekli bir proje" olarak yorumlarken, bazıları da doğrudan fundamentalist Suudi sistemiyle ilgili şüphelerini savurdular. Diger bir kısım da, Türkler'in projeyle alakalı rollerinin kritiğini yapıyorlardı...

IUR Araştırma Komisyonu üyesi Doktor Saidi'nin savunması şöyleydi: Evet, Rotterdam İslam Üniversitesi'nin Hollanda'daki Türk toplumunun teşebbüsü olduğu doğrudur, fakat bunun yanında biraz geri plandan da olsa Faslılar da varlıklarını hissettiriyorlar. Buna ilaveten, Üniversite olarak hiç bir ülkeye bağımlı kalmamak için dışarıdan gelebilecek bütün yardımları
reddettik. Bizim hesaplarımız şeffaftır ve bu konuda Hollanda haber ajanslarının tatmin olmaları için yeterli zamanlarının olduğuna inanıyorum...

Üniversite Yönetim Kurulu üyesi E. Öztüre hedeflerini, İslam ve modernizmi birleştirmek olarak ifade etti. "Zaman sur gibidir. Müslümanların entegrasyonu gibi konuları ilk etapta ele almak isteyen Hollanda hükümetinin, bizim gibi kuruluşlarla birlikte olmaya acil ihtiyacı vardır" diyen Dr. Saidi, enetegrasyon konusunda çok kararlı ve titiz olduklarını dile getirdi.

Din işlerine müdahale etmeme prensibi bağlamında, Hollanda devletinin Protestan, Katolik ve Yahudilere gerekli kolaylığı göstermesiyle, Müslümanlara da gerekli kapılar açıldı. 15 yıl önce  Müslümanların Hollanda'ya aşırı oranda gelmeleri sonucu İslam okulları kuruldu. İmamlar konusunda Hollanda'da doktora tezi hazırlayan Oussama Cherribi, "Bu çok normaldi, bazılarına verdiğimiz özgürlüğü, bazılarından saklayamayız" diyerek bu olayın doğruluğunu tasdik etti. Fakat ortada bir hata vardı. Şayet onlara, çok az demokrasinin uygulandığı ülkelerden gelen imamlar aracılığıyla, Hollanda kültürüyle hiç bağlantısı olmayan bir öğrenim verdiysek entegrasyondan bahsetmemiz mümkün olabilir mi?

11 Eylül 2001'den sonra herşey değişti. Dünya Ticaret Merkezi'ne yapılan saldırılarla birlikte, aniden siyasi İslam tehdidinin artmaya başlamasının farkedilmesi, Avrupa toplumunun derinliklerinde geniş çaplı bir yankıya sebep oldu. Hollanda gizli servisleri, Hollanda topraklarında birçok fundamentalist kuruluşun hiçbir engelle karşılaşmadan büyüdüğünü fark ettiler. Açılan 33 okuldan 6 tanesi kapatıldı.

Aynı zamanda, birçok eşcinsel temsilcisi, seslerini yükseltmeye başladı. Bazı Faslılar tarafından homoseksüel bir ilkokul öğretmeni halk arasında tartaklanırken Hollanda toplumunda birçok Müslüman tarafından eşcinselliğe karşı iyi bir bakış açısının olmayışı, Hollanda toplumu tarafından çok ciddiye alındı.

Rotterdam'dan imam Al-Moumni'nin eşcinselliği hastalık olarak görmesi ve eşcinselleri domuz olarak adlandırması polemiğin şiddetini artırdı. Suikasta maruz kalan, eşcinsellerin temsilcisi ve politikacı Pim Fortuyn, göç olayına çok katı kurallar getirmeyi hedefleyerek, İslam hakkında gelişmemiş bir din diye açıklamada bulundu. Partisi, geçen Mayıs ayı seçimlerinde hayret verici bir başarı sağlarken, Müslümanlar sorunuyla ilgili birçok insanı ikna ettiğinin de mesajları veriliyordu. İslamcılar aleyhine geniş bir çalışma başlatarak, Hollanda siyasi otoriteleri Müslümanların entegrasyonunu ilk etapta görüşmeye başladı. Hollanda'ya davet edilen imamlar için mecburi bilinçlendirme kursları önerisi, Bakan van Boxtel rehberliğinde Entegrasyon Bakanlığı'nın düşünceleri arasında yer almaya başladı. Rotterdam İslam Üniversitesi de dahil olmak üzere birçok kuruluş bu konuda verebilecekleri hizmetleri ifade ettiler. Birçok Müslüman cemaatin üzerinde ittifak ettiği bir kurumu bulabilmek, siyasi yetkililerin karşılaştıkları en büyük zorluklardan bir tanesidir.

Amsterdam Üniversitesi'nin bir parçası olarak Hollandaca'ya ağırlık veren bir oluşum da devlet destekli olarak yaşamaya çalışıyor. Oussame Cheribbi, "İslam'ı dar bir bakış açısından çıkarıp, modern İslam düşüncesini yerleştirmek acilen gerekmektedir" diye bu konudaki ısrarını dile getirdi.

 


 

Avrupa İslam'ının değerlendirmesi

Yazıda özetle "Avrupa'da yaşayan müslümanların mutlaka Avrupa kültürüne uyum göstermelerinin sağlanması, bunun için okul ve camilerin de kullanılması ve gerekirse zor kullanmak dahil bütün tedbirlerin alınması gerektiği" ifade ediliyordu. Yazıya göre müslümanların Avrupa kültürüne uyum göstermeleri, dinlerinin bu kültürü içselleştirmesi ile olacaktı. Bu amaca ulaşmak için kurumsal desteklere de ihtiyaç vardı; bu kurumlar içinde ikisinin altı çiziliyordu: Müslüman toplulukların temsilcisi olacak tüzel kişilik ve Rotterdam İslam Üniversitesi.

Hollanda Azınlıklar Bakanı van Boxtel, bir taraftan 'İstihbarat servislerinin desteğiyle bütün organizasyonları takip ederek Hollanda'nın düşmanlarını tespit etmek', diğer taraftan da 'uyumu sağlamak' hedeflerini ortaya koyarak Avrupa'daki meslektaşlarının da sempatisini toplamıştı. Bu hedeflere ulaşabilmek için ilk etapta dört mahalli camide bazı radikal imamlar tarafından okunan hutbeler, ülke çapında yayın yapan televizyon kanallarına malzeme oldu, kasetleri ise gizli servis ifşa etti. Bir imam Bush'a ve Şaron'a meydan okuyordu, bir diğeri de Filistinliler'in terör saldırılarını övüyordu. Adli soruşturma başlatıldı. Hollanda Parlamentosu da fundemantalist grupların elinden firsatları almak için İslami eğitim üzerinde durulmasını istedi. Buna göre Holanda'da camilerde imam ve hatiplik yapan müslümanlar, Bush'a ve Şaron'a meydan okudukları ve Filistinlilerin "terör" saldırılarını övdükleri zaman "radikal, Holallanda ve Avrupa'nın düşmanı" ilan ediliyorlar. Radikal, fundamentalist, gelişmemiş bir din mensubu ve Avrupa düşmanı olmanın diğer belirtileri de yazıya göre şöyle: "11 Eylül 2001'den sonra... Hollanda gizli servisleri, Hollanda topraklarında birçok fundamentalist kuruluşun hiçbir engelle karşılaşmadan büyüdüğünü fark ettiler. Açılan 33 okuldan 6 tanesi kapatıldı. Aynı zamanda, birçok eşcinsel temsilcisi, seslerini yükseltmeye başladı. Bazı Faslılar tarafından homoseksüel bir ilkokul öğretmeni halk arasında tartaklanırken Hollanda toplumunda birçok Müslüman tarafından eşcinselliğe karşı iyi bir bakış açısının olmayışı, Hollanda toplumu tarafından çok ciddiye alındı. Rotterdam'dan imam Al-Moumni'nin eşcinselliği hastalık olarak görmesi ve eşcinselleri domuz olarak adlandırması polemiğin şiddetini artırdı.

Görülüyor ki, Müslümanların Avrupa'da makbul olmaları, "İsraili'in zulmüne, Amerika'nın bu zulmü desteklemesine ses çıkarmamalarına, yalnızca ses çıkarmamak değil, bunları benimsemelerine, meşru görüp savunmalarına, İsrail'in yaptıklarını meşru savunma, Filistinlilerin yaptıklarını terör olarak kabul etmelerine, eşcinsellik hakkında kötü düşünmemelerine, eşcinsellere karşı iyi davranmalarına... bağlı. Avrupalılar'a göre Avrupa İslam'ı, böyle "müslümanların" İslam'ı olmalı, başka İslam anlayışlarına Avrupa'da hayat hakkı tanımamalıdır. Müslümanları böyle müslüman haline getirmek için de camiler ve Üniversite başta olmak üzere eğitim kurumları devreye sokulmalıdır.

"Hollanda'ya davet edilen imamlar için mecburi bilinçlendirme kursları önerisi, Bakan van Boxtel rehberliğinde Entegrasyon Bakanlığı'nın düşünceleri arasında yer almaya başladı. Rotterdam İslam Üniversitesi de dahil olmak üzere birçok kuruluş bu konuda verebilecekleri hizmetleri ifade ettiler." ifadesinin de yer aldığı yazıya göre, "Üniversite Yönetim Kurulu Üyesi E. Öztüre hedeflerini, İslam ve modernizmi birleştirmek olarak ifade etmiş. Dr. Saidi de, 'Zaman sur gibidir. Müslümanların entegrasyonu gibi konuları ilk etapta ele almak isteyen Hollanda hükümetinin, bizim gibi kuruluşlarla birlikte olmaya acil ihtiyacı vardır' demiş ve enetegrasyon konusunda çok kararlı ve titiz olduklarını dile getirmiş.

Ben Hollanda'da bulunduğum bir tarihte, eşcinselliğin aleyhinde konuşan bir İmam'dan söz ediliyor ve İmam'ın işinin zor olduğu söyleniyordu. Ben bir konuşma yaparken, fazla bir değerlendirme yapmadan eşcinsel örneğini vermiştim, kurumun sorumluları sıkıntıya düştüler ve bir daha Hollanda'da, umuma açık konuşmalar yaparken eşcinsel kelimesini ağzıma almamamı rica ettiler.

Bütün bunlardan çıkan sonuç şu oluyor: Batı'da müslümanlara tanınan özgürlük, onların Batı değerlerini benimsemeleri veya en azından bu değerlere aykırı konuşmamaları ve davranmamaları şartına bağlıdır.

Gerek kurulacak olan temsil kurumu ve gerekse İslam Üniversitesi, yazıda iddia edildiği ve bazı mensuplarının sözleriyle desteklendiği gibi İslam ile modernizmi birleştirecek ve Avrupa'nın istediği mânada bir uyumu/entegrasyonu sağlamada onlara yardımcı olacaklar mı?

Bu sorunun cevabını Rotterdam İslam Üniversitesi'nin ilan ettiği, internet adreslerine gönderdiği yazıda yer verilen misyonlarına bakarak alabiliriz:

- İslam'ın temel kaynakları olan Kur'an ve sünnetten taviz vermeden, Hollanda gibi giderek artan kültürel farklılıkların bulunduğu modern bir toplumda yaşadığımızı unutmadan ilim öğrenmeyi teşvik etmek;
- Adaleti netice veren iman kuvvetini dayanak alarak akademik kaliteyi yükseltme yolunda sosyal sorumluluğumuzu unutmamak;
- İslamî perspektifi esas alarak diyalog, harmoni ve barış içinde bir hayatı sürdürebilmek için ilim öğretmek ve bilim üretmeye katkıda bulunmak;
- Hollanda ve Müslüman topluluklar arasında uyumu temin edebilmek gayesiyle bilimin prensiplerini temel kabul eden model bir İslami bilim kuruluşu olmak;
- Aklın nurunun müsbet bilimler, kalbin ışığının da dini ilimler olduğunu; öğrencinin ancak bu iki bilimi birleştirerek geleceğin semasında uçabileceğini, gelecek milenyumda bilimin ve hakkın hakim olacağını bilmek ve bunu bütün dünyaya göstermek.

Benim bu misyon açıklamasından çıkardığım sonuç, Üniversite'nin Kur'an ve sünnet'ten taviz vermeyeceği, ancak içinde yaşadığı toplumun huzur ve güvenini bozacak, toplum için problem oluşturacak davranışlardan da uzak duracağıdır. Üstü kapalı da olsa, Avrupa topluluklarının önüne İslam'ın ışığını tutma hedefinden bile söz edildiğini kabul edebiliriz.

Avrupa'da olsunlar, totaliter veya laik-demokratik idareler altındaki İslam ülkelerinde olsunlar müslümanların da, onları sindirmek, asimile etmek, değiştirmek isteyen başka ideoloji ve kültür sahiplerinin de işleri zor. Bu zoru nisbeten kolaylaştırmanın yolu, insanları zorla değiştirmeye kalkışmamak, hak ve özgürlüklere riayet etmek, çok kültürlü insan topluluklarına alışmaktır.

 


 

Avrupa Birliğinde Müslümanlar

Avrupa Birliği birkaç devlet arasında yapılan kömür çelik birliğinden başlayarak Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Avrupa Topluluğu (AT) ve Avrupa Birliği'ne (AB) doğru gelişmiş bulunan bir uluslararası birliktir. Bu topluluk zaman içinde hukuk, ekonomi, ticaret, para ve dış siyasette birlik sağlayarak tek bir devlet olma yolunda ilerlemektedir. Avrupa toplulukları arasında, farklı yönleri bulunmakla beraber bir kültür birliğinden, bir "Avrupa kültürü'nden" bahsetmek de mümkün ve tutarlıdır. Durum böyle olunca bir müslüman topluluğun Avrupa Birliğine girmesi demek, bu birliğin hukuk, ekonomi, dış siyaset, hatta kültür alanına girmesi, "kendine ait ve farklı olanlarla bunları değişmesi" demektir. Böyle bir değişimi İslam nasıl karşılar, başka bir deyişle Avrupa birliğine girmek caiz midir?

Avrupa Birliği, "bir ekonomik topluluk" mahiyetinde iken ben de, birçok başka fıkıhçılar gibi bu topluluğa girmenin caiz ve faydalı olacağını yazmıştım. Çünkü bazı koruyucu şartlar ileri sürmekle beraber eski fıkıhçılar da "müslüman olmayanlarla iş ve ticaret ortaklığını" caiz görüyorlardı. Türkiye zaten Batı'dan, çoğu işe yaramaz birçok şey almış, çağdaşlaşmayı batılılaşma şeklinde gerçekleştirme yolunu tutmuştu. Ekonomik işbirliği sayesinde hiç olmazsa yoksulluktan kurtulur, belki de Batı'ya İslam'ı daha iyi anlatma fırsatını elde ederdi...7

Topluluğun ismini bile değiştiren kurucu antlaşmalarda önemli değişiklikler yapıldıkça yukarıdaki hükmü yeniden gözden geçirmek gerekli hale geldi. Yeniden gözden geçirdikten sonra, "eğer bir zaruret yoksa bu birliğe girmek caiz değildir" noktasına ulaştım. Aradan yıllar geçti, şimdilerde hemen hemen tartışmaksızın, bir emr-i vaki olarak bu birliğe girmenin caiz olduğu bir yana, "denize düşenin yılana sarılması" kabilinden olarak zaruri ve vacip olduğu söylenmeye başladı. Ama meseleye biraz daha yakından bakıldığında, İslam'ın hedefi, alternatifler, fayda ve zarar listeleri bir daha gözden geçirildiğinde böyle bir hükme varmanın en azından çok kolay olmadığı ve huzur içinde "evet" denemeyeceği görülecektir.

İslam'ın hedefi:

İslam, diğer semâvî dinlerin geldiği kaynaktan, Allah tarafından, vahiy yoluyla gönderilmiş, en son ve en kâmil dindir. Bu din geldikten sonra Allah, başka dinleri, bir başka yoruma göre ise aslı ve özü bozulmamış ilâhî dinler demek olan İslam'dan başka bir dini asla kabul etmeyeceğini bildirmiştir.8 Kur'an'daki pek çok âyetin ortak ifadesine göre İslam'a inananlar Allah katında başkalarından üstündür, birbirlerinin kardeşleridir, hür iradeleriyle Allah'a itaat ve kulluk etme emanetini yüklenmiş, bu yüzden -yalnızca diğer insanlar gibi potansiyel olarak değil, aynı zamanda fiilen- yaratılmışların en üstünü olmuşlardır. Kutlu ve kutsal bir misyon yüklenmişlerdir: "Zorlamadan, herkese din hürriyeti vererek insanlara İslam'ı anlatmak ve sevip benimsemeleri için çaba sarfetmek". Müminler hem kendi maddî ve manevî değerlerini korumak hem de bütün dünyada adalet ve din hürriyetini sağlamak için güçlü olmak durumundadırlar. Allah'ın vahyettiği ve bu vahye dayalı olarak ictihad yoluyla elde edilen hayat kuralları uygulanacak ve bunlar -zıt, ters ve uyumsuz olan- başkalarıyla değiştirilmeyecektir. Müslümanların dinden ve buradan beslenmiş bulunan kültürden oluşmuş değerleri toplumun yüksek değerleri olarak muhafaza edilecek, bunlara ters düşen değerler toplum tarafından reddedilecek, dışlanacaktır. İslam toplumu bir erdemli insanlar toplumu olacak, bu nitelikleriyle diğer insan guruplarına örnek olacaklardır. Müslümanların dinleri ve şereflerine ilave olarak hayatları, akılları, malları ve nesilleri korunacaktır. Bir müminin yakından uzağa bütün diğer insanlara karşı ödevleri ve sorumlulukları vardır ve o bu dünyayı geçici bir imtihan yeri olarak bilir, nihâî amacı Allah'ın rızasını, O'nun cennet ve cemalini elde etmektir...

Avrupa Birliği'nin hedefleri:

Avrupa Birliği, bir din veya ahlak birliği değildir; dinden bağımsız, laik, seküler Batı değerleri temeline oturan ekonomik, siyasî, hukukî ve kültürel bir birliktir. Batılı değerlere göre bireyin özgürlüğü azami ölçüde tutulmalı, din ve ahlak adına kısılmamalıdır. Liberal kapitalist düzen gereği serbest rekabet esastır. Dünya, "ekonomi, bilim ve teknoloji" açısından gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler olarak ikiye ayrılmıştır. Gelişmemiş ülkelerin dünya pazarında rekabet şansları olmadığına göre bunlar, gelişmiş ülkelere ucuz ham madde ve emek temin edecek, ellerine geçen 3-5 kuruşu da yine gelişmiş ülkelerden alacakları pahalı tüketim mallarına yatıracaklardır. Bu gidişin sonu kendilerinin gittikçe daha yoksul, ötekilerin ise daha zengin hale gelmelerinden ibarettir. Ötekiler hali hazırda tek bir blok değildir, Amerika baş patron olmakla beraber başka patronlar da vardır ve bunların arasında kıyasıya bir rekabet hüküm sürmektedir. Avrupa Birliği öncelikle bu rekabette ezilmeme, dünya pazarından yeterli pay alma arzusunun sonucudur. Temeli ahlakî ve manevî değil maddîdir; adâlete değil, egoizme ve menfaate yöneliktir. İnsan hakları vurgulanmakta, fakat insanın ödevleri, özellikle ahlakî ve manevî olanları üzerinde durulmamaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, inancı yüzünden başını örterek okumak isteyen bir kıza bu imkanı verme konusunda yer yer tereddüt gösteren Avrupa, eşcinsellerin haklarını titizlikle korumaktadır.

Müslümanların vazifesi:

İslam'ın ve Batı'nın (AB'nin) hedeflerinin örtüşmediği açıkça ortadadır. Buna göre müslümanların vazifesi kendi güçleriyle ayakta durmak, maddî ve manevî değerlerini korumak ve bugün var olandan daha güzel, âdil, şefkatli bir dünya düzenini kurup işletmek için gayret göstermek, formüller ve modeller oluşturmaktır. Keşke mümkün olsaydı da, müslümanlar şuurlu davransalar, gereken fedâkârlıklarda bulunsalardı da teker teker güçlü ve gelişmiş olan İslam ülkeleri arasında bir birlik kursalar, bu birlikten doğan gücü, zayıfları sömürmek için değil, bütün insanlığın hayrına kullansalardı.

Zaruret:

Burada sayıp dökemeyeceğimiz sebeplerle bu birlik kurulamadı, kurulamıyor. Her bir İslam ülkesi tek başına kalıp hareket etse amacına ulaşamıyor, ulaşacağını zannediyor. Bazı ülkelerde İslam'ın yüce ve kapsamlı amaçlarını gerçekleştirmek için çaba göstermek şöyle dursun, fert, aile ve cemaat olarak İslam'ı gereği gibi yaşamak bile mümkün olmuyor, bu ülkelerin sistemleri veya bağnaz, totaliter yöneticileri müminlere imkan vermiyorlar. Bu durum karşısında bunalan, çaresiz kalan müminlerin bir kesimi, Avrupa'da yaşayan müminlerin nisbeten daha geniş olan özgürlüklerine bakarak "biz de onlara katılalım, bu daha iyi olur" diyorlar. Hayalleri geniş olup "Biz bu yoldan Avrupa'ya İslâmî değerleri taşırız" diyenler de eksik değil..

Sonuç:

Müslümanların Avrupa Birliğine girme arzuları maddi olarak sömürülmekten kurtulma arzusu, manevî ve dînî olarak da baskıdan kurtulma ümidinden kaynaklanıyor. Ama sömürülmekten kurtulup sömürenler arasına katılmak, baskıdan kurtulmak, ama İslam'ın yüce ve kapsamlı hedeflerine veda etmek "güle oynaya girilecek bir yol, cennet gibi tercih edilecek bir alternatif" değildir. Hiç olmazsa mümin korku, endişe ve üzüntü içinde olmalıdır.

AB'ne girmeye karşı çıkanlardan "dine ve dindarlığa karşı olanlar, hükmü geçmiş bir ideolojinin peşinde koşanlar" bu tavırlarını devam ettirdikleri sürece başarısızlığa mahkumdurlar. İyi niyetle davranan, vazgeçilmez değerlerini korumak, riske atmamak isteyenler ise gerçeklere, hesap kitaba dayalı, tutarlı, ikna edici, uygulanabilir seçenekler bulmalı ve bunu ortaya koyabilmelidirler.

 



7 Altınoluk dergisi, Temmuz, 1987, sayı:17.
8 Al-i İmran: 3/85

 

İslam ve Batı medeniyetleri

Amerikan National Review dergisi, batı idealleri için sürdürülen savaşta Türkiye'ye desteğin, Avrupa ve Amerika için borç olduğunu yazdı. Dergide, "Türkiye'ye borcumuza karşılık şükran" başlığı ve Ami Horowitz imzasıyla yer alan yorumda, 11 Eylül'ün, batı demokrasisi ve "İslam teokrasisi" modelleri arasındaki keskin ayrımı ortaya çıkardığı, Türkiye'nin de batı demokrasisi ideallerine dayalı bir ülke ve hem ABD'nin, hem de AB'nin en önemli müttefiki olduğu belirtildi. Yorumda, 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana Türkiye'nin, Batı dünyasının yanında yer aldığı, şimdi de terörizmle mücadeleye destek verdiği, desteğinin, Irak harekatı için kilit önem taşıdığı bildirildi. İran'ın, bölgeyi İslam'a yönlendirmek için milyonlar harcadığı ve Türkiye'nin tek başına bu tehdide karşı durduğu ifade edildi.

Batı medeniyeti Yahudi-Hıristiyan dinine, Grek-Roma mirasına, sekülerlik ve demokrasi ilkelerine dayanıyor. Başka alanları da etkileyen çağdaş düzenlerinin adı da liberal kapitalist düzendir. İslam medeniyeti, Hz. İbrahim'den beri aynı isimle devam eden İslam vahyine, tevhid gerçeğine, Allah'ın yarattıklarının insanlara emanet edildiği ve onlara şefkatle muamele etmek gerektiği esasına dayanmakta, "yöneticilerin seçimle işbaşına gelmeleri, danışma yoluyla yönetmeleri, yönettiklerine hesap vermeleri, başarısızlık veya ehliyetin kaybı halinde emaneti ehline teslim etmeleri" şeklinde özetleyebileceğimiz siyaset usulünü içermektedir. İslam ile Batı medeniyetlerini ayıran farkın "demokrasi ve teokrasi" farkına indirgenmesi cehalet değil, bilmezden gelmektir, tecahüldür. Fark çok daha geniş ve derindir. İslam medeniyeti geçmiş asırlarda iyi bir imtihan vermiş, insanları geliştirip mutlu edebileceğini, dünyaya huzur, adalet ve hürriyet getirebileceğini ispat etmiştir.

Çağdaş batı medeniyetinin karnesine bakıldığında görülen manzara şudur: Önce sömürgecilik şimdi ise küreselleşme yoluyla dünyayı sömürmek, yoksulların ve zayıfların bu durumlarından istifade ederek gücünü ve servetini arttırmak; emanet olan tabiatle hemhal olacak yerde ona hakim olmaya kalkışarak kirletmek, tüketmek, bozmak; hesaba gelmez servetin ve canın heba olmasına sebep olan iki dünya savaşı, Batı ve Doğu için ayrı insan hakları anlayış ve uygulamaları, çifte standart; insanın aşkın boyutunu yok etmek, onu dünya hayatına mahbus, nefsani arzularına mahkum kılmak, aklı ve iradesi olmayan canlıların derekesine indirmek, bu son düşüşün tabîî bir sonucu olarak ensest ilişki ve cinsel sapıklığın yayılması, aile bağlarının gevşemesi, insanın yalnızlaşması...

İslam'dan hareketle ortaya konabilecek siyasi sistemin teokrasi olması mümkün değildir; çünkü Peygamber'den başka hiçbir beşer Allah'tan vahiy alamaz, her bir insan isabet ve hata edebilir, kendi siyasî, dinî, ictimaî, ekonomik... görüşünü Allah'a izafe edemez, siyasi otoritesini Allah'tan veya aşkın bir kaynaktan alamaz; idare edilenlerin rızasından alır, Allah'a itaat etmek ve onlara hesap vermek mecburiyetindedir.
Batı demokrasilerinin ayrılmaz unsuru seküler oluşlarıdır; Allah'ı ve dini siyasete, dünya işlerinin idaresine karıştırmazlar. Zaten Allah'tan vahiy yoluyla alınmış ve korunmuş bir dinleri de yoktur; böyle olunca da idareciler -haşa- tanrı olur, çıkardıkları kanunları, aldıkları kararları insanlara dayatırlar. Temsil bir aldatmacadan ibarettir, siyasi otoriteyi sermaye belirler, yönlendirir ve halka illüzyon yoluyla kabul ettirir.

Türkiye yukarıda özelliklerini ve marifetlerini özetlediğimiz Batı uygarlığını kendi halkına dayatmak, benimsetme amacıyla 2 asırdır mücadele vermek, "Batı idealleri için savaşmak" yerine keşke dünyaya, insanlığın muhtaç olduğu İslam medeniyetini çağdaşlaştırarak sunabilseydi.

Türkiye şimdi, çaresizlik içinde AB'ne giriyor. AB'nin idealleri İslam'ın idealleri ile örtüşüyor mu? Örtüşmüyorsa Türkiye bu idealleri etkileyebilecek, insanlığın hayrına yöneltebilecek mi? Yoksa kendisi de bu idealleri sorgulamadan benimseyecek ve "ötekilere" zulmederek kendini "kurtarmanın" yoluna mı koyulacak? Her aklı, imanı ve vicdanı olanın düşünüp cevap bulması gereken sorulardır bunlar.

 


 

Yeni dünya düzeni ve İslam

İslam'ı siyasal, ılımlı, modern gibi çeşitlere ayırmak ve birini diğerine vurarak hepsini birden zayıflatmak, yeni dünya düzeninin önemli hedeflerinden biri. Fehmi Huveydî, bunu nasıl ve niçin yaptıkları sorusuna ışık tutan önemli bir yazı kaleme aldı. Şarku'l-Awsat'da yayınlanan yazının bir kısmını buraya alıyorum9:

11 Eylül felaketinin akabinde bazıları bunun siyasi İslam diye isimlendirilen olgunun sonu olacağı beklentisi içerisine girdi veya böyle olmasını umdu. Bazıları ise acele davranıp İslami projenin başarısızlığına ve devrini ilelebet kapattığına yönelik kesin hükümler çıkardı. Hatta içlerinden bir tanesi, Fransız araştırmacı Gilles Keppel 450 sayfayı aşkın bir kitap yazarak bu iddiayı ispatlamaya çalıştı. Bunun dışında birbirini izleyen göstergeler ABD'nin, İslami cemaatlerin yenilgisi ardından düşüncelerin yenilgisine çağıran sesini yükseltmesinden bu yana çağrışımların, siyasi İslam'ın sınırlarını aştığını ve İslam'ın özüne uzandığını ortaya koydu. Hatta bazı sesler işi Müslümanların sahip oldukları gücün kaynağı olan servetlerinden tecrit edilmesine kadar götürdü. Onlara göre bu tecrit gerçekleşseydi Müslümanların 'boyun eğdirilmesi' ve uysallaştırılması imkânı sağlanmış olacaktı...

İslam toplumlarını laikleştirmek

Arap ve İslam dünyasında çeşitli alanlardaki 'reformlar' hakkında konuşmak, İslam toplumlarındaki aklın ve realitenin yeniden şekle sokulmasını hedefleyen gizli bir eğilimi bünyesinde barındırmakta ve Türk deneyimini yol olarak göstermekte ki veriler bu çağrının arkasında Türk deneyiminin olduğuna işaret ediyor. Amerikan çevreleri, genel şekliyle Batı bu deneyimi demokrasinin sürmesi ile birlikte İslam toplumlarının laikleştirilmesi için başarılı bir model olarak sunmakta. Türk modelinin İslam toplumlarının sorununun çözümü için en iyi model olduğu ve İran Şii modeli, selefi model veya Afganistan'daki Taliban modellerinden hiçbirinin İslam dünyasında medeni ve modern toplumlar oluşturmak için uygun olmadığı noktasında hemfikir olan 'uzman' ve teorisyenlerin yayımlanmış birçok görüşü var. Bu nedenle aday profiline Türkiye uymakta. Geçtiğimiz Nisan ayı içerisinde Hartford kentinde Türkiye deneyimi etrafında bir toplantı düzenlenmişti. The New York Times toplantının tutanaklarını yayımladı. New York Times'in Türkiye muhabiri Amerikalı yazar Steven Kinzer 'İki dünya arasında Türkiye: Yıldız ve Hilal' adlı bir kitabı da var şöyle diyor: Türkiye 11 Eylül olayları sonrası Batı dünyasının mesajına olumlu yanıt veren tek İslam devletidir ve bu yanıt, laik-demokratik bir rejimin varlığı sebebiyledir. Beyaz Saray'da düşüncesine başvurulanlardan birisi olan oryantalist tarihçi Bernard Lewis'in de sürekli tekrarladığı anlam bu. Lewis şöyle diyor: Türkiye siyasi İslam'ın laik demokrasi ile uyuşmasının mümkün olmaması sebebiyle İslam dünyasına model bir devlettir.

Türk modeli toplantıları

11 Eylül sonrası İslam dünyasına aday gösterilmesi üzerinde durulan Türk modeli etrafında birçok toplantı düzenlendi. Ve bu toplantıları Kaliforniya, Michigan'daki üniversiteler, Hollanda'daki Rotterdam Üniversitesi organize etti. Bu öneri ayrıca geçtiğimiz Şubat ayında Türkiye'de Avrupa-İKÖ toplantısında ve Mart ayında yapılan İstanbul forumunda da sunuldu. Konu Türk modelinin İslam dünyasının bunalımına bir çözüm olarak sunulması ile kalmayıp İslam'ın özünde operatörlük yapılmasına kadar vardı. Kuran'ın doğruluğu üzerinde şüphelere yer verilmesi, şeriattan cihada İslam'ın can alıcı terimlerinin şer terimler listesine sokulması gibi. Kuran, şeriat ve cihat kavramları ile Ladinizm, Vahhabilik ve Taliban arasında bir ilişki kurulması sonrası bir kelimenin silinip yerine başka bir kelimenin konulması. İslam'a bir bütün olarak saldırmadan önce ılımlısı, aşırısı, dindarı veya dindar olmayanını yani hepsini kapsayacak şekilde tüm Müslümanların kınanması işlemi tamamlandı ve Batılı devletler 'istenmeyen göçe' bir sınır koyma fikrini ele aldılar. Tabii bundaki amaç özel şekliyle Müslümanların Batı'dan göçünün sağlanması idi. Bunun yanısıra Batı'da Müslüman öğretim görevlilerine çeşitli dayatmalarda bulunuldu. Gözetlenmelerine ve dinlenmelerine olanak sağlayan kongre kararının çıkmasının yanısıra üniversiteler bazı hassas uzmanlık alanlarında görev almalarının önüne geçilmesi ve arkadaşlarının elde ettiği ayrıcalıklardan yoksun bırakılması kararı aldılar. Müslümanların servetlerinden tecrit edilmeleri konusuna gelince. Belkide New York patlamalarının kurbanlarından 1000 aile adına 80'den fazla İslamî kurum ve şahsiyet aleyhine dava açılması ve trilyon doları aşan tazminatlar istenmesi bu tecridin belirtilerinden. Bu dava tazminat konusu sonuçlanana kadar Suudi Arabistan'ın ABD'deki mevduatlarının dondurulmasını isteyen başka seslerle aynı zaman dilimine rastladı.

Müslüman sermayenin bitirilmesi

Burada işaret ettiğimiz düşünceyi James Robin net bir şekilde ortaya koyuyor. Bazı Amerikan gazeteleri eski ABD Başkanı Clinton döneminin dışişleri sözcüsü olan Robin İngiliz The Guardian gazetesindeki 'Müslümanların özgür olduklarında veya zenginleştiklerinde başkaldırmaları sebebiyle fakirleştirilmeleri ve burunlarının kırılması' gereği üzerinde duran makalesini Batı dünyasına bir nasihatmiş gibi taşıdılar. Bu bağlamda eski İsrail başbakanlarından Benjamin Netanyahu'nun ABD Kongresi önünde 'aşırı' İslamcıların bitirilmesinin Körfez bölgesindeki servetin bitirilmesini ve nüfusunun fakirleştirilmesini kaçınılmaz kıldığını açık bir şekilde dile getirişi zikredilebilir. Netanyahu sivrisineklerin sadece bir tanesinin öldürülmesiyle bitmeyeceğini ve bataklığın bizatihi kendisinin kurutulması gerektiğini ifade ediyordu. Onlar halen hiçbir bağlantısı olmasa bile İslam'ın ve tüm Müslümanların yaşananların faturasını ödemesini istemekteler. Bunda şaşılacak bir şey yok aslında. Çünkü daha da şaşırtıcı olan onların kendilerini adaletin tesisinin öncüleri, liberalizmin üstatları ve insan haklarının koruyucuları olarak takdim etmeleri.

 



9 Bu yazı, eş-Şarku'l-Awsat gazetesinde yayımlanmış, 09.08 2002 Radikal gezetesinde de Türkçesi çıkmıştır.

 

İslam Dünyası'nın durumu10

Eğer İslam ülkeleri bilgi, teknoloji, ekonomi ve savaş gücü bakımlarından güçlü olsalardı ve aralarında şöyle veya böyle bir birlik, bir dayanışma olsaydı, kendilerini korumak için ne ABD'ye, AB'ye, ne de başka bir güce ihtiyaçları olacaktı. Güçlü olabilmeleri için önce "kendileri olmaları" gerekiyordu, sonra da ümmet olmaları. Kendileri olmak, kendi medeniyetlerini yeniden inşa etmek ve böylece Batılılaşmak değil çağdaşlaşmakla gerçekleşecekti. Ümmet olmak da ulusal egoizm yerine ümmet birlik ve özgeciliğini geliştirmekle vücut bulacaktı. Bütün bunlar olmadı, olmadığı için parçalanma, tükenme, bozulma, zayıflama ârızaları başgösterdi, zavallı kuzular kurtlardan medet umar hale geldiler.
Sultan Abdülhamît siyasi alanda, Efgânî fikrî alanda İslam birliğini11 gerçekleştirmek için büyük çabalar sarfettiler. Efganî çizgisinde Osmanlı'da Sırâtımüstakîm ve Sebîlürreşâd topluluğu; Mısır, Suriye ve Cezayir gibi ülkelerde diğer İslamcılar aynı ülkü uğruna ömürlerini verdiler. Başta Osmanlı hilâfeti çerçevesinde bir İslam birliği üzerinde çalışıldı, Osmanlı dağılınca merkezi Mekke'de olan ve İslam ülkelerinden temsilcileri bulunan bir heyetin "yönetiminde" birlik, daha yeni zamanlarda ise konfederasyon veya AB'ye benzer örgütlenme şeklinde İslam birliği formülleri üzerinde duruldu. Ama ne yazıktır ki, bugüne kadar amaca doğru önemli adımlar atılamadı. Bu başarısızlıkta yabancıların karşı mücadeleleri kadar İslam ülkelerinin yöneticileri ve halklarının da tesiri ve dolayısıyla sorumlulukları vardır.
Müslüman halkların "kendileri olmalarının" vazgeçilmez şartı İslam'dır; hayatlarının ve bütün projelerinin merkezinde İslam'ın yer almasıdır. Bu da ancak resmi ve sivil bir eğitim seferberliği sayesinde, hem okumuşları, ilim adamları, siyasileri, bürokratları, hem de fazla okumamış halkı Müslüman, aynı temel değerlere sahip topluluklar yetiştirmeye bağlıdır.
İslam ülkelerinde böyle bir hedef ve bu hedefe yönelik eğitim, öğretim seferberliği şöyle dursun idareciler hemen daima bu hedefe yönelenleri düşman bilmişler, siyasal İslamcı, kökten dinci, terörist... gibi çeşitli yaftalar takarak suçlamışlar ve yok etmek için amansız bir mücadele içine girmişlerdir. Bugün İslam adına sahip çıktığımız ve halkı yüzünden böyle yapmamız da tabîî olan Irak'ta olduğu gibi Suriye'de, Mısır'da, Cezayir'de, Tunus'ta, bazı Türk Cumhuriyetleri'nde... İslam'ı hayatlarının merkezine almak isteyen düşünce ve hareket toplulukarına karşı yapılan zulüm âfâkı doldururken, binlerce güzel insan hunharca işkenceye tâbi tutulurken, öldürülürken, hapishanelerde çürütülürken, şimdi kahramanlığa, hak ve adalet arayıcılığına soyunanların çoğunun sesleri bile çıkmamış, bu zulüm, o ülkelerin iç işleri olarak değerlendirilip geçilmiştir.
Allah Teâlâ cezayı ve mükâfâtı, düşmeyi ve kalkmayı, güçlü ve zayıf, ileri ve geri... olmayı, ferdin ve toplulukların iradesine, çabasına, hak edişine bağlıyor; bugün de İslam ülkeleri hak ettiklerini buluyorlar.
Vaktiyle Hindistan'da, sömürgeci İngilizler'in zulmünden şikayet eden halka bir İslam hareket adamı şöyle demişti: "Keşke siz insan değil de sinek olsaydınız; o zaman her bir İngiliz'e şu kadar sinek düşerdi, onları canlarından bezdirirlerdi ve defolup gitmelerini sağlarlardı!"
Evet Müslüman halkların da kusuru büyük, kimse elini taşın altına koymak istemiyor, Esed'den, Saddam'dan, Ali Zeynelabidin'den, Nâsır'dan, İslam Kerimof'tan... kurtulmak önce bu ülkelerin Müslüman halklarına düşen vazife idi; din, hukuk ve vicdan bakımlarından meşru mücadele yolunu tutarak bu kutsal vazifeyi yerine getirmediler. Sonunda Endülüs'teki o büyük ananın şu sözü herkese hak oldu: "Erkek gibi mücadele etmeyi beceremediniz, şimdi kadın gibi ağlamak size yakışıyor!"

 



10 Yeni Şafak, 16.02.2003
11 İttihâd-ı İslam, panislamizm

 

Hak kavramı etrafında bazı düşüncelere

İnsan için söz konusu olan haklar "Kanunla korunan yetkiler" şeklinde tanımlanmıştır. Bu genel tanımlamaya İslâmî açıdan bir kayıt ekleyerek tarifi şöyle yapabiliriz: "Allah'ın koyduğu kanunlarla korunan yetkiler". Uygulama ve gerçekleri göz önüne alarak hakları iki gruba ayırmak gerekir: a) İnsan olduğu için insana verilen haklar, b) İrade ve çabasıyle belli vasıfları kazandığı için insana verilen haklar. Bunlardan birincisine "statü hakları", ikincisine ise "görev ve liyâkat hakları" diyebiliriz. Metinlerde açıkça geçsin geçmesin, uygulamada bu ayırım kaçınılmazdır. Meselâ hayat hakkı din, vatandaşlık, kültür farkına bakılmaksızın her insana verilirken, seçme, seçilme, belli kamu görevlerine alınma hakları için insan olmak yetmemekte, insanın belli vasıfları elde etmiş bulunması aranmaktadır.

Ferde ve topluma verilen haklar insanların fert ve toplum olarak menfaat ve ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlamaktadır. Ancak menfaat ve ihtiyaçların çeliştiği, çatıştığı da bir gerçektir. Toplum veya bir gurup için mesâlih olan bir şey, fert veya başka bir gurup için zarar olabilir. Eğer haklar ve menfaatler, fertlerin ve gurupların istek ve arzularına göre verilirse çatışma, dengesizlik ve haksızlık kaçınılmaz olur. "Eğer hak, onların arzularına tâbi olsaydı gökler yer ve buralarda bulunanların düzenleri bozulur, altüst olurdu."12 "Beşerî arzularını tanrı edinmiş ve böylece Allah'ın kendisini saptırmış bulunduğu kimseyi doğrunun bilgisine sahip mi görüyorsun!"13 Bu sebeple Allah Teâlâ hakları, insanların beşerî arzularına, şahsî menfaatlerine göre değil, adâlet ve denge prensiplerine göre bizzat kendisi tevzî etmiştir; bunu yaparken insanlara hakkın az, yetersiz, buna karşı yükümlülüğün ağır ve sıkıcı gelmesine değil, fert ve toplum hayatının denge ve düzen içinde yürümesine bakmıştır.14

Ferdiyetçi düşünce ve sistemler ferdin hak ve hüriyetlerine öncelik vermişler, bu konudaki aşırılık; "bencillik, sömürü ve anarşi" doğurmuştur. Toplumcu ve devletçi düşünceler, sistemler ise sömürü ve anarşiyi önleyelim derken ferdin hürriyet ve kişiliğini yok etmiş, insanı madde boyutuna hapsetmişledir. Bu aşırı ve karşıt düşünceler, uygulamalar birbirine tesir etmiş, tez, antitez, sentez sürecinde ortaya, önce siyâsî ve hukukî, sonra iktisâdî ve sosyal yönleriyle "insan hakları" kavramı, ve düzenlemleri çıkmıştır.

İslâm'ı, aşırı ferdiyetçi veya toplumcu sistemlerden birinin içine koymak mümkün değildir. İslâm ferd-devlet ilişkilerinde dengeyi öngören, şahsiyetçi bir sistem oluşturmuştur.

İlgili âyetlere ve hadislere göre müslümanlar kardeştir, birbirine kenetlenmiş yapı taşları gibidir, bir vücudun, bir yeri ağrıyınca diğer yerleri de rahatsız olan organları gibidir, bir gemide yolculuk eden, birileri gemiye zarar vermeye kalkışınca bunu önlemezlerse hepsi birden batacak olan yolcular gibidir, toplumun fertleri birbirine ne doğrudan, ne de misilleme olarak zarar verebilirler...

Toplumda iyiliği emretmek ve yaşamak, kötülüğü menetmek ve ortadan kaldırmak, fert, toplum ve devlet olarak müslümanların vazifesidir ve İslâm'ın ictimâî bir alametidir. Kur'ân-ı Kerîm bu vazifeden kaçınmayı, ictimâî sorumluluktan kaçma, isyan ve hakkı çiğneme olarak vasıflandırmış, böyle yapan toplumların acı akıbetlerinden söz etmiştir.15

İman ve ibâdet sırf Allah'ın kulları arasındaki hakkı olduğu gibi, insanlar arası veya insan-eşya arası ilişkilerde söz konusu olan hak ve borçlarda da Allah'ın hakkı vardır. Bunlardan sırf kula ait olan hakları alıp almamakta insan serbest olabilir. Meselâ bir insan, diğerindeki alacağından vazgeçebilir. Başkasının ve toplumun kişi üzerindeki veya kişinin topum üzerindeki hakları aynı zamanda Allah hakkı olduğu için borçlunun onlara riâyet konusunda serbestliği yoktur.16 Böylece topluma karşı ferdin, ferde karşı toplumun hakları ilâhi hukukun koruması altına alınmış olmaktadır.

İnsanlara ait ödev ve yükümlülüklerin bir kısmı ferdîdir, teker teker kişilere aittir (aynî farz), bir kısmı da topluma bırakılmış, birilerinin yapması istenmiştir (kifâî farz). Bir toplumun, ilâhî muradı gerçeleştirme, yaratılış hikmetleri doğrultusunda gelişme için muhtaç oldukları her âlet, kurum, kuruluş, faaliyet, düzenleme ferdin yükümlülüğü dışına taşınca, ikinci neviden yükümlülük olur. İslâm toplumunda her ferd, bu yükümlülüğün toplumda yerine getirilip getirilmediğini kontrol ve takip etmek durumundadır. Çünkü getirilmediği zaman, ülkede doyurulmayan aç, giydirilmeyen çıplak, tedâvî edilmeyen hasta, eğitim ve öğretim verilmeyen insan, savunulmayan sınır, önlenmeyen haksızlık, tepki görmeyen ahlâksızlık ve hayasızlık, yolsuzluk bulunduğu müddetçe bütün fertler bundan teker teker (aynî farz gibi) sorumlu hale gelmektedirler17

Bir hakkı tanımlama ve belirleme konusunda ya bir nas vardır veya yoktur. Nassın bulunması halinde, aksine bir zorunluluk bulunmadıkça hak bellidir, buna uyulacak, hak yerine getirlecektir. Nassın bulunmaması durumunda ictihad örf, teâmül devreye girer; hak bu kaynaklara dayanılarak belirlenir.

Öğrendiğimiz andan itibaren hak olmayan şeyi talep etmemek gerekir. Daha önce hak olmadığı halde alınmış, yararlanılmış, kullanılmış olan mal ve hizmetler hak sahibine iade veya tazmin edilmelidir. Hak sahibi bilinemez veya bulunamaz ise onun adına yoksullara dağıtılmalıdır.

İslam'ı bir hukuk referansı olarak kabul etmeyen sitemlerin hakim olduğu yerlerde yaşayan müslümanlar işlerini, mecbur kaldıkları sürece mevcut mevzuata göre yürütürler. İş tamamlandıktan sonra hakkın tarafları arasında İslam'a göre hak alış-verişi yapılır, haklar ve ve borçlar ödenir.

Günahlar büyük ve küçük diye ikiye ayrılmıştır. Hak ihlali de bir günah olduğuna göre onun da büyüğü ve küçüğü olur. Küçük günah, "önemsiz, ihlal edilmesi caiz, müeyyidesiz..." demek değildir. Küçük günah, verdiği maddi ve manevi zarar bakımından büyüğe nisbetle küçüktür; ama o da günahtır ve terkedilmesi gerekir. Ceza bakımından da büyük ile küçük haksızlık arasında fark vardır ancak her ikisinin de cezasının bulunduğu unutulmamalıdır..

"İslâm'da yaratma, emir ve hüküm Allah'a ait bulunudğu için "emir ve hüküm" çerçevesine giren "hak ve vazife" belirleme işi de Allah'a aittir. Hak ve vazifeyi belirleme işini bir fert veya zümre, yahut da toplum yerine Allah'ın üzerine almış bulunması, bir tarafa öncelik ve ağırlık verilerek diğer tarafın ezilmesini, haksızlığa uğramasını önlemektedir. Adâlet ve hakkaniyet, herkese hakkını vermek, dengeyi sağlamaktır. Allah Teâlâ haksızlığı kendine de kullarına da haram kılmış ve pek çok âyette adâleti ve hakkaniyete riayet etmeyi emretmiştir.

 



12 Mü'minûn, 23/71
13 Câsiye, 45/23
14 Şâtıbî, el-Muvâfekât, II, 39, 40, 179.
15 Mâide, 5/78-80
16 Şâtıbî, age., II, 179-180.
17 Şâtıbî, age., II, 176-180.

 

Cemaatler camiası

Müslümanlar cemaatlere18 bölünmüş durumdalar. Cemaatler arasındaki ilişki konjonktüre göre değişiklik gösteriyor. Zaman zaman rakip, alternatif, muhalif, düşman, işbölümü anlayışı içinde hizmeti paylaşan "bütünün parçaları"...oluyorlar. Hepsine birden yönelen tehlike aralarının düzelmesine, bir bütünün parçaları oldukları şuurunun oluşmasına veya pekişmesine sebep olabiliyor. Son günlerde yaptığım dış ve iç seyahatlerde gördüklerim ve yaşadıklarım beni, şu iki sonucun elde edilmekte olduğu kanâatine götürdü:

1. Avusturalya'da ve Avrupa'nın birkaç ülkesinde hizmet veren bazı cemaatlerin faaliyet merkezlerine veya şubelerine ve mescitlerine uğradım. Buralarda müslümanlar bir araya geliyorlar, sohbet ediyorlar, dertleşiyorlar, ibadet ediyorlar, vaaz, konferans ve sohbet dinliyorlar, çay kahve içiyorlar, bir camiin altındaki kahvehanede sakalı ağarmış müslümanların bilardo oynadıklarını bile gördüm. Aynı mekanların uygun yerlerinde gençler ve çocuklar Kur'an okuma ve din dersleri alıyorlar, bilgi ve beceri kurslarına katılıyorlar. Bazı cemaatlerin ana okulundan liseye kadar okulları var, üniversite açmak için de teşebbüsler mevcut. Okulları olanlar ve olmayanların bir kısmı, okumak isteyen gençlere burs ve yurt temin ediyor, gençlerin cemaate ve değerlere bağlılığını koruyarak öğrenim görmesini sağlıyorlar. Hac ve umre organizasyonu, market işletmeciliği gibi, hizmetleri finanse etmek amacıyla, ticarete yönelik faaliyetler de var. Bütün bu faaliyetlerin muhassalası alınınca ortaya şu sonuç çıkıyor: Müslümanlar cemaat olarak İslam'ı öğrenme ve yaşama yolunda faaliyet gösteriyor ve mesafe alıyorlar. Öğrenilen ve uygulanan müslümanlık anlayışlarında bazı farklar bulunmakla beraber çoğunun aralarındaki fark, kişiyi İslam dairesinin dışına çıkaracak büyüklükte değil.

2. Bazı cemaat mensuplarıyla diğerlerine ziyaretler yaptık. Benim sohbetlerime farklı cemaatlerden müslümanlar katılıyorlar, bir iki toplantıda konuşan cemaat ileri gelenleri "Biz hiçbir islâmî gurubun rakibi veya alternatifi değiliz, Allah İslam'a hizmet eden herkesten razı olsun" mealinde konuşmalar yaptılar. Bu gelişmelerden de şu sonucun oluşmakta olduğu izlenimini edindim: Din hayatında belki de kaçınılmaz olan guruplaşmalar, cemaatlere bölünmeler daima tefrikaya doğru değil, bazan bütünleşmeye doğru da gelişmeler gösteriyor. Guruplar kendilerini İslam'ın tek ve alternatifsiz temsilcisi olarak değil, temel meseleler ve değerlerde eşit; rehber, hoca, yol, yöntem, meşreb gibi konularda farklı "bir bütünün parçaları" gibi de görebiliyorlar. Aynı şeyleri yaparak bir mânada birbirine rakip olabildikleri gibi, boşlukları doldurarak hizmetin bütününde vazife taksimini gerçekleştirdikleri de oluyor.

Her bir gurubun samimi ve gayretli mensuplarının şuurlu çabalarıyla aradan istismarcılar, cahiller, sahtekârlar çıkar da meydan iyi niyetli, iyi ahlaklı, ehliyetli, gayretli müslümanlara kalırsa yakın gelecekte bir "cemâatler camiası"ından söz etmemiz mümkün hale gelecektir. Bu kutlu oluşumun gerçekleşmesini sür'atlendirmek için, bütün gurupların saygı duydukları alimlerden bir "danışma ve hakem kurulunun" seçilip faaliyete geçmesi elzem gibi gözükmektedir.

 



18 Bu kavramın içinde partiler ve tarikatler de var.

 

Terör

Terör kelimesinin bugünki Arapça karşılığı "irhâb"dır; bu da korkutmak, yıldırmak, caydırmak mânasına gelir. Terörü, "amaca ulaşmak için, doğrudan düşman veya suçlu olup olmadıklarına bakmaksızın, insanların can, mal ve başkaca değerlerine, şiddet kullanarak ve nizami savaş yöntemlerine uymayarak zarar vermektir" şeklinde tanımlamak mümkündür.

Kur'an-ı Kerim'de "caydırmak, yıldırmak, korkutmak" mânasında "irhâb" kelimesinin kullanıldığı şu âyet konumuzla da ilgilidir: "Onlara (düşmanlara) karşı elinizden geldiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın; bununla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği düşmanları korkutup caydırırsınız..."19 Bu âyette müminlere iki vazife veriliyor: 1. Düşmanları korkutup yıldıracak -bu amacı gerçekleştirecek- ölçüde savaş gücüne sahip olmak. 2. Bu gücü bulundurarak ve gerektiğinde kullanarak düşmanı korkutmak, yıldırmak, zarar vermesini engellemek.

Bireye ait, bireylerin veya başına buyruk gurupların yaptıkları terör, kendilerine yönelik bazı amaçlara ulaşmak, faydalar sağlamak, zarara uğramaktan korunmak içindir. Bu maksatla insanların mallarına ve canlarına zarar vermek suçtur, cinayettir, tabîî olarak caiz değildir. Bir kimsenin veya gurubun başkalarından şikayetleri varsa, bir saldırı veya zarara uğramışlarsa bunu gidermenin ve hakkı almanın yolu, suçlu suçsuz insanları bizzat cezalandırmak değil, hukuka ve ilgili mercilere başvurmaktır. Soygun ve kaçakçılık yapmak veya nüfuz alanı açmak gibi maksatlarla teröre başvurmak ise daha büyük bir cinayettir.

Devlet terörü, devletin hukuk dışına çıkarak ve çoğu kez gizli olarak bazı vatandaşlarının veya yabancıların mal ve canlarına zarar vermesidir. Devlet terörünün de amacı, zorunlu savunma değil de menfaat sağlama veya istemediği kimselerden kurtulma olursa meşru olmaz, cinayet sayılır ve emir verenler ile buna alet olanlar yani tetikçiler sorumlu olurlar.

İslamcı terör ifadesi, daha önce de kullanılmakla beraber 11 Eylül olayından sonra daha çok ve özel mânada kullanılır oldu. Yabancıların buna verdikleri mâna, "köktendinci müslümanların gayr-i müslimleri, farklı inanç ve hayat tarzları sebebiyle arkadan vurmalarıdır, bunu yapan müslümanların amaçları da kısa vadede ülkelerinde tam bağımsızlığı sağlamak, uzun vadede dünyaya hakim olmak, insan hak ve özgürlüklerini ortadan kaldırmaktır". Tanım aşağı yukarı böyle olmakla beraber örneklemek gerektiğinde gösterdikleri, ABD'de yapılan bazı bombalama eylemleri ile İsrail'de yapılan benzeri olaylar ve onların deyişi ile canlı bomba eylemleridir.

ABD'de yapılan bombalama eylemlerinin müslümanlar tarafından yapıldığı ispat edilmiş değildir. İspat edilmesi halinde de meşru olduğu sölenemez. Aynı şekilde ABD'nin de, bu eylemleri bahane ederek hukuka, uluslararası kararlara, teamüllere ve kurallara aldırmadan Afganistan'a girmesi, suçlu suçsuz ayırmadan insanları öldürmesi, mala ve cana zarar vermesi devlet terörüdür, meşru değildir.

Filistinliler'in ülkeleri Yahudiler tarafından, güç ve şiddetin her çeşidi kullanılarak işgal edilmiştir, işgal edilmeyen yerlerde de Filistinliler'in devlet kurmalarına, hak ve özgürlüklerden yararlanarak yaşamalarına ve gelişmelerine engel olunmuştur. İsrail'in Filistinliler'e karşı uyguladığı şiddet tam anlamıyla bir "devlet terörü"dür. Müslüman ve gayr-i müslim halklar tarafından -gösteriş ve slogandan ibaret olan desteklemeler dışında- Filistinliler yalnız bırakılmışlardır. Bu durumda onların önünde iki yol kalmıştır: Ya birer birer ve gurup gurup imha edilmelerini beklemek, yahut da güçleri neye yetiyorsa onu kullanarak ve yaparak kendilerini korumak. Böyle bir durum karşısında kalan fertlerin ve gurupların, kendilerini korumak, savunmak ve zulmü ortadan kaldırmak amacıyla yapabilecekleri ve amaca ulaşmada yarar sağlayacağı sanılan her şey "meşru savunma hakkı"nı kullanma çerçevesine girer ve terör olarak değerlendirilemez; tam aksine bunlar, teröre maruz kalmış insanların kurtuluş için başvurdukları zorunlu eylemlerden ibarettir. Fıkıhta bu eylemlerin meşru olmasının dayanağı "zaruret" ilkesidir. Zaruretler, bazı yasakları ortadan kaldırır.

 



19 Enfâl, 8/60

 

AKP ve laiklik1

Radikal'den Sayın Alkan, daha önceki "şüpheyi ve güvensizliği öne alan" yazılarına nisbetle tarafların bazı ortak noktalarda buluşmaları, ülkenin acil problemlerine çare bulma konusunda işbirliği yapmaları, barış ve istikrarın korunması bakımından daha olumlu olan bir yazısında şunları söylüyor:
"Asıl bakmamız gereken şey, insanların gizli duyguları değil, uyguladıkları politika olmalıdır. Bir yıla yaklaşan yönetimi sırasında, AKP'nin laiklik karşıtı bir politika izlediğini öne sürmek haksızlık olur... Fakat günlük siyasetin getirdiği kısıtlama ve yönlendirmeler, sanırım bu kadrolaşma eğiliminden çok daha fazla belirleyici ve etkili oldu. Dış politika, enflasyon, işsizlik.. gibi konular, dini ideolojinin tartışılmasına ve izlenmesine izin vermeyecek kadar öne çıktı. AKP, kendisini iktidara getirenlerin çoğunun dinci ideolojinin neferi olmadığının, ancak insanların günlük yaşamdaki sorunlarını çözerse iktidarda kalabileceğinin pekâlâ farkındadır. AKP'nin bir dış politika seçeneği olarak AB ile bütünleşmek istemesi, uzun dönemde laikliğe karşı değil, laiklik yanlısı bir etki yaratacaktır. Dinci, şeriatçı bir yönetim isteyenlerin Hıristiyan Batı kulübü gibi gösterilen AB'de ne işi olabilir? Türkiye'de şeriatçılığı destekleyerek AB'ye üye olmak mümkün müdür? Siyasi geleceğini bu ölçüde AB'ye bağlamış bir partinin gizliden gizliye dinci politika izlediğini düşünmek saçma gözükmüyor mu? ... Tabii laikliği, bir yönüyle, başörtüsü gibi simgesel göstergelerin dışında, siyasal yapının işleyişinde, yasaların konulmasında ve uygulanmasında dini ilkelerden hareket edilmemesi; diğer yönüyle de, devletin, dini inanışlara eşit mesafede durarak vatandaşın inanç özgürlüğüne saygılı olması biçiminde tanımlıyorsak..."
Bu yazıda üç önemli hüküm var:
1. İnsanların gizli niyetlerine değil, çünkü bu bilinemez, yapıp ettiklerine bakarak değerlendirme yapmak ve tavır almak gerekir.
2. AKP'nin yaptıkları ve yapmak istedikleri ülkeyi şeriat yönetimine değil, lailiğin pekişmesine ve AB ile bütünleşmeye götürür.
3. Laikliğin elden gidip gitmediğini anlamak için başörtüsü vb. simgelere değil, devletin referansına ve çeşitli inanışlar karşısındaki tavrına bakmak gerekir.
Sayın Alkan'ın bu üç hükmüne katılıyorum. Asker ve sivil kesimden niyetleri sorgulayan, güvensizliği ve çatışmayı öne alan, AKP iktidarını içine sindiremeyenlere karşı ben de hep bunları yazageldim.
Birkaç gün önce, emekliye ayrılan bir general devir teslim töreninde yine bu çatışmacı ve güvensiz tavrı sergiledi, bu arada hiç münasebeti yok iken İmam Hatipler'den söz etti. İmam Hatipliler'in söylemi ortada, birçoğu İmam Hatip mezunu, geri kalanı da dindar Müslüman olan iktidar mensuplarının yapıp ettikleri de ortada; bu ortada, apaçık, denetlenebilir durumu bir yana bırakıp hâlâ vehimlere dayanarak çatışma yaratmak vatan ve millet severlikle bağdaşmaz.
Laikliği de Sayın Alkan'ın tanımladığı gibi anladığımız zaman çatışmanın bir önemli sebebi daha ortadan kalkmış olur. Benim bildiğim ve gerçeği yansıttığı konusunda şüphem olmayan şudur ki, bugünün Türkiye'sinde Müslümanların kahir çoğunluğunun istediği, "devletin bütün inanç gruplarına eşit mesafede durduğu, inanç gruplarının, ilkede eşit, nüfus sayılarına göre farklı miktarlarda imkanlardan yararlandığı2, kamu kural ve düzenlemelerinin inancı yaşamayı engellemediği ve gereksiz kısıtlamadığı bir din-devlet ilişkisi"dir.

 



1 Yeni Şafak, 31.08.2003
2 Bu sebeple yüz bin mevcudu bulunan bir inanç grubu niçin bizim 80 bin mabedimiz yok diye yırtınamaz ve eşitsizlikten söz edemez.

 

AKP iktidarı'ndan beklentiler3

AKP iktidarı kucağında, yılların biriktirdiği bir yığın problem buldu; bunlara ek olarak bir de, hemen yanıbaşımızda bir işgal yaşadık. Savaşın en azından ateşli kısmı bitti, bundan sonrasının da birçok probleme gebe olduğu biliniyor. Hükumet bir yandan savaş ve sonrasının Türkiye'yi ilgilendiren etkilerini ve bundan sonra olup bitecekleri takip etmek, gerekli tedbirleri zamanında almak, diğer yandan Kıbrıs meselesi ve AB ile ilişkilerde ortaya çıkan ve çıkacak olan problemleri çözmek durumunda, diğer yandan da ülkenin yıllanmış meselelerini çözmek için elindeki imkanları sonuna kadar kullanmak mecburiyetindedir. Çünkü ondan bunlar beklenmektedir, her beklemenin de bir süresi vardır.
Çözüm bekleyen meselelerin bir "temel" nitelikli olanları var, bir de bu "temel nitelikli" meselelerin içinde yer alan, bu sebeple bir kısmının çözümlerinin de temel çözümlere bağlı bulunduğu parça meseleler var. Ekonomi, laiklik gibi meseleler "temel"e, başörtüsü, meslek liselerinden mezun olanların üniversiteye girişte uğradıkları haksızlığın kaldırılması gibi meseleler de "parça"ya örnektir.
Sayın Eser Karakaş, beş yıl önce yazdıklarını 4 Ocak 2003'te tekrarlıyor. Ona göre Türkiye'nin "7 kriz odağı" var, bunların normalleşmesi gerekiyor: 1- Türkiye ekonomisinin uzun dönem kişi başına milli gelir büyüme oranının düşüklüğü, 2- Sivil otorite-asker ilişkisi, 3- Din-devlet ilişkisi, 4- Cumhuriyet'in resmi ideolojisi (Atatürkçülük), 5- Yurttaş kimliği krizi, 6- Eğitim ideolojisi sorunu, 7- Ulus-devlet otarşik hukuksal yapılanması.
Sayın Ali Bayramoğlu da 18 Nisan 2003 tarihli yazısında: "Bizi içten içe kemiren beş önemli sorunumuz var" diyerek bunları şöyle sıralıyor: "Vatandaşlık sorunu", "laiklik sorunu", "temsili demokrasi sorunu", "etik sorunu", "ekonomi sorunu".
Bayramoğlu 4 konuda Karakaş ile birleşiyor, problemlerin çözümlerinin nasıl olacağını değil, neden çıktığını, sorumlularının kimler olduğunu ve çözümün de kimlere düştüğünü açıklıyor; özetle "Siyaseti boğan hegemonya, siyasetçilerin sorumluluklarını ortadan kaldırmıyor. Artık siyaset tekrar sahneye çıkmalı ve bu ülkenin sorunları tartışmalı." diyor.
Sayın Karakaş ise hem problemleri açıyor, hem de çözüm teklifini açıklıyor. Buna göre:
Ekonomi alanında normalleşmek imalat sanayii mallarına ilaveten tarım ve ürünlerinde ve hizmetlerde de iç piyasaları Dünya ya da AB ülkeleri rekabetine açmaktan, Gümrük Birliği karar metninde yazılı çeşitli hükümleri uygulamaktan, örneğin kamu alımları piyasalarını AB ülkeleri rakebetine açmaktan, ticari nitelikli kamu tekellerinin tekel statülerinin kaldırılmasından, teşvik sisteminin AB normlarına uyarlanmasından, rekabet hukukunun etkin işletilmesinden geçmektedir.
Yazar ekonomi uzmanı olduğu için teklifleri önemsenmeli ve başka uzmanlarla tartışmalı, bir düzen ve denge içinde gerekli tedbirlerin alınarak ekonomide normalleşme daha fazla geciktirilmemelidir.

 



3 Yeni Şafak, 20.04.2003

 

Asker-siyaset ilişkisinde normalleşme4

Sayın Karakaş'a göre "Sivil otorite- ordu ilişkisinde normalleşme, Yüksek Askeri Şûrâ kararlarının yargı denetimine alınmasından, sivillerin hiçbir koşulda askeri yargı kapsamı içine alınmamasından, MGK'nın statüsünün gözden geçirilmesinden, devlet protokolünün yeniden tanziminden ve nihayet DGM'lerden askeri hakimlerin çekilmesinden geçmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri'ni bir biçimde ilgilendiren bu noktaların yaşama geçirilmesi, TSK'nın politika dışında kalıp güvenlik hizmeti üreten bir kamu hizmeti birimine dönüşmesini ve bu suretle asli görevi olan ülkenin dış tehdit ve tehlikeye karşı korunması işlevini daha etkin görebilmesini amaçlamaktadır. İçinde bulunduğumuz uluslararası konjonktürde bu gereklilik her zamandan daha fazla kendini hissettirmektedir".
Bize göre bu beklentinin gerçekleşmesi için önce siyaset kurumunun normalleşmesi, normal işlemesi, seçilenlerin atananlara hakim olması gerekiyor. Bunun için de iktidarın -gerginlik yaratmadan, eski tabirle fitneye sebep olmadan- muktedir olması, muhalefeti ve iktidarı ile bütün siyasi partilerin, milli menfaate aykırı kısır çekişmeleri terk etmeleri, muhalefetin, sırf hükûmeti yıpratmak için muhalefet yapmaktan vazgeçmesi, parti çıkarını ve iktidar beklentisini milli çıkarın önüne geçirmemesi, medyanın patronlar medyası olmaktan kurtulması, sivil toplum örgütlerinin -kendileri için de hayati önemi bulunan- demokratikleşmeyi, daha az önemli isteklerinin önüne geçirmesi, halkın da iradesine ve seçtiklerine sahip çıkması gerekmektedir.
Demokratik hukuk devletlerinde en büyük suç silahlı ayaklanmadır, silahlı veya silahsız kuvvetlerin, millet iradesini ve hukuku hiçe sayarak idareye el koymasıdır. Demokrasilerde bunun hiçbir meşru gerekçesi olamaz, "talimat, tüzük, yönetmelik" anayasayı ve kanunları aşamaz; kanunlar anayasaya, anayasa da evrensel hukuk ve demokrasi ilkelerine aykırı olamaz, hiçbir şahıs ve grup durumdan vazife çıkaramaz. Eğer birilerine veya bazı kesimlere göre iktidar meşru yoldan ayrılıyor, ülkenin birlik, bütünlük ve bağımsızlığı veya rejimi tehlikeye giriyorsa bu takdirde iktidarı yola getirmek veya düşürmek için demokrasilerde meşru mekanizmalar ve yollar vardır. Bunlar işletilir, işler normale döner. İhtilal demokrasinin ölümüdür; hiçbir bünye ölümle tedavi edilemez, ölüm bir tedavi aracı olamaz.
İktidarın icraatının değerlendirilmesi ve meşruiyet bakımından hükme bağlanması hukuk çerçevesinde yapılır. Hukuk kanunu aşar, ama kanun hukuku aşamaz; eğer hukuka aykırı bir kanun veya daha aşağı seviyede bir mevzuat varsa bunlar da yine usulü dairesinde ve yetkili kurumlarda hukuka göre değiştirilir, düzeltilir, yeni kanunlarla kanun-hukuk paralelliği sağlanır.
Devletin hukuk devleti olması, "yargıçlar devleti olması" anlamına gelmez; yargının da bunu gözden uzak tutmaması, millî iradeyi akılda bulundurması gerekir.

 



4 Yeni Şafak, 11.05.2003

 

Din-devlet ilişkisinde normalleşme5

Sayın Karakaş, din-devlet ilişkisi bakımından normalleşme konusunu yalnızca Diyanet'in konumu bakımından ele almıştır. Ona göre "Diyanet İşleri Başkanlığı'nın genel idare içinde yer alacağı Anayasa'nın 136. maddesinde de ifadesini bulmaktadır. Kamu hizmetinin olmaz ise olmaz koşulu söz konusu hizmetin tüm yurttaşlara ulaşma olasılığının sıfır olmamasıdır. Hıristiyan, Musevi ya da tanrıtanımaz bir yurttaşın da vergisi ile finanse edilen Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ağırlıklı olarak Sünni yurttaşlara hizmet götürmesi devletin laik niteliği üzerinde ciddi kuşkular uyandırmaktadır. Türkiye'de din-devlet ilişkilerinin normalleşmesi Diyanet İşleri Başkanlığı ya da benzer kurumların tümü ile gönüllü katkılarla finanse edilmesinden geçmektedir. Bu gönüllü katkıların toplanma biçimi vergi benzeri yöntemlerle devlet tarafından yapılmalı, ancak mükellefiyet gönüllülük temelinde olmalıdır."
Başka yazarlar arasında, Diyanet'in konumu dışında okullardaki zorunlu "Din kültürü ahlak bilgisi" dersini ve İmam-Hatip okullarını da laikliğe aykırı bulanlar olmuştur.
Laik devletin vatandaşlarına din hizmeti vermesi, dinle ilgili bazı hizmetleri mali yönden desteklemesi, bütün vatandaşları bir inanca veya inançsızlığa zorlamadıkça laikliğe aykırı olmamalıdır. Belli bir dine inanmayan veya o dinin hizmetlerinden yararlanmayan vatandaşların, din hizmetlerini de finanse eden vergiye katılmaları laikliğe veya adalet ve hakkaniyete aykırı mıdır? Sayın Karakaş, bazı vatandaşların bu hizmetlerden yararlanmaları ihtimalinin sıfır olduğu gerekçesine dayanarak "bunun haksız ve laikliği zedeleyici" olduğunu düşünüyor. Türkiye'de vergi ödeyen bazı vatandaşların yararlanma ihtimali sıfır olan daha birçok hizmet ve devlet harcaması var. Birlikte yaşamanın zorunlu sonuçlarından biri de "Bazı vatandaşların kendilerne yararı olmayan bazı hizmetlerin giderine, karşılıklılık esasına göre katılmaları"dır. Yani A hizmetinden ben yararlanmam ama, benim yararlandığım B hizmetine katkı sağladıkları için ondan yaralananlara da ben vergimle katkı sağlarım.
Çok istismar edilmesine rağmen Diyanet'in yalnızca Sünni Müslümanlara hizmet verdiği iddiası da gerçeğe uymamaktadır. Ben kendi memleketimden yaşayarak, başka yerlerden de okuyarak ve duyarak biliyorum ki, azımsanamayacak sayıda Alevî vatandaşlarımız da, onlar da müslüman oldukları için tabii olarak camilere gelmekte, Cuma, Bayram ve diğer namazları kılmakta, dinin esasına ait bilgilenme, cenaze, hac vb. konularda Diyanet hizmetinden yararlanmaktadırlar.
Diyanetin genel idare dışına alınması ve harcamalarının gönüllü vergilerle karşılanması yoluna gitmek, mevcut şartlar içinde mümkün ve yararlı ise bu takdirde devletin, vaktiyle el koyduğu, din hizmetlerine tahsis edilmiş vakıf mallarını da iade etmesi gerekir.
Bize göre din-devlet ilişkisinin normalleşmesine yönelik en önemli değişiklik, bütün vatandaşlara belli bir inancı veya dini uygulamayı dayatmaksızın inanca göre yaşamak isteyenlere kolaylık ve imkan getiren düzenlemelerin laikliğe aykırı telakki edilmemesidir. Her kızın ve kadının başını zorla örtmek laikliğe aykırıdır, ama inancı gereği örtmek isteyenlere bu imkanı sağlamak laikliğin gereği olmalıdır. Dinî bayram günlerini resmi tatil yapmak nasıl laikliğe aykırı değilse, mümkün olduğu, önemli bir aksaklık ve haksızlığa sebep olmadığı zaman ve yerlerde öğle tatilinin Cuma namazlarına göre ayarlanması da laikliğe aykırı telakki edilmemelidir
İmam Hatip okulları dileyenlerin okudukları okullardır. Zorunlu "Din kültürü ve ahlak bilgisi" ise insanımızın birbirini anlamaları için zorunlu olan bir kültür dersidir, belli bir dini ve mezhebi telkin ve uygulama dersi değildir.
Belli bir dinin ve mezhebin hem detaylı bir şekilde öğrenilmesi hem de uygulama eğitiminin yapılması için öngörülen ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın da yer verdiği6 din eğitim ve öğretimi ise halen engellenmekte, uygulama imkanı verilmemektedir.

 



5 Yeni Şafak, 16.05.2003
6 24. madde

 

Cumhuriyetin resmi ideolojisi konusunda normalleşme7

Bu konuda normal olmayan ile normalleşmenin nasıl gerçekleşebileceği konularında, sayın Karakaş'ın, genellikle katıldığım düşüncelerini, kendi ifadesinden aktarmakla yetinecek, sonunda küçük bir katkıda bulunacağım:
"Anayasa'nın başlangıç bölümünün ilk satırlarının 'Türkiye Cumhuriyeti'nin, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm kurucu kadrosunu sevgi, saygı, minnet ve şükranla anarak......' diye başlaması kanımızca Atatürk'ün mevcut hukuk sistemimiz içindeki yeri için düzeyli, gerekli ve yeterli bir konum oluşturacaktır.
Ancak; mevcut hukuk sistemimiz içinde 'Atatürkçülüğe' verilen konum bugün yukarıdaki öneriden farklıdır ve yine kanımızca bu sözkonusu konum Anayasa'nın 'demokratik devlet' ibaresi ile çelişebilmektedir.
Anayasa'nın başlangıç metnindeki8 'Hiçbir düşünce ve mülahazanın... Atatürk Milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği...' ve benzeri ifadelerin örneğin: '...ve O'nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda' çağdaş demokratik toplumlarda kabullenilmesi adeta olanaksızdır.
2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 4. maddesinin birinci paragrafında 'Yükseköğretimin amacının öğrencileri Atatürk inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda, Atatürk milliyetçiliğine bağlı olarak yetiştirmektir' diye bir ibare bulunmaktadır. Üniversite gibi temel işlevi 'yerleşik olana alternatif üretme' olması gereken bir kurum için yukarıdaki ifadenin ne ölçüde anlaşılabilir olduğu çok şüphelidir...
Bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti yurttaşı Atatürkçü olabilir, bu nitelikte milyonlarca yurttaşımız vardır ama bu dünya görüşünün anayasal bir bağlayıcılığının olması demokratik toplum düzenlerinde kabul edilebilir bir olgu değildir.
Ülkemizde son yıllarda hızla yayılan 'Atatürkçü Düşünce Derneği' adlı bir kuruluş mevcuttur. Sözkonusu derneğin kurucuları Atatürkçülüğün bir düşünce olduğunu kabul ediyorlarsa ki kanımızca Atatürkçülük kapsamlı bir düşünce yapısıdır, bu düşüncenin alternatifinin de meşru olduğunu demokratik bir toplumda kabul etmek zorundadırlar.
Unutulmaması gereken temel olgu tersi meşru olmayan bir düşüncenin kendisinin de meşruiyetinin sorgulanır hale geleceğidir. Türkiye, insan hakları kavramına bağlılık dışında tümü ile ideolojik belirlenmelerden arındırılmış bir Anayasal düzen özlemektedir ve normal olanı budur."
Küçük bir katkı: Farklı inanan ve düşünenlerin hak ve özgürlükleri korunmak şartıyla çoğunluğun kültür ve medeniyet değerlerini korumaya yönelik tedbirler "özlenen anayasal düzene" aykırı bulunmamalıdır. Örnek olarak dili alalım: Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dili, aynı zamanda çoğunluğun dili ve çok önemli bir kültür değeri olan Türkçe'dir. Türkçe'yi bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları okullarda zorunlu olarak okur ve öğrenirler. Farklı etnik ve kültürel gurupların da dilleri vardır; bu dillerin aralarında konuşulması, öğretilmesi, bununla her türlü yayın yapmaları... engellenemez; ancak bütün vatandaşların bu dileri öğrenmeleri de zorunlu hale getirilemez. "Onlar resmi dil olmadığı için böyledir" denirse, biz de: "Niçin onlardan biri değil de Türkçe resmi dil olmuştur?" sorusu üzerinde düşünmek gerekir deriz. Demokrasilerde az sayıda farklı gurupların hakları vardır; ama bir de çoğunluk hakkı vardır.

 



7 Yeni Şafak, 18.05.2003
8 Anayasa'nın 176. maddesine göre söz konusu Anayasa'nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten başlangıç metni Anayasa'ya dahildir.

 

Yurttaş kimliği konusunda normalleşme9

Sayın Karakaş'ın bu konudaki tespitleri ve normalleşme ile ilgili düşüncesi şöyle: "Türkiye'nin 15 yıla yaklaşan bir süredir içinde debelendiği iç savaş ortamının nedenleri çok sayıdadır. Kimileri konunun tümü ile kürt kimliğinin ifadesi ile ilintili olduğunu söylerken diğer bir kesim konunun tümü ile ekonomik nedenlerden kaynaklandığını söylemektedir... Kanımız odur ki, Türkiye'nin içinde bulunduğu düşük yoğunluklu iç savaş koşullarından tümü ile bağımsız olarak, Anayasa'nın 66. maddesindeki yurttaşlık tanımı Türkiye gibi etnik yapısı çok büyük çeşitlilikler arzeden bir ülkede iç barışın sağlanıp kalıcı bir biçimde sürdürülmesine olanak vermemektedir. Anayasa'nın 66. maddesi "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür" diye başlamaktadır. Bu maddede söz konusu edilen "Türk" kavramının etnik bir amacının olmadığı bu satırların yazarının malumudur, ancak yurttaşlık kavramı tümü ile hukuksal bir kavram olduğu/olması gerektiği için söz konusu formülasyonun yaptığı çağrışımlar Türkiye gibi bir ülkede sürekli bir sorun olmayı sürdürecektir. Sayın Demirel'in de bir dönemler ısrarla üzerinde durduğu gibi Türkiye artık "Anayasal vatandaşlık" kavramına kendini alıştırmalıdır. Mevcut formülasyon, majoriter etnik grubun etnik sıfatının yurttaşlık sıfatı olarak benimsetilmesi izlenimini ister istemez vermektedir. Vatandaşlık ilişkisi etnik bir çağrışım yapmayacak türde hukuksal temelde formüle edilmelidir."
Katkımız:
Etnik aidiyet, alt kültür ve inanç... farklılıkları içinde bir arada yaşayan bireyler ve guruplar bir millet (ulus) oluşturdukları zaman bir bakıma çelişik gözüken iki ihtiyaç söz konusu olmaktadır: a) Gurupların farklılıklarını koruma ihtiyacı, b) Farklı bireyler ve guruplar arasında, onları bir ulusun mensupları kılan ortak şuur ve değerlerin korunması ihtiyacı. Buna bir de insanlık camiasının üyesi olma şuuruna sahip olma ve bunu koruma ihtiyacı eklenmelidir. Bütün mesele, bu üç ihtiyacın bir bütünlük içinde karşılanması ve uzlaştırılmasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak için Türk ve Müslüman olma şartının bulunmadığı bilinmektedir. Türk kelimesinin belli bir etnik ve kültürel aidiyetten arındırılması da hem mümkün, hem doğru değildir. Kendilerini Türk olarak hissetmeyen ve tanımlamayan vatandaşlara, Türk kelimesini kavram değişikliğine uğratarak "Türk" demenin, bunda ısrar etmenin anlamlı ve yararlı olmadığını düşünüyorum. Müslümanlık da böyledir; kelimenin sahih anlamını bozarak, mesela "Hak ve hakikate teslim olan veya iyi ahlak sahibi olan... her insan müslümandır" şeklinde bir tanım yaptıktan sonra, gayr-i müslimlere Müslüman demek de anlamsızdır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Medine'ye hicret edince, halkı Yahudiler, müşrikler ve kabilesi farklı Müslümanlardan oluşan bir devlet kurmuş, bu devletin 52 maddelik anayasasına, halk unsuru için "Arap", "Müslüman" vb. dememiş, "bu sözleşmeye bağlı insanlar ayrı bir ümmetttir" kaydını koymuştu. Buna göre topluluğun fertleri, "Medine site devleti vatandaşı" oluyor, hukukî ve siyasî kimlikleri böyle tanımlanmış bulunuyordu. Bu anlayış ve uygulama, günümüzdeki "anayasal vatandaşlık" kavramına uygun düşmektedir.
Bu vatandaşlık anlayışının, hem ortak, hem çoğunluğuna ait, hem de sayıları daha az olan etnik ve dini guruplara mahsus değerleri korumayı, zorunlu ölçüdeki birlik ve bütünlüğü sağlamayı engellemeyeceğini düşünüyorum.
Bir Çerkes'e, bir Kürt'e, bir Boşnak'a, bir Arnavut'a... şu veya bu anlamda "Sen Türksün" demek ve böyle bir şuur içinde millî birlik ve bütünlük sağlamak için bir asra yakındır çaba gösterildi; alınan sonuç nedir? Bu soru üzerinde düşünmek gerekiyor. Müslüman manasında Türk deme teklifi de, keşke tutsa ama pek tutar gözükmüyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan insanların büyük çoğunluğu müslümandır, bu bir. Müslüman olmayanların hemen tamamı TC. vatandaşıdır, aynı dili konuşurlar ve aynı tarihi mirası paylaşırlar, bu iki. Dini, dili, etnik aidiyeti ne olursa olsun bütün TC. vatandaşlarının ortak çıkarları vardır, bu üç. Bütün vatandaşlar insan olarak, bu bakımdan, Hz. Adem'in çocukları oldukları için kardeştirler, bu da dört. İşte bu 4 bağ, dengeli bir bütünlük içinde şuurlara yerleştirilince millî birlik ve bütünlüğü sağlamak için yeter de artar bile!

 



9 Yeni Şafak, 23.05.2003

 

Eğitim ideolojisi ve normalleşme10

Prof. Karakaş şöyle diyor: "Eğitim-öğretim sürecinin öneminin ne ölçüde yaşamsal olduğunu tekrarlamak anlamsız olacaktır. Söz konusu sürecin genel hatları ile iki temel amacı vardır: Bunlardan birincisi toplumsal değerler kümesinin bir sonraki nesle aktarılması, ikincisi ise bireylere beceri ve meslek kazandırmaktır. Üniversite ve sonrası düzeyinde gündeme gelecek olan araştırma işlevi ise kanımca ikinci amaca bağlı ama ayrı bir konumda ele alınmalıdır.
Başarılı eğitim-öğretim süreçlerinde bu iki amaç da birlikte yürütülür; ancak, birinci amacın, toplumsal değerlerin bir sonraki nesle aktarılması gibi, gerçekleşmesine yönelik çabalar çok ince yöntemlerle ve sorumluluk toplumla paylaşılarak yürütülür. Çağdaş ve ileri toplumlarda ikinci amaç eğitim-öğretim kurumlarının asli görevi olmaya dönüşmektedir. Burada millî gelir ve insan haklarına saygı kriter olarak alınmalıdır.
Türkiye'de ise cumhuriyet döneminin tümünde ve özellikle 1980 sonrası "iyi yurttaş" yetiştirme işlevi her düzeyde eğitim-öğretim kurumunun temel amacı haline gelmişken, beceri ve meslek verme işlevlerinde büyük aksamalar olmaktadır.
Süreç hızla işini çok kötü yapan "iyi yurttaşlar" yetiştirmektedir. Sanki işini çok kötü yapan biri iyi yurttaş olabilirmiş gibi.
Türkiye eğitim-öğretim sürecine ayırdığı kaynak ve enerjinin ağırlıklı bir bölümünü mesleğini iyi icra eden kişiler yetiştirmeye ayırmalıdır. İyi yurttaş olmanın ön koşulu budur."
Katkımız:
"Toplumsal değerler kümesinin bir sonraki nesle aktarılması", bize göre de "sorumluluk toplumla paylaşılarak" yapılmalıdır. Cumhuriyet döneminde, topluma sorulmadan, toplumun iradesi dışlanarak önce "bizim öz değerlerimizle çatışsa bile Batı değerleri esas alınarak, batılaşma hedeflenerek toplum değerleri belirlenmiş, sonra da bütün araçlar kullanılarak bu değerlerin topluma ve sonraki nesillere maledilmesi, özümsetilmesi için çaba gösterilmiştir. Demokrat Parti döneminden bu yana toplumun ortaya koyduğu muhalefetin kaynağında bu "halktan kopuk değer dayatması" da vardır.
Çağdaş toplumlarda "bireylere beceri ve meslek kazandırmanın, eğitim-öğretim kurumlarının asli görevi olmaya dönüşmesi", değerlere başkaldıran postmodern düşünce ve hayat tarzının beklenen bir sonucu olmalıdır; ancak bu yönelişin insanlığa iyilik getireceğini düşünmüyorum. İnsanda maddi ihtiyaçları aşan, başka canlı türlerinde bulunmayan düşünce, duygu ve ihtiyaç boyutlarına uzanan özellikler vardır. Bunları köreltmek, insanı yalnızca maddi ihtiyaçları en iyi bir şekilde karşılayan makinalar haline getirmek ona kötülük etmektir, yani özünü çürütüp zayi etmektir.
Türkiye'de yeni nesli meslek ve beceri sahibi etme amacı da, değerleri kazandırma amacıda gerçekleşmemektedir; çünkü değerler konusunda toplum ile toplum mühendisleri arasında uçurumlar vardır. Burada "İyi vatandaş", resmi ideolojiye iman etmiş, bunu hayatının amacı kılmış vatandaş demektir. Samimi veya istismarcı olarak resmi ideolojinin müminleri her makama ve nimete layıktırlar; onların ehliyetli ve beceri sahibi olmaları çok önemli değildir. Yine bu ideoloji tutkusu yüzünden temel eğitim kesintisiz, yönlendirmesiz, geçişciz olarak düzenlenmiş, meslek liselerinden mezun olanların yüksek öğrenim hakları kısıtlandığı için bu liselere rağbet azalmış, bilgisi kıt, becerisi sıfır yığınların üniversite kapısında beklemelerine yol açılmıştır.
Muhammed Hamidullah hoca'ya, "İslam'a nasıl daha iyi hizmet edebiliriz?" diye sormuştuk. Öğrenci olduğumuzu öğrenince "şimdi en iyi öğrenci, sonra da ne yapacaksanız onu en iyi yaparak İslam'a en iyi hizmet edersiniz" demişti. Hem İslam'a hizmet, hem de yaptığını en iyi yapmak; işte Müslümanlar için gerçek başarının sırrı.

 



10 Yeni Şafak, 25.05.2003

 

Ulus-devlet otarşik hukuk yapılanmasında normalleşme11

Türkiye'de mevcut 7 kriz odağında normalleşmenin analizi ve yolu konusunda Sayın Prof. Eser Karakaş'ın görüşlerini aktarıp katkılarımıza yer veriyoruz. Yine önce Sayın Karakaş'ı dinleyelim:
"1920'li yıllarda yaşanan başarılı hukuksal dönüşümlere karşın, Türkiye'nin hukuk yapılanmasının özellikle Avrupa belgeleri ile test edildiğinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Sosyal Şartı vs. otarşik bir görünüm arzettiği ortaya çıkmaktadır. Türkiye kamusal alana giren konularda hukuksal yapılanmasını tümü ile Avrupa kurumları ile uyumlaştırmak durumundadır. Özel alana giren konularda ise yurttaşların "alaturka" olabilme özgürlüğüne saygı duyulmalıdır. "Batılılık" kamusal alanın özelliği olmalıdır.
"Globalleşme" kavramı da kanımızca dışsallığı olan eylemlerin Avrupa düzeyinde uyumlaştırılmasından başka bir şey değildir. Gümrük duvarları, teşvikler, faizler, sosyal güvenlik, vergileme, insan hakları standartları gibi konuların artık ulus-devlet düzeyinde ele alınıp çözümlenmesi olanaksızlaşmıştır.
"İnsanın nasıl giyineceği, ne tür müzik dinleyip ne yiyip içeceği gibi konular ise tümü ile özel alana inhisar eden konular olduğundan kamusal karar süreçlerinin dışında kalmaktadır. 21. yüzyıl'ın insan ve toplum mozaiği farklı ekonomik örgütlenme biçimlerinde ya da farklı insan hakları standartlarında değil kültürel konularda oluşacaktır."
Katkımız:
"Ekonomi ve hukuk alanı ile kültürü, özel alanı bu denli birbirinden ayırmak, birini diğerinin etkisi dışında tutmak mümkün müdür?" Bu soruya biz "Evet" diyemiyoruz. Ekonominin mi kültürü, kültürün mü ekonomiyi belirlediği, hangisinin temel olduğu konusu tartışılmıştır; "belirleme, alt yapı ve temel olma" nitelemeleri bir yana konursa karşılıklı etkileşimi inkar etmek mümkün değildir. Batı'daki mevcut ekonomik örgütlenme, üretim araçlarının sahipliği, üretilen değerin adil paylaşımı problemsiz değildir. Kapitalizm, başta ahlak olmak üzere insanî değerlerle yeniden yapılanmadıkça insanlığı felakete sürüklediğinden, dünyayı yaşanamaz hale getirdiğinden söz etmek bile mümkündür. Globalleşme "dışsallığı olan eylemlerin Avrupa düzeyinde uyumlaştırılması" noktasında kalmıyor; dünyanın patronu olan devletin ulusaşırı şirketlerin çıkarlarıyla "uyumlaşma" amacına yöneliyor. Bu uyumlaşmaya itiraz edenler terörist oluyorlar, düşman ilan ediliyorlar.
"İnsanın nasıl giyineceği, ne tür müzik dinleyip ne yiyip içeceği gibi konular ise tümü ile özel alana inhisar eden konular olduğundan kamusal karar süreçlerinin dışında kalmaktadır" hükmüne, din ve ahlak hayatını da katarak katılıyorum; yani "demokrasilerde bu böyle olmalıdır" diyorum. Laiklik yalnızca dinin devlete değil, devletin de dine müdahalesini engellemelidir. Devlet bütün vatandaşları bağlayan kararları dine dayandıramaz, ama aynı zamanda devlet, din kuralı koyamaz, dini yorumlayamaz, laiklik adına dindarların, dini uygulama hürriyetlerini, başkalarının hürriyetine zarar vermedikçe kısıtlayamaz.
Özel ve kamu alanları arasındaki etkileşim göz önüne alındığında ve daha önceki yazılarda belirtilen "kültürün korunması ve gelecek nesillere aktarılması" ihtiyacı da hatırlandığında ortaya bir başka zorunluluk daha çıkmaktadır: Anayasalarda yer alan ve "hürriyetlerin belli ölçülerde kısıtlanmasına dayanak teşkil eden" genel ahlakımız, bizim kültürümüzden beslenmelidir.

 



11 Yeni Şafak, 30.05.2003

 

Meydandan kaçanlar12

Bizim kültürümüzde hem savaş hem de güreş meydanından kaçanlar makbul değildir. Demokrasilerde meydan siyasettir; siyasetin nasıl, hangi kurum ve kuruluşlarda ve hangi usul ile yapılacağı da bellidir. Bu meydanda başarı şansı olmayanlar, deneyip başarılı olamayanlar veya halkına yabancılaştığı için denemeye cesareti bulunmayanlar meydandan kaçarlar, ama meydanı ehline bırakma olgunluğunu da gösteremezler. Bunların içinde bazı "seçkin geçinenler" de vardır ki, belli bir ideolojinin veya taassubun bağlısı haline gelmişlerdir, onlar için asıl olan bu bağlantı merkezidir; demokrasi, insan hakları, ahlaki değerler, çağdaş yönelişler hep birer araçtır; kendi davalarına hizmet ediyorsa ne alâ, etmiyorsa bunların üzerine "bir siyah şal" örtülebilir; demokrasi askıya alınabilir, insan hakları çiğnenebilir, çağın gerisine düşülebilir.
Bu satırları kaydetmemizin sebebi son MGK ve YAŞ toplantıları üzerine bazı medya organlarının kopardıkları gürültüdür. Ne olmuş efendim, filan veya falan paşa13 toplantıda Başbakan'a karşı sert çıkışlar yapmışlar; kadrolaşma, irticanın yayılması, askere karşı tavırlar, laikliğin tehlikeye düşmesi gibi konularda uyarılarda bulunmuşlar ve bu da bir muhtıra demekmiş ve aslında askerler haklı imişler... Meydandan kaçanlar safında yer alan bazı köşe yazarları, belki de tamamen yalan olan bu haber üzerine yazılar döktürmekte, iktidarı tehdit ve askerleri de teşvik etmekteler. Söylediklerini tahlil edince şu sonuç çıkıyor: Laiklik tehlikeye düşerse asker müdahale eder, cumhuriyeti ve laikliği korur, bu müdahale de meşrudur, gereklidir. Bunları açık veya imalı olarak söyleyebilen kimselerin Türkiye'de itibar görmeleri, gazete köşelerinde yer almaları, hatta bazılarının önemli makamlarda danışman olarak istihdam edilmesi ülkenin kötü talihidir.
"Türkiye'nin normalleşmesi" üzerinde durmuştum. Sayın Prof. Eser Karakaş'tan iktibas ettiğim bir parça şöyleydi: "Sivil otorite-ordu ilişkisinde normalleşme, Yüksek Askeri Şûrâ kararlarının yargı denetimine alınmasından, sivillerin hiçbir koşulda askeri yargı kapsamı içine alınmamasından, MGK'nın statüsünün gözden geçirilmesinden, devlet protokolünün yeniden tanziminden ve nihayet DGM'lerden askeri hakimlerin çekilmesinden geçmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri'ni bir biçimde ilgilendiren bu noktaların yaşama geçirilmesi, TSK'nın politika dışında kalıp güvenlik hizmeti üreten bir kamu hizmeti birimine dönüşmesini ve bu suretle asli görevi olan ülkenin dış tehdit ve tehlikeye karşı korunması işlevini daha etkin görebilmesini amaçlamaktadır. İçinde bulunduğumuz uluslararası konjonktürde bu gereklilik her zamandan da daha fazla kendini hissettirmektedir".
Evet asker-sivil otorite ilişkisi konusundaki normalleşme ancak Sayın Karakaş'ın tespit ettiği çözümle olacaktır; asker yalnızca güvenlik hizmeti üretecek, ülkeyi dış tehdit ve tehlikeye karşı koruyacaktır. Bunu da yapabilmesi için Anayasa'da ve kanunlarda yer alan hiyerarşi içinde sivil iktidarın karar alması ve orduya görev vermesi gerekmektedir; yani ordu kendi başına karar vererek ülke savunmasını bile yapamaz. Ama bizde, meydandan kaçan ve arkadan vuranların tavsiye, tahrik ve teşvikine göre- ordu, kendi başına iç tehlikeyi değerlendirmeli, rejimi korumak için harekete geçmeli ve demokrasiyi askıya almalıdır! Bunca acı ve pahalı tecrübeden sonra Türk askerinin böyle bir maceraya kalkışacağını aklımızdan bile geçirmiyor, akl-ı selim sahibi komutanları da bu düşüncelerden tenzih ediyoruz. Ülkede korunması gereken değerleri korumak için gerekli ve meşru görülen kurumlar, kurullar, kurallar vardır ve her şeyin üstünde de vesayete muhtaç olmayan, kendini koruma olgunluğuna ulaşmş bulunan bir millet vardır. Bunları yok sayan, taassup ve bağımlılık yüzünden gözleri dönmüş, ağızlarından köpükler saçarak konuşan, kalemlerinden zehir akıtan bazı "seçkin geçinenlere" kızmak yerine acımak gerekiyor; çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar, halkın nefretine hedef oluyorlar, olmayan itibarları biraz daha eksi mesafe kaydediyor.

 



12 Yeni Şafak, 08.08.2003
13 Aslında bu paşa kelimesi yasak değil mi, onlara general demek gerekmiyor mu?

 

Adaleti teşvik14

Önce süre tanıyalım dediler, bu tavrın gerekçesi insaf, iyi niyet, ülke yararı olmadığı için, başka çareleri bulunmadığından böyle bir yol seçtikleri için -süre tanımak adına- pusuya yatıp fırsat beklediler. Meclis başkanı, gelişmiş ülkelerde kimsenin dikkatini bile çekmeyecek bir uğurlama yaptı diye yaygarayı bastılar, arkadan acil eylem planını ele aldılar, satırlarda bir şey bulamayınca satır aralarını okuyup, "gizli niyetleri" keşfedip "üniversiteyi ele geçirecekler, başörtüsünü serbest bırakacaklar, kaynak bulmadan şunları şunları yapacakları için ekonomiyi çökertecekler" diye dedikodu yapmaya koyuldular. Bir ilahiyatlı milli eğitime veya YAŞ kararı ile atılmış bir asker milli savunmaya komisyon başkanı olmuşsa bunu, "milli eğitimi dinciler, milli savunmayı irticaya bulaşmış olanlar istila etti, bu iktidar askere cephe alıyor" diye verdiler. Parti başkanının, meclis başkanının, dış işleri bakanının sözlerini çarpıttılar, sözleri, bağlamından çıkararak istedikleri gibi yorumlanacak hale getirip öyle verdiler, tecrübesiz hükumetin bilahare telafi ettikleri ufak tefek kusurlarını dev aynasına tutarak yansıttılar... Bütün bunlar, süre tanımak, -başarılarına yardımcı olmak şöyle dursun- ummak ve beklemekle bile ilgisi olmayan, hazımsız tahammülsüz, ben merkezli şahıs ve gurupların tavırları ve davranışlarıdır. Son olarak da YAŞ kararlarının yargıya açılması konusunu istismar ile meşgul olmaktalar.
Bir köşe yazarı yargıya açma teşebbüsünü konu edindiği bir yazısına "irticâya siyasal teşvik" başlığını atıyor. Sonra da şu satırlara yer veriyor: "1- Orduda astın, üstün emrini yerine getirmesi temel ve tartışılmaz kuraldır. Tarikatlarda ise, üst konuma geçen bir ast, aynı tarikattaki üstüne, komutanına manevi önderlik yapabilmektedir. Bu durumun ordudaki hiyerarşi ve disiplin ile bağdaşması olanaksızdır. 2- Tarikat ilişkisi nedeniyle disiplinsizliği görülen ordu mensupları önce uyarılmakta... izleme süreci sonucunda da bir düzelme olmazsa, ordudan çıkarılması yoluna gidilmektedir. Görülüyor ki, özde dini inançlara bir baskı söz konusu değildir; çünkü yüz binlerce ordu mensubu dinine bağlı olarak görev yapmaktadır. Bir başka deyişle sorarsak, ordudan çıkarılmayanlar Müslüman değil midir, onların inançları yok mudur?"
Köşe yazarı, atılanların irticaî faaliyetlerde ısrar etmelerini, ordudan atılarak başka bir yerde daha iyi şartlarda iş bulma, ikbal elde etme niyetine bağladıktan sonra milli savunma komisyonu başkanını örnek veriyor ve hükmünü bastırıyor: "Bütün bunları bilmesi gereken Başbakan Gül'ün koyduğu "muhalefet şerhi" irticaya "siyasal teşvik" olmaktan öte bir anlam taşımıyor."
Ben de bu yazıyı okuyunca şu hükme vardım: Sayın Gül'ün yaptığı bir "adâleti teşvik" teşebbüsüdür, yazarın ve benzerlerinin yaptıkları ise asker ile hükumetin arasını açmaya yönelik saptırmalardan ibarettir; çünkü:
1. Tarikat disiplininin ordudaki disiplin ve hiyerarşiyi bozacağı iddiası tutarsızdır, böyle bir olay yoktur ve olamaz.
2. İrtica sebebiyle atılanların tamamı bir tarikata mensup diye atılmıyorlar. Ayrıca bir kimsenin tarikat mensubu olduğunu tespit etmek de imkansız gibidir. Çoğu kez delil, tarikatle ilişkisi olsun olmasın dindar siviller ile görüşmek, onların evine gitmek vb.den ibarettir.
3. Hiçbir kimse orduda kalan, irtica suçlaması ile atılmayan askerlerin dinsiz olduğunu iddia etmiyor. Ancak namazını kılan, orucunu tutan, eşinin başı örtülü olan, içki içmeyen subay ve astsubayların da irtica ile suçlandıklarını herkes biliyor. Bunun böyle olmadığı yetkili ağızlardan açıklanırsa mesele kalmaz.
4. Üçüncü maddede zikrettiğimiz vakıa dini hayata, bir baskıdır, din özgürlüğünü kısıtlamadır.
5. Yapılmak istenen, kararı yargıya açmaktan ibarettir, ilgili kurumun bağımsız yargıdan kaçacağını düşünmek bile istemeyiz.

 



14 Yeni Şafak, 05.01.2003

 

Birlik, beraberlik, çoğulculuk

1. İslam'a göre insanların birlikteliğini ikiya ayırıyorum: Birlik ve beraberlik. Birlik müslümanlar arasındaki sosyal ilişkinin veya bağın adıdır. Müslümanlar birbirlerinin kardeşleridir; bu kardeşlik ilişkisi laf olsun diye söylenmemiştir, onun hukukî, ahlakî, dinî ve ictimâî yükümlülükleri vardır. Beraberlik ise müslümanlar ile ötekilerin; yani başka din, inanç ve dünya görüşü sahiplerinin ilişkisidir veya aralarındaki birliktelik bağının adıdır. Müslümanlar bir yerde iktidarı ele geçirip kendi ilkeleri ve değerlerine dayalı bir sisteme göre ülkeyi yönetmeye başladıklarında birlik ve beraberlik bağları bakımından insanları 4 guruba ayırmak gerekir:

a) Ülkede yaşayan müslümanlar. Bunlar ülkenin müslümanlara mahsus kanunlarına tabidir ve haklardan tam olarak yararlanır, ödevlerini de yerine getirirler.

b) Ülkede devamlı yaşayan gayr-i müslimler: Bunlarla anlaşma yapıldığı ve kendilerine bir takım haklar verildiği için kendilerine, teahhüt verilmiş gayr-i müslimler anlamında "ehl-i zimmet veya zimmî denir. Zimmîler müslümanların eşiti ve kardeşleri değildirler, ancak onlara temel haklar, liyakat ve ehliyete bağlı olanlar değil, insan ve vatandaş olmaya bağlı olanlar tanınır, bu haklardan yararlanarak Müslümanlarla beraber yaşarlar. Temel haklar içinde din ve düşünce özgürlüğü de vardır.

c) Başka ülkelerde yaşayan müslümanlar: Bunlar İslam ülkesine gelip yerleşerek bugünkü deyişle vatandaş olmadıkça devletin koruma ve sahiplenmesi hakkından yararlanamazlar, ama uluslararası kurallar çerçevesinde onların da hakları korunmaya çalışılır.

d) Bu 3 guruba girmeyen insanlar başka ülkelerin başka inançtaki vatandaşları ve sakinleridir. Bunlarla ilişki kural olarak barış ilişkisidir; ancak barış içinde yaşarken insan hak ve özgürlüklerini çiğnemeleri muhtemel yabancılara karşı İslam ülkesinin uyanık ve hazırlıklı olması gerekmektedir. Çünkü Müslümanlar, bütün insanlara karşı yapılan zulmü engellemekle yükümlüdürler.

İşte İslam'ın beraber yaşama kuralları kısaca yukarıda özetlendiği gibidir. Küreselleşme terimi, teorik olarak bütün dünyayı bir ülke gibi, bütün insanlığı da kendi insanı gibi görerek, bilerek, bu hedefe yönelerek, bunu gerçekleştirmeyi planlayarak yaşamak, ilişkileri böyle bir anlayış içinde kurmak ve geliştirmektir. Gerçekleşene bakıldığında ise dünya kalkınmış ve kalkınmakta olan diye ikiye ayrılmıştır. Kalkınmış ülkeler aralarında birlikler kurarak rekabet etmekte, dünya patronluğunu elde etmek ve bu patronluğun haram meyvesinden yararlanmak için üstü örtülü bir mücadele sürdürmektedirler. Bugün Amerika patrondur, kendi menfaati nasıl gerektiriyorsa öyle bir dünya düzeni teklif etmiştir, bunu yerleştirmek ve uygulamak için çalışmaktadır, adına da -insanları kandırmak için- "küreselleşme" demektedir. Dün Rusya, bugün Amerika, yarın Çin veya başkası patron olduğunda, bir yerde egemenlik kurduğunda yapacağı şey zulümdür, hakkı güçlüye tanımak ve vermektir, zayıfı ya açıkça veya kandırarak, iğfal ederek ezmektir, sömürmektir. Evet böyledir; çünkü beşer egoisttir, onu özgeci ve adil kılacak olan saik, yaşanan bir hak dindir, böyle bir dini olmayan veya olup da yaşamayanlardan insanlığa hayır gelmez.

2. Yeni dünya düzeninde patron Amerika'dır. Birleşmiş Milletlerde ve özellikle Güvenlik Konseyi'nde onun dediği olur, kararları veto eden Konsey'de hiçbir İslam ülkesi yoktur, BM Genel Kurulu'nda ise oyları hem dağınıktır, hem de yetersizdir. İslam ülkeleri kalkınmakta olan ülkeler arasında yer almaktadır. Patron veya patronların talimatı dışına çıkan İslam ülkeleri "terörist ülke" ilan edilmekte ve cezalandırılmaktadır. Anlaşılacağı üzere "terörist ülke", patrona itaat etmeyen ülke demektir. Asya Kaplanları örneğinde olduğu gibi, patrona isyan etmemekle beraber kendileri için çizilmiş kalkınma veya ekonomik güç sınırını aşma istidadı gösteren ülkeler de başka yollardan engellenmektedirler.

3. Birçok İslam ülkesi vatandaşı, Türkiye'yi ağabey, kurtarıcı, dağılan ümmeti toparlamaya namzet birikimi olan topluluk... olarak görmekte iken Türkiye onlardan uzaklaşmakta, İsrail ile çeşitli -bu arada askeri- anlaşmalar yapmakta, Avrupa Birliğine girmeye can atmaktadır. Diğer İslam ülkelerinde de hem halk hem de aydınlar ve yöneticiler, kendileri olmak ve kendi menfaatleri için dayanışmak, güç toplamak, çalışmak bakımından henüz uygun kıvama gelmemişlerdir. Resmi eğitim ve öğretim böyle bir kıvamı vermek için uygun değildir. Dünyada kurtlar ve kuzular oldukça, kurdun kuzuyu yemesini engelleyecek çobanlar da bulunmadıkça kuzu yenir, kurt da yer. Kuzuların koç, hatta arslan olabilmesi, Müslümanların dünyada adalet ve hakkaniyetin bekçisi konumuna geçmesi için sivil hareketlere ve gayretlere ihtiyaç vardır.

4. Fert olarak her müslüman yapabileceklerini yapmalıdır. Neyi nasıl yapacağını bilmek için öğrenmek, öğrenmek için okumak ve dinlemek, bunun için de Müslüman cemaatçikler olarak bir araya gelip çalışmak ve dayanışmak gerekir. Bugün cami cemaatleri, şehir içi veya şehirler arası yolcu otobüslerinde bir araya gelmiş yoculara benziyorlar; namaz bitiyor yol bitiyor, camiden çıkıyorlar otobüsten iniyorlar, evli evine yocu yoluna ayrılıp gidiyorlar. Cami cemaati bu değildir, küçük Müslüman cemaatçikleri bu değildir; cemaat, Medine'ye ilk hicret eden müslümanlar ile oralı olanlar arasındaki ilişkiyi veya benzerini yaşayanların birliğidir. Fertler bu birliklerin üyesi olmaya bakmalıdırlar.

 


 

ABD'nin Irak'ı işgali üzerine

İslamî, dolayısıyla ahlaki ve ilkesel bakımlardan Irak'ın ABD ve İngiltere tarafından işgal edilmesine ilişkin tavrımız nasıl olmalı?

- İslam'a göre, başka türlü engellenemeyen bir zulüm bulunmadıkça bir ferdin veya topluluğun özel mülküne, alanına girilemez, bir hakkı elinden alınamaz, kısıtlanamaz, onlara bir zarar verilemez.

Bir Müslümana başkası tarafından haksız olarak zarar verildiğinde bunu engellemek bütün müslümanlara farzdır.

Şu halde ABD ve İngiltere'nin bir İslam ülkesini işgal etmesini engellemek için elinden geleni yapmak üzerimize farz olduğunu düşünerek, bilerek, böyle inanarak tavır almamız gerekir.

Öte yandan şunu da unutmamamız gerekir ki, birçok İslam ülkesi şu veya bu şekilde, asker ve üslerinin bulunması, alacakları sebebiyle iç işlerine karışma, hakimiyet onlarda olmak üzere yapılan ikili veya çoklu antlaşmalar... yoluyla gayr-i müslim ülkelerin işgali ve hegemonyası altındadır. ABD'nin yıllardan beri bizde üsleri vardır; Küveyt, Suudi Arabistan, Katar gibi İslam ülkelerinde üsleri ve çok sayıda askeri vardır, Irak yıllardan beri bölünmüştür ve kısmen işgal altındadır, Afganistan işgal altındadır, birçok İslam ülkesinde gayr-i müslim devletlerin işbirlikçileri iktidardadır... Bütün bunlara karşı tavrımız müslümanca olmalıdır.

Milletimizin büyük çoğunluğu Irak'ın işgal edilmesine ve ABD askerlerinin Türkiye'ye konuşlandırılmasına karşı duruyor. Son günler de siz de yazılarınızda bu konulara değindiniz. Yine de görünen o ki, bu işgale iştirak etmemiz ihtimali büyük. Nitekim Türkiye'deki üslerin ABD askerlerine tahsis edilmesine dair tezkere Meclis'te onaylandı. Siz, iktidar partisi AKP'nin çabalarını "samimi" bulduğunuzu yazmıştınız. Peki ama Tayyip Erdoğan'ın "Ahlaki önceliğimiz barıştır fakat siyasi önceliğimiz Türkiye'nin güvenliği ve çıkarlarıdır" şeklindeki demeci siyaset ve ahlakı birbirine karşıt olabilecek kavramlara dönüştürmüyor mu? İktidar sahiden samimi olsa bile siyasi sıhhatine ilişkin sorunlar yok mu?

- Türk askeri epeyi bir zamandan beri Irak'ın bazı mıntıkalarına girmiş bulunmaktadır. ABD Irak'ı vurursa bir miktar daha asker Irak'a girecek ve orada Iraklı kardeşlerimize karşı savaşmayacak, Türkmenleri korumak, Kuzey'de bir Kürt devletinin kurulmasını ve ülkemizi perişan edecek bir göç dalgasını... engellemek gibi vazifeler yapacaktır. Bugüne kadar olanlar işgal değilse bu da değildir, bugüne kadar olanlar zarurete bağlı ise bu da ona bağlı olacaktır.

Siyasilerin sözlerini bizzat dinlemeden ve hem bağlamını hem de bütününü bilmeden onlar hakkında yorum ve değerlendirme yapmama gibi bir ilkem vardır.

AKP'liler öteden beri ısrarla "değiştiklerini söyledikleri; laikliğin yanlış ve katı yorumlarına dayalı uygulamalardan doğan15 problemleri çözmeye yeltenmedikleri halde, sizce neden hâlâ AKP'ye prim veriliyor?

- Kimse kimseye prim vermeye mecbur değildir. Prim verenleri kınayabilmek ve İslam'a göre hataya ve günaha düştüklerini söyleyebilmek için de elinizde kesin kanıtların bulunması gerekir. Birçok vatandaş, iktidarın henüz yeni olduğunu, önünde birçok önemli meselenin, karşısında birçok güçlü engelin bulunduğunu, yapmak istediklerinin bir kısmını şu anda yapamadıklarını, ama zamanı gelince, fırsat elverince yapacaklarını, kötülük ve haksızlıkları kısmen de olsa ortadan kaldıracak daha iyi bir siyasi kadronun ortada gözükmediğini... göz önüne alarak iktidara prim vermektedirler.

Ayrıca, şu anki iktidarın yerinde sözgelimi CHP olsaydı ve bilhassa Irak'la ilgili olarak aynı politikaları yürütseydi, dindarlar aynı müsamahayı gösterirler miydi?

- Dindarlar, hadi daha öncelerini bir yana bırakalım, 28 Şubat'tan bu yana nelere müsamaha etmediler ki! Daha doğrusu neler ve neler karşısında elleri kolları bağlı gibi kalmadılar ki! Konu ile ilgili bir misali hatırlayalım: İsrail ile çeşitli anlaşmalar ve birçok alanda işbirliği yapıldı. Bunların hangi iktidarlarda yapıldığını bir hatırlayın! Dindarların tavrını bir müsamaha, bir de acizlik ve pısırıklık açısından değerlendirmek gerekir. İkincisi kınanmayı hak eder, birincisi farklı, tartışılabilir bir yorumla da olsa meşru bir sebebe dayanıyorsa kınanamaz.

Irak konusuyla ilgili olarak sık sık "komşunun yanan evi" metaforu kullanılıyor. Deniyor ki "Komşumuzun evi yanmasın diye uğraşalım ama bizim evimiz de zarar görmesin..." Burada asıl mesele, komşumuzun evini yakmak isteyen kundakçılarla birlikte hareket etmek ve bizi de olumsuz etkileyecek bir sabotaja kalkışmak değil mi?

- "Kundakçılarla birlikte hareket etmek, sabotaja kalkışmak" ifadeleri ağır suçlamalardır ve yoruma dayanır. Önce yakma diyorsanız, yakmaması için mevcut şartlarda elinizden gelen çabayı sarfediyorsanız, sonra ne yapsanız yakacağını anlayarak zararı asgariye indirmek için tedbirler almak üzere sabotajcıyı takip ediyorsanız Yani yaptıklarınızı bu çerçevede görüyorsanız, böyle değerlendiriyorsanız size kundakçı, sabotajcı denemez.

Almanya'da, sonuçları bir süre önce açıklanan bir kamuoyu araştırması, Almanlar'ın % 54'ünün George W. Bush'u "Dünya barışı için 'öncelikli' tehdit" olarak algıladıklarını ortaya koydu. Bush'un "Terörle uluslararası mücadele" adı altında İslam ülkelerini terörist ilan ettiği herkesin malumu. Bu durumda Tayyip Erdoğan'ın defaatle "Irak Savaşı'nın sorumluluğunun Saddam'a ait" olduğunu söylemesi ve Amerika ile ittifakımızı bu yorumla desteklemesi ne derece akla uygun?

- Tayyip Bey'in nerede, neyi, nasıl söylediğini bilmiyorum. Bu sözlerin, "Amerika ile ittifakımızı desteklemek" için söylenmesi mümkün olduğu gibi, Saddam'ın sorumluluğuna dikkat çekmek ve çözümü bu yandan da zorlamak maksadıyla söylenmiş olması da muhtemeldir.

Bana göre de dünya barışı için bugün en büyük ve etkili tehlike Bush yönetimidir ve bütün dünya halkları el ele vererek bu tehdidi engellemek için olanca gayretlerini sarfetmelidirler. Meydanlarda toplanıp "savaşa hayır" demenin yanında, siyasi, iktisadi, ticari, psikolojik... alanlarda yapılabilecek daha çok şey vardır.

Bana göre de Saddam ve benzerlerinin müslümanların başında bulunmaması gerekir. Şimdi haklı olarak yaptığımız "zulme karşı duruş" istemediğimiz halde Saddam gibilerin iktidarlarını pekiştirmekte, durumlarını güçlendirmektedir. Müslümanlar dün, bu zalimlerin, bu despotların iktidarına ses çıkarmadılar, bu kriz atlatılsa yine çıkarmazlar; işte bunu yaparlarsa, İslam ülkelerinin derlenip toparlanmasını, dayanışma içine girmelerini de dolaylı olarak engellemiş olacakları için büyük bir hata içine düşmüş olacaklardır.

14 Şubat 2003 günkü Yeni Şafak'ta yayınlanan yazınızda "Bütün çabaların ortaya konmasına rağmen savaş çıkarsa hem Türkiye'nin hem de Irak'ın ve diğer komşuların bundan en az zararla çıkması, savaş sonrası oluşacak düzende ülkemizin ve bölge halklarının haklarını korumak için Türkiye'nin devrede olması şarttır." diyorsunuz. Körfez Savaşı'ndan bu yana, hattâ İran-Irak Savaşı'ndan bu yana ABD'nin bölgedeki politikaları hesaba katıldığında, ülkemizin korunması gereken tehlikelerin bizzat ABD tarafından üretildiği görüşüne katılıyor musunuz? Neden?

- En büyük pay ABD'ne ait olmak üzere diğer Batılı ülkeler ve İslam ülkelerinin "bu tehlikelerin üretilmesine" katkıda bulunduklarına inanıyorum. İnanıyorum, çünkü stratejik raporlar, yetkili kişiler tarafından yapılan açıklamalar ve olup bitenler bunu açıkça gösteriyor.

Dönemin Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, ABD Dışişleri Colin Powell'ın beyanını destekleyen bir beyanda bulunmuştu: "Birleşmiş Milletler kararı kadar, ABD ve İngiltere'nin kararları da uluslararası meşruiyet kaynağıdır". Yakış, son olarak da ABD askerlerinin Türkiye'ye geliş tarihlerinden ziyade, konuya ilişkin tezkerenin onaylanmasına çalışılmasının önemli olduğunu belirtti. Dışişleri bakanımızın bu yaklaşımlarına ne diyorsunuz?

Dışişleri Bakanı'na bundan önce de bazı sözler izafe edildi, sonra ben bu sözleri kendi ağzından TV'den dinledim, arada büyük farklar ve saptırmalar gördüm.

Sayın Yakış böyle bir şey söylemiş ise ben buna katılmıyorum; köşemde de yazdım, bana göre değil İngiltere ve ABD, BM bile karar verse Irak'a saldırmak meşru değildir. Çünkü BM ve GK hür, tarafsız ve âdil değildir. Bunun böyle olduğu birçok karar, uygulama ve veto ile sabit olmuştur. Ayrıca BM kararlarının bazıları ve özellikle GK nin bazı karar ve vetoları evrensel hukuk kurallarına aykırıdır ve bu kurumlar İslam'ı bir referans olarak hesaba katmamaktadırlar.

Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan yapılan bir açıklamada "Irak'la yapılan savaşta ölenler şehit olmazlar" denildi. Demek ki burada bir 'nizamî savaş' söz konusu değil. Ne dersiniz?

- Hangi savaşta kimlerin şehit olarak öldüklerini ancak Allah bilir. Şahıslardan ve belli savaşlardan söz etmeksizin "kim şehit our" diye sorulursa, "Allah yolunda; yani Allah'ın dinini ve kullarını haksız bir tecavüzden korumak için savaşırken ölenler şehit olurlar" diye cevap verilir.

Hükümet'in Irak barışı için düzenlediği 'Ortadoğu turları'nı birçok kimse dikkate değer "barış çabaları" sayıyor. Oysa Türkiye yıllar yılı ve hâlâ bölgede İsrail yanlısı bir tavır takındı. Ortadoğu temaslarının derhal karşılık bulmaması normal değil mi? Ayrıca, Ortadoğu ülkelerine somut bir öneride bulunduk mu? Bulunmadı isek bu turların ciddi ve işlevsel "barış arayışları" olduğu düşünülebilir mi sizce?

- Bizim gibi Ortadoğu ülkelerinin de, İsrail'e karşı tavır alma ve Filistin direnişini destekleme konusunda büyük ihmalleri, kusurları ve günahları vardır. Herkes kendi yüzündeki karayı görsün, yeter!

Bütün görüşmelerde bulunmadan, neler konuşulduğunu bilmeden "Bir öneri götürmediler" demek nasıl mümkün ve doğru olur?

Yazınızda "Üzüm yemekten ziyade bağcıyı dövme niyeti ön plana çıkıyor. İktidarın elbette tartışmaya açık tedbirleri tartışılacak yerde, beyanları kaale alınmıyor, tedbirler de niyetlere göre okunuyor ve 'iktidarın savaş istediği, savaşanlardan önce buna karar verdiği' ilan ediliyor." diyorsunuz. Hükümetin, Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesine iştirak etmemesi gerektiğini ve bu konuda esaslı politikalar üretmesini yüksek sesle dile getirmek gerekmez mi? Hükümet, eğer kendisi de bu işgali istemiyor ise, sonuna kadar çare aramalı değil mi? Bazı entelektüeller, Fransa ve Almanya ile birlikte hareket edebileceğimizi söylediler fakat buna hükümetten bir cevap gelmedi. Ne yapılmalı? Hükümet sahiden haksız yere dövülen bağcı konumunda olabilir mi?

- Ben muhalefetin ve hükümeti yıpratmak için fırsat arayan bazı çevrelerin tutumundan söz ettim. Samimi çabalara ve tenkitlere elbette katılıyorum.

"İstemediğiniz halde, zorunluluk yüzünden bazı şeyleri yaparsınız; içinize sinmediği halde zaruret bunu mubah kılabilir" şeklindeki sözünüz, bazı çevrelerde, Irak'ın işgaline cevaz verdiğiniz şeklinde algılandı. Böyle mi sahi?

Türkçesi, aklı ve insafı kıt olmayanlar benim söylediklerimden böyle bir sonuç çıkaramazlar. Bu konuşmanın da başında işgal hakkındaki görşümü açıkladım. Ben, islam ülkelerinin ve müslümanların, zaman zaman zarurete düşerek, mecbur kalarak karşı tarafa verdikleri tavizlerden söz ettim. Böyle zaruretlere düşmemek için neler yapmamız gerektiğini de yıllardan beri yazıyor ve söylüyorum. Kitaplarımı okusunlar.

 



15 Başörtüsü yasağından kurban derilerinin THY'ye bağışlanması mecburiyetine varıncaya kadar

 

ABD'nin postmodern sömürgeciliği16

Darbenin postmoderni olur da sömürgeciliğin olmaz mı! Bir zamanlar başkentin kritik mekanları tanklarla çevrilir, sakıncalı kişiler enterne edilir, radyo veya televizyondan millete hitap edilerek "büyük bir fedâkârlık ve vatanseverlik duygusunun sevki ile yönetime el konduğu, ülkenin kurtarılacağı, artık her şeyin eskisinden daha iyi olacağı..." ilan edilirdi. Bundan önceki darbe "muhtıra verilerek" yapıldı. Tavsiye niteliğinde olması gereken kararlar hükumete dayatıldı, milli irade hiçe sayıldı, siyasi iradeye el kondu ve her ay, patronun çalışanlarına hesap sorduğu gibi iktidar hesaba çekilmeye, azarlanmaya, uyarılmaya... başlandı. En sonunda iş biraz daha gevşedi, kokteylde aba altından sopa gösterildi. Bu süreç inşaallah giderek sona erecek ve ülke normalleşecektir.
Eskiden sömürgecilik de bir ulus devletin, ordularını ve arkasından yöneticilerini, zayıf ama sömürülecek zenginlikleri bulunan ülkeye, orayı ıslah etmek ve medenileştirmek gibi bahanelerle sokup istila etmesi, sonra da yıllarca sömürmesi şeklinde oluyordu. Şimdi, ulusaşırı, küresel yayılmacı şirketlerin örtük yönetimindeki devletler, bunların da başında ABD, evrensel değerler veya tehditleri istismar ederek ülkelerin iç işlerine karışıyor, işine geldiğinde buralarda karışıklıklar çıkarıyor, yönetimleri değiştiriyor, bunları ülkelerin kendilerine yaptıramazsa askeri operasyon düzenleyerek bizzat yapıyor, istediği işbirlikçi yönetim oluşunca da sömürü düzenini kurup işletiyor.
Mark Thomas'ın Noam Çhomsky ile yaptığı ve sf.indymedia.org adlı internet sitesinde ve Yeni Şafak'ta yayınlanan, aşağıya bazı kısımlarını aktaracağımız söyleşi, ABD'nin Irak'a saldırı, küresel enerji harekatı, petrol ve silah lobisinin çalışmaları, yeni Ortadoğu projesi, savaş karşıtlığının yaygınlaşması ve yeni emperyalizm konularında ilginç değerlendirmeler içeriyor:
"- Devasa bir savaş makinesi olan Amerika, daha nereye kadar savaşı kendi silah ve ekipmanlarının bir reklam ve tanıtım aracı olarak kullanacak?
"-Savaş endüstrisi aslında Hi-Tech17 endüstrisidir. Devletin ekonomideki bir tür kılıfı-ambalajıdır askeriye. Ben MIT'te çalışırken18 birkaç sektör hariç her şey bu plana göre işliyordu. MIT gibi yüksek teknoloji üreten kurumların mali kaynağı askeri ihaleler ve kontratlardan sağlanır. Ayrıca bu gibi kurumlarda yüksek teknolojinin gelecek nesilleri yetiştirilir.
"Amerika'nın petrol kaynaklarını kontrol etmek istemesindeki önemli nedenlerden biri de buradan elde edilen kazancın geri dönebilmesidir. Tek amaç petrolden elde edilen kâr değildir. Amerikan ve İngiliz silahlarının en büyük alıcıları dünyadaki iki önemli petrol üreticisi olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'dir. Elde edilen kazanç Amerika'daki yüksek teknolojinin en büyük finansmanını sağlamaktadır. Bu para doğruca ABD hazinesine oradan da Amerikan ve İngiliz ekonomisine pompalanmaktadır.
"Irak, 1958 yılında petrol üretimi üzerindeki Anglo-Amerikan mülkiyet haklarını kaldırdığı zaman İngilizler çılgına döndü. Bu yıllarda Britanya, hâlâ Kuveyt'ten gelen petrol kazancına mahkumdu. En büyük kâbusu ise Irak'ta meydana gelen millileştirmenin Kuveyt'e sıçramasıydı.
"Bu tür kaygılardan hareketle ABD ve İngiltere, Kuveyt'e sözde otonomi vermeyi kararlaştırdılar. Kuveytliler'e kendi resmi kurumlarınızı açabilir, bir bayrağınız varmış gibi davranabilirsiniz dediler. Ama bir sürpriz gelişme karşısında şiddetle müdahale edeceklerini ilave ettiler. ABD aynı şartları Suudi Arabistan ve Emirlikler için uygulayacağını açıkladı. Yani Amerika ve İngiltere'nin Ortadoğu politikalarındaki işbirlikleri o günlerden belirlendi." 19
"ABD eski Başkanı Clinton BBC'de, bizimkiler gibi yılbaşı sabahı mahmurluğu ya da akşamdan kalmışlığı ile değil, en azından dünyanın acılı yanlarını görebilmek gibi bir farklılığı sergiliyor:
"Bugün dünyada yaşayan insanların yarısı küresel ekonominin parçası değil. Yeryüzünde yaşayan insanların yarısı günde 2 doların altında bir gelirle yaşıyorlar. Bir milyar insan günde bir dolardan azıyla yetinmek zorunda. Bir milyar insan her gece yatağına aç giriyor ve birbuçuk milyar insan -ki yeryüzündeki insanların dörtte biri- hiçbir zaman bir bardak temiz su içemiyorlar. Her bir dakikada, doğum yaparken bir kadın ölüyor."
"Bugün dünyada 40 milyon, AIDS vak'ası var. Yani günde 8 bin 200 kişi AIDS'ten ölüyor. Dünya Sağlık Örgütü, 2005 yılında 100 milyon AIDS vak'ası olacağını hesaplıyor."
Bu acı, bu insanlık ayıbı tabloyu kısmen de olsa değiştirmek ve iyileştirmek mümkün; ama bunun birinci şartı bireyden ulus-devletlere kadar herkesin ve her gurubun bencillikten vazgeçmesidir, insanlığı bir aile, insanları da Allah'ın emanetleri olarak görmektir. ABD, İngiltere, İsrail ve ötekiler kendi çıkarlarını öne alır, evrensel ahlak ve hukuk kurallarına aykırı da olsa başkalarına zarar vererek kendi menfaatlerini koruma ve yeni -gayr-i meşru, haram- menfaatler edinme yoluna giderlerse olacak şey kandır, gözyaşıdır, istikrarsızlıktır, insanlığın geriye gitmesidir, bilinen ve açık savaş yöntemleriyle zulmü önlemeye gücü yetmeyenlerin -birilerinin işine gelmediği için ayrım yapmadan- terör diye nitelendirdiği eylemlere yönelmeleridir, bu sebeple kurunun yanında yaşın da yanmasıdır...
I. Wallerstein'in dediği gibi, ya herkesin geçim, eğitim ve sıhhî yardımdan yeterince yararlanabilmesi için dünyanın kaynaklarını bugünkünden kesin olarak farklı bir şekilde paylaştıracak bir sistem bulunacak yahut da dünyanın bundan sonraki 50 yıllık geleceği felaket üstüne felaket olacaktır.
Bugün köy kahvelerinde sohbet eden vatandaşlardan, okur-yazar olmayan insanlarımıza kadar herkesin bildiği, konuştuğu, dile getirdiği gerçek, ABD'nin Irak harekâtının, kendisinden ve bir iki yandaşından başka hiçbir topluluğa fayda getirmeyeceği, büyük zararlara sebep olacağı, ortaya sürülen bahanelerin kandırmaca olduğudur. Bu savaş, zulmü, baskıyı, başkaca kötülükleri ortadan kaldırmaya değil, kendi menfaati için zulmetmeye yöneliktir. Evrensel hukuk ve ahlak yanında İslam dini de zulme şiddetle karşı çıkmakta, zalimin yanında değil, mazlumun yanında yer almayı emretmektedir. Namık Kemal'in deyişiyle "Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insafa hizmetten"; yani insafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan yalnızca köpektir.
ABD'nin Irak operasyonuna karşı olmak, bu zulmü engellemek için elden gelen her çabayı sarfetmek varken menfaat hesabına girenleri, "realist yaklaşım" adına insanlığın yüksek değerlerini hiçe sayanları nefretle kınıyorum ve bazan bu insanlarla aynı coğrafyayı paylaşmanın utancını hissediyorum.
Hükümetin bu zalim operasyonu engellemek için çabaya girmesini tebrik ve takdirle karşılıyor, bu yolda başarılar diliyorum.

 



16 Yeni Şafak, 19.01.2003
17 Yüksek teknoloji
18 Massachusetts Institute of Technology- Massachusetts Teknoloji Enstitüsü
19 Yeni Şafak, 24.01.2003

 

Zulmün bahanesi ve meşruiyet20

ABD'nin Irak'ı vurmasına karşı olanlar ikiye ayrılıyorlar: Mutlak manada karşı olanlar, şartlı olarak karşı olanlar.
Mutlak mânada karşı olanlar21 BM Güvenlik Konseyi karar verse de bu harekâta, mevcut konjonktürde karşı duruyorlar. Çünkü yapısı, şimdiye kadar aldığı kararlar, kullanılan veto yetkileri ve üyelerinin, daimi olanı, olmayanı, her birinin yetkilerinin farklılığı göz önüne alındığında Konsey kararlarının meşruiyet dayanağı olamayacağını savunuyorlar; karşı olanlar arasında tam olarak böyle düşünmeyenler varsa da ben böyle düşünüyorum.
İkinci grup Güvenlik Konseyi'nin kararını meşruiyet dayanağı olarak kabul ediyor ve "karar alınırsa ABD'nin vurması meşru olur, bu takdirde Türkiye de onun yanında yerini alır, almalıdır" diyorlar.
Dünyada hakkaniyet ve adaletin değil, gücün egemen olduğunu, güçlü neyi isterse onu yapabildiğini bilmemek için uyur gezer olmak gerekiyor. Eskiden güçlü birden fazla idi, şimdi ise ekonomik açıdan birden fazla güçlü ve aralarında amansız bir rekabet varsa da askerî açıdan bir tane güçlünün olduğu da apaçık ortada. Bu sebeple güç dengesine dayanarak zalimi, haksızı, saldırganı engellemek mümkün olmuyor.
Dünyada yüzlerce "bağımsız" ülke ve bunların hemen tamamı BM üyesi oldukları halde bu kuruldan, zayıflardan yana olup güçlülerin istemediği bir karar çıkmıyor, kazara çıkarsa etkili olmuyor, uygulanmıyor. Daha etkili gibi gözüken Güvenlik Konseyi'ne gelince bunun da veto yetkisi bulunan 5 daimi üyesi bulunuyor ve bunların tamamı ekonomik ve askerî açıdan güçlü ülkelerden oluşuyor. Bu 5 daimi ve veto yetkili üyenin22 tamamı Müslüman olmayan ülkeler, genel kurulda da Müslümanlar azınlıkta. Veto yetkili Konsey üyelerinin kararlarında ve vetolarında adalet ve hakkaniyetin değil, çıkarlarının hakim olduğu şimdiye kadar geçen uygulamalarda açıkça ortaya çıkmıştır. Mesela vicdanı olan ve hukuku tanıyan herkesin üzerinde birleştiği İsrail zulmünü kısmen engellemeye yönelik bütün kararlar ABD tarafından veto edilmiştir. Afganistan harekâtı meşru olmadığı halde yapılmıştır. 50 yıldan fazla zaman geçtiği halde Keşmir'de halk oylaması yapılarak ihtilafın sona ermesi sağlanmamıştır...
Haksız saldırılara, hak ihlallerine karşı bir dünya gücü olarak bilinen NATO'nun komutanı, Baba Bush'a paralel olarak siyasal İslam'ı potansiyel tehlike olarak ilan etmişti. "Neye karşı tehlike?" sorusunun resmi cevabı "demokrasiye, hak ve hukuka, insanların güvenliğine" şeklinde verilmekle beraber uygulamaya bakıldığında "Batı'nın çıkarlarına, postmodern sömürgeciliğe karşı" cevabının daha doğru olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bazı İslam ülkelerinde demokrasinin askeri darbe ile yıkılmasına, diktatörlerin halklarını ezmelerine, hak ve özgürlükleri çiğnemelerine göz yumulmuş, "sömürgeciler"in çıkarlarına ters düşmediği için bunlara karşı çıkılmamış, hatta destek verilmiştir.
Bütün bu olup bitenler ortada iken Güvenlik Konseyi karar alınca ABD'nin tek başına veya bazı destekçileri ile Irak'a vurması meşru mu olacak? Peki gerekçe ne? Irak'ın elinde kitle imha silahlarının bulunması mı? Kitle imha silahları Irak'ın elinde olunca ona karşı uluslararası topluluğun savaş açması meşru oluyor da İsrail'in elinde aynı silahlar bulununca ona karşı savaş açmak, dur demek niçin meşru olmuyor? "Irak bu silahı masumlara karşı kullanabilir" deniyorsa, "İsrail, ABD, Hindistan... şu anda, fiilen kullanıyor veya kullanmakla tehdit ediyor" diye cevap verilmez mi?
Silah veya yönetim meselesi zulmün bahanesidir, hukuka değil, haksız çıkara dayanan bahane, meşruiyetin dayanağı olamaz; kararı kim alırsa alsın!
Ben, ABD'nin Irak'ı vurmasına, bu konjonktürde mutlak mânada karşı çıkanları, Konsey kararı bulunmadıkça karşı çıkanlardan daha tutarlı buluyorum.

 



20 Yeni Şafak, 09.02.2003
21 Ben de onlar arasındayım.
22 ABD, Çin, Fransa, İngiltere ve Rusya

 

Irak konusunda Türkiye'nin yaklaşımı23

Almanya Başbakanın'nın konuşmasını dinledim, o da ısrarla ABD'nin silahlı müdahalesinin meşru olmadığını, barış arama yollarının bitmediğini, 1441 sayılı kararın silahlı müdahaleye imkan ve cevaz vermediğini, silah denetçilerinin vazife başında olduklarını, onların sayılarının artırılmasının ve kitle imha silahları bulunursa onların da imha edilmesinin mümkün olduğunu, Güvenli Konseyi'nin kararının da bundan ibaret bulunduğunu, silahlı müdahalenin hem bölgede barışı sağlama hem de terörü engelleme amaçları bakımından olumsuz sonuçlar doğuracağını açık ve kesin bir dille ifade etti. Böylece ABD'nin müdahale için öne sürdüğü sebeplerin geçersiz olduğu, AB'nin liderliğine oynayan bir devletin başbakanı tarafından da bir daha vurgulanmış oldu.
Türkiye'de halkın kahir ekseriyeti savaşa karşı. Peki iktidar, savaşı ve bu meşru olmayan harekâtta ABD'nin yanında yer almayı istiyor mu? Apaçık beyanlarına göre istemiyor. İstemediğini açıklamakla da kalmıyor, şu ana kadar barış yoluyla krizi aşmak için elinden gelen çabayı sarfediyor. Ama iktidarın durumu, birinin evini yakmak isteyen bir zalim ile yanacak eve bitişik komşunun durumuna benziyor. Haksız olarak evi yakmak isteyene ev sahibinin gücü yetmiyor, komşunun da gücü yetmiyor, uzak başka komşular da bu haksız saldırıya karşı çıkıyorlar, ama caydırıcı güçleri yok; haktan, hukuktan, daha önce aralarında yaptıkları sözleşmelerden hareket ederek yangını engellemeye çalışıyorlar. Yangın çıktığında en büyük ve öncelikli tehlike bitişik komşuya yönelik olduğu için o, bir yandan engellemeye çalışırken diğer yandan bu zorba yangın çıkarırsa hem komşunun daha az zarar görmesi, hem de kendisinin evini koruyabilmesi için tedbirler almak durumunda kalıyor. Esasen zorbanın istediği de evi yakmak değil, aile reisini değiştirip ev yönetimini, kendi istek ve çıkarlarına uygun bir rotaya sokmak.
Ülkemizde savaşa karşı olanlar arasında siyasi muhalefet de var. Bunların karşı oluş sebepleri ile ilgili açıklamalarına ve bu açıklamaların üslubuna bakılınca samimiyeti zedeleyen noktalar zuhur ediyor; üzüm yemekten ziyade bağcıyı dövme niyeti ön plana çıkıyor. İktidarın elbette tartışmaya açık tedbirleri tartışılacak yerde, beyanları kaale alınmıyor, tedbirler de niyetlere göre okunuyor ve "iktidarın savaş istediği, savaşanlardan önce buna karar verdiği" ilan ediliyor.
İktidarın savaşı engellemek için gösterdiği çabanın oyun değil, samimi ve kısmen de etkili bir çaba olduğuna inanıyorum. Hatta bu konu ile ilgili bir müsamere seyretmek gerekiyorsa, muhalif partinin grup toplantısındaki sanal oylamanın buna güzel bir örnek teşkil ettiğini düşünüyorum.
Bu iktidara yakışan, Güvenlik Konseyi karar alsa dahi savaşa karşı tavrını, mümkün olan boyutlarda ve platformlarda sürdürmesidir. Çünkü GK daha önce bütün bölgenin kitle imha silahlarından temizlenmesi kararını almıştır, İsrail'de bunu yapmadan Irak'a bu yüzden savaş açmanın adalet neredesindedir? Ama bütün çabaların ortaya konmasına rağmen savaş çıkarsa hem Türkiye'nin hem de Irak'ın ve diğer komşuların bundan en az zararla çıkması, savaş sonrası oluşacak düzende ülkemizin ve bölge halklarının haklarını korumak için Türkiye'nin devrede olması şarttır. Şimdi soru şudur: Bunu sağlamak, bu amaca ulaşmak için ne yapmak, neye ne kadar katılmak zorunludur? İşte bütün tarafların samimiyetle tartışmaları, makul, açık tarafı kalmamış, ikna edici bir cevap bulmaları gereken soru budur.
İstemediğiniz halde, zorunluluk yüzünden bazı şeyleri yaparsınız; içinize sinmediği halde zaruret bunu mübah kılabilir. "Zarurete rağmen ruhsatı kullanmayalım, azimetle amel edelim, sonuç ne olursa olsun göze alalım..." diyenler varsa onlara şunu hatırlatmak gerekir: Kendiniz için, elinizi taşın altına koyarak, gerektiğinde her şeye katlanmayı göze alarak bunu söylüyorsanız davranışınız tebrik ve takdire şayandır; 70 milyon adına konuşuyorsanız ağır olun; çünkü kimsede böyle bir yetki yoktur ve kimse böyle bir sorumluluğun altına giremez.

 



23 Yeni Şafak, 14.02.2003

 

Hem savaşa hem de Saddamlara hayır!24

Halkın kahir ekseriyeti savaşa hayır diyor. İktidar milletvekilleri, Başbakanı, Ak Parti'nin lider kadrosu da savaşa hayır diyorlar. Aksine iddia ve imalarda bulunanlar varsa da ben, bunlardan bir tekinin bile, "savaş olsun, biz de girelim, ganimetten pay alalım" dediklerini duymadım, diyeceklerini de hayal bile etmiyorum; çünkü onların da bizler kadar, iman, ahlak, vicdan ve sorumluluk duygusu sahibi olduklarına inanıyorum. Onların, diğer "savaşa hayır" diyenlerden önemli bir farkı, sırtlarında taşıdıkları 70 milyon yumurta ihtiva eden sepetle ilgilidir. Son gayretlerini sarfettikleri halde ki bunu yapmak din, hukuk ve ahlak gereğidir, savaşı durduramayacaklarını anlarlar, buna kani olurlarsa, sırtlarında taşıdıkları ve onlara emanet edilen yumurtaları korumak için almak durumunda kalacakları, zaruri olduğuna inandıkları tedbirlerle ilgilidir. Bize düşen onlara ahlak dersi vermek değil, çifte sorumluluğun yükü ve baskısı altında doğru karar vermelerine yardımcı olmaktır.
Yıllarca beraber olmuş, birbirini tanımış, inanmış ve güvenmiş insanların, bir olay, bir karar üzerine bir günde insanların değiştiğine, ahlaklı iken ahlaksız, iyi iken kötü olduklarına inanmaları veya böyle inanmışçasına birbirlerini "hıyanet, ahlaksızlık, inançsızlık" ile suçlamaları da düşündürücüdür. Suçlayanlar dönüp kendilerini de sorgulamak durumundadırlar.
Sağımızda solumuzda "savaşa hayır" naraları atarak yürüyen kimselere de dikkat etmemiz gerekiyor. Bizler müminleriz, inanma alışkanlığımız olduğu için şüphe etmemiz gereken konularda da gerektiği kadar düşünmeden, araştırmadan, ihtiyat payı bırakmadan hemen inanıveririz. Kadıköy'de yapılan "savaşa hayır" mitinginden biraz sonra Rıhtım Caddesi'nden geçtim, milli servete verilmiş zararları, işinde gücünde, ekmek parası peşinde olan insanların perişanlığını gördüm. Akşam da televizyonlarda, işyerlerine saldıranları ve onların yanlarında bulunan eli yüzü düzgün insanları izledim; anladım ki, saldıranların meselesi savaşı durdurmak filan değil, fırsattan istifade ederek bulanık suda balık avlamak, kendi gayr-i meşru emellerine hizmet etmek.
Bazı muhaliflerin de konuşmalarındaki saptırmalar, abartmalar, başkalarının sözleri üzerinde yaptıkları eksiltme veya artırma tasarrufları, savaşa hayır derken samimi olsalar bile aynı zamanda iktidarı yıpratmayı hedeflediklerini, yani bu önemli dâvayı iç politika malzemesi yaptıklarını gösteriyor.
İster laik-demokrat ister islamcı olsun herkesin, bu haksız savaşa hayır demesi yanında, daha çoğu İslam dünyasında bulunan despot, zalim, diktatör yöneticilere de hayır demeleri gerekiyor. ABD'nin bu savaştan asıl amacının kendi çıkarı ile İsrail'in çıkarı olduğunda şüphe yok, ama ortada "göstermelik de olsa meşru" bir gerekçesi de var: Irak vb. ülkelere demokrasiyi, hukuka saygıyı getirmek, dünya barışını tehdit eden unsurları ortadan kaldırmak... Peki ABD'nin bu göstermelik gerekçe ile harekete geçmesinden önce, bugün savaşa hayır diyenler niçin aynı gerekçeden yola çıkarak bunlarla mücadele etmediler; hukukun, adaletin, barışın hakim olması ve yeryüzünde zulme uğrayan bir ferdin, bir topluluğun kalmaması için elele vererek bugünki gibi, hatta daha da güçlü olarak çaba göstermediler? İşte bu ihmal bile, samimi olanların gafil ve tutarsız, diğerlerinin de çıkarcı olduklarına delildir. Korkarım ki, çıkarcılar umduklarını elde eder etmez tavır ve taraf değiştirirler, gafil samimleri ise harekete geçirmek için dünyanın başka yerlerinde sürmekte olan zulümler ve haksız savaşlar yeterli değildir, yine gaflet uykusuna dalar giderler!
İnşaallah bu çabalar ABD'yi durdurur, bu badireyi de atlatırız, ama sonuç ne olursa olsun bu bize ders olmalı ve bundan sonra din, bölge, renk gibi farklara bakmadan bütün dünyada zulme karşı ayağa kalkmalıyız. İşte buna da bir başlangıç olsun diye ben şöyle haykırmayı tercih ediyorum:
"Şimdi ve gelecekte, Irak'ta, Filistin'de, Çeçenistan'da... haksız savaşa, zulme, zalimlerin iktidarına, Saddamlara hayır!"
Barış ve adalet için bir dakika ışık söndürülecekse bu da, ABD'nin geri adım atmasıyla -ki, pek mutemel görmüyorum- sona ermemelidir.

 



24 Yeni Şafak, 21.02.2003

 

Uluslararası meşruiyet25

Daha önce de yazmıştım, ben BM ve GK'nin karar alması, veto etmesi veya etmemesinin, bu kuruluşa üye olan devletlerce bir meşruiyet dayanağı sayıldığını biliyorum, ancak bir Müslüman olarak bu kararların, bazen güçlü, veto hakkı bulunan ülkelerin çıkarlarına hizmet ettiği, İslam'ın da bir meşruiyet ölçütü olarak kaale alınmadığını bildiğim için "evrensel ve İslâmî meşruiyet"in şartlarını taşımadığına, ortada göreceli bir meşruiyetin bulunduğuna inanıyorum.
Bazen BM ve GK kararlarına dayanarak, bazen böyle bir karar da aramadan yapılan kimi silahlı müdahalelerin, yazılı uluslararası belgelere aykırı olduğunu iddia eden önemli şahıslar ve kurumlar da her zaman bulunuyor. Afganistan savaşı örneğinden hareket ederek aşağıda bu değerlendirmemin kanıtlarını vermiş olacağım. Başta muhalefet partisi olmak üzere "kan, vahşet, zulüm" edebiyatı yapan, ama "uluslararası meşruiyet"; yani BM ve GK kararı olunca kanı, vahşeti, zulmü mübah sayanların tutarsızlıklarını ortaya koymaktır. Kaldi ki, Afganistan savaşında da GK kararı yoktur. O savaşta da binlerce masumun kanı akmıştır, ama bugün gösterilen tepkinin yüzde biri o gün gösterilmemiştir.
ABD'ye göre, SSCB'ye karşı yürütülen mücadelenin sona ermesiyle birlikte, Afgan savaşı sırasında mücahitlerin eğitimi ve barınması için oluşturulan kampların birçoğunun kapandığı, geriye kalanların ise ülkelerine dönemeyen eski ve yeni nesil mücahitler tarafından kullanılmaya başlandığı, böylelikle Afganistan'ın, radikal İslamcı terörün dünyaya yayıldığı, sığınma ve eğitim merkezlerinden birisi haline geldiği bilinmektedir. Bunun yanısıra, şeriat esaslarına dayalı bir devlet oluşturulmasını amaçlayan, başta Usame Bin Laden ve örgütü el-Kaide ile Özbekistan İslami Hareketi (İDU) olmak üzere pek- çok terörist organizasyona ev sahipliği yapan ve destek veren Taliban'ın Afganistan'ın büyük bir bölümüne hakim olması Afganistan kaynaklı mevcut riski artırmıştır. 7 Ekim 2001 tarihinde ABD tarafından başlatılan harekat sonucunda, el-Kaide örgütü saflarına katılmış mücahitlerden bazıları ölü ele geçirilmiş, bazıları da tutuklanmış, bir kısmı ise çeşitli ülkelere kaçmıştır. ABD'nin ve Afganistan savaşında ona destek verenlerin meseleye bakışı böyledir.
Buna karşı Ankara, İstanbul, İzmir ve Ankara Baroları'nın başkanları, Türkiye Cumhuriyeti'nin destek kararının iptali için açtıkları dâvada, önemli birçok iptal gerekçesi arasında şunlara da yer vermişlerdir:
1) 11 Eylül günü ABD'nin New York ve Washington kentlerinde yapılan organize terör saldırısında, binlerce insan ölmüş ve ABD, teröre karşı savaş adı altında, İngiltere ile bir koalisyon kurmak suretiyle Afganistan'a karşı askeri harekata başlamıştır.
2) TBMM, 10 Ekim 2001 gün ve 722 sayılı karar ile ABD'nin Afganistan'a karşı yürüttüğü askeri harekata destek verilmesi amacıyla Anayasa'nın 92. maddesi uyarınca hükümete yetki verilmesine karar vermiştir.
3) 01.11.2001 günü Başbakan Bülent Ecevit ve Başbakanlık basın merkezi, Türkiye'nin Afganistan'a asker göndereceğine ilişkin Bakanlar Kurulu kararı aldığını kamuoyuna açıklamıştır. Hükümet açıklaması aynen aşağıya çıkarılmıştır.
... ancak bu karar, Birleşmiş Milletler sözleşmesi'ne ve Güvenlik Konseyi kararlarına ve NATO sözleşmesi'ne aykırıdır.
Birleşmiş Milletler sözleşmesi'ne göre, ulusların hükümranlık haklarına aykırı olarak bir devletin, başka bir devlete karşı askeri silah gücü kullanması yasaktır. Bunun, tek istisnası, BM sözleşmesi'nin 51. maddesinde belirtilen meşru müdafaa hakkıdır. ABD'nin, New York ve Washington'da yapılan terörist uçaklı intihar saldırılarını gerekçe göstermek suretiyle Afganistan'a savaş ilan etmesi ve silahlı güç kullanması BM Sözleşmesi'nin 51. maddesindeki "meşru savunma hakkının" son derece sınırlı kapsam ve ilkelerine aykırıdır. Ayrıca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin, bu konuda bir kararı yoktur.
İnsan Hakları Derneği de, 31 Ekim 2001 tarihli basın açıklamasında, "Bu ülkenin evlatlarının, böylesine daha şimdiden kirliliği anlaşılmış bir savaşa gönderilmesine karşı çıkıyoruz. Savaş hukukuna aykırı olarak sürekli siviller vurulmakta, misket bombaları ile çocuklar öldürülmektedir. Her savaş, bir bataklıktır. Afganistan savaşı ise, büsbütün bir bataklıktır. Türkiye, savaşa girmemelidir. Türkiye'yi yönetenler, çocukları babasız bırakmamalıdır. Bu savaşın, yurdumuzun savunulması ile bir ilişkisi bulunmamaktadır. Bu savaş, Türkiye halkı açısından, bir zorunluluk değildir. Türkiye savaşta taraf olmak yerine, Afganistan'a yapılmakta olan operasyonların durdurulmasını istemelidir. Bunun için çalışmalıdır. Türkiye savaşa değil, barış sürecine katkı sunmalıdır" diyerek Afganistan savaşının meşru olmadığını ileri sürmüş ve bu savaşa karşı çıkmıştır.
Meşru savunma dışında savaşa kim ve neresi karar verirse versin o savaş meşru değildir. Meşru olmayan bir savaşı engellemek ve bundan en az kirlilik ve zararla çıkmak için çaba göstermek de hükumetlere ve dünya halklarına düşen bir ödevdir.

 



25 Yeni Şafak, 28.02.2003

 

İsrail zulmüne de hayır26

İsrail yıllardan beri, uluslararası meşruiyet şartı aramadan, hak, hukuk, ahlak, insaf gibi kuralları ve ilkeleri çiğneyerek Filistinliler'e zulmediyor; topraklarını zorla ellerinden alıyor, kendilerine bıraktığı toprakları ve bu topraklarda bulunan suları kullanmalarını engelliyor, nereden baksanız devlet terörü olan "operasyon"larla masum insanların evlerini yıkıyor, çoluk, çocuk, yaşlı, hasta, sakat, kadın demeden insanları öldürüyor. Bütün bunları yaparken kendisini koruduğunu ve meşru savunma hakkını kullandığını ileri sürüyor; Amerika Başkan'ı da bunu tekrarlıyor ve destekliyor.
Eğer bir fert veya topluluk kendi menfaatlerini korumak için suçlu olup olmadıklarına bakmaksızın ve gerekli mercilerden hüküm, meşruiet kararı almaksızın insanlara zarar verme hakkına sahip olsaydı ve bunun adına da "meşru savunma" denseydi dünyada terör diye bir suç olmazdı. Çünkü bütün teröristlerin buna benzer gerekçeleri vardır.
Eğer birileri canlı bomba oldu ve masum insanları öldürdü, yaraladı diye zarar gören taraf da karşı tarafın masum, suça iştirak etmemiş veya edip etmediği belli olmayan insanlarına "öldürme, yaralama, evini yıkma" şekillerinde zarar verme hakkına sahip olsaydı, bir devletten veya topluluktan zarar gördükleri için onlara, adına terör denilen usule başvurarak zarar verenlerin eylemlerine de "meşru savunma" denirdi, denmeliydi. Filistinli yaparsa terör, İsrailli yaparsa meşru savunma öyle mi? Hadi canım sen de!
Bizim medya Filistin haberlerini, nasıl da soğukkanlı ve aldırmaz bir tavır içinde veriyor: "İsrail bugün de operasyonlarına devam etti, Cenin... kentine tanklar ve zırhlı araçlarla girdi, aşırı dincilerin evlerini yıktı ve 5 kişiyi öldürdü..." Evet, bizim medya haberi böyle veriyor, ülkede ve dünyada da çıt çıkmıyor. Muhtemel Irak operasyonu yüzünden sokakları dolduranlar, söylenmedik laf bırakmayanlar, yıllardan beri sürüp gelen İsrail zulmü karşısında suskunlar.
İnsanın canını korumayı her şeyden üstün görenler, "tek başına Türk askerinin, uluslararası meşruiyet de aramadan Irak'a girmesine de itiraz etmelidirler; halbuki mesela CHP buna itiraz etmiyor, hatta teşvik ediyor. İnsanların hayat haklarına saygısı olanlar İsrail zulmüne de karşı çıkmalı ve bu zulüm sona erinceye kadar, çeşitlendirerek eylemlerine devam etmelidirler.
BM, İsrail'i kınayan, işgal ettiği topraklardan çekilmesini isteyen kararlar almıştır; ama geçenlerde bir yerlerde okuduğuma göre bu kararlar-başkalarının aksine- müeyyidesiz kararlarmış, bu yüzden İsrail bunlara uymadığında bir baskı görmüyor.
Amerika Irak'ı vurma kararını açıklamadan yıllar öncesinden bu güne kadar İsrail'de zulüm devam ediyor ve Amerika da bunu destekliyor. Hatta Irak harekâtının sebeplerinin başında da İsrail'in güvenliğinin geldiği söyleniyor. Peki yıllardan beri dünya buna niçin tepki vermiyor? Rusya, Çin, Fransa, Almanya... buna karşı çıkmıyor, etkili muhalefet sergilemiyor. Ayrıca Rusya Çeçenler'e, Çin yirmi milyon Müslüman Türk'e zulmediyor...
Bütün bunları düşündüğümde, samimi çıkışlar müstesna, özellikle Fransa, Rusya gibi devletlerin ve bazı solcuların savaş karşıtı eylemlerini, çifte standartlı ve başka amaçlara yönelik olarak değerlendiriyorum. Nasıl ve niçin olursa olsun meşru olmayan bir savaşa karşı çıkmayı, savaşı engelleyecek her tedbiri almayı destekliyorum, ancak bu çifte standardı, istismarı ve Müslüman Filistinliler'e ve diğerlerine reva görülen zulüm karşısındaki duyarsızlığı kınıyorum.

 



26 Yeni Şafak, 16.03.2003

 

Büyük Abdülhamid küçük Saddam27

Yazarlar, çizerler, bilgiç geçinenler, siyasi yorumculuğa soyunanlar astılar kestiler, Türkiye sıkı durur, Amerika'ya yardımcı olmazsa ABD bu savaşı yapamaz dediler, dünyadaki büyük tepkinin, Rusya, Almanya, Fransa ve Çin'in karşı duruşlarının, uluslararası meşruiyetin(?) bulunmamasının bu savaşı engelleyeceğini söylediler. Hepsi boş çıktı. Maalesef Bush bu menfur savaşı yapacak diyenler haklı çıktılar. Yoğun baskı ve hükumetin ve milletvekillerinin kimyalarını bozduğu için onlar da yerinde ve zamanında alınması gereken kararları alamadılar. Bizim kenarda kalmamızın uzun vadede hayrımıza olacağını savunanlar, kısa vadede başımıza nelerin geleceği konusunda sağlam bilgiye ve gerçeğe dayalı açıklamalar yapamadılar. Dilerim o "kısa vadedeki" muhtemel krizleri önemli bir arıza bırakmadan atlatırız. Benim derdim para filan değil, tutumumuzun kardeşlerimize bir yararı olmadığı gibi bize de zararının olması, birçok yönden sıkıntı içinde bulunan ülkemizin daha fazla sıkıntı içine düşmesi, bu arada ekonomi, iç ve dış siyaset fırsatçılarının kötü emellerini gerçekleştirmek için harekete geçmeleridir.
Bazıları "Saddam çekilse bile Bush saldıracaktı" diyorlarsa da onun resmî açıklaması ve dünyaya taahhüdü, Saddam ve yakınlarının ülkeyi terk etmeleri şartıyla saldırının yapılmayacağı şeklindeydi. Hem Saddam hem de onun, ülkeyi soyan yandaşları buna razı olmadılar, halk yıllardır baskı ve korku içinde yaşıyor, gerçeğin bilgisinden yoksun ve aciz. Komşu ülkelerin çoğunda ya askeri veya askerle işbirliği içinde dikta rejimleri hüküm sürdüğü için, yarın sıra kendilerine gelir diye bu formüle, Saddam'ın iktidardan çekilmesi çözümüne ağırlık vermediler. Şimdi olan oldu, Saddam soygun düzeninin başında kalsın diye binlerce insan ölecek, yaralanacak, servetler heba olacak, ileriye dönük çevre kirlenmeleri olacak, belki haritalar değişecek... İşte bunları düşündükçe büyük sultan Abdülhamid Han'ın şu asil davranışını hatırladım. Merhum İsmail Hami Danişmend'in muhteşem eseri Osmanlı Tarihi Kronolijisi'nden takip edelim:
İttihad ve Terakki fırkasına bağlı Hareket Ordusu, Sultan Abdulhamid'i tahtından indirmek üzere İstanbul'a doğru ilerlemekte iken bir iki müşir ve ferik28 Sultan Hamîd'in ayaklarına kapanarak Hareket Ordusu'na mukavemet edilmesini istirham ettikleri halde Padişah kabul etmemiş asabi bir sesle:
- Paşalar, ben halîfe-i İslam'ım, Müslüman'ı, Müslüman'a kırdırmam(!) deyip bitişik odaya çekilmişti. İ. Hami Danişmend bu olayı şöyle değerlendiriyor: "O sırada Sultan Abdulhamid'in ağzından çıkacak tek bir kelime, Hareket Ordusu denilen derme çatma güruhu bir anda mahvetmeye ve Türkiye'nin en mükemmel kuvveti olan birinci ordunun başına iyi bir kumandan koyup "vur" emrini vermesi, devletin bütün mıukadderatını değiştirmeye kâfidir...
Evet büyük Abdülhamid, yalnızca kendi saltanatını değil, devleti de büyük bir badireden, hatta dağılıp yıkılmaktan kurtarması muhtemel bulunduğu halde sırf Müslüman kanı akmasın diye saltanattan çekilmeye razı oluyor. Küçük Saddam ise, halkın katılımıyla kurulacak daha iyi bir yönetime iktidarını terketmemek ve ülkeyi yıllardan beri yaptığı gibi demir yumrukla yönetmeye devam etmek, maceradan maceraya sürüklemek için koltuğunu terketmiyor, çoluk çocuk, kadın erkek yüzbinleri ölümün kucağına atıyor ve bir mânada "canlı kalkan" olarak kullanıyor.
Yazık, çok yazık.
Osmanlı'ya hıyanet ettikleri için başları beladan kurtulmayan bazı "İslam ülkeleri" de, İstanbul'da zirve teklif edildiği zaman, Osmanlı mirasıdır diye çekince koyuyorlar, hâlâ hiyanet duygularının dipdiri olduğunu gösteriyorlar.
Uzun vadede çare aklı başında halk önderlerinin inisyatifi ele almaları ve "İslam ülkeleri arasında sivil bir iş ve güç birliğine doğru" süratli adımlar atmalarıdır.

 



27 Yeni Şafak, 21.03.2003
28 Büyük komutanlar

 

Savaş hakkında29

Wilson, 8 Ocak 1918'de Kongre'ye gönderdiği mesajda, barışın ve ondan sonra dünyada demokrasinin ve küçük milletlerin bağımsızlığının esaslarını tespit etmeye çalışıyordu. Başkan Wilson'un bu çabalarından haberi olan Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı, 27 Aralık 1917'de Fransa'nın savaş amaçlarını açıklarken, Fransa'nın istila amacı gütmediğini, köle hayatı yaşayan Doğu halklarına kendi kaderlerini kararlaştırmak hakkını verecek "uluslarası prensipler" için savaştıklarını belirtiyordu.
Bunlardan da önemlisi bu bildirinin arkasında yatan başka bir gerçek daha vardı. ABD, 20. yüzyılda, emperyalist bir aşamaya erişmiş ve deniz aşırı ticaret yapmak için imkanların kısıtlanmış olduğunu görmüştü. Çünkü Dünya'nın 2/3'ü İngiliz, Fransız ve diğer devletlerin sömürgesi halinde idi. Sömürgelerde ticaret yapma imkanları sınırlıydı. Eğer sömürgecilik yıkılırsa, bunun yıkılışını sağlayan ABD, bu sayede dünya ticaretine kolaylıkla ağırlığını koyabilecekti.
Yakın tarihle ilgili yukarıdaki bilgi, bugün de tarihin, aktörlerin değişerek tekerrür ettiğini gösteriyor. Ne ABD, Ortadoğu'ya barış, huzur, adalet ve demokrasi getirme amacında samimi, ne de ona karşı çıkan Avrupa ülkeleri ve diğerleri, sırf zayıf ülkeleri korumak için hareket ediyorlar. Bugün herkes biliyor ki, Fransa'nın ve Rusya'nın, Irak'tan elde ettiği önemli petrol imtiyazları var. Çin geleceğin süperi olma yolunda, Japonya enerjinin kontrolünün ABD'nin tekeline geçmesinden korkuyor...
Eğer ABD halkı, Avrupa ve İslam ülkeleri gerçekten bu savaşı engellemek isteselerdi, engellemek için-başta ticari ve ekonomik olmak üzere- alınabilecek bütün tedbirleri alsalardı bu savaş engellenirdi. Savaşı engellemek yalnızca Türkiye'nin elinde değildi; Türkiye, içinde bulunduğu şartlar düşünülürse yine de iyi direndi, diğerleri bu kadarını bile yapmadılar. Her biri kendi çıkarlarını korumayı ön planda tutuyor, bu çıkarlar ABD ile ne kadar yakın olmayı gerektiriyor, hangi ölçüde kopmaya izin veriyorsa ona riayet ediyor, o ölçüler içinde hareket ediyorlar.
Türkiye'nin yaptığı "pazarlık" bazı çevrelerce kasten saptırıldı. Bu müzakerelerde önce barış için çaba sarfediliyordu, barış mümkün değilse, ABD kendi çıkarı için bu savaşı mutlaka yapacaksa, o zaman ülkenin bu savaştan fazla zarar görmemesi için şartlar ileri sürülüyor, bu arada Türkiye'nin uğrayacağı zararların telafi edilmesi isteniyordu. Bir ferde, gruba, kuruma veya ülkeye haksız yere zarar verenin bu zararı tazmin etmesinden daha tabîî, ahlakî, hukukî ne olabilirdi?
Olan oldu, güçlünün zayıfı yeme savaşı başladı. Dünya bu zulüm karşısında aslında aciz değil, ama herkes kendi hesabını yaptığı için aciz durumda. Birleşmiş Milletler Teşkilatı, herkes kendi hesabını yapmasın, başkasının zararına da olsa kendi çıkarı için hareket etmesin, uluslararası bir barış ve adalet düzeni oluşsun, anlaşmazlıklar tarafsız kurumlar tarafından çözüme kavuşturulsun diye kurulmuştu. Güçlü devletler onu da kendi çıkarları için kullandılar, şimde ise ABD, işine gelmediği için onu devre dışı bıraktı. Ancak, bu saldırı, bir Müslüman ülkeye değil de mesela İsrail'e veya Avrupa'da, Balkanlar'da bir ülkeye yapılsa idi dünyanın tavrı aynı mı olacaktı? Hayır, aynı olmayacaktı, mutlaka durdurulacaktı. Şu halde Müslümanlar'ın akıllarını başlarına toparlamaları, yönetimleri zorlamaları ve mutlaka İslam ülkeleri arası dayanışma, işbirliği, yardımlaşma ilişkilerinin kurulmasını sağlamaları son çare olarak görülüyor.
Çoğu kere musibet, nasihattan iyi sonuç verir. Allah ve Resülü'nün nasihatini dinlemeyen, ulus ulus bölünerek ümmeti parçalayan, ümmet bilincini kaybeden, küçük lokmalar halinde canavarlara yem olan İslam ülkeleri belki ve inşaallah bu musibetten sonra toparlanırlar.

 



29 Yeni Şafak, 23.03.2003

 

Irak istîlası30

Aldatıcı bahanelerle Irak'ı istîlâ eden Amerika, İngiltere ve destekçisi İspanya dünyanın gözü önünde cinayetler işliyorlar; cana, mala, çevreye, tarihe ve nice değerlere zarar veriyorlar. Bütün dünyada bu zalim saldırıya karşı tepkiler var, ama ne yazık ki yetersiz; çünkü Rusya, Almanya ve Fransa gibi güçlü olanların hesapları var, tepkiyi ölçülü tutuyorlar; güçsüz olanlar da ellerinden gelenin tamamını yapmıyor, daha ziyade meydanlarda boy gösteriyorlar. Eğer savaşa karşı olduklarını söyleyenler, gerçekten engellemek isteseler, bu amaçla alınabilecek siyasi ve ekonomik tedbirleri alsalar bu saldırıyı mutlaka engelleyebilirler. Taha Yasin Ramazan'ın da dediği gibi, yalnızca İslam ülkeleri, sadece petrolü bu maksatla kullansalar, onlar bile bu saldırıyı engelleyebilirler.
Irak'a yapılan zulüm karşısında vicdanı bunalan bir müslüman bir vatandaş bana gönderdiği mektupta şöyle diyor:
"Merhaba efendim. Ben sizin en yakın okurlarınızdan biriyim. Gelin şu Amerikan belasını çökertelim. Bütün Amerikan ve İngiliz mallarını protesto etme kampanyası başlatalım. Ne Coca-Cola, ne Pepsi ne Mc Donalds... Bu gibi şeyleri protesto kampanyası başlatalım. Eğer biz Müslümanlar olarak birleşirsek kimse bize kafa tutamaz. Ve sizden bir dileğim var: Iraklı halk için yardım kampanyası başlatalım, bütün bankalarda hesaplar açıp Iraklı kardeşlerimize yardım edelim."
Hiç şüphesiz bunların gerçekleşmesi güçlü ve etkili sivil toplum örgütlerinin varlığına bağlıdır. Bu örgütler önce halkı bilinçli ve duyarlı hale getirmek için gayret göstermeli, sonra da bu halkı arkalarına alarak, okuyucumun sözünü ettiği boykotları ve yardımlar da dahil olmak üzere çeşitli tepkiler ortaya koymaları gerekiyor.
Konya'dan gelen iki mektupta da bir yazımda geçen, "Saddam ile Abdülhamid merhumun davranışlar arasındaki bir karşılaştırma" eleştirilmiş. Eleştirenler benim yazdıklarımı ve maksadımı değil, kendi anladıklarını veya söylemek istediklerini esas alarak eleştiri yapıyarlar.
O yazıda tarafların Müslüman veya birinin başka dinden olması kıyas, konusu değildi; kıyas konusu, mukayese edilen iki davranış, "kendi menfaatini, saltanat ve iktidarını korumak için Müslümanlar'ın kanının akmasına sebep olmak"tı. Abdülhamid buna razı olmamıştı, Saddam ise bunu istiyordu.
Saddam iktidardan çekilseydi, ailesini de alıp İran Şahı gibi başka bir ülkeye gitseydi de belki Bush yine Irak'a saldıracaktı, ama yine de bu yol denenebilirdi. Ben inanıyorum ki, Bush nasıl Irak'ın ve Ortadoğu'nun çıkarını korumak için hareket ettiğini açıklarken samimi değilse, Saddam da Irak'ın ve Iraklılar'ın çıkarı için iktidarda kaldığını söylerken samimi değildir; Irak'ın ve Ortadoğu'nun çıkarı, Saddam gibilerin iktidardan uzaklaştırılmasındadır, halkın istediği yönetimlerin işbaşına gelmesindedir.
İslam ülkeleri daha önce kendi evlerini temizleselerdi, birbirleriyle savaşacak, ulusal egoizme tapacak yerde kardeşçe birlik ve dayanışma yolunu seçselerdi, başkaları Müslümanlar'ın evlerini temizleme bahanesiyle onların harimine giremezdi.
Her ne ise, bugün her Müslüman'ın her vicdanlı insanın yapacağı şey, bu zalim saldırıyı engellemek için elinden geleni yapmaktır.

 



30 Yeni Şafak, 28.03.2003

 

Savaş karşısındaki muhtemel tavırlar31

ABD'nin savaş adı altında yürüttüğü haksız saldırının, terörün, insanlık suçunun karşısında 5 tavır düşünülebilir:
1. İngiltere'nin ve daha az ölçüde başka birkaç ülkenin yaptığı gibi, ganimetten pay almak için zalimlerin yanında yer almak. Bunu ülkemizin yapmasını düşünmek bile caiz değildir.
2. Tam olarak tarafsız kalmak, ne katkıda bulunmak, ne de engellemeye çalışmak. Bizim bunu da yapmamız caiz değildir. Çünkü ortada bir haksızlık, bir zulüm, bir hukuka karşı başkaldırı vardır; böyle bir davranış karşısında susmak, mümine değil, şeytana ve onun tâbilerine yakışır.
3. Katkı sağlamamak, destek vermemek, yardımcı olmamakla beraber zalime karşı savaşma imkanı yoksa başka yollardan engellemeye çalışmak ve bunu da iş ve gösteriş olsun diye değil, samimi olarak yapmak; samimiyetin kanıtı elden gelenin yapılmasıdır. Bizim en azından bunu yapmamız din, ahlak ve vicdan borcumuzdur.
Biz halk olarak bunu yaptık mı?
Benim ısrarla cevabım "Hayır"dır. Biz halk olarak ABD'yi durdurmak için yapılabileceklerin onda birini bile yapmadık, yapmıyoruz. Bunu dünya da yapmadı ve yapmıyor.
Yöneticilerimiz bunu yaptılar mı?
Kendileri yaptıklarını söylüyorlar, inşaallah öyledir.
4. Mazlumun yanında yer alarak zalime karşı savaşmak. Aslında hukuka ve insan haklarına saygısı olan bütün ülkelerin bunu yapması gerekiyor. Müslümanlar'a ise bu vazife iki katlı vacib oluyor: a) Hukuka saygılı insanlar oldukları, zulme karşı çıkma vazifeleri için. b) Din kardeşleri saldırıya uğradığı için.
Peki Müslüman ülkeler bunu yapıyorlar mı? Hayır, bazıları aksini yapıyor, zalimin yanında yer alıyor, onunla birlikte hem de din kardeşi olan mazluma karşı savaşıyorlar.
5. Savaşı engellemek için elinden geleni yaptıktan sonra engelleyemeyeceğini anlayınca hiç değilse kendileri zarar görmemek veya en az zararla kurtulmak için bazı tedbirler almak. Bu son tavır, detaylandırılmadan, çerçeve olarak ele alınırsa "zaruret olarak" caiz görülebilir. Ama detaylandırıldığında, alınacak tedbirler ortaya konduğunda karşımıza birçok mesele, soru, tartışılacak nokta çıkmaktadır:
a) Bu şartlarda da olsa, fiilen savaşa girmeden zalime bazı kolaylıklar sağlanabilir mi? Tedbir böyle olabilir mi? Bu kolaylıklar sağlanarak bir kardeş ülke yanarken az zararla kurulmak zaruret çerçevesine girer mi, zarurete dayanılarak fetva yönünden caiz denirse takva ve ahlak yönünden de caiz olur mu?
b) Eğer ülkemizin insanları, "Kardeşlerimize bir yardımda bulunamıyorsak bile hiç değilse düşmanlarına yardımcı olmayalım, bunun bedeli de, büsbütün veya kısmen yok olmak değil de birtakım sıkıntıların içine düşmek ise ona da katlanalım; gerekirse az yiyelim, az giyinelim, az harcayalım, devlete çok verelim, çok çalışalım, alacaklarımızı istemeyelim..." derlerse, bunu demekle kalmaz yapacakları da anlaşılırsa yine zaruretten söz edilebilir mi?
Bence bu takdirde zaruretten, çaresizlikten söz edilemez. Ama bunu diyen ve yapacak olan halka ihtiyaç vardır.

 



31 Yeni Şafak, 30.03.2003

 

İşte böyle bir halk gerekiyordu32

Hükumeti, zalim saldırı karşısında daha etkili tavır almaktan alıkoyan ve ahlaki olmayan bir davranışı, zaruret ölçüsünde bile olsa zalime yardımcı olmayı sineye çekmek mecburiyetinde bırakan en önemli sebep, savaşın getireceği ekonomik zarar ve kriz yüzünden içeride meydana gelecek ve altından kalkılamayacak sosyal ve siyasi krizlerdi. Hukuka ve ahlaka aldırmadan ganimet peşinde olanlar, kurdun arkasından giderek artıklarını yemeye razı olan çakalları taklit edenler, "ABD'nin yanında yer almayacağımızı, bu savaşa girmeyeceğimizi belli ettiğimiz gün Türkiye ekonomisi çöker, bunu da bir sosyal kriz izler" diyorlardı. Tezkere geçmediği gün ekonomi çökmedi, sosyal kriz de çıkmadı; ama hükumet "bunun bedeli var" deyince, "savaşa hayır" deriz, ama "bedelini ödemeye hazır değiliz" kabilinden bazı itiraz sesleri de yükseldi. Bu arada hükumete sövenler, son 50 yılın en büyük fırsatı kaçırıldı diye çakallar gibi uluyanlar da oldu. İşte yöneticileri tereddüde sevkeden, kafalarını karıştıran da bu davranışlardı.
Ülkenin bir ucundan diğer ucuna kadar her bölgeden mektup yazanlar, zarfa para koyup gönderenler, işini gücünü bırakıp kendisi gibi tüccar ve iş adamı olan vatandaşları ziyaret ederek bir yardım kampanyası için nabız yoklayanlar... çığ gibi büyümeye başladı. Fark edebildiğim kadarıyla artık yöneticilerin de boynu bükük değil, ellerinin mahkum olmadığına dair güçlü kanıtlar ortaya çıktı.
Aslında bu savaş olsa da olmasa da Türkiye'nin, yalnızca ekonomisini değil, bağımsızlığını bile etkileyen borçlara bir çare bulması gerekiyordu. Ama ortaya konan, uygulanabilir, hayali olmayan, ayağı yere basan bir çare de yoktu. Akla ilk gelen çarelerden biri, devletin iç borçlarının faizlerini vermemesi, veya hem faizlerini hem de ana paralarını, ekonomi düzlüğe çıkıncaya kadar ertelemesi idi. Bunu hükumet telaffuz bile edemiyordu. Partide olmayan sivillerin, ilim adamlarının tartışmalarında birisi kazara böyle bir çareden söz edecek olsa, sözü ağzına tıkanıyor, bunun yapılması şöyle dursun, söylenmesinin bile caiz olmadığı ifade ediliyordu. Geçenlerde dinlediğim bir tv. tartışmasında, önem verdiğim bir ekonomi hocası, beni hiç de tatmin etmeyen bir gerekçe ileri sürdü: "Hükumet borcunu ertelerse bankalar da ertelermiş, bankalar erteleyince de faizle geçinen dar gelirli vatandaşlar perişan olurmuş..."
Şu anda borç ertelemeyi tartışmıyorum, ama şu kadarını da söylemeden edemeyeceğim: a) Bedel ödenecekse herkes üzerine düşeni öder. b) Faizle geçinenler yoksullar değil, rant yiyenlerdir; bunların bankaya yatırıp faizi ile geçinecek kadar paraları vardır. c) Devleti iflasa, ülkeyi krize sürükleyen bela borçtur ve faizdir; hiçbir gerekçe ile bu iflas ve kriz sebebi tefecilik savunulamaz.
Kuvây-ı milliyye vârisi büyük halk, sen var oldukça, sende bu değerler yaşadıkça ülkemin sırtı yere gelmez. Sen, değerlerinle var ol!

 



32 Yeni Şafak, 04.04.2003

 

Savaş ve İslam33

Tarihin ortaya koyduğu gerçek şudur ki, Müslümanlar Medine'ye hicret ettikten sonra da Mekke müşrikleri onların peşini bırakmamış, başka kabileler ve Medineli bir kısım Yahûdîler ile işbirliği yaparak Bedir, Uhut ve Hendek savaşlarını yapmış, yeni dinin saliklerini hicret yurtlarında yok etmek istemişlerdi, ancak bu amaçlarına ulaşamadılar ve hicrî 6. yılda Hudeybiye sulhunu yapmaya mecbur kaldılar. Bu anlaşmanın bir maddesine göre "bundan sonra Müslüman olup Mekke'den kaçanlar iade edilecekti". Böylece hicret imkanı bulamayan Müslümanlar ile bu madde gereği iade edilen Müslümanlar, bunların eşleri ve çocukları Mekke'de kaldılar, müşriklerin çeşitli zulüm ve baskıları altında yaşamaya devam ettiler. Bu müminler, işkence ve baskı dayanılamaz hale geldikçe Allah'a yalvarıyor ve bir kurtarıcı göndermesini istiyorlardı. "Size ne oldu da Allah yolunda ve 'Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!' diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dâva uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki, şeytanın tuzağı daima zayıftır."34 mealindeki âyetler, bu mazlumların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber anılan tarihî ilişkiyi aşan boyutları da vardır; çünkü savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezasını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adaleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken savaşın, hukukî ve ahlâki amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm'ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. İşte yukarıda mealleri verilen iki âyet, savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızası, b) Zulmü engelleyip adaleti sağlamak. "Allah rızası" da fayda bakımından kullara raci olmaktadır; Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O'nun rızası için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır; Allah mutlak adil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığı için "Allah rızası için savaşmak", adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır. "Kendilerine haksız yere saldırılan kimselere savaşma izni verilmiştir. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye kadirdir./ Onlar ki, sadece "bizim Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Çünkü Allah insanların bir kısmı ile diğer kısmını savunmamış (onlara yönelen haksız saldırıyı engellememiş) olsaydı şüphesiz içlerinde Allah'ın isminin çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi."35 mealindeki âyetlerden açıkça anlaşılmaktadır ki hak, hürriyet ve adalet yalnızca Müslümanlar için değil, dinler farklı da olsa bütün inananlar, zayıf olduklarından haksızlığa uğrayan bütün insanlar için istenmektedir.
Nisa sûresinin 76. âyetine göre, Allah'a ve hak dine inanmayanların, bu yüzden haksızlık yapanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri -maddî, manevî- bir önderleri olacaktır; bu önderler Kur'an'a göre tâğutlardır, şeytanlardır; bunlara tâbi olanların savaş amaçları ise hukuk ve adaletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.

 



33 Yeni Şafak, 06.04.2003
34 Nisa, 4/75-76
35 Hacc, 22/39-40

 

Eleştiri mektupları1

Her yazar gibi ben de, birçok yazımdan sonra mektup ve telefonlar alıyorum, övenler ve yerenler, hatta hakaret edenler oluyor. Bu işin katlanılması gereken taraflarından bir de bu olsa gerek. Her mektuba cevap veremiyoruz, ama belli bir konuda yoğunlaşma olursa onu de es geçmek olmuyor.
ABD'nin kendisi, yandaşları ve özellikle de İsrail'in çıkarları için gerçekleştirdiği Irak istilası ve bu istila karşısında dünyanın, islam dünyasının ve Türkiye'nin tutumu üzerine birkaç yazı yazdım. Okuyucu "kendi sahanızda yazın" diyor, ben de "kendi saham açısından bakarak" yazdığımı sanıyorum. Okuyucu: Belirttiğiniz konunun bizlerce anlaşılmadığı gibi bir ifadeniz beni şaşırttı. Geçmişinde dünya saadeti için hiçbir müsbet noktası olmayan ABD'nin şimdi Ortadoğu'da mazlum Irak halkı için özgürlüğü getireceğini beklemek her halde saf dillilik olur kanaatindeyim. Irak halkının saadeti için kararı hiç kimsenin hatta Birleşmiş Milletler'in bile vermeye hakkı olmasa gerek. Halkın kendisi karar verirse daha iyi olmaz mı? diyor, elbette iyi olur, ben de bunları yazdım.
Okuyucu: "Aynı gün Basra'da bir bombalamada 55 sivil insan öldürülüyor ve bunların hiç biri asker olmuyor ama siz hala Saddam'ı eleştirip ABD için kalem oynatmıyorsunuz. Aynı TV kanalında Iraklı kadın ağlayarak "bir tane ABD askeri elime geçirirsem parçalarım" diyor ama siz ABD'nin oraya gelmesi denebilir diyebiliyorsunuz. ABD nin Ortadoğu'ya gelişinin İsrail güvenliği ve Siyonist Yahudi zihniyetinin eseri olduğu aşikar olduğu halde kalkıp kartel medyasının besleme yazarlarının söylemlerine yakın bir yazı yazıveriyorsunuz." diyor ve yazılarımı okumadığı, insafı da elden bıraktığı anlaşılıyor. Çünkü ben daha önce yazdığım yazılarda şunları söylemiştim:
"Olan oldu, güçlünün zayıfı yeme savaşı başladı. Dünya bu zulüm karşısında- aslında aciz değil, ama- herkes kendi hesabını yaptığı için aciz durumda. Birleşmiş Milletler Teşkilatı, herkes kendi hesabını yapmasın, başkasının zararına da olsa kendi çıkarı için hareket etmesin, uluslararası bir barış ve adalet düzeni oluşsun, anlaşmazlıklar tarafsız kurumlar tarafından çözüme kavuşturulsun diye kurulmuştu. Güçlü devletler onu da kendi çıkarları için kullandılar, şimdi ise ABD, işine gelmediği için onu devre dışı bıraktı. Ancak, bu saldırı, bir Müslüman ülkeye değil de mesela İsrail'e veya Avrupa'da, Balkanlar'da bir ülkeye yapılsa idi dünyanın tavrı aynı mı olacaktı? Hayır, aynı olmayacaktı, mutlaka durdurulacaktı. Şu halde Müslümanlar'ın akıllarını başlarına toparlamaları, yönetimleri zorlamaları ve mutlaka İslam ülkeleri arası dayanışma, işbirliği, yardımlaşma ilişkilerinin kurulmasını sağlamaları son çare olarak görülüyor."
"İster laik-demokrat ister İslamcı olsun herkesin, bu haksız savaşa hayır demesi yanında, daha çoğu İslam dünyasında bulunan despot, zalim, diktatör yöneticilere de hayır demeleri gerekiyor. ABD'nin bu savaştan asıl amacının kendi çıkarı ile İsrail'in çıkarı olduğunda şüphe yok, ama ortada "göstermelik de olsa meşru" bir gerekçesi var: Irak vb. ülkelere demokrasiyi, hukuka saygıyı getirmek, dünya barışını tehdit eden unsurları ortadan kaldırmak... Peki ABD'nin bu göstermelik gerekçe ile harekete geçmesinden önce, bugün savaşa hayır diyenler niçin aynı gerekçeden yola çıkarak bunlarla mücadele etmediler; hukukun, adaletin, barışın hakim olması ve yeryüzünde zulme uğrayan bir ferdin, bir topluluğun kalmaması için elele vererek bugünkü gibi, hatta daha da güçlü olarak çaba göstermediler? İşte bu ihmal bile, samimi olanların gafil ve tutarsız, diğerlerinin de çıkarcı olduklarına delildir. Korkarım ki, çıkarcılar umduklarını elde eder etmez tavır ve taraf değiştirirler, gafil samimleri ise harekete geçirmek için dünyanın başka yerlerinde sürmekte olan zulümler ve haksız savaşlar yeterli değildir, yine gaflet uykusuna dalar giderler!"
"İsrail yıllardan beri, uluslararası meşruiyet şartı aramadan, hak, hukuk, ahlak, insaf gibi kuralları ve ilkeleri çiğneyerek Filistinliler'e zulmediyor; topraklarını zorla ellerinden alıyor, kendilerine bıraktığı toprakları ve bu topraklarda bulunan suları kullanmalarını engelliyor, nereden baksanız devlet terörü olan "operasyon"lara masum insanların evlerini yıkıyor, çoluk çocuk, yaşlı, hasta, sakat, kadın demeden insanları öldürüyor. Bütün bunları yaparken kendisini koruduğunu ve meşru savunma hakkını kullandığını ileri sürüyor; Amerika başkanı da bunu tekrarlıyor ve destekliyor."
"Eğer bir fert veya topluluk kendi menfaatlerini korumak için suçlu olup olmadıklarına bakmaksızın ve gerekli mercilerden hüküm almaksızın insanlara zarar verme hakkına sahip olsaydı ve bunun adına da "meşru savunma" denseydi dünyada terör diye bir suç olmazdı. Çünkü bütün teröristlerin buna benzer gerekçeleri vardır."
"Eğer birileri canlı bomba oldu ve masum insanları öldürdü, yaraladı diye zarar gören taraf da karşı tarafın masum, suça iştirak etmemiş veya edip etmediği belli olmayan insanlarına "öldürme, yaralama, evini yıkma" şekillerinde zarar verme hakkına sahip olsaydı, bir devletten veya topluluktan zarar gördükleri için onlara, adına terör denilen usule başvurarak zarar verenlerin eylemlerine de "meşru savunma" denirdi, denmeliydi. Filistinli yaparsa terör, İsrailli, Amerikalı yaparsa meşru savunma öyle mi? Hadi canım sen de!"
Okuyucunun da sorumlulukları vardır!

 



1 Yeni Şafak, 11.04.2003

 

Firavun tedbiri2

"Hatırlayın ki sizi Firavun'un adamlarından kurtardık. Onlar size işkencenin en kötüsünü revâ görüyorlar, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlar, kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bu size reva görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık; Firavun ve adamlarını da siz bakıp dururken denizde boğduk."3
Hz. Musa'nın zamanında Hiksoslar dönemi kapanmıştı, Mısır'ı kıptî soyundan gelen bir Firavun yönetiyordu. İsrâiloğulları'nın, ülkesi için bir tehlike oluşturacağı endişesiyle erkek çocuklarını öldürüyor, kız çocuklarını hayatta bırakıyordu. Ama sonunda Allah Mûsa'yı Firavun'un katliamından kurtardı, üstelik kendi sarayında besletip büyüttü, onu peygamber yaptı, Firavun'la mücadeleye memur etti, Firavun din konusunda yapılan tartışmalarda Musa ile başedemeyince kuvvete başvurdu, onu ve topluluğunu imha etmek istedi, sonunda kendisi ve adamları boğularak helak oldular. Yûnus sûresinde açıklandığı üzere (10/92) Allah, Firavun'un cesedini de çürümekten korudu, aynı politikayı takip edenlere ibret olsun diye onu insanlara mumyalattı ve günümüze kadar cansız bedeni ile gelmesini sağladı.
Tarih için Akif, "Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi" diyor. Firavun'un da akibetinden ibret alınmamış olmalı ki, bugün bile tedbir adına insan haklarına tecavüz ediliyor, vehme dayalı tehditlerden söz edilerek "belki bir gün bize şu kötülükleri yapar" gerekçesine dayanılarak çocuklar katlediliyor. Burada çocuktan maksadım "din eğitimi ve öğretimi kurumları ve faaliyetleri"dir, dindarlığını muhafaza ederek eğitim ve öğretimden yararlanmak isteyen çocuklarımızdır. Başta İmam Hatip okulları olmak üzere din eğitimi ve öğretimi yapan kurumların ya kapatılması veya altının üstünün budanması, kaynaklarının kurutulması, başını örterek okumak isteyen kızlarımızın okullarından uzaklaştırılmaları, dindar insanların devlet hizmetinde istihdam edilmelerinin olabildiğince sınırlandırılması işte böyle bir tedbir ve politikanın sonucudur. Bunlara yaşama ve gelişme imkanı verildiğinde birgün iktidar olup, "yetkiyi kendilerinden alarak" halka zulmedenleri yerlerinden etmelerinden, hak ve adâleti hayata sokmalarından korkanlar, onları daha "beşikte iken" katletme yoluna girmektedirler. Bunu yaparken ele âleme karşı geçerli gerekçelere ihtiyaç bulunduğu için de "irtica" gerekçesine sığınmaktadırlar. Kendileri tarif etmekten kaçınsalar da irticadan maksadın, yalnızca "şiddet ve kuvvete başvurarak başkalarının hak ve özgürlüklerini kısıtlamak olmadığı, zaman içinde buna yol açabileceğinden korktukları dindarlığın da irtica içinde mutâlaa edildiği anlaşılmaktadır. Çünkü polisiye, adlî ve idari tedbirlerle önü kesilmek istenen faaliyetler yalnızca şiddet kullanan gurupları değil, dindar insan yetiştirmek için çalışan şahıs ve gurupları da içine almaktadır.
Bu Firavun politikası daha ne kadar sürecek?
Demokratikleşme başarıya ulaşırsa bu politikanın da sona ermesi bekleniyor; inşaallah öyle olur. Çünkü gerçek demokrasilerde, hukukun üstünlüğüne dayanan yönetimlerde suç; fiil, bütün unsurlarıyla oluşmadan kimseyi cezalandırmak ve haklarından mahrum etmek mümkün değildir. Yine bu yönetimlerde düşünce suçu yoktur, düşünceyi şiddete başvurarak başkalarına dayatma suçu vardır.
Türkiye'de İmam Hatip okulları ve dindar insan yetiştirmeyi hedefleyen diğer eğitim ve öğretim kurumlarının şiddet eylemcileri yetiştirdiklerine dair hiçbir kanıt yoktur. Eğer bazı marjinal ve nadir örneklerden söz edilirse hatırlamak gerekir ki, Milli Eğitim Bakanlığının diğer okullarında okuyup mezun olmuş çocuklarımız içinden, ne yazık ki böyleleri daha çok çıkmıştır.

 



2 Yeni Şafak, 26.01.2003
3 Bakara, 2/49-50.

 

Gürüz'ün güvendiği dağlar4

AKP iktidarı YÖK Kanunu'nu değiştireceğini ve üniversite sistemini çağın gereklerine göre ıslah edeceğini söyleyegeldi. Bundan önceki bakan Meclis dışından geniş bir danışma çerçevesi oluşturdu ve en uygun YÖK sistemini danışarak ortaya koymaya çalıştı. Şimdiki bakan ise bu tecrübeden de yararlanarak makul bir zaman içinde sonuç almak amacıyla danışma çerçevesini biraz daralttı, ama bu konuda olması gerekeni ihmal etmedi. YÖK Başkanı ve adamları baştan beri bu danışma halkasına girmediler, önce YÖK'ün ıslah edilecek bir tarafının olmadığını, hükumetin niyetinin, İmam Hatip mezunlarına üniversitenin kapısını açmak, başörtüsünü serbest bırakmak gibi kötü olduğunu ileri sürdüler. Belli kesimlere mesajlar verdiler, sonra da yapılacak ıslahı uzun vadede kendilerinin yapacağını söylediler. Bu arada Gürüz, o meşhur meydan okumasıyla gürledi: "Meclis'te büyük çoğunlukları var, güçleri yetiyorsa yapsınlar!" Bu tehdit kokan sözleri söylerken Gürüz'ün neye güvenip dayandığını, neye sığınma, neyi devreye sokma niyetinde olduğunu son olay5 ortaya çıkardı.

Normalleşme ve demokratikleşme sürecine giren Türkiye'de bu sürece öncülük ve rehberlik etmesi beklenen akademyanın, bu skandal karşısında hâlâ suskunluklarını korumaları, YÖK imparatoluğunun kurduğu korku dengelerini açığa çıkarması bakımından ilgi çekici. Medyaya gelince, benim takip edebildiğim kadarıyla bu konuda medya iyi bir imtihan vermiş ve geçer not almıştır. Bir zamanlar "komutanlar yapmışsa bir şey denemez" psikolojisi hakimdi, şimdi ise nezaket dahilinde güzel değerlendirmeler ve tenkitler var.

CHP sözcüsünün "Komutanlar herkesle görüşebildiği gibi YÖK Başkanı ve rektörlerle de görüşebilir, normaldir" diyerek, işin demokratik hukuk devletinde olması gereken usul yönünden vahametini görmezden, anlamazdan gelmesi, bu partinin demokrasi ve muhalefet anlayışını anlamamız bakımından oldukça yardımcı bir davranış.

Diyeceklerimi benden önce diyen bazı köşe yazarlarından birkaç cümle aktarmakla yetineyim:

"Aman sayın paşam, bu şeriatçılar, irticacılar, Atatürk düşmanları YÖK'ü ve üniversiteleri ele geçirmek, türbanı serbest bırakmak istiyorlar, bizi kurtarın!..." yakarışları ve paşadan da, "YÖK Kanun Tasarısı"nı MGK'ye götürme sözü... Demokratikleştirilmeye çalışılan bir sistemde, bu konuda en fazla duyarlı olması gereken üniversite yöneticilerinin, çıkış yolunu kuvvet komutanlıklarında ve Genelkurmay'da aramasından daha hazin ne olabilir?... Her fırsatta istismar edilen Atatürk şimdi hayatta olsaydı, koltukları için militarizme sığınan sözümona profesörlerden ve buna müsamaha gösteren generallerden hoşnut olur muydu dersiniz?!" (Hasan Celal Güzel)

"Hükümetlerin çıkardığı yasalar berbat şeyler olsalar dahi -ki genellikle hükümetlerin çıkardığı yasaların berbat olduğunu, faşistçe olduğunu düşünen geniş kitleler hep vardır ve olmalıdır- o yasaların meşruluğunu tartışamayız, tartışmamalıyız. Hükümetler parlamentodan her bize göre 'berbat' yasa çıkarmaya kalkıştığında onu engellemesi için Silahlı Kuvvetler'i göreve çağıracaksak ya da biz çağırmasak bile Silahlı Kuvvetler kendiliğinden göreve koşacaksa, seçim yapmanın, parlamentoyu yenilemenin ve hatta bir anayasaya sahip olmanın ne anlamı kalır ki? O zaman bırakalım, 12 Eylül dönemindeki gibi beş kişi bir konsey oluştursun ve yasama faaliyetini yapsın, olsun bitsin. Bu toplum sadece küçük çocuklardan oluşmuyor ki bir veliye ya da vasiye ihtiyacı olsun" (İsmet Berkan).

YÖK yasa taslağıyla ilgili olarak YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz'ün Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ü, Gürüz başkanlığındaki bir grup rektörün de Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman'ı ziyaretine tepki gösteren "Tüm Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Tahir Hatipoğlu", "Askerler ziyaret edebilir ama Türkiye'de üniversite, kurum olarak hiçbir zaman komutanları ziyaret ederek yardım istemedi. Bu hatalı" dedi. Hatipoğlu, Genelkurmay'ın açıklaması için de, "TSK'nın 'bizim de yüksekokullarımız var' demesi yanlışı hafifletmiyor. YÖK yasası 'Emniyet ve askeri okullar kapsam dışıdır' der" açıklamasını yaptı.

 



4 Yeni Şafak, 19.09.2003
5 Gürüz ve bazı rektörlerin komutanlarla görüşmesi olayı

 


Çağdışı, gerici, ayrımcı rektör ve yardımcısı6

YÖK başkanı başta gelen misyonu olarak başörtüsüne karşı mücadeleyi seçmiş bulunuyor. İçinden gelerek veya gelmeyerek onun isteklerini uygulamayan rektör de yok gibi. Mesela M.Ü.nin eski rektörlerinden sayın Ö. Faruk Batırel bu haksız kararı uygulamadığı için görevinden ayrılmak mecburiyetinde kalmıştı. Boynuzun kulağı geçtiği gibi bu misyonu, âdeta bir mistik heyecanla uygulayanlar da var; bunların başında İ.Ü. rektörü ile onun bayan yardımcısı geliyor.
Yeni iktidar döneminde acil eylem planı ilan edilip de YÖK'nda ve üniversitelerde bazı haksız, çağdışı, verimi engelleyici mevzuata ve uygulamalara son verileceği, YÖK'nun yeni baştan ele alınıp düzeltileceği, iyi taraflarının bırakılacağı, aksayan ve devamlı şikayet konusu olan taraflarının ise değiştirileceği açıklanınca; irticayı, Atatürkçülüğü, laikliği... istismar ederek dine ve dindara karşı savaş açmış bulunan çevreler telaşa düştüler, kendileri için vazgeçilemez bir araç olan makamlarını koruyabilmek maksadıyla istismarı abartarak uygulamaya koydular. Acil eylem planında asla yer verilmediği halde bütün yapılacak olanları, "İslam ülkelerinde eğitim görmüş insanlarımızın denkliğinin yeniden tanınması, İmam Hatip liselerinden mezun olan gençlerin üniversitelere eşit şartlarda girme imkanlarının sağlanması ve başörtüsü yasağının kaldırılmasına" odakladılar. Açtıkları ısyan bayrağı, YÖK ve üniversitelerle sınırlı kalırsa amaçladıkları etkiyi uyandırmaz diye âdeta bir muhalefet partisi gibi hükumeti hedef tahtası haline getirdiler. Demokrasilerde herkesin hükumeti usulünce tenkit hakkı elbette vardır; ama bu bayların ve bayanların tenkitleri, saldırıları, hakaretleri, taşlamaları... ülkenin acil ihtiyaç ve menfaatleriyle uzaktan yakından ilgili değil. Bayan rektör yardımcısının son saldırısını örnek olarak alırsak konu, İmam Hatip liselerinden veya Yüksek İslam Enstitülerinden mezun olmuş milletvekillerine tanınan haklar ve özellikle de Milli Eğitim Komisyonunda başkan ve üye olmalarıdır. Bayana göre bunlar "kara düşünceli" imişler ve kendilerinin yaptığı da bunlara karşı laik, demokratik cumhuriyeti, Atatürk ilke ve inkılaplarını koruma mücadelesi imiş.
Şimdi bu baylara ve bayanlara bazı şeyleri hatırlatmanın zamanı geldi:
Sözü edilen değerleri korumanın demokrasilerde hukuk ile belirlenmiş usulü, kuralları ve kurumları vardır. Yaptıklarını iddia ettikleri mücadele bu usul ve kurallara aykırıdır.
İmam Hatip okullarına girip çıkan veya mezun olan iki milyon civarında insanımız vardır. Bunların birer anneleri, birer babaları, en az birer kardeşleri, önemli bir kısmının birer eşleri ve asgari birer çocukları vardır. Bir de bunları tutanları, sevenleri, kendilerinden istifade edenleri hesaba katarsanız on milyondan fazla vatandaşımız İmam Hatiplidir. İmam Hatipliler bu ülkeye dışarıdan gelmiş bir avuç yabancı değildir. Herkes ağzından çıkan sözün nereye kadar vardığını düşünmek, hesabını doğru yapmak durumundadır.
Yurt içinde ve dışında okuyup mezun olmuş bir vatandaşın istihdamı, diplomasının tanınması, insan hak ve özgürlüklerinden yararlandırılması... okuluna, okulun ülkesine, mezunun inancına ve hayat tarzına dayandırılamaz, bağlanamaz; bunların hukukta belirlenmiş kuralları vardır ve bu kurallar ayrım yapılmaksızın uygulanır.
Ayrımcılık bir insanlık suçudur.
Bu gerçekleri göz ardı eden, gelecek yazıda bir kısmına yer vereceğimiz, uluslararası insan hakları belgelerini tanımayan, ayrımcılık yapan, bir kısım değerleri şahsı veya gurubunun menfaati için istismar eden gurupçu, bağnaz, insafsız, hukuksuz insanlar kaç fakülte bitirmiş olurlarsa olsunlar çağdışı ve gericidirler.

 



6 Yeni Şafak, 31.01.2003

 

Ayrımcı YÖK ve Rektör7

Bir yanda ayrımcılık yapan bir YÖK ve onun hukuka aykırı emirlerini yerine getiren rektörler çoğunluğu, bir yanda da milli irade ve altına imza attığımız uluslararası bağlayıcı hukuk kuralları ve belgeleri. YÖK ve rektörler, özellikle İ.Ü. rektörü ve onun bayan yardımcısı İmam Hatip lisesi mezunlarının üniversitelere girme haklarını kısıtladıkları, inancı yüzünden veya kıyafet tercih hakkını kullanarak başını örten kızlarımızı eğitim ve öğrenim hakkından mahrum ederek, İslam ülkelerinde öğrenim görerek diploma almış insanlarımızın denkliğini, objektif ölçülere göre değerlendirme ve tanıma yoluna gitmeyerek, hatta Türkiye'de imtihana girip lisans üstü öğrenim hakkı elde etmiş, master veya doktora yapmış veya yapmakta olan öğrencilerin ve öğretim üyelerinin, öğrenim ve öğretim haklarını iptal ederek... ayrımcılık yapmaktadırlar.
İ.Ü. rektörü ve onun bayan yardımcısı, meclis milli eğitim komisyonu üyelerine, dini eğitim almış, öğrenim görmüş olmaları yüzünden hakaret etmek, yetkilerini tanımamak suretiyle milli iradeye ters düşmekte, daha ötesi milli iradeye karşı mücadele bayrağı açmaktadırlar. Evet milli iradeye karşı; çünkü o komisyon üyelerini seçen millettir, komisyon üyesi yapan da milletin temsilcisi olan meclistir.
Peki bu baylar ve bayanlar nasıl bu kadar pervasız davranabiliyorlar, cesareti nereden alıyorlar?
Şahsi karakterleri dışında bu davranışın ve gidişin en önemli sebepleri, milli iradeyi temsil edenlerin gevşekliğidir, çekingenliğidir; milletin yeterince örgütlenerek haklarını meşru yollardan koruma imkanına kavuşmamış olmalarıdır, seçilmedikleri ve görevlendirilmedikleri halde durumdan vazife çıkararak haklara ve yetkilere müdahale eden derin güçler ve çevrelerdir.
Peki belgeler ne diyor?
BM Genel Kurulu'nun 25 Kasım 1981 tarihli kararıyla ilan edilen "din ya da inanca dayalı her türlü hoşgörüsüzlüğün ve ayrımcılığın kaldırılması bildirgesi":
Madde-1. Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır...
Hiç kimseye, bir dini ya da dilediği bir inancı benimseme özgürlüğünü zedeleyecek baskıda bulunulamaz...
Madde-2. Hiç kimse din ya da başka inançları gerekçesiyle herhangi bir devlet, kurum, grup ya da bir kimse tarafından ayrımcılık konusu olamaz.
Bu bildirgenin amaçları bakımından "din ya da inanca dayalı hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık" deyişi, din ya da inanca dayalı olarak insan hakları ve temel özgürlüklerin, eşitlik temeli üzerinde tanınmasını, kullanılmasını ve yararlanılmasını önlemek ya da zedelemek amaç ya da sonucuyla herhangi bir ayrım, dışlama, kısıtlama ya da yeğlemede bulunmak anlamına gelir....
1962'de yürürlüğe giren ve 9. maddesinde "çekince konamayacağı" hükme bağlanan "eğitimde ayrımcılığa karşı sözleşme":
Madde-1. Bu sözleşmenin amacı bakımından ayrımcılık terimi; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, ekonomik koşul ya da doğuş temeli üzerinde eğitimde davranış eşitliğini kaldırmak ya da bozmak amacı ya da sonucuyla ve özellikle,
a) Herhangi bir kişi ya da grubu herhangi bir tür ya da düzeyde eğitim görmekten yoksun bırakmak;
b) Herhangi bir kişi ya da grubu, düşük standartlı bir eğitimle sınırlamak... üzere yapılan herhangi bir ayırım, dışlama, sınırlama ya da yeğlemeyi içerir.
Sözleşmenin 2. maddesinde, bir devlet izin verdiği takdirde, "iki ayrı cinsten öğrenciler için ayrı eğitim sistem ve kurumlarının kurulması ya da sürdürülmesi", "katılma ya da yazılmanın isteğe bağlı olması şartıyla din ve dil gerekçeleriyle... uygun bir eğitim vermek üzere, ayrı eğitim sistem ve kurumlarının kurulması ya da sürdürülmesi", "kamu makamlarınca sağlananlara ek eğitim kolaylıkları sağlama amacına yönelik özel eğitim kurumlarının kurulması"nın, bir ayrımcılık uygulaması sayılmayacağı hükme bağlanmıştır.
İşte çağdaş, ileri, uygar dünyanın geldiği nokta, işte bizdeki ayrımcıların davranışları.
Şimdi sormak gerekiyor: Kara düşünceli olanlar kimler?

 



7 Yeni Şafak, 02.02.2003

 

Orman arazisi8

Osmanlı idaresinde çıkan ve İslam Hukukuna uygun bulunan arazi kanunnamesi toprakları kısımlara ayırarak tanıtırken "ölü (mevat) ve kamu yararına terkedilmiş (metrûke)" isimli iki toprak çeşidinden söz ediyor. Orman arazisi "metrûke" çeşidine girer; bu topraklar bütün halkın yararlanması için ayırılmış ve özel mülkiyete geçirilmesi yasaklanmıştır. Bu topraklara hile yoluyla sahip olmak için mesela ormanı yakmak büyük bir suçtur ve günahtır. Ormanı yakan, söken, yok eden kimse ona sahip olma emeline ulaşamaz ve caydırıcı ceza görmesi gerekir. İşe yaramaz hale gelmiş sahipsiz toprakları ise yeniden işe yarar hale getiren (ihya eden) ona malik olur. Buraya kadar mesela sayın Haluk Şahin gibi ülkesini seven yazarlarımıza katılıyorum. Ancak meclisten geçen ve orman arazisi olma niteliğini kaybetmiş, fiilen işgal edilmiş ve büyük bir kısmına da yaklaşık 400 bin bina yapılmış toprakların zilyedlerine satılması konusuna gelince, kanun değişikliğine karşı çıkan yazarlara katılmıyorum. Onların itirazları şu gerekçelere dayanıyor:
"Anayasa değişikliği 367 oyu bulup geçerse, Türkiye'nin vahşice talan edilmesi, çirkinleştirilmesi, doğasının yok edilmesi sürecinde korkunç bir adım daha atılmış olacaktır."
Bunu hiçbir vatandaş istemez, ancak kanun değişikliği böyle bir sonucu hem amaçlamıyor, hem de buna kapı açmıyor. Olup bitmiş, kangren haline gelmiş, bunca sivil ve askeri iktidarlara rağmen çare bulunanamış (mesela zilyedlerinden alınarak binaları yıkılmamış, tekrar ormanlaştırılmamış) konuya çözüm getiriyor; bu çözümün bundan sonra da orman yakmaya ve tarla açmaya vesile olmaması için kesin tedbirler alınmış ve alınıyor.
"Birdenbire tüm ülkeyi saran orman yangınlarına rağmen konunun uzmanlarının önemli buldukları şu sorular yeterince sorulmadı ve yanıtlanmadı: İstanbul'un Sultanbeyli, Çavuşbaşı ve Gebze; Antalya'nın Kepez, Bursa'nın sanayi sitesi vb. yerlerdeki ormanlar kimler tarafından nasıl yok edilmiş ve işgal edilerek böyle yapılaştırılabilmiştir?
6831 sayılı Orman Kanunu'nun 14, 15 ve 17. maddelerine açıkça aykırı olan bu gibi eylemleri gerçekleştirenler için bugüne değin aynı yasanın cezalandırıcı yaptırımları neden uygulanmamıştır; şimdi bu arazilerin para karşılığında da olsa işgalcilere verilmesi; dahası devredilmesi, terk edilmesi ve kiralanması bu işgalcilerin paralı olanlarının affedilmesi anlamına gelmeyecek midir ve bu da Anayasamızın 169. maddesinde yer verilen 'Orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz' hükmüne açıkça aykırı bir işlem değil midir? Ülkemizde ormanların yok edilip yerlerinin tarım alanı ve yerleşme yerlerine dönüştürülmesi olup bitmiş ya da durmuş bir süreç midir?"
Madem yeterince tartışılmamış deniyor9 tartışalım:
1. Orman yangınları her yıl olandan daha fazla değil, ayrıca kanun orman yakanı affetmiyor ve kimseye yaktığı ormanın üzerine konma hakkı vermiyor.
2. Sayılan yerlerdeki eski orman arazilerini yıllarca önce kimlerin nasıl işgal ettiklerini tespit etmek mümkün değildir. Bu topraklar bugün, ilk işgal edenlerin ellerinde de değildir; defalarca el değiştirmiş, satın alanlar tarafından kullanılmış, üzerine bina yapılmış, devlet bunlardan vergi almış, elektrik ve su verilmiş, diğer belediye hizmetleri götürülmüştür.
3. İlk işgalcileri hangi iktidar ve bürokrasi cezalandırmamış ise onların yakasına yapışmak gerekir. Bugün yapılan, asıl işgalcileri ve orman tahripçilerini affetmek değil, ormanlıkla alakası kalmamış toprakları zilyedlerinden satın alan ama bir türlü de tapu alamadıkları için mağdur olan suçsuzları, hak etmedikleri cezadan kurtarmak, tasarruflarını meşru hale getirmek ve bu arada devletin hakkını, toprakların maddi bedelini onlardan alıp kamu yararına harcamaktır.
4. Yapılan değişiklik (3. madde), 31.12.1981 tarihinden önce orman niteliğini yitirmiş arazilerin satışını öngörmektedir. Şu halde "olmuş, bitmiş, durmuş bir süreç" söz konusudur, daha sonraki tahribata bir taviz verilmiş ve verilecek değildir.
5. Devletin bu iş sonucunda önemli bir gelir elde edeceği de açıktır. Bazı muhaliflerin, başka konuları istismar ederek asıl "iktidarı rahatlatacak bu geliri" engelleme amacına yönelmeleri ihtimali de akla gelmiyor değildir.

 



8 Yeni Şafak, 01.08.2003
9 Bence tartışıldı ve izlediğim tv programlarında başta sayın Bakan olmak üzere ilgililer bu sorulara doyurucu cevaplar verdiler.

 

On bin yoksul öğrenciye yardım10

Cumhurbaşkanı Necdet Sezer, özel okullarda 10 bin fakir talebenin okutulmasına imkân veren kanunu veto etti. Sezer, Anayasa'nın 42. maddesine de atıf yaptığı gerekçesinde şöyle diyor: "Eğitim kalitesini ve çağdaşlığını kanıtlamış kimi özel okullara ilginin büyük olduğu, giriş sınavının ardından kontenjanlarını doldurdukları bir gerçek. Bu okullarda, hizmet satın alma yoluyla öğrenci okutma olanağı bulunmamakta. Bu durumda, öğrencilerin, kontenjanlarını dolduramayan, kimi çevrelerce değişik amaçlarla kurulmuş özel okullara gönderilmesi kaçınılmazdır. Bu suretle, bir yandan, bu özel okullar devlet kaynaklarıyla desteklenecek, öte yandan, laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti niteliklerine uygun olmayan düşünce yapısında insanlar yetişmesinin önü açılacak. Devletin sınırlı imkânlarının, kimi özel okulların desteklenmesi amacıyla bu okullara aktarılması, kamu yararı yönünden uygun görülmemiştir... İncelenen Yasa'nın 1. maddesiyle getirilen, maddi olanaklardan yoksun başarılı öğrencilerin, karşılığı genel bütçeden ödenmek üzere özel eğitim kurumlarında okutulmasına ilişkin düzenleme, devletin temel görevinin, hizmet satınalma yoluyla özel eğitim kurumlarına devredilmesi anlamı taşımaktadır."
Önce 42. maddeye bakalım:
"Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak, kanunla düzenlenir. Devlet, maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır."
Kanunun açık ifadesine göre özel okulların "devlet okullarıyla erişilmek istenen seviyeye ulaşması" amaçlanıyor. Bugün Türkiye'de devlet okulları birçok özel okulun ve kursun gerisinde kalmıştır; vatandaşın milyarlar sarfederek buralara yönelmelerinin sebebi budur. Kanun "Devlet, maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar" dediğine göre iktidarın yaptığı Anayasa'ya aykırı olmak şöyle dursun, onun istediğini yerine getirmekten ibarettir. "Ve başka yollardan" ifadesi "masrafını yüklenerek eğitim seviyesi daha yüksek olan özel okullarda okutmayı da içine almaktadır. Devlet kendisi için öngördüğü, üslendiği bazı görevleri tamamen, bazılarını da kısmen özel kesime bırakabilir. Kamu yararı gördüğü zaman özel kesimi teşvik için bütçeden yardım da yapabilir".
"Bu durumda, öğrencilerin, kontenjanlarını dolduramayan, kimi çevrelerce değişik amaçlarla kurulmuş özel okullara gönderilmesi kaçınılmazdır. Bu suretle, bir yandan, bu özel okullar devlet kaynaklarıyla desteklenecek, öte yandan, laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti niteliklerine uygun olmayan düşünce yapısında insanlar yetişmesinin önü açılacak..." ifadesi asla kabul edilemez talihsiz sözlerdir. Alınacak karar ve tedbirlerle bu öğrencilerin, en iyi özel okullara yerleştirilmeleri mümkündür. Burada "en iyi"den maksat, standart, objektif ölçülere göre eğitim ve öğretim seviyesi en iyi demektir. Okulları ideolojik olarak kısımlara ayırmak, bazılarını gericilikle suçlamak, kara listeye almak ve onlara öğrenci gönderilmesini tehlikeli bulmak hiçbir devlet yöneticisine yakışmaz. Eğer bazı okullar tehlikeli ise devletin vazifesi o okullara hiçbir öğrencinin girmemesini sağlamaktır. Binlerce vatandaş çocuğunun okuduğu okullara yalnızca yoksul öğrencilerin girmesini engellemek tedbir değildir. Türkiye'de bütün okullar M.E.B.'na bağlıdır, özel okullar da devamlı teftiş geçirmekte ve denetlenmektedir. Hukuk devletinde sübjektif değerlendirmeye dayalı ve hukuka aykırı işlemin, ayrımcılığın, ithamın yeri olamaz. "Mezunlarının yüksek öğretim kurumlarına girmede şansları yüksek olan özel okullarda hep zengin çocukları okuyor, yoksullar mağdur oluyor, fırsat eşitliği yok..." diye feryad edenler şimdi seslerini çıkarmıyorlar; bu sükut da gösteriyor ki, onların maksadı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmekmiş. Yani siyasi ve ideolojik propaganda yapmakmış

 



10 Yeni Şafak, 17.08.2003

 

I. Abant toplantısı notları

Vahiy ve akıl ilişkisi

Vahiyciler ve akılcılar diye iki fikrî yaklaşımı ele alırsak, vahiyciler vahyin mahiyetini tam bilmedikleri halde onu kutsal, dokunulmaz, üzerinde yorum yapılmaz, akılla müdahale edilmez telakki ediyorlar. Akılcılar ise vahyi varsaymıyorlar. Aklın mahiyeti hakkında bu kadar ihtilaf bulunmasına ve birbirinden farklı birçok görüş ileri sürülmüş olmasına rağmen, yani kimi zaman mabudlaştırılan, kimi zaman da ayaklar altına alınan akıl, akılcılar tarafından kutsallaştırılıyor ve o akıl dedikleri şey her ne ise, ona muhalif gördükleri vahyi bu sefer ona uydurmaya çalışıyorlar.

Benim şahsî kanaatim, akıl ile vahiy iki ayrı bilgi kaynağıdır. Vahiy dediğimiz bilgi yolunun kaynağı Allah'tır, vahiy üzerinde beşerin hiçbir müdahalesi yok. Akıl ise beşerî'dir, Allah'ın insanlara verdiği bir melekedir. O olmasaydı, insanların mükellefiyeti olmazdı. Fakat akıl da sonsuz, sınırsız selahiyet sahibi bir meleke, bir güç, bir bilgi aracı değildir. "Âlem-i gayb", "âlem-i şehadet" diye iki âlem tasarlar isek, "âlem-i gayb"la alakalı aklın söyleyeceği hiçbir şey yoktur. Çünkü aklın bilgi yolları "âlem-i gayb"a açık değildir. "Âlem-i şehadet" konusunda da akıl tek başına yeterli değildir. Allah'ın din göndermesinin, peygamber göndermesinin sebebi, aklın sadece "âlem-i gayb" için değil, "âlem-i şehadet" için de yeterli olmadığındandır.

Akıl, çok değerli bir varlıktır, insanlığımızın vazgeçilmez şartıdır. Akıl, bizi insan kılan özelliklerimizden biridir ama yeterli değildir. "İnsanın tuğyanı kendini müstağni kılmasıyla başlıyor" der İhlas Suresi'nde Allah. Bu istisna işlem, "Bize akıl yeterli, biz yolumuzu göksel güçlerle bulacak değiliz"le başlıyor ve devam ediyor. Bu Firavun'da var, bu Ebu Cehil'de var, bu vahyî dışlayan, İlahi irşada kendisini muhtaç hissetmeyen bütün düşünürlerde var. Fakat ben bunun da yanlış olduğunu düşünüyorum. "Âlem-i gayb" konusunda "sem'iyat" esastır. Akıl, aklın genel ilkelerine aykırı olmadıkça, kulağı yoluyla yani "haber-i sadık" yoluyla elde ettiği bilgiyi alır, inanca dönüştürebiliyorsa dönüştürür ve iman hasıl olur. "Âlem-i şehadet" mevzuunda ise, akılların ittifak ettiği konular vardır. Onlara din muhalif olmamıştır. Zaten böyle bir vak'a yoktur. Akılların ihtilaf ettiği konularda ise dindarlar vahyin irşadı ve ışığını kullanarak akıllarını devreye sokmalıdırlar.

 

 

Laiklik tanımı üzerine

Müslümanlar her önemli işe besmeleyle başlarlar. O anlamda laik değildirler. Yani Allah'ı karıştırmadıkları hiçbir iş yoktur. Ben de onunla başlıyorum. İkincisi, top hep bizim sahaya atılıyor ve diğerleri seyrediyorlar. 'Şu topu bizim istediğimiz gibi oynayın, vereceklerinizi verin, daha neler vereceğimizi düşünün' diyorlar. Mesela Ankara'da sizinle söz konusu ettiğimiz ve hayretle karşılayıp "yahu bu kadar da olur mu?" dediğimiz bir yüksek mahkeme kararı var. Burada hayretle karşıladığımız bir laiklik tanımı var. Bu tanıma göre din, Türkiye'de sadece siyasal alandan değil, sosyal ve kültürel alanlardan da uzaklaştırılıyor. Bu alanların dinden arındırılması, dinin bu alanlara etkisine izin verilmemesi öngörülüyor. Bir tarafta böyle bir laiklik anlayışı var. O halde bunu şöyle ifade edebilirim; biz bu dünyada bir hayat yaşıyoruz, bunlar şu dünya hayatından dinin dışlanmasıdır. Biz bu insanlara; "Siz yanlış yoldasınız, yani laiklik buysa bu insanî değil, bu insan hak ve hürriyetlerine aykırı. Bütün kurumlar, kuruluşlar, kurallar insanların mutluluğu içindir. Sizin anladığınız bu laiklik anlayışı inanan insanı mutsuz kılar, baskılara, sıkıntılara sokar. Siz bu fikrinizi tashih edin, düzeltin. Din ve vicdan hürriyeti, insan hakları dünyada nasıl algılanıyorsa siz de o noktaya gelin" diyecek yerde hemen telaşa kapılıyoruz. Bu sefer bence laiklikle hiç alakası olmayan ve Müslümanların bir iç problemi olan şu meseleleri tartışmaya açıyoruz: Kur'an ayetleri ve sünnet ne kadar bağlar bizi, hangisi bağlayıcıdır, hangisi değildir? Bizi Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) uygulaması, sahabenin uygulaması, müçtehidlerin içtihadları ne ölçüde bağlar? Biz bugünkü problemlerimizi çözmek isterken bunlara nasıl bakacağız, bunları da değişmez ayetler gibi mi okuyacağız? Ben bundan hiç rahatsızlık duymuyorum ama bu bize dayatılanla alakalı olmayan bir konu ve bugünkü problemimizle de alakası yok.

Şimdi bakınız Kur'an-ı Kerim'de 277 hüküm ayeti var deniyor. Nasıl sayılıyorsa bu hüküm ayeti? Tabii doğrudan diyor Yunus Vehbi Yavuz Bey. Ben de besmeleden başladım mesela besmelede yok.

Mevzuyu çok dağıtmak istemiyorum da, Kur'an'daki ahlakî hükümleri, dünyevî hükümlerin dışına nasıl çıkarıyorsunuz? Mesela Fazlur Rahman hocam aklıma geldi, aslında bizim Allah'ın iradesine uygun ve fakat çağdaş yaşayabilmemiz için Kur'an'ın ahlakî ve içtimaî ilkelerini kavramamız gerekir. Fazlur Rahman hoca merhum, laik değildir ve İslam'da laikliğin olmayacağını ifade eder. Madem ki Fazlur Rahman hocaya çok atıf yapıyoruz, o halde bir atıf da ben yapayım. Fakat o çok önemli bir şeye işaret eder, der ki: "Eğer Müslümanlar Müslüman kalarak çağdaşlaşamazlarsa zorunlu olarak laiktirler. Böyle bir ikilemle karşı karşıyasınız, unutmayın". Bu bizim iç meselemizdir, bunları tartışalım.

 


 

İslam'ın referans alınması

İslam'dan referans alacak mıyız, almayacak mıyız? konusunda büyük bir müşkilatımız var. Yani bazı meselelerimizi çözerken, hatta devlet yönetirken, yasa yaparken Müslümanları ve inananlara göre İslam'ı kaale alacak mı, almayacak mı? Konu bu. Ben almayacağını düşünüyorum. Çünkü bu laikliğe aykırıdır. Şimdi bu onların yanlışı. Bizim yanlışımız, meşhur olan İslamcı yazarlar, düşünürler, yani İslam adına konuşanlar var ya, onların da yanlışı şu: Kendilerinin bir İslam anlayışı var ve bu İslam anlayışını benimsesin benimsemesin "Müslüman'ım" diyen bütün insanlara kendi İslam anlayışlarını dayatmak istiyorlar. Bunu dayatabilmek için de bir güce sahip olmaları lazım. O halde bu güç neyse, onu elde etmeye çalışıyorlar. Yani zorla insanları kendi anladığı manada Müslüman kılmak istiyorlar. Bu da bir yanlıştır. Bunun bir ortası yok mu? Bunun bir ortası var. Örnek vereyim: Osmanlı uygulaması... Osmanlı Devleti Hukuk-u Aile Kararnamesi hazırlıyor. Burada her konuyla alakalı üç bölüm vardır. Mesela boşanma, evlenme, nişan, iddet vs. "Müslümanlar için olan hükümler" der ve maddeler sıralar. Arkasından "Museviler için " der ve maddeler sıralar. Onun arkasından "İseviler için" der ve yine maddeler sıralar. İslam'ı referans alan Osmanlı Devleti kanun hazırlıyor, kanunda Musevileri, İsevileri kaale alıyor ve onları bağlayan dinî kuralları kanunlaştırıyor. Burada önemli olan husus şu: Bir tane madde koyup "İsevi, Musevi, Müslüman, dinine uysun uymasın bana uymaya mecburdur" demiyor Osmanlı ama bugün bir kısım çevreler bunu diyor, demek istiyor, yanlış olan bu. Bu yanlışı vurgulayalım diyorum ben.

Mesela bir bayan inanıyorsa başını örtebilmeli, sırf başını örttü diye onu kamu görevinden, tahsilinden mahrum etmemeli ve önüne bahaneler çıkarmamalı. "Benim bacım, anam, ninem şunun için örtünüyor, sen şunun için örtünüyorsun" diye gülünç bahaneler çıkartılmamalı. Elbette öyleleri de vardır ama öyle olmayanlar da vardır. Siz asıl öyle olmayanların hukukunu koruyacaksınız, suistimalleri engellemek için de ayrı tedbirler alacaksınız. Suistimalleri engellemek için hak ve hürriyetler ortadan kaldırılmaz, bu son derecede yanlıştır ve hukuk anlayışına uymaz.

Hakimiyet meselesine geçiyorum. Biz bugün eğer laik, demokratik, sosyal devlet, hukuk kavramlarından vazgeçmiyorsak ve bunların bir kısmının değişmesinin dahi teklif edilemeyeceğini öngörmüşsek, bu da temel yasada yerini almışsa, biz Müslümanlar olarak böyle bir çatı içinde yaşayabiliriz. Yalnız bunun şartı şudur: Devlet dine müdahale etmeyecek, dini tanımlamayacak, insanların din ve mezhep anlayışı seçimini belirlemeyecek, bir din anlayışını bütün insanlara dayatmayacak. Ama bunun yanında, devlet olmanın gereği olarak kamu düzenini, kamu sağlığını, devletin âli menfaatlerinin gereğini de koruyabilecek bir düzen kuracaktır. Öyle namaz kıldı diye, hanımının başı örtülü diye insanları mürteci saymayacak ve bu imkânı onlara tanımayı laikliğe aykırı telakki etmeyecek. Öyle bir laiklik anlayışı tanımı getireceksiniz ki, ateist ateistliğini, Hıristiyan Hıristiyanlığını, Müslüman Müslümanlığını yaşayacak. Peki burada düzen olur mu? Derseniz, olur derim.

"Hakimiyet bila kayd u şart milletindir." Bu cümle neye göre söyleniyor? Ben buradan başlamak istiyorum. Bunun alternatifi ne? Yani hakim olan Allah değil, halk mı demek istiyorlar? "Hakim olan, Allah adına kilise, Allah adına bir şahıs, Allah adına bir grup değildir. İnsanların mukadderatını yasama, yürütme, yargı vs. alanlarında belirlerken, ne Allah'dan selahiyet aldığı kendinden menkul bir kilise, ne de bir şahıs, millet iradesine ambargo koyamaz. Millet iradesi bir yanda, onun iradesi bir yanda olup, onun iradesiyle kanun yapılamaz, karar alınamaz, milletin mukadderatı tayin edilemez ve millet yönetilemez" mi demek istiyorlar? Yoksa karşılarına Allah'ı alıp "Tekvinde ve teşride Allah'ın hakimiyeti diye bir şeyi biz tanımıyoruz"mu demek istiyorlar?
Eğer birincisini kasdediyorlarsa Müslümanların o konuda hiçbir problemi yok. Çünkü Müslümanların da ona katılmaları şarttır. Zaten bizde kilise yok. Saltanat da merduddur. Müslümanlar zaten ona da karşıdır.

Lakin hakimiyet, Allah'a karşı bir tavır almak anlamında kullanılıyorsa, orada Müslümanların problemi vardır. Bir mümin Allah'a karşı bunu söyleyemez. Çünkü herkes biliyor ki Allah hem tekvinde hem teşride "hakim-i mutlaktır". Şimdi bizi teşri, yani yasama, kanun yapma daha çok ilgilendiriyor. Bizim bu konuda söyleyeceğimiz sözleri kısaltan şey daha önceki konuşmalardır. O konuşmaları tekrarlamıyorum ama, bu bizim Kur'an'ı okuma ve anlama biçimimize bağlı bir şeydir. O, 3'lü tasnifte lafız, hüküm ve maksat üçlüsünü nasıl kullanacağımıza bağlıdır. Ama sonuçta hiç şüphe yok ki, Müslümanlar kanun yapar, nizamname, kararname çıkarır; lakin bağımsız yapmaz. Allah'la, dinle alakasını tamamen kopararak, onu dışlayarak yapmaz. Bir şekilde ondan izin alır. O şeklin sonuna kadar tartışılmasına ben varım. Ama bir şekilde, yaptığınızı Allah'ın rıza ve iradesine bağlamak durumundasınız. Kendinizi bu zorunluluk içinde hissettiğiniz anda, "Siz laik değilsiniz" demektir.11

 



11 Bu bölüm, 16-19 Temmuz 1998 tarihleri arasında gerçekleşen 1. Abant toplantısında müzakere'lerinden alınmıştır.

 

I. Abant sonuç bildirisi'ndeki bazı maddeler

16-19 Temmuz 1998'de Abant'ta, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın tertip ettiği ve masraflarını üstlendiği bir toplantı yapıldı. Toplantıya çeşitli düşünce, inanç ve kanaat gruplarından 50 civarında akademisyen, uzman veya konu ile ilgili şahıs yanında bir o kadar da basın mensubu davet edilmişti. Birinci gün 3 çalışma gurubu oluşturuldu, birinci grup "din-devlet, din-dünya ilişkisi ve İslâm'da ferdin hak ve özgürlükleri", ikinci grup İslâm'da akıl-vahiy ilişkisi, hakimiyet ve yönetim", üçüncü grup da "Türkiye'de ve dünyada laikliğin gelişim ve değişimi, ferdin dini hak ve özgürlükleri" konularını konuştular, tartıştılar, genel toplantıda yeniden tartışılıp sonuca bağlanmak üzere bir metin ortaya çıkarmaya çalıştılar. Takip eden günlerde ise bu grup metinleri üzerinde konuşuldu, tartışıldı ve hemen her maddesinde büyük veya ona yakın ekseriyetin bulunduğu 10 maddelik bir nihai bildiri ortaya çıktı. Maddelerle ilgili muhalefet ve muvafakat, fikir ve kanaat gruplarına göre değil, tartışmaya katılanların orada oluşan vicdani kanaatlerine ve fikri tercihlerine göre oluyordu. Bir maddede bir kısım ilahiyatçılar ile mesela liberal düşünce grubu birleşiyor, bir başka maddede aynı ikili farklı reyler izhar ediyorlardı.

Ülkemizin içinden geçerek geldiği sıkıntılı ve zikzaklı dönemlerin birini daha yaşadığımız bu günlerde, fikirleri ve zihniyetleri farklı bu kadar okur-yazar düşünürün bir araya gelip böyle kimselere yakışan bir üslupta konuşup tartışmaları -yalnızca bu- bile- güzel bir olaydı ve yeterdi, toplantının hasılası bundan ibaret olmadı, ortaya bir de bildiri çıktı. Bildirinin her maddesinde ittifakın bulunmaması da bize göre sonucu olumsuz kılmıyor; çünkü maddeye muhalif olanlar, farklı düşünenlere saygı duyuyorlar, bu farklılığa rağmen güzel insanî ilişkileri devam ediyor, her biri diğerinin fikir ve kanaatine göre varolmasını, yaşamasını vazgeçilmez bir insan hakkı olarak telakki ediyorlar, "Katılmadığı fikir, inanç ve kanaate sahip olma ve buna göre yaşama hakkını sonuna kadar savunacaklarında" birleşiyorlar.

Sonuç bildirgesinin 4, 7 ve 9. maddeleri önemli şeyler söylüyor.

"4. ... Devlet bütün dinlerin, inançların ve dini yorumların önündeki engelleri kaldırır; din ve vicdan özgürlüğünü, dini inançların gereklerinin serbestçe yerine getirilmesini herkes için güvence altına alır."

"7. Türkiye'nin bir kısım güncel sıkıntılarının kaynağında vatandaşların yaşam tarzlarına müdahale ve bu konudaki hassasiyetleri yatmaktadır. Laiklik din karşıtlığı değildir ve insanların yaşam tarzlarına müdahale edilmemesi biçiminde anlaşılmalıdır. Laiklik bireyin özgürlük alanını genişletmeli, özellikle kadına karşı ayrımcılık şeklinde sonuç doğurmamalı, onu kamu alanındaki haklarından mahrum etmemelidir."

"9. İnsanların dinî ve felsefî inanç ve kanaatleri ile inançlarına göre yaşama haklarını kullanmaları; açık ve yasallığını hukukun üstünlüğü ilkesinden alan bir kamu düzeni kuralı olmadıkça kimsenin cezalandırılmasına, kamu görevinden uzaklaştırılmasına, eğitim ve diğer kamu hizmetlerinden yoksun bırakılmasına sebep veya gerekçe kılınamaz. Laiklik ilkesi insan haklarında mutlak eşitlik ilkesi ile adalet ilkesinin tarafsız uygulanmasından hiçbir dinî veya felsefî görüşe ödün vermeme anlamında bir anayasal tanıma kavuşturulmalı, ikinci aşamada da bütün mevzuat gözden geçirilerek vatandaşların ciddi boyutlara varan endişe ve ıztırapları giderilmelidir."

Bize göre de İslâm'ı laikleştirmeye veya laikliği İslâmîleştirme'ye çalışmak abesle meşgul olmaktır; çünkü İslâm bir dindir, kaynağı ilâhîdir, aşkındır, beşer üstüdür; insanlığa yol göstermek, dünya hayatlarını Allah rızasına uygun yaşamalarını ve ahirette de mutlu olmalarını sağlamak için gelmiştir, karışmadığı, ilgi dışı bıraktığı bir alan yoktur. Ancak çağrısını ilim, hikmet, ikna ve güzel öğütle yapar, kimseyi dini benimsemeye ve yaşamaya zorlamaz... Laiklik ise başka bir tarihin, felsefenin ve bunalımın eseridir, dini daha doğrusu kiliseyi devlet ve siyasetin dışına çıkarmayı hedeflemiş, bunda da muvaffak olmuştur.

Laiklik ilkesini benimsemiş bir ülkede Müslümanlar yaşıyorlarsa devletin yapması gereken şey, laikliği din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde tanımlamak; devletin varlık ve bütünlüğüne, başkalarının hak ve özgürlüklerine, kamu düzenine zarar vermedikçe her türlü inanç ve kanaatin benimsenmesini, ifade edilmesini, öğretilmesini, yaşanmasını ve örgütlenmesini serbest bırakmaktır. Böyle bir ortamda Müslümanlar, başkalarıyla bir arada uyumlu yaşayacaklar ve kimsenin hak ve özgürlüklerine tecavüz etmeyeceklerdir; böyle yapacaklardır; çünkü dinleri onlardan bunu istemektedir. Bunu istemektedir; çünkü "dinde zorlama yoktur" ve Allah Teâlâ kullarını, güçlerinin yetmediği bir fiil veya talep ile yükümlü kılmaz.

 


 

II. Abant toplantısı notları

Din, devlet ve toplum

Din-devlet, İslam-demokrasi, İslam-laiklik ilişkisi bulunup bulunmadığı, örtüşüp örtüşmediği, çatışıp çatışmadığı konusu bildiğiniz gibi yıllardır tartışılıyor ve daha da tartışılacak. Tartışılmasına karşı değilim, bu tartışmalar sonucunda üzerinde uzlaşılmış maddelere de ulaşamadık ama zaruri değil zaten. Ben bu toplantıda biraz pratiğimize girelim diyorum ve pratiğimize girmekten de şunu kastediyorum. Din-devlet değil. Dini yaşayan, dini yaşamak isteyen, bir inancı olan-olmayan insanlardan biri Allah'tan talimat alıyor, biri vicdanından talimat alıyor. Bu bir vakıa, bir teori değil. Bu insanlardan vicdanlarının ya da dinlerinin talebi var. Devlet bu talebin neresinde duruyor? Devlet bu talebe karşı nasıl bir tavır alıyor? Türkiye'de problemimiz bununla alakalı. İnanan insanın dinin kendisinden talepleriyle devletin bu talepler karşısındaki konumunun ortaya çıkardığı problem. İşin düğüm noktası burada. Mesela İslam laikliğe nasıl bakar, demokrasiye nasıl bakar? Karşı mı değil mi? sözü bugünkü Müslümanların problemi değil. Bugünkü Müslümanların problemi; devletine karşı gelmeden dinin kendisinden taleplerini yerine getirme arzusudur. Fakat bugün devlet bir takım kanunlarla ya da idari tasarruflarla dindarın başkasının hukukuna zarar vermeden sadece dini yaşama arzusunun karşısına geçiyor, bunu engelliyor. İnancına göre yaşama hürriyeti, olması lazım gelenden fazla sınırlandırılıyor.

Peygamberimiz, biz inananlara göre Allah'tan vahiy yoluyla aldığı bilgileri, bulunduğu şehirde, bulunduğu topluma tebliğ etmeye başladığında yalnızca dini tebliğ ediyordu. Yani devlet talebiyle başlamadı, iman, inanma, ibadet, ahlak talebiyle başladı. İçinde yaşadığı toplum buna izin vermedi, yani orada bir devlet vardı. Orada cemaat-cemiyet arası bir oluşum vardı, bunun bir idaresi de vardı. Buna tırnak içinde "devlet" diyebilirsiniz. Devlet, otorite tebliğe izin vermedi. Din hürriyetinin unsurlarını bir düşünelim. Din hürriyetinin malumaliniz ikinci önemli unsuru ibadettir. Kabe'nin içinde saklı putlar ve herkes kendi putuna tapıyor. Peygamberimiz inananlarla birlikte, Kabe'nin bir köşesinde Allah'ına ibadet etmeyi talep etti, otorite buna da izin vermedi. Peygamberimiz başka yerlere, mesela Taif'e giit. "Benim dinimi tebliğ edip yaşamama izin verir misiniz?" dedi, onlar da izin vermediler. Geri döndü, şehre sokmadılar. Birinin himayesinde12 şehre girdi, bunun üzerine sıkıştırma, tehdit, baskı devam etti. Sonunda onları yurtlarından çıkarmaya, imha etmeye karar verdiler.

İslam-devlet ilişkisinde bu 2 unsur çok önemli. Hangi 2 unsur? Biri, din hürriyetine izin vermek veya vermemek. İkincisi, vatanınızda oturmanıza izin verip-vermemek. İşte Kur'an-ı Kerim Müslümanlarla ötekilerin ilişkisini düzenleyen bir çok ayette bu iki unsurdan hareket ediyor. Eğer ötekiler size din hürriyeti tanımazlarsa, dininize karşı savaş açarlarsa, birinci madde bu. İki; sizi yurdunuzdan, yuvanızdan çıkarırlarsa o zaman bu iki olumsuz sonucu olumluya çevirinceye kadar onlarla savaşın diyor. Savaşmanın sebebi budur. Buna "fitne" diyor, "fitne yeryüzünden kalkıncaya kadar", "Allah için oluncaya kadar" diyor. Bu, din hürriyetinin ve vatanı başkalarıyla paylaşma hakkının tanınması anlamına geliyor. Bu hak tanınmadığı için Peygamberimiz biliyorsunuz kendi cemaatiyle birlikte bir başka yere giderek bu hakkın tanındığı yeni bir siyasî-sosyal oluşum meydana getirmeye çalıştı. Oraya gittiğinde şöyle bir şartla gitmedi: ben buraya geliyorum, bir devlet kuracağım, bu devletin hakimi de ben ve Müslümanlar olacak....

Burada Mekke izin verseydi, Peygamber efendimiz orada cemaatiyle birlikte, dini yaşayarak devam etseydi ne olacaktı? sorusunu sormamız gerekir. Sonra gelelim Medine'ye. Medine'de (içeriğine girmiyorum) bu vesika (Medine Vesikası) çerçevesinde hayat devam etseydi ve ihanetler olmasaydı, yani sözleşmeyi bozup Müslümanları arkadan vuran, dolayısıyla din hürriyetini ve bir yerde oturma hakkını engelleyen davranışlar olmasaydı o zaman ne olacaktı? İkinci soru bu. Belki de çok farklı bir siyasi-sosyal oluşum içerisinde Müslümanlar ve Müslümanlık yaşayacaktı diğerleriyle birlikte. Bu da olmayınca o zaman zaruretten hareketle Müslümanlar bu iki ilkeyi herkes için tesis etmek üzere devlete talip oldular. İnsanları yurtlarında yuvalarında oturtmak, din ve vicdan özgürlüğünü sağlamak üzere hakimiyete talip oldular. Dolayısıyla İslamın devlet talebi direkt değil, dolaylı bir emirdir. Bir kural var, gerekli olan bir şey, bir başka şeyi gerekli kılıyorsa o da gereklidir.

Şimdi pratiğe buradan gelmek istiyorum. Bunu yerine getireceğim, ama bunu yerine getirmeme bir engel varsa yani bunu yerine getirmek benim için farz ise, o engeli ortadan kaldırmak da farz. Peki bunu engelleyen devletse ne olacak? Bunları tartışmamız lazım.

Burada fikir ve inanç düzeyiyle sosyal ve siyasal düzeni daha ziyade ilgilendiren devlet-halk ilişkisini birbirinden ayırmak gerekiyor. İslam, tevhid dinini getiriyor ve tevhide aykırı olan bütün inançları reddediyor, buna katılıyorum. Lakin, o inanca sahip olanlara ne yapıyor, yani ötekine karşı tavrı nedir? Bu önemli. Mesela Mekke'de inanç ve zihniyet bakımından büyük bir devrim yapıyor ama "Sizin dininiz size, benim dinim bana" diyor. Tekrar altını çiziyorum, eğer onlar bu dini ortadan kaldırmak ve insanları oradan kovmak için onlara savaş açmasaydı, o da onlara savaş açmayacaktı. Bunu nereden biliyoruz derseniz, şuradan derim: İslam, hakim olduğunda ne müşrikleri yok etmek istemiştir, ne de başka inanç sahiplerini. Batıl demiştir fakat hayat hakkı vermiştir. Burası çok önemli.

Muamelata uzatmamak için girmiyorum, ama burada düğüm noktası bu. Buradan da pratiğe gelmek istiyorum. Biz eğer inançta farklı isek, bana göre benim inancım isabetlidir, size göre sizin inancınız isabetlidir. Bu, insanın tabiatı icabı böyledir. Ama burada ikinci aşama; peki ben sizinle nasıl bir ilişki kuracağım? Farklı inanışlar içindeyiz, farklı hayat tarzımız var ama sizinle nasıl bir ilişki kuracağım? Ben sizin inancınızı yok mu edeceğim? Sizi bu memleketten atacak mıyım, yoksa farklılık içinde sizinle birlikte yaşamak için bir düzene talip miyim? Bir formülüm var mı? İşte İslam bu noktada büyük farklılık arzediyor diyorum ben. Tarihe baktığınızda da büyük farklılık arz ediyor. Yani birçok dinler, inanışlar var ki, ötekini yok etmeyi hedef alıyor. İster o dinin kitabının aslında olsun, ister katkılı kısmında olsun ötekini yok etmeyi hedefliyor. İslam için bunu söylemenin doğru olmayacağını düşünüyorum.

 



12 O sistemde bir himaye ilkesi vardır, o himaye ilkesine başvurarak Taif'e girdi.

 

Devletin ideolojisi

Devletin ideolojisi ya yoktur denilmeli yahut da demokratik hukuk devleti ilkesi korunarak millete hizmet etmelidir denilmeli; aslında devletin bir ideolojisi yoktur denmesine taraftarım ama mutlaka devlete bir ideoloji belirlenecekse bence sadece şu olmalıdır: Demokratik hukuk devleti ilkesi korunarak millete hizmet.

Bizde devletin ideolojisi vardır ve Kemalizmdir, Atatürkçülüktür veya bir başkası da İslamcılıktır, bir başksı Marksizmdir, Kominizmdir denildiği zaman mutlaka o ideolojiye inanç, vicdan ve fikir olarak katılmayan insanlarla -ki o insanlar da elbette millet içerisinde vardır- devlet veya devleti temsil eden kurumlar arasında kırılma meydana gelir. Devleti bunun dışında mücerret bir varlık olarak düşünmeyelim. Devlet mücerret bir varlık değil, bu kurumlar ve kurallar çerçevesinde vardır. O kurumlar ve kurullar ve bunu yönetenler bir takım sakatlıklar yapıyorlarsa devlet denildiği zaman o mücerret kavram değil bunlar kasdediliyordur ve tenkit ona yöneliktir.

Bu tehdit ve tehlike meselesi istismara, kötüye kullanmaya ve belli bir kuruluşa yıkmaya, yok etmeye çok müsait kavramdır. Onun için böyle analizler yaparak mesela bağımsızlık savaşı verdiğimizde Türkiye neredeyse bugünkünün aynıydı, demek çok tartışma götürür bir şeydir. Objektif, elle tutulur bir şekilde tehlikeden korunması lazımdır Türkiye'nin ve hangi özgürlükler tanındığında o tehlike gerçekleşecekse o özgürlükler sadece sınırlanmalı veya askıya alınmalıdır. O da fevkalade hallerle sınırlı olmalıdır. Bunun dışında genel kural olarak "bugün Türkiye bir tehdit içerisindedir. Sevr hortlatılmak isteniyor. O halde biz insan hak ve özgürlüklerini biraz askıya alalım. Önce ekmek, sonra din, önce ekmek sonra demokrasi" gibi bir yaklaşımın çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. İnancı yaşama hürriyeti, insan haklarına sahip diğer inanç sahiplerinin veya genel olarak insan haklarına zarar vermeksizin azami ölçüde tanınırsa İslam manasında bir çatışma olmaz. Bizim ülkemizde inancı yaşama hürriyeti Müslümanlar ve müslüman olmayanlar, inancı olanlar veya olmayanlar o inançlarını yaşamayı, din hürriyetini talep ediyorlar. Din hürriyetinde 4 unsur vardır: İnanma, ibadet, ifade, örgütlenme. Bugün sadece müslümanlar değil, Türkiye'de yaşayan insanlar da bunları talep ediyor. Bunlar çağdaş dünyaca kabul edilmiş evrensel demokratik hukuk devleti ilkeleri çerçevesindedir; onlara karşı bir tehlike oluşturmadığı sürece de İslam manasında din ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti manasında devlet arasında bir problem yoktur.13

 



13 Bu bölüm, 9-11 Temmuz 1999 tarihinde yapılan II. Abant toplantısı müzakerelerinden alınmıştır.

 

Abant toplantıları'nın amacı

8-11 Temmuz 1999 tarihinde yapılan II. Abant toplantısına katılanlardan biri olarak kısa bir değerlendirme yapmam gerektiğini düşünüyorum.

Birinci toplantıya katılanlardan merhum olan gazetecimiz hariç çağırıldıkları halde katılmayanları, sebep bakımından ikiye ayırmak gerekiyor: 1. Gerçekten mazereti olanlar, 2. Toplantıyı tertip eden 5 sivil toplum kuruluşundan biri olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfını'nın ilişkili olduğu camiaya yöneltilen ithamların ve bunlara bağlı söylentilerin etkisinde kalanlar, bu sebeple katılmayı riskli sayanlar. Sebep ne olursa olsun katılmayan veya katılamayanlar bir yana, bu toplantıya katılanların da sayı ve liyakat bakımlarından yeterli olduklarını söylemek gerekir. Esasen bu platformun sonuçları ayrıntılarıyla birlikte yayımlanacağı için ilgilenen bütün fikir ve ilim adamlarımızın yazarak buna katılmaları mümkündür.

Toplantının mahiyet ve amacı ile katılanların nitelikleri konularında farklı bir anlayış ve algılayış içinde olanların, hem benim gibi ilahiyatçıların orada ne işleri olduğunu sorduklarına hem de sonuçları amacı dışında değerlendirdiklerine şahit oluyoruz. Bana göre Abant toplantısı, başka birçok sivil toplum kuruluşunun yapageldiği ilmi toplantılardan birisidir. Bunun diğerlerinden farkı, inanç, kanaat, düşünce, duruş ve hayat tarzı bakımlarından tek tip olmayan, birbirine benzemeyen oldukça çok sayıda ilim ve fikir adamını bir araya getirmesi, tartışılan konular üzerinde, mümkün olursa görüş birliği ve ortak noktalar, bu mümkün olmazsa karşılıklı olarak birbirini anlama, saygı ve hoşgörü aramasıdır. Ayrıca bu toplantılar uzun solukludur, yıllarca devam etmesi, sonuçların yayımlanması, daha geniş ölçüde tartışılması, ülkemizin ve insanımızın bir kısım meselelerinin uygun çözümlere kavuşması uğrunda çaba sarfedilmesi, kamuoyu oluşturulması arzu edilmektedir. Böyle toplantıları hangi kurum ve kuruluş tertip ederse etsin imkan bulduğumda katılırım, konular üzerinde kendi düşünce ve kanaatimi açıklarım, başkalarıyla tartışırım, bir karar veya sonuç çıkacaksa ve ben buna katılmıyorsam muhalif olduğum noktayı da açıklarım, kaydederim.

Geçen yılki toplantıdan sonra yazılan değerlendirme yazılarının birinin başlığı "Abant konsili" idi. Bilindiği gibi konsil, Hıristiyanlıkla ilgili bir terim olup dinin inanç ve ibadet kısmları da dahil olmak üzere bütünü üzerinde değiştirici, düzeltici, açıklayıcı kararlar alabilen rûhânî meclis demektir. Meclise katılanlar yüksek dereceli din (kilise) adamlarıdır ve bu meclisin aldığı kararlar bağlayıcıdır. İslam'da ise din adamı yoktur, bütün müminler kabiliyet ve imkan bakımlarından eşit derecede, hem dine hem de dünyaya aittirler, camide imam, hatip, vâiz, müezzin... olmaları, aile kurmalarına da, ticaret, ziraat, zenaat gibi işlerle meşgul olmalarına da engel değildir, müminler dünya hayatını dinin bağlayıcı kurallarına göre yaşamak durumundadırlar, dini öğrenmek, vahyi anlamak ve yorumlamak hiçbir sınıfın tekelinde değildir, bunun için gerekli olan şey ilimdir, bilenler kendi bilgilerine göre, bilmeyenler ise bilenlerden öğrendiklerine göre hareket ederler. Dinin ictihada dayalı olmayan, naslarla ve bunlar üzerinde oluşmuş icma ile sabitleşmiş kısmında ictihad da yapılamaz, değiştirme, düzeltme ve ıslahata da gidilemez. Ehli tarafından, yerinde yapılmış yorum ve ictihadlara gelince hiçbir müctehidin ictihadı diğerini bağlamaz, yeni ve farklı ictihadı engellemez. Bu bilinen gerçeklerden ve kurallardan bakılınca Abant toplantılarına konsil demek kötü ve münasebetsiz bir yakıştırmadır. Ne Abant bir konsildir, ne de ittifakla veya ekseriyetle kamu oyuna duyurulmasına karar verilen düşünceler ve kanaatler birer bağlayıcı din kuralıdır. Orada inanan ve inanmayan, inancını belli bir şekilde yaşayan ve yaşamayan, belli bir konuda uzman olup diğer konulara yabancı bulunan 50 ilim ve fikir adamı toplanmışlar, uzmanı oldukları konularda bilgi ve düşüncelerini dile getirmişler, tartışmışlar, diğer konulara ise kendi dünya görüşleri, temel inanç ve düşünceleri açısından bakmışlar; ileri sürülen hüküm ve kanaate katılmışlar veya muhalif kalmışlardır. İlan edilen sonuçlar da yalnızca üzerinde düşünülsün ve tartışılsın diye oluşturulmuş ve ilan edilmiştir. Bunların ne kadarı üzerinde yeterli mutabakat oluşursa o kadarı kamuoyuna mal olmuş bulunur ve uygulamaya aday hale gelir; bundan sonrası siyasi iradeye ve sivil topluma ait olur.

Farklı inanç ve düşüncede oldukları halde mutlak veya izafi (göreceli) olarak iyi olan bir sonuca varmak ve bunu hayata sokmak, gerçekleştirmek üzere bir araya gelmenin İslamî yönü ile son toplantıda alınan kararların bir önceki ile mukayeseli tahlili ve değerlendirilmesi işi başka yazılara kalmaktadır

 


 

Din-devlet ilişkisi üzerine bazı düşünceler14

1. Devletin ve hükumetin beşeri bir ihtiyaçtan doğduğu doğrudur, elbette toplu halde yaşayan insanların buna ihtiyaçları vardır, ancak "devlet ve hükumetin Kur'an'da bahis konusu olmadığı ve İslam'ın, bu konularda bir talebinin bulunmadığı" iddiası isabetli değildir. Bize göre doğru olanı vaktiyle şöyle ifade etmiştik:

İslam'ın devlet talebinin olup olmadığı, daha geniş bir ifade ile İslam ve devlet ilişkisi son yıllarda sıkça gündeme gelmiş ve tartışılmıştır. Bu tartışmada İslam'ın laik karakterli bir din olduğunu savunanlar doğrudan naslara ve özellikle Kur'an'a bakmışlar, bu kaynakta mahiyet ve niteliklerini Allah'ın belirlediği bir devleti aramışlardır. Gerçi Kur'an doğru okunduğunda nitelikleri dolaylı ve genel hatlarıyla belirlenmiş bir devlet kavramını onda bulmak da mümkündür, ancak biz burada dinin müminlerden istediklerini hareket noktası yaparak "İslam'ın devlet talebi" konusuna yaklaşmayı deneyeceğiz. Bunun için de fazla uzaklara gitmeden iki örnek üzerinde duracağız: Örtünme ve Kur'an öğretimi.

İslam, kendisine inanan ve hayatını inancına göre yaşamak isteyenlerden -ferde veya topluma yönelik birçok şey arasında- belli ölçülerde örtünmelerini ve dinlerini, onun ana kaynağını öğrenmelerini, öğrendiklerini hayata geçirmek için gerekli bulunan din eğitimini almalarını da istemektedir. Bir müslüman İslam'ın bu taleplerini yerine getirmek için örgütlenmeye muhtaçtır. Bu örgütlenmeyi ya devlet yapacaktır, yahut da müslümanların sivil olarak örgütlenmelerine izin ve imkan verecektir. Devlet bir yandan örtünenlerin okumalarını ve kamu görevi almalarını, diğer yandan da din eğitimini ve Kur'an öğrenimini engeller, sınırlar ve yasaklarsa İslam ile devlet, müminlerin yerine getirmek mecburiyetinde oldukları "dinin emir ve talepleri" ile devletin talepleri arasında çatışma ortaya çıkar. Müminler açıkça dinin taleplerine aykırı bulunan devlet emirlerine uymakta zorlanırlar, ikileme düşerler; devletin emri usulüne göre yapılmış ictihada dayanmaz da, laiklik ilkesi gerekçe gösterilerek din kâle alınmadan, din ve vicdan hürriyetinin gereğine uyulmadan verilmiş olursa bu emre uyamazlar, bu emri veren devlete karşı yabancılaşmaya başlarlar.

Böyle bir durumda müslümanların şunları yapmaları muhtemel hale gelir: a) Sivil itaatsizlik, yani kanunun hukuka aykırı olması sebebiyle ona uymamak, ceza alsa da dinin talebini yerine getirmeye devam etmek. b) Kamil manada din ve vicdan hürriyeti veren bir iktidar talep etmek, bunun için elden gelen meşru gayretleri göstermek. c) Başka inanç ve hayat tarzı sahipleri ile anlaşarak böyle bir iktidarın oluşturulması mümkün olmazsa, başkalarına da din ve vicdan hürriyeti tanımakla beraber İslam'ı önceleyen, onu hak ve ona aykırı olanları batıl olarak değerlendiren, bâtılın değil, hakkın gelişip yayılmasını hedefleyen devleti ve iktidarı oluşturmak.

2. İslam devleti veya İslamî devletin terim olarak farkı oturmuş değildir, bunları ayrı mânalarda kullanan kimselerin maksatlarını açıklamaları gerekir. Nisbeten oturmuş olan iki terim, İslam ülkesi devleti ile İslam veya İslamî devlettir. Bunlardan birincisi halkının çoğu müslüman olan, müslüman nüfusun hakim bulunduğu devleti ifade etmektedir; böyle bir devletin İslamî tanımlamasına uyması da, uymaması da vaki olmaktadır. İslam devleti veya İslamî devletten maksat ise devletin temel referansının İslam olduğu bir yapıdır.

İslam bugüne kadar bilinen ve uygulanan siyasi sistemlerden birini isim vererek ve tanımlayarak öngörmemiş, emretmemiştir. Ancak bu, her siyasî sistemin İslam'a uygun düşeceği mânasına da gelmez. İslam'ın ortaya koyduğu, iman edenleri bağladığı esaslar, kurallar, amaçlar siyasi sistemlerin de İslam'a uygun ve meşru olup olmadıklarını belirlemede yol göstericidir, belirleyicidir. İslamî siyaset sisteminin ve devletin yapısında, her biri Kur'an'da defalarca zikredilen ve Kur'ânî anlamları da belli olan şu unsurlar vardır: Tevhîd, itâat, hilâfet, bey'at, şûrâ, emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker, velâyet, mülk, hüküm, adalet, ehliyet ve emanet. Bunları ihtiva eden sistemler İslamî'dir, meşrûdur.

3. Medine Vesikasından yola çıkılarak oluşturulan ve teklif edilen siyasî-sosyal model, vaktiyle denenmiş, müslümanlar dışındaki tarafların hiyanetleri (sözleşmeye bağlı kalmamaları) yüzünden bozulmuş, yerine İslam'ın amaçlarını -ki bunların içinde din ve vicdan hürriyyeti de vardır- müslümanların hakim bulunacakları bir siyasi sistem içinde gerçekleştirme yolu ve usulü ikame edilmiş olan bir modelin, günün şartlarında başka türlüsü mümkün görülmeyerek yeniden devreye sokulma projesidir. Hedef din, düşünce ve vicdan hürriyeti üzerindeki baskıları kaldırmak, toplu hayatın zaruri kıldığı ortak alan, bu alana mahsus mevzûât ve uygulamalar dışında bütün din ve düşünce mensuplarına özgürlük getirmektir. Bu projeyi savunanların düşünce ve tekliflerinde, 28 Şubat'tan sonra ne gibi değişiklikler olduğunu net ve tam olarak bilmiyorum. Projenin, müslümanların yaşadıkları realiteye uygun olup olmadığı konusunda kesin bir şey söylemek bana göre mümkün değildir, bunu deneme ortaya çıkaracaktır. Bu arada müslümanların maruz bulundukları baskıların hafifletilmesi veya ortadan kaldırılması için başka modellerin/projelerin olup olmadığı, var ise bunların imkan, meşruiyet ve uyumu da sorgulanmalıdır.

4. İslam'a yakınlık veya uzaklık isme değil, ismin ifade ettiği mahiyete bağlıdır. Hangi yapının İslam'a uygun olacağı konusu yukarıda açıklanmıştır.

5. Velâyet-i fakih kavramını ait olduğu mezhebin bağlamından çıkararak İslam alimlerinin siyasî ve sosyal selahiyet ve sorumlulukları olarak anladığımız takdirde, 2 mezhebin alimlerinin böyle bir anlayışta birleşmeleri halinde mesele kalmaz. İslamî-siyasî model içinde özellikle şûrâ, ictihad ve denetim fonksiyonlarında alimlerin başkasıyla ikame edilemez yerleri vardır.

6. Hz. Davûd ve Hz. Süleyman Allah tarafından peygamberliğe layık görülmüş ve zamanı gelince de vahye mazhar olmuş seçkin insanlardır. Bunlar hükümdar olsalar bile ehliyet, emanet, adalet gibi ilkeler zayi olmaz. Başkalarını bunlara kıyas etmek mümkün değildir. Bu sebeple peygamber olmayan şahıslar devletin başına geçerken ümmetin rızasını almak ve onların denetimlerine teslim olmak durumundadırlar. Saltanat bu iki unsuru reddettiği için meşru değildir.

7. İslamî düzen kurduklarını ve bu düzenin ana kanunu olmak üzere islamî anayasa yaptıklarını iddia eden bazı İslam ülkelerinin yapıp ettikleri, ictihadın geniş ölçüde rol oynadığı denemelerden ibarettir. İctihadın isabet etmesi kadar hata etmesi de ihtimal dahilindedir. İyi niyetli ve ehliyetli kadroların rehberliğinde yapılan tecrübeler hem müslümanlar hem de insanlık için bir kazançtır. Müslüman olmayanlar, müslüman olup da ictihadları farklı bulunanlar taassubu bir yana bırakmalı, bu tecrübelerin sağlıklı yapılabilmesi için olumsuz müdahaleler yapmamalı, kendilerine göre hatalı olan yönleri açıklayıp tartışmalıdırlar.

8. Yeni bağımsızlıklarına kavuşan İslam ülkelerine her inançtan insanlar ve guruplar akın etmekte, halka ve yöneticilere karşı yoğun bir telkin ve propaganda kampanyası yürütmektedirler. Bunların içinde inanç bakımından samimi olanlar yanında, bu ülkelerden elde edecekleri menfaate göre bir politika takip edenler de vardır. Şaşırmış ve başları dönmüş, kafaları karışmış bulunan bu " İslamî bilgi ve kültür altyapısı zayıf" müslümanların sağlıklı bir İslamî-siyâsî yapı oluşturmaları oldukça zor görünüyor. Menfaat ve taassuptan uzak bir İslamî rehberlik de ortada gözükmüyor. Deneyerek, yanıldığını anlayıp yeniden deneyerek iyi bir sonuca ulaşmalarını diliyorum. Bu arada samimi ve ehliyetli İslam alimleri de sorumluluklarını unutmamak durumundadırlar.

9. Bu gibi konularda bütün müslümanları kastederek hüküm vermek ve değerlendirme yapmak mümkün ve doğru olmaz. Şöyle olanlar, böyle olanlar var denilebilir; bunların da nisbetleri belli değildir. Şöyle bir genel değerlendirme yanlış olmasa gerektir: Müslümanların sivil kurum ve kuruluşları ile yaptıkları faaliyetler, evrensel kriterlere göre de hakları olan şeyleri almaları ve korumaları için yeterli olmamıştır.

10. Abant toplantılarını ben hiçbir zaman bir inanç ve zihniyet uzlaşması arayışı olarak görmedim ve böyle algılamadım. Bana göre böyle bir uzlaşma arayışı, mesela ateistin biraz müslüman, müslümanın da bir parça ateist olması arayışı kadar paradoksaldır, imkansızdır. Faraza böyle bir uzlaşma olsa ortaya çıkan şey ne ateizm olur ne de İslam. Abant'ta şunlar hedefleniyor ve ben bunun için oraya gidiyorum: a) Aynı ülkede yaşayan farklı inanç ve hayat tarzına sahip insanların birbirlerini tanımaları, dinlemeleri, anlamaları yani diyalog. b) Hepsinin birleştiği olumlu fikir ve oluşlar varsa desteklenmesi, olumsuz olaylar ve oluşlar varsa bunlara da karşı çıkılması. Herkesin haksız olduğunda birleştiği dayatmalara karşı ortak mücadele zemininin oluşturulması. c) Farklıların bir arada, farklılıklarını koruyarak; adalet, eşitlik ve özgürlük çerçevesinde yaşamalarının mümkün olup olmadığının araştırılması, mümkün görülürse bunun modelinin, projesinin hazırlanmasına katkıda bulunulması.

"Abant toplantıları amacına ulaşsa bu ideal bir İslamî model mi olur?" şeklinde soru soranlara vereceğim cevap şu karşı sorulardan ibarettir: Bin yıldan fazla İslam âlemine hakim olan saltanat modeli İslâmî ve ideal miydi? İslam alimleri, zalim, fasık, gayr-i müslim idarecilerin yönetimi altında bulunan müslümanların dinlerini nasıl yaşayacakları konusuna eğilmediler mi? Zulme ve haksızlığa karşı ötekilerle iş ve güç birliği yapmak İslam'a aykırı mıdır?

Bu toplantılar, amacından saptırılmaz, kötü zannın hakimiyeti altında değerlendirilmez, inançtan ve ilkeden taviz vermeye dönüşmez ve böyle algılanmaz ise fayda getirebilir.

 



14 Bu bölüm, yazarın Laik Düzende Dini Yaşamak - II isimli kitabından alınmıştır. Bknz. s. 253 vd.

 

III. Abant toplantısı notları

Demokratik hukuk devleti

Öncelikle usul hakkında kısaca durmak istiyorum. Ana konu demokratik hukuk devleti. Demokratik hukuk devleti kavramını açabilmek için bazı maddeleri arkadaşlar ön hazırlık olarak bir metin halinde yazmışlar. Bu maddeleri teker teker okuyup her biri üzerinde konuşursak, geçmiş tecrübelerden biliyorum ki bunu bugün derleyip toparlayamayız. Arkadaşlarımızın çoğu akademisyendir. Konuları anlatırken akademik tahlillere giriştikleri takdirde amacın dışına çıkarız. Bu toplantının amacı, akademik bir tartışma değil. Böyle yaparsak işin içinden çıkamayız ve zamanında tamamlayamayız. Bu sebeple şunu teklif ediyorum: Demokratik hukuk devleti tanımını, olmazsa olmaz şartlarını ortaya koyalım. Türkiye'deki uygulamayı, bu uygulama ile demokratik hukuk devleti kavramının uyan ve uymayan yönlerini ortaya koyalım ve tekliflerimizi yani yapılması lazım geleni ifade edelim diyorum. Bu çerçevede yürütürsek eğer müzakereleri, daha derli toplu gider ve zamanında bitirebiliriz. Usul hakkında görüşlerim bu.

Şimdi biraz da bu toplantının amacını nazar-ı itibare alarak meseleleri ele almamız gerektiğini, gerek demokrasi, gerek cumhuriyet, ekonomi ve bunların birbiriyle ilişkisi gibi mevzuları, mesela bugün dünyada uygulanan ve bilinen demokrasi ve hukukun problemleri, o halde demokrasi ve mevcut hukuk dışında bir sistemin düşünülmesi gibi, insanı daha mutlu kılacak mevzuların ele alınması mümkün olmakla beraber onlar bizim toplantının amacını aşar. Bu toplantıda istişare edilen iki hususun önemli ve acil olduğunu düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi, toplumumuzdaki bölünmüşlük, Soli Bey'in "kültürel çatlak" dediği başka arkadaşların başka ifadelerle ortaya koyduğu bu meselenin nasıl aşılabileceği mevzuu. İkincisi devleti ve ekonomiyi, bu anlamda iktidarda olan insanların biraz sonra adını koyacağım gerekçelerlebugün dünyada tutulan, kabul edilen, evrensel bir kabule mazhar olan demokrasi anlayışı, hukukun üstünlüğü anlayışı ve demokratik hukuk devleti anlayışına ters düşen bir tutumları, bir baskıları var. Bu baskıdan da sadece İslamcılar, dinciler değil, başkaları da zarar görüyor. Bu baskıyı, bu zalimâne, bu gayri insani, gayri hukuki baskıyı ortadan kaldırmak için neler yapabiliriz? Bu iki husus bu toplantıda amil oluyor. Bu pratik cepheyi gözümüzden uzak tutmamamız gerekiyor. Bu toplantıda akademik yönden ziyade bu pratik yön -tabii benim algılayışıma göre- ön plandadır.

Onun için şöyle demiştim: demokratik hukuk devletini yeniden keşfetmek, bir adı demokratik hukuk devleti olmayan yönetim biçimi teklif etmek yerine bizden daha değerli ya da kusurlu olan ama zarar görecek ölçüde kusurlu olan devlet anlayışını tadil edecek, iyileştirecek bir demokratik hukuk devleti tanımı ve böyle bir demokratik hukuk devletinin olmazsa olmaz şartlarını ortaya koyalım. Bu konuda bence güzel şeyler söylendi. Daha da derinleştirmek gerekmiyor. Yani bugün içinde bulunduğumuz şartlarda önümüzü biraz açacak, sıkıntımızı biraz giderecek bir imkanı, bu tanım bize verebilir. Arkasından demiştim ki bu teorik tanımla Türkiye'deki uygulama arasındaki farklılıkları ortaya koyalım. Bunları da arkadaşlar ortaya koydu. Şimdi neden farklı, yani neden demokrasi İskandinav ülkelerinde şöyle uygulanıyor? Amerikada böyle uygulanıyor, Avrupada böyle uygulanıyor? Avrupa Birliğinin demokratik ölçüleri, Kopenhag kriterleri, şunlar şunlar. Bizde bu kusurlar niçin var? Mevcut anayasaya göre meşru, mevcut kanunlara göre, meşru, devleti yöneten meşru iktidarlar, gayri meşru iktidarlar bizim burada konuştuklarımızı bilmedikleri için mi bize bu baskıyı yapıyorlar? Ya da hiç de kabul edilebilir olmayan bir demokrasi anlayışını uyguluyorlar, burada bir bilgi sorunuyla mı karşı karşıyayız?

Hayır. Bana göre öyle değil. Bu milletten bu hakların esirgenmesinin bence 3 sebebi vardır. Bir tanesi o kültürel çatlak. Kültürel çatlak da şu anda iktidarı elinde tutanların karşı tarafı yok etme arzuları, yok etme kararlarıdır. İkincisi, ekonomik menfaattir, ekonomiyi ve devleti idare edenler, hepsinde aynı sıfatlar var demiyorum, üçünü de kendinde toplayanlar vardır, birini-ikisini temsil edenler vardır. Menfaati paylaşmak istemiyor. Üçüncüsü korku. Nedir bu korku? Bu sefer menfaatle ilgili değil bu korku; gerçek anlamda samimiyetle iyi olduğuna inandığı bir sistemin bozulma korkusu. İşte her zaman söylediğimiz dinciler iktidara gelirlerse şöyle yaparlar, böyle yaparlar korkusu. O halde bizim bu toplantıda hakları vermeyen, baskıları uygulayan, anti-demokratik yönetimde ısrar eden insanların bu gerekçelerine de temas etmemiz gerekiyor.

Mesela ekonomik menfaati adilane paylaşmayı istemediği için bunları yaptıklarını söylemek bir yanadır ve bu işe yarar bir şeydir. Başkalarının bunu bildiğini ifade eder, ama iş korku meselesine geldiğinde, bu korku anlamlıysa bu anlamın ortaya konması lazım, anlamsızsa anlamsızlığın ortaya konması lazım. Elbetteki uygulanmış biçimiyle mevcut rejimi tehdit ettiği iddia edilen tek cephe İslamcı, dinci cephe değildir. Başka cepheler de vardır. Anarşiyi kullanarak gerçekleştirilmek istenen etnik ayırımcılık vardır. Daha başkaları da vardır, içinde bulunduğum atmosferden hareketle İslamcılık açısından bu korkuya değinmek istiyorum. Şimdi diyorlar ki bu hak ve özgürlükler artırılırsa ve Batı tipi bir demokrasi verilirse, ülkenin birliği ve bütünlüğü tehlikeye düşecektir.15

 



15 Bu bölüm, 21-23 Temmuz 2000 tarihli III. Abant toplantısı müzakere'lerinden alınmıştır

 

Demokratik Tevbe

Burada "demokratik tövbe" üzerinde durmak istiyorum. Bütün kesimlerin bir demokratik tevbeye ihtiyaçları vardır. Yani sadece İslamcılar değil, bu ülkede bir çok ideoloji mensubu karşı tarafı bastırarak, susturarak, gerekirse imha ederek kendi değerlerini hakim kılmak istemiştir. Bunu ortaya koyalım efendim, bunu koministler de İslamcılar da istemiştir. İslamcılar bundan vazgeçer mi? İslamcılar tövbe eder mi, mümin tevbe eder mi? Bu soruyu da buraya koyayım. Madem ki burada açıklıktan bahsediyoruz, bunların açıklıkla ortaya konması lazım, Müslümanlar ya da İslamcılar öyle laflar etmişlerdir ki, sadece laf etmekle kalmamışlardır, bazı örgütlenmeler ve bazı faaliyetler öyle gelişmiştir ki, samimi olan başka ideoloji mensuplarının korkmasına zemin hazırlanmıştır. Böyle bir korkunun makul zemini de vardır. Yok değildir, bunu ortaya koymak lazım.

Bütün kesimler hepsi birlikte varolarak nasıl yaşayabilirler? sorusunun cevabını aramak gerekiyor. Hepsinin tarzlarını olabilecek azami özgürlükler içerisinde nasıl yaşayabileceklerini ortaya koymamız gerekiyor. Bu hak ve özgürlükler yaşanırken, ülkenin halkı ve toprağıyla bölünmez bütünlüğünün nasıl kurulabileceği konusunun konuşulup formüllerinin oluşturulması icap eder. Teorik olarak söylemek istediğim bunlar. Bir de pratik teklifim var: Madem ki yalvarmakla, acındırmakla hak alınamıyor ve madem ki samimi olmayan birtakım kutsallar yada birtakım evrensel değerleri istismar eden ama bunun arkasında ekonomik menfaatini korumayı hedefleyen insanları ikna etmek mümkün değildir. Yani bilimle, sözle, hikmetle ikna etmek mümkün değildir. O halde onların sultasını kırmanın çaresi nedir?

Bizde devleti yönetenlerin iradelerini gerçekleştirmek için kullanacakları güçler belli. Sivil toplum olarak biz o güçleri elde edemeyiz. Bizim yegane gücücmüz sivil toplumdur. O halde biz sivil toplumda fertler olarak demokratik bilinci ve demokratik tepkiyi nasıl oluşturacağız? Sorunumuz budur. Bu noktada iki şey teklif ediyorum: Abant Platformu, yılda bir toplantı ile kalmamalı. Aydınları zaman zaman toplamak suretiyle halkı demokratik açıdan bilinçlendirme, hatta demokratik tepkiyi oluşturma ve baskılara karşı koyma eğitimini vermenin tedbirini düşünmeli. Eğitime çok temas edildi. Bugünkü liselerde, ortaokullarda ve üniversitelerde demokratik bilinçli insan yetiştirmek son derece zordur. Hepimiz oralarda çalışıyoruz, biraz ileri geri konuşursanız atarlar. Konuşamazsanız, elinize verilmiş program vardır. Ders kitabı vardır, onun dışına çıkamazsınız. Bunun için sivil toplum örgütleri aynı zamanda eğitim meselesini de ele almalı, yani yaygın eğitimi.16


 



16 Bu bölüm, 21-23 Temmuz 2000 tarihli III. Abant toplantısı müzakere'lerinden alınmıştır

 

IV. Abant toplantısı notları Çoğulculuk ve toplumsal uzlaşma

Tarihten bu tarafa gelecek olursak, Osmanlı'da çoğunluk mu var, çoğulculuk mu var? Bu tartışılıyor. Osmanlı'da değil sadece, Osmanlı sonrası Cumhuriyet Türkiye'sinde de büyük şehirlerden küçük yerlere, köylere ve kasabalara doğru gidildikçe bir çoğulcu dünya görüşü ya da yapı var mıydı? Nasıldı? Doğrusu Osmanlı'da da çoğulculuk yoktu; Osmanlı'dan Cumhuriyete geçtiğimizde de uzun süre Türkiye'de sosyal hayatta bir çoğulcu yapı olmadı. Ülkemiz insanlarının hem gerçeklik hem değer alanında hükümleri vardı. Bu hükümler, köylüsünden münevverine kadar insanımız tarafından şu ya da bu seviyede algılanmış ve kabullenilmişti. Bu gerçeklik ve değer hükümleri dışında kalanlara bizim toplumumuz katlanıyordu, onlarla beraber yaşıyordu, onlara birtakım haklar veriyordu. Fakat onları, sosyal itibar ya da değer açısından eşit telakki etmiyordu. Ve umumiyetle cumhuriyet döneminde ister muhafazakarlar olsun, ister milliyetçilik kavramını ön plana çıkaranlar olsun, isterse İslami/İslamcı kavramlarını öne çıkaranlar olsun; bu böyleydi. Muhafazakarları şöyle bir programları vardı: "Bizi biz yapan değerleri muhafaza etmeliyiz. Aslında toplumumuzun yükselen değerleri de bu değerler olmalı. Diğer değerleri benimseyen insanların o değerlerle yaşamalarına imkan vermeliyiz. Fakat onlar yükselen değerler olmamalı. Onlar geçici olmalı. Mümkünse onlar ihtida etmeli bir anlamda asimile olmalı. Din değiştirmeyebilirler ama "kültür Müslümanlığı" ya da "kültür milliyetçiliği" gibi onlar da bizim kültürümüzü hazmetmeli". Böyle bir hedef vardı. Bu hedef doğrultusunda çalışmalar da oldu. Yazıldı, çizildi hatta hareketlere dönüştü.

Tarihini tam olarak belirleyemeyeceğim, ama şu kadar yıldan beri, işte bu konuda Türkiye'de çok önemli bir değişim yaşanıyor. İş tersine döndü. Muhafazakarların yükselen değerler olarak ortaya koydukları ve siyaseti de devreye sokarak "öteki"lere karşı bunu bir misyon, bir davet olarak kullandıkları değerler sistemi ve müdafiileri, şimdi geri çekilmek durumunda kaldılar. Ama bunun yerine bir başka ideoloji kendini dayattı Türkiye'de. Önceki ideoloji de tekçiydi, şimdi bahsettiğim ideoloji de tekçidir. Bu da, belirli bir ideoloji tanımlıyor ve ona intibak etmeyenlere belki de diğerlerinden daha farklı bir ayrımcılıkla yaklaşıyor.

Özel alan ile kamusal alan üzerinde duruyorsunuz. Bunlara birde mahrem alan ilave edenler var. Bugün mahrem ya da özel alanın üzerine kamusal alanın istilası söz konusudur. Onun için insanlara özel değerleriyle, farklılıklarıyla kamusal alanda varolma imkanı tanımadığınız zaman, onlara varolma imkanı tanımıyorsunuz demektir. Dolayısıyla bir çoğulculuktan söz etmek de mümkün olmuyor.

Osmanlı'dakine bir dayatma denebilirmiydi bilmiyorum ama bugün Türkiye'de bir dayatmayla karşı karşıyayız. İster seçilmiş olsunlar ister seçilmemiş olsunlar, özellikle de seçilmemiş olduğu halde bugün Türkiye'yi yönetenler, çoğulculuğu kabul etmiyorlar. Kendilerine biz Abant Platformu'nda hukukun üstünlüğüne dayalı, laik, çoğulcu, demokratik bir sistemden söz ediyoruz. Bunun da unsurlarını onlara duyuruyoruz. Fakat bu dayatmacılara çadaşlıktan, bilimden, bizim dışımızdaki dünyanın mesela laiklikten ne anladıklarından bahsettiğinizde, aynen şunu diyebiliyorlar: "Bize bilim gerekli değil. Bizim ilkelerimiz ve aldığımız kararlar var. Biz bu kararları yürüteceğiz." Bugün Türkiye böyle bir dayatmayla karşı karşıyadır. Ve bunun çoğulculuk, demokrasi, din ve vicdan özgürlüğü ve laiklikle hiçbir alakasının olmadığı muhakkaktır.

Peki, bu kadar total bir dayatma İslam'da var mı, Osmanlı'da var mıydı? Ben bu konuda sadece şunu söyliyeyim. Ben bir Müslüman olarak meseleye bir değerlendirme, bir de tanıyıp hak verme zaviyesinden bakabilirim. Değerlendirme açısından baktığımda, ben bir imam camiasına mensup olduğumdan, inanmış bir insan olduğum için, yani vahye, Kur'an'a inandığım için ve inandığım dinin hak, ona uymayanların da batıl olduğuna inandığım için; inandığım dinin kurtarıcı olduğuna, ona uymayan inanışların ve hayat tarzlarının ebedi hayat bakımından kurtarıcı olmadığına inandığım için; ben teorik olarak bütün dinlere, sistemlere eşit değerde bakamam. Anladığıma göre, benim dinim de bakmaz. Bu dini eğer uygun gördüyse, Osmanlı'da bakmamıştır. Osmanlı halkının bir prototipini ele aldığınız zaman, o bir Müslüman ile bir Gayrimüslimi ya da ateisti bir tutmaz, tutmamıştır. Yahut, ahlak alanına geçtiğiniz zaman, adına fasık ya da ahlaksız diyebileceğimiz bir insanla ahlaklı olanı eşit tutmamıştır, eşit bilmemiştir. Gel gör ki, değerlendirme bakımından eşit bulmadığı inanışlara ve hayat tarzlarına, hayat hakkı ve başkaca haklar vermiştir. Ama eşit görmemiş ve bütün hakları vermemiştir.

Bugün bunun tam tersi söz konusu. Ve ben bir Müslüman olarak, ötekileri kendi itikadım ve inancıma eş bilemem, böyle inanamam. Bu manada bir çoğulculuğu kabul edemem. Diğer tarafta İslam'da aslolan, kulun gücünün neye yettiğidir. Eğer bir Müslüman gücü yetiyorsa, kendi inanç ve değerlerini en yükseğe taşımaya çalışır. Yetmiyorsa, farklı inanış ve hayat tarzına sahip olan insanlarla bir arada eşit bir şekilde yaşamaya talip olur. Ama kendi olarak kalmaktan da ödün vermez.

Bu birlikte yaşama çerçevesinde, bir ortak alan problemi ortaya çıkmaktadır. O ortak alanda taviz verecektir. Çünkü o bir zorunluluktur. Aksi takdirde toplum, memleket, vatan, birlik olmaz. O ortak alanda herkes taviz verecek, taviz vermenin zorunlu olmadığı alanlarda da herkesin kendi inancını -karşısında ki inancın kendisininkine eşit olduğuna inanmaksızın- yaşama hakkı olacaktır, olmalıdır. Bu çoğulculuğun temeli, yalnızca hak ve vecibede eşit olma anlamında bir çoğulculuktur. Bunun sosyal ve siyasal uzantılarını da kabul etmek kaydıyla bu anlamda bir çoğulculuk, benim gibi inanan insanlara zıt düşmeyen bir şeydir. Ve bugünkü Türkiye'nin şu anki gerçeklerine pek değil, ama menfaatine uygun gördüğüm çoğulculuk anlayışı budur.17

 



17 Bu bölüm, 13-15 Temmuz 2001 tarihli VI. Abant toplantısı müzakere'lerinden alınmıştır

 

Dini çoğulculuk

Bütün dinler halihazırdaki durumlarıyla, yani siz yaşanan dinleri yok sayıp, kafanızda bir din icat edip, "onun aslı şöyledir" diye yorumlayıp, onları tecrit edemezsiniz. Bu, tamamen hayalidir. Halihazırda din var, bunların mensupları var. Bunların akideleri, haram-helal telakkileri ve buna dayalı olarak oluşmuş dünya görüşleri var. Siz filozofça düşünüp tamamen hayali olarak çıkıp, hatta kendi egzistansiyel durumunuzu bile aşıp konuşuyorsunuz. Böyle konuşmak kolaydır da, fakat kendi yaşantınıza indiğiniz zaman bunu söyleyemezsiniz.

Burada bir gerçeklik var. O gerçeklik şudur: Dini çoğulculuk konusunu konuşuyorsanız, yalnızca İslam değil hemen bütün dinler, kendi temel inançlarının hak olduğunu ve buna zıt olan inançların da batıl olduğunu ifade ederler. Ve doğru olan da budur. İslam açısından da durum budur. Arkadaşın biri "Kaç tane İslam var, İslam dediğiniz hangisi? Bu sözler dogmatizm kokuyor" dedi. Ne koktuğunu bilmem, fakat dinde iman ve akide esastır. Siz ona dogma demekle onun değerini düşüremezsiniz. Bunun bilimle de alakası yoktur. Bilim, ayrı bir kategori, ayrı bir seviye alanıdır. Din ise ayrı bir alandır ve iman/inanç esastır. Ve sadece biz değil, Yahudiler, Hıristiyanlar, Budistler ve diğerleri de böyle inanıyorlar. Onun için siz eğer sosyal çoğulculuk değil ama sosyal çoğunluktan bahsediyorsanız, bu tabii bir şeydir. İşte, bu sosyal çoğunluk vakıasından yola çıkarak, bu sosyal çoğunluğu kamusal alana aktaracaksınız.

Ben bu ideolojik nötralizasyonu kasdederek diyorum ki; "Yurttaşlıktan başka kimliğin olmadığı alanda yalnızca İslam değil insan da yoktur." Yine bu kamusal alanın nötürleştirilmesi, kamusal alanı yöneten ya da oluşturanların kendilerine mahsus bir ideolojiyi o kabın içine doldurmamaları anlamına geliyor. O kabın bomboş olması anlamına geliyor. Fakat o kabın, bir sosyal realite olan çokluğun/çoğunluğun oraya yansımasına imkan verme anlamına geliyor. İşte bu imkan verildiği zaman sosyal çoğunluğa dayalı bir uzlaşma, birlikte barış içinde yaşama imkanı oluşur. Başka türlü oluşmaz. Diğerleri sun'idir.

Gerçi burada "bu siyasettir, bilimsellik değil" denebilir. Bu konuların bilimselliği de ayrıca tartışılır. Hangi bilimsellik? Ve bu bilimsellik, matematik bilimlerdeki kesinlik derecesinde kesin bilgi veren bir bilimsellik midir? Bu çoğulculuk konusunda onlarca yaklaşım, tanım söz konusudur. Kamusal alanın nötürleştirilmesi konusunda yine çok farklı yaklaşımlar söz konusudur. O halde, burada iki kere iki dört eder gibi bir bilimsellikle de karşı karşıya değiliz. Eğer siyaset ya da siyasî bir yaklaşım içinde konuşuyorsak, o zaman benim söylediklerim de bir yaklaşımdır. Ve bence buna ihtiyacımız var, problemimiz bununla alakalıdır. Çünkü Türkiye'deki kavga, insanların kimliklerinin kamusal alana yansıtılması önündeki anti-demokratik engellemeden kaynaklanıyor. Böyle bir problemle karşı karşıya olduğumuz için ister istemez meseleyi siyasî boyut da aktarmış oluyoruz.18

 



18 Bu bölüm, 13-15 Temmuz 2001 tarihli VI. Abant toplantısı müzakere'lerinden alınmıştır

 

VI. Abant toplantısı'nın genel bir değerlendirmesi

Gittikçe gelenekleşen, oturan ve kurumsallaşmaya doğru gelişen Abant Platformu'nun 4.cüsü de bu Temmuz ayında yapıldı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın, başka birkaç sivil toplum kuruluşunun da desteği ile tertiplediği toplantının bu seneki konusu "Çoğulculuk ve Toplumsal Uzlaşma" idi.

Vakıf yalnızca organizasyon ve finansman işini üsleniyor, danışma kurulunun tavsiyeleri istikametinde katılacaklar listesi hazırlanıyor, katılacaklar seçilirken konu ile ilişki, tartışma kültürü, kişinin toplumdaki yeri ve konumu göz önüne alınıyor. Mümkün olduğu kadar farklı görüşleri savunanların bir araya getirilmesine çalışılıyor. Toplantının amacı farklı kimlik ve kişiliklerin yaşadığı, bu farklılık içinde bir birlik ve berberliğin vâkıa olarak gerçekleştiği ülkemizde "birlik ve beraberliği sağlam bir teorik zemine oturtmak"tır. Bu zeminin "Hukukun üstünlüğüne, insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokratik, laik bir sistem" olduğu öngörülmektedir. Bundan önceki toplantılarda "din-devlet, akıl-vahiy ilişkileri, hukukun üstünlüğü ve demokrasi konuları görüşüldü. Görüşler ve tartışmalar kitaplaştırıldı, ya ittifakla veya çoğunluğun reyi ile ortaya çıkan sonuçlar da bildiriler halinde kamunun bilgisine sunuldu.

Biz daha önceki yıllarda tartışılan konularda görüş ve düşüncelerimizi yazmıştık. Bu yıl tartışılan konunun ana hatları ile bunlara ilişkin görüşlerimiz şöyledir:

1. Toplumsal uzlaşma: Sağlanan mutabakata göre bundan maksat, farklı toplum kesimlerini birleştirmek, farkları ortadan kaldırmak ve tektip bir toplum yapısı oluşturmak değildir. Uzlaşma, diğer kesimi tanıma, ona hakkını verme, karşılıklı anlayış ve güven içinde bir arada yaşamaya karar vermedir.

2. Çoğulculuk: Devletin belli bir dini veya ideolojisi bulunması halinde "farklı kimliklerin, kültür guruplarının eşit hak verme ve değerlendirmeye tabi tutulmayacakları, devletin dini veya ideolojisi yönünde bir tektipleştirme karar ve faaliyetinin kaçınılmaz olacağı tabîîdir. Modernitenin getirdiği ulus devlet modelinde de kimlik ve nitelikleri ile ulus esas alınmış, ulusal ideoloji yönünde bir tektipleştirme söz ve fiil konusu olmuştur. Buna karşı posmodernite çoğulculuk düşüncesini savunmuştur. Çoğulculuğun felsefi temelinde "bütün din ve düşüncelerin eşitliği" vardır; hiçbir din, düşünce, ahlak diğerinden üstün veya aşağı değildir; hepsi eşit değerdedir ve eşit derecede gerçektir; çünkü mutlak bir gerçeklik ve değer yoktur.

Platformda bu maddenin mıuhtevası çeşitli başlıklar altında ve farklı yönlerden tartışılmıştır. Bizim inanç, görüş ve değerlendirmemiz şudur:

Dinlerde ve ideolojilerde ötekine bakışın, öteki ile ilgili değerlendirme ve hak tanımanın olumsuz olduğu, ötekine ya tahammül edilmediği veya geçici olarak tahammül edilse bile tektipleştirme ve değiştirme amacı güdüldüğü bir gerçektir. Ancak din olarak İslam'a geldiğimizde ötekinin varlığının tanındığı, din ve ahlakına göre ona bir değer verildiği, temel insan haklarından onun da eşit olarak yararlanmasının sağlandığı görülmektedir. Bu iddiamızın delili hem teorik bilgiler hem de uzun İslam tarihi boyunca görülen uygulamadır. Bir müslümana göre onun inancı mutlak hakikati yansıtır, ahlakı ve hayat tarzı da buna zıt olanlardan güzeldir, değerlidir. Tevhid ile şirk, evlilik ile zina, helal kazanç ile haram eşit değildir. Ancak yine bir müslümana göre kendisi gibi inanmayan ve yaşamayanların da topluluk içinde, temel insan haklarından yararlanarak yaşama hakları vardır. İslam'daki çoğulculuğu ve toplumsal uzlaşmayı bu çerçeve içinde anlamak gerekir.

3. Farklılıklar ve kamusal alan: Platformda çok tartışılan ve mutabakat sağlanamayan bir konu da farklılılların kamusal alana yansıması, burada temsil edilmesidir. Az sayıda katılımcıya göre kamusal alanda "yurttaşık" dışında bir kimlik yoktur ve olamaz; kamusal alan "dilsiz, dinsiz, ahlaksız, etnik aidiyetsiz...dir." Ben bu yaklaşıma karşı şunu söyledim: "Böyle bir kamusal alanda yalnızca İslam değil, insan da yoktur." Katılımcıların çoğuna göre kamusal alana farklı kimliklerin, kültürlerin, taleplerin yansıması mümkündür, çoğulculuk kamusal alanın kimliklerden arındırılması ve farklılıkların yalnızca özel alanda tanınması ile gerçekleşemez; çünkü mevcut şartlarda özel alan diye bir şey kalmamaktadır. Tartışılması gereken husus, farklılıkların kamusal alana nasıl taşınacağıdır. Hala birlik ve beraberliğimizi sağlayan ortak tarihi ve kültürel değerlerimiz bu konuda rehber olabilecek niteliktedir.

Bana göre demokrasiye ve çoğulculuğa aykırı olan şey, belli bir kuralı veya değeri ötekine dayatmak, onu uyum göstermeye ve değişmeye zorlamaktır. Dayatma ve zolama bulunmadığı takdirde devletin farklı kesimlere haklar tanıması, yalnızca onların yararlanabileceği, başkalarını mecbur etmeyen düzenlemeler yapması demokrasiye, insam haklarına ve çoğulculuğa aykırı olmak bir yana bunların gereğidir.

 


 

V. Abant toplantısı notları Küreselleşme

Abant'ta çok değerli konuşmalar yapıldı. Ben bu konuşmaları takip edebildiğim kadarıyla bazı notlar aldım. Bu notlar bana göre soru sormam ya da katkı yapmam gereken öğelerle ilgili. O notlarıma, bakarak bazı şeyler söyleyeceğim.

Bu küreselleşmenin tanımlanabilip tanımlanamayacağı konusu, önceki oturumda tartışılmıştı. Bu tanımlanamaz, bunun ne olduğu belli değil ve bu konuda kafalar karışık. Hatta tanımlamayalım ama üzerinde konuşalım demiştik. Eski mantıkçıların ifadesiyle söylersek, bazı şeyler var ki hat şeklinde tarif edilemezler ama resmedilebilirler. Yani onların temel belirleyici nitelikleri söylenir, bir resim çıkar, o da bir tanım sayılır. Küreselleşme konusunda böyle bir tanımlama yapılabileceğini düşünüyorum.

Bu açıdan da bir-iki şey söylemem gerekirse, küreselleşme beşerin, dünya insanlarının, dünya insanlığının, bütün hakların ürettiği maddi manevi varlıkları ve değerleri tabii bir bakış içinde dünyaya sunma manasına gelmiyor. Böyle bir küreselleşme mevcut değil. Bugün mevcut küreselleşmede -ister karteller deyin, ister Amerika'nın ya da Avrupa'nın patronluğundan bahsedin- küreselleşme patronlarının maddi çıkarları var. Ya da yeni dünya düzeninde engelsiz olarak dünyada dolaşması, istediği yere gitmesi ve maksimum kârı elde etmesi icap eden bir sermaye var. O halde bugünkü küreselleşmenin temelinde ekonomi var. Fakat bu tek başına yetmiyor. Ürettiğimi pazarlayabilmem için ve kendilerinin bana rakip olmalarını istediğim insanlara kültürel olarak da, gerektiğinde siyasal olarak da müdahele etmeyelim. İşte küreselleşme bu çerçevede cereyan ediyor ve ben küreselleşmeyi böyle anladığım içindir ki insanlığın hayrına kabul etmiyorum. Zaten böyle bir şeyin içinde olamıyacağımız için yönetemeyiz. Ayrıca içinde olup yönetilmeye de müsait değildir bu. Bunun iki patronu olmaz, bir tane patronu olur.

Bir araba teşbihi yapacak olursak, örneğin sizin bir arabanız olur. Başkalarının da arabaları vardır ve doğru bildiğiniz ya da amaçladığınız yolda ilerlersiniz. Sizi amacınızdan alıkoyacak alanları engelleyecek kadar da gücünüz vardır. Başkalarının da gücü vardır, dengelemişsinizdir. Herkes arabayla dilediği yere doğru gider. Bir başkasının arabasına binersiniz ama o sizi de dinler. Ara sıra dersiniz ki, bu yol yanlış, şurasını tercih edelim. Üçüncüsü, bir çocuk tasavvur edelim; arabayı kullanmaya çok meraklı ama siz vermiyorsunuz, veremiyorsunuz direksiyonu. O oturmuş bakıyor size. Siz direksiyonu ne tarafa kırsanız o da eliyle, hayali olarak direksiyonu o tarafa kırıyor. Bu işin içinde yönetme ancak böyle olur. Bu da bir aldatmacadır. Neyin içindeyiz? Olabilirmiyiz? Evvela bu soruların cevabını almak lazım.

Bizim manevi değerlerimiz diyor ki: "Zulme rıza zulümdür, küfre rıza küfürdür." Ben burada kafirlikten söz etmiyorum ama zulümden söz ediyorum. Eğer benim tanımlamaya çalıştığım küreselleşme olgusu içinde zulüm veya sömürü varsa o zaman biz bunun içinde olabilir miyiz? Küreselleşme ve küreselleştirme ayrımı konusunda da benim aklıma takılan hususlar var. Küreselleşme kendiliğinden olan bir şey mi? Arkadaşların çoğu küreselleştirmeyi yağmurun yağması, deprem olması, çocuğun doğması gibi kendi başına olan, engellenemez, önlenemez bir olay olarak tasvir ettiler. Halbuki küreselleşmenin böyle olmadığı belli. Yine benim başta yaptığım küreselleşme tanımlarına geliyoruz. Ben buradan da görüyorum ki, bunun böyle olmadığı belli.

Sermayesi küreselleşen bir patron, bunu küreselleştirmeye aynı zamanda da mecburdur. Yani bu küreselleşmenin yürüyebilmesi için aynı zamanda küreselleştirmenin onun zorunlu sonucu olarak gereklidir. Onsuz olur mu? O bakımdan da bunun birine karşı çıkmam ama diğerine karşı çıkmamak mümkün mü? Hep karşı çıktık. Meşrutiyete karşı çıktık. Cumhuriyete karşı çıktık, demokrasiye karşı çıktık, denildi. Tabi karşı çıkarız. Nereden çıktı? Soru budur, nereden çıktı? Karşı çıktık dediğinize göre birisi getirdi dayattı, biz de karşı çıktık. Bu ne kadar olumlu, ne kadar sağlıklı bir tavır? Bunun normali, birilerinin getirip bunu size dayatması değil, bizim kendi değer ve dinamiklerimizden yola çıkarak çağdaş, çağa katkı yapan, çağa alternatif sunan siyasî, sosyal, kültürel, ilahî bir medeniyet projesi ortaya koymaktı. Bunu koymadığımız için garip bir durum ortaya çıkıyor.

Örneğin benim bir elbisem vardı. Biraz boyum uzamış, şişmanlamışım, elbise üzerimde acayip gözüküyor. Değiştirmem lazım ama bir başkası da getirmiş bana bir elbise giydirmek istiyor, ona bakıyorum o benimkinden de kötü. Ya da ben yabancıyım ona alışmamışım. Onunla vücudumda daha başka cinsten uyumsuzluklar var ve itiraz ediyorum. Çok sağlıklı bir tavır. Ben bu karşı çıkışlarla, "Bir çift koyun alalım, dağa çekilelim, orada ölelim" demek istemiyorum. "La ilahe illallah" demekle "La ilahe" demek çok önemli değer farklılıklarını içerir. Hayır demesini öğrenmek, insanlara hayır demeyi, reddetmeyi, beğenmemeyi, kabul etmememyi bir hak olarak tanımak çok önemlidir. Ve insanımızın bazı şeylerin kendine uymadığını bilmesi, ona itiraz etmesi "Bunu kabul etmiyorum" demesi haklıdır. Bunu demek için ille de hemen uygulamaya koyabileceği bir projesinin olması şartını ileri süremeyiz. Biz ne yapabiliriz? Tedbiri kim alacak? Biz neyiz? Önce şuradaki biz neyiz? Şuradaki biz, insanlardan oluşan bir topluluğuz. Biz burada tartışırız, konuşuruz, fikir üretiriz. Çok da heyecanlanmamız gerekmez. Yani biz burada bir karar alacağız, yarın Türkiye bunu uygulayacak, ertesi gün de dünya bunu kabul edecek. Böyle bir şey yok. Burada tartışıp konuşurken çok rahat olmalıyız. Biz burada çok ters bir karar alsak, bir düşünce ortaya sürsek de mahvolmayız. Ama önemli olan, buradaki biz böyleyiz. Buradaki biz müsbet-menfi, işe yarar-yaramaz bir karar aldık diyelim. Türkiye bağlamında konuşmamız gerektiğine göre; çoğunlukla biz olan bizle örtüşen, bizim kabul edeceğimiz türden bir karar aldığımızı farz edelim.

Değerlendirmeler yaptık, kararlar aldık. Bu siyasi iradeye yansır mı? Halkın iradesi, "biz"in iradesi parllamento'ya, siyasî irade'ye yansıyor mu? Yansıdığını kabul edelim, halkı temsil eden siyasî iradenin iktidarı var mı? Peki iktidar, seçilmişlerin elinde değilse, halk iktidarı belirleyemiyorsa bu "kararlar" ne işe yarayacak? Yani toplanmayalım, konuşmayalım anlamında değil, tedbiri bu açıdan da düşünelim anlamında söylüyorum.

Son olarak eğer kaza, kader, tarih, tarihin şartları bize imkan verseydi, biz farklı bir dünya düzeni oluştururduk. Bu liberal kapitalizm olmazdı. Cumhuriyet, demokrasi, insan hakları gibi konularda 40 tane demokrasi lehine 40 tane aleyhinde argüman var dendi. Onlara itiraz etmek de Allah'ın varlığına itiraz etmek manasına gelmiyor. Kaldı ki ona da itiraz ediyorlar. Yani biz olsaydık, bunu çoğaltabiliriz ama burada alelacele hazırladığım 5 temel değere dayalı bir küresel dünya düzeni oluştururduk.

Bu 5 temel şudur: 1. İslam: Hak dini küreselleştirmek ister, ama zorlamaz. İslam'ın böyle bir misyonu vardır, ama zorlamaz. Onun için de iradenin hürriyetini insanların inanma, inanmama özgürlüğünü ve bunun yolunu açık tutmak ister. Ve bu hak ve özgürlüklere götürür insanı. 2. Allah "rezzak-ı âlem"dir. Allah "rezzak-ı mü'minin" değildir, sadece müminlerin rızkını vermez. Allah Teala yeryüzünde bütün canlıların rızkını verir. Yaratmıştır. Bugün olan zulümdür. Yani falanın rızkını onun cebinden, onun ağzından alıp israf etmekten ibaret olan bir zulüm söz konusudur. Yoksa global olarak baktığınızda Cenab-ı Hakk'ın yarattığı rızık bütün canlılara yeter ve de artar. O halde Allah "rezzak-ı âlem"dir. Kimse aç veya açık kalmaz. 3. Varlık, insan ve tabiat; emanettir, korunur. 4. Allah, adaleti emreder. 5. Bir tek Allah'a ibadet ve onun yarattıklarına şefkat İslam'ın temel iki esasıdır.

İşte biz bu 5 esasa dayalı bir dünya düzeni kurardık ve bu daha insanî olurdu. İtiraz edelim, bunu savunalım; gücümüz yetmezse de bunu yapalım. İtiraz etme hakkımızı, savunma hakkımızı açık tutalım. Zaruretler ölüm-kalım meselesine geldiğinde kendilerine mahsus hükümleri vardır. O zaman zaruret kapıları açılır. O zaman dersin ki; "Şu zaruret, şunu kabul ediyoruz, bunu alıyoruz, bunu veriyoruz." Yine de itirazımız bakidir.19

 



19 Bu bölüm, yazarın 12-14 Temmuz 2002 tarihli V. Abant toplantısı müzakere'lerinden alınmıştır

 

Bir şiir (Küreselleşme)20

Her canlıya yeter ilâhî nimet
Âdil dağıtmaya eden yok gayret
Dünyaya benciller hakim olmazsa
Rızıksız fert kalmaz, buyur hesap et

Küresel olan ne, ilmü irfan mı
Herkese ulaşmış rızk-ı Rahman mı
Dünyayı bir köye hatta bir eve
Çeviren ahlak mı yoksa iman mı?

Hayır hayır sakın aldanma kanma
Her yüze güleni dost olur sanma
Zenginin çıkarı küreselleşen
Aldatır perdeler sakın inanma

Kuzey'de köpekler saltanat sürer
Batı'da bir insan dünyaya değer
Doğuda, Güney'de açlık, sefalet
İnsandan insana fark varmış meğer!

Açlıktan kemiği sayılanlar var
Ölenler, sürünen, bayılanlar var
Sömürgecilerin sofrası zengin
Güçlüyü her yerde kayıranlar var

Hukuk, servet, refah küresel midir
Yoksa zenginlere akan sel midir
Zulümle saltanat payidar olmaz
Batılı kardeş de Doğu el midir?

Küreselcilik bir göz boyamadır
Patron tarafından bir dayamadır
Ehl-i hikmet değil teorisyenler
Bir örnek istersen Fukuyama'dır

Liberal kapital kazanca doymaz
Dine sırt çevirir ahlaka uymaz
Tavukla tilkiyi hür bir kümese
Koyar da vicdanı ıztırap duymaz

Küresel sömürü can çekişiyor
Şiddet kol geziyor, kin pekişiyor
Yoksulun kanını emip semiren
Bir gün patlayacak, balon şişiyor.

Sorumlu sayarsan bir gün kendini
Bütün insanlıktan ne olsa dini
Merkeze insanı alırsan eğer
İkna da edersin sen Hayreddin'i

 



20 Yazar bu şiiri, 23 Nisan 2002 tarihinde Avusturalya'da yazmıştır: "23 Nisan günü Avustralya'da idim, orada da küreselleşme konusu üzerine konuşulmuştu, düşünce ve duygularımı bir şiir ile ifade etmiştim."

 

V. Abant toplantısı'nın değerlendirmesi

Gazeteciler Yazarlar Vakfı ile daha başka birkaç vakfın işbirliği ederek birkaç yıldır tertip ettikleri Abant toplantıları farklı kesimlerden farklı sesler getirdi. Söylenen ve yapılanları yok sayarak, satırların arasından anlam çıkararak, oralarda bulamazlarsa "hava bulutlanıyor demek ördek Hasan demektir" mantığını kullanarak toplantının amacı ve alınan kararlar hakkında olumsuz yorumlar yapıldığı gibi olup biteni tarafsız olarak değerlendirenler de oldu. Daha önce de söylediğim gibi bu toplantının temel amacı, "Türkiye'de yaşayan, farklı kesimlere mensup ilim, fikir ve sanat adamlarının önemli bir kısmını bir araya getirmek, ülkenin ve dünyanın önemli meseleleri üzerinde konuşmalarını, tartışmalarını, yorumlar ve teklifler oluşturmalarını, bu arada birbirlerini daha yakından tanıyıp anlamalarını" sağlamaktır.

Bu sene tartışılan konu küreselleşmedir; bu olgu, sosyal, ekonomik, siyasî, kültürel ve hukukî yönlerden ele alınmış; ne olup ne olmadığını, amacını, etkilerini ve ülkemize düşen vazifeyi açıklığa kavuşturmak üzere çaba gösterilmiştir..

5 değerli bilim adamımızın21 hazırladıkları tebliğler, konunun bir düzen ve disiplin içinde ele alınıp tartışılmasına yardımcı olmuştur.

"Küreselleşme ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel anlamda bazı ortak değerlerin yerel ve ulusal sınırları aşarak dünya çapında yayılmasını ifade etmektedir..."

"Kimi taraftarlarına göre insan haklarını, liberal demokrasiyi ve piyasa ekonomisini garanti altına alan... Bir süreç ve insanlığın mutlak hayrına olan bir gelişmedir. Kimi sert muhaliflerine göre ise uluslararası sermayenin, yerküreyi daha bir genişliğine ve derinliğine fethetme gayretinin süslü bir kamuflajı ve bir başka türden neo-koloniyalizmdir."

Şu ana kadar olup bitene bakıldığında küreselleşmenin, bütün insanlığın hayrına olmadığı, zengin, kalkınmış, üreten ve satan ülkelerin lehine ve halkı dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu teşkil eden öteki ülkelerin de aleyhine işlediği rahatça söylenebilir. Küreselleşme yeni dünya düzeni denilen kapitalizmin kaçınılmaz sonucudur. Kapitalizme özgecilik, merhamet, adalet, çevreyi koruma, adil paylaşım gibi ahlaki erdemler aşılanırsa ve böylece daha insanî bir "kapitalizm" ortaya çıkarsa o zaman belki küreselleşme de daha ziyade "maddi mânada" insanlığın hayrına olabilir.

İslam dünyaya, kasabın etlik hayvana baktığı gibi bakmaz. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) mesajı belli bir bölgeye, çağa, ırka, kültüre mahsus olmayıp geneldir, küreseldir, evrenseldir. O, dini tebliğ etmeye başladığı andan itibaren bütün dünya insanları onun ümmeti olmuştur; İslam'ı kabul edenler "icabet ümmeti", ya işitmediği veya ikna olamadığı için henüz kabul etmeyenler ise "davet ümmeti"dir. Müslümanlar yeryüzünde iktidarı ele geçirdikleri zaman onlar için önemli olan insanların ellerindeki maddi değerleri alıp onlara "müslümanlar olarak" sahip olmak, başkalarına mümkün olduğu kadar azını bırakmak değildir. İslam hakimiyetinin amacı mümkün ise bütün dünyada hak ve hürriyeti hayata geçirmek, bütün insanların bunlardan yararlanmasını sağlamak, zulmün kökünü kazımaktır. Allah dünyada refahı, rızkı, serveti imana bağlamış değildir; inansın inanmasın gereğini yapan herkes bunlara sahip olur. İnansın inanmasın hiçbir kimse aç ve açık kalamaz; birilerinde ihtiyaç fazlası bulunduğu sürece muhtaç olanların onda hakkı vardır ve İslam hakimiyeti bu hakkı sahibine ulaştırmakla yükümlüdür.

İslam hakimiyeti bilimi ve teknolojiyi bu yüce amaçlara ulaşabilmek için kullanır. Başkaları daha üstün, daha güçlü olduklarında küresel adalet ve hürriyete zarar verir korkusu yüzünden de en güçlü olmayı vazife bilir. Şu halde bugün insanlığın selameti, İslam ahlâkının ve insanî amaçlarının küreselleştirileceği bir dünya düzenine bağlıdır.

 



21 Mehmet Aydın, Mustafa Erdoğan, Mehmet Altan, A. Yaşar Sarıbay ve S. Hayri Bolay.

 

AB'den küreselleşmeye22

Bir gazetenin manşetinde "Abant'tan AB çıktı" ifadesini okudum. 15 maddelik sonuç bildirgesinin yalnızca son maddesinde AB'ye temas edilmekte ve şöyle denmektedir: "Türkiye'nin küreselleşme sürecine katılmasının önemli aşamalarından birisi Avrupa Birliğidir. Esasen bu, Türkiye'nin 2 asırlık yönelimine uygun bir hedeftir. Bu süreçte Türkiye'nin varlık ve çıkarlarını gözeten bir anlayışla üyelik için gerekli hazırlıkların yapılması uygundur." Görüldüğü gibi bu madde, her biri ayrı önemi haiz olup doğrudan AB ile ilgili olmayan 15 maddeden bir maddedir ve "Türkiye AB'ne mutlaka girmelidir, girmezse mahvolur" filan dememiştir. Madde bir gerçeği ifade etmekte, bir de -şartlı olarak- giriş için gerekli hazırlıkların yapılmasını uygun bulmaktadır.

Türkiye'nin en azından Tanzimat'tan bu yana resmi olarak gözünü Avrupa medeniyetine diktiğini ve kurtuluşunu bu medeniyete dahil olmakta bulduğunu kim inkar edebilir? Doğrudan Batılılaşma'yı savunanlar bir yana, Türkçüler ve İslamcılar da "İslam-Batı", "Türk-İslam-Batı" sentezlerinden söz etmişler; yani Batılı olmayı reddetseler bile Batı'dan bazı şeyleri almayı savunmuşlar, bu alışverişin öz benliklerine zarar vermiyeceğine kani olmuşlardır. İşte madde bu gerçeğe işaret etmektedir.

"Üyelik için gerekli hazırlıkların yapılması uygundur" derken Abant'a katılanlar bir de şart ileri sürmektedirler: "Türkiye'nin varlık ve çıkarlarını gözeten bir anlayışla." Bu şarta göre; AB'ye giriş Türkiye'nin çıkarına değilse veya onun varlığına derhal, yahut zaman içinde ortadan kaldıracaksa giriş hazırlığı yapmak bile uygun değildir.

Abant toplantısında olsun, başka toplantılarda konuşma ve yazılarda olsun çeşitli gerekçelerle AB'ye girmeye karşı olanların şu sorulara makul ve gerçekçi cevaplar bulmaları gerekiyor.

Türkiye AB'ye girerken bir şeriat ülkesi mi AB'ye giriyor, yoksa demokrasisi de laikliği de arızalı bir ülke mi, demokrasi ve laikliği daha sağlıklı bir ülkeler topluluğuna giriyor?

2. Türkiye - teorik veya hayali olarak değil, pratik ve gerçekçi olarak - içinde bulunduğu maddî ve manevî bir yığın problemi tek başına kalarak veya dünyada mevcut alternatif güçlerle/kutuplarla işbirliği yaparak çözebilir mi? "Çözebilir" diyenler varsa - ki oluyor - "Hangi kadro, hangi programla ve ne zaman" sorularının tatmin edici cevabı nerede?

3. Hiç şüphe yok ki ilk akla gelen ve olması gereken birlik, İslam'ın rahmetini bütün insanlığa sunmak ve İslam medeniyetini dünyaya alternatif bir medeniyet olarak takdim etmek üzere Müslüman ülkelerin oluşturacakları birliktir. En azından Sultan Abdülhamit zamanından beri siyasî ve ideolojik alanlarda bu birliği oluşturmak için gösterilen bunca çaba semere verdi mi? "Şimdiye kadar olmadı ama uygun bir yakın gelecekte bu birlik şu yoldan gerçekleşecektir" müjdesini verecek bir Allah kulu var mı?

İslam "hayatı, aklı, nesli, malı ve dini" korumayı hedefliyor. AB'ye girmediğiniz takdirde bunları koruyamıyorsanız girmeniz gerekir, koruyabiliyorsanız girmeniz caiz olmaz. Bütün hesapların, değerlendirmelerin bu esasa göre yapılması zorunludur.

 



22 Yeni Şafak, 19.07.2002

 

VI. Abant toplantısı notları23

Farklı branş, inanç ve düşünce sahibi aydınların toplanarak ülkenin ve dünyanın önemli bir meselesini konuşup tartıştıkları, müzakere sonuçlarını bir bildiri ile halka duyurdukları, başından beri Türkiye kamuoyunun ve bir ölçüde Batı'nın ilgisini çeken Abant Toplantıları'nın 6.'sı da 11-13 Temmuz 2003 tarihleri arasında yapıldı. İlgi ve fonksiyonları bakımından birden fazla toplantıya katılan şahıslar yanında her toplantıda olduğu gibi sonuncusunda da yeni yüzler vardı. Üniversite öğretim üyeleri ile lisansüstü öğrenim yapan gençlere de imkan ölçüsünde bir kontenjan ayrılmıştı.

Konu, "Savaş ve Demokrasi" idi. Genel olarak savaşın sebepleri daha az, yakın zamanlarda gerçekleşen savaşların ve özellikle ABD saldırılarının sebepleri ise daha çok üzerinde durulan konu oldu. Dinlerin, kültürlerin, güvenliğin de savaş sebebi olabileceği ama son savaşlarda baş sebebin ekonomi olduğu fikri daha ziyade kabul gördü. Ekonomik çıkarın elde edilmesi ve korunmasının, belli bölgelere hakim olmayı da gerektirdiğine dikkat çekildi (jeo-stratejik sebep).

Son toplantı vesilesiyle oluşan intiba ve düşüncelerimi şöylece özetlemek mümkündür.

İçeride nasıl irtica bazı operasyonlar için bahane kılınıyorsa son savaşlarda da demokrasi ve kitlenin can güvenliği aynı şekilde bahane kılınmıştır. ABD'nin son savaşlarda bölgeye bıraktığı bombalar ve kullandığı silahlar yüzünden ölen masumların haddi hesabı yok, ayrıca bu ateşlerin bıraktığı radyoaktif etki uzun süre atmosferi kirletiyor ve insanların sağlığını olumsuz etkiliyor. Yine ABD'nin, dış dünyada demokrasinin tesisi ve korunması ile ilgili karne notunun çok düşük olduğu da herkesin malumu. İşine geldiği zaman ve yerde anti demokratik, monarşik, totaliter yönetimleri destekliyor, bunlara karşı mücadele veren İslamcı demokratik gurupları terörist ilan ederek çökertiyor, işine geldiği zaman da "şu bölgeye demokrasiyi getireceğim" diye savaş açıyor. Kitle imha silahlarını (kitlenin hayat ve sağlığını) anında veya zaman içinde tehdit eden silahları) son zamanlarda en fazla ABD ve İsrail kullanıyor; sıra temizlemeye gelince, elinde bu silahlardan bol miktarda bulunan ülkelere ses çıkarılmıyor, kitle imha silahı ya hiç bulunmayan veya devede kulak kabilinden olan ülkelere ise baskı yapılıyor, saldırı düzenleniyor. Savaşın sebebi ve müsebbibi ortada; ancak buna dur diyecek bir "uluslararası güç" ufuklarda görülmüyor.

Demokrasi ile savaş arasında ilişkinin bulunduğu tartışılamaz bir gerçektir, ancak meşru savaş dışındaki savaşların engellenebilmesi için ulusal devletlerdeki demokrasinin gerçek olması, uluslararası düzenin de adalet temeli üzeinde kurulmuş bulunması gerekiyor. Ülkelerin içinde demokrasi "sözde" olursa, başta medya olmak üzere çeşitli illüzyon araçları ile halk kolaylıkla yanlış yönlendirilebiliyorsa haksız savaşlara yine "evet" denebiliyor.

Uluslararası kurum ve kuruluşların güçlü ve adil olması gerekiyor. Son savaşta da görüldüğü gibi bu kuruluşlar zayıf veya güdümlü olurlarsa, onların varlığı haksız savaşı engellemeye yeterli olamıyor.

ABD'nin ekonomik menfaati ve vazgeçilmez partneri olan İsrail'in güvenliği başta Ortadoğu olmak üzere İslam ülkelerine egemen olmasını kaçınılmaz kılıyor. Aslında ABD ve İsrail, egoizmden vazgeçerek adil bir düzene ve barışa razı olsalar, zorla egemenlik yerine adil paylaşıma dayalı karşılıklı rıza ile "barışı tesis etmek ve korumak" mümkündür. ABD şimdilik buna yanaşmadığına göre iş karşı tarafa, İslam ülkelerine ve menfaatleri ABD'ye dur demeyi gerektiren diğer ülkelere düşüyor. Yapılması gereken çok şey var, ama öncelikli olanı İslam ülkelerinde halkın yönetime el koyması, totaliter yönetimlere son verilmesi, Müslüman halkların istediğini bildiğimiz "İslam ülkeleri arası işbirliğinin" kurulması ve kurumlaşmasıdır. Arkasından diğer ülkelerle de ortak amaçlara yönelik işbirlikleri kurulmalıdır.

İslam'ın adı barışla ilgili olduğu gibi, Kitabı da barışı esas almakta, savaşı ancak zorunlu hallere münhasır kılmaktadır; İslam'ın zorunlu dediği haller ile çağdaş düşünürlerin "haklı, meşru" dedikleri savaş ise büyük ölçüde örtüşmektedir.

 



23 Yeni Şafak, 18.07.2003