Önsöz Eylül ayı - Turkiyeveislamiyet - 1. Sayfa

HAYREDDİN KARAMAN
Önsöz
Eylül ayı (2003) içinde yapılan bir ilmî toplantıda dinin şümulü (kapsamı) da
tartışıldı, toplantıda hem gelenekteki usule bağlı kalarak gelişim ve değişim
taraftarları, hem de geleneğin usulünü reddederek yenilik yapma taraftarları
vardı. Her iki tarafın görüş birliği içinde oldukları konulardan biri "İslam'ın
şümulü ile ilgili idi; taraflar, "hayatın hiçbir alanı dinin dışında değildir"
hükmünde birleştiler. Ayrıldıkları nokta, bu alanlardan hangilerinin değişmez
olarak vahye (ilgili âyet ve hadislere) bağlı olduğu, hangilerinin ise vahiy ile
bildirilmiş olsa bile akıl, bilim, çağdaş anlayış ve taleplere göre
değişebileceği meselesi idi. Geleneğin usulüne bağlı kalarak gelişme ve
yenileşme taraftarı olarak biz, vahiy ile bildirilmiş bir din hükmünün, hayatın
hangi alanına ait olursa olsun, tek başına akıl, çağdaş teoriler, eğilimler,
talepler referans alınarak değişemeyeceğini, klasik ictihad yoluyla, dinin özü
bozulmadan, gönderiliş amacı zayi edilmeden tıkanıklıkların giderilebileceğini,
açılımların yapılabileceğin savunduk. Karşı taraf ise "varlığın başlangıcı,
sonu, inanç ve ibadet alanı" dışında kalan din kurallarının, hakkında nas
(vahiy) bulunsa bile çağdaş akıl ve taleplere göre değiştirilebileceğini, bunu
yapan müslüman alim bir şekilde (mesela sosyal ve ahlaki amaçları bakımından)
Kur'an'ı referans alacağı için koyacağı yeni kuralların da din (İslam) olacağını
savundular. Bu tartışma yeni olmadığı gibi pek yakında da sona ermeyecek, daha
bir süre ilahiyatçıların gündemini işgal edecektir. Burada o tartışmayı dile
getirmemizin sebebi, "din-devlet" ilişkisi; yani elinizdeki kitabın ismi ve
içeriği ile ilgili olmasıdır.
Din-devlet ilişkisi konusunda farklı anlayış ve yaklaşımlar var: Bunları, "din
devlete karışmaz, alanları ayrıdır", "din devleti de içine alır, ama devlet ve
siyasetle ilgili din kuralları müslümanlar tarafından, çağın gereklerine göre
değiştirilebilir", "din hayatın bütününü içine alır, koyduğu kuralların
hangilerinin nasıl değişeceğini de yine din belirlemiştir, müslümanlar bunlara
uymakla yükümlüdürler" şeklinde üç maddede toplamak mümkündür.
Benim benimsediğim yaklaşım üçüncüsüdür. Buna göre müslümanlar, devlet
yönetiminde de vahyi kaynak olarak almak durumundadırlar. Din, beşerin arzu ve
hevesine tabi olmaz ve buna göre değişmez, mümin kendini dine göre değiştirmek
ve geliştirmek durumundadır. Din beşerin aklına rağmen heva ve hevesine uyarak
bozulmasını engellemek veya düzeltmek üzere gelir ve beşerî düşünce, inanç ve
düzene müdahale eder. Esasen dinin talepleri ile insan fıtratı (yaratılış
özellikleri, genel insan yapısı) çelişmez; Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "O
halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere
yaratmışsa ona yönel. Allah'ın yaratışında değişme olmaz. İşte doğru din budur;
fakat insanların çoğu bilmezler" (Rûm: 30/30). İnsanoğlu kemale (erginliğe,
yücelmeye) namzet olduğu gibi bozulma riskine de tabidir; din insanın fıtratında
mevcut olan kemali gerçekleştirmeyi, bozulma riskini de azaltmayı, zayıflatmayı,
yok etmeyi hedefler. Allah'ın muradı peygamberleri ile kullarına
ulaştırılmıştır. O'na göre iyi ve güzel olanın ne olduğu kitaplarında (Sonuncusu
Kur'an) açıklanmıştır. Çağın iyi ve güzeli ile Allah'ın iyi ve güzeli çeliştiği
zaman mümin, selim akla da aykırı olmayan Allah'ın (dinin) iyi ve güzeline
uyacaktır.
İnsanların fıtrat yönünde ve müspet mânada gelişme ve değişmesi karşısında onbeş
asır önce bildirilmiş değişmez kuralların uyum problemi doğurması kaçınılmaz
değil midir?
İslam bu problemi şu yol ve yöntemlerle çözmüştür.
1. İman, ibadet ve haram nesneler dışında kalan alanlara ait bağlayıcı naslar
(vahye dayalı kurallar, açıklamalar) çok sınırlı tutulmuştur.
2. Bu sınırlı naslardan çıkan hükümleri uygulamak güç veya imkansız olduğunda
"zaruret" ilkesi devreye girmekte ve yasaklar kalkmakta, emirler askıya
alınmaktadır.
3. Sınırlı naslara ve uygulamalara kıyas, nasların yorumu ve fayda-zarar ölçütü
kullanılarak yapılan ictihad değişim ve gelişimin din çerçevesinde sağlıklı bir
şekilde yürümesini sağlamaktadır.
Bugün dünyamızda çok kültürlü bir sosyal hayat hakim hale gelmiştir.
Demokrasiler de farklılığa tahammülü (bu manada hoşgörüyü), farklı kültür
mensuplarının hak ve özgürlüklerinin tanınıp korunmasını öngörmektedir. Vahiy
kaynaklı bir sosyal hayat ile çok kültürlü/çoğulcu bir demokrasi anlayışı nasıl
bir arada olacaktır?
Türkiye'nin önde gelen ilahiyatçıları İslam'ın bütün hayatı kapsadığında görüş
birliği ettiklerine göre, "din devlet, siyaset, hukuk ve ekonomiye... karışmaz"
mânalı bir laiklik anlayışı ile bu din nasıl yanyana yürüyecek?
Müslümanlar uzlaşma adına dinin bazı taleplerinden vaz mı geçecek veya laikler
müslümanların hatırı için bazı din taleplerine boyun mu eğecekler?
Bu ve benzeri önemli sorulara cevap bulmak üzere düşünüp yazdıklarımın bir
kısmını bu kitapta bulacaksınız. Umarım bazı konuları yeniden düşünüp
tartışmamıza vesile olur.
Hayreddin Karaman
İst. Ekim, 2003
BİRİNCİ BÖLÜM
Dinin devlet talebi
İslam ve devlet
İslam'ın devlet talebinin olup olmadığı, daha geniş bir ifade ile İslam ve
devlet ilişkisi son yıllarda sık sık gündeme gelmiş ve tartışılmıştır. Bu
tartışmada İslam'ın laik karakterli bir din olduğunu savunanlar doğrudan naslara
ve özellikle Kur'an'a bakmışlar, bu kaynakta mahiyet ve niteliklerini Allah'ın
belirlediği bir devleti aramışlardır. Gerçi Kur'an doğru okunduğunda,
nitelikleri dolaylı ve genel hatlarıyla belirlenmiş bir devlet kavramını onda
bulmak da mümkündür ancak biz burada dinin mümin'lerden istediklerini hareket
noktası yaparak "İslam'ın devlet talebi" konusuna yaklaşmayı deneyeceğiz. Bunun
için de fazla uzaklara gitmeden iki örnek üzerinde duracağız: Örtünme ve Kur'an
öğretimi.
İslam, kendisine inanan ve hayatını inancına göre yaşamak isteyenlerden belli
ölçülerde örtünmelerini ve dinlerini, o'nun ana kaynağını öğrenmelerini,
öğrendiklerini hayata geçirmek için gerekli bulunan din eğitimini almalarını da
istemektedir. Bir müslüman İslam'ın bu taleplerini yerine getirmek için
örgütlenmeye muhtaçtır. Bu örgütlenmeyi ya devlet yapacaktır yahut da
müslümanların sivil olarak örgütlenmelerine izin ve imkan verecektir. Devlet bir
yandan örtünenlerin okumalarını ve kamu görevi almalarını, diğer yandan da din
eğitimini ve Kur'an öğrenimini engeller, sınırlar ve yasaklarsa İslam ile
devlet, müminlerin yerine getirmek mecburiyetinde oldukları "dinin emir ve
talepleri" ile "devletin talepleri" arasında çatışma ortaya çıkar. Müminler
açıkça dinin taleplerine aykırı bulunan devlet emirlerine uymakta zorlanırlar,
ikileme düşerler; devletin emri, usulüne göre yapılmış ictihada dayanmaz da din
kaale alınmadan, din ve vicdan hürriyetinin gereğine uyulmadan verilmiş olursa
bu emre uyamazlar, bu emri veren devlete karşı yabancılaşmaya başlarlar.
Böyle bir durumda müslümanların şunları yapmaları beklenir: 1. Sivil
itaatsizlik. Yani kanunun hukuka aykırı olması sebebiyle ona uymamak, ceza alsa
da dinin talebini yerine getirmeye devam etmek. 2. Kamil manada din ve vicdan
hürriyeti veren bir devlet talep etmek, bunun için elden gelen meşru gayretleri
göstermek. 3. Başka inanç ve hayat tarzı sahipleri ile anlaşarak böyle bir
iktidarın oluşturulması mümkün olmazsa İslam'ı önceleyen, onu hak, aykırı
olanları batıl olarak değerlendiren, bâtılın değil, hakkın gelişip yayılmasını
hedefleyen devleti ve iktidarı oluşturmak.
İslam'ın ve müslümanların devlet ve iktidar ile ilişkisini bilmek isteyenlerin
teoride boğulmak yerine, dinin taleplerinden yola çıkmaları gerekir; böyle bir
yolculuğun varacağı menzil ise yukarıdaki gibidir. Aksini iddia edenlerin en
azından bir kısmının yaptığı ilim değil, yağcılıktır ve güneş yağını bırakın
balçıkla bile sıvanamaz.
Halifelik,
şeyhülislâmlık ve ruhbanlık
Önce bir hususun açıklığa kavuşması gerek. Kur'an'daki hilafet kelimesi,
özellikle siyasî anlamdaki hilafet değildir. Kur'an'daki hilafet, yerin ve
göklerin sahibi olan Allah'ın insanlara, buralarda yaşama ve tasarrufta bulunma
hakkı vermesi manâasında olup imkân ve kabiliyet olarak bütün insanları
kapsıyor. Allah'ın rızasına uygun hilafet ise Allah'ın iradesine göre yaşamak
isteyenleri, bunun için çaba sarf edenleri ifade ediyor.
Müslüman fert ve cemiyet Allah'ın iradesini O'nun kitabına ve Peygamberi'nin
(s.a.v.) sünnetine bakarak, bunları anlayarak, yorumlayarak, kıyas yaparak; yani
ictihad ederek keşfedecek, ortaya çıkaracak ve uygulayacaktır. Uygulama
mecburiyeti de güce, imkâna bağlıdır. Hiçbir kul, gücünün yetmediği şeyle
yükümlü değildir. Hz. Peygamber'in vefatından sonra toplumu Allah'ın iradesine
göre yönetmek için kurulan siyasi düzenin adına hilafet, başkana da halife
diyenler sahâbedir; yani beşerdir. Halifenin seçilişi, hak ve vazifeleri de
ictihad ile belirlenmiş, bu sebeple değişik şekiller de ortaya çıkmıştır. Bugün
fert ve cemiyet, Allah'ın iradesine göre yaşamak için uygun buldukları siyasî
düzeni kurarlar, adına hilafet de demeyebilirler. Siyasî olarak bu düzeni
kurmanın önünde güçlü engeller varsa, amel ve mücadelelerinin hedefini
değiştirirler, uygun siyasi düzeni kurmayı uygun zaman ve zemine ertelerler,
öncelikli olarak fertlerin iyi birer müslüman olmaları için eğitim ve öğretime,
sivil toplum faaliyetlerine yüklenirler. Böyle yapmaz da önce "Hilafet, İslam
devleti vb." derlerse, İslam'a ve müslümanlara zarar verirler, mevcut imkan, hak
ve özgürlüklerin de elden kaçmasına sebep olurlar.
Şeyhülislâmın kabine üyelerinden olamayacağı ve yalnız halîfe vekîli ve İslâm
cemâatinin reisi olduğu için kabinede geçici olarak, yani şer'î mahkemelerden
kazâ işleri alınarak büsbütün adliye nezâretine verilmesi ve meşîhat dairesinin
hükûmet işlerinden el çektirileceği zamana kadar bulunabileceği, buna binaen de
Meclis-i Meb'ûsana gelmemesi gerektiği ileri sürülmüş idi.1
Bu mütâlâaya göre; Osmanlı hükûmeti, meşrûtiyeti kabûl etmekle âdetâ İslâmî
hükûmet olmaktan çıkmış oluyor, İslâm ile yeni medeniyet ve meşrûtiyet usûlünün
telif edilemeyeceği ihsas ediliyor, şeyhülislam ve halîfe birer rûhânî reis
telâkki ediliyor, ayrıca meşrûtiyet vekiller heyeti için muayyen bir sayının
gerekli olduğu kanâati ızhar edilmiş demek oluyordu.
Her şeyden önce İslâmiyet, ruhbanlık esâsına dayanan rûhânî reisliği hiçbir
zaman kabûl etmemiştir. Çünkü hükümleri arasında rûhânîliğe ait bir meselesi
yoktur. İslâmiyet'te rûhânî denecek bir şey varsa ilim ve marifettir,
bilginlerine bilgi sahibi olmaktan başka bir sıfat vermez. Rûhâniyet,
ibâdetlerin rûhî ve vicdânî hissiyattan ibâret olması inancına dayanan bir
felsefenin gerektirdiği bir şeydir ki, buna göre maddî işlerden hiçbirisi ibâdet
olamaz. Meselâ haram yememek için meşrû yollardan geçimlik kazanmak ibâdet
telâkki edilmez. Dünya işlerinden hiçbirinde âhirete ait sevap gözetilmez. Buna
göre de rûhâniyet anlayışına sahip olanlar ibâdetle meşgul olmak isteyince
dünyayı terketmeye mecbur olurlar.
Bir de rûhâniyet esasında "hulûl felsefesi"2 mevcût bulunduğu cihetle, rûhânî
reislere mukaddeslik ve lâyuhtîlik3 sıfatları takılır. Bunlar beşer üstü bir
kudrete sahip telâkki edilir ve kendilerine gösterilen saygıda başka bir renk
bulunur.
İslâmî hükümlere göre, Hıristiyanlıktaki ruhbaniyet bile, "Üzerlerine bizim
yazmadığımız fakat kendilerinin gûyâ Allah'ın rızâsını kazanmak için ortaya
attıkları ruhbâniyete bile gereği gibi riâyet etmediler; içlerinde inanmış olan
kimselere ecirlerini verdik; ama çoğu yoldan çıkmışlardır"4 âyetinin ifade
ettiği üzere, sonradan uydurulmuş ve ona da riâyet edilememiştir. Gerçekte de
medeniyetin ilerlemesiyle siyâsî işlerden el çektirilmeye lüzum görülmüştür.
Bunun içindir ki Avrupa'da yazılmış hukuk-u siyâsiyye kitaplarının bir bahsini
de "rûhâniyetin cismâniyetten ayrılması" meselesi işgâl etmiştir. Çünkü mesele
İslâmî mizaç bir yana bırakılarak ele alınmıştır.
Halbuki İslâmiyet; rûhâniyet felsefesini kökünden yıkıp "İslâm'da ruhbanlık
yoktur" nassına dayanarak dinlerin, dünya işlerine karışmasına mânî durumların
başlıcası olan esaslara sed çektiği sırada ruhbâniyeti de kaldırmış, ictimâî
husûsiyetleri teyid, beşerî mükellefiyetleri birbirine benzer şekilde tanzim ve
eşitliği tahkîm etmiştir.
İnsanın yaratılışına en uygun din olan İslâmiyet'in fıtrî oluşu "bir medeniyet
dünyasında tatbiki zarûrî" demek olduğundan, bugün medeniyet İslâmiyet'i,
isminden başka bir şekilde tatbik ediyor ve ne çare ki din olmak üzere tutmuyor.
İslâmiyet'in ibâdetlerinde bile rûhâniyet esası yoktur. Yalnızca iman ve itikâd
kaidelerinde ilim ve mârifet esası vardır. Fakat imânın ilgili bulunduğu
hususlar maddîdir: Namazlar, oruçlar, zekâtlar, haclar, Allah'ın kullarına
hizmet etmeler, insanlarla muâmele ve münasebetlerde helâl ve haramı ayırmak,
adâlet ve eşitliği tatbik, ilim ve mârifet yolunda koşmak, merhameti her şeye
yaymak, insanlığa Allah korkusunun icaplarını tam tatbike hep maddî denebilir.
Felsefe ve mukayeseli dinler tarihi kitaplarında görülüyor ki rûhânîler
İslâmiyet'i, ibâdetleri maddî olarak icrâ etmekle ittihâm etmek istiyor ve
gerçekte onu takdir etmiş oluyorlar.
İslâmiyet'te rûhu kabûl etmek, rûhâniliği kabûl etmek demek değildir. Rûhun
madde veya maddî olmadığı sabit bile değildir.
Cuma, Bayram ve Hacc gibi İslâm'ın şiar ve sembolleri arasında bulunan toplu
ibâdetlerde halkın aydınlatılmasına, ibret almasına, dünya ve âhiretten haberdar
olmasına ve bunun da İslâm birliğini bozmamasına büyük önem vererek hutbelerde
bir siyâsî nokta gözetmiş ve hatîbin tayinini devlet başkanının iznine
bağlamıştır. Bu da rûhâniyetten ziyade cismâniyet ile alâkalıdır. İslâmiyet
cemiyetin hukûku ve insanların muâmelelerinin intizamını temin ile insanlık
dünyasının kötülüklerden arınması, dînî ve uhrevî vazifelerin iyi bir şekilde
tevziî ile son hedef olan saâdete doğru terâkkîsi, hâsılı Allah ve kul
haklarının tam olarak korunması için vazedilmiş bulunan umûmî hükümlerini tatbik
edecek, muâmelât ve ukubât isimleri altında hulâsa edilen siyâsî, hukûkî,
ictimâî, cezâî.. kanunlardan ibâret bulunan hükümlerinin icrâsını üzerine alacak
bir "icrâ kuvveti"nin bulunmasını gerekli görür ve ona da "imam, halîfe" adını
verir.
Halîfe bir taraftan kendisine bey'at eden ümmetin vekâletini diğer taraftan
kendisinin de diğer teb'a ferdleri gibi uymaya ve uygulamaya memur ve mecbûr
oduğu kanunun Vâzı ve Şâri'i'nin, icrâ bakımından niyâbetini haizdir. Ve hiçbir
zaman şahsî ve müstebit reyi ile o kanunu çiğneyemez. Çiğnerse milletin
hâkimiyeti hükmünü yerine getirir. Buna binâen İslâmiyet'teki hilâfet, şer'î
kanunun icrâ kuvvetinin reisliğinden başka bir şey olmadığı cihetle rûhânî
reisliğe benzemez. Hilâfet, meşrûtî-İslâmî bir hükûmetin reisliği demektir.
Bunun için yabancı memleketlerde bulunan müslümanlar üzerinde velâyeti yoktur.
Fakat müslümanlar mânevî bir bağlılık duygusu beslerler. Galebe ve sulta
mânâsını taşıyan saltanat netice itibârıyla istibdâdı da içine aldığından artık
hürriyet devrinde, kelime olarak meşrûtiyete uygun düşmediği bazı kimselerce
vehmedilen hilâfetin mânâsını meşrûtiyetin gereklerinden olarak tanımak
zarûrîdir. İslâm'ın temel kanununun, herkesçe kabûl edilen adâlet ve eşitlik
prensipleri gereğince, teb'adaki millet ve dinlerin farklılığı bu esasa hiç mânî
olmaz. Çünkü onların bir meşrûtî hükûmet başkanına karşı durumları değişmiş
olmaz. Padişah, imparator, kral isimlerinin muayyen bir millet tarafından
konması bir mahzur teşkil etmezse, aynı mânâda hilâfet kelimesinin İslâm'dan
gelmesinin de mahzuru olmaz.
Siyâset-i şer'iyye kitaplarında açıklandığına göre halîfe, zaman ve mekânın
gerektirdiğine göre kazâ, idâre, askerlik vs. gibi husûslarda müslüman ve gayr-i
müslim vekil ve vezirler teşkil eder. Ve gerektiğinde yalnız selâhiyet verme
(tefvîz) ve icrâ (tenfîz) kendi elinde olmak üzere, bütün başkanlık (imâmet) ve
hükûmet işlerini bir vezir-i a'zama, bir başvekile verir. Bu vekiller arasında
ayrı bir rükün (hükûmet üyesi) olmak ve fakat müslüman bulunmak şartıyle bir
kâdı'l-kudât ve müfti'l-enâm da bulunur.5 Râşid Halîfeler, Emevîler, Abbâsîler,
Selçuklular devirlerinde şeyhülislamlar bu kâdı'l-kudâttan ibâret idi. Ve
hiçbirinde İslâmlar bir rûhânî reis tanımamışlardı.
Eski Osmanlı teşkilâtında şeyhülislâmlar, husûsî esas vazifelerinde bazı
farklılıklarla beraber yine bu noktadan teşkil olunmuşlar ve bu sûretle adliye
ve maârif işlerine nezaret etmişlerdi. Yani çeşitli dairelere bölünmüş bulunan
hilâfet vazifesinin bazı kısımlarında vekâlet etmekte idiler. Maârif bakımından
medreselere, adliye yönüyle mahkemelere nezaret ediyorlardı ve vekiller heyeti
kurulduğundan beri de Sadrıâzam maiyetinde has meclisin erkânından
bulunuyorlardı. Medreselerde sonradan fünûn kısmının bırakılması yüzünden son
teşkilâtta mektepler açılarak maârif nezâreti kurulmuş ve meşîhatte maârife ait
olmak üzere yalnız medreseler ve mekteb-i nüvvâb6 kalmıştır. Devletler ve
milletlerarası münâsebetler ve antlaşmalar icabı memleketimizde görülmesi
gereken bazı dâvâların fıkıh kaidelerine uygun kılınması fedâkârlığında
bulunulmadığı için bu gibilere ait olmak ve "nizâmî dâvâlar" denilen bu gibi
meselelerin muhâkemesine mercî bulunmak üzere "nizâmî mahkemeler" teşkiline
sebebiyet verilmiş, bu dâvâlara mercî olmak için adliye nezâreti kurulmuş ve
ta'zîrî7 cezâ dâvâları da buraya verilmiştir. Böylece adlî kuvvet memleketimizde
ikiye bölünmüştür. Bununla beraber muhîtimiz icabı ne meşîhat dairesinin asıl
vazifesi elinden alınmış, ne de nizâmî dâvâlar fıkhın şümûlüne alınarak adliye
nezâretinin lüzumsuzluğu cihetine gidilmiştir. Bu sebeple kabinemizde iki
cihetten bir fazlalık görülüyor. Birincisi: Ya adliye nezareti yahut da
meşihatten biri; ikincisi: Halîfe tarafından tayin edilmesi bakımından ya
sadrıâzam veya şeyhülislâmdan biri...
Halîfe vekili olmak yalnız şeyhülislâma ait olmadığı gibi rûhânîlik ile de
ilgisi bulunmadığından şeyhülislâmlar; kabine üyelerinden ve icra kuvvetinin
cüzlerinden birisi bulunmak sıfatından başka bir şekilde İslâm nazarında yer
bulamaz. Ve hiçbir zaman bir rûhânî reis sayılamaz. Kendisine karşı beslenen
husûsî hürmet ise İslâmiyet'in, ilmin şerefine verdiği ehemmiyetten başka bir
şeye bağlanamaz...
Gerçi meşrûtiyet ile idare edilen ülkelerde hükûmet başkanı yalnız başvekili
tayin ediyor ve bazılarında başvekil aynı zamanda bir vekâleti de deruhte
ediyor. Bunu meşrûtiyette değişmez kanun saydıracak ve Şarkı bu bakımdan da
Garbı taklide sevkedecek bir delil varsa onun da çaresi vardır. Zirâ başvekâlet
ile meşîhatın bir elde toplanmasında bir engel bulunmadığı gibi fazla
görülenlerden birinin diğeriyle birleştirilmesi de mümkündür. Fakat hiçbir
şekilde geçicilik meşîhate mahsustur denemez. Ve denecek olursa İslâm cemaati o
zaman bir rûhânî reis aramaz. Çünkü İslâm cemâatinin reisi devlet reisinden
başka bir şey olamaz. Devleti bu şekilde bölmek, "devlet içinde devlet"
demektir. Madem ki durum böyledir, şeyhülislâm herhalde millet meclisine karşı
mesul ve gerektiğinde cevap vermeye ve açıklama yapmaya mecburdur. Hatta İslâm'a
göre en büyük mesuliyet bilginlere aittir. Şeyhülislâmların meclise gelmesi
hiçbir zaman İslâmiyet'e aykırı değildir. Hatta ihmâl edilerek en mühim bir
daireyi, istibdâd eline bırakmak suretiyle suiistimâle meydan verilmesi, makamın
papalık gibi mukaddeslik ve yanılmazlık muâmelesi görmesi, İslâm dîninin temel
felsefesine aykırıdır.
Hulâsa şeyhülislâm devlet memuru olmaktan başka bir şey değildir. Ve bu sıfatla
meclise gelir. Makamına lâyık bir zât ise, olduğu kadar hem makamı ve hem de
şahsı itibârıyla alkışlanır. Değil ise yalnız; şahsına ait olmak üzere hürmet
görmekten düşer, hattâ aksi de olabilir.
İşte halîfesini, düşkün ve fakir bir teb'asıyla aynı seviyede muhâkeme eden
İslâmiyet'in hükmü budur. Bundan ötesi hurâfelerdir.
1 Zamanımızdan 66 sene önce müfessirimiz M. Hamdi Yazır (Küçük Hamdi Efendi)
tarafından kaleme alınan ve sadeleştirerek sunduğumuz bu yazıda günümüze de
hitap eden kısım; "İslam'da ruhbanlık olmadığı, kul ile Allah arasında papaz
manasında vasıta bulunmadığı, dünya işlerini dürüstlük ve meşrutiyet içinde
yürüten bir müminin aynı zamanda ibadet etmiş olacağı, din ve dünya işlerinin
birbirinden ayrılmayacağı..." hususlardır. Beyanü'l-Hak, C.1, Sayı: 22, s. 511
vd.
2 Hadid: 57/27
3 Yanılmazlık
4 Aynı manada (lafız aynı değil) hadisler için bkz. Darimi, Sünen, Kitabu'n-Nikah,
Bab:3, İbn-i Hanbel, Müsned, c. VI, s. 226
5 Müfti'l-Enam: Milletin, halktn müftüsü demek olup Şeyhülislamlar için bazı
devirlerde kullanılmıştır.
6 Kadı ve naib yetiştiren mektep
7 Takdiri yönetime bırakılmış
İslam ve demokrasi
Neşe Düzel'in Prof. Dr. Murat Çizakça ile yaptığı bir röportajda önemli konulara
girilmiş, tespit ve değerlendirmeler yapılmıştır. Bu yazıda değerli ilim
adamımızın tespit ve değerlendirmelerinden bazılarına itirazlarım, bazılarına da
katkılarım olacak:
"MÇ : Tayyip Erdoğan'ın bazı konuşmaları insanlarda "acaba radikal mi?" diye bir
şüphe yaratıyor. İçki yasağıyla ilgili son söyledikleri radikaldi. Sadece
özgürlükleri kısıtlayıcı ve demokrasiye aykırı değil, İslamiyet'e de aykırıydı.
Çünkü Peygamber dahi, Tanrı ile kul arasına giremez. Nerede kaldı ki devlet
girecek.
ND : Erdoğan, Fatih Altaylı'ya, iktidara geldiklerinde Milli Piyango gibi şans
oyunlarında da 'caydırıcı' olacaklarını söyledi. Yasaklamanın yeni adı
'caydırmak' mı oldu?
MÇ : AKP'nin, demokrat ve özgürlükçü olduğuna, insanları ikna edebilmesi için
ciddi bir programa ihtiyacı var. Ama benim bildiğim, hâlâ doğru dürüst bir
ekonomik programı bile yok. Eğer AKP daha özgürlükçü bir tutum gösterirse
liberal İslam'a kayabilir. Liberal İslam ise rejim sorunu getirmez."
ND :Dindar demokratla radikal İslam arasındaki farklar nelerdir?
MÇ : Radikal İslam, şeriatın en doğru, en yüksek hukuk sistemi olduğuna inanır
ve bir kere iktidara geldiğinde de asla gitmemeyi düşünür. Erbakan, 'kanlı mı,
kansız mı geleceğiz' demişti. Silah zoruyla mı yoksa seçimle mi gelecekleri bir
ayrıntıdır. Ilımlı ve liberal İslam ise dindar demokratların tezidir. Bunlar,
İslami diktatörlük dahil her türlü diktatörlüğe karşıdır, iktidara gelmenin ve
gitmenin seçim yoluyla olacağını baştan kabul ederler."
Çizakça hoca'nın ılımlı ve radikal İslam tanımlamaları, bu terimlerin mâna ve
mahiyetlerini tam olarak yansıtmıyor. Radikal İslam tanımında iki unsur var: a)
Şeriatın en doğru, en yüksek hukuk sistemi olduğuna inanmak. b) Bir kere
iktidara geldiğinde asla gitmemeyi düşünmek. Bu iki unsurdan birincisi hem
radikal hem de ılımlı İslam'da vardır, olmalıdır; bu inanç olmadan İslam olmaz.
Şeriat, Kur'an ve sünnet'e dayanan, ya bu kaynaklarda geçen açık ifadelerden
veya yoruma açık ifadelerin yorumundan elde edilen hukuktur. Bu hukukun
kurallarının Allah'a ait olduğuna, vâzı'ının Allah olduğuna inanılır. Yoruma
açık olanlarda yapılan yorum ile kıyas yoluyla elde edilen kurallar da, ictihadı
yapan alim ile onu izleyen halka göre ilâhîdir; ictihad yoluyla Allah'ın
muradının böyle olduğu sonucuna varılmıştır. Ahkâmın zamanın şartlarına göre
değişebilir olması, bu inanca aykırı değildir; eski ictihad da Allah'ın
buyruklarından çıkarılmıştır, yeni ictihad da; bu sebeple bütün şeriat "en
yüksek, en doğru hukuk sistemidir".
İkinci unsur "iktidara gelince bir daha gitmemek" idi. Şeriata dayalı yönetim
aktörlerinin yeni seçimler ve atamalarla değişmesi, bu mânada iktidara
gelenlerin gitmesi, hem radikallere hem de liberallere göre mümkündür; hatta
bazen zaruri, mecburi hale gelir. Şeriata dayalı yönetimin değişmesi ve yerine
laik bir yönetimin gelmesi söz konusu olduğunda her doğru İslam anlayışı buna
karşı çıkar. Müslümanların gücü yeterse toplumu İslam'ın kurallarına göre
yönetmek isterler; inanıp yapmak istemeyen müminler ile inanmayan vatandaşların
hak ve özgürlükleri de İslam'ın kurallarına göre belirlenir. Radikal İslam(cılar)
ile liberal İslam(cıların) farkı, bana göre burada kendini gösterir. Radikal
İslamcılar, gerektiğinde şiddeti ve gücü kullanarak iktidara gelmek, ülkeyi
şeriat esaslarına göre yönetmek isterler. Liberal İslamcılar ise ya -kendilerine
göre daha iyi ve doğru olana- güçleri yetmediği için veya laik-demokratik
sistemi İslam'a uygun buldukları için laik demokratik rejimlerin hakim bulunduğu
ülkelerde iktidar olmak ve bu rejime göre ülkeyi yönetmek, bu arada İslam'ın
amaçlarına hizmet etmek isterler.
AKP baştan beri bir din partisi olmadığını, din eksenli siyaset yapmayacağını,
laik demokratik rejimi benimsediğini, ancak hem laikliği hem de demokrasiyi Batı
standartlarında uygulayacağını açıkça ifade ediyor. Parti başkanının içki ve
kumarla ilgili açıklamaları da -kendisi tarafından- dine değil, anayasaya ve
kanunlara dayandırılıyor. Parti başkan ve üyelerinin, İslam'ı referans olarak
göstermeden, mevcut rejim içinde kendi inanç ve kanaatlerine uygun tasarruflarda
bulunmaları, partinin liberal İslamcıların değil, dindar müslümanların partisi
olduğuna delil ve işaret olur.
Bana göre AKP, liberal İslamcıların değil, daha ziyade dindar müslümanların
partisi gibi gözüküyor. Liberal İslamcı olsalardı amaçlarını ve programlarını,
ictihad yoluyla İslam'a uydurmaları, İslâmî olduğunu açıklamaları, iddia ve
ispat etmeleri gerekirdi.
Müslümanın ve İslâmî devletin içki ve kumar gibi İslam'a göre haram olan şeylere
karşı çıkması ve bunların engellenmesi için çaba göstermesi İslam'a aykırı
değildir, Allah ile kulun arasına girmekle de bir ilgisi yoktur. Allah ve
Resulü, haramların açıkça işlenmesini engellemek görevini müslümanlara
vermiştir; müslümanlar güç ve imkanlarına göre bu ödevi yerine getirirlerse
Allah ile kul arasına girmiş olmazlar, Allah'ın emrini yerine getirmiş olurlar.
Peygamberimiz de bunu yapmış, sarhoş olarak toplum içine çıkanları
cezalandırmıştır.
"ND : Bütün kamuoyu yoklamaları AKP'yi birinci parti gösteriyor. Dindar
demokratlar Türkiye'de iktidara gelebilir mi? Yoksa '28 Şubat' hayaleti
Ecevit'in dediği gibi, dirilmek için bahane mi arıyor?
MÇ : AKP'nin laiklerle uzlaşması lazım. Eğer insan haklarına daha saygılı, daha
demokrat olabilirse, bu, onu laiklerle anlaşmaya götürür. O zaman iktidarda
kalır. Ama laikleri dışlarsa iktidarda kalması için hiç ümit yok . O zaman yeni
bir 28 Şubat daha yaşarız."
Çatışmanın, baskın faktör olarak ideolojiye dayandığı kanaatinde değilim;
çatışmanın temel faktörü kurulu düzen ve bu düzende oluşmuş ekonomik, siyasi ve
sosyal iktidardır, çıkardır; kavga bu iktidarın el değiştirmesi üzerinde
kopmaktadır. İktidarın el değiştirmesini engellemek isteyen çıkar gurupları bunu
demokratik yoldan yapamayacaklarını anlayınca iç ve dış güçleri harekete
geçiriyorlar; meşrulaştırma ve tahrik için de ideolojiyi kullanıyorlar.
AKP ve SP insan haklarına öncelik verdiklerini ve laikliği, demokrasiyi
Batı'daki anlayış ve uygulamalara uygun hale getireceklerini açıkça ifade
ediyorlar. Radikal laikler veya laikliği kullananlar ise bize göre karşı tarafa
da iktidar hakkı tanımaya yanaşmıyor, ihtimallere, hatta vehimlere dayanarak
suyu yokuşa sürüyorlar.
Laiklerle anlaşmadıkları takdirde tekrar 28 Şubat yaşanacağını söylemek,
Türkiye'de demokrasiden ve hukuk devletinden ümit kesmek, antidemokratik
gericiliğe teslim olmak demektir. Gerçek aydınların tavır ve ifadeleri işte bu
gericiliğe karşı mücadeleyi yansıtmalıdır. İlkelerde anlaştıktan sonra belli bir
laiklik anlayışında anlaşamayan, uzlaşamayan partilerin iktidar şansını millet
iradesi belirlemelidir; birine dur, diğerine geç diyen demokrasi dışı müdahale
güçleri var oldukça demokrasi ve çağdaşlık iddiası aldatmacadan ibaret kalır.
"ND : 28 Şubatçıların iddia ettiği gibi, tam demokrasi, radikal İslam'ın
iktidara gelmesi için tehlikeli ortam mı yaratır? Yoksa tam demokrasi, aslında
radikal İslam tehlikesini aşmamıza yardımcı mı olur?
MÇ : Aşmamıza yardımcı olur. Demokrasinin Türkiye'de gerçekleşebilmesi için
laiklerle dindarlar uzlaşmak zorunda. Bu uzlaşma olmadığı için Türkiye'nin başı
hiç dertten kurtulmadı ve bu ülkeye tam demokrasi gelemedi. Bu konuda iki taraf
da tavizler verecek. Dindarlar iktidara geldikleri taktirde demokrasiye sadık
kalacaklarını, diktatörlük kurmayacaklarını ortaya koyacaklar. 'Bizim derdimiz
devleti ele geçirmek, orduda, poliste kadrolaşmak değil' diyecekler. Laik
kadınların, Atatürk reformlarıyla kazandıkları hakları paket halinde kabul edip,
bu hakların İslamî olduğunu söyleyecekler."
Bir yazımda müslümanın "taviz vermesi"nin meşru anlamını açıklamaya çalışmıştım.
Müslüman inandığına, doğru bildiğine uymayan, aykırı olan bir hükmü ve
uygulamayı benimseyemez. İçinden benimsemediği halde uygulamaya rıza gösterirse,
katlanırsa bu, ya taktik gereğidir veya güçsüzlüğün ortaya çıkardığı zaruret
gereğidir.
Laiklerin bazı taleplerini kabul etmek, yapılan yorum ve ictihad sonucu "İslam'a
uygun olduğu" kanâat ve inancına dayanıyorsa bu takdirde tavizden söz edilemez,
taleplerin ve çözümlerin örtüşmesinden söz edilebilir.
"Dindarlar iktidara geldikleri taktirde demokrasiye sadık kalacaklarını,
diktatörlük kurmayacaklarını ortaya koyacaklar." deniyor; sözü edilen parti
olsun, diğerleri olsun bunu hep söylüyorlar. Demokrasiyi diktatörlüğün karşıtı
bir kurum ve kavram olarak kullanıyorsak zaten İslam'a göre de bu partilerin
vaatlerinde bir problem yoktur; İslam diktatörlüğe karşıdır.
"Bizim derdimiz devleti ele geçirmek, orduda, poliste kadrolaşmak değil
diyecekler" deniyor; iktidar bütün taraflar için devleti ele geçirmek ve orduda,
poliste kadrolaşmak değilse, böyle yapılmıyorsa dindar demokratların da öyle
yapmaması tabîîdir; daha önce yanlış uygulamalar yapılmış ise bunları
temizlemek, demokrasinin gereklerini yerine getirmek de yeni iktidarın
icraatlarından biri olmalıdır. Bütün tarafların bir devleti vardır, bu devletin
organlarında, farklı inancı, dünya görüşü, siyasi tercihi olan vatandaşların
görev yapmaları, istihdam edilmeleri de bir insan ve vatandaş hakkıdır; yanlış
olan, devlet otoritesini taraflı olarak kullanmak, kendi siyasetine alet
etmektir.
"Laik kadınların, Atatürk reformlarıyla kazandıkları hakları paket halinde kabul
edip, bu hakların İslamî olduğunu söyleyecekler." deniyor; aslında "laik kadın"
olmaz, laik devlet olur. Laik devletin kadınlara verdiği hakları bütün kadınlar
kullanabilir; istemezse de kullanmaz. Bu hakları, yukarıda "taviz" kavramını
açıklarken verdiğimiz çerçeve içinde kabul etmek, uygulamak başkadır, İslamî
olduğunu söylemek başkadır. Bir hakkın, fiilin, inancın... İslâmî olup
olmadığını söylemek, bu konuda hüküm vermek, değerlendirme yapmak siyasi
partilerin, gurupların işi değildir. Bu iş İslam âlimlerine ait bir iştir,
onların selahiyet alanına girer. Bir dinin alimlerine, inananlarına belli bir
inancı, hükmü, anlayışı dayatıp "bunun İslâmî olduğunu söyleyeceksiniz" demek,
"insan hak ve özgürlüklerine, laikliğe, demokrasiye aykırı olan tavır" işte
budur.
"ND : Çağdaş kadının özgürlükleri ve görüntüsü İslamî mi sizce?
MÇ : Evet, bu İslamiyet'le çatışmıyor. Çünkü İslamiyet Müslümanlar arasında
gelişen âdetlere çok saygı duyar. Âdetler ve gelenekler İslam hukukunun önemli
kaynağıdır. Laik Cumhuriyet'in getirdiği bu haklardan milyonlarca Müslüman kadın
80 yıldır faydalanıyor. Kadının giyimi dahil bu özgürlükler artık bir gelenek
halini aldı ve İslamiyet'in parçası oldu. Üstelik Kuran'da kadının giyimiyle
ilgili kesin sınırlar yok. Dindar demokratlar, 'Laik kadınların bu haklarına ve
adetlerine saygı göstermek İslamiyet'in gereğidir' demeliler. Ayrıca dindeki
bazı yasaklara uymak isteyen kadınlara da özgürlüklerini vermeliler. Çünkü amaç,
özgürlüklerin önünü açmaktır. Aslında laiklerle dindar demokratlar arasındaki
uzlaşmada büyük tavizi laiklerin vermesi gerekiyor. Çünkü şu anda laikler
Türkiye'yi yönetiyor. Oyun teorisine göre güçlü olan taviz verir."
"Âdetler ve gelenekler İslam hukuku'nun önemli kaynağıdır" kuralı doğru olmakla
beraber, bütün hukuk sistemlerinde mevcut olan "kaynaklar hiyerarşisi" ihmal
edilerek mutlak söylendiğinde ortaya önemli problemler çıkar, maksat aşılmış
olur. İslam hukuku kaynakları8 Kur'an, sünnet, icmâ, kıyas... şeklinde
sıralanır. Kıyas icmâ'a, icmâ sünnete ve Kur'an'a, sünnet de Kur'an'a aykırı
olamaz; altta kalan üsttekini değiştiremez. Müslümanlar arasında ortaya çıkan
örf ve âdetler, "gelişme ve sapma" şeklinde ikiye ayrılabilir. Gelişme
mahiyetinde olan âdetler naslara ve İslam'ın amaçlarına aykırı olmaz, fert ve
toplum olarak insan için kaçınılmaz olan müspet değişimi, nasların yorum ve
uygulamasını ifade eder ve bu sebeple de onlara itibar edilir. Sapma mahiyetinde
olan âdetler ise İslam'ın koyduğu kurallara ve amaçlara aykırı olduğu halde
genellikle yabancı kültürlerden veya eski kültürden sızıp gelen, başta bilgi ve
eğitim eksikliği olmak üzere çeşitli zayıflıklar ve kusurlar yüzünden yaşama ve
yayılma imkanı bulan âdetlerdir. Bunlara itibar edilmez, bunlar islamî kural
kaynağı olmaz, aksine bunlarla mücadele edilir; hatta tecdîdin en yaygın
tanımında bu sapkın âdetlere, bid'atlara karşı mücadele unsuru vardır.
İslam Fıkhı'na göre avret sayılan ve örtülmesi gerekli bulunan yerlerin ve
özellikle de kadın başının açılması Ku'an'a, sünnet'e ve icmâ'a aykırıdır.
Kur'an'da başörtüsü vardır, sünnet ve icmâ da bunun şeklini ve nasıl
uygulanacağını açıkça ortaya koymuş, asırlar boyunca her alt kültürden kadınlar
başlarını örtmüşlerdir.
"Laik Cumhuriyet'in getirdiği bu haklardan milyonlarca Müslüman kadının 80
yıldır faydalanması, kadının giyimi dahil bu özgürlüklerin artık bir gelenek
halini aldığını ve İslamiyet'in parçası olduğunu" ifade etmez. Çünkü "laiklik",
kural koyarken dini dışlamanın, dini işe karıştırmamanın adıdır. Şu halde
kadının başını açmasına izin verirken, daha sonra birçok yerde buna mecbur
ederken laik cumhuriyet dini uygulamamış, aksine dinin kuralını reddetmiş, dini
bakımdan selahiyetsiz olduğu halde ve usulsüz olarak din kuralını
değiştirmiştir. Böyle bir kural bin yıl uygulansa yine İslam'ın bir parçası
haline gelmez.
"Dindar demokratlar, 'Laik kadınların bu haklarına ve âdetlerine saygı göstermek
İslamiyet'in gereğidir' demeliler." deniyor. Bir âdetin İslamiyetin gereği olup
olmadığını söylemek için aranacak ehliyet ölçüsü "dindar demokrat" olmak değil,
din alimi olmaktır. Dindar demokratlar ancak şöyle diyebilirler: "İçinde
bulunduğumuz şartlarda ve çeşitli inanç gurupları arasında varılan uzlaşmaya
göre başını açan açmayana, açmayan açana karışmayacak, bütün taraflar inandığı
gibi yaşamakta serbest olacaklardır".
Sayın Çizakça'nın "Kapitalizm ile İslam'ın hiç çatışmadığı, serbest piyasa
ekonomisinin İslâmî olduğu konularındaki hüküm ve değerlendirmelerine de
katılmıyorum. İslam'a uygun bir ekonomik düzende serbest pazar ekonomisi ve
kapitalizm ile örtüşen taraflar bulunmakla beraber, onu kendine özgü kılan
farklı taraflar da vardır. Ancak bu yazı uzadığı için ekonomi konusunu bu
kadarla geçiyor, merak edenleri bu konuda yazılmış kitap ve makalelere havale
ediyorum.
8 Edille-i asliyye ve fer'iyye
Çizakça Hoca'nın Mektubu
Değerli aydın ve ilim adamı Prof. Dr. Murat Çizakça, bir röportajına tenkit ve
katkılar içeren yazılarıma cevap olmak üzere Yeni Şafak'a bir mektup
göndermişler. Gazetenin diğer sayfaları yayıma müsait olmadığı için ben, mektubu
-giriş ve kaynakça kısmını atarak- burada yayımlıyorum. Sonra da bazı
düşüncelerimi yazacağım. Sayın Çizakça girişte, olgunluk göstererek yazıma
teşekkür ediyor ve arkasından şunları kaydediyor:
İslam ve Demokrasi (1)
Önce şu sözlerinizi ele alalım. "Çizakça hoca'nın ılımlı ve radikal Islam
tanımlamaları, bu terimlerin mâna ve mahiyetlerini tam olarak yansıtmıyor.
Radikal İslam tanımında iki unsur var: a) Şeriatın en doğru, en yüksek hukuk
sistemi olduğuna inanmak, b) Bir kere iktidara geldiğinde asla gitmemeyi
düşünmek. Bu iki unsurdan birincisi hem radikal hem de ılımlı İslam'da vardır,
olmalıdır; bu inanç olmadan İslam olmaz." Sayın Karaman, bu konuda dikkatinizi
Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Ali Çarkoğlu ve Binnaz Toprak
tarafından yapılan bir araştırmaya çekmek isterim. Türkiye genelinde toplam 3053
kişiyle yapılan bu ankete katılanların % 96.9'u Müslüman olduklarını ileri
sürmüşlerdir. Oysa, evliliğin İslam hukuku'na göre yeniden düzenlenip bir
erkeğin dört kadınla evlenebilmesi, boşanmanın şer'i hükümlerine göre yeniden
düzenlenmesi, keza miras hukukunda da benzer değişikliklerin yapılması
konularında bu Müslümanlar'ın % 78-85'i olumsuz görüş belirtmiş, sadece % 10-14
arasında değişen küçük bir oran şer'i düzenlemelerin yeniden getirilmesi yönünde
olumlu görüş belirtmişlerdir. Kısacası, eğer sizin dediğiniz gibi, "Şeriatın en
doğru, en yüksek hukuk sistemi olduğuna inanmak olmadan İslam olmazsa"
ülkemizdeki Müslümanlar'ın % 78-85'ini İslamiyet'ten atmak gerekir! Dinimizde
de, elhamdülillah, afaroz müessesesi olmadığından bu mümkün değildir. İşte ben,
biraz da, bu istatistikleri göz önüne alarak, radikal ve ılımlı Müslüman
tanımlarını yaptım. Belki de bu tartışma çerçevesinde radikal ve ılımlı
tanımlamasına bir diğer boyutu da getirebiliriz: Radikal Müslümanları, şeriat'ın
en doğru, en yüksek hukuk sistemi olduğuna inananlar ve onun tüm hükümlerini
aynen, kayıtsız şartsız uygulamak isteyenler; ılımlı Müslümanları ise, kalben
Müslüman olmakla birlikte, Şeriat'ın bazı hükümlerini uygulamak istemiyenler
olarak ifade edebiliriz. Ve anket sonucuna göre, ılımlıların ezici bir çoğunluğu
oluşturduklarını da kabul etmemiz gerekir.
Ayrıca, "Şeriata dayalı yönetimin değişmesi ve yerine laik bir yönetimin gelmesi
söz konusu olduğunda her doğru İslam anlayışı buna karşı çıkar. Müslümanlar'ın,
gücü yeterse, toplumu İslam'ın kurallarına göre yönetmek isterler" demişsiniz.
Yukarıda değinmiş olduğum araştırma bu görüşlerinizi de çürütüyor, sayın
Karaman. Ancak anlaştığımız noktalar da var. "Bana göre AKP, liberal
İslamcıların değil, daha ziyade dindar Müslümanlar'ın partisi gibi gözüküyor.
Liberal İslamcı olsalardı amaçlarını ve programları, içtihad yoluyla İslam'a
uydurmaları, İslamî olduğunu açıklamaları, iddia ve ispat etmeleri gerekirdi"
sözlerinize katılıyorum.
İçki yasağı meselesine gelince, devletin bu işe müdahale ederek içkiyi
yasaklamasının İslamiyete aykırı olduğu görüşüm, sizin de hazırlayanları
arasında bulunduğunuz, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanmış bulunan
Kur'an-ı Kerîm ve açıklamalı meâli'nde yer alan Fâtır suresinin 18. ayetinden
kaynaklanmaktadır. Bu ayetde, belki de sizin kendi tercümenizle, aynen şöyle
denmektedir: "Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Yükü (günahı) ağır
gelen kimse onu taşımak için başkasını çağırsa, bu çağırdığı akrabası da olsa,
onun yükünden bir şey yüklenmez... Kim temizlenirse o, kendi menfaatine
temizlenmiş olur..." Kur'an'nın, meâlde de belirtildiği üzere, burada vermekte
olduğu mesaj günahın ve sorumluluğun kişiselliğidir. Burada ayrıca, sanırım,
Hıristiyanlığa da gizli bir eleştiri vardır. Bilindiği gibi, Hıristiyanlar İsa
Peygamber'in günahlarını affettirebileceğine inanırlar. Oysa, Fâtır suresi
günahın kişiselliğini, hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde, ortaya
koymaktadır. Buradan bir adım ileriye gidersek, madem ki İslamiyet'de içki içmek
günahtır, Fâtır suresine göre bu günah kişisel olmalıdır. Devletin uygulayacağı
bir içki yasağı, kanımca, günahın devlet tarafından taşınmasına benzer. Zira,
içkinin zaten bulunmadığı bir ortamda günah da işlenemez. Oysa her halde makbul
olanı, içkinin mevcut olmasına rağmen, Allah korkusuyla, içilmemesidir. Bu tıpkı
Ramazan'daki duruma benzer. Nasıl her türlü yiyeceğin mevcudiyetine rağmen
Ramazan ayında bir Müslüman oruç tutabiliyorsa, bu bir irade meselesiyse,
içkinin mevcudiyetine rağmen içki yasağına uymak da bir irade meselesidir,
makbul olan da budur. Devletin koyacağı içki yasağı, bu nedenle, işleri
karıştırmakta ve dolayısıyla, kanımca, İslama aykırı düşmektedir.
Peygamberimizin sarhoş olarak toplum içine çıkanları cezalandırması meselesine
gelince, bu bir sünnetdir. Oysa, sizin "İslam ve demokrasi" yazınızda, çok haklı
olarak belirttiğiniz gibi, "Sünnet Kur'an'a aykırı olamaz." Eğer yukarıdaki
yorumum doğruysa, bu sünnetin gerçekliğinden şüphe etmemiz gerekir.
İslam ve Demokrasi (2)
Bu yazınızda laik-dindar çatışmasını, esas olarak, çıkar çatışmasına
bağlamışsınız. Bunda haklı olabilirsiniz. Ancak, bu arada laiklerin siyasal
İslam'a yönelik çok ciddî korkularını göz ardı ediyorsunuz. Oysa milyonlarca
laik kadının cumhuriyet'in ve Atatürk devrimleri'nin kendilerine kazandırmış
olduğu hakları bir anda kaybetme tehlikesine yönelik korkularını göz ardı
ederseniz, çatışmanın çok önemli bir boyutunu kaçırmış olursunuz. Kaldı ki, bu
korkuyu haklı gösterecek İran devrimi, Sudan ve Afganistan'daki kadınların
durumu ortadayken...
Şu sözlerinizi büyük bir üzüntüyle okudum: "Laiklerle anlaşmadıkları takdirde
-ki, laiklerin tutumu ve amaçları yüzünden bu mümkün gözükmüyor- tekrar 28 Şubat
yaşanacağını söylemek, Türkiye'de demokrasiden ve hukuk devletinden ümit kesmek,
antidemokratik gericiliğe teslim olmak demektir. Gerçek aydınların tavır ve
ifadeleri işte bu gericiliğe karşı mücadeleyi yansıtmalıdır...".
Sayın Karaman, eğer sandığınız gibi demokrasiden ve hukuk devletinden ümit
kesmiş olsaydım bu kitabı yazmaz, üzerinde geceli gündüzlü binlerce saat
çalışmazdım. Oğlunuz ve dostum Doç. Dr. Lütfullah Karaman eliyle size göndermiş
olduğum kitabımı okursanız, ülkemizde gerçek demokrasinin kurulması için nasıl
didindiğimi, demokrasi ve hukuk devletine ne denli hayran olduğumu anlarsınız.
Benim bütün derdim, önümüzdeki seçimlerde iktidara gelmesi hemen hemen kesin
olan AKP'ni bir takım hatalara karşı uyarmak ve ülkemizde asla bir daha 28 Şubat
veya benzeri olayları görmemektir. Kanımca, bu parti uyarı ve önerilerimi
ciddiye alırsa, amacım gerçekleşir ve milletimiz bir daha böyle olayları yaşamak
mecburiyetinde kalmaz. Öte yandan, "Laiklerle anlaşmadıkları takdirde -ki,
laiklerin tutumu ve amaçları yüzünden bu mümkün gözükmüyor..." sözlerinizden
anlaşmazlığın tek müsebbibi olarak laikleri gördüğünüz anlaşılıyor. Oysa,
İngilizler'in dediği gibi, "tango yapmak için 2 kişi gerekir". Ülkemizde de
gerçek demokrasi ve hukuk devletinin oluşması için hem laiklerin hem de dindar
demokratların bazı fedakârlıklar yapmaları gerekir. Kitabımın büyük bir kısmı bu
fedakârlıkların neler olduğu, ve taraflar arasındaki bir uzlaşmanın nasıl
gerçekleştirebileceği üzerinde odaklanmıştır. Bu arada benim "gerçek aydın"
olmadığımı da imâ etmişsiniz. Bu konuda benim söyleyeceğim bir şey yok. Bunun
kendi fikriniz olduğunu söyleyip bu konuyu kapatalım...
"Laiklerin bazı taleplerini kabul etmek, yapılan yorum ve ictihad sonucu
'İslam'a uygun olduğu' kanaat ve inancına dayanıyorsa bu takdirde tavizden söz
edilemez, taleplerin ve çözümlerin örtüşmesinden söz edilebilir". Bu görüşünüze
tamamen katılıyorum. Zaten kitapta da bu "örtüşülen" bölgeyi ayrıntılarıyla
saptamaya çalıştım. Büyük bir memnuniyetle ifade edebilirim ki bu bölge
sanılandan çok daha büyük. Dolayısıyla uzlaşma ihtimali de o denli canlı.
Ben her iki tarafın da üzerinde anlaşabileceği bölgeyi saptamaya çalışırken, siz
beni belli bir inancı din alimlerine "dayatmakla" suçluyor ve asıl bu tavrın
insan hak ve özgürlüklerine, laikliğe ve demokrasiye karşı olduğunu ileri
sürüyorsunuz. Estağfurullah! Ne haddime! Böyle bir dayatma ne aklımdan geçti ne
de böyle bir gücüm var. Benim ki olsa olsa bu alimlere bir öneri, bir ricadır.
Eğer İslam alimleri usul-u fıkh'ın "istishab", yani "eşyada asıl olan ibahadır"
kuralı gereğince, önerilerime iyi niyet ve olumlu bir yaklaşımla bakarlarsa o
zaman bundan tüm toplum fayda görür. Ben çatışma yerine uzlaşmayı
gerçekleştirmeye çalışıyorum. Toplumun menfaati de her halde uzlaşmadan yanadır.
Nitekim uzlaşmanın ülkeyi bugün içinde bulunduğu durumdan çok daha ileriye
götüreceği konusunda oyun teorisiyle uğraşan iktisatçıların en ufak bir
şüpheleri yoktur. Dahası, tarih boyunca büyük İslam alimlerinin toplum menfaati
söz konusu olduğunda esnek davranıp ona göre karar verdiklerine dair de elimizde
bol bilgi mevcuttur. Bu meyanda İmam Muhammed al-Şaybanî'nin de, İmam
Sarahsi'nin de, Ebussuud Efendi'nin de adetler ve toplum menfaatinden yola
çıkarak menkul vakıflarına ve bazı ortaklık türlerine izin vermiş olduklarını
hatırlatalım.
İslam ve Demokrasi (3)
Kadın hakları ve tesettür konusunda varmış olduğunuz sonucu şu sözlerle ifade
etmişsiniz: "İçinde bulunduğumuz şartlarda ve çeşitli inanç grupları arasında
varılan uzlaşmaya göre başını açan açmayana, açmayan açana karışmayacak, bütün
taraflar inandığı gibi yaşamakta serbest olacaklardır". Bu sözlere tüm kalbimle
katıldığımı ifade etmek isterim. Benim bu sözlere ilave olarak söyleyeceğim bir
tek şey vardır o da, AKP'nin bu yönde bir deklarasyon yapması gereğidir. Böyle
bir deklarasyon AKP'ne her iki kesimden de oy kazandırır.
Ve nihayet İslamiyet ile kapitalizm arasındaki benzerlik konusunda söylemiş
olduğum sözlere de katılmadığınızı belirtmiş, ancak bu konuya girmemişsiniz.
Oysa katılsanız iyi olurdu, zira bu fikirlerim en az 20 yıllık bir çalışmanın
ürünüdür. Sizin okurlarınızı bu konuda yazılmış kitaplara havale etmiş olduğunuz
gibi ben de sizi bu konuda iki kitabıma havale edeceğim. Tekrar saygı ve
teşekkürlerimle...
9 Türkiye'de Din Toplum ve Siyaset, TESEV, 2000
Çizakca Hoca'ya Cevap
Bu başlık altında yazmak istediğim şey, Prof. Murat Çizakça'nın cevabî mektubuna
kısa bir cevaptır:
Çizakça hoca ile asıl farklı görüşümüz İslam'ın ve İslam'a göre meşruiyetin
tanımında sosyal değişimin rolü üzerinde odaklanıyor. Bir araştırmaya ve usul'de
yer verilen "örf ve âdet" kaynağına atıfta bulunan Çizakça, naslara aykırı da
olsa sosyal vâkıanın bir meşruiyet kaynağı olacağını, nasların buna göre yeniden
yorumlanması gerektiğini savunuyor. Laiklerle dindarlar arasındaki uzlaşmanın da
bu usul çerçevesinde olabileceğini düşünüyor. Ben ise naslara ve İslam'ın
amaçlarına aykırı âdetlerin, sosyal değişim ve vakıanın İslam'a göre meşru ve
meşruiyet kaynağı olamayacağını, nasları bunlara uydurmak üzere yorum yapmanın
"tahrif" olacağını, bunun yerine huzur ve barış içinde birlikte yaşamayı, ülke
ve millet menfaatine olan faaliyetlerde işbirliği yapmayı, tarafların
inançlarını kendilerinde saklı tutarak bir nevi sosyal sözleşmeye dayandırmayı
savunuyorum. Bu sözleşmenin asgari müştereklere ve karşılıklı hak ve özgürlük
tanımaya dayanacağını söylüyorum.
Bu genel girişten sonra mektupta geçen bazı ifadelerle ilgili düşüncelerim de
şöyledir:
1. Şeriat diye öne sürülen ve fıkıh kitaplarında yer alan "poligami, miras,
boşama" hükümlerine dönmeyi kabul etmeyenler, bunların İslam'da var olduğunu
bilerek veya İslam'a yamanmasına rağmen aslında onda bulunmadığına, yanlış
anlaşıldığına inanarak bunu yaparlar. "İslam'da var ama ben bunları kabul
etmiyorum" diyenlerin ifade ve davranışları İslam'ı bağlamaz, İslam içinde bir
davranış olarak kabul edilmez. Araştırmada geçen büyük çoğunluk, İslam'ın ilâhî
ve yüce bir din, hükümler bütünü olduğuna inanırlar, ancak zamanın şartları
içinde bazı hükümlerin İslâmî olmadığına, İslam dışına çıktığına kanaat
getirdikleri için bunları istemezler. Bir müslümanın, bir hükmün hem İslam'da
var olduğunu kabul etmesi hem de onun "iyi, yüce, meşru" olmadığını söylemesi,
böyle inanması mümkün ve mantıklı değildir.
2. Şeriatın bazı hükümlerini uygulamak istemeyenlere "ılımlı müslüman" değil, "fasık
müslüman" denir. Yani bunlar, bu hükümlerin İslam'da olduğuna inandıkları, fakat
çeşitli sebeplerle uygulamadıkları için günahkâr, âsî (itaatsiz) müslüman
olurlar. Eğer tanımı böyle vererek, davranışı meşrulaştırmadan amelsiz, fasık
müslümanlara "ılımlı" denecekse mesele yoktur, "isim ve terim koymada tekelcilik
olmaz".
Ben "ılımlı müslüman"ı, "değişim için şiddete başvurmayan, kendi hak, özgürlük
ve değerlerini koruyarak ötekilerle birlikte yaşamaya rıza gösteren, bu
birlikteliğin usulü üzerinde çalışan müslüman" olarak tanımlamayı tercih
ediyorum.
3. Herkesin kendi günahını yükleneceği, kimsenin başkasına ait suç ve günahtan
dolayı cezalandırılmayacağı ilkesi doğrudur. Ama bu, devletin bazı suç ve
günahları yasaklamasına mani ve aykırı değildir. İnsanların suç ve günah
işlememelerine ve bu sebeple ceza çekmemelerine yardımcı olmak fert ve toplum
olarak müslümanların ödevleri arasındadır. İçki içen, zina ve hırsızlık yapan...
ahirette bunun cezasını çekecek, katkısı olmayan başkaları bundan sorumlu
olmayacaklardır, ancak devlet de içkiyi, zinayı, hırsızlığı yasaklayarak,
insanlara uygun eğitimi vererek bu suç ve günahların işlenmesini engelleyici
tedbirler alacaktır.
4. "Gerçek aydınların tavır ve ifadeleri işte bu gericiliğe karşı mücadeleyi
yansıtmalıdır..." derken asla Çizakça hoca'yı "gerçek aydınların dışında
tutmadım. Kendisine bu davranışın yakıştığını, "laikler ile dindarlar arasındaki
gerginlik devam ettikçe daha birçok 28 Şubat'ların yaşanabileceği tespiti
yanında", çarenin demokrasiye müdahale olmadığının aydınlar tarafından devamlı
dile getirilmesi gereğini ifade etmeye çalıştım. Çizakça hoca, yazıp
çizdikleriyle ve meşkür gayretleriyle aydın ilim adamına düşen görevi yaptığına
göre, o sözlerin îmâsından üzülecek bir anlam çıkarmasına da ben üzüldüm.
5. Her şeye rağmen iyi bir "yazışma yollu sohbet" gerçekleştiğini düşünüyor,
buna zemin hazırladığı ve tartışma âdâbına örnek olacak davranışları sebebiyle
Çizakça hoca'ya teşekkür ediyorum.
Fıkıh ve kamu hukûku
Kamu ve özel kısımlarıyla İslâm hukûku fıkıh kitaplarında ele alınmış, ayrıca
kamu hukûkunu ilgilendiren konularda el-Ahkâmu's-sultâniyye, es-siyâsetü'ş-şer'iyye
isimleriyle kitaplar yazılmıştır. Fıkıh kitaplarında "hilâfet, saltanat, idâre,
şûrâ" gibi bir bölüme rastlamak mümkün değildir. Hilâfet ve saltanatla ilgili
bazı bilgiler ve hükümler cuma namazı, kazâ ve cezâ bölümlerine serpiştirilmiş,
dolaylı ve dolayısıyle açıklamalar yapılmıştır. İçine fare düşen kuyuların
temizlenmesi, kadının âdet görmesi gibi konulara özel bölümler tahsis edildiği
ve sayfalar ayırıldığı hâlde devlet ve toplum hayatının temelini teşkil eden
konularda âdeta sükûtun tercih edilmiş olması tabîî değildir. Saltanat ve
siyâsetle ilgili kitaplar da hem sayı, hem de muhtevâ bakımlarından yetersizdir.
Bu kitaplar, Kur'ân-ı Kerîm'in, sünnet'in ve râşid halîfeler devri
uygulamalarının lâfız ve rûhundan hareketle esas teşkîlat ve idâre konularında
İslâm'ın getirdiği ilkeleri ve hükümleri ortaya koyacak, tartışacak yerde, emr-i
vâkileri (saltanat ve istibdâdı) kitabına uydurmak ve meşrûlaştırmakla meşgul
olmuşlardır. Bu vâkıanın birçok sebebi arasında şunlar belirleyici mahiyettedir:
1. Râşid halifeler devrinin sonunda, 5. halîfe Hz. Hasan hilâfeti Muâviye'nin
saltanatı lehine terkedince düşünce, ifade, seçme, seçilme hak ve hürriyetleri,
saltanat ve istibdâdın bir gereği olarak ortadan kalkmış, baskı ve devlet terörü
hâkim olmuştur. Seçilecek tek aday sultan tarafından belirlenmiş, onun için
peşin (sultan henüz hayatta iken) bey'at alınmış, adaya itirâz edenlere, bir
başkasına bey'at etmek isteyenlere baskı ve işkence uygulanmış, hatta
hayatlarına son verilmiştir. Muâviye'nin başlattığı bu usûl ne yazıktır ki
değişmeden ve gittikçe katılaşıp donarak devam etmiş, böyle bir ortamda gerçek
İslâm kamu hukûkunu yazıp söylemek bir kahramanlık hâline gelmiştir. Zaman zaman
böyle kahramanlar çıkmış ise de sesleri bastırıldığı, sözleri kitaplaşamadığı
için genel gidişe tesirleri zayıf olmuştur. Büyük hukukçu Serahsî, el-Mebsût
isimli eserinin İkrâh (baskı, tehdit) bölümünde İmam Muhammed'in, bu bölümü
yazdığı ve dolaylı olarak baskı altında gerçekleşen bey'atin hükümsüz olacağına
işaret etmiş olacağı için başına gelenleri anlatıyor. Eğer İmam, kitabı kuyuya
atmasa ve soruşturmada yalan söylemese imiş yaptığını hayatı ile ödeyecekmiş. Bu
şartlar altında mezkûr konuları yazıp tartışmaya kim cesaret edebilir? Yazılanı
kim yanında bulundurma, okuma ve okutma cesaretini gösterebilir?
2. Genellikle yazılan, işlenen, tartışılan hukuk yaşayan, uygulanan hukuktur.
Yaşamayan, uygulanmayan hukuk ise fikir ve ifade hürriyeti bulunmak şartıyle
ancak hukuk tarihlerinde ve mukayeseli hukukta belli ölçülerde bahse konu olur.
Saltanat İslâm âmme hukûkunu ve özellikle de esas teşkîlât hukûkunu rafa
kaldırdığı, bunun yerine kendi hukûkunu ikâme ettiği için "varak-ı mihr ü vefâyı
kim okur kim dinler" fethvâsınca hilâfet, imâmet, şûrâ, siyâsî haklar... ne
okunmuş, ne yazılmış, ne de dinlenmiştir.
Bazı hukuk tarihçileri İslâm âmme hukûkunun ve özellikle esas teşkîlât hukûkunun
yeterince yazılıp işlenmemiş olmasından yanlış bir sonuç çıkarmış, bunu
"İslâm'da din ile devlet ve siyasetin ayrı olduğuna, dînin siyasete
karışmadığına" delil göstermişlerdir. Bu sonuç yanlıştır; çünkü İslâm tarihi
boyunca yönetimler hiçbir zaman dîni siyasetten ayırmamış, yaptıklarını kitabına
uydurarak, dînî meşrûiyet kisvesine sokarak yapmış, saraylarında ve çevrelerinde
besledikleri fıkıh temsilcilerinden ısmarlama fetvâlar almışlardır. Dîni
yöneticilerin serbest bıraktığı teşkîlât, teşrîfât ve düzenlemeler dışında,
saltanat ve şahsî menfâatlerine dokunmadıkça şerîatı uygulamış, saltanat ve
siyasetlerine ters düşen noktalarda ise ya tevîl, yahut da Hâlik'a isyan yolunu
seçmişler, şiddetli baskı ve terör ile muhalefete nefes aldırmamışlardır.
3. O çağlarda bütün dünyada hüküm süren saltanat ve istibdâd İslâm ümmetini de
etkilemiş, İslâm'ın getirdiği siyasî inkılâbın gün ışığına çıkmasını
engellemiştir.
Saltanat, demokrasi ve
İslam
Dini ve ondan kaynaklanan talepleri birey ile sınırlama teşebbüsü, hem dinin hem
de insanın tabiatına ters düştüğü için hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.
Herhangi bir dinin bütün dünyada, inanılan ve yaşanılan tek din olması ihtimali
de yok gibidir. Eski zamanlarda belli bir toplumda, ülkede ve bölgede tek bir
dinin hakim olduğu, halkın tamamı bu dini benimsemiş olmasa da onun değerlerinin
ve hükümlerinin uygulandığı vakidir. Günümüz dünyasında, bazı ulus devletlerde
bir tek dinin veya ideolojinin değerlerini ve kurallarını, ona inansın-inanmasın
bütün topluma uygulama teşebbüsleri vardır, ancak bu teşebbüsler içte ve dışta
tepki ile karşılanmakta, sosyal uzlaşma yerine devlet gücüne ve baskıya dayanan
bu uygulamanın uzun süre devam etmeyeceği görülmekte ve anlaşılmaktadır. Dünyada
ve belli bir toplumda birden fazla inanış ve hayat tarzı bulunduğuna,
mensuplarının da değişmek istemediğine göre ortada iki ihtimal vardır: Ya bir
gurup gücü eline geçirerek diğerlerinin din ve düşünce özgürlüklerini
kısıtlayacaktır, yahut da bütün taraflar, inançlarını mümkün olacak en geniş
ölçüde yaşayabilecekleri bir model üzerinde anlaşacaklardır.
İslamcılar hep şöyle söyleye geldiler: "Başka dinler ve ideolojiler
dayatmacıdır, İslam öyle değildir; onun hakim olduğu bir toplumda farklı düşünce
ve inançlara da hayat hakkı vardır; şu halde farklıların, hak ve özgürlüklerden
yararlanarak bir arada yaşayabilecekleri en güzel model İslimî modeldir."
İslam'ın, farklı inanç ve düşüncelere hayat hakkı tanıdığı bir gerçektir, ancak
çağdaş talepler ve anlayışlar açısından bakıldığında ortada iki problem vardır.
1. İslam, hem değer hem de bir kısım hakların tanınması bakımından inanan ile
inanmayanı eşit tutmaz. 2. Zorla dine sokmak veya dini yaşatmak için olmasa da
umumi ahlakı, kamu düzenini ve dini korumak için Müslümanlara daha çok, gayr-i
müslümlere daha az olmak üzere hak ve özgürlük kısıtlamaları getirir. Bu
uygulama ve kısıtlamalara ise birçok insanın razı olmayacağı, olmadığı açık bir
vakıadır.
Müslümanlar bütün toplumda, meşhur deyişle "İslamî düzenin hakim olmasında"
ısrar ederlerse bu hedefe ya demokrasi ile ulaşacaklardır, yahut da güce,
baskıya başvuracaklardır. Demokratik yoldan toplumun benimseyeceği herhangi bir
düzene kimsenin itirazı olmamalıdır. Bu yoldan İslamî düzene ulaşılması halinde
"İslamî düzen demokrasi ile örtüşmüş" olacaktır. Böyle bir düzende, azınlıkta
kalan bireylerin bazı hak ve özgürlükleri kısıtlanacağı için böyle bir
demokrasi, "çağdaş demokrasi anlayışına göre" kusurlu olacaktır. Şahsi inanç ve
tesbitime göre bu mânada kusurlu olmayan bir demokrasiye rastlamak da mümkün
değildir. Zora ve güce başvurarak İslamî düzene ulaşma teşebbüsleri, fıkıh
kitaplarındaki terimi kullanmak gerekirse "fitne"ye sebep olmaktadır; burada
fitnenin mânası, "iç savaş, anarşi, hukukun çiğnenmesi, pirince giderken evdeki
bulgurdan da olmak" demektir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) hilafetin 30 yıl süreceğini, bundan sonra insanları mutlu
etmeyen, onlara zulmeden hükümdarlık ve saltanat düzeninin geleceğini bildirmiş,
böyle de olmuştur. İslam'a göre "meşru" olmayan saltanata gelince bunu, güce
başvurarak ortadan kaldırma teşebbüsleri olmuş ise de orta yol (Sünni) İslam
geleneği, fitne gerekçesi ile isyanı engellemiş ve saltanatı "Kur'an'ı
uygulaması, din kurallarını çiğnememesi şartıyla" meşrulaştırmıştır. Demek ki,
İslam'a göre uygun bulunmayan bir siyasi model içinde de İslam'ı uygulamak -en
azından teorik olarak- mümkün ve caiz görülmüştür. Bugün Müslümanların razı
olmaları gereken model, diğer inanç sahipleri gibi kendilerinin de hiçbir baskı
ve kısıtlamaya tabi tutulmadan dinlerini yaşayabilecekleri bir modeldir.
"Demokratik hukuk devleti"nin işte böyle bir model olduğu ileri sürülmektedir.
Deneyip görmek gerekir. Böyle bir modelde bireyin ve cemaatin dinini, ahlakını
koruması önünde bazı güçlükler vardır; bu güçlüklere karşı cemaat dayanışması,
mutlaka alınması gereken bir ilaç gibidir. Cemaat dayanışması, içe dönük olarak
koruma, dışa dönük olarak da "iyiyi, güzeli, doğruyu sergileyerek" tebliğ
vazifesini üslenmiş olacaktır.
Siyaset ve din
Sayısız ayet ve hadis 5 temel değerin korunmasını emretmektedir: Hayat, din,
akıl, nesil ve mal. Bunlara mekâsıdu'ş-şeri'a10 denilmiştir ve tamamı insanın
dünya hayatının içindedir, dünyaya aittir, öldükten sonra değil, yaşarken
gereklidir. Ebedî hayatta gerekli olan sermaye de bunlar sayesinde elde
edilecektir.
Siyaset, iktidarı talep etmek ve elde edilince de bu güce dayanarak toplumu
yönetmekle ilgili bir süreçtir. Toplumu yönetenler durmadan kanunlar çıkarmakta,
kararlar almakta ve bunları yürürlüğe koymaktadırlar. Uygulanan kanun ve
kararların tamamı dinin korunmasını istediği temel değerlerle ilgilidir. Din bu
temel değerlerin yalnızca korunmasını istemekle kalmamış, nasıl kazanılıp
korunacaklarını da açıklamıştır. Hem kürtaj serbest bırakılır, kısas kaldırılır
hem de hayat korunamaz. Dinin serbestçe öğrenilip yaşanması kısıtlanırsa din
korunamaz. İçkiyi ve uyuşturucuyu yasaklamadan, aklı doğru kullanmayı sağlayacak
eğitim ve öğretim yapılmadan, akıl ve ruh sağlığı için gerekli tedbirler
alınmadan akıl korunamaz. Nesli korumak İslâm ailesinin kurulup işletilmesine
bağlıdır. İsraf, kumar, faiz, karşılıksız para, enflasyon, rüşvet, gasp ve diğer
haksız kazanç yolları açık tutuldukça malı korumak mümkün değildir...
Bugün siyaset genellikle bir partiye intisap etmek suretiyle yapılmakta,
partinin menfaat, ilke ve kuralları, partililer için bağlayıcı olmaktadır.
İnsanlar yaşadıkları gibi düşünme eğiliminde olduklarından başlangıçta genel
ilke ve değerlerle çatışan parti talepleri, mensuplarının vicdanlarını rahatsız
ederken giderek bu rahatsızlık da ortadan kalkmakta, partililer tek tip haline
gelmektedirler. Dinin bu mânâda bir partinin içine sokulması ve müslümanın da
böyle bir parti anlayışı içinde siyaset yapması caiz değildir. Parti bir
araçtır; amaç, dinin ve evrensel değerlerin korunmasıdır. Parti bunları değil,
bunlar partiyi kontrol etmelidir. Bu kontrolün yapılabilmesi için de dinin ve
dindarın bir başka siyaset anlayışı ve uygulaması içine yerleşmesi elzemdir.
Müslümanlar için farz-ı kifaye olan siyaset dünyada ve ülkede olup bitenleri
dinin ilke, hüküm ve menfaatleri bakımından takip etmek, alınan kararların ve
yapılan icraatın dinin temel değerleri ve hükümleri bakımından neyi getirip neyi
götürdüğünü tesbit etmek, buna göre gerekli tavır ve tedbirleri almak şeklinde
yürütülecektir. Müslümanın oyu, muvafık veya muhalif tavrı partinin, katıldığı
uluslararası kurum ve birliklerin kural, ilke ve kararlarına göre şekillenemez;
dinin korunmasını istediği değerlere ve uygulanmasını istediği hükümlere göre
şekillenir. Din, Allah'ın iradesini temsil eder, başka bir şey dinin üstüne
çıktığı, ona hakim olduğu ve onu kontrol ettiği zaman -bir mânâda ibadet olan
itaat alanında- şirk gerçekleşmiş olur.
10 Dinin temel amaçları
Demokrasi ve İslam
Belli bir çağın makbul ölçülerine göre kalkınmış, ileri, uygar sayılan bir
toplumun kültürü ve medeniyeti çağdaşlığın ölçütü oluyor, insanlığın
ulaşabileceği zirve, medeniyetin sonu olarak ilan ediliyor, bu zirveye
ulaşamıyanlar "geri, ilkel, kalkınmakta olan" gibi yaftalarla aşağıya doğru
sıralanıyorlar ve "adam olmak istiyorlarsa çağdaşlaşmalarının gerektiği" bir
reçete gibi kendilerine sunuluyor. Bu reçete kültürel farklılığı ortadan
kaldırmayı ve fertler gibi sosyal grupların da tek-tipleşmesini öngörüyor,
öngörmese bile bu sonuca yönelmiş bulunuyor.
Bugün çağdaşlığın ölçütü olan Batı uygarlığı, bir siyasî sistem, bir rejim
olarak demokrasiyi benimsemiş bulunuyor. Batı'da demokrasi tartışıldığı,
çeşitlerinden söz edildiği, sakıncalarını en aza indirmek için gayret edildiği,
Fransız İlimler Akademisi üyesi André Maurois onu "ehliyetsizliğe tapış" diye
nitelendirdiği halde, geri kaldığı söylenen toplumlarda demokrasi
kutsallaştırılıyor, tartışılamaz ve dokunulamaz kılınıyor, demokrasiyi tenkit
etmek ve bir alternatif sistem, model teklif etmek cesaret meselesi haline
geliyor. Bu sosyo-psikolojik baskı karşısında Müslüman düşünürlere kalan vazife,
İslâm ile demokrasi arasında birebir aynılık veya uzlaşabilirlik ilişkisi
kurmak, bu hükme varmak ve bu hükmü delillendirmek oluyor.
Demokrasiyi daha iyi bir siyasî sisteme ulaşabilmek için veya ulaşılıncaya kadar
benimseyip uygulamak başkadır, onu kutsallaştırıp insanlığın ve uygarlığın
ölçütü kılmak başkadır. Komünistler ve faşistler, mükemmel olduğuna inandıkları
sistemlerini hakim kılmak için demokrasiden yararlandıkları gibi bir kısım
Müslümanlar da "insanlık için en iyisi" olduğuna inandıkları sistemlerini kurup
işletebilmek için demokrasiden istifade ediyorlar. Demokrasinin içeriği ile bu
"diğer sistemlerin" içeriklerinin örtüşen ve çelişen kısımlarını ayırmaya,
"çelişme, uzlaşma ve aşma" tavırlarından birini benimsemeye sıra gelince gruplar
birbirinden ayrılıyorlar ve farklı yollar tutup farklı hedeflere yöneliyorlar.
Çağımızın ikinci yarısında "İslâm ve demokrasi" tartışmasına katılan
düşünürlerimiz farklı değerlendirmeler yapmışlar, tavırlar takınmışlardır:
Mevdûdî'ye göre tarihî arka-planı ve felsefî temeli itibariyle demokrasi İslâm
ile bağdaşmaz. Demokraside mutlak özgür bireyler, ulus-devletin vatandaşları,
halkın kayıtsız şartsız hakimiyeti ve ilahî iradeden bağımsız yönetim söz
konusudur. İslâm ise her biri Allah'ın yeryüzünde halife kıldığı mü'minlerin,
içlerinden en iyi olanı seçerek işbaşına getirmelerini, onu denetleyerek ilahî
iradeyi gerçekleştirmesini sağlamalarını öngörmektedir. Böyle bir sisteme
demokrasi değil, "teo-demokrasi" denebilir.
Hem mütefekkir hem de devlet tecrübesini yaşamış bir lider olan Sudan'lı
Turâbî'ye göre, bağlayıcı olan, ulemânın değil belli bir zaman dilimi içinde
Müslüman halkın icmâ'ıdır. Halkın tercihi âlimler ve uzmanlar tarafından
aydınlatılmalıdır. Hükümet de halkın iradesini yansıtacak şekilde serbestçe
seçilmelidir. Bu şekilde seçilen hükümetin hem teşrîde önemli rolü olur, hem de
şeriatın yorumlanmasında hakemlik yapabilir. İslâmcı hareket de devlet içinde
İslâmî ahlâkın koruyucusu olma rolünü üstlenir.
Gannuşi'ye göre çağdaş İslâmcı hareketin rolü, liberal demokratik devlet
içindeki faktörlerden yalnızca biridir. İslâm'ın yorumlanması da, ahlâkın dikte
edilmesi de İslâmcı hareketin tekelinde değildir. İslâmcı hareket halka
programını sunan siyasî partilerden biridir. Yapacağı şey vaaz ve iknaya
çalışmaktan ibarettir, halkın neyi tercih edeceği onların kendi meselesidir.
Türkiye'de bazı İslâmcılar, Medine Vesika'sının kurduğu sistemden yola çıkarak
nisbeten çoğulcu, zaruri müşterek alan dışında çok kültürlü, çok hukuklu bir
model teklif etmektedirler. Bize göre de henüz yeterince işlenmiş, mübhem
noktaları açıklanmış, muhtemel problemleri çözümlenmiş olmamakla beraber daha
iyisi bulununcaya kadar bu model üzerinde durulmaya değerdir.
Görüldüğü üzere İslâmcılar, farklı düşünen, inanan ve yaşayanlara tek tip bir
inanç ve hayat tarzı dayatmak yerine, din, düşünce ve vicdan hürriyeti başta
olmak üzere, insan haklarını koruyarak kendi inançlarını yaşayacakları bir
sistem üzerinde düşünürken, kendilerini çağdaş ve ileri gören sözde liberal
demokratlar dayatmacı bir tavır sergilemekte, kutsallaştırdıkları bazı kavramlar
ve kurumlar adına insan hak ve hürriyetlerini ihlal edebilmektedirler.
Bizce çağdaşlık adına yapılması gereken şey, tabuları ve yasakları kaldırmak,
dayatmalardan vazgeçmek, uzlaşmaya ağırlık vermek, düşünmeyi suç olmaktan
çıkarmak ve en iyiyi bulmak üzere insan zekâsını alabildiğine çalıştırma ve
vicdanını işletme yollarını açmaktır.
Devleti yıpratmak
Devlet, milletin dışında ve onun üstünde adeta Tanrı gibi bir kutsal varlık
mıdır, yoksa milletin ta kendisi, onun bir toprak üzerinde bağımsız olarak
örgütlenmesinin ürünü müdür? Hangisi diğeri için vardır? Millet devlet için mi,
devlet millet için mi? Önce buna karar vermek, daha doğrusu bunu bilmek
gerekiyor. Tarihteki sapmaları bir yana bırakacak olursak çağın devlet
anlayışına göre sorunun cevabı basittir: Kutsal değil ama değerli olan insandır,
onun içinde var olduğu, mutluluğa erdiği millettir. Devlet de bu değerli varlığı
korumak, insan toplu yaşamaya karar verince ortaya çıkan "ictimâî" ihtiyaçlarını
karşılamak için insanın oluşturduğu bir kurumdur. İnsan kutsal olmadığı gibi
onun yaptığı bir şey de kutsal olamaz, bu şey devlet olduğunda, gerekirse can
pahasına korunacak kadar değerli olur; ancak devletin değeri kendinden (lizâtihî)
değil, uğrunda var olduğu millettendir (liğayrihîdir). İnsanın canı değerlidir,
bu değerlinin ihtiyacı bulunduğundan malı da değerlidir; cana ve mala bir
tecavüz söz konusu olduğunda, bunların tamamen kaybı ihtimal dahilinde olsa bile
savunulur. Vatanın ve devletin can pahasına savunulması da bu esasa dayanır. Şu
halde asıl değerli olan, korunması ve mutlu olma yollarının açık tutulması
gereken varlık insandır.
İnsan, hayvandan farklı olarak yalnızca maddi ihtiyaçlarının sağlanması ile
mutlu olamıyor, onun bazen maddi ihtiyaçları da gölgede bırakan manevî
ihtiyaçları ve talepleri vardır, bunların tabîî, makul ve meşrû olanlarının
temini gerekir. Devletin/toplumun bir vazifesi de, ferdin kendi başına temin
edemediği ve bu sebeple ıztırap çektiği ihtiyaçlarını temin etmektir. İnsan
özgür olmak, haysiyetini korumak, öğrenmek, inanıyorsa dinini yaşamak ister;
bütün bunlar insana mahsus, ekmek kadar aziz, bal kadar leziz manevî
ihtiyaçlardır. İnsan bunlara sahip olmazsa mutlu olamaz, devlet de insan
içindir, insanı mutlu kılmanın bir aracıdır.
Devletin, gözle görülen elle tutulan varlığı toprağı ve halkıdır. Gözle
görülmeyen unsurları ise bağımsızlığı ve teşkilatıdır. Gözle görülen unsurlardan
biri ve en önemlisi olan halk, yöneten ve yönetilen şeklinde 2 tabaka teşkil
etmektedir. Yönetenleri iş başına getiren yönetilenlerdir; bunlar halkın
seçilmiş veya atanmış memurlarıdır. Memurların asıl amiri, patronu, efendisi
halktır. Halk nazarında devlet denilince akla gelen işte bu memurlardır;
cumhurbaşkanından zabıt kâtibine kadar sıralanan görevlilerdir, bu görevlilerin
temsil ettikleri kurumlardır. Kurumlar ve görevliler halkın kendilerine verdiği
vazifeyi hakkıyla yerine getirmezlerse halk tarafından eleştirilirler, buna
rağmen başarılı olmazlarsa değiştirilirler; devlet görevlisinin eleştirilmesi,
gerektiğinde değiştirilmesi asla devletin eleştirilmesi ve yıpratılması olarak
değerlendirilemez. Asıl devleti yıpratanlar, hıyanetleri veya beceriksizlikleri
yüzünden halkı devletinden soğutanlar bir kısım asker ve sivil memurlardır. Hain
veya beceriksiz olan memurlar ve temsilciler hem dürüst ve becerikli memurları
sevmezler, hem de kendi kusurlarını örtmek için devletin arkasına saklanır,
devleti istismar eder, haklı olarak kendilerini eleştiren, yıpratan ve
değiştirmek isteyenleri "devleti yıpratmakla" suçlarlar. Devleti sevenler, bu
hain veya beceriksiz memurların oyunlarına gelecek yerde gerçeği görmek ve
bunlara karşı halkın yanında yer almak durumundadırlar.
İnsan ve millet için var olan devlet ancak böyle yücelir, böyle sevilir ve böyle
korunur.
Dinin devlet talebi 11
Biz kimiz?
H.K.: Biz toplumuna yabancılaşmış bir avuç toplum mühendisiyiz,
terziyiz... Ama güç bizde artık... Böyle diyen, bir düşünceyi ideoloji haline
getiren (mesela moderniteyi ideoloji haline getiren) bir seçkinler grubunun
siyaset felsefesi ile pratiği birbirinden ayırmak mümkün değildir. Onun için
bizim ülkede mühendislerin siyaset felsefesi ve pratikleri ile bir kaptan alıp
bir başka kaba koymak istedikleri toplumun pratiklerini birbirinden ayırmak
mümkün değildir. Mühendislerin felsefesiyle, geleneğine bağlı büyük kitlenin
imanı ve dünya görüşü arasında çatışma kaçınılmazdır ve böyle de oluyor...
Bir kesim, düşünceyi ideoloji haline getirirken, buna mukabil öteki tarafta da
inancı ideoloji haline getiren bir yapı da doğal olarak ortaya çıkmıyor mu?
H.K.: Etki-tepki arasındaki ilişkidir bu. Siz, moderniteyi,
batılılaşmayı, asriliği bir ideoloji haline getirirseniz; o zaman, bunu
benimsemeyen, kendini burada bulmayan büyük kitlenin de inancı ve pratiğiyle
ilgili yeni bir bilince gelmesi ve o bilinç içerisinde kendini, kimliğini,
değerlerini, koruma psikolojisi içerisine girmesi, bu koruma psikolojisinin
tabii sonucu olarak da bir takım tedbirler alması kaçınılmazdır. Eğer siz, bir
tarafın İslam'ı ideoloji haline getirmek, İslam'ı siyasallaştırmak diye ifade
edilen tavır alışından şikayet ediyorsanız, o zaman sizin de bir başka
medeniyeti, kültürü, bir başka sistemi, dünya görüşünü, ideoloji haline
getirmekten vazgeçmeniz gerekir. Sekülerci kesimin de devlet yönetimi ile
ideolojilerini birbirine karıştırmamaları gerekir. Onların tasarladıkları ve
yönettikleri devletin de ideolojik devlet olmaması icap eder.
Bu dünya görüşü, dine, dini argümanlara set koyarken; Dinin siyasal taleplerine
geçit yok, diyor. Bu tam vitrinlik bir cümle, aslında sergilenen tavır, dinin
siyasal taleplerini aşan, dinin varoluşuna dönük derinliği olan bir tavır değil
mi?...
H.K.: Çok doğru. Zaman zaman bunu ifade ediyorlar. Kimi bunu söylüyor,
kimi de ağızlarından kaçırıyor. "Dinin sosyal hayattaki yeri" konusunda
açıklamalar yaparken ağızlarından kaçırıyorlar. Son zamanlarda kamusal alan
tartışmaları çıktı. Onlar kamusal alandan sadece devleti, sadece siyaseti değil,
sosyal hayatı da kastediyorlar. Onların tanımlamasında kamusal alan, sosyal
alanı da kapsıyor.
Peki kamusal olmayan alan nedir?
H.K.: Sosyolojide kurumlar incelenir. Bunlardan bir tanesi de ailedir.
Demek ki, aile de bir sosyal alandır. Geriye aile içerisinde, siz ailenin bir
bireyi olarak değil, kendinize ait bir birey olarak siz (sen) kalacaksınız. Bunu
tanımlamak mümkün, ama arayıp bulmak mümkün değil, işte din özürlüğü sadece
orada tanınıyor. Son münakaşalar bunu ortaya koydu. Burada irtica söylemi de,
dinin siyasete alet edilmesi söylemi de bir vitrin ifadesi. Sahnenin arkasında
tertiplenen oyuna baktığınızda, "Müslümanlar siyasi ve sosyal taleplerinden
vazgeçsin" teklifini görüyorsunuz. Bunu, tek bir ifadeye sokarak sosyal talepler
diyebiliriz.
1. Abant Toplantısı'nın sonuç bildirgesinde yer aldı: "Dinin bir devlet talebi
yoktur. Dinin siyasal talebi ahlaki bir taleptir." Öyle mi?
H.K.: Hayır. O madde çok tartışıldı. Biz ilahiyatçıların, birbirimize
karşı dahi kulis yaptığımız ve birbirimizi iknaya çalıştığımız bir maddeydi.
"İslam'ın sosyal talebi bir takım ahlaki taleplerden ibarettir. Siyaset, hukuk,
ekonomi vb. sosyal alanlarla ilgili ahlakilik talebinden ibarettir. Yani o
alanların kurallarının düzenlenmesi değil, siz bunları seküler olarak
düzenleyebilirsiniz, akla ve bilime dayanarak düzenleyebilirsiniz, dini nazar-ı
itibara almayabilirsiniz, sadece o alanlara ahlak teklif edersiniz. Din
canibinden ahlak, siyasette ahlak, ekonomide ahlak, hukuk ta ahlak..." diyenler
oldu.. Sonuç bildirgesine bu konu şöyle girdi: "İslam'ın, demokratik hukuk
devletinin evrensel ve temel değerleri ve ilkeleri dışında, siyasi rejimin
ayrıntılarının düzenlenmesini topluma bıraktığı görüşündeyiz." Benim bu maddeye
itirazım vardı ve zabıtlara geçti.
"Dinin devlet talebi yoktur" sözü maksadı tam olarak karşılamıyor, aksine
maksadı perdeliyor. Din siyasete karışmayacak, sosyal hayatın düzenlenmesine
karışmayacak, hukuka karışmayacak. Bu alanları siz dinden bağımsız olarak
düzenleyeceksiniz. Sonra din devreye girecek ve bu alanlarda ahlak talep edecek.
İktisatta ahlak olur mu? Bunlar tartışılmıştır. Hukuk başlangıcı kitaplarında
bile açıklanmıştır. Hukuki düzenlemeler yapılırken genel ahlaka aykırı düzenleme
yapılmaz, ama ahlak ayrı bir alandır, onun yaptırımları ayrıdır, hukuk ayrı bir
alandır, onun yaptırımları da ayrıdır. İktisatta, mesela kapitalist ekonomiyi
nazar-ı itibara aldığınızda, kapitalist ekonominin neresine ahlak sokacaksınız?
Siyaset... Laik, demokratik cumhuriyet düzenini kurdunuz. Laik kelimesi belli
bir dine karşı bağımsızlık ifade ettiği gibi belli bir ahlak anlayışına karşı da
bağımsızlık ifade eder. Öyleyse siz devletin ve siyasetin neresinden ahlak talep
edeceksiniz.
Dinin devlet talebi var mı yok mu?
H.K.: Dinin devlet talebi, "bu bir zorunluluk olduğu için" vardır. Eğer
din, devleti talep etmeden, yani devlet kimin elinde olursa olsun, dinin öz,
vazgeçilmez talepleri de karşılansaydı, dinin amacı gerçekleşseydi, o zaman
dinin devlet talebi olmazdı. Tarihi tecrübe göstermiştir ki, siyasi iktidar da
Müslümanların elinde olmadığı takdirde, dinin kendilerinden talep ettiği dinî,
sosyal, ahlakî, hukukî, iktisadî, kültürel... alanlardaki talepleri yerine
getiremeyeceklerdir. Kur'an'ı Kerim'e baştan sona bir bakın. Bizden sadece altı
esasa iman etmemizi, dört farzı yerine getirmemizi ve bir de ahlaklı olmamızı mı
istiyor? Yoksa bunların dışında her hangi bir Müslüman ferdin, Allah'a karşı,
ailesine karşı, topluma karşı, devlete karşı, insanlığa karşı bir takım hak ve
ödevlerinden de söz ediyor mu? Bu ödevlerin yerine getirilmesini, bu hakların
talep edilmesini istiyor mu? Ve bunun için gerekirse güç kullanılmasını istiyor
mu? Kur'an'ı Kerim'e bu soruyu sorun.
İster ülkenizde, ister dünyada, dini, dili, rengi, ekonomik seviyesi ne olursa
olsun bir fert veya grup zulüm görüyorsa, haksızlığa uğruyorsa, onun temel hak
ve özgürlüklerine bir güç tecavüz ediyorsa, buna karşı Müslümanların bir ödevi
var mı? Müslümanların bir ödevi var, Kur'an-ı Kerim bir çok yerde bundan
bahsediyor: Bu zulmü savaşmadan engellemek mümkün değilse, öyleyse savaşın, ta
ki zulüm ortadan kalkıncaya kadar diyor. Servet... Servetin nasıl kazanılacağı
ve nasıl harcanacağı, nasıl paylaşılacağı, özel mülkiyet konusu olan servette
başkalarının haklarının olup olmadığı konusunda bir talimatı var mı? diye Kur'an-ı
Kerim'e sorun...
Allah'ın fert olarak insanlara hitap ettiği gibi, bir de cemaat olarak, topyekün
Müslümanlara, "ümmet, inananlar, insanlar..." diye hitap ettiğini görürsünüz.
Topluma da bir takım haklar ve ödevler verdiğini görürsünüz. İşte Müslümanlar bu
hak ve ödevleri kendilerinin içinde bulunmadıkları, kendilerinin kurmadığı bir
devlet eliyle gerçekleştirebilselerdi, Müslümanların devlet talebi olmazdı.
Allah'ın Müslümanlardan talep ettiği şeyler, aynı zamanda devletin yetki alanına
giriyor. Laiklik ilkesi gereğince devlet, "ben işime dini karıştırmıyorum" derse
-ki diyor, laik olduğu için demeye mecburdur- bu kaçınılmaz olarak bir çatışmayı
getirir. Bu çatışma çaresiz değildir. Çözülemez değildir. Mesela, laik
demokratik ülkelerde Allah'ın, yalnızca birey olarak Müslüman'dan değil,
topluluk olarak Müslümanlardan istediği şeyleri, Müslümanların olabildiğince,
başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermedikçe yerine getirebilmelerine
imkan verilebildiği takdirde çatışma uzlaşmaya dönüşebilir.
Din ne kadar bu dünyayla, ne kadar öte dünyayla ilgileniyor. Elbette ki bu
soruyu oran bağlamında sormuyorum. Kültür olarak kabul etmiyorsun, değer olarak
kabul etmiyorsun, sosyal alanda istemiyorsun... O halde din ne işe yarıyor?
H.K.: Araç-amaç ayrımından bakıyor din. Din; ebedi hayatı, ebedi hayatta
mutluluğu amaç olarak alıyor, dünya hayatını da ona araç kılıyor. Ve fakat din,
" dünyaya gelin, nasıl yaşarsanız yaşayın, ahirette mutlu olursunuz" demiyor.
Ahirette mutlu olabilmek için dünyada nasıl yaşayacağınız konusunda da size
iman, ibadet, sosyal hayat ve ahlakla ilgili tavsiyeler, talimatlar, kurallar
getiriyor. Bunların bir kısmı müeyyidesi olan kurallar. Müminler olarak "Araç
dünya'da Allah'ın rızasına uygun bir hayat yaşayacaksınız." Kur'an-ı Kerim,
herkes zorla mümin olsun, demiyor. Siz farlı inananlardan ayrılın, onlarla
ilişkinizi kesin de demiyor. Kendi dinimize zorla "ötekileri" katmamızı da
bizden talep etmiyor. Fakat bu dünyadaki (ülkedeki) birliktelik içinde yükselen
değerlerin İslamî değerler olmasını talep ediyor. Müslümanların bunun için çaba
göstermesini istiyor. Yükselen değerlerin İslami değerler olması da kılıçla
olmaz, ama eğitimle, güçle ve iyi temsille olur.
Cumhuriyet paradigmasında din nereye konuyor. Bu konumlandırmayı şunun için
önemsiyorum: Cumhuriyet tarihi boyunca dinin sosyal ve siyasi seyrini belirleyen
bir tercih özelliği taşıyor...
Cumhuriyet paradigmasında dinin yeri tamamen bireyseldir. Bireyin iman, ibadet
ve ahlakının ötesine geçmez. Cumhuriyeti projelendirenler zannetmişlerdir ki,
"yüzde 99'u Müslüman olan bir toplulukta, Müslümanlar yalnızca inanç, ibadet ve
ahlak itibarıyla Kur'an'a tabi olabilirler, onun dışında Kur'an'la ilişkilerini
kesebilirler ve Kur'an'la ilişkisini kesmiş olan yöneticileri gönülden
benimseyerek itaat ederler!" halbuki bu mümkün değildir.
Bugün yanıldıklarını anlamışlar mı?
H.K.: Şüpheliyim. Çünkü onlar zamanla Müslümanların şu veya bu yoldan
sekülerleşeceğini ve modernleşeceğini, bu arada hayatlarının dine ait olan ve
olmayan şeklinde ikiye bölüneceğini ve dine ait olan kısmının giderek iyice
zayıflayacağını zannediyorlar. Hala bunu böyle zannettikleri için ve hala bunu
sağlamak için tedbir üstüne tedbir aldıkları için, bunu da karşılarındakilerle
tartışarak, ikna ederek değil, dayatarak, cebrederek, mahrum ederek
sağlayacaklarını zannettikleri için bence yanılıyorlar ve devam ettikleri için
yanıldıklarını da anlamadıkları kanaatindeyim. Halbuki Müslüman kitle hiçbir
zaman okuyarak ve geleneksel olarak dinden bildiği inanç veya pratiğe aykırı
olan yenilikleri ve devlet buyruğunu gönülden benimseyip kabul etmemiştir.
Mecbur olduğu için kabullenmiş gözükmüştür. Bu böyle yıllarca sürdü geldi. Yani
devlet, din alanını daralttı. "Siz dini yaşayacaksınız, ama şu alanda
yaşayacaksınız" dediği zaman, halk; madem ki, devletim bana bu kadar alanı uygun
gördü, Allah'ım da bunu uygun görsün, görmüş olsun demedi. Halk dedi ki, "din
bunu uygun görmüyor ama ne yapayım gücüm yok, devlet bunu dayatıyor." Hatta buna
karşı biraz kımıldayanlar, hayır diyenler oldu, onları hapse attılar, sert
devrandılar. O zaman millet sindi, korktu ve takiyye'ye saptı.
Ama, devletin tarif ettiği, çerçevesini belirlediği Müslüman tipi bir türlü
ortaya çıkmadı. Din her şeye rağmen hayatiyetini devam ettirdi...
Din varoluşsal bir gerçektir. Bizim hayatımızın bir parçası. O bizde yaşıyor,
biz onda yaşıyoruz. Siz gelip benim varoluşsal alanımı, varlığımı parçalamak
istiyorsunuz ve vücudunuzun şu kadar yerinde din olsun, şu kadar yerinde din
olmasın diyorsunuz... Ama benim vücudumun öyle bir yapısı var ki, kalbimden kan
pompalandığı zaman vücudun her tarafına gidiyor. Din, müminin hayatında kalp ile
onun pompaladığı kan gibidir. Sağlıklı bir vücudun kan dolaşımına engel olmanız
mümkün değildir, olmaya kalkışırsanız vücudun o kısmı felç olur...
Siyasi İslam, radikal İslam, ılımlı İslam, liberal İslam... kavramlarına bu
toplumsal yapıda baktığınızda onları nereye oturtuyorsunuz?
H.K.: Türkiye'de bunlar 1950'den sonra ortaya çıkmaya, kendini göstermeye
başladı. 1950 öncesinde ılımlı İslam, siyasal İslam, radikal İslam,
diyebileceğiniz İslamların birinde yer alan insanlar yok değildi. 50'den önce
İslam'ın siyasal taleplerinin de olduğunu ve dolayısıyla bir İslam devleti
olması lazım geldiğini düşünen insanlar yok değildi. Bunlar üzerlerine şiddetli
gidilen insanlar oldukları için sustular, susturuldular. Ilımlı İslam ise,
demokratik sisteme itiraz etmeyen, demokrasi ile yönetilen bir ülke içerisinde
devletin referanslarından bir tanesi din olmasa da, sosyal alanda başkalarını
mecbur etmeksizin, olabilen en geniş sınırlar içerisinde dinin yaşanmasını
isteyen İslam anlayışıdır. Ilımlı Müslümanlar, kendi dini yaşama taleplerini
veya özgürlüklerini, başkalarının hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmadığı sınıra
kadar götürmek istiyorlar. Başkasının özgürlüğüne müdahale olduğu yerde kendi
talep hakları bitiyor. 50'lerden önce bu da vardı...
1950'den sonra -daha önce de var, fakat gizli olan- bu talepler, bu yaklaşımlar
yavaş yavaş ortaya çıktı. Önce ılımlı İslam diyebileceğiniz talepler ortaya
çıktı. Bunun arkasından siyasal İslam diyebileceğiniz talepler ortaya çıktı...
Bunlar farklı İslam'lar değildir, İslam bir tanedir, bunlar İslam'a inananların
farklı anlayış, yorum ve yaklaşımlarından ibarettir.
Modernite tek başına bir toplum inşa etmeye yetmiyor. Modernite varolana,
tarihe, kültüre, dine, kurumlara... farklı bir tarzla yaklaşıyor, orada bir
restorasyon öngörüyor. Kimi alanları ilgi dışı bırakıyor. Biz kendimizi, bireyi,
toplumu moderniteden hareketle tanımlıyoruz. Halbuki modernitenin böyle bir
açılımı yok. Toplumda en başat olarak şunlar karşımıza çıkıyor: Din, kültür,
siyaset. İlişkilerin, pazarın olduğu yerde mutlaka siyaset var, din var, kültür
var. Toplumun şu parçasında dini değerler olsun, şu kesiminde kültürel değerler
olsun, şu kesiminde de siyasi değerler olsun gibi bir ayırım gerçekçi değil.
Toplum bir bütün, ayıramazsınız. Din de, kültür de, siyaset de aslında iç içe. O
zaman da toplumu oluşturan toplam değerlerin yönetime, sosyal alana, kamuya
yansıması talebi bana tutarlı ve gerekli gibi geliyor. Öyleyse nedir problem,
bunu sakin bir akılla çözemiyorum? "Ben ateistim" diyen bir Türk aydını kendini
"Kültür Müslümanı" olarak tanımlayabiliyor. Bilim adamları, mühendisler,
aydınlar, kentliler, teknolojiyi yapan ve yaşayanlar arasında dinsizler ve
gevşek dinliler olduğu gibi dindarlarda var.
Devlet, toplumu yaşatmak için var ise, inananı-inanmayanı, ibadet edeni-etmeyeni
vs. bu birliktelikten mutluysa, bir problemleri yoksa, o zaman devletin derdi
ne?
H.K.: Devlet moderniteyi bir ideoloji haline getirirse, dert o zaman
ortaya çıkıyor. Batı modernitesi kendi kültür ve medeniyeti çizgisinde bir
çağdaşlık yakalamış olsun, biz de kendi kültür ve medeniyetimiz çizgisinde bir
çağdaşlık yakalamış olalım. Bu çağda, yani 21. yüzyılda birden fazla çağdaş
medeniyet olsun. Ve bunun birinin adı Batı Medeniyeti olsun, birinin adı İslam
Medeniyeti olsun. Biri de bir başka medeniyet olsun, hiç itirazım yok. Belli bir
medeniyetin çağdaşlığını, o medeniyeti bölerek, medeniyetin bir kısım
dinamiklerini, mesela sadece aklı, bilimi, teknolojiyi, ekonomiyi alarak
moderniteyi bununla aynileştirerek, bunu da 'mürşit' diye takdim ederek
"ideoloji haline getirir, dinin yerine koyarsanız, işte dert o zaman ortaya
çıkıyor. Çünkü başka bedenler için yapılmış bu elbiseyi kendi insanınızın
bedenine giydirmeniz mümkün olmuyor. Kendi elinizle mumdan yapacağınız bir
bedene ancak bu elbiseyi giydirebilirsiniz. Sizin iradeniz dışında, belli bir
kültür ve medeniyet çerçevesinde oluşmuş bir bedene bu elbiseyi giydiremezsiniz.
İslam'da tecdit'in mantığı nedir? Bugün nasıl karşımıza çıkar, nasıl uygulanır?
H.K.: İslam'da bir klasik, bir de modern tecdit anlayışı vardır. Klasik
tecdit anlayışı; otantik, sahih İslam'a yapılan katkıları ayıklamayı,
temizlemeyi ve Cenab-ı Hakk'ın kitabına ve örnek insan olarak bildirdiği Hz.
Peygamberin sünnetine uygun İslam'ı, toplum hayatında bozulmadan yaşatmayı
hedefleyen bir faaliyet bütünüdür.
İdeolojiler karşısında İslam'ın bir ideoloji gibi de kullanılmaya başlandığı
çağlarda ise çağdaş tecdit anlayışı; sahih İslam'ı, farklı talepler, farklı
cereyanlar karşısında, hem ferdin, hem toplumun, hatta imkan bulunabiliyorsa,
dünyanın hayatına sokabilmek için yapılan faaliyetler bütünüdür. Çağdaş tecdit
anlayışı, bir rekabeti öngörüyor. Kültürde, medeniyette, siyasette, cemiyet
hayatında rakipler arasından kendisi bir rakip olarak İslam'ı esas alıyor, kendi
dininin hakim hale gelmesini istiyor.
Bugün pratikte bir hareket olarak bunu görebiliyor muyuz?
H.K.: Bugün, klasik tecdidin, sahih İslam'ın ortaya konması, insanlara
anlatılması, tebliğ edilmesi anlamında tecdidin hem de ilmi olarak varolduğunu
söylemek mümkün. Öteki tecdit ise bugün, adına siyasal veya radikal İslam
dedikleri alana kaymıştır. Rakipler de bundan ürkmüş hem ülke içerisinde
gardlarını almışlardır, hem dünyada. Ülkede, başka ideolojilere meydan okuyan,
dünyada da başka hakimiyetlere meydan okuyan bir İsalmi hareket onlar tarafından
'Yeşil tehlike' olarak algılanmıştır. "Yeşil ve tehlike kim içindir, kime
göredir?" sorusuna burada cevap vermiyorum, ama "Yeşil"i kendileri için tehlike
görenler, ona karşı mücadele bayrağını açmışlardır. Bu rakip onlara meydan
okurken, şimdi kendini korumakta zorlanır hale gelmiştir.
Fas'ta, Bahreyn'de, Pakistan'da demokratik yollardan geçerek gelen siyasi
oluşumlar bizdeki gibi muvaffak oldular. Buna İran'da Hatemi'yi de dahil edelim.
İslami coğrafyada bu tür göstergeleri neye bağlıyorsunuz? Durumlarını, bir model
olarak görüyorlar ve "Dini demokrasi", "İslami demokrasi" olarak sıfatlandırıp
örnek olmak istiyorlar.
H.K.: Onlar bizden biraz farklı. Çünkü demokrasi ile bağdaşır buldukları
bir İslam yorumunu referans olarak alıyorlar ve bunu ilan da ediyorlar.
İran'da, Pakistan'da, Fas'ta ve bazı Orta Doğu ülkelerinde bizdeki gibi bir
laiklik anlayışı ve o laikliğin güçlü bekçileri olmadığı için oradaki insanlar
İsamı referans olarak almak ve ilan etmekten çekinmiyorlar. Diyorlar ki, biz
Müslümanız ve hayatımızın her safhasında, her alanında İslam'a bağlı kalacağız.
Neden bu İslami hareket örnekleri demokrat da, başka İslamî hareket örnekleri
demokrat değil?
H.K.: Bunların demokrat olmaları, ötekine karşı tavırlarında ortaya
çıkıyor. Ötekini iki şekilde ele alalım: Bir, gayr-i müslimler, iki, Müslüman
olup da, Müslümanlığı gevşemiş olanlar. Şimdi bunlara karşı tavır ve
yaklaşımları radikal değil, uzlaşmacı. Ama bu uzlaşma dinde taviz vererek
olmuyor. Mesela "sen içki içiyorsan, tamam İslam'da bu da vardır zaten, diyerek
değil, İslam'da içki haramdır. Ama ben sana bugünkü dünyada ve bugünkü
şartlarda, kendi özel alanında içki içtin diye müdahale etmem, mekanını basmam,
aramam, dövmem, cezalandırmam" diyor. "Faiz haramdır. Sen istersen banka
kurarsın. Ben iktidara geldiğimde senin faizle işleyen bankanı kapatmam, ben
faizsiz işleyen banka da kurarım. Sana gelen sana gelir, ona gelen ona gelir.
Ortada bir rekabet olur..." diyor. "Ben bir tarikatı, bir mezhebi, bir İslam
yorumunu ülkemin bütün insanlarına dayatmıyorum. Ben insanlara inandıkları gibi
yaşama imkanı tanıyorum, ben bu özgürlüğü ihtiva eden bir İslam anlayışını
referans olarak alacağım. Size vaat ettiğim bu özgürlüklerinizi ortadan
kaldırmamak kaydıyla, İslam'ı uygulayacağım" diyor. Biraz Sudan'da, biraz
Pakistan'da bunu görmeniz mümkün. Biraz diyorum, tam değil... İran'da Hatemi
sonrasında biraz bunu görmeniz mümkün...
Demokrasinin başına 'din'in gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
H.K.: "İslamî demokrasi" veya "İslam demokrasisi" diyorsunuz. Bence
İslamî demokrasinin anlamı var. Biraz önce tarif etmeye çalıştığım demokrasi
anlayışına siz İslamî diyebilirsiniz. Çünkü, siz İslam'ı referans olarak
alıyorsunuz, ama başkalarının hak ve özgürlüklerini azami ölçüde tutuyorsunuz ve
seçimle gelip seçimle gidiyorsunuz. Bu rejimde yükselen değerler ve umumi ahlak
İslamî oluyor. İslamî'liği bu. Peki demokrasiliği nerede derseniz; bu,
programınızı halka sunuyorsunuz, halk sizi seçerse iktidara geliyorsunuz, halk
git derse gidiyorsunuz.
AKP ile benzerliği, paralelliği var mı?
H.K.: Bizde herhangi bir İslamî grubun ortaya çıkıp da, "ben İslamı
referans alan bir demokratik siyasal yapı oluşturmak istiyorum" demesi mümkün
değil. Rejim buna müsait olmadığı için ortada iki yol vardır. Bir, "ben İslamı
referans alarak devlet olmak ve bunu, demokrasiyi kullanarak değil, güce
dayanarak gerçekleştirmek istiyorum" diyenler. Bunlar zeminin altında kalmak
durumundadırlar. Yani böyle diyenler varsa, faaliyetlerini gizli yürütmek
durumundadırlar. Ben Türkiye'de bunların sayılarının az, imkanlarının da zayıf
olduğunu düşünüyorum. Onun için Türkiye'de bu açıdan gizlenmiş bir tehlikeden
söz edenlerin, bu tehlikeyi kasten abarttıklarını ifade etmek istiyorum. Bunun
ötesinde açıklayamadığı için adına İslam demeyip de başına milli, millet... gibi
bir kelime getirerek bir proje sunanlar var. İslamı kamusal alanın
düzenlenmesinde bir kaynak olarak alacağınızı gizlemek suretiyle ve demokrasiyi
kullanarak böyle bir projeyle yola çıkıyorsunuz. Biz son 10-20 yıl içinde bu tür
teşebbüsleri de yaşadık. Kanaatime göre bu tür teşebbüsler demokrasi açısından
tehlike içeren teşebbüsler değildi; ama demokrasiyi, seçimle gelip seçimle
gitmek şeklinde almamız şartıyla. Fakat Türkiye bunları da kaldıramadı. Yani
siyasiler olarak hem Müslümanca yaşamayı, hem de iktidara geldiklerinde kamusal
alanı düzenlerken, ötekilerin hak ve özgürlüklerini zedelemeden, İslamı referans
olarak alacağını üstü örtülü olarak ifade etmek suretiyle siyaset yapanları da
Türkiye kaldıramadı.
Kanaatime göre Müslümanlar -bunlara Müslüman demokratlar da diyebilirsiniz- 3.
bir tarz deniyorlar. Bu defa bunu kelimelerle de gizlemiyorlar. Açık ve samimi
olarak diyorlar ki, "biz özel hayatımızda Müslümanca yaşadığımız gibi kamusal
alanda da başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermediğimiz sürece
Müslümanca yaşayacağız. İnancına göre yaşamak isteyenlere de özgürlük alanı
açacağız. Ama samimiyetle söylüyoruz ki, referansımız İslam değildir.
Referansımız evrensel, siyasi, hukukî, ahlakî değerlerdir..." Tabii bu yaklaşımı
ileri sürerken inançlarıyla ters düşmediklerine dair bir şuura, bir anlayışa
sahip oldukları da açıktır. Siyasete böyle yaklaşan bir üçüncü kuşak ortaya
çıkmış oldu.
AKP iktidarı (yükselişi) ile soğuk savaş dönemi tarzı, İslamî hareket anlayışı
bitti. Yeni dönemde, yeni tarz bir İslami hareket başlıyor, yorumları yapılıyor.
Sizin de 3. kuşak dediğiniz bu çerçevede örtüşüyor mu?
H.K.: Hayır. Tarihten günümüze Müslümanların farklı yaklaşımları hiçbir
zaman ortadan kalkmaz. Sadece azalır-çoğalır, güçlenir-zayıflar. Herkes için
hayırlı olan, İslamî yaklaşımların ve İslamî hareketlerin hakim olmasını
istiyorsak yapacağımız şey, karşılıklı hoşgörü, hak ve özgürlüklerin
kısıtlanmaması, insanların inandıkları ve inanmadıkları gibi yaşamalarına imkan
veren ama yine de bu insanların tarihten gelen müştereklikleri üzerine bir ortak
bilinç oluşturan ve böylece de birbirleriyle kenetlenmiş bir millet, bir toplum
oluşturarak insanımızı yaşatmayı hedefleyen bir siyasal sisteme şans tanımaktır.
Buna şans tanıdığımız takdirde herkes için hayırlı olan İslamî hareket galip
olur.
AKP İslami bir proje mi?
H.K.: Hayır. Bana göre bu 3. dalgaya, 3. tecrübe giriyor. Benim samimi
inancım; AKP, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bütününe, herhangi bir İslamî
vecibeyi dayatmayı asla düşünmüyor. Onlar şunu istiyor: Hem siyaset yapanlar,
devleti yönetenler, hem de halk, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar
vermedikleri sürece, hayatın bütün alanlarında bırakın inandıkları gibi
yaşasınlar.
Bunun bir başka ifadesi şöyle mi: İslami kimlikle siyaset yapmak, İslamla
değil?...
H.K.: Evet, doğru. Siyasetçiler açısından baktığınızda böyle
tanımlayabilirsiniz.
Dini metinlerin geleneksel ve modernist okumaları hep tartışılır. Siz dini
metinleri nasıl okuyorsunuz?
H.K.: Ben İslamî metinleri Batılıların dini, edebi metinleri ve mimari
eserleri okumada kullandıkları yöntemlerle okumuyorum. Ben, klasik usulcülerin
metoduyla yani ictihat metoduyla okuyorum. Fakat kendimi belli bir mezhebin
usulüne bağlı görmüyorum. Metodoloji üzerine yapılmış bütün çalışmaları, benim
anladığım sahih İslamın ilkeleri ile çatışmayan gayretleri gözden geçiriyorum,
onlardan yararlanıyorum ve ictihat metoduyla bakıyorum. İctihat, bizim klasik
ictihadımızda 3'e ayrılır: Beyan ictihadı, kıyas ictihadı, mesalih ictihadıdır.
Bunları nazar-ı itibara aldığınızda fayda-zarar açısından da metinleri okuyorum.
Bu çağda, içinde bulunduğumuz şartlarda herhangi bir metni eğip bükmeden, indiği
zaman neyi kastediyorsa, asırlar boyunca nasıl anlaşılmışsa öyle anladıktan
sonra, o kuralı bugün bir fert veya toplumun hayatına uyguladığımda zarar
oluşacaksa, dinin amacına ters düşen bir durum ortaya çıkacaksa, bu sefer belli
bir ayeti, belli bir hadisi değil, yüzlerce ayet ve hadisin ona tercih ettiği
maksadı nazar-ı itibara alarak çözümler üretiyorum.
Konuştuklarımız, özü itibariyle din, kültür, ahlak ve siyaset gibi değerlerle
birlikte bir yaklaşım alanının açılmasına dönük konular. Öyleyse İslam
düşüncesinin siyasi ufku nedir? sorusu çok önemli, değil mi?
H.K.: İslam düşüncesi hür, siyasî ufku o kadar hür olmayan iki alandır.
İslam düşüncesinden siyasî ufka geçtiğinizde, gelip bir dünyaya konmanız
gerekir. Ayağınızı zemine basmanız gerekir. Biz, İslamdan mülhem olarak
kafamızda ütopya ülkeleri oluşturabiliriz ama o ülkeleri, o toplumları
yeryüzünde var etmek istediğimizde, bugün yeryüzünde varolan sosyal ve siyasal
vakıadan yola çıkmamız gerekir. Böyle baktığımda, çağımızda İslam düşüncesinden
doğabilecek siyasal sistemin bu konuşmanın pek çok yerinde temas ettiğimiz
İslami demokrasi olabileceği ve olması gerektiği sonucuna varıyorum.
11 Bu röportaj Mehmet Gündem tarafından yazar ile Bilgi-Düşünce dergisinin Ocak
sayısı için gerçekleştirilmiştir. Bknz. Bilgi-Düşünce (BD), Yıl: 1, Sayı: 4,
Sayfa, 48, Ocak 2003
Siyaset-din
ilişkisi ve başörtüsü
Sayın Türker Alkan bir köşe yazısında, Recai Kutan bey'in bir açıklaması
sebebiyle başörtüsü yasağının kaldırılması konusunu ele alıyor, bir iktidarın,
çoğunluğu bulsa bile bunu yapamayacağını ifade ederek sebep ve delillerini
sıralıyor. Alkan'a göre "çoğunluğu sağlasa bile buna gücü yetmez. Çünkü türban
yasağı, sadece yasalarda bulunan bir yasak değildir. Bu yasak, Danıştay'ın ve
Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına dayanmaktadır. Dahası, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi'nin de bu doğrultuda kararları vardır. Üniversitede ve devlet
dairelerinde türbanı serbest bırakan bir yasa çıkarılsa bile, büyük bir
olasılıkla Anayasa Mahkemesi'nden dönecektir. Neden? Çünkü Anayasamıza göre
Türkiye laik bir ülkedir ve yargı organlarımız türbanı laikliğe aykırı bir
zihniyetin simgesi olarak görmektedir."
Bu "mahkemelerin kararları" delili, başörtüsü yasağının sürmesinden yana olanlar
tarafından çok kullanıldığı ve devamlı ileri sürüldüğü için bu delilin
geçersizliğini bir daha açıklamakta fayda görüyorum. İdare mahkemelerinden
bazıları başörtüsü yasağının kaldırılması doğrultusunda karar verdi. Danıştay,
Anayasa Mahkemesi'nin kararına dayanarak yasak lehinde karar verdi. Anayasa
Mahkemesi başörtüsü yasağının devamına ve ilgili kanunun iptaline karar
verirken, "dinden, dini talepten ve uygulamadan kaynaklanan bir kanun çıkarmanın
laikliğe aykırı olduğu" gerekçesine dayandı. İptal edilen kanun "inanç yüzünden
baş örtmek serbesttir" demeseydi de, dini ve inancı karıştırmadan
"üniversitelerde kılık kıyafet serbesttir" deseydi, mahkeme bunu laikliğe aykırı
göremeyecek ve kanunu iptal edemeyecekti. "İnanç sebebiyle örtünme serbesttir"
şeklinde bir kanun laikliğe aykırı mıdır? Bize göre "Hayır, aykırı değildir."
Laiklik, farklı inanç sahipleri ile inançsızların diledikleri gibi, inançlarına
uygun yaşamalarına imkan veren, bir inancı bütün insanlara dayatmayı engelleyen
bir sistemdir. "Din böyle emrettiği için bütün bayanlar başlarını örtecektir"
diye bir kanun çıkarılırsa bu laikliğe aykırı olur. Ama "İnancı yüzünden başını
örtmek isteyen örter" şeklinde bir kanun çıkarıldığında bu laikliğe aykırı
olmaz. Bugün insan haklarının, laikliğin ve demokrasinin beşiği sayılan
ülkelerde anlayış ve uygulama böyledir. Ben yine de tekrarlıyorum: Mevcut
mevzuata göre YÖK bir karar alsa ve din veya inanç kelimelerini kullanmadan
"Üniversitelerde başın açık veya kapalı olması serbesttir" dese hiçbir kanuna ve
ilkeye aykırı hareket etmiş olmaz. Mahkeme ısrar ederse bu takdirde Anayasa'nın
ilgili maddesine "inanca dayanan ve başkalarının haklarına zarar vermeyen bir
uygulama laikliğe aykırı sayılamaz" mealinde bir fıkra eklenir.
Şimdi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) kararına gelelim. Sayın Alkan
"...bu doğrultuda kararları vardır" diyor. Sanırım bağlayıcı olmayan, danışma
mahiyetinde bulunan "komisyon" kararı ile bağlayıcı Mahkeme kararını birbirine
karıştırıyor. AİHM'nin bugüne kadar, başörtüsü aleyhine, başörtüsünü yasaklayan,
yasaklamayı onaylayan bir kararı çıkmamıştır. Başörtüsü konusunda Mahkemenin,
RP'ni kapatma kararına itiraz davasında bir atfı vardır ve bu atıf şöyledir:
"Mahkeme (AİHM, dört kişilik çoğunluk) tek tek ele alındığı zaman RP
yöneticilerinin tutumlarının özellikle İslam ve başörtüsü meselesinde veya
ibadetlere göre kamu sektöründe saatlerin düzenlenmesinde...Türkiye'deki laik
rejim için yakın bir tehlike teşkil etmediklerini de değerlendirmektedir..."
"(Üç kişilik azınlığın karşı oy yazısından) Bu kararda Komisyon (Avrupa İnsan
Hakları Komisyonu), laik üniversitelerde İslâmî başörtüsünü yasaklayan
yönetmeliklerin uygulanmasının, dilekçe sahiplerinin din hürriyetine zarar
getirmediğini bildirmişti. Bize göre bu davalar, şöyle veya böyle gereksizdirler
ve sadece İslamî başörtüsünün takılmasının cesaretlendirilmesi olayının bir
siyasi partinin kapatılmasını haklı çıkarıp çıkarmayacağı sorusunu tartışmak
sözkonusu iken bunlar kesinlikle ileri sürülemez."12
AİHM'ne doğrudan başörtüsü yasağının intikali meselesi de şöyle olmuştur: Zeynep
Tekin, Ege Üniversitesi Hemşirelik Meslek Yüksek Okulu'nda öğrenci iken 1998
yılında başörtülü olduğu gerekçesiyle uzaklaştırıldı. Tekin, bunun üzerine idare
mahkemesine dava açtı, ancak davası reddedildi. Ardından Danıştay'a başvuran
Tekin, Danıştay'ın da red cevabı vermesi üzerine iç hukuk yolları tükendiği için
1998 yılında Avukatı Halit Çelik aracılığıyla AİHM'ye başvuruda bulundu.
Başvurusunda başörtüsü yasağının Türkiye'nin de imzaladığı İnsan Hakları
Sözleşmesi'ne aykırı olduğunu belirten Tekin'in dilekçesi 1998 yılından Temmuz
2002 tarihine kadar AİHM tarafından incelendi. Tekin'in avukatı Halit Çelik ve
Türkiye adına savunma yapan avukatları dinleyen ve konuyu araştıran AİHM 4.
Dairesi, 2 Temmuz 2002'de verdiği kararla Tekin'in başvurusunun kabul edilebilir
olduğunu ve davanın esastan incelenmesi gerektiğini bildirdi. Buna göre Tekin'in
yaptığı başvuru esastan incelendikten sonra 11 Kasım 2002 tarihinde
Strasbourg'ta yapılacak olan duruşmada nihai karar verilecek. Görüldüğü gibi
AİHM'nin başörtüsü yasağını onaylayan bir kararı mevcut değildir.
12 Mahkeme zabıtlarından alınmıştır.
Türban bir simge midir?
Sayın Alkan, yazsının devamında şunları söylüyordu: "Yargı organları türbanı
şeriatın simgesi olarak görmekte haklı mıdır? Sorun burada düğümleniyor. Bu
sorunun yanıtını yargıda değil, uzun yıllardır türbanı şeriatın simgesi olarak
selamlayanlarda aramalıyız. Ben 1960'ların başlarında üniversite öğrencisiydim.
Okulumuzda çok sayıda kız öğrenci vardı. O zamanlar henüz türban icat
edilmemişti. Eski usul başörtüsü vardı. O başörtüsü de pek çok şeyi simgelerdi
kuşkusuz: Dindarlığı, tevazuu, geleneklere bağlılığı, eşine sadakati,
muhafazakârlığı... Bir ideolojik ve siyasal silah değildi, kültürel bir
tercihti. Ve kadınların güzelliğine pekâlâ bir şeyler katardı. Ve okulumuzda kaç
kız başörtüsü takardı, hiç düşünmedik. Belki kimse takmazdı, belki de yarısı
takardı. Ama bir ideolojik kavga aracına indirgenmediği için buna dikkat etmek
aklımıza bile gelmemişti. Okul yönetiminin de bu konuda belirli bir tavrı yoktu.
Ve ne Anayasa Mahkemesi ne de Danıştay bu konuları gündemine alma gereği
duymuştu. Kimse seçim meydanlarında türban nutukları atmazdı. Bu nedenle de, o
dönemde, kadınların bütün ortamlarda başörtülerini takma özgürlüğü vardı. Sonra
Erbakan'ın partiler dizisi çıktı karşımıza. Başörtüsü yada özel ve simgesel
takılış biçimiyle 'türban' kültürel bir tercih olmaktan çıktı, siyasal bir savaş
aracına indirgendi. O andan itibaren 'türban' masumiyetini yitirdi. Şeriatçı
siyasetin simgesi oldu. Ve Anayasa Mahkemesi'nin, Danıştay'ın karar vermesi
gereken konular arasında yer aldı. Bir eliyle türbanı yüceltenler, öbür eliyle
şeriatı, İslami ekonomiyi, 'İslam NATO'su'nu, 'İslam Birleşmiş Milletleri'ni,
'İslam Dinarı'nı savunuyorsa, mahkemelerin nasıl bir yorum yapmasını
beklerdiniz? Her şeye karşın, 'türban' sorunu hiç de basit değil. Bir devlet
memuruyla üniversite öğrencisini aynı kefeye koyamazsınız. Devlet memuru,
devletin yetkisini kullanmaktadır ve tarafsız olmak zorundadır. O bakımdan
siyasal ve ideolojik simgeler taşıması uygun olmaz. Ama üniversite öğrencisi,
devletin hizmetinden yararlanan bir vatandaştır. Siyasal simge taşımaları,
kamusal olanakları kullanarak insanlar üzerinde haksız bir tahakküm
kurabilecekleri anlamına gelmez. Bu nedenle, kamu görevlileriyle üniversite
öğrencilerinin aynı kefeye konularak değerlendirilmesini yanlış buluyorum.
Üniversite öğrencilerinin siyasal simge taşıyabilmeleri, bu çerçevede türban da
takabilmeleri gerekir."
Bu satırlarda bizim de katıldığımız, 1960'lı yıllarla ilgili önemli tespit ve
değerlendirmeler var. Farklı düşündüğümüz noktalara gelince:
1. Başörtüsü ile türban ayrımı gerçekleri yansıtmıyor. Türban adı verilen baş
örtme biçimi de bir başörtüsü şekli veya modasından ibarettir. Bunun siyasal
İslam'ın simgesi olduğu hususu hiçbir ilmî araştırmaya dayanmıyor, yalnızca bir
yakıştırma.
2. Üniversite'de okuyan, başını örten, fakat "Erbakan'ın partilerin"e oy
vermeyen birçok kız ve kadın vardır.
3. Başını örtenlerin, 1960 ve daha öncesine ait tavır ve talepleri ile sonraki
tavır ve taleplerini bir partinin faaliyetlerine bağlamak yerine, hepsini birden
bu süre içinde ülkede ve dünyada meydana gelen değişimde, bu değişimin
başkalarını olduğu gibi dindar müslümanları da etkilemiş olmasında aramak daha
doğru olur.
4. Siyasetçilerin dini kullanmaları, dindarları cezalandırma ve haklarını
ellerinden alma sebebi olamaz. İstismarı asgariye indirmenin yolu, din ve
düşünce özgürlüğü alanında hak ve özgürlükleri kısmamak, haksızlık yapmamaktır.
5. "Bir eliyle türbanı yüceltenler, öbür eliyle şeriatı, 'İslami ekonomiyi',
'İslam NATO'sunu, 'İslam Birleşmiş Milletleri'ni, 'İslam Dinarı'nı savunuyorsa,
mahkemelerin nasıl bir yorum yapmasını beklerdiniz?" sorusuna cevabım şudur:
Mahkemeler mevcut kanunlara göre hükmederler. "Herkes başını örtecek" diyen bir
kanun da, "herkes başını açacak" diyen bir kanun da laikliğe aykırıdır.
Bunlardan birine "evet" diğerine "hayır" diyen mahkemeler hukuk devletinin
mahkemeleri olmaz. İslam ekonomisini, dinarını, natosunu... savunmayı suç
saymak, demokrasiye ve insan haklarına aykırıdır. Demokrasiyi ortadan kaldırmak
dışında savunulan bu düşüncelerin halk oyu ile hayata geçirilmesi demokrasinin
gereğidir. Demokrasilerde geçit verilmeyen sınır, demokrasinin, insan hak ve
özgürlüklerinin ortadan kaldırılması teşebbüsüdür.
6. Başını örten bir memurun zorla başını açtığınız zaman onun inancını ve
düşüncesini değiştirmiş olmazsınız. Eğer devlet, otoritesini kullanırken
ayrımcılık yapacaksa, simgesi olmadığı zaman bunu daha kolay yapar.
Başörtüsünü
zemzemle sulandırmak
Bir değişim süreci içinde köylüsü ve kentlisi ile Anadolu insanı ve Anadolu'dan
büyük şehirlere göçerek varoşlara veya kentlilerin mahallelerine yerleşen
muhafazakârlar çocuklarını okutma imkanına kavuştular. Bunlar hem çocuklarını
okutmak hem de başta dinleri olmak üzere değerlerini korumak istiyorlardı. Bu
talep ve tavrın tabîî bir sonucu olarak İmam Hatip okullarında ve İlahiyat
Fakültelerinde okuyan kızların tamamı, diğer okullarda okuyan kızların ise bir
kısmı İslam'a göre gerekli buldukları/gördükleri şekilde örtündüler, giyindiler
ve yaşamaya çalıştılar. Aksine iddialar varsa da şeksiz şüphesiz gerçekleşen,
bağnazlığı kendisini kör ve sağır hale getirmemiş herkesin kabul edeceği sonuç
şu oldu: Örtünenler ile örtünmeyenler arasında -örtünme meselesine dayalı
olarak- bir bölünme, bir çatışma yaşanmadı. Her kesimde bulunabilecek nadir ve
genelleme yapılamayacak örnekler dışında örtünenler arasından anarşist, bölücü,
insan hak ve özgürlüklerini ortadan kaldırmak üzere eylemci kimseler çıkmadı.
Gerçek bundan ibaret olduğu halde mevcut ve yerleşik durumdan yararlanan, elde
ettiği çıkarlarına gölge düşmesini istemeyen bir kesim, ellerindeki gücü
kullanarak ve toplumun hassas noktaları ile bazı tabuları kullanarak Türkiye'de
yaşanan bu din ve vicdan özgürlüğünü yok etmek, bütün vatandaşları iç ve dışları
ile tektip'leştirmek üzere harekete geçtiler. Daha doğrusu hep hareket halinde
idiler de bazı siyasî ve sosyal olayları, "hadi acemilikleri, hataları,
maksadını aşan söz ve eylemleri diyelim" bahane ederek atak yaptılar. Sanki
samimi dindarlığın gelişmesi ve yaygınlaşması ile bir ilişkisi varmış gibi "ülke
bölünüyor, laiklik elden gidiyor" sloganıyla ortalıkta gürültü çıkardılar,
kafaları karıştırdılar, bilgi ve ilgisi zayıf bazı kimseleri kuşkuya düşürdüler.
Sonuç malum: İmam Hatiplere, Kur'an Kurslarına, din eğitim ve öğretimine,
başörtüsüne, dindarların siyasî, sosyal, ekonomik ve medyadaki kurum ve
kuruluşlarına karşı yapılanlar ortada, herkes olup biteni biliyor.
Dindarlaşmanın gelişmesine karşı alınan tedbirler cümlesinden olmak üzere son
zamanlarda İstanbul Valiliği bir genelge ile İmam Hatip Okullarındaki kız
öğrencilerin başları örtük olarak okullarına alınmamasını istiyor. İlahiyat
Fakültelerinde de aynı uygulama giderek şiddetini arttırmak kaydıyla devam
ediyor. Çocuklar kapıların önlerinde, sokaklarda perişan, veliler perişan, halk
ile devlet hiç yoktan karşı karşıya getirilmiş durumda; duygular ve inançlar
yıpranıyor, birlik ve beraberlik zedeleniyor. "Halk dediğiniz, veliler dediğiniz
nedir ki, birkaç dipçik ve jopluk işleri vardır" diyen gafiller umursamazlık
içinde faaliyetlerine devam ediyorlar. Aşağıdaki yöneticiler/sorumlular "Ne
yapalım, kanun, yönetmelik, mahkeme kararı...var" diyorlar, yukarıdakiler de
"Durum malum, bizim yapabileceğimiz bir şey yok, emir ...dan, ...den" diyerek
sorumluluktan kaçıyorlar, kaçtıklarını sanıyorlar. Ama vaktiyle İstanbul
Üniversitesinde yapılan bir toplantıda, kulakları çınlatan bir kız sesi hala
yankılanıyor: "Öyle ise bu kanunlar, bu kararlar niçin var, bu hak ve hukuka
aykırı kanunları, kararları, anlayış ve uygulamaları niçin düzeltmiyorsunuz..."
İnsan hak ve özgürlüklerine inanan, değer veren her aydın şu günlerde bu baskıya
karşı bir şeyler söylemek, bir şeyler yapmak durumundadır. Bazılarının, ortada
böylesine önemli problemler yokmuş gibi davranarak -belki de bu problemlerden
dikkatleri başka yönlere çekmek için- asırlardan beri müslümanların
uyguladıkları, muteber kitaplarda da yerini almış olan "zemzemle ilgili inanç ve
davranışları" mesele yapması yaraya tuz basıyor.
Bir zamanlar insanımız, yöneticilerin, yetkili ve yetkisiz birimlerin hatalı
karar ve uygulamaları "devlet diye dayatıldığı için" acısını, itirazını,
şikayetini içine gömer, sineye çekerdi. Şimdi devletin "kendisi, halk, millet"
olduğunu, yöneticilerin de para karşılığı devlete hizmet eden vekiller ve
memurlardan ibaret bulunduğunu anlamaya başladı. Artık bunu dile getiriyor,
şikayetini ortaya koyuyor, hesap soruyor, hakkını istiyor. Baskılar, haksız
tasarruflar bu şuuru güçlendirdiği için -maalesef bu ifadeyi kullanıyorum-
yararlı oluyor.
Sabır ile koruk helva olacaktır.
Başını örtenlerin
beyin göçü
Türkiye'den çeşitli sebeplerle önemli ölçüde beyin göçü olmuştur; kazancını
beğenmeyenler, akademik hayatla bağdaştırılması mümkün olmayan özgürlük
kısıtlamalarından rahatsız olanlar, ilim ahlakına aykırı kayırmalar veya hak
gasplarından zarar görenler, bekledikleri takdir ve teşviki bulamayanlar... o
güzel beyinlerini başka ülkelerde, başka milletlerin yararına kullanmak ve
kullandırmak üzere ülkemizi terkedip gitmişlerdir. İrtica bahanesiyle insanımızı
bölenler; dindarlara "irtica" yaftası takanlar ve bu yaftayı taktıkları gerçek
ve tüzel kişileri "yeşil" ile ifade edenler, son birkaç yıl içinde ülkemize bir
kötülük daha yaptılar; yeşil diye niteledikleri sermaye başka ülkelere göç
etmeye başladı, milyarlarca dolarlık ekonomik hareket ve üretimden -ülkemiz bu
kadar ihtiyaç içinde iken- başka ülkeler yararlanıyorlar. Bu iki olayda iki
tarafa yönelik tenkitler, farklı değerlendirmeler ve beklentiler olabilir. Ama
biz bu yazıda daha başka bir beyin göçünden söz etmek istiyoruz: "Başını örterek
okumak isteyen dindar kızlara bu imkan verilmediği için çareyi başka ülkelere
giderek okumakta bulmaları ve muhtemelen önemli bir kısmının tahsilini
tamamladıktan sonra da bu ülkelerde kalarak hizmet üretecek olmaları" şeklindeki
beyin göçünden. Bu beyin göçü yalnız başını örten dindar kızlarımızla da sınırlı
değil; aldıkları puanlar kuşa çevrilerek, hakları açıkça yenerek kazandıkları
üniversitelere alınmayan İmam Hatip lisesi mezunu erkek öğrenciler de bu beyin
göçüne katılmışlardır.
Bizim ülkemiz, ehliyetsiz yöneticiler ve ideolojik saplantılar yüzünden büyük
garabetler yaşmaktadır. Bir yandan elimizde torba kapı kapı borç veya bağış para
arıyoruz, 3 kuruşluk mal satabilmek, turizmden biraz döviz elde edebilmek için
nice fedâkârlıklara katlanıyoruz, öte yandan eğitim sektörünün bir gelir kaynağı
olduğunu göremiyor, buradan önemli kayıplara uğruyoruz. Bu kayıplar hem yabancı
öğrenci sayısını artıramamak hem de kendi çocuklarımızı başka ülkelerde okumaya
mecbur hale getirmekten kaynaklanıyor. Halbuki İngilizce öğretim veren
ülkelerle, ekonomik ve kültürel menfaat pazarında rekabet edebilmek ve talebe
çekebilmek için Fransızca ve Almanca öğretim yapan ülkeler, öğrenci kabulünde ve
öğrenim harcında kolaylıklar getiriyor, daha başka teşvikleri de devreye
sokuyorlar.
Geçen yıl bazı sivil kuruluşlar ve daha ziyade gayretli veliler sayesinde,
başörtüsü kullandığı veya İmam Hatip lisesinden mezun olduğu için Türkiye'de
mağdur edilmiş 300 yakın erkek ve kız öğrencimiz Avusturya gibi öğretim dili
Almanca olan ülkelere gittiler. Bazı bağnaz laikçilerin engelleme teşebbüsleri
başarılı olmadı, Avrupa zihniyeti bu bağnazlıkları hayretle karşıladı,
öğrencileri kabul ettiler, hem ekonomik katkılarından yararlanıyorlar hem de
kendi dil ve kültürlerine adam kazanıyorlar. Bu yıl için Fransa kapısını da
açmak için teşebbüsler yapıldı. Bir daha hatırlatalım ki, Almanya, Avusturya,
Fransa üzerinde durmalarının sebebi ekonomiktir; çünkü bu ülkelerde üniversite
parasızdır ve hayat da nisbeten ucuzdur. Bir örnek vermek gerekirse 2000-20001
ders yılında Avusturya'da 4 öğrenci bir ev tutar ve üniversitede okursa her
birinin aylık gideri 200 dolar civarında oluyordu.
Elbette ideal, hatta normal olan her öğrencinin kendi ülkesinde okuması, alacağı
öğrenimin, dünya ile rekabet edecek düzeyde olmasıdır. Biz bunu her şeyden önce
kültür ve ekonomi yönünden gerekli görürüz. Ancak beyin göçünün ülkemizde,
ideolojik ayrımcılıktan başka sebepleri de var. Vaktiyle bir Fransız lisesinde
öğretmenlik yapmıştım. Oldukça kaliteli bir öğretim yaplıyor ve 2 dil
öğretiliyordu. Son sınıf öğrencileri yılın başından itibaren hararetli bir
şekilde yabancı ülkelerin üniversiteleriyle yazışmaya başlar ve her biri birkaç
üniversiteden kabul almaya uğraşırlardı. Kendilerine niçin ülkemizde yüksek
öğrenim yapmak yerine başka ülkelere gitmek istediklerini sorduğumda, "öğrenim
kalitesini, burs imkanlarını ve mezun olduktan sonra iş bulma şansını" gerekçe
göstermişlerdi. Cumhuriyet döneminde eğitim ve öğretim hayatımızda devrimler
yapıldığını, büyük başarılar elde edildiğini söyleyerek boş yere öğünenlerin bu
durum karşısında utanç duymaları gerekiyor. Bunca emeğe, bunca masrafa rağmen,
ilme ve öze değil, ideolojiye ve şekle ağırlık verildiği için elde edilen sonuç,
ancak mecbur olanın, başka çaresi bulunmayanın ülkede kalması, yüksek tahsilini
burada yapması oluyor. İmkanı olanlar isteyerek, öğrenim hakkı elinden alınanlar
da istemeyerek yurt dışına gidiyorlar. Bu durum karşısında oturup düşünmesi,
yanlış yoldan dönmek için çareler araması gerekenler, üniversite öğreniminin
seviyesini Batı'nın başarılı üniversiteleri düzeyine çıkarmak için tedbir alacak
yerde, başörtüsünü birinci mesele yapıyorlar, rektörleri, dekanları, öğretim
üyelerini bu bakımdan değerlendiriyor, takdir veya tekdir ediyorlar!
Bu ülke bizim. Biz derken inancı ve hayat tarzı ne olursa olsun bütün
vatandaşları kastediyorum. Kimseyi dışlamıyorum. Ama bu ülke vatandaşlarının
büyük ekseriyetinin müslüman olduğunu ve bunların %80'e yakın çoğunluğunun da
"isteyen başını örtsün, isteyen açsın; devlet bu işe karışmasın" dediğini
bilimsel araştırmalara dayalı olarak biliyorum. Bu durum karşısında ideolojik
saplantı ve ayrımcılıkta ısrar edenlere şunu hatırlatmakta yarar görüyorum:
Girdiğiniz yol yanlıştır, çağdışıdır, İslam'a olduğu gibi insan haklarına ve
demokrasiye de aykırıdır. İnsanları böyle tedbirlerle tektip hale
getiremezsiniz, milletin birlik ve beraberliğini sağlamak için -eşyanın
tabiatına aykırı ve imkansız olan tektipleştirme yerine- başka modeller,
yöntemler yollar ve alınacak tedbirler vardır. Bunları başında sosyal ve hukuki
adalet, özgürlük, hoşgörü ve "ortak kültür, tarih ve menfaatler"e bağlı bir
ortak bilinç oluşturmak gelir.
Karşı taraf bu öğütlere kulak asıncaya ve aklın, sağduyunun, insafın emrettiği
yola girinceye kadar dindar müslümanlara düşen vazife, ülkemizde mağdur edilen
çocuklarını okutmak için gerekirse yurtdışı imkanlarından yararlanmak, bu
durumda olan öğrencilere de yardımda bulunmaktır. Allah'a şükür hali vakti iyi
veya orta birçok müslüman var; bunlar birer ikişer gencin yurtdışında öğrenim
masrafını üstlenseler binlerce mağdur kızımız ve oğlumuz iyi seviyede öğrenim
görebilirler ve şundan emin olalım ki bunların büyük bir kısmı ülkelerine geri
döner, beyinlerini bu aziz milletin hizmetine sunarlar.
Bütün imkan sahiplerini bu iki başlı hizmet yarışına davet ediyorum.
Başörtüsü
yasağını AİHM onaylamadı
İsmet Berkan Radikal'de, Anavatan Partisi'nin başörtüsü yasağı ile ilgili kanun
teklifi verme teşebbüsünü değerlendirerek bunun siyasi bir manevra ve yatırım
olduğunu, meselenin kanunla çözülemeyeceğini iler sürüyor ve şöyle diyor:
"Unutmamak gerek, Anayasa Mahkemesi türbanın serbest kalmasını savunmayı bir
partinin kapatılması için yeterli neden sayıyor. Refah'ın kapanma
gerekçelerinden biri buydu, Fazilet için ise neredeyse yegâne gerekçe
türbandı... Sorunun özünü kılık-kıyafet yönetmelikleri, yasalar ve Anayasa
Mahkemesi kararları oluşturuyor."
Berkan'ın sıraladığı mavzûat ve kararlar, içinde bulunduğumuz şartlarda
başörtüsü yasağının hukukî dayanaklarıdır. Ancak herkes biliyor ki yönetmelik
kanuna, kanun anayasaya, anayasa da evrensel hukuk ilkelerine, devletin
imzaladığı antlaşmalara ve sözleşmelere aykırı olamaz. Türk devleti için de
AİHM'nin kararları geçerli olduğuna göre, bu mahkemenin başörtüsü ile ilgili
görüşünü -daha önce de ifade etmeme rağmen- bir daha hatırlatmakta yarar
görüyorum.
Bilindiği üzere 10 yıl kadar önce, başörtülü kızlara diploma verilmediği için
Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na bir başvuru yapılmıştı, başvuru yanlış ve
eksik yapıldığı, "Türkiye'de laik olamayan üniversite bulunmadığı ve bu sebeple
başörtü yasağının öğrenim hakkını engellediği" ortaya konularak iyi savunma
yapılmadığı için komisyon başvuruyu reddetmişti. Ancak komisyon kararının
istişari olduğu ve bağlayıcı bir yanının bulunmadığı bilinmektedir.
Başörtüsü probleminin AİHM'ne1 ilk intikali, Refah Partisi'nin kapatılmasına
yapılan itiraz sayesinde olmuştur. Anayasa Mahkemesi'nin kapatma gerekçelerinden
biri de "RP'nin başörtü yasağına karşı çıkması ve yasağa uymayanları
cesaretlendirmesi..." idi. AİHM 3'e karşı 4 oyla itirazı reddetti ve Anayasa
Mahkemesi'nin kapatma kararını insan hakları ile ilgili sözleşmelere aykırı
bulmadı. Ancak gerek kapatma kararını onaylayan 4 üyenin ve gerekse buna karşı
oy kullanan 3 üyenin ittifak ettikleri husus, başörtüsünün rejim için bir
tehlike doğurmadığı ve kapatma kararına gerekçe olamayacağıdır. İşte ifadeleri:
"Mahkeme tek tek ele alındığı zaman RP yöneticilerinin tutumlarının özellikle
İslam ve başörtüsü meselesinde veya ibadetlere göre kamu sektöründe saatlerin
düzenlenmesinde...Türkiye'deki laik rejim için yakın bir tehlike teşkil
etmediklerini de değerlendirmektedir..."
"Bu kararda Komisyon, laik üniversitelerde islâmî başörtüsünü yasaklayan
yönetmeliklerin uygulanmasının, dilekçe sahiplerinin din hürriyetine zarar
getirmediğini bildirmişti. Bize göre bu davalar, şöyle veya böyle gereksizdirler
ve sadece İslamî başörtüsünün takılmasının cesaretlendirilmesi olayının bir
siyasi partinin kapatılmasını haklı çıkarıp çıkarmayacağı sorusunu tartışmak söz
konusu iken bunlar kesinlikle ileri sürülemez."
Esasen okullarda ve kamu kurumlarında başörtüsü giymeyi yasaklayan bir kanun
yoktur. Anayasa Mahkemesinin, "inanca bağlı olarak başı örtmeye imkan veren
kanunu" iptal gerekçesinin bir kanun gibi kullanılması mümkün değildir. Danıştay
kararları belli gerekçelere, mesela simge olayı, dini inanca dayalı olduğu için
laikliğe aykırılık ve ayrımcılık yaratma... dayanmaktadır. Bu gerekçelerle
ilgisi bulunmayan uygulamalar mahkeme kararlarına da aykırı olmaz. Bu sebeple
yönetmelikler, dini inanca ve başörtüsü gibi belli bir kıyafete atıf yapmadan
"... kılık-kıyafet serbesttir" şeklinde değiştirilirse, buna göre de dileyen
başını örter dileyen açarsa ortada ne engel kalır ne de problem. Bunun içindir
ki biz de çözümü siyasi iradede ve yönetimde görüyoruz. Buralarda kolaylıkla
çözülecek bir meseleyi, ne maksatla olursa olsun içinden çıkılmaz hale getirmeye
kimsenin hakkı yoktur. YÖK, bakanlar kurulu, bakan ve alt yöneticilerin kolayca
çözüme kavuşturabilecekleri bir meseleyi çözmeyenlerden, sürüncemede
bırakanlardan er geç hesap sorulacak; yani sandık başında bunun bedeli
ödenecektir.
1 Avrupa İnsan hakları Mahkemesine, Komisyon'a değil.
Örtünenlere deniz yasak 2
Deniz büyük bir nimet, faydalarından biri de yüzme ve serinlemeye imkan
vermesidir. Cennet ülkemizde başka nimetler nasıl esirgenmemiş ise deniz de
esirgenmemiş, 3 tarafımız denizlerle çevrili, ayrıca içeride de büyük sular var.
Bu sulardan yüzmek ve serinlemek için örtünme derdi olmayanlarla erkekler bol
bol istifade ediyorlar. Sıra örtünen, dince örtülmesi gereken yerlerini açmayan,
açamayan kadınlarımıza, kızlarımıza gelince bunlar, kıyılarda yaşıyor, yakın
erkekleri gözlerinin önünde denize giriyorlar, onlara ise kıyıdan iç geçirerek
bakmak kalıyor. Bazı hamiyetli veya ticari mânada gözü açık kişiler kıyılarda,
örtünen kadınlarımızın istifade etmeleri için bir yer ayırıyor, çevresini uygun
bir şekilde kapatıyorlar, burada eksiğiyle de olsa örtünen kadınlarımız denize
giriyor, yüzüyor, eğleniyor ve Allah'ın deniz nimetinden de istifade imkanı
buluyorlar. Gel gör ki, laiklik elden gidiyor diye gece gündüz uykusuz kalan
bazı sivil ve resmi şahıslar bu din özgürlüğü, adalet ve eşitlik gereği olan
uygulamaya razı olmuyorlar, koca denizler onlara dar geliyor, örtülülere
ayrılmış bir avuç deniz parçasına göz dikiyorlar. Sivil memurlarla maksatlarına
ulaşamazlarsa askerlere başvuruyorlar, bu imkanı ortadan kaldırıyor, örtünenler
mahrumiyetin üzüntüsünü onlar ise laikliği korumanın huzurunu yaşıyorlar.
Hasılı denizlerde örtülüye yer yok; tıpkı okullarda olduğu gibi "ya okumaktan ve
denize girmekten vazgeçersiniz, yahut da bizim dediğimizi yapar, bizim gibi
olur, hem okula hem de denize girersiniz" diyenler bu insafsız uygulamalarını
neye dayandırıyorlar?
Anayasa'nın 43. maddesine göre "Kıyılar, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.
Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil
şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyılarla sahil
şeritlerinin, kullanılış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden
yararlanma imkan ve şartları kanunla düzenlenir." Bu konu 3621 sayılı kıyı
kanunu'nda3 da şu şekilde düzenlenmiştir: Madde 6: Kıyı, herkesin eşitlik ve
serbestlikle yararlanmasına açık olup, buralarda hiçbir yapı yapılamaz; duvar,
çit, parmaklık, tel örgü, hendek, kazık ve benzeri engeller oluşturulamaz. Madde
13: Bu kanun kapsamında kalan alanlardaki uygulamaların kontrolu; belediye ve
mücavir alan sınırları içinde belediye, dışında ise valilikçe yürütülür. Madde
15'e göre, duvar, çit, parmaklık, tel örgü, hendek, kazık ve benzeri engelleri
oluşturanlara kum, çakıl alan veya çekenlere para cezası uygulanır. Para cezası,
ilgisine göre doğrudan doğruya vali veya belediye başkanı tarafından verilir..."
Örtülülerin istifade ettikleri "etrafı kapatılmış yerleri" yıktıranlar, yukarıda
geçen kanun maddelerine dayanıyorlar. Halbuki bu yerler özel mülkiyete
geçirilmiyor, yine kamunun yararlanmasına açık bırakılıyor, ancak buna ihtiyacı
olanlar düşünülerek kamu içinden belli özellikler ve hassasiyetler taşıyanlara
tahsis ediliyor. Kamuya ait bir yerin yine kamunun bir kesimine, makul ve adil
gerekçelerle ayrılması yukarıdaki maddelere aykırı değil. Kıyılarda böyle
tahsislerin haddi hesabı yoktur. Çıplaklar kampından tutun da belli kesimlere,
asker ve sivil bürokratlara, belli alanlarda ve işyerlerinde çalışanlara ait,
başkalarının giremediği, yararlanamadığı birçok kıyı var. Bunlara dokunulmuyor,
çitleri, kapıları sökülmüyor, bekçileri işten uzaklaştırlmıyor da devletin gücü
örtünenlere mi yetiyor? Parasız girilemeyen plajlar nasıl ayrılmış? Niçin
kadınlar tuvaleti var?
Bir gün öyle bir laiklik anlayışı hakim olacak ki, bu anlayış sebebiyle memurlar
ibadetlerini yapabilecekler, başlarını örtebilecekler, içkili yerlerde oturmak
istemeyen Müslümanlar'a belediyeler vb. kurumlar içkisiz yerler tahsis
edebilecek, isteyen öğrenciler başları kapalı okuyabilecekler, isteyen
vatandaşlar faize bulaşmadan ekonomik faaliyet yapabilecekler... İşte o zaman bu
ülkede eşitlik, demokrasi, din ve vicdan hürriyetinden söz etmenin anlamı
olacak.
2 Yeni Şafak, 05.09.2003
3 Onay tarihi 04.04.1990
Başörtüsü ve utanma4
Kasaplar kandan ürkmezler, ama çok insan vardır ki, kanı ilk gördüğünde bayılır.
Tıp öğrencileri de kadavra dersinde aynı durumu yaşarlar, önce korkanlar,
kusanlar, kaçanlar olur, sonra alışırlar. Her gün tv yayınlarında kan döken
çağdaş sömürgecileri seyrediyoruz, seyrettikçe alışıyoruz ve tepki göstermez
hale geliyoruz. Türkiye'de başörtüsü meselesi de böyle; mağdurlar çevremizde,
acıları dinmeden, mağduriyetleri giderilmeden yaşıyorlar, biz bunları görüyoruz
ama her geçen gün tepkimiz biraz daha zayıflıyor. Utanması gerekenler
utanmıyorlar, vicdanları sızlaması gerekenlerin vicdanları utanç duvarı haline
gelmiş, işin garibi utanmaması gerekenler utanır olmuşlar. Ferhat Kentel'e kulak
verelim:
"Türkiye'de sorun "türban" değil; sorun başörtüsü ve başörtünün temsil ettiği ya
da başörtüyle içiçe geçen bir yaşam tarzı, bir kültür, bir değerler bütünü, şu
ana kadar işletilen devlet merkezli modernleşme sürecinden farklı bir
modernleşme hikayesi, şu ana kadar devlet kontrolundaki dinsellikten farklı bir
dinsellik... Başörtü, yükselmekte olan, olağanüstü bir mobilite kazanan, bu
mobiliteyle birlikte yeni bir birikim kazanan, farklı bir varolma "yolunu"
düşünebilen ve geliştiren bir toplumsal kesimin en belirgin dış görünümlerinden
biri... İşte tam bu yüzden, basbayağı bu topraklara ait, buralara dair bir
toplumsal hareketin, yani aslında devletin gurur duyması gereken, modernleşmenin
başarısı olarak görülebilecek bir hareketin, önünün kesilmesi söz konusu. Ve
"başörtünün" önü kesilemezdi ama "türbanın" kesilebilirdi... Başörtü bir "simge"
değildi... O annelerimizin, anneannelerimizin örtüsüydü. İktidar blokuna hakim
olan otoriter zihniyet o zaman türbanla simge yarattı; çünkü türban "bizim"
değildi...Ve biz "modern" olarak adlandırılmış kamusal alanda, modern
teknolojiler tarafından öğretilmiş olanlar dışındaki tezahürlerimizden,
kelimelerimizden, inançlarımızdan utandık... Utanmayı öğrendik... Köşe
yazarlarının yazı üretirken "gözümün önünde bir fotoğraf karesi var" türünden
kullandıkları standart taktikler var. Ben de bitirirken aynı taktiği
kullanacağım şimdi... "Önümde bir fotoğraf var..." İstanbul'un seçkin
mekanlarından birinde, lise mezuniyet yemeğinden bir anı... Fotoğrafta ayakta 2
genç var. Biri ben, diğeri arkadaşım Ufuk... Objektife gururla bakıyoruz.
Önümüzdeki masada Ufuk'un babası, annesi, benim babam oturuyorlar... Benim annem
yok... Annem "o mutlu günümde" yok... Annem gelmemiş; annemin gelmesinin "çok
uygun" olmayacağını düşünmüşüz çünkü. Babam öyle düşünmüş, annem uygun görmüş,
benim de işime gelmiş... Ufuk'un annesinin gelmesinde, o fotoğrafta yer
almasında anormal bir şey yok; çünkü o başörtüsüz; benim annem ise başörtülü...
Öyle "seçkin bir mekanda" başörtülü annemin gelmesinden ailecek utanmışız.
Gelmemesini içimize sindirmişiz... Sindirdiğimiz için, onu evde bırakmışız. Onu
ailecek görünmez yaptık. Ben arkadaşlarımın yanında, "utandığım başörtülü bir
anneden" utanç duymak zorunda kalmamış oldum. Ve o fotoğrafta annem hâlâ yok..."
Bir gerçek sahne tasvirini de ben sunayım: Yalova'da Telekom binasına gittim,
başörtülü genç bir bayan, 2 küçük çocuğu ve yaşlıca, sakallı bir büyükleri sıra
bekliyorlar, beni görünce tanıdılar, yaşlı adam ayağa kalkıp "Seni bir
kucaklayabilir miyim?" dedi, kucaklaştık, gelinini göstererek "Kocasını bunun
örtüsü yüzünden ordudan attılar, hiçbir gelirleri yok, iş de vermiyorlar, onlara
düşük gelirimle ben bakıyorum, acaba mağduriyetlerin giderilmesi konusunda bir
ümit var mı?" diyerek bir çırpıda derdini döküverdi. Uygun, ümit verici,
rahatlatıcı birkaç cümle söyledim, ama söylediklerim beni teselliye yetmedi,
içim doldu, gözyaşlarımı zaptederek vedalaşıp ayrıldım. Benim rasladığım,
konuştuğum, mektuplarını okuduğum böyle mağdur sayısı saymakla bitmez.
Evet bu başörtüsü meselesi Türkiye'nin ayıbıdır, AB'de gerçek manada hak ve
özgürlüklerden yana olsa başörtüsü zulmünün kalkmasını AB'ye giriş şartları
arasına alırdı. Onlara sormak gerekiyor: "İdama mahkum olmuş canavarları
kuratarmak insan hakkına saygı oluyor da başörtüsü mağdurlarını kurtarmak niçin
olmuyor?"
4 Yeni Şafak, 03.08.2003
Başörtüsü ve
ilahiyatçılar5
Başörtüsünün dini yönünü öğrenmek isteyen ilgililer tabii olarak ilahiyatçılara
da danışmaktadırlar. Ancak danışma konusunda sonucu olumsuz etkileyen, dince
doğru ve meşru olanın ortaya çıkmasını engelleyen arızalar görülmektedir.
Danışanların bir kısmı öğrenmek için değil, yanlış veya doğru olarak edindiği
bilgiyi ve bu bilgi doğrultusunda aldığı eylem kararını onaylatmak için
sormakta, soracağı ilahiyatçıyı da bu amaca göre seçmektedir. Sorulan, medyada
tartışmaya davet edilen ilahiyatçıların da bir kısmı, uzmanlık dalları tefsir ve
fıkıh olmadığı halde bu davetleri kabul etmekte ve halkı yanıltan, eksik,
yanlış, peşin hükme ve bağlantıya dayanan açıklamalar yapmaktadırlar.
Milliyet'in yayımladığı bir araştırmanın ardından düşüncelerine başvurulun 2
ilahiyatçının yanlışlarını burada örnek olarak göstermek istiyorum:
Bir tasavvuf hocası, ilahiyatçı şunları söylüyor:
"Mümin kadınlara de ki: gözlerini sakınsınlar, namuslarını korusunlar. Görünen
kısmı müstesna olmak üzere ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini
yakalarına çeksinler."6 Yapsınlar şeklindeki ifadeler uyulması gereken kesin
emirler mi? Yoksa uyulması lazım gelen ve ihtiyata da uygun düşen bir takım
tavsiyeler midir? İki türlü düşünen de var. Bizim görüşümüz her ikisine de saygı
gösterilmesidir. Başörtüsü gönüllü takıldığı zaman dini anlam ifade eder. Baskı
ile kadınları örtmenin dini anlamı ve manevi değeri yoktur. Kadınları kapanmaya
zorlamakla herhangi bir Müslümanı oruç tutmaya zorlamak aynı. İkisi de yanlış,
İnsanları Müslümanlığa bile zorlamayan din nasıl olur da başörtüsü için baskı
yapar?"
Başörtüsü ile ilgili emirlerin tavsiye kabilinden olduğunu kim söylemiş? Mezhep
imamları mı, büyük müctehidler mi, asırlardan beri fetvaları ile amel edilen
fıkıh otoriterleri mi, yoksa bazı çağdaş, modernist, yöntemleri ve düşünceleri
genel kabul görmeyen ilahiyatçılar, hatta ilahiyatçı da olmayan sosyal
bilimciler mi? Uzmanların bildiği gibi bütün büyük müctehidlere ve klasik fıkıh
kaynaklarına göre kadının başı avrettir, namaz kılarken ve yabancıların yanına
çıkarken örtülmesi gerekir. Bazı çağdaş yazarların, çizerlerin söyledikleri ise
muteber fıkıh usulüne dayanmayan, bu sebeple İslamî bir ictihad olarak
değerlendirilmesi ve halka "uygulanabilir" diye tavsiye edilmesi mümkün olmayan
"görüşler"den ibarettir. Herkesin düşünme, söyleme, inancına göre yaşama hakkı
vardır, bu hakka saygı gösterilir, ancak ehliyetsiz peşin hükümlü, imkanları
kötüye kullanan insanlarnın söylediklerine "saygı" gösterilmez; yani bunlara
müşruiyet tanımak ve uygulanabileceğini ima etmek meşru değildir. Farklı düşünen
ve bunları da birer fetva olarak kabul edenlerin, "bu görüşlerin fıkhın
neresinde olduğuna" da işaret etmeleri; yani söyleyenlerin bazı "modernist
ilahiyatçılar" ve fikirlerinin de "henüz tartışılmakta" olduğunu açıklaması
gerekir.
Bugünün problemi başı örtmek için değil, başı açmak için uygulanan baskıdır.
Binlerce kızımız bu yüzden öğrenim haklarını kaybetmişlerdir, binlerce kadınımız
ve kızımız bu baskı yüzünden ekmeklerinden, mesleklerinden ve topluma
katkılarnıdan mahrum olmuşlardır. Vakıa bu iken ve sanki Türkiye'de başını örten
öğrenci ve memureler, yaygın olarak baskı altında örtüyorlarmış gibi "örtmek
için baskı"dan söz etmek de haksızlıktır, hatta konuyu saptırmaktır.
Dinin baskı yapmadığını ve yapmayacağını söylemek ayrıca izaha muhtaçtır. Hem
inanmayanlar hem de inanıp da inancın gerektirdiği gibi yaşamayanlar birçok âyet
ve hadiste ceza ile tehdit edilmektedir; tehdit bir baskıdır ve insanları
eğitmek için dozunda baskıya ihtiyaç duyulmuştur. Keza dinin emir ve
yasaklarının kamuya açık alanlarda ihlal edilmesi durumunda müminlerin,
ellerinden geldiği ölçüde bunları engelleme vazifeleri vardır ve buda bir çeşit
baskıdır. İnsanları belli bir "iyi, güzel, doğru" davranışa sevk edebilmek için
elbette sevdirmek, benimsetmek, şuurlandırmak, teşvik etmek başta gelir ama
dozunda ve usulünce baskı da söz konusudur.
5 Yeni Şafak, 13.07.2003
6 Nur, 24/31
Başörtüsü Allah'ın
emiridir7
İkinci örneğimiz, uzmanlık alanı din eğitimi olan ama bu konuda kayda değer bir
eseri olmayan bir hocahanım idi:
"...Devrin özelliği, toplumsal veya aile ile ilgili her kuralın mutlaka din ile
bağlanmasıdır. Din ile bağlanmadıkça insanların bu kurallara uymayacağı
varsayılmıştır."
Müslümanlara göre her devrin özelliği böyledir; yalnız "toplumsal veya aile ile
ilgili" olan değil, hayatın bütün alanlarında mümin, attığı her adımın Allah'ın
emir ve yasaklarına, dolayısı ile rızasına aykırı olmadığını gözetmek
durumundadır; Müslümanlık Allah'ın iradesine ve dinine tâbi olmak, bağlanmak
bunu gerektirir. Bir emir veya yasak dini ise, Allah ve Resulü buyurmuşsa
elbette müminler bunlara daha bir titizlikle riayet edeceklerdir.
"Birçok kişiye göre, başörtüsü Allah'ın emridir. "Allah'ın emri" tabiri,
Allah'ın öğüdünün emir telakki edilmesinden doğuyorsa, buna saygı duyulur.
Başörtüsü böyle sunulduğu zaman tepkiyle karşılanmayacaktır. Fakat bu bir emir
seviyesinde, zamanüstü bağlayıcılıkta sunuldukça tepki devam edecektir."
Birçok kişiye göre değil, modernistlerden önceki dönemin bütün fıkıhçılarına
göre tesettür Allah'ın emridir, farzdır, açılması haramdır. Örtülmesi gereken
yerlere başın da dahil bulunması yine bütün klasik dönem müctehidlerinin kabul
ettikleri bir hükümdür. Bu hüküm, Allah'ın öğüdünün emir telakki edilmesinden
değil, Allah'ın teşrîî8 emirlerinden çıkarılmıştır. Müminler buna yalnızca saygı
göstermezler, aynı zamanda çiğnenmesini, aykırı hareket edilmesini haram
bilirler.
"Allah'ın emirleri, başkası tarafından değiştirilemez, başka türlüsü yapılamaz
olan kanunlarıdır. Yasin Suresi'nin son ayetinde bu hakikat şöyle
bildirilmiştir: Allah bir şeyin olmasını istedi mi, ona 'ol' emrini verir ve o
şey olur! Allah'ın emirleri, dünyanın ve kâinatın düzeni, varlıkların varoluş
kurallarıdır. Gerisi, Allah'ın kullarına emirleri değil öğütleridir."
Bu yorum(!) hiçbir dinî esasa dayanmayan keyfî ve indî bir yorumdur ve bilgi
eksikliğine dayanmaktadır. Allah'ın vahyindeki emirler9 tekvînî10 ve teşrîî
olmak üzere ikiye ayrılır. Namazı, orucu, haccı, zekatı... buyuran emirler ile
içkiyi, kumarı, yalanı, zinayı... yasaklayan nehiyler işte bu teşrîî olan emir
ve yasaklardır; yani bunlar öğüt değil, dünya ve ahirette yaptırımı olan
bağlayıcı buyruklardır. Allah'ın devamlı olarak bağlayıcı emir ve yasakları
vardır; bunlara mümin olanlar tepki göstermez, teslimiyet gösterir, tepki
gösterenler ise Müslümanlığı eksik olanlardır.
"Başı açık insan kadın-erkek herkes, her yerde, her zaman ibadet edebilir.
Allah'la kulun arasına hiçbir engel giremez, Allah'ına ibadet eden kula kimse
kayıt ve şart koyamaz, kıyafet cemaat içindir. Cemaate katılan kimse, cemaati
incitmeyecek bir şekle bürünür."
Hiçbir kurala, delile, esasa, kadim ictihada dayanmadan ve sorumluluk
duygusundan da azade olarak söylenmiş sözler. İnsan hayret etmekten kendini
alamıyor. Bir insanın elbisesi bulunacak, ama çıplak olarak namaz kılacak ve
buna kimse karışmayacak, kimse ibadetlerle ilgili kayıt, şart, kural...
koyamayacak. O zaman dine, peygambere, vahye ne gerek var? Herkes kafasına
estiği gibi tapınsın dursun.
Hocahanım çoktandır İlmihal okumuyor zahir, okursa "setr-i avret"in yalnız
başına namaz kılan müminlere de gerekli olduğunu görüp öğrenecektir.
7 Yeni Şafak, 20.07.2003
8 Kural koyan, hüküm getiren
9 Emir kipleri ile böyle sayılan ifade şekilleri
10 Ol deyince olan fizikî vb. olaylar
Başörtüsü yasağının
sorumlusu11
Kamusal alanda başörtüsü kullanmanın yasak olması neye dayanıyor; yani bu
yasağın hukukî-kanunî dayanağı nedir?
"Üniversitelerde kılık kıyafet, yürürlülükteki kanunlara aykırı olmamak şartıyla
serbesttir" mealindeki kanuna göre başörtüsünün serbest olması gerekiyor.
Anayasa'nın laiklikle ilgili maddesini, "başörtüsünün aykırı olduğu kanun"
olarak değerlendirmek ve mahkemelerin bu yoruma dayalı hükümleri hukuka
aykırıdır, siyasidir, ideolojiktir. Üniversite disiplin yönetmeliklerinde yer
alan yasak da, kıyafeti serbest bırakan kanuna aykırıdır ve geçersizdir, iptal
edilmesi gerekir.
İlk ve orta öğretimde başörtüsü yasağı herhalde bakanlık kararlarına ve
yönetmeliklere dayanıyordur. Bunlar da din ve vicdan özgürlüğüne ve kişilik
haklarına, kılık kıyafeti seçme özgürlüğüne aykırı olduğu için hukuka aykırıdır,
düzeltilmesi ve başörtüsünün serbest bırakılması gerekir.
Devlet memurlarının başörtüsü yasağı ilgili yönetmeliğe dayanıyor; bu da,
yukarıdaki gibi hukuka aykırı olduğu için hukuk devletinde düzeltilmesi gerekir.
Bunları kim düzeltecek, hukuka aykırı bu yönetmelik ve uygulamaları kim ortadan
kaldıracak? Düzeltme durumunda olan makam ve kurumları kim engelliyor?
Üniversiteden başlayalım. Eğer Anayasa'ya aykırılık anlayışında ısrar edilecekse
bunun bile çaresi vardır; Anayasa değişikliği yapılır, ilgili maddeye bir fıkra
eklenir ve "din ve vicdan özgürlüğünün kullanılması mahiyetinde olan,
başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeyen, kılık, kıyafet, ibadet, ayin,
uygulama... laikliğe aykırı olarak yorumlanamaz" gibi bir ifadeye yer verilir.
Kaldı ki böyle bir değişikliğe de gerek yoktur; çünkü başörtüsü takan bir bayan
bunu dinî inancı gereği yaptığını açıklamadığı sürece bu kıyafet, yürürlükteki
kanuna aykırı sayılamaz, bir kıyafet tercihi olarak görülür. Bir bayanın
başörtüsünü ne maksatla taktığını sorgulama hakkı da kimseye verilmemiştir.
Diğer yasakların dayanağı ya yönetmelik ya da bakanlık veya yönetici kararı
olduğuna göre bunları ortadan kaldırmak daha kolaydır.
Peki bu haksız ve hukuksuz yasağın sürmesini kimler istiyor, kalkmasını kimler
engelliyor?
Ben bu soruya şu cevabı vermek istiyorum: Bürokrat veya sivil kişi, kuruluş ve
kurumlardan bu yasağın devam etmesini isteyenlerin bulunduğunu biliyoruz. Ama
halkın büyük çoğunluğunun, başkalarını zorlamadan isteyenin başını örtmesinden
yana olduklarını da ilgili araştırmalardan biliyoruz. Bu durum karşısında Meclis
ve ilgili bakanlıklar gerekli düzenlemeleri yaparak, kanunları çıkararak,
gerekirse Anayasa değişikliğine giderek ve ilgili makamlar da gerekli kararları
alarak bu yasağı sona erdirebilirler. Mevcut iktidarın bu isteği şüphe götürmez,
ancak tek başına buna gücünün yetmeyeceği kanaatinde olduğu da anlaşılıyor.
Muhalefet partisi CHP, bu konuda iktidara destek verse yıllardır süren, kangrene
dönüşen bu iltihabın ve binlerce gencin ve ailelerin göz yaşlarının
kurutulacağında şüphe yoktur. Muhalefet bu desteği verecek yerde başkanları,
bizzat dinlediğim bir konuşmasına göre medyaya çıkışarak bu konuyu gündeme
getirmemelerini istemektedir. İnsaflı düşünerek diyelim ki başkan, "Bir süre
konunun üzerine gitmeyelim, şüpheleri ortadan kaldıralım, sonra çözelim" demek
istiyor; peki aylar geçti, yine binlerce mağdur gözyaşı döktü, diploma alan
sınıf arkadaşlarını tel örgülerin dışından seyrettiler; CHP çözüm yönünde hangi
adımları attı?
Evet, parmağımla işaret ediyorum: Başörtüsü meselesini, yasağı kaldırarak
çözmenin anahtarı CHP'nin elindedir, onun istemesi ve desteği diğer muhalifleri
de susturmaya/ikna etmeye yetecektir.
11 Yeni Şafak, 22.06.2003
Başörtüsü kimseye
zarar vermez12
Tarhan Erdem ve arkadaşlarının yaptığı ve Milliyet gazetesinde yayımlanan
araştırmaya göre "kadınlarımızın yüzde 64'ü, sokağa çıkarken, evinin dışında
başını kapamaktadır. Her 100 evin 77'sinde, başını örten bir kadın vardır. 18-27
yaş grubundakiler, üniversitede türban yasağının kaldırılması gerektiğini en
fazla savunan grup oldu. BBP'lilerin ve SP'lilerin yüzde 100'ü, AKP'lilerin
yüzde 93'ü, MHP'lilerin yüzde 87'si 'Türban yasağı kalkmalı' dedi. CHP, DSP ve
YTP seçmeninin büyük çoğunluğu, "devlet dairelerinde türban yasağı olması
gerektiğini" belirtti. Üniversitede türban yasağı kaldırılmalı' diyenlerin yüzde
21.5'i 'Devlet dairelerinde türban olmasın' dedi. Derneklerin yüzde 62.6'sı
devlet dairelerinde çalışan kadınların isterlerse başlarını örtebilmesi
gerektiğini söyledi."
Araştırma sonuçlarına göre ülkemizde başını örtenlerin sayısı oldukça
kabarıktır. Başını örten ve örtmeyen insanlarımızın önemli bir çoğunluğu hem
üniversitelerde okuyanlar hem de devlet dairelerinde çalışanlardan isteyenlerin
başlarını örtebilmelerine taraftar olmuşlardır. CHP, DSP ve YTP seçmenlerinin
büyük çoğunluğunun "devlet dairelerinde başörtüsü yasağından yana" olmakla
beraber üniversitelerde yasaktan yana olmadıkları bilinmektedir. Buna göre önce
üniversitelerdeki yasağın kaldırılması için bu partilerin, iktidar partisine
destek vermeleri mümkün hale gelmiştir, bu imkanın hemen fiile çevirilmesi
gerekir.
Devlet dairelerinde çalışan memurların başlarını açmalarını savunanlar, "aksi
halde vatandaş onlara güven duyamaz, farklı muamele yapacaklarından kuşkulanır"
diyorlar. Peki bunun aksini düşünelim: Yıllardan beri devlet dairelerinde başı
açık bayanlar, namaz kılmayan, oruç tutmayan, sakal bırakmayan, bir kısmının
alkollü içki kullandığı bilinen, bir kısmının solcu, ateist, farklı mezhepten,
partiden olduğu malum olan memurlar çalışmaktadır, bu memurlara işi düşen ama
kılık kıyafeti, inancı, dini hayatı farklı olan milyonların da bunlardan kuşku
duymaları mı gerekecek? Eğer böyle ise buna ne tedbir getirilecek? Amaç problem
çıkarmak veya problemi devam ettirmek değilse bu konuda söylenmesi gereken
şudur: Memurun inancı, dini hayatı, siyasi görüşü, kılık kıyafeti ne olursa
olsun vazifesini tarafsız olarak yapacağına inanılır, aksi sabit olursa da
gereği yapılır.
Bir de simge hikayesi var. Gerçekle bir alakası bulunmadığı halde başörtüsüne
türban adını verenler aynı zamanda türbanın bir "Siyasal İslam simgesi" olduğunu
iddia ediyorlar ve bu sebeple kamusal alanda yasaklanmasını savunuyorlar. Adı
geçen araştırmaya göre "deneklerin yalnızca yüzde 19.2'si "Türban laiklik
karşıtlığının simgesidir" kanısında... Örtüsü için türban diyenlerin yüzde
81.8'i "Türban simge değildir" dedi... İlkokul mezunlarının sadece yüzde 14.4'ü
türbanı simge olarak görüyor. AKP'ye oy vereceklerin yüzde 88'i türbanı simge
görmüyor. Eğitimliler, çoğunlukla inançları gereği örtündüklerini söylüyor.
Türbana simge diyen yüzde 19.2'lik azınlığın yakıştırma dışında bir kanıtları
yok. Başını örtenlerin partilere dağılımı da böyle bir yakıştırmayı boşa
çıkarıyor. Başını örtenlerin kahir ekseriyeti "inançları gereği örtündüklerini"
söylüyorlar. Doğrusu da budur. Bize göre başörtüsü yada türban yalnızca bir
çeşit dindarlığın simgesidir. Ülkemizde bu konularda araştırma yapan birçok
bilim adamına göre de türban, siyasal İslam'ın veya irtica'ın değil,
modernleşmenin sembolüdür. Başını örten dindarların içinde aynı zamanda siyasal
İslam'ın da dindarlığın bir parçası olduğuna inananlar varsa bunları bilmek,
ayırmak ve "siz simge olarak başınızı örtüyorsunuz" demek mümkün değildir.
Kimler olduğu ve sayıları bilinmeyen siyasal islamcılar yüzünden büyük çoğunluğu
inançları gereği başlarını örten insanlara yasak getirmek hukuk ve insafla
bağdaşmaz.
12 Yeni Şafak, 27.06.2003
Din eğitimi
İnsan hakları ile ilgili açıklama ve antlaşmaları ihtiva eden belgelerin
tamamında din ve düşünce hürriyetine yer verilmiş, düşüncenin hiçbir zaman suç
olmayacağı, din hürriyetinin de "inanma, yaşama, açıklama, öğrenme-öğretme,
örgütlenme" hürriyetlerini kapsadığı açıkça ifade edilmiştir. Bu belgelerde dini
öğrenme, öğretme ve din eğitimi verme hakkı içerik yönünden hiçbir kısıtlamaya
tabi tutulmamış, neleri nasıl ve ne zaman öğretecekleri dindarlara bırakılmış,
devlete müdahale hakkı tanınmamıştır. Laik Batı'da devlet okulları yanında
vakıfların, kilise gibi dini kurum ve kuruluşların, yerel yönetimlerin her
seviyede okul açmaları ve işletmelerine izin verilmiş, mezunların diplomaları
tanınmıştır. Bu ülkelerde de dine inananlar ve inanmayanlar, hayatını din
kurallarına göre yaşayanlar ve yaşamayanlar vardır. Hem bu çeşitlilik hem de
okulların bağlı bulunduğu kurumların, kuruluşların farklı dünya görüşlerine
sahip bulunmaları bir bölünme, parçalanma ve tehlike olarak görülmemiş, çoğulcu
demokrasi anlayışının gereği olarak kabul edilmiştir. Buralarda devlet, ancak
başkalarının hak ve özgürlüklerine karşı tecavüz, kısıtlama, kınama gibi bir
durum meydana geldiği, eylem ortaya konduğu zaman harekete geçer ve haksız
tasarrufu engeller.
Türkiye'de, Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında da
farklı kurum ve kuruluşlara bağlı okullar vardı. Cumhuriyet inkılabı bir kültür
değişimini öngördüğü ve bunu zorlama ile de olsa gerçekleştirmeyi hedeflediği
için bütün okulları bir mercie bağlamayı ve öğretim-eğitim politikasını bu merci
vasıtasıyla kontrol etmeyi uygun buldu, 03 Mart 1340 tarihinde Meclisin kabul
ettiği "tevhîd-i tedrîsat" kanunu ile bunu sağladı. Kanunun birinci maddesi
Türkiye'de mevcut bütün ilmi kurumları ve okulları Milli Eğitim Makanlığı'na
bağlıyor, ikinci maddesi şer'iyye ve evkaf bakanlıkları ile özel vakıflara bağlı
okulları milli eğitime devrediyor, dördüncü maddesi ise yüksek din uzmanları
yetiştirmek üzere bir ilahiyat fakültesi, din hizmetlerini yerine getirmek üzere
memurlar yetiştirmek için de İmam Hatip okulları açma vazifesini yine Milli
Eğitim Bakanlığı'na veriyordu. Belli bir süre bu kanun uygulandı, sonra Ziraat,
Sağlık Bakanlığı, Genel Kurmay Başkanlığı gibi kurumlara bağlı okullar açılmaya
başlandı, bu uygulama kanunun ruhuna ve maksadına aykırı görülmedi. Önce
yalnızca imam ve hatip yetiştirmek için açılan okullara halk fazlaca rağbet
edince hem okulların hem de öğrencilerin sayıları arttırıldı; mezunlara,
imtihanları kazanmaları halinde başka alanlarda da yüksek öğrenim hakkı verildi.
Bu okullarda okuyanlar normal lise derslerini de aldıkları için üniversiteye
giriş imtihanlarını kazanmakta ve çeşitli fakültelerde başarı ile tahsil
görmekte güçlük çekmiyorlardı. Ayrıca Kur'an okumayı öğrenmek ve genel din
bilgisi almak isteyenlere kolaylık sağlamak için Diyanet işlerine bağlı Kur'an
Kursları açıldı.
"Eğitim ve öğretimde birlik sağlamak" mânasına gelen "tevhîd-i tedrîsât" adını
taşıyan kanununun (ttk) hedefi "duyguda ve düşüncede" tek tip insan
yetiştirmekti. Uygulama gösterdi ki bunun için bütün okulların Milli Eğitim'e
bağlanması yeterli olmuyordu, bakanlığa bağlı okullarda duygusu, düşüncesi,
ideolojisi farklı nice insan yetişmişti, ayrıca demokrasilerde tek tip insandan
değil, çoğulcu bir yapıdan söz edilebilirdi, marifet bu çoğulcu yapı içinde
birlik ve beraberliği sağlamaktı. Anlaşılan gerçek, yöneticileri yeni bir milli
eğitim ve öğretim politikasına götürmesi gerekirken diğer kesim başa dönmeyi,
tevhîd-i tedrisatı daha sıkı bir şekilde uygulamayı, farklı düşünce ve alt
kültür renklerine hayat hakkı tanımamayı savunur oldular. İmam Hatiplere ve
Kur'an Kurslarına reva görülen muamele ise daha başka gerekçelere dayanıyordu.
Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nun anayasaya aykırı sayılarak iptal edilmesinin
kanunla engellenmiş olması bunun değiştirilmesine mani değildir. Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası'na göre değiştirilmesi mümkün olmayan maddeler 1, 2 ve 3.
maddelerdir. Dünyada olup bitenlere, gelişmiş demokrasilere ve Tevhîd-i tedrîsât
kanunu'nun uygulamasından elde edilen sonuçlara bakılarak bu kanunun
değiştirilmesi mümkündür, hatta gerekli bile olabilir.
İmam-Hatip okulları, Kur'an Kursları, açıldığı takdirde isteğe bağlı din eğitimi
okulları Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'na aykırı mıdır?
İrticayı bahane ederek din ve vicdan özgürlüğünü kısıtlamayı ideolojik bir
takıntı haline getirmiş bazı yorumculara göre bu sorunun cevabı "Evet,
aykırıdır" şeklinde veriliyor. Meseleye tarafsız ve ilmî olarak bakan bazı
hukukçulara göre de bu okulları devletin açması, Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nu bir
yana laikliğe aykırıdır. Birinci değerlendirmeye katılmamız mümkün değildir;
çünkü Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nun 2. maddesi "bilcümle medrese ve mektepler
maarif vekaletine devir ve raptedilmiştir" diyor. Kur'an Kursları medrese ve
mektep olmadığı için kanunun kapsamına girmez. Birçok kurumun açtığı sayısız
kurs vardır; Kur'an Kursları da Diyanete bağlı olarak açılmış kurslardır ve
Milli Eğitim'in denetimine tabidir. Halen okullarda mecburi olarak okutulan "din
kültürü ahlak bilgisi" dersi dışında kalan ve isteğe bağlı bulunan din eğitimi
ve öğretimi anayasanın 24. maddesinde yer almaktadır. Bu eğitim ve öğretimin
gerçekleşmesi çeşitli yol ve şekillerde olabilir. Bunlardan birisi de mesela
Diyanet'in veya sivil kurum ve kuruluşların açacakları "din eğitimi ve öğretimi
okulları"dır. Bu okulları açmaya Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nu engel oluyorsa
uygun şekilde tadil edilmesi gerekir. İkincisi bu okullar Milli Eğitim'e bağlı
olarak açılır, diğer öğretimi aksatmayacak şekilde programlar yapılır ve
yürütülür; isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi bir anayasal haktır ve
gerçekleştirilmesi engellenemez.
İmam Hatip liselerinden mezun olanların yalnızca imam ve hatip olmaları, başka
bir yüksek öğrenim görmelerinin doğrudan veya dolaylı bir şekilde engellenmesi
Anayasaya, insan hak ve hürriyetlerine aykırıdır. Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nu
"bu maksatla ayrı mektepler açılacaktır" diyor, bu mekteplerden mezun olanların
başka yüksek öğrenim dallarından mahrum edileceklerini söylemiyor. Söylese idi,
o'da insan haklarına ters düşerdi ve tadil edilmesi gerekirdi.
Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nu veya irticayı bahane ederek, münferit davranışları
genelleştirerek din ve vicdan özgürlüğünü kısıtlamak irticadır, bağnazlıktır,
demokrasiye ve insan haklarına aykırıdır; bu sebeple sürdürülemez ve başarılı
olamaz. Duyguda düşüncede tek tip insan yetiştirme projesi çağın gerisinde
kalmıştır. Gerekli olan ülkenin halkı ve toprağı ile bölünmez bütünlüğünü ve
bağımsızlığını korumak ise bunun için vatanı, milleti ve insanı seven, erdemli,
çalışkan, insan haklarına saygılı insanlar yetiştirmek yeterlidir. Böyle insan
yetiştirmenin en önemli şartı ise, kültür ve eğitim politikasının, bu politikaya
uygun programların, millete mal olmuş değerlerle örtüşmesidir, onlara ters
düşmemesidir. Bu değerlerin başında din gelir; din ile, dindar ile barışık
olmayan projeler başarısızlığa mahkumdur. Dindar ile mürteciyi biribirinden
ayırmanın yolu ise kılık, kıyafet, ibadet vb. değildir; başkalarının hak ve
özgürlüklerini kısıtlama eylemidir.
Halen ilköğretim okullarında mecburi bir ders olarak okutulan Din Kültürü Ahlak
Bilgisi dersi, milli birlik ve beraberlik için gerekli ve faydalı olmakla
beraber bir "İslam dini öğretim ve eğitimi" olarak ele alındığında verilen bilgi
eksiktir, öğretenlerin bir kısmı işin ehli değildir, eğitim hiç yoktur. Şimdi bu
3 hususu biraz açalım:
a) Bilgi eksiktir, tam olabilmesi için kitapların, devletin müdahalesi dışında
ehliyetli bir heyetin hazırlayacağı programa göre yazılmış olması gerekir.
b) Bu dersi okutanların, bilhassa ilköğretim okullarının 4. ve 5. sınıflarında
okutanların çoğu sınıf öğretmenleridir, bu dersi okutmak için yetiştirilmiş
değillerdir, bir kısmının inancı ve ameli de İslam ile bağdaşmamaktadır. Bu
dersi okutmak üzere öğretmen yetişsin diye İlahiyat Fakültelerinde bir program
açılmıştır, fakat YÖK ile M.E. Bakanlığı işbirliği yaparak bu programa yeterli
öğrenci almamaktadırlar. Halen İlahiyat Fakültesi mezunu birçok eleman bulunduğu
halde bunlar öğretmen olarak tayin edilmemekte, norm kadro bahane edilerek ders,
uzman öğretmenlere değil, sınıf öğretmenlerine verilmektedir.
c) Öğretmekle eğitmek birbirinden farklı kavramlar ve eylemlerdir. Özellikle din
bilgisi her yaşta verilir ve alınırsa da -diğer birçok alanda olduğu gibi bu
alanda da- din eğitiminin her yaşta verilmesi ve alınması mümkün değildir; daha
doğrusu bu eğitimin küçük yaşta, 4 yaş civarında başlayarak ömür boyu devam
etmesi gerekmektedir. Din yalnızca bir bilgi yığını değildir, o imandır,
ibadettir, ahlaktır, hayat tarzıdır, duygudur, alışkanlıktır... Bunların bireye
kazandırılması için belli yöntemler ve programlar çerçevesinde yapılan
faaliyetler bütünü eğitimdir. 4, 7, 10... yaşında alınması gereken din eğitimini
16 yaşından sonra vermek ve almak ya imkansızdır ve ya zordur. Aslında bu
hususu, din eğitimini isteyenler de, engelleyenler de bilmektedirler;
engelleyenler "hiç almasın daha iyi" demekte, isteyenler de "küçük iken almazsa
sonra alamaz, iş işten geçer" diye istemektedirler. İnsan hakları belgeleri ile
bunlara dayalı olarak yapılmış anayasalar, küçüklerin dinini seçme ve bunlara
gerekli din eğitimi verme/verdirme yetkisini, velilere verdiğine göre,
engelleyenlerin yaptığı hem hukuka, hem de din özgürlüğüne aykırıdır. Yine
engelleyenlerin "Büyüdükten sonra dini tanısın, isterse kabul etsin ve yaşasın,
istemezse reddetsin" şeklindeki argümanları da samimi ve tutarlı değildir; çünkü
Türkiye gibi ülkelerde çocuklar, 16 yaşlarına kadar nötr, din karşısında
tarafsız/bilgisiz yetişmiyorlar. Onlara bir şekilde din hakkında bilgi ve kanaat
veriliyor, hatta yönlendiriliyorlar. Bir müslüman veli düşünelim, çocuğuna İslam
eğitim ve öğretimi vemek istiyor, ama 16 yaşına kadar bunu kendisi, istediği
yerde ve istediği şekilde verdiremiyor, okulda da verilmiyor, hatta din hakkında
bazı olumsuz, yanlış, tek yanlı... telkinler de söz konusu olabiliyor. Çocuğa
namaz ve oruç gibi ibadetlerin eğitimini vermek şöyle dursun, aileden aldığı
yarım yamalak eğitimle bunları yapmak isteyen öğrenciler engelleniyorlar; şimdi
bu müslüman veli ne yapacak? Çocuk onun mu, başkalarının mı? İşte bizim şekvâmız
bununla ilgilidir. Din eğitimini engelleyenler insanları dinden kurtarmak
istiyor ve bunun onlara iyilik olduğuna inanıyorlar. Din eğitimi almak, aldırmak
isteyen müminler ise insanlar için dinin bir "iki cihanda mutlu olma aracı"
olduğuna inanıyor, insanları dindarlaştırmayı onlara yapılacak en büyük iyilik
olarak kabul ediyorlar. Taraflardan biri diğerine, mecbur kılarak veya
engelleyerek kendi inanç ve arzusunu dayatırsa bu çözümsüzlük demektir. Din
eğitimi büyüklerin kendi arzularına, küçüklerin ise velilerine bırakılırsa
problem çözülmüş olur. Devletin yapacağı din eğitimi isteyen ve istemeyen
vatandaşlarına -her birine istediğini vererek- yardımcı olmaktır.
İmam Hatipliler13
Kulaklarında ve vicdanlarında duyma arızası bulunanlar duyuncaya veya susuncaya
kadar bin kere de olsa bazı gerçekleri yazmak gerekiyor.
Son günlerde yine İmam Hatipliler ile dindarların kurduğu okullarda okuyan
çocuklarımız ve bunların yetişmiş mensupları aleyhine haksız, tarafgir, peşin
hükme veya ideolojik taassuba dayalı saldırılar, ithamlar, karalamalar,
tasarruflar oluyor. Neymiş, İmam Hatip mezunları şeriatçı, laiklik, cumhuriyet
ve demokrasi düşmanı, tehlikeli insanlarmış, bunlara fırsat vermemeli, yüksek ve
önemli bürokrat, vali, kaymakam, rektör, dekan, subay, genel müdür... olmaları
engellenmeli, iktidara gelirlerse kendilerine karşı topyekun mücadele edilmeli,
elleri kolları bağlanmalı ve kuşatılmalıdırlar... Daha da iyisi İmam Hatip
Liseleri'nin okul ve talebe olarak sayıları azaltılmalı, mezunları yalnızca
İlahiyat tahsili alabilmeli, başka yüksek öğrenim kurumlarına kabul
edilmemelidir...
Bu iddia ve tedbirler karşısında bir de gerçeğe, gerçekte olup bitene bakalım:
İmam Hatip okulları açılalı 52 yıl, ilk mezun vereli de 45 yıl oldu. Bu
okullardan mezun olan veya bir süre okuyup ayrılan insan sayısı milyonları
geçti. Mezunlardan her türlü resmi ve sivil işte çalışanlar var, orduda olmasa
da Emniyet'te ve genel idarede önemli görevler alanları var, çeşitli dernek,
vakıf ve kulüplerde çalıştılar, sağ, sol ve merkez partilere girdiler, parti
yönetimlerinde görev aldılar, milletvekili, bakan ve başbakan olanları var; yani
45 yıldır bu insanlar Türkiye'de yaşıyorlar ve çeşitli alanlarda faaliyet
göstererek denetleniyorlar, tecrübe ediliyorlar. Dedikoduları bir yana
bırakırsak İmam Hatipliler'in demokrasi karşıtı olduklarına dair hiçbir belge ve
tecrübe mevcut değildir. Türkiye'de birkaç kere hukuka ve demokrasiye aykırı
ihtilal yapıldı; bunları İmam Hatipliler yapmadı, ayrıca bunlar İmam
Hatipliler'e karşı da yapılmadı; Menderes, Demirel ve Erbakan İmam Hatipli
değildirler. Türkiye'de gerici ve rejim düşmanı diye suçlanan, mensupları
yakalanan ve çeşitli cezalara çarptırılan örgüt mensupları da İmam Hatipliler
değil. Bu okulların mezunları hep legaliteyi seçmişler, ülkenin anayasal nizamı
çerçevesinde hareket etmeyi ilke bilmişler, hukuka uygun örgütler kurmuşlar,
bazıları siyasetten uzak durmuş, bazıları ise iktidara gelmek için gizli cemiyet
değil parti kurmuşlar, daha doğrusu kurulmuş partilere girmişlerdir. İmam
Hatipliler yerel yönetimlerde iş başına geldikleri yerlerde, bazı
karalayıcıların beklentileri ve yalan şayialarına rağmen yerleşim bölgelerini
yeşile boğmuşlar, su, yol, köprü, geçit, park, temizlik gibi belediye
hizmetlerinde rakipleriyle kıyaslanamayacak hizmetler vermişler, işler
başarmışlardır. Siyasi iktidarda söz sahibi olduklarında, aynı dünya görüşünü
paylaşan, fakat İmam Hatipli olmayan arkadaşlarıyla elele vererek demokratik
cumhuriyeti korumak, demokrasinin ertelenmesine ve engellenmesine mani olmak,
ülkeyi çağdaş dünyanın güçlü ülkeleri arasına sokmak için Avrupa Birliği'nin
yolunu tutmuşlardır. Laikliği, "dindarlığa karşı olmak, dine müdahale etmek,
dînî hak ve özgürlükleri mümkün olan asgari seviyede tutmak" olarak anlayan ve
uygulayanlar, bu amaçlarına zarar verir korkusuyla AB'ye girme konusunda ayak
sürürken onlar olanca güçleriyle buna asılmışlardır...
Yukarıda özetlenen 45 yıllık tecrübe İmam Hatipliler'in ne olduklarını ve ne
yapmak istediklerini açık ve kesin olarak ortaya koymaktadır. Bunun dışında
kalan iddialar ve ithamlar ya iftira, ya marjinali genelleme, yahut da kasıtlı
olarak abartma sonucudur.
Laik ve demokrat bir ülkede dindarlara da dinsizler veya gevşek dinliler kadar
kamusal alanda hayat hakkı tanınanacaktır. Farklı inanç grupları birbirlerine
dayatma yapmadan inançlarını yaşayacak, ülkeye hizmet konusunda ise eşit
şartlarda yarışacaklardır. Millet hangi grubun hizmetini beğenirse onu seçer,
buna da kimsenin itirazı olmamalıdır; bugün seçen dener, beklentisi
gerçekleşmezse yarın iktidardan indirir başka guruba fırsat verir. "Bunlar
gelince gitmezler" düşüncesi bir bahaneden ibarettir; millet gönderdiği halde
gitmezlerse demokrasilerde bunun da çareleri vardır.
13 Yeni Şafak, 24.08.2003
İmam Hatipliler üvey
evlat mı?14
İmam Hatipliler'e devletin bazı yöneticileri üvey evlat muamelesi yapıyor,
bazıları onları diğer okullarda okuyan çocuklarımızdan ayırıyor, şaibe altında
bırakıyor, onlara güveniyor, bunlardan şüphe ediyor, hem de bunu ellerinde
hiçbir sağlam bilgi ve belge olmadığı halde yapıyorlar.
Dindar geçinen, cami cemaati diye ifade edilen kesimin de İmam Hatip
okulları'yla ilişkisi, bundan 10 yıl öncesine nisbetle çok farklı; kendi
çocuklarını bu okullara göndermiyorlar, bu okulları seçen öğrencilere de daha
öncekilerin yaptıkları yardımları yapmıyor, yeterli ilgi ve sempatiyi
göstermiyorlar. Bu davranışın sebebi, elden gelen gayret sarfedildiği halde bu
okulların, manevi amaçlarını gerçekleştirememesi olsaydı bir diyeceğimiz
olmazdı; davranışın sebebi ne gariptir ki, bu okulların maddi ve dünyaya ait
amaçları gerçekleştiremez hale getirilmiş olmasıdır; yani birkaç yıldan beri
uygulanan haksız bir kararla mezunlarının, diğer meslek liselerinden mezun
olanlar gibi mağdur edilmeleri, istedikleri yüksek öğrenimi yapmalarının
engellenmesidir. Dindarlar, "çocuklarımızdan hiç değilse biri din alimi olsun,
din alanında halka hizmet etsin" demiyorlar, diyemiyorlar, imanları bunu demeye
yetmiyor, hepsi dünya hayatında geçerli ve itibarlı olan meslekler edinsinler,
mühendis, doktor, avukat... olsunlar, hayatları refah içinde geçsin... diyorlar.
Peki İmam Hatip okulları dışında bir okulda okuyan çocukların dinle
ilişkilerinde istenmeyen durumların ortaya çıkma riski yok mu? Bu soruyu
sormuyor, başkaları sorar veya hatırlatırlarsa bir meşrulaştırma şekli
bulabiliyorlar. Yanlış anlaşılmasın, ben başka okullarda okuyan çocuklarımız
dinsiz veya dine yabancı yetişirler demiyorum, ama iki tip okulu
karşılaştırdığım zaman İmam Hatipliler'in dindar yetişme ihtimallerini daha
galip görüyorum. Başka okullarda zayıf bir din kültürü dersi var, İmam
Hatipler'de daha kuvvetli din dersleri var, başka okullarda ibadet uygulaması ve
buna uygun mekan yok, İmam Hatipler'de ibadet eğitimi için daha uygun bir ortam
mevcut.
Batı'da kiliselerin, her seviyede, sayılmayacak kadar çok okulları var,
Türkiye'de Diyanet'in veya vakıfların okulları olamıyor, Milli Eğitim'in diğer
okullarında da din eğitimi ve öğretimi yetersiz, dindar vatandaşların
çocuklarına diledikleri dinin eğitimini verebilmeleri için İmam Hatip
okulları'ndan başka seçenek kalmıyor, bu okulların önünü kesmek, sayılarını
azaltmak çare değildir, ihtiyaca cevap vermek gerekir, devlet cevap vermezse
halk daha sağlıksız yollardan ihtiyacını karşılamak mecburiyetinde kalır.
Halkımız büyük fedakârlıklar yaparak ve gayretler sarfederek birçok İmam Hatip
binası yaptı, devletine güvendiği için bu binaları da Milli Eğitim'e verdi,
şimdi kadir bilmez mirasyediler gibi bu binalar başka okullara tahsis ediliyor
ve İmam Hatip okulları bir bir kapanıyor. Bu durum karşısında bütün hassas
Müslümanlar'ın rahatsız olmaları, sorumluluk duygusu içinde ürpermeleri ve çare
aramaları gerekiyor. Allah razı olsun bazı veliler, gönüllü kuruluşlar, müftüler
ve diğer din görevlileri, İmam Hatip idarecileri ve öğretmenleri bu sorumluluk
duygusuna sahip bulunuyorlar, şurada burada insanın gözlerini yaşartacak
gayretler oluyor, ama yeterli değil, daha yaygın ve daha etkili çabalara ihtiyaç
var. Bir yandan İmam Hatip liseleri'nin yüksek öğrenime geçmede önünü açmak
için, diğer yandan da mevcut okulları kaybetmemek, öğrenci yokluğu yüzünden
kapanmalarını engellemek için çalışmak gerekiyor.
Bu çalışmaların ibadet olduğunu hatırlatmama bilmem gerek var mı?
14 Yeni Şafak, 29.08.2003
İmam
Hatip liseleri ve İlahiyat fakülteleri15
Tüm İlahiyat Fakülteleri ve Yüksek İslam Enstitüleri Mezunları Derneği (TİYEMDER)
Genel Başkanı Selahattin Yazıcı, Mecidiyeköy Kültür Merkezi'nde bir basın
toplantısı düzenleyerek şunları söylüyor: "20 bin din dersi öğretmeni ve Diyanet
İşleri Başkanlığı'na bağlı camilerde 30 bin din görevlisi açığı bulunmasına
rağmen, ilahiyat fakültelerinin ikinci eğitim öğretim programları iptal edilmiş,
2 yıllık ilahiyat meslek yüksek okullarına 1998'den beri öğrenci alımı
durdurulmuştur. Bu yetmiyormuş gibi her yıl ilahiyat fakültelerinin
kontenjanları dürüşürülüyor... Geçtiğimiz yıl ilahiyat fakültelerine 1339
öğrenci alan YÖK, bu yıl 511 ilahiyat ve 434 ilköğretim din kültürü ve ahlak
bilgisi öğretmenliği bölümleri olmak üzere toplam 945 kontenjan verdi. İnönü,
Osmangazi ile Yüzüncüyıl ilahiyat fakültelerine hiç öğrenci alınmazken,
Cumhuriyet, Fırat, Çorum, Harran, İstanbul, KTÜ Rize, Çanakkale 18 Mart, Sakarya
ve Süleyman Demirel ilahiyat fakültelerinin ilköğretim din kültürü ve ahlak
bilgisi öğretmenliği kısımlarına ise öğrenci alınmayacağı açıklandı. 10 ilahiyat
fakültesine ise 21 kişilik komik kontenjan verilerek kapanmaları için adeta
zemin hazırlandı..."
İmam Hatip liselerinde bazı iyileştirmeler yapmak, mezunlarının yüksek öğrenime
geçerken uğradıkları açık haksızlığı gidermek için mevzûatta ve daha önce
alınmış kararlarda ufak tefek değişiklikler yapmak istediği anlaşılan Milli
Eğitim Bakanı malum çevre ve medya tarafından topa tutuluyor; İmam Hatip
mezunlarına yeniden istedikleri alanda yüksek öğrenimin yolunun açıldığı,
kızların başlarını örterek okumalarını sağlamak üzere bazı düzenlemelerin
yapıldığı, âdeta bir felaket haberi gibi veriliyor. Bakanlık yalanları
açıklıyor, doğruları ise yumuşatıyor, "haksızdı, yanlıştı, düzeltiyoruz, bundan
daha tabii ne olabilir" diyecek yerde "korkmayın, istemediğiniz veya önemli bir
şey yapmıyoruz" manasına gelecek ifadeler kullanıyor.
Sayın Yazıcı istihdam açığını ortaya koyuyor, buna göre ilahiyat
kontenjanlarının arttırılması gerekiyor. Bize göre ise istihdam ihtiyacı olmasa
bile isteyenin istediği yerde okumasına imkan verilmelidir. Başka alanlarda
üniversite mezunları işsiz gezerken kontenjanlar kısılmıyor da ilahiyat alanında
niçin kısılıyor? Bir şahıs ilahiyat tahsili alır, dinini yüksek tahsil
seviyesinde öğrenir, ondan sonra da dilerse limon satarak hayatını kazanır; buna
kimin karışma hakkı vardır? Türk halkının % 99'unun müslüman olduğu hep
söylenir. Bana göre yaklaşık 70 milyon nüfusun 10'una bir "dini iyi bilen"
gerekir. Bu da 7 milyon eder. Bu yedi milyon İmam Hatip ve ilahiyat mezunu,
hiçbir karşılık beklemeden 10 insana dinini ve Kitabı'nı öğretir, onlarla
devamlı temas halinde olur. Bu 7 milyon insanın ekmek parası kazanmak için
edinecekleri iş ve meslek ise ayrı bir konudur. Din öğreten, başka imkan bulduğu
sürece "din hizmetinden geçinmez", din hizmeti ibadet olarak yapılır. İşte
Türkiye'nin bu kadar din hizmetlisine ihtiyacı vardır. Bu hesabı abartılı
bulanlar ise istihdam ihtiyacını göz önüne alsınlar, buna göre de ilahiyatlara
yapılan bir kıyımdan ibarettir.
İmam Hatip liseleri, diğerleri gibi "hem mesleğe, hem de yüksek öğrenime eleman
ve öğrenci yetiştirir", onların yüksek öğrenim haklarını yalnızca kendi
alanlarına hapsetmek büyük haksızlıktır; eğitim ve öğretimin gereği değil,
ideolojik ayrımcılığın, dindarlık karşıtlığının gereği olarak yapılmaktadır.
Bugünkü iktidar partisinin adında "adalet ve kalkınma" varsa, varlık sebepleri
bu iki kavramı hayata geçirmek ise İmam Hatiplere ve ilahiyatlara yapılan
haksızlığı da engellemek mecburiyetindedirler.
Bir başka haksızlıklar paketinin dış sebebi olan başörtüsü meselesini çözmek ise
CHP'nin buna evet demesine, bu konuda yapılacak düzenlemelerde iktidarı
desteklemesine bağlıdır. Şu anda bu iki partinin evet dediğine Türkiye'de hayır
diyecek çevrelerin yapabilecekleri bir şey yoktur.
15 Yeni Şafak, 10.08.2003
İmam
Hatip ve İlahiyat mezunları'nın durumu16
Hürriyet gazetesi ve Kanal D'nin "İmam Hatiplerde kelime oyunu" başlığı altında
verdikleri haberin nasıl bir çarpıtma olduğunu Sayın Y. Doç. Dr. Mustafa Öcal,
Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmeni'ne gönderdiği bir yazıda şöyle açıklıyor:
"Haberde söz konusu olan bilgiler 1972 yılında yayınlanan İmam-Hatip okulu
yönetmeliğinde aynen var, doğru. Ancak bu haberi yapan meslektaşınız Kamuran
Zeren ve gazeteye o manşeti atan sizler, yönetmelikten bir yıl sonra (1973'te)
çıkan ve yönetmeliğin ilgili maddesini iptal eden 1739 sayılı Milli Eğitim Temel
Kanununu ve özellikle kanunun 32. maddesini nasıl görmezlikten ve bilmezlikten
gelirsiniz?!.. 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu 1983'te, 2842 sayılı kanun
olarak yeni anayasaya uyumlu hale getirilirken bazı değişiklikler yapıldı ve
revize edildi. Ama hem 1973'teki halinde ve hem de 1983'teki halinde İmam-Hatip
liselerini tanımlayan madde aynen muhafaza edildi. O maddeye göre "İmam Hatip
liseleri hem mesleğe ve hem de yüksek öğretime eleman hazırlayan bir orta
öğretim kurumu" olarak tanımlanmaktadır. "Kendi alanında" ifadesi, diğer meslek
liseleri gibi bu okulların da adı "İmam-Hatip okulu" iken geçerli idi. Milli
Eğitim Temel Kanunu ile bütün mesleki ve teknik liselerle birlikte İmam-Hatip
okullarının adı da "Lise"ye çevrilince o hüküm ortadan kaldırılmıştır...
Unutulmasın ki, gönderdiğim bilgiler arasında 1972 yılında "Milli Eğitim Reformu
Stratejisi"ni hazırlayanların da ifade ettiği gibi, üniversiteye öğrenci
hazırlamak yalnızca bir okulun tekelinde olamaz. Üstelik anayasanın 42. maddesi
de "eğitimde fırsat eşitliği"nden bahsetmektedir."
İhtiyaç bulunduğu halde öğretmen olarak tayin edilmeyen ilahiyat mezunlarının
yanık seslerine de bir kulak verelim:
"Bizler bir grup ilâhiyat mezunuyuz. Son 5 yıldır hemen hemen ilâhiyat mezunları
öğretmenlik için atanmıyorlar gibi bir şey.17 Milli Eğitim Bakanımız sayın
Hüseyin Çelik nisan ayında yaptığı açıklamada şayet 25 bin kadro verilirse 2067
Din Kültürü öğretmeni alacaklarını, şayet bu sayı 20 binle sınırlandırılırsa tüm
branşların eşit oranda etkilenip buna göre ayarlama yapılacağını bildirdi.
Maalesef korktuğumuz oldu toplam öğretmen kadrosu 20 bin olarak ilan edildi,
fakat daha da vahimi ilahiyat mezunları Din Kültürü ve Ahkak Bilgisi Öğremenliği
için 1650 kişilik bir kontenjanla % 20'lik düşüşten etkileneceğine, sanki %
70'lik bir genel kadro daraltılması varmış gibi 700 kişilik bir kadro ile
sınırlandırıldılar! KPS sınavı yapıldı ilâhiyatçılar bu sınavda üstün başarı
göstererek yüksek puanlar aldı. Fakat boştaki mezun çok, verilen kadro az olduğu
için 80 puan ve altı bu yılki atamalarda yerini alamadı. Halbuki 65 puan alan
spor akademisi mezunları daha az başarılı oldukları için daha fazla
kontenjanları olduğu için atanabiliyorlar! Sizin aracılığınızla adaleti
partisi'ne isim yapmış iktidar partisinin Milli Eğitim Bakanı Muhterem Hüseyin
Çelik bey'e burdan sesleniyoruz: Lütfen mümkünse genel kadro sayısını 5 bin daha
arttırarak başa dönün ve Din Kültürü öğretmenliğine 2067 öğretmen alın, ya da
etkilenmemiz gereken oranda bizim kontenjanımızı sınırlandırıp 700'den,
1700'lere çıkartın. Bizler binbir güçlükle okuyup bu günler için yetiştirildik,
neredeyse 20 yıldır okuyoruz. Aldığımız üniversite puanıyla hukuk, kamu yönetimi
gibi gözde bölümlere rahatlıkla girebilirdik, fakat bir anlamda peygamber
mesleği olan "ilim ve irşad" yolunu seçtik. Mesleki eğitimimizde ihtisas yaptık
pedagojik formasyonumuzu aldık. Şimdi ortada kaldığımız için ana babamıza karşı
mahçubuz! Çoğumuz işi olmadığı için memleketine dönemiyor. 2 yıldır nişanlı olup
işsiz olduğu için evlenemiyen arkadaşlarımız var. Bu haksızlık daha ne zamana
kadar sürecek!"
Yönetici, "bir kurdun aşırdığı koyundan da sorumludur", ayrıca bazı
beklentilerin makul bir süresi vardır!
16 Yeni Şafak, 15.08.2003
17 Yani çok az sayıda alınıyorlar. Mesela 2002 yılında hiç alınmadı!
Patronların
Türkiye'si ve İmam Hatipler18
Patronlar kulübü TÜSİAD Çeşme'de toplanarak ülkenin önemli bazı meselelerini
konuştular, kendilerine göre tespitler yaptılar, çözüm teklifleri sundular.
Toplantıda TÜSİAD başkanı ile Yüksek İstişare Konseyi başkanı birer konuşma
yaptılar. Bu konuşmalarda benim altını çizdiğim ve karşı düşüncelerimi ifade
etmek istediğim beş konu var: Uzlaşma, YÖK, meslek liseleri19 ekonominin
önceliği ve orman arazisi.
Uzlaşma konusunda söylediklerinden şu sonuç çıkıyor: İktidar oy aldığı tabana
verdiği sözleri ve kendi ictihadına göre ülke çıkarına olan plan, program ve
icraatı bir yana bırakmalı, hangi konularda muhaliflerle anlaşabiliyorsa,
uzlaşabiliyorsa, hangi konularda muhalefet izin veriyor, rıza gösteriyorsa
onlara bakmalıdır. Peki uzlaşamazsa; yani muhalefet20 izin vermez, razı olmazsa
iktidar ne yapacak? İstikrar için bu konuları programından çıkaracak. Böyle bir
mantık sistemi, "seçilmemişlerin resmen kurulmamış koalisyon yönetimine"
götürmez mi? İktidar seçmen tabanının iradesini değil de karar ve icraatını
beğenmeyenlerin iradesini esas alırsa bu kimin, hangi düşünce ve tercihlerin
iktidarı olur? Eskiden bazı camilara mensup grupların birlik çağrıları olurdu;
bunlar nasıl bir birlik istiyorlar diye baktığınızda her birinin "Bizim
bayrağımızın altına gelin, bizim dediklerimizi kabul edin olsun bitsin"
dedikleri anlaşılırdı. Bugün de uzlaşma çağrısında bulunanların bundan
anladıkları "Bizim istediklerimizi yapın, istemediklerimizi yapmayın"dan ibaret
oluyor. Uzlaşmak en azından "tarafların karşılıklı fedakârlıkları ve tavizleri"
ile olur; Türkiye'de böyle bir uzlaşma talebi görülmüyor.
YÖK'ün siyasileştirilmesinden söz ediliyor. Bu iktidar mı YÖK'ü
siyasileştiriyor, yoksa YÖK zaten siyasileşmiş mi? Belli bir ideolojiye angaje
olmak ve üniversiteleri merkezin kıskacına alarak kımıldamaz hale getirmek de
bir siyasileşme değil midir? Bu iktidar YÖK konusunda bütün taraflara danışarak
uzlaşma arayışı içinde değil mi? Uzlaşmak için illa da başkalarının dedikleri mi
olmalıdır?
Patronlar, meslek liselerinin üniversitelere, diğer liselerle eşit şartlarda
girmelerine karşı çıkıyorlar; yıllardan beri bu konudaki düşünce ve talepleri
hiç değişmedi. Almanya'da bazı yetkililerle konuşmuşlar, "bizim gençlerimizden
korkmayın" demişler, onlar da "iyi eğitmeniz şartıyla" cevabını vermişler.
Türkiye'nin gelecekte nasıl şekilleneceği eğitime bağlı imiş. Şimdi bu cümleleri
yanyana koyup bir sonuca varalım: Patronlara göre Türkiye'nin geleceği "dindar
insanların da her kademede yer aldığı, söz sahibi olduğu" bir gelecek
olmamalıdır, bunu sağlamak için de İmam Hatip liseleri'nden mezun olanlar
yalnızca Diyanet hizmeti yapmalı, bunun dışında ülkenin önemli kararları ve bu
kararların icrası çerçevesinde rol almamalıdırlar. Batı'da kiliselerin ana
okulundan üniversiteye kadar binlerce okulu vardır, buralardan mezun olan dindar
Hiristiyan'lar devletin her kademesinde görev alırlar; ama patronlara göre
Türkiye'de böyle olmamalıdır, eğitim laik olmalıdır.
Patronlar ekonominin önceliğinden söz ediyorlar; ahlaksız ekonomi ülkeyi
selamete götürecekse hortumlamaları, kayıt dşı ekonomiyi, vergi kaçırmaları...
nasıl açıklayacaklar? Ekonomi ile ahlaki eğitimin paralel yürümesinde ne sakınca
var? Sakınca yoksa niçin ülkemizde bir ahlak eğitimi probleminin de olduğuna
temas etmiyorlar?
Bazı ekonomik gelişmeler yanında darboğazların, çözülememiş problemlerin de
olduğunu söylüyorlar; arkasından kalkıp orman vasfını kaybetmiş ve halen
üzerinde hukuka aykırı yapılaşma olmuş ve kullanılmakta olan arazilerinin
satışına karşı çıkıyorlar. Bu satışlardan, hadi 20'leri bırakalım 8-10 milyar
dolar gelir elde edilse önemli yaralara merhem olmaz mı? Hem devletin cari
açığından, borcun büyüklüğünden... söz etmek hem de önemli bir gelir kaynağına
karşı çıkmak çelişkiye düşmek değil midir?
Hasılı ben bu patron temsilcilerini dinlerken konuşmaların bağımlılık ve
karşıtlık etkisi altında olduğu intibâını edindim ve hiç tatmin olmadım.
18 Yeni Şafak, 21 Eylül 2003
19 Asıl maksatları İmam Hatip liseleri
20 Yalnızca partileri değil, TÜSİAD başta olmak üzere başka tarafları da
kastediyorum
Lâiklik, İslâm, Türkiye
Batıda, din-devlet ilişkisi ile ilgili olarak birbirinden farklı iki terim
kullanılmaktadır: Lâisizm, sekülerizm. Türkiye'de ise bunlardan birincisi daha
yaygın olarak ve aynı zamanda ikincisinin de yerine kullanılmakta, bu bakımdan
da bazı anlaşmazlık ve karışıklıklar meydana gelmektedir. Kavram ve uygulama
olarak lâiklik ve sekülerizmin tarihini Roma İmparatorluğu devrine kadar götüren
araştırmacılar vardır. Ancak sekülerizm uygulaması bu eski devirlerden beri
bazen güçlü, bazen zayıflayarak mevcut olmakla beraber lâiklik kavramı,
ağırlıklı olarak ihtilâl sonrası Fransa'da başlamış ve özellikle, Fransızca
konuşan Katolik ülkelerde ve topluluklarda etkili olmuştur.
Bu iki kavram arasında daha başka farklar da bulunmakla beraber bizim konumuz
bakımından en önemli fark şudur: Sekülerizm, din ve devletin (eskiden kralın)
ayrı ayrı, özerk ve bağımsız kurumlar olmalarını savunur. Lâiklik ise dînin
devletin kesin denetimi altında olması görüşünü savunur. Önceleri Batı Roma,
sonra Ortaçağ Avrupa'sında devlet dînin denetimi altında iken lâiklerin ısrarlı
mücadeleleri sonunda dîn devletin denetimi altına girmiştir. Yaygın olan
tariflerde lâiklik, "dînin devlet işlerine, devletin de dîne karışmaması,
müdahale etmemesi" şeklinde ortaya konmuş olmasına rağmen uygulamada denetim tek
taraflı işletilmiştir. Lâiklik kavramı, siyâsî alan yanında hukûkî, felsefî ve
sosyal alana da taşmıştır. Hukûkî alanda lâiklik yasama ve adâlet tevzîine dînin
karıştırılmamasıdır. Felsefî alanda lâiklik, düşünce ve bilgi problemlerine
vahyin karıştırılmaması, düşünce ve bilimin dinden uzak tutulmasıdır. Sosyal
alanda lâiklik, sosyal hayata dînin etkisini minimum boyutlarda tutmaktır.
İslâm'da lâiklik düşüncesi, kavramı ve uygulaması yoktur. Çünkü Batıda bu
düşünce ve hareketin doğmasına sebep kilise ve din adamları'dır. Kelimenin lûgat
mânâsında bile bu sebebin izleri vardır; çünkü lâik, clergé'nin karşıtı olarak
ruhban olmayan, kiliseye, dîne ait bulunmayan, din-dışı mânasına gelmektedir.
İslâm'da ise din adamları sınıfı mevcut değildir. Her müslüman, din ve Allah ile
ilişki bakımından eşit imkân ve seviyeye sahip bulunmaktadır. Müslümanın ibâdet
etmek, tevbe etmek, hâsılı dînî hayatını yaşamak için bir aracıya ihtiyacı
yoktur. Câmide namazı cemâatle kılmak için belli bir sınıfa imam olma imtiyazı
verilmemiştir. Cemâat içinde en bilgili, ahlâklı ve okuması düzgün olanı öne
geçer ve namazı kıldırır. İslâm'da lâiklik uygulaması da yoktur. Çünkü teorik
olarak din ile devleti ve toplumu birbirinden ayırmak, birbirinin müdâhalesi
dışında tutmak mümkün olmadığı gibi uygulamada da dîni temsil eden kilise gibi
bir kurumun devlete karşı yetki mücadelesine giriştiği olmamıştır. İslâm'da
devletin başkanı aynı zamanda cuma ve cemâat imamıdır; hem din, hem de devleti
korumakla yükümlüdür. Devlet din için, toplum için vardır, bunlara hizmet için
öngörülmüştür, bunlar arasında çatışma düşünülemez. Devlet dînin talimâtı dışına
çıkamayacağı için İslâm'da siyasî, hukukî ve sosyal düzenleri dînin dışına
çıkarmak ve etkisinden uzak tutmak da mümkün değildir, uygulama da buna göre
olmuştur.
İslâm'da sekülerizmin amaçlarına yakın ölçüde dînî hürriyet ve özerklikler
vardır. Hiçbir kimse belli bir dîni edinmeye zorlanamaz; İslâm ülkesinde başka
dinlere mensup cemâat ve fertler bulunabilir, bunlar kendi dinlerine göre
ibâdet, âyin, eğitim ve adâlet tevzîi yapabilirler. İslâm devleti bunları
engellemek bir yana korumakla yükümlüdür. Ayrıca İslâm, devlet yönetiminde ulü'l-emre
geniş selâhiyet vermiştir.
Türkiye'ye lâiklik Cumhuriyetle beraber aşamalı olarak girmiştir. 1924
Anayasası'nda bile "devletin dîni İslâm'dır" maddesi vardır. Cumhuriyetin ilk
yıllarından itibâren adım adım lâikliğe doğru yürünmüş, şer'î kanunlar ilga
edilerek yerine Batıdan iktibâs edilen kanunlar getirilmiş, hilâfetten
cumhuriyete geçilmiş, şer'î mahkemeler kaldırılmış, dînî okullar kapatılmış,
dînî hayata önemli kısıtlamalar getirilmiştir. Giderek lâiklik adına devletin
dîne ve dînî hayata müdâhalesi o boyutlara gelmiştir ki, ezân Türkçeleştirilmiş,
fes-sarık giyilmesi menedilmiş, resmî yerlerde kadınların başlarının örtülmesi
yasaklanmış, müslümanların çocuklarına dinlerini öğretebilmek için kurs ve okul
açmalarına izin verilmemiş, devlet memurlarının ve ordu mensuplarının namaz
kılmalarına hoşgörü ile bakılmamış, dolaylı yollardan engellenmiştir. Bugün de
Türkiye'de devletin dîni denetim altında tutması esasına dayalı bir lâiklik
uygulaması vardır. Vatandaşlarının % 99'u kendi beyanlarına ve nüfus kayıtlarına
göre müslümandır. Müslümanların büyük ekseriyeti, şerîat devleti istemesini
bilmemekle beraber devletin dîne ve dînî hayata, yukarıda zikredilen ölçülerde
müdâhalesinden rahatsız ve gayr-i memnun bulunmaktadırlar. Türkiye'de ve başka
ülkelerde müslümanların beklediği, şerîat devletinin başka dinden ve inançtan
olanlara tanıdığı hürriyet ve özerkliğin kendi devletlerinde kendilerine
tanınmasından ibârettir.
Laiklik ve demokrasi
ilişkisi
Önemli kişiler sık sık laiklik ile demokrasi arasındaki varoluş ilişkisine temas
ediyor ve "demokrasi olmadan laiklik olur, fakat laiklik olmadan demokrasi
olmaz" diyerek her ne pahasına olursa olsun, geçici olarak demokrasiyi ve insan
haklarını rafa kaldırma pahasına da olsa laikliği korumanın gerekliliğini
vurguluyorlar. Bu, bir kısım önemli kişilere göre "laiklik dinin devlete
karışmaması", demokrasi ise "halk iradesine dayanan yönetim biçimidir". Eğer din
devlete karışırsa -bu din hangisi ise- onun dediği olur, bu dine inanmayan,
başka inanç ve dünya görüşlerine mensup bulunan halk gruplarına da "devlete
hakim olan dinin" kuralları dayatılmış olur ve demokrasi ortadan kalkar. Şu
halde dinin devlete karışmaması demokrasinin varoluş şartıdır... Bu muhakemeyi
yapanlar ve demokrasiyi koruyabilmek için dinin devlete müdahalesini
engelleyenler çelişkiye düştüklerinin ve demokrasinin bir engelini ortadan
kaldıralım derken bir başka engelini kullandıklarının farkına varamıyorlar.
Gerçek ve çağdaş mânada demokrasi, insan haklarının korunduğu ve güvence altına
alındığı sistemin adıdır. Yani gerçekleşen bu olmasa bile demokrasinin iddiası
ve hedefi bundan ibarettir. Şimdi dönüp Türkiye'de uygulanan ve şimdilerde daha
da sıkı bir şekilde uygulanmak istenen laikliğe bakalım. Bu laiklik, dinin
devlete karışmadığı, fakat devletin dine karıştığı, ona müdahale ettiği, bazen
temel kurallarına itiraz ettiği, onları ortadan kaldırmak, bir mânada dinde
reform yapmak için bazı kurumları kullandığı, dini bölerek bir kısmının
yaşanmasına izin verdiği, bir kısmının yaşanmasını ise şiddetle yasakladığı;
dinin, kendine inananları bağlayan kuralları yerine başka kuralları dayattığı ve
dindarları bu kurallara uymaya zorladığı bir laikliktir. Bu laiklik anlayış ve
uygulaması ise tartışmasız olarak insan haklarına ve özellikle öğrenim, eğitim,
düşünce, din, vicdan, ifade hak ve hürriyetlerine aykırıdır. Bu hak ve
hürriyetleri korumak ve güvence altına almak demokrasi ise -yukarıda
niteliklerinden ve uygulanış biçiminden söz ettiğimiz- laiklik, demokrasiye
aykırıdır, bu laikliğin bulunduğu ve uygulandığı yerde demokrasi yoktur. Yani bu
mânada "laikliğin olmadığı yerde değil, olduğu yerde demokrasi yoktur". Bu
sebeple olmalıdır ki, gerçek ve çağdaş demokrasiyi benimsemiş ülkelerin
anayasalarında ya laiklikten hiç söz edilmemiş yahut da tanımlama ve sınırlama
yoluna gidilmiş; çoğunda laikliğin yerine temel hak ve hürriyetlere, bu meyanda
din ve vicdan hürriyetine yer verilmiştir.
Türkiye'de de yapılması gereken şey ekonomi alanında olduğu gibi hak ve
hürriyetler alanında da "devletin küçülmesi"ni sağlamaktır. Öyle bir düzen
kurulmalıdır ki, bu düzen içinde hem ülkenin bölünmez bütünlüğü, hem halkın
birlik ve beraberliği, hem kamu düzeni, hem de din, vicdan ve ifade hürriyeti
bulunsun, gerçekleşsin, korunsun. Laikçiler, ne zaman laikliği bir din gibi
dayatmak ve laiklik adına bir takım ilkelere ve kurallara herkesi mecbur etmek,
böylece "demokrasi, demokrasi diyerek onu tepelemek" yerine hedefini koyduğumuz
düzeni nasıl gerçekleştireceklerini düşünür ve tartışırlarsa işte o zaman
istismar ettikleri demokrasiye yaklaşmak, belki de onu yakalamak imkânını
bulurlar.
Laiklik ve ruhbanlık
Laiklik kelimesine tarih içinde yüklenen manalardan biri de "din ve kilise
adamı, rahip" karşıtı olarak "rahip olmayan, dünya adamı olan" demektir. Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası'nda laiklik tanımsız bırakıldığı için ona verilecek mana
ve yapılacak tanım konusunda bir keyfilik hüküm sürmektedir. Bu sebeple
olmalıdır ki, geçende bir tartışmada aynı şahıs laikliği iki türlü tanımladı: a)
Dünya adamı, b) Referansı din, kutsal kitap olmayan sistem. Bu tanımlamalara
göre ruhban sınıfına, mesela katolik din adamı sınıfına mensup olmayan her fert
laiktir; dünyayı yaşayan, rahip olmayan kimselerin laik olmamaları mümkün
değildir. Keza yürütme, yasama ve yargıda dini, kutsal metinleri ve talimatı
kaynak olarak kullanan, bu kaynakta yer alan talimata uyum gösteren, bunlara
aykırı davranmayan toplumlar ve devletler "siyasal dine" bağlıdırlar, "fundamantalist"tirler.
İki tanımlamayı birden gözönüne aldığımız zaman "özel hayatında dini rehber
edinen" kimsenin durumu karanlıkta kalmaktadır; ikinci tanım devlete ve topluma
mahsus bir tanım değilse "dini hayatında rehber edinen fert" laik değildir,
birinci tanıma göre ise aynı fert rahip olmadığı, ruhban sınıfına dahil
bulunmadığı için laiktir.
Bu kavramları İslâm'a uyguladığımız zaman durum daha da karışmakta, Müslüman
topluluğu ve ferdi laiklik tanımlarından birinin içine koyma işi imkansız hale
gelmektedir. Çünkü İslâm dininde rahip ve ruhbanlık yani dünyayı, aile hayatını
terketmiş, kendini dine ve mabet hizmetine vermiş bir din adamları sınıfı
yoktur. Bir Müslüman fert hem dünya hayatını, dinin emir ve yasaklarına uyarak
yaşar, hem de ibadetini yapar, imamlık, müezzinlik, vâizlik, müftülük gibi dini
hizmetleri yerine getirir. İmam örneğinden hareket edersek o bile,
Hıristiyanlık'taki manada "din adamı" değildir, ikinci tanım çerçevesinde de
laik değildir, çünkü imam olsun, cemaat olsun bütün müslümanlar, dünya
hayatlarını da Allah'ın buyruklarına göre yaşamaya çalışırlar. Asker sivil bütün
müslümanlar, hayatlarında bir kere bile inanarak bir din kuralını uyguladıkları
zaman dini, dünya hayatlarında referans olarak kullanmış olurlar.
Günümüzde problem, devletin dinî referans olarak benimsemesi halinde
inanmayanlar ile farklı dinlere mensup olanların din ve vicdan hürriyetlerinin
ortadan kalkması tehlikesidir. Ancak bu tehlikenin yanında, dinin referans
olarak alınmaması, dinde bulunan bir kuralın, devletin mevzuat ve yönetimine
yansımaması halinde dindarların, bir dine inanan ve onu yaşamak isteyenlerin din
ve vicdan hürriyetlerinin ortadan kalkması tehlikesi de vardır. Devlet yalnızca
bir dine inanan ve onu yaşamak isteyenlerin devleti değildir, bu doğrudur ama
yalnızca inanmayanların devleti de değildir. Devlet büyük bir şemsiye gibi
durumları farklı olan bütün vatandaşlarını gölgesi altına almak
mecburiyetindedir, o bunun için vardır. Devletin laik olmasını, "dini referans
olarak kullanmaması" manasında alır ve uygularsak dindara, inanan ve inancını
yaşamak isteyenlere karşı baskı ve zulüm kaçınılmaz hale gelir. Her iki
sakıncadan da kurtulmanın yolu, devletin mevzuat ve uygulamalarında inancı göz
önüne alması, hem kendinin hem de başka grupların hiçbir ferde ve gruba baskı
yapamayacağı, inancına aykırı kural dayatamayacağı bir yönetim biçimi kurup
yürütmesidir. İşte adı laik olsun, seküler olsun bir kısım Batı ülkelerinde ve
toplumlarında yapılan, yapılmaya çalışılan budur, bu sistemin genel çerçevesi de
insan haklarıdır, din, düşünce ve vicdan hürriyetidir.
Yukarıda açıklamaya çalıştığımız sistemi başörtüsü örneğine uygularsak maksat
daha da açıklık kazanacaktır. Devlet, laiklik veya sekülerlik adına mevzuat
üretir ve bu mevzuat ile, inancı yüzünden başını örten bayanların kamu
alanlarında çalışmalarını ve okumalarını yasaklarsa inanan vatandaşlarının bir
kısmını himaye şemsiyesinin dışında bırakmış, onlara inançlarına aykırı kural
dayatmış, din ve vicdan hürriyetlerini çiğnemiş, inancına uygun yaşamak
isteyenleri bir kısım haklardan yoksun bırakmış olur. Başı örtmeyi veya açmayı
serbest bırakırsa çağdaş laiklik anlayışından uzaklaşmamış, insan haklarını
çiğnememiş, herhangi bir inanç grubuna baskı yapmamış ve inanca aykırı kural
dayatmamış olur.
Konu bu kadar açık ve basit iken tersine zorlamalar ve dayatmaların çağdaşlıkla
alakası yoktur, din karşıtlığından, dayatmacı zihniyetten ve alışkanlıklardan
kaynaklanmaktadır, çağdışıdır, millet-devlet bütünleşmesine, vatandaş
gruplarının kaynaşmasına aykırıdır.
Ya laiklik, bütün inanç gruplarının inançlarını veya inançsızlıklarını
yaşamalarına imkan verilecek şekilde anlaşılıp uygulanacak, yahut da onun yerine
demokrasi, insan hakları, din ve vicdan hürriyeti kavram ve kuralları konarak
çağın gereği yerine getirilecek, milyonların ıstıraplarına son verilecektir.
Bugün ülkemizde anlaşılan ve uygulanan laiklik, dini hayatın dışına atmak
isteyenlerin inanç, tutum, yaklaşım ve hayat tarzlarını bütün vatandaşlara
mecbur kılma ve dayatma sisteminin adıdır. Bu anlayış ve uygulamadan geri
dönülmedikçe çağdaşlıktan, demokrasiden ve insan haklarından söz edilemez, dem
vurulamaz, hür ve demokrat dünyanın karşısında başı dik olarak durulamaz.
Kamusal alanda dindarlık
Sayın Ali Bayramoğlu "Başörtüsü sorunu dedikleri..." başlıklı güzel yazısında,
konuya bir açıklama çerçevesi koymak üzere laikliği şöyle tanımlıyor: "Laiklik
tüm medeni ülkelerde din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Ancak bu
ayrım din ve devlet arasındaki mutlak bir ayrım anlamına gelmez. Başka bir
deyişle insanlar dindar olabilir ama laiklik ilkelerini benimseyerek, buna göre
ve bunu kollayarak kamu hizmeti görebilir. Devlet alanı ve siyaset dışında da
inançlarının doğal gereklerini yerine getirebilir." Bu tanımlamadan sonra da şu
değerşlndirmeyi yapıyor: "Ama bizdeki uygulama hiç böyle olmamıştır. Agresif bir
laiklik anlayışı din ve devlet arasına kesin bir çizgi çekmiş, kişilerin
inançlarının gereğini yerine getirmesi bile onların mürteci ilan edilmelerine
yetmiştir."
Bu tanımlama ve değerlendirmeye katılmakla beraber bir noktanın biraz daha
açılmasında yarar görüyorum. Sayın Bayramoğlu "Başka bir deyişle insanlar dindar
olabilir ama laiklik ilkelerini benimseyerek, buna göre ve bunu kollayarak kamu
hizmeti görebilir." dedikten sonra ekliyor: "Devlet alanı ve siyaset dışında da
inançlarının doğal gereklerini yerine getirebilir." Laik düzende insanlar dindar
olabilirse ve bununla beraber "kamu hizmeti görebilirse", "inançlarının doğal
gereklerini yerine getirme"yi devlet alanının dışına ittiğimizde ortaya bir
çelişki çıkmaz mı? Bir elimizle verdiğimizi diğer elimizle geri almış olmaz
mıyız? Öyle ya, dindar memur, doğal dinî vazifelerini devlet alanı dışında
yapacaksa, mesela öğle tatilinde, dairenin uygun bir yerinde namazını
kılamayacak, daireye oruçlu olarak gelemeyecek ve bayan ise dairede başını da
örtemeyecek... Yani laik düzende kamu görevi ile özel ve ferdi dinî vazifelerini
bir arada yürütemeyecek demektir. Bu sebeple "Laiklik ilkesine göre ve onu
kollayarak" kamu görevi yapmayı; kamusal alanda, vazifesini aksatmadan,
başkalarına din dayatmadan, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden
özel dinî vazifelerini de yerine getirerek çalışması şeklinde anlamak ve
yorumlamak daha doğru olur diye düşünüyorum. Sayın Bayramoğlu'nun ifadesini
böyle anlamak da mümkün, ancak biraz kapalılık var. Aksi halde dindar kamu
görevlisinin dini hayatına müdahale etmiş, din ile ilişkisini parçalamış, bir
kısmını laiklik adına engellemiş, diğer kısmına izin vermiş oluruz ki bu,
devletin de dine müdahale etmemesi kısmıyla laikliğe aykırı olmalıdır; eğer
laikliğe aykırı değilse o zaman din özgürlüğüne aykırıdır ve bu sebeple
laikliğin, din özgürlüğüne uygun bir çerçevede düzenlenmesi ve anlaşılması
kaçınılmaz olur.
Yazıda bizim kapalı bulduğumuz nokta, Türkiye'de "kamusal alan" kavramını kasten
mekanlaştıran anlayıştan kaynaklanıyor. Doğru olanı ve muhtemelen yazarımızın da
kastettiği ise "kamusal alan" kavramının mekanla değil, kamuya ait kural koyma
ve uygulama ile ilgili olduğudur.
Kamusal alan
İktidarın başörtüsü meselesinin çözümünü zamana ve uzlaşmaya bırakmasını, mevcut
şartlar içinde uygun buluyorum. Ama bu meselenin "çözüldüğünü", "bir daha
açılmamak üzere kapandığını", "Türkiye'nin böyle bir meselesinin olmadığını"
söyleyenleri izan ve insafa davet ediyorum. Milyonlarca insanın sıkıntı çektiği,
çözüm beklediği, yüzbinlerce gencin o yüzden ıztırap içinde olduğu, eğitim
öğrenim hakkından mahrum kaldığı bir meseleyi yüzüstü bırakıp sonra da bunun
çözüm olduğunu söylemek duyarsız baskıcılığın tipik bir örneğidir.
Başörtüsü meselesinin çözümünü zorlaştıran bir yaklaşım da hukuk adına
yapılmaktadır. Güya başörtüsü yasağının kaldırılması Anayasa'ya, laiklik
ilkesine ve yüksek mahkeme kararlarına aykırı imiş. Bu konuda yeni bir hukuki
düzenleme de yapılamazmış. Bu yaklaşım da bir baskıdır, işi oldu bittiye
getirmektir, hatta biraz şantaj bile kokmaktadır. Halkın % 80'e yakın büyük
çoğunluğu okullarda başörtüsü yasağının kaldırılmasından yana ise, son
seçimlerde kullanılan oyları da bu yasağa karşı tavır yönlendirmiş ise
demokrasilerde bu iradeye karşı ne mahkeme kararları, ne de mevcut düzenlemeler
ileri sürülebilir. Yasamanın yapacağı şey, millet iradesi yönünde hukuki
düzenlemeler yapmak, hak ve özgürlüklerin önündeki engelleri ortadan
kaldırmaktır, yargının yapacağı şey de bu yönde kararlar almaktır. Aksi halde
demokrasi ve halk egemenliğinden değil, yargıçlar devletinden/egemenliğinden söz
etmek gerekir.
Son günlerde başörtüsünün nerelerde serbest olacağı konusu tartışılırken
"kamusal alan" kavramı odak noktası haline geldi. Radikal'den sayın H. B.
Kahraman'ın bu konuya tahsis ettiği iki yazısında da açıklandığı üzere bu kavram
sanıldığı kadar açık bir tanıma kavuşmuş değil. Yine bu yazıya göre türban
yasağına konu olan kamusal alanın, "devletin hükmî şahsiyetinin hakim olduğu
mekan" yani "devlet dairesi"nden ibaret olması, böyle anlaşılması ve bu anlayışa
göre okulların yasak kapsamımdan çıkması gerekiyor. Kamusal alana devlet dairesi
mânası verir ve burada başörtüsü'nü yasaklarsak, vatandaşın hem din
özgürlüğünden yararlanması, hem kamusal alanda istihdam hakkını kullanması, hem
de dinî bir ödevi olan başörtüsünü kullanması mümkün olmayacak, insan iki
ölümden/mahrumiyetten birini seçmekle başbaşa bırakılacaktır. Bu sebeple dinin
müdahale edemediği, dine dayalı düzenleme ve uygulamanın yapılamayacağı alanı,
devlet dairesi gibi mekan olarak değil, yargı, yasama gibi herkesi bağlayan
devlet işleri olarak anlamak gerekiyor. Buna göre her kadının başını örtmesini
mecburi hale getiren bir yasa(ma) laikliğe aykırı olur, fakat isteyenin inancına
uygun olarak örtünmesine, isteyenin de örtünmemesine imkan veren bir yasa(ma) ve
uygulama laikliğe aykırı olmaz; bunun insan haklarına dayalı demokrasilerde
böyle olması kaçınılmazdır.
Dinci-laikçi çatışması
Din-devlet, toplum, fert ilişkisi ile ilgili konular konuşulurken, tartışılırken
tarafları ifade etmek için kullanılan, bir yanda "dinci, islamcı, fundamantalist
ile dindar, mümin, müslüman", öte yanda "laik ile laikçi" arasında fark görme
yaklaşımı tutunmuş sayılır.
Clergé-laik21 ayrımı oldukça eskilere gitmektedir; bu mânada fertler için laik
demek, "din adamı sınıfına dahil olmayan" demektir. İslam'da din adamlığı sınıfı
bulunmadığı için bu ayrımın, bizim dinimizde ve kültürümüzde yerinin olmadığını
söyleyebiliriz.
Bir devlet tavrı olarak laiklik, kabaca din işleri ile dünya işlerinin
birbirinden ayrılması; din işlerinin kiliseye, dünya ve devlet işlerinin ise
akla, bilime ve siyasilere/yöneticilere bırakılması mânasına gelmektedir. Başka
bir ifade ile kamusal alanı düzenleyen kuralların dine dayandırılmaması
demektir. Bu ayrıma Hıristiyanlığın uygun olduğu söylene gelmiştir, ancak tarihi
uygulama bir yana, kiliselerin çağımızdaki talepleri ve iştiğal alanları göz
önüne alındığında bile bunun böyle olmadığı açıkça görülmekte, kiliseler dünya
ve devlet işlerine de müdahale etmeye çalışmaktadırlar. İslam'da ise hem tarihi
uygulama hem de teorik kurallar böyle ayrıma uygun düşmemektedir. Müslüman
ferdin ve topluluğun bütün işlerinde dinin onayını alması, yapıp ettiklerinin
Allah rızasına aykırı olmadığını bilmesi zorunludur.
Laikçilik, laikliğin bir ideoloji olarak algılanmasının, dine ve dindarlığa
karşı kullanılmasının adıdır. Laikçi, laikliği din özgürlüğünün aracı olarak
değil, dinin alanını daraltmanın, din özgürlüğünü sıfıra yakın bir alana
hapsetmenin aracı olarak görmektedir. Laikçiye mukabil olarak kullanılan dinci
kelimesine ise "dini bütün topluma dayatan, toplumun her ferdinin belli bir din
anlayışına göre inanıp yaşamasını isteyen, bu tavrı bir ideoloji haline getiren
ve hayatta gerçekleştirmek için çaba gösteren" anlamı yüklenmektedir.
Yukarıda özetlenen tanımlamalar, "laiklik-İslam" ve "laikçilik-İslamcılık"
arasında bir çelişme ve çatışmanın bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Çeşitli zamanlarda ve zeminlerde yapıldığı gibi son günlerde Türkiye'de de bu
çatışmanın nasıl aşılabileceği üzerine farklı tezler ileri sürülmekte ve
tartışılmaktadır.
Karşı tarafı "ya sev ya terk et" kıskacına sokan yaklaşımları, en azından
dünyanın geldiği bu noktada işe yarar ve uygulanabilir olmadıkları için bir yana
koyacak olursak geriye kalanlar içinde "seçkinler uzlaşması"na dayalı olarak
"Türkiye'nin kendi içinde bütünleşmesi" tezi, önemli ve tartışmaya değer bir tez
olarak önümüze gelmektedir.
21 Din adamı, rahip olan ve olmayan Hıristiyan.
Çatışmadan Bütünleşmeye
Laik ve laikçi kesim dini hayatın alanını daraltmaya, dindarlığı kişilerin
evlerinin içine hapsetmeye kalkışır, dindarın başkalarının hak ve özgürlüklerine
zarar vermeden inancını her alanda yaşamasını kolaylaştıran düzenleme, uygulama
ve müsamahayı laikliğe aykırı saymaya devam ederlerse anlaşma, uzlaşma,
bütünleşme işte o olmaz.
Dinciler ve dindarlar kendi inançlarını ve hayat tarzlarını genelleştirmeyi,
insanlara zorla bir dini benimsetmeyi veya benimsemeden öyle görünmelerini,
kamuya açık alanlarda öyle yaşamalarını sağlamayı amaç edinirlerse, bunun için
siyasi veya başka yollardan çaba gösterirlerse çatışma devam eder.
Laikliği, din ve düşünce özgürlüğünün teminatı veya bunu amaçlayan bir sistem
olarak anlayıp uyguladığınızda, laiklik ilkesine dayanarak dindarın hak ve
özgürlüğünü kısıtlayamazsınız; yani doğru anlaşılan ve uygulanan bir laiklik
dindarlarla çatışma sebebi olmayabilir.
Dini doğru anlayıp uygularsanız insanları zorla bir dini benimsemeye ve dindar
gibi yaşamaya itemez, bu amaçla hak ve özgürlükleri ortadan kaldıramazsınız.
Çünkü dinin özü samimiyettir; din, korkudan, baskıdan, menfaatten
kaynaklanmayan, iticisi bunlar olmayan bir inanç, duygu, ahlak ve davranış
bütünüdür. Korkusundan inanmış görünen kimse münafıktır, korkusundan veya umduğu
bir menfaatten dolayı ibadet eden ve dindar gibi davranan kimse mürâîdir;
münafıklık ve mürâîlik İslam'ın kesinlikle reddettiği tavırlar ve
davranışlardır. İslam'ın istediği iki şey vardır:
1. Hak ve özgürlükler yanında insan ödevlerinin de dengeli olarak tanındığı ve
korunduğu bir toplum hayatı içinde insanlara İslam dininin anlatılması ve
dileyenlerin hiçbir korku ve baskı altında kalmaksızın inanmayı veya inanmamayı
seçmelerinin, inançlarına göre bir hayat tarzını sürdürmelerinin temin edilmesi.
2. İslam'a inanan ve müslümanca yaşamak isteyenlerin hem kendi yaşantılarına hem
de onlardan gelen nesillerin müslüman olarak sosyal hayata katılmalarına zarar
vermeyecek bir toplum hayatının gerçekleştirilmesi.
Hem laik kesimin hem de dindar müslümanların, mevcut şartlarda amaçlarına uygun
bir "bütünleşme", her iki kesimim ilkelerinden kısmen vazgeçmelerini, uzlaşmak
için birbirlerine taviz vermelerini teklif eden bir formül ile gerçekleşemez.
Olabilecek şey, uygulanabilir formül, her iki kesimin birbirine inanç, ideoloji
ve hayat tarzı dayatmaması, her iki kesimin, diğer tarafın hak ve özgürlüklerine
zarar vermeden inancına göre yaşama imkanının sağlanması, bu imkanı sağlayan
hukukî düzenlemelerin laikliğe aykırı sayılmamasıdır. Böyle bir anlayış ve bu
manada hoşgörü içinde yanyana, bir ülkede yaşayan, birçok şeyi paylaşan insanlar
arasında, tıpkı başı açık ve kapalı olarak aynı okulda okuyan öğrenciler
arasında olduğu gibi bir üst ortaklık bilinci oluşur ve böylece de bir milli
bütünlüğe ulaşmış oluruz.
Taviz vererek
bütünleşme veya uzlaşma
"Hem laik kesimin hem de dindar müslümanların, mevcut şartlarda amaçlarına uygun
bir "bütünleşme", her iki kesimin ilkelerinden kısmen vazgeçmelerini, uzlaşmak
için birbirlerine taviz vermelerini teklif eden bir formül ile gerçekleşemez"
demiştim. Konuyu biraz daha açmak ve "Niçin gerçekleşemez?" sorusunu
cevaplandırmak istiyorum.
Önce taviz vermeyi örneklendirelim: Bir müslüman, dinde var olduğuna inandığı
bir inancı, bir ibadeti, bir haram nesneyi veya fiili, karşı tarafla
uzlaşabilmek için yok sayarsa, bunlardan vazgeçerse, dini bu eksikle yeniden
tanımlarsa taviz vermiş olur. Mesela mümin, din onun bütün hayatını bağlar ve
kapsar olduğu, bütün davranışlarının meşruiyetinin dine dayanması gerektiği
halde bir laikle anlaşmak/uzlaşmak/bütünleşmek... için "din ile dünya işi, din
ile sosyal hayatı düzenleyen kurallar birbirinden ayrıdır, din bunlara karışmaz"
derse taviz vermiş olur. Müslüman bunu diyebilir mi? Müslüman bunu, karşı
tarafla uzlaşabilmek için diyemez; böyle olduğuna inanırsa, dinin bağlayıcı
kaynaklarından bu hükmü çıkarırsa, bu sonuca varırsa söyleyebilir. Diğer
konularda olduğu gibi bu konuda da bir sonuca, bir hükme varmak için dinin
kaynaklarına başvurunca da laikliğe ters düşmüş olur.
Bir laik, dindar bir müslüman ile uzlaşabilmek için herhangi bir konuda bütün
vatandaşları bağlayan, herkesi mecbur eden bir kuralı mesela kadınların
başlarını örtmelerini isteyen bir kanunu dine dayandırmayı, din böyle istediği
için kanunlaştırmayı kabul ederse taviz vermiş olur. Her iki taviz örneğine
bakıldığında bunların mümkün olmadığı ve bu sebeple tavize dayalı bir çözüm
teklifinin de geçerli olamayacağı sonucuna varılır.
Öte yandan bugün birçok ülkede olduğu gibi bizde de inancı, dünya görüşü, hayat
tarzı birbirlerinden farklı insanların bir arada, bir millet olarak yaşamaları
zorunluluğu vardır. Bu zorunlu birlikteliğin ârızasız, kavgasız, verimli ve bir
şekilde bütünleştirici olarak sürmesi için uygulama kabiliyeti olan tek çözüm
şudur:
Dindarlar bakımından, zaruret ilkesine dayanarak farklılığa tahammül etmek,
İslam'a göre meşru olmayan uygulama ve davranışlara müdahale etmemek,
başkalarını mecbur etmeden kendi inancına göre yaşamak, farklı olmayan veya
zorunluluk bulunan alanlarda bir bütün olarak hareket etmektir. Bu tavır veya
yaklaşım taviz değil, yaşanan şartlarda mümkün olanı yapmaktır; din de müminleri
güçlerinin yetmediği bir şeyle yükümlü kılmamıştır.
Laik kesim bakımından ise laikliği Batı standartlarında anlayıp uygulamaktır;
karşı tarafın farklılığına tahammül etmek, kendileri mecbur tutulmadıkları, hak
ve özgürlüklerine zarar verilmediği sürece, onların her alanda inançlarına göre
yaşamalarını, bunu sağlayacak düzenlemelerin yapılmasını laikliğe aykırı
saymamaktır; zorunluluğa veya ortaklığa dayalı birliktelik alanlarının
oluşturacağı bir bütünlük, mesela bir millet olma şuuru içinde karşı tarafla
ilişki kurmaktır.
Elbette tarafların birbirini kazanma, inanç bakımından karşı tarafı kendilerine
benzetme arzuları vardır; ancak bu arzunun gerçekleşmesi için yapılacak şeyler,
alınacak tedbirler arasında cebir, baskı, dayatma, şiddet kullanma... olamaz;
bunların olduğu yerde birliktelik, barış, bütünleşme gerçekleşemez. Dinini,
kültürünü yaymak isteyenler onu, serbest rekabet ortamında beğendirmek ve
isteyerek benimsenmesini sağlamak durumundadırlar. Hak ve özgürlükler bir de
bunun için vardır.
İslam, istibdat ve saltanata karşıdır, liyakatli yöneticilerin seçimle gelip
seçimle gitmelerini benimser, ümmet içinde inançları ve hayat tarzları farklı
olan fert ve gurupların hak ve özgürlüklerden yararlanarak yaşamalarına imkan
verir ve yönetimin danışarak yapılmasını teşvik eder. Bu çerçevede bir demokrasi
ile dinin problemi yoktur.
Çoğulcu
demokrasi ve millî bütünlük
Bir yandan çeşitli inanç, etnik alt kültür ve hayat tarzlarına var olma, yaşama
ve gelişme imkanı veren diğer yandan da bu çeşitlilik içinde bir bütünlük, bir
ortak şuur ve değerler alanını koruma amacına hizmet eden sosyal, kültürel ve
siyasi model arayışları, bu arayış çerçevesinde yoğunlaşan tartışmalar devam
ediyor. Korunacaklarla değişecek ve gelişecek olanların sınırlarını belirlemek
en önemli problem olarak kendini gösteriyor. Dengeyi gözetenler yanında
çoğulculuğa veya korumaya ve bu sebeple sınırlandırmaya ağırlık verenlerin
programları ve amaçları çatışıyor. Bu çerçevede son günlerde Türk ahlakını, aile
yapısını ve manevî değerlerini korumak amacıyla bazı yayınların ve faaliyetlerin
yasaklanması veya sınırlandırılması gerektiğini ileri sürenler ile kısıtlama ve
yasaklamanın çoğulcu demokrasi ile bağdaşmadığını iddia edenler arasında
hararetli tartışmalar oldu. Aynı mahiyetteki tartışmalar Kürtçe konusunda da
sürüyor. Bir ülkeyi paylaşan, adı "ümmet, millet, birlik..." ne olursa olsun bir
beraberliği, birlikteliği, birliği korumak isteyen her ferdin ve gurubun, ferde
ve guruba ait hak ve özgürlükleri kullanırken bütüne ve bütünlüğe, ortak
değerlerin korunmasına zarar veren davranışlardan kaçınmasını, zarar veriyorsa
hak ve özgürlüklerini ayarlı kullanmasını uygun bulanlardanım.
Bizim çoğulcu toplum yapımızın nasıl olacağı konusuna ışık tuttuğuna inandığım
için, Abant toplantısında, Amerika'da yaşayan tarihçi sayın Kemal Karpat'ın
yaptığı konuşmalardan bazı kesitler aktaracağım:
Sayın Karpat Bosna'da kendilerini Türk olarak tanımlayan Boşnak'ların medrese ve
camilerini yeniden inşa veya tamir ederken Osmanlı sanatını esas aldıklarını ve
İstanbul'da katıldığı bir Boşnak düğününde etnik kültür hakim olduğunu dile
getirmesi üzerine Boşnak'ların, "Evet biz Boşnak'ız ama her şeyden evel Türk'üz"
dediklerini naklettikten sonra sözü, vaktiyle kendisinin de okuduğu Dobruca
Mecidiye Medresesine getiriyor ve şunları söylüyor: "Medrese aslında Babadağ
kasabasında 400 sene evvel kurulmuş bir medresenin devamı idi. Komünistler bu
medreseyi 1967 yılında kapattılar... Kim okudu burada? Orada ben okudum. Ve
benim okuduğum bu medresede 1930-40 yıllarında Kırım asıllı Tatar, Nogay,
Deliorman'dan gelmiş Kızılbaş dediğimiz Türkler, Osmanlı Türkleri ve başka çeşit
müslümanlar vardı. Fakat orada herkes kendini Türk bilirdi. Bütün bunları
söylemekten maksadım nedir? Burada var olan, yaşayan bir çoğulculuk misali
vermek istedim... Kanımca bu, Osmanlı'dan beri 500 yıldır hala ayakta duran
canlı bir çoğulculuk misalidir. O halde biz çoğulculuktan söz etmek istiyorsak
model olarak şurada burada ayağa kaldırılan mevcut çoğulculuklardan değil,
bizaat kendi pratiklerimizden hareket etmek durumundayız. Osmanlı Devletinde
farklı gurupların müesseseleşmesine izin verilmiyor ve devlet bunları ayrı dil,
kültür ve gurup olarak tanımıyordu, ama bunların varlığına da müdahale
etmiyordu. Bütün bu guruplar kendi iç dinamiği ile yaşamaya devam ediyorlardı.
Böylece devlet ile toplum arasında bir çoğulculuk meselesi doğmuyordu..."
"Kısaca acaba biz burada çoğulculuktan bahsederek aslında mevcut olmayan bir
sorunu mu yaratmak istiyoruz... Bu toplum geleneksel olarak kendi tarihi
tecrübesine dayanarak çoğulcu bir hayat yaşamaktadır. Bir mahallede birbiriyle
komşu olan çeşitli etnik kökenden gelen Laz, Gürcü vs. insanlar pekala bir arada
yaşamaktadırlar. Ve kendilerinin etnik kökenlerinin de farkındalar. Bunu
formülleştirerek ve ona "Arkadaş senin Laz, Gürcü... olmaya hakkın vardır"
diyerek bu adamların kafalarında mevcut olmayan bir ayrılık mı doğurmak
istiyoruz acaba!... Acaba farklı kökendeki bu insanların üstünde onları
birleştiren şey nedir? Onu araştırmamız gerekiyor..."
Karpat hoca bu birleştiriciliği, sosyolojik bir vakıaya, tarihi miras olarak
"fiilen birlikte yaşama" kültürüne bağlıyor.
Din çoğulculuğu
Din konusunda "çoğulculuk" kavramı iki mânada da kullanılıyor:
1. Hiçbir dinin mutlak hakikati temsil etmediği, her dinin kendi mensubuna göre
hak ve gerçek olduğu. Bu mânada dinî çoğulculuk bir müslümanın kabul
edebileceği, inanacağı, benimseyeceği bir kavram değildir; çünkü müslüman, bugün
yeryüzünde mevcut dinler arasında yalnızca bir tanesinin, sadece İslam'ın mutlak
hak ve hakikat olduğuna, ona uymayan dinlerin ise uymayan yönleri itibariyle
bâtıl olduklarına inanır.
2. Hak olsun bâtıl olsun bütün dinlere inananların ve hiçbir dine inanmayanların
bir arada, temel insan hak ve özgürlüklerinden yararlanarak, bir birliktelik
oluşturarak birarada yaşamaları, farklılıklara hak tanımak ve tahammül etmek
mânasında hoşgörülü davranmaları. Bu ikinci mânadaki dinî çoğulculuk İslam'a
aykırı değildir, Müslümanların bu konuda çağdaş dünyaya örnek olabilecek tarihi
tecrübeleri de vardır.
Yukarıda Prof. Kemal Karpat'ın "geleneklesel olarak yaşanan çoğulculuğumuzun"
bir problemi bulunmadığına, çoğulculuğu problem haline getirenlerin "teorik
tartışmalara girerek" bu sonuca sebep olduklarına dair sözlerini aktarmıştım.
Yine o'nun, Amerika'da gördüğü bir dînî çoğulculuk örneğini vermek istiyorum:
"Benim ders verdiğim Visconsin Üniversitesi'nin kampüsünün göbeğinde tam beş
tane kilise var ve herkes oraya girip çıkıyor, toplantılar düzenliyorlar. Hiç
kimse bir şey demiyor. Ve hemen kampüsün dışında bir sinagog var. Bu sinagogun
öbür tarafında da biz bir cami yaptık. Kimse sormadı onu; çünkü tabîî
hakkımızdı. Kimseden izin almak zorunda değildik. Ayrıca Hıristiyanların
Paskalyası, Noel'i var, tatilleri var. Yahudiler tuttular "Bizim ayrı
tatillerimiz var, biz onlar için ayrıca tatil istiyoruz" dediler. Onlara tatil
verilmedi. Ancak biz hocalara bir tebliğat yapıldı: "O günlerde imtihan
yapmayınız, sizin için daha iyi olur, yoksa 3. bir imtihan hakkı vermek zorunda
kalırsınız ve öğrenciler sınava gelmezse onlara kötü not vermeyiniz" diye. Bunu
gördük -orada 200 tane Türk var- Türklere bizim de iki bayramımız olduğunu,
bizim de bu hakkı talep etmemiz gerektiğini söyledik. Bazıları "Biz istemeyiz,
bunlar dinî bayram, biz ise laikiz" dediler. Nihayet Araplar bunu istedi,
Müslüman öğrencilere de izin verildi. Bence gayet tabîî idi..."22
Başkalarının hak ve özgürlüklerine -ortadan kaldırmak, daraltmak, kullanılmasını
güçleştirmek gibi ciddi biçimde- zarar vermemek şartıyla dindarların
uygulamalarını kolaylaştıracak düzenlemeler yapmak laikliğe aykırı olarak
yorumlanmamalı, böyle anlaşılmamalıdır. Amerika ve Avrupa bu çeşit düzenlemeleri
yapıyor ve bunları laikliğe aykırı saymıyor. Türkiye'de ise, Cuma namazı,
Ramazan iftarı gibi dini gerekçelerle mesâî saatlerinde bir ayarlama yapılması
teklifi bir partinin kapatılması için gerekçe sayılıyor. Cuma vaktini ele
alalım; diyelim ki, isteyenler Cuma namazlarını kılabilsinler diye belli
mevsimlerde öğle tatili yarım saat ileri veya geri alındı. Cuma kılmayanlar yine
öğle tatilini yapacaklar, mesai saatleri değişmeyecek, yalnızca işten yarım saat
geç çıkacaklar; eğer bu bir dayatma sayılır ve laikler, "vatandaşlarının, mesai
arkadaşlarının vazgeçilmez ihtiyaçları için" bu kadarcık bir fedâkârlığa
katlanmazlarsa milli birlik ve beraberlik olmaz, farklı kesimler birbirine iyi
duygular beslemezler, ilk fırsatta arzularını gerçekleştirebilmek için engel
olanları etkisiz hale getirmek isterler, bu ise çoğulcu demokrasinin topluma
veda etmesi demektir.
22 Bknz. Çoğulculuk Ve Toplumsal Uzlaşma, (Abant Platformu 4), Gazeteciler ve
Yazarlar Vakfı Yayınları, İstanbul, 2001, s. 193
Laiklik ve dinsizleştirme23
Bir gazetenin köşe yazarı, Millî Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik'in, kız
çocuklarınının okula gönderilmesini teşvik için söylediği sözleri eleştiriyor ve
bize göre "dinsizleştirme politikasının bir başka adı olan" laiklik anlayışını
tekrarlıyor. Sayın Çelik'in söylediği şundan ibaret: "...çünkü onlar biliyor ki
biz 'eğitim, tahsil, ilim kadın ve erkek için farzdır' diyen bir peygamberin
öğretisine sahip insanlarız". Yazar bu sözün laikliğe aykırı olduğunu ispat için
şunları söylüyor: "Kız çocuklarının okula gönderilmesine engel olan toplumsal
geleneğin, dini taassuptan kaynaklandığını ve gücünü buradan aldığını biliyoruz.
Muhtemelen Milli Eğitim Bakanı da bu nedenle, kız çocuklarının okula
gönderilmesini teşvik etmek için ortaya İslami bir referans koymaktan
çekinmiyor. Ancak niyet ne olursa olsun, bunun laik bir ülkenin bakanı
tarafından seslendirilmiş olmasını doğru bulmuyorum. Laik bir ülkenin Milli
Eğitim Bakanı'nın referansı din olamaz. Toplumsal sorumlulukların yerine
getirilmesi için referansımız dini kurallar ve öğütler olursa, o sistemin laik
olduğundan söz edemeyiz. Bugün okula çocuk göndermek, yarın bir başka konu. Laik
düzende din, kişiyle Tanrı arasında özel bir alanın konusudur ve bir kişisel
vicdan sorunudur. Dini bu özel alandan çıkarıp, toplumsal ilişkilerin
modernleşmesi için dahi olsa kullanma niyeti, sistemin laik niteliğini bozar.
Eğitim gibi mutlak surette laik olması gereken bir konuda dini referansların
kullanılması ise başlı başına bir çelişkidir."
Yazar, emsalinin sıkça başvurduğu bir kıyası da ihmal etmiyor, okul yerine cami
yapmanın ve camilere yardım etmenin doğru olmadığını şöyle açıklıyor:
"Gazetedeki odamın penceresinden baktığım semtte neredeyse yüzer metre arayla
camiler yükseliyor. Aynı yerdeki okul sayısı ise bir elin parmaklarından daha
az. Çocuklarını eğitmek için okul yapmaktan aciz bir halktan toplanan
yardımlarla yapılan dev camiler. Camilere elektriği indirimli, suyu bedava
verirken; okullarından bu hizmetler için para alan bir devlet ve belediye
yönetimi..."
Bu laiklik anlayışını değiştirinceye kadar tartışmaya devam edeceğiz.
Şu cümleden başlayalım: "Kız çocuklarının okula gönderilmesine engel olan
toplumsal geleneğin, dini taassuptan kaynaklandığını ve gücünü buradan aldığını
biliyoruz".
Hz. Peygamber zamanında cami hem ibadet hem de eğitim öğretim yeri idi. Kadınlar
bu iki faaliyete de katılırlardı. İslam tarihi boyunca bazı zamanlarda ve
yerlerde dinî gerekçelerle kızların medreselere gönderilmemesi, kızların okumaya
ve bilmeye ihtiyaçları bulunmadığından veya bu ihtiyacın inkar edilmesinden
değil, kadın-erkek ilişkilerindeki sınırlamalardan ve bu sınırlamaların, Hz.
Peygamber zamanından daha farklı yöntemlerle uygulanmasından kaynaklanıyordu.
Buna rağmen Müslüman kızlar ve kadınlar da ihtiyaç duydukları eğitim ve öğretimi
almanın yolunu bulmuşlardır ve kendi devirlerinde Hıristiyan dünyasından daha
ileri durumdadırlar. Tarihi bir yana bırakarak günümüze gelelim. Bugün dindar
Müslümanlar kızlarını okutmak istiyorlar, ancak inançları gereği kızlar
başlarını örtmekten vazgeçmiyorlar. Yanlış dinsizleştirme anlamındaki laiklik
uygulaması bu kızlara şunu dayatıyor: "Ya başınızı açarsınız veya okumaktan
vazgeçersiniz; size başörtü'lü okuma hakkı vermiyoruz!" Şimdi sormak gerekiyor:
Bugün kızların okumalarına dini taassup mu engel oluyor, laikçi taassup mu? Laik
ülkede bütün vatandaşlara bir inancı veya hayat tarzını dayatmak olmaz, ama
dinini yaşamak isteyenleri, herhangi bir sebeple bundan mahrum bırakmak da
olmaz, olmamalıdır; laiklik dini engellemek için değil, din ve vicdan
hürriyetini güvence altına almak için vardır. ABD anayasasının bir tadilinde şu
maddeye yer verilmiştir: "Kongre, bir din kuran ya da bir dinin gereklerinin
özgürce yerine getirilmesini yasaklayan, söz ve basın özgürlüğü ile,
vatandaşların şikayetlerini hükümete bildirmek için dilekçe verme haklarını ve
barışçıl toplanmalarını kısıtlayan hiçbir yasa çıkaramaz." Laik ve demokrat
olduğunu iddia eden Türkiye, hem de Anayasa'daki 24. maddeyi kullanarak "dinin
gereklerinin özgürce yerine getirilmesini yasaklayabiliyor!" Bu laiklik ve
demokrasi anlayışı değişecektir.
23 Yeni Şafak, 04.07.2003
Dinin referans
olması meselesi24
"Laik bir ülkenin Milli Eğitim Bakanı'nın referansı din olamaz. Toplumsal
sorumlulukların yerine getirilmesi için referansımız dinî kurallar ve öğütler
olursa, o sistemin laik olduğundan söz edemeyiz. Bugün okula çocuk göndermek,
yarın bir başka konu..."
Köşe yazarı böyle diyordu. Birinci cümlesi abartılı ve saptırılmış; çünkü Millî
Eğitim Bakanı benim referansım din demiyor, vazifesini mevcut anayasa ve
kanunlara göre yapıyor, kanunların istediği bir vazifeyi, kızların da okula
gönderilmesini yerine getirirken, büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede
inançlardan da yararlanmak, kanuna itaati inançlarla da desteklemek istiyor.
Kızların okula gitmelerine laik sistem karşı da din taraftar olsaydı ve Bakan
buna dayanarak - sistemin mevzuatına rağmen- dine dayalı bir talep ileri
sürseydi işte o zaman "din referans olurdu".
Belli bir laiklik anlayışını korumak için "destek için bile olsa" dine başvurmak
laikliğe aykırı ise niçin vergi toplarken, askerler "Allah Allah" diyerek
cepheye sürülürken, şehitlik ve gazilikten söz edilirken... dine başvuruluyor.
Bize göre bunlar normaldir ama sayın yazara göre laikliğe aykırıdır; peki neden
onlara ses çıkarmıyor, tenkit yazıları yazmıyor da Bakan'ın masum bir teşvikine
itiraz ediyor!
"Bir sistemin laik olduğundan söz etmek için onu dinden arındırmak,
dinsizleştirmek" bir anlayıştır, ama bütün dünya demokrasileri bu laiklik
anlayışını benimsemiş değildir. Hür ve demokrat dünyanın benimsediği laiklik
anlayışında din daima gözönünde bulundurulur. Amerikan anayasa maddesinde
söylendiği gibi devlet "din kuran veya dini özgürlüklerin yaşanmasını yasaklayan
kanun çıkaramaz"; yani devlet bu konularda yanlış yapmamak için daima çıkardığı
kanunların "bir din kuralı koyma" veya "bir din özgürlüğünü yasaklama" sonucu
doğurup doğurmadığını göz önünde bulundurur; işte bu da bir anlamda dinin
referans olmasıdır. Modern demokrasilerde laiklik, toplumu dinden arındırmak
için değil, dini özgürlüklerini korumak ve belli bir dini/inancı toplumun
bütününe dayamamak için vardır. Kızların okula gönderilmesi, belli bir inancı
ona inanmayanlara da dayatmak anlamına gelmez.
Hukuk başlangıç kitaplarında, Kara Avrupası hukuku'nun 3 kaynağı bulunduğu
yazılıdır: Roma Hukuku, din, yerel örf ve adet kuralları.
İnsan hakları belgelerinin de kaynağı olan ABD bağımsızlık bildirisi'ndeki şu
cümleler din ve inancı referans alan cümlelerdir:
"İnsanlığı ilgilendiren olayların akışı içinde, bir ulus, kendini başka ulusa
bağlayan siyasal bağları koparmak ve doğa yasalarının ve Tanrı'nın ona dünya
devletleri arasında bağışladığı bağımsız ve eşit yeri almak gereğini duyduğu
zaman.."
Aşağıda gerçekler bizim için gayet açıktır: Tüm insanlar eşit yaratılmıştır;
Yaradan'ları tarafından bağışlanmış, belli bazı vazgeçilmez haklara sahiptirler;
yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme hakları da bunların arasındadır. Bu hakları
güvence altına almak amacıyla, insanlar kendi aralarında yönetimler kurarlar; bu
yönetimler gerçek güçlerini, yönetilenlerin onamasından alırlar; herhangi bir
yönetim biçimi, bu hedeflere ulaşmada köstekleyici olmaya başladığında, bu
yönetimi değiştirmek ya da düşünmek, yeni bir yönetim kurmak ve bu yeni
yönetimin yetkilerini ve dayandığı temelleri, güvenlik ve mutluluklarını
sağlayacağına en çok inandıkları bir biçimde düzenlemek ve kurmak, halkın
hakkıdır."
Devletin koskoca bir Diyanet'i var, okullarda din dersi okutulur, dini
bayramların resmi tatil günleri olması için devlet kanun çıkarmıştır. Bunlar ve
daha niceleri laikliğe aykırı değilse -ki değildir- din, laik bir ülkede
referans oluyor demektir; yeter ki, farklı inanan ve düşünenler belli bir inanca
ve uygulamaya zorlanmış olmasınlar.
"Dinî bayramların resmi tatil olması, o günlerde çalışmak isteyenlere bir
dayatmadır" denirse buna cevabımız şudur: Demokratik toplum hayatı aynı zamanda
farklı inanç ve hayat tarzlarına tahammülü zorunlu kılar; halkının büyük
çoğunluğunun tatile ihtiyaç duyduğu günlerin tatil olmasına tahümmül etmek,
zorla herkese bayram yaptırmak anlamına gelmez, bir din özgürlüğünü kullanma
imkanı bahşetmek anlamına gelir.
24 Yeni Şafak, 06.07.2003
Laik bir ülkede dinin
yeri1
"Laik düzende din, kişiyle Tanrı arasında özel bir alanın konusudur ve bir
kişisel vicdan sorunudur. Dini bu özel alandan çıkarıp, toplumsal ilişkilerin
modernleşmesi için dahi olsa kullanma niyeti, sistemin laik niteliğini bozar.
Eğitim gibi mutlak surette laik olması gereken bir konuda dini referansların
kullanılması ise başlı başına bir çelişkidir."
Köşe yazarının bu üç cümlesi de üzerinde yeterince düşünülmeden, uygulamanın
ortaya çıkaracağı problemleri ve çıkmazları göz önüne almadan, laiklik ile din
özgürlüğü arasında birlikte varoluş ilişkisi kurmadan, ezberlenmiş metinlerin
tekrar edilmesinden ibarettir.
"Laik düzende dinin, kişi ile Tanrı arasında özel bir alanın konusu olduğunu"
varsayalım; bu cümleyi tahlil ettiğimiz zaman karşımıza bir sürü problem
çıkıyor. Bir dine inanan kişi, bir cemiyet içinde yaşadığına göre "Tanrı ile
kendi arasındaki alanda" dindar, kendisi ile öteki insanlar, hatta varlıklar
arasındaki ilişkiler bakımından dinsiz mi olacak, dini yok gibi mi davranacak?
Din, tebliğ ve eğitim ile yayılır; peki dinin tebliğ ve eğitimi, kişi ile Tanrı
arasında mı olacak? Dindar insan eğitimini nerede ve nasıl alacak, hiç olmazsa
-kanunların kendisine verdiği hakka dayanarak- çocuklarını kendi dinine sokarak
eğitme işini hangi alanda, nasıl yapacak? Din, İslam gibi bir din ise,
buyrukları yalnızca "iman, ibadet ve ahlak"tan ibaret değilse, diğer insanlar ve
varlıklarla ilişkilerine ait din kuralları da varsa ve dindarlık bunlara da
riayet etmeyi gerektiriyorsa dindarlığın, "o özel alan"ın dışına çıkması zorunlu
değil midir? Buna benzer problemlerin çözümü ve "Laiklik ile din özgürlüğünün
birlikte var olmasının şartı" farklı bir laiklik anlayışına gelmektir. Bu farklı
laiklik anlayışı ise "Başkalarına bir inanç ve hayat tarzı dayatmadan
insanların, her alanda inandıkları gibi yaşamalarına imkan veren" bir
anlayıştır.
"Dini bu özel alandan çıkarıp, toplumsal ilişkilerin modernleşmesi için dahi
olsa kullanma niyeti, sistemin laik niteliğini bozar." cümlesinde 2 önemli nokta
var: a) Dini özel alandan çıkarmak, b) İlişkilerin modernleşmesi için kullanmak.
Dini, tanımı ve sınırlanması bile mümkün olmayan "özel alan"a sokmak ve orada
tutmak mümkün değildir ki, oradan çıkarmak laikliğe aykırı olsun. Dini, özel
alanda tutmak isteyenler, üstü kapalı olarak toplumu dinsizleştirmeyi
hedeflemişler, bunda da başarılı olamamışlardır.
"Toplumsal ilişkilerin modernleşmesi için dini kullanmak" bize göre de caiz
değildir. Din, kendi dışında kullanılamaz, kullanılırsa "din istismarı"
gerçekleşmiş olur. Sayın Bakan'ın sözleri dini bu manada kullanmak değil, onu
yaşamak, başkalarının özgürlüklerine zarar vermeden, tıpkı hem bakan olması hem
de Cuma namazı kılması gibi dindarca davranmaktır.
Köşe yazarı, "Eğitim gibi mutlak surette laik olması gereken bir konuda dini
referansların kullanılması ise başlı başına bir çelişkidir" diyor. Eğitimin
mutlak surette laik olması hem mümkün değildir, hem de laiklik için olmazsa
olmaz şart değildir. Eğitimde dini referans olarak kabul etmeyenler başka
ideolojileri referans olarak kullanıyor ve bütün vatandaşlara dayatıyorlar. Eğer
bir din kuralı evrensel ise, bütün gurupların üzerinde birleştikleri bir ilke
ise burada dine atıf yapmanın ne zararı vardır? Eğer bir din kuralı evrensel
değil de belli bir dine inananlar için değer taşıyorsa, laik ülkede o dine
inananlarla diyalog kurulurken bu kurala atıf yapmanın -başkalarına ve laikliğe-
ne zararı olur?!
Batı uygulamasında kiliselerin ve belli inanç guruplarının, anaokullarından
üniversiteye kadar uzanan çeşitli ve çok sayıda okulları vardır. Bu okullarda
eğitim ve öğretim "mutlak surette laik değildir". Hatta bazı okullarda, başka
dinden olanların da o okulu açanların dinlerine ait eğitim ve öğretime katılma
mecburiyetleri vardır. Laiklik üzerine konuşan ve ahkam kesenlerin, dünyada bu
kavramın nasıl olduğu ve nasıl uygulandığı konusuna da eğilmeleri gerekmektedir.
1 Yeni Şafak, 11.07.2003
Rejim, ahlak ve zihniyet2
Demokrasilerde millet iradesi, dinlerde ve dine dayalı yönetimlerde Allah
iradesi en üstündür. Birincisinde milletin, ikincisinde Allah'ın iradesini,
çeşitli bahaneler, işi kitabına uydurmaya yönelik yorumlar, kişi ve zümre
çıkarını ve iradesini öne almalar... sebebiyle askıya alanlar, engelleyenler,
erteleyenler istismarcıdır, gerçek demokrat veya İslamcı değildir. Birincisi
demokrasi, milletin çıkarı, rejimin ve vatanın korunması gibi değerleri,
ikincisi de dini istismar ediyor, dayandıkları temellere aykırı olan fert veya
zümre iradesini, beşerî düşünce ve ideolojileri hakim kılıyorlar demektir.
Bu bilinen gerçeği niçin tekrarladık, hatırlamak istedik?
Hem demokrat hem de İslamcı geçinen bazı ülkelerde bu istismarlar ve aldatmalar
hâlâ açık veya kapalı olarak yapılmaktadır da onun için.
Bir yerlerde İslamî bir yönetim kurulduğu ilan ediliyor, arkasından İslam adına
yapılan şeyin kadını eve kapatmak, meyhaneleri kapatmak, zina eden, çalan,
sarhoş olan... kimselere fıkıhta öngörülen cezaları uygulamaktan ibaret olduğunu
görüyoruz. İslam'ın bilgisi ve ahlakını yayma, hukuki ve sosyal adaletini
uygulama, dinamizmini yaşama adına yapılan bir şey, bu alanlarda atılan bir adım
yok. Allah'ın muradını doğru anlayıp uygulayabilmek için gerekli bulunan
"alimler meclisine danışma" yok. İşbaşına gelebilmek için şart koşulan ehliyete
riayet yok. Ehliyetini kaybedenlerin işten uzaklaştırılmaları ve yerlerine
halkın hür iradesi ile seçeceği kimselerin getirilmesi imkanı yok. İslam'ın ve
Müslümanlar'ın düşmanlarını caydıracak ölçüde güçlü olmak için plan ve gayret
yok. Hasılı İslâmî devletin adı var, kırıntıları var, kendisi yok.
Şeriat yönetimi insan hak ve hürriyetlerine aykırı ve çağdaş değil diyerek
gerekirse ihtilal yaparak, insanları asıp keserek, yurtlarından sürerek...
rejimi değiştiren ve demokratik cumhuriyeti ilan eden bazı ülkelere bakıyoruz;
burada da demokrasinin olmazsa olmaz ilkesi "kayıtsız şartsız millet hakimiyeti"
çeşitli bahaneler ve aldatmacalarla rafa kaldırılmış veya daraltılmış, bunun
yerine kendi selahiyeti kendinen menkul olup durumdan vazife çıkaran bazı asker
ve sivil gruplar hakimiyeti ele almışlar, milletin dediği ve dilediği değil,
onların dediği ve istediği oluyor. Demokrasi, millet hakimiyeti, insan hakları
filan dediğiniz zaman, bir şeyleri koruma bahanesini ileri sürüyorlar; bunları
halkın, demokratik kurumlarla koruyamadığını, bu sebeple kendilerinin, bazen
anayasaya da madde koyarak kurumlaştırdıkları zümre hakimiyetini devreye
sokmanın zaruret halini aldığını iddia ediyorlar. Bu ülkelerde demokrasinin bir
belası da siyasete bulaşan, siyasileşen yargı oluyor. Siyasî taraf tutma veya
ideolojik saiklerle yargı, meclis ve hükumet kararlarına, icraatına engel
koyuyor, halkın iradesine karşı çıkıyor. Bunun bizdeki tipik örneği başörtüsü
meslesidir. Halkın kahir ekseriyeti, özellikle üniversitelerde başörtüsünün
serbest olmasından yana oldukları, bugünki iktidar da bunu istediği halde
ideolojik yargı kararları ile halk iradesine karşı işleyen zümre hakimiyeti
yüzünden yasak devam ediyor. Halk kendisi için faydalı olanı bilemiyor, halkın
meşru/seçilmiş temsilcileri yetersiz kalıyor, durumdan selahiyet ve vazife
çıkaranlar mehdiliğe soyunup sözde halkı ve ülkeyi koruyorlar.
Sonuç olarak şunu söylemek gerekiyor: İster şeriat desinler ister demokrasi,
rejimin rejim olabilmesi, amacının gerçekleşebilmesi için ahlaka ve zihniyete
ihtiyaç olduğu apaçık ortadadır. Yönetenler ve yönetilenlerde ahlak ve zihniyet
kusurları varsa ne demokrasi olur ne de şeriat; olan bu kavramların ve
değerlerin istismarından ibarettir.
2 Yeni Şafak, 07.09.2003
Türkiye camilerinde namaz3
"Başka işleri güçleri olmayanlar" demeyeceğim, "işleri kafa karıştırmak,
Müslümanlar'ın huzurunu bozmak" olan, "unutulmaktan korkan" bazı kimselerin
-diyeceğim- ortaya attıkları son cevher, "Türkiye camilerinde namaz kılmanın
caiz olmadığı" imiş. Bana böyle bir iddianın bulunduğunu söyleyerek düşüncemi
soranlara "Niçin kılınmazmış, dayanakları ne imiş?" diye sorduğumda net bir
cevap alamadım.
Kur'an'da bizi bu hükme götürecek bir âyet yok. "Allah'ın mescitlerini ancak
Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namaz kılan, zekat veren ve Allah'tan
başkasından korkmayan kimseler imar eder"4 mealindeki âyetten, "dindar
Müslümanlar'dan başkalarının yaptıkları camilerde namaz kılınmaz" şeklinde bir
mana ve hüküm çıkarılmamış, "camilerin yapımı ve içlerinin ibadetlerle
şenlendirilmesini başkalarının değil, ancak böyle iman edenlerin yapacakları"
manası çıkarılmıştır ki, gerçek de bundan ibarettir; yani bu bir durum
tespitidir. Şu veya bu sebeple gayr-i müslimler veya ibadetsiz Müslümanlar cami
yapsalar bile, buraları ibadetlerle şenlendirecek kimseler yine dindar
Müslümanlar'dır. Mezheplerin çoğuna göre gayr-i müslimlerin yaptıkları camilerde
de Cuma ve diğer vakit namazlarının kılınması caiz görülmüştür.5
"Allah'ın mescitlerinde O'nun isminin anılmasını engelleyen ve onların harap
olmasına çalışan kimseden daha zalim kim olabilir?"6 mealindeki âyet,
"Türkiye'deki camilerde namaz kılınmaz" diyerek buralarda Allah'ın isminin
anılmasını engelleyen ve camilerin boş kalarak harap olmalarına yol açanları da
içine almaktadır; âyete göre bu iddiayı ileri sürenler de zalimlerdir.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), "Yeryüzü benim için mescid ve temiz kılınmıştır"
buyuruyor. Buna göre, dinin pis saydığı nesnelerle kirlenmemiş olan her yerde
Müslümanlar namazlarını kılabilirler.
Bir kimsenin mülküne, sahibinin izni olmadan girip namaz kılmanın caiz olup
olmadığı tartışılmıştır; ancak bu, namazın sıhhati ile değil, mülkiyet hakkının
korunmasıyla ilgili bir konudur.
Türkiye'deki camilerin büyük bir kısmı, halkın gönüllü katkılarıyla yapılmış ve
Müslümanlar'ın ibadetlerine tahsis edilmiştir. Buralarda namaz kılmak değil,
camileri boş bırakmak, namazları mümkün olduğu kadar camilerde kılmamak
sakıncalıdır; mazereti bulunmayanlar için caiz olmayan budur. Bugün
camilerimizde hem namaz ibadeti cemaatle yapılmakta, hem de din eğitim ve
öğretimi verilmektedir. Eğer ibadetin îfasında, eğitim ve öğretimde dinin
icaplarına göre aksayan taraflar varsa, bunlar için tedbir alınmalı ve camilerde
yapılan her şeyin meşru, İslam'a uygun, müminlerin dünya ve ahiret hayatları
için yararlı hale gelmesi sağlanmalıdır. Günah işlediği bilinse bile her
Müslüman'ın arkasında namaz kılınabilir; ancak daima daha layık olanın tercih
edilmesi, imamların bu bakımdan da denetlenmesi gerekir.
Bugün ülkemizde, bir Cuma namazının topladığı insan kalabalığını bir araya
getiren başka bir toplantı yoktur. Allah rızası için camilerde toplanan bu kadar
insana ne güzel şeyler anlatılabilir, bu vesile ile ne güzel şeyler yapılabilir!
Bunların kısmen yapıldığını da söylememiz gerekiyor; eksikler ise küçük
gayretlerle giderilebilir.
Çocuklarımıza, gençlerimize din eğitimi ve öğretimini nerede ve nasıl vereceğiz?
12 yaşına kadar Kur'an Kurslarına gitmeleri yasaklanıyor, din eğitimi ve
öğretimi için özel kurs açılamıyor, İmam Hatip okulları baltalanıyor, ilk ve
orta öğretimde eksik de olsa verilen din derslerine, laikliğe aykırı diye karşı
çıkılıyor, sonunda camiler de kapatılmak isteniyor; ancak "inanmayanların
hoşlarına gitmese de Allah'ın ışığını söndürmeye kimsenin gücü yetmeyecektir".
3 Yeni Şafak, 09.05.2003
4 Tevbe, 9/18
5 Bknz. TDV İslam Ans. Cami maddesi.
6 Bakara, 2/114
Millî Görüş7
"Millî Görüş gömleği" birçok yazar, çizer, oynar kişileri meşgul ediyor. Mesleği
sinema oyunculuğu olan bir milletvekili, "20 yıl bir gömleği taşıyan sonra da
çıkardım diyenleri seyretmek bana Matrix filmini seyretmekten daha ilginç
geliyor" diyor. Buna ve benzerlerine "Millî Görüş" nedir, ne zaman ortaya
çıkmıştır, karşılığı bir midir, birden fazla mıdır?" diye sorulsa acaba doğru
cevaplar verebilecek mi?
Burada bizi Millî Görüş tamlamasınının iki anlamı ilgilendiriyor: 1. Milli
Nizam'dan bu yana aynı çizgi üzerinde ve aynı aktörlerin belirleyici olduğu
partilerin ideolojisi, 2. Türkiye'den giderek Avrupa'da yaşayan Müslümanlar'ın
kurdukları bir örgüt Millî Görüş Teşkilatı.
Türkiye'deki laiklik anlayışı, İslâmî parti kurmaya engel olduğu ve mesela
Batı'da çokça bulunan "Hıristiyan Demokrat Partiler" gibi burada da bir "İslam
Demokrat Partisi" veya "İslamî Görüş Partisi" kurmak mümkün olmadığı için,
mümkün olduğu ölçüde İslamî kurallara dayanan bir yönetimi hedefleyen siyasiler,
kurdukları partinin dâvasına, "İslamî" yerine "Millî"yi koyarak "Millî Görüş"
demişlerdir. Hem söyleyenler hem de karşı taraf bunun böyle olduğunu bilirler.
Geçirilen uzun bir tecrübe dönemi bugünün dünyasında, kısmen veya bütün halinde
İslam kurallarına dayalı bir devlet düzeni kurmanın imkansız olduğunu ortaya
koymuştur. Bunun içten ve dıştan birçok aşılamaz engeli vardır; bu engellerin
başında da hem siyasilerin hem de halkın aslında böyle bir düzene birçok yönden
hazır olmamalarıdır, sözlerin slogan ve propaganda niteliğini aşmamasıdır.
Benim tespitime göre artık malum cephenin bütün mensupları eski gömleği
çıkarmışlardır; aradaki fark "çıkarmadık, değişmedik" veya "çıkardık" demekten
ibarettir.
Gömleği çıkarmak, "İslam'dan çıkmak, dâvadan tamamen vazgeçmek" demek değildir,
ama mevcut şartlarda olabileceğe talip olmak, halka yapılabilecek şeylerden söz
etmek, gerçekçi olmak, gerçekle yüzleşmek, her şeyi yapamıyorum diye hiçbir şey
yapmama yoluna girmemek, İslam'a ve ahlaka uygun olan düzeltme ve düzenlemeleri
"demokrasi" adına yapmaktır; çıkardık diyenler de -artık- bunu yapıyorlar,
çıkarmadık diyenler de!
Avrupa Millî Görüş Teşkilatları, Türkiye'de Millî Görüş dâvasına bağlı siyasiler
ve partiler ile ilişki içinde olsalar bile Avrupa'ya mahsus sivil toplum
örgütleridir. Bunların İslam ile alâkaları yalnızca kendilerinin özelliği
değildir; Avrupa da daha birçok örgüt, Millî Görüş örgütleri kadar İslâmîdirler.
Hemen hepsinin camileri, dernekleri, vakıfları vardır, din eğitimi ve öğretimi
yaparlar, halkın dînî hayatını daha iyi, daha problemsiz yaşamaları için hizmet
verirler.
Son zamanlarda terörle ilişkisi kurulmak istenen kavram ve kuruluş, Türkiye'deki
parti değil, Avrupa'daki örgüttür. Bu örgütün İslam ile alâkası, orada bulunan
benzer örgütlerin alakasından çok da farklı olmadığına, bu örgütün terörle
ilişkisine dair hiçbir kanıt bulunmadığına, Almanya'nın bir eyaletinde "Müslümanlar'ın
legal temsilcisi" olarak kabul edildiklerine ve kendilerine birtakım yetkiler
verildiğine... göre bu örgütle terör arasında bir ilişki kurmak da, bize ait
saçmalıklar ve vehimler dizisine giren bir halkadır.
Avrupa ülkeleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, Avrupa'da bulunan sivil toplum
örgütlerine müdahale etmesini, onları yönlendirip yönetmesini istememekte, bu
konuda hassasiyet göstermektedirler. Bu sebeple buradan asker veya sivil
memurların oraya gidip toplantılar yaparak talimatlar vermeye kalkışmaları,
orada yaşayan Müslümanlar bakımından hariçten gazel okumaktır, devletler
bakımından da örgütlerin itibar kaybetmelerine ve şaibe altına girmelerine sebep
olmaktadır. Devlet örgütlere eşit mesafede durmalı, oradaki insanımızın reşid
olduğunu bilmeli, onlara güvenmelidir. Yardımlaşma buradan ve oradan sivil
toplum kuruluşları arasında olmalıdır.
7 Yeni Şafak, 06.06.2003
Faize bağlananlar8
Faiz hak edilmeyen fazlalık, gelir, rant, getiri demektir. Faizi serbest bırakan
laik sistemlerde faiz "hak edilmiş bir gelir"dir; ama bütün ilâhî dinlerde faiz
haram kılınmış, yasaklanmıştır. Faiz zulümdür ve haramdır; çünkü faiz alan,
hiçbir riske girmeden, emek sarfetmeden, zahmet çekmeden, her nasılsa elde
ettiği bir sermaye sayesinde gelir elde ederken bu sermayeyi kullanan, bununla
yatırım ve üretim yapmaya teşebbüs eden, emek ve zahmet çeken kimseler faizciye
sermayeden fazla ödeme yapmaktadırlar; bu ödeme, müteşebbis kazanmasa da, zarar
etse de, evini barkını satmak mecburiyetinde kalsa da yapılmaktadır. Eğer faizi
bankalar veya devlet ödeyecekse daha büyük bir zulüm söz konusudur; bu durumda
rantiyer hem ana parasını hem de faizini alırken bu faizi ödeyen, çoğu dar
gelirli halk olmaktadır. Bugün devlet borç batağına saplanmıştır, faizi
ödeyebilmek için yeniden faizli borç almaktadır, bu paradan hiç yarar görmeyen
halk ise rantiyere faiz ödemektedirler. Bankalar iflas etmekte, faizi ve ana
parayı, yine bu işten hiçbir menfaati olmayan halk ödemektedir. İşte bu
sebeplerledir ki dinler faizi haram kılmış, sermaye toplamak için kâr ve zararda
ortaklık seçeneğini tercih etmiştir. Ticari değil de şahsi ihtiyacı için
para/mal bulmak zorunda olan kimselere de şahıslar ve devlet faizsiz olarak
kredi verecek, bundan sevap kazanacak, milli birliği güçlendirecek ve ahirete
yatırım yapmış olacaklardır.
Bir ekonomi yazarı, güncel olan faiz hareketi ile ilgili olarak şöyle diyor:
"Faizler yükseliyor... 'Eyvaaahhh... Hazine bu faizi nasıl ödeyecek?' diyerek
dertleniyoruz. Faizler aşağıya inmeye başlıyor. 'Eyvaaahh... Ayşe Hanım Teyzem
ile Ali Rıza Bey Amcamın faiz geliri düştü... Perişan olacaklar...' diyerek
dertleniyoruz. Merkez Bankası faizleri indirdi. Ardından bono faizleri inmeye
başladı... Ayşe Hanım Teyzem ile Ali Rıza Bey Amcam gibi yaşamlarını faiz
gelirine bağlayanlar acep ne durumda diyerek dün banka banka gezdim..."
Bu yazar düşünmüyor ki, o amcanın ve teyzenin elde ettiği gelir, fakir fukaranın
cebinden çıkıyor, onlar sıkıntı çekmeden faiz geliri ile geçinirken milyonların
mutfağı biraz daha yoksullaşıyor, aç ve açıkların sayısı artıyor. O amca ve
teyzelerin elde ettikleri faiz geliri, parayı kullananlar kâr etseler, faiz
vergiden ödenmese de yine yoksul halkın cebinden çıkıyor. Çünkü faizli kredi
kullanan müteşebbis ürettiği mal ve hizmete, ödeyeceği faizi de ekliyor ve bu
malı kullanan halk faizi de ödüyor. Eğer faiz olmasaydı mal ve hizmet, faiz
miktarı kadar ucuza alınacaktı. O teyzeler ve amcalar yalnızca ahiret hayatları
bakımından değil, dünyada yedikleri faizin kimlerin cebinden çıktığını düşünerek
de rahatsız olmalıdırlar.
Pekala geliri giderini karşılamayan, elinde biraz parası olan ve onun faizi ile
geçinenler faiz yemesinler de ne yapsınlar?
1. Devlet sosyal güvenlik kurumunu öyle kursun ve düzenlesin ki, ülkede bir tane
aç ve açık kalmasın; birileri sırça köşklerde yaşarken diğerleri de hiç olmazsa
temel ihtiyaçlarını sosyal güvenlikten sağlasınlar.
2. Kendileri üretim ve yatırım yapamayan küçük-büyük tasarruf sahiplerinin
paralarını değerlendirmelerini, faiz değil kâr elde etmelerini sağlamak için
devlet tedbirler alsın; bu paraların çarçur edilmesini, kötü niyetli veya
ehliyetsiz kimselerin ellerinde zayi olmasını engellesin.
3. Devlet bir an önce biraz acı da olsa bazı reçeteleri uygulasın, borcun bir
kısmını, değer kaybı bakımından en az zararla ertelesin, geri kalanı ise para
basarak ödesin, yeniden borçlanamamanın da yollarını arasın. Bu konuda MÜSİAD'ın
önemli çalışmalarından da yararlanılsın.
8 Yeni Şafak, 22.08.2003
Televizyon müftüleri9
Türk medyasının büyük bir kısmının dinle sıcak, mümince, müslümanca bir
ilişkisinin olmadığı apaçık ortada. Eğer bir din konusunu ele alıyorlarsa
gazetenin satışını, televizyonun da seyircisini çoğaltmaktan başka bir amaç
taşımadıklarını bilmek için kâhin olmak gerekmiyor. Ha, hakkını vermek lazım;
bir de ideolojik saik var; dini yıpratmak, dindarlığın imajını çirkinleştirmek
veya zaten daralmış bulunan özgürlük alanlarını biraz daha daraltmak için işe
yarar, kullanılabilir bir fırsat elverildiğinde bu kesim asla fırsatı kaçırmaz,
biraz da saptırarak, birin yanına bin katarak din konusuna yer verirler.
Medyanın bu kesimi amacına ulaşabilmek için haber ve bilgi kaynağını, görüntü
malzemesini, sunucu ve konuşmacıları da iyi seçmek durumundadır; din konusu
olacak da bir "ilahiyatçı, hoca, araştırmacı/İslamcı yazar..." olmayacak, hiç bu
olur mu? Olmayacağı için hemen uygun adamları da bulurlar. Bu "adamlar" pek azı
iyi niyetli ama tecrübesiz gruptandır, daha çoğu ise medya bağımlısı, "hocam dün
gece sizi gördük, dinledik..." muhabbetinin âşığı, şöhret budalası, belli amaç
kotarıcısı... olarak nitelenmeyi hak eden tiplerdir. Medya bunları, bunlar da
medyayı bulunca bir curcunadır başlıyor, alan razı satan razı; yalnızca ortada
alınan ve satılan bir "kutsal değer" yani din var ki, işte bu razı değil, bunun
samimi mensupları razı değil; yıpranıyor, çiğneniyor, güzel çehresi yara bere
içinde kalıyor.
Bu üzücü oluş ve gidişte samimi dindarların hiç kabahati, kusuru yok mu? Elbette
var. Dinin sembollerini mecburen izhar eden mesela sakalı, başörtüsü olan, hacı
hoca olduğu bilinen, camiye giren çıkan, bulunduğu yerde namaz kıldığı, oruç
tuttuğu bilinen dindarların, diğer davranış ve ilişkilerinde, din ve dindarlık
ile bağdaşmayan davranışlardan mutlaka uzak durmaları gerekir. Keza dine zarar
veren, dindarları üzen bir yazı gazetelerde yer aldığında, televizyonlarda
yayımlandığında legal tepkiler göstermek gerekir. Vaktiyle bir sunucu, hiç de
kötü niyetli olmadığı halde ağzından, bir mezheple ilgili bir cümle kaçırmıştı,
o mezhebin bağlıları, daha program bitmeden televizyon binasının önünü
doldurdular ve arkasından öyle bir tepki ortaya koydular ki, o programın
televizyondan kaldırılması bile yetmedi de sunucu ülkeyi -bir süre- terketmek
durumunda kaldı.
Dine saldırıyorlar, değerlerle alay ediliyor, dindarlara hakaret ediliyor,
kendini bilmezler din adına ahkâm kesiyorlar, kimsenin kılının kıpırdadığı yok.
Hani telgraflar, telefonlar, izinli protesto gösteri ve yürüyüşleri, yanlış
yapan gazete ve televizyonlara reklam veren firmaların ziyaret edilmesi ve "Ya
bu yanlışlardan vazgeçsinler, ya bunlara reklam vermeyin yahut da sizin
ürünlerinizi filan sivil toplum kuruluşu olarak boykot edeceğiz" açıklamasının
yapılması, sonra da bu açıklamanın arkasında durulması...
Şu televizyon müftülerine de birkaç cümle yazmak farz oldu. Samimi değilseniz,
dini kullanarak menfaat peşinde iseniz ya bu dünyada rezil olarak veya burada,
daha da azabilmeniz için serbest bırakılarak ahirette ettiğinizi bulursunuz.
Samimi iseniz, "kiminle, nerede, nasıl, hangi maksatla konuştuğunuza,
konuşturulduğunuza" dikkat etmekle sorumlusunuz. Bir de bu işe her bakımdan ehil
ve layık olup olmadığınızı sorgulamalısınız; çünkü bu iş bir emanettir ve
emanetin ehlinde olması İslamî bir erdemdir, ödevdir.
9 Yeni Şafak, 07.02.2003
Yargıtay Başkanı'nın
konuşması10
Yeni adli yılın başlaması münasebetiyle Yargıtay Başkanı ve Barolar Birliği
Başkanı konuşuyorlar. Her yıl benzerleri yapılan bu konuşmalarda bazı
başkanların, yargıyı amacı yönünde ilerletici, problemlerini giderici önemli
sözler söylediklerini işitiyoruz. Son konuşmalarda da şüphesiz isabetli ve
önemli sözler var; "Pekçok sorunun kaynağını oluşturan 1982 Anayasası tamamen
değiştirilmeli, çağın evrensel değerleriyle bütünleşecek yeni bir Anayasa kabul
edilmeli. Bu düzenlemelerde, herhangi bir parti veya iktidarın isteği ve tercihi
değil, tüm toplumun beklentisi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü esas
alınmalı" şeklindeki tespitlere katılmamak mümkün değil. Ama benim bu yazıda ele
alıp eleştirmek istediğim sözler, Yargıtay Başkanı'nın din ve vicden özgürlüğü,
irtica ve İslam devleti; Barolar Birliği Başkanı'nın da ideal yargı üzerine
söyledikleridir.
Sayın Başkan, "İrtica; demokratik, laik, çağdaş düzene karşı tehlike olma
niteliğini koruyor. İrtica, aydınlanmaya ve öğrenime gerekli önemin verilmesi,
yasaların kararlılıkla uygulanması, zamanın koşullarına ve evrensel ilkelere
göre gerektiğinde yeni yasaların yürürlüğe konulmasıyla önlenebilecektir" diyor.
ABD, "Irak'ta kitle imha silahları var, bu dünya ve bölge barışı için büyük
tehlike oluşturuyor..." diyerek Irak'a müdahale etti, bütün arama ve taramalara
rağmen kitle imha silahları bulunamadı, bu silahlar olsun olmasın ABD'nin başka
ve meşru olmayan sebeplerle Irak'ı işgal etmeye niyetli olduğu ve silahları
bahane ettiği anlaşıldı. Türkiye'de ne zaman din ve vicdan hürriyeti üzerinde
baskı yapmak için irtica bahane edilse aklıma Irak olayı geliyor ve arada bir
benzerlik kurmaktan kendimi alamıyorum. Yıllardır bu irtica yaygarasını
dinliyoruz, irticadan neyi kastettiklerini de açıklamıyorlar, bazılarının "belli
bir çizgiden sonraki ferdi ve ictimai dindarlığa", bazılarının da "İslam devleti
kurma niyet ve eylemlerine" irtica dedikleri anlaşılıyor. Yargıtay Başkanı'nın
konuşmasında hangi tanımın kastedildiği anlaşılmıyor; hem İslam devletinden söz
ediliyor, hem de sınırsız din ve vicdan özgürlüğü isteğinin tehlikesine dikkat
çekiliyor.
Önce "demokratik, laik, çağdaş düzene karşı tehlike olma niteliğini koruyan"
irtica iddiasını ele alalım. Türkiye'de laik-demokratik düzeni değiştirip yerine
şeriat düzeni getirecek olan hangi örgütler ve bunların ne gibi faaliyetleri
var? Başkan'ın bunu açıklaması, belgelere işaret etmesi gerekirdi. Zaman zaman
yayımlanan raporlara baktığımızda sapla samanın birbirine karıştırıldığını, akla
ve ölçüye sığmaz abartmaların yapıldığını görüyoruz. 28 Şubat'ta verilen
muhtırada yer alan meşhur 18 madde de böyle idi. Bu maddelere ve taleplere
bakılırsa İmam Hatip okulları, Kur'an Kursları, birçok radyo ve televizyon,
partiler, dernekler, vakıflar, yazılı basın organı ve diğer yayınlar... irtica
odakları ve tehlike olarak niteleniyor, yok edilmesi isteniyordu. Eğer bunların
rejimi değiştirmek maksadıyla eylemler yaptıkları, suç işledikleri sabit ise
haklarında dava açılması, cezalandırılmaları ve engellenmeleri gerekir; sübut
bulmuş bir suçları yoksa suçlamak, sabit olmayan iddialara, tahminlere,
vehimlere dayanarak hürriyetlerini kısıtlamak hukuk devleti ilkesi ile
bağdaşıyor mu?
Başkana göre irtica şu tedbirlerle önlenecekmiş:
1. Aydınlanmaya ve öğrenime gerekli önemin verilmesi.
Peki bunun için mi, bazılarının irtica içinde gördükleri kesimin çocuklarının
liselerde ve yüksek öğretim kurumlarında okumaları engelleniyor?
2. Yasaların kararlılıkla uygulanması.
Hangi yasaların? Evrensel hukuk ilkelerine ve çağdaş, gelişmiş ülkelerin
uygulamalarına aykırı olarak yasaklar getiren, hürriyetleri kısıtlayan yasaların
mı?
3. Zamanın koşullarına ve evrensel ilkelere göre gerektiğinde yeni yasaların
yürürlüğe konulması.
Zamanın koşullarından maksat, hani şu meşhur "Türkiye'nin özel durumu ve
şartları" mı, yoksa çağdaş dünyanın dayattığı şartlar mı? Birincisi
kastediliyorsa onun hukuk ve demokrasi ile ne alakası var? İkincisi
kastediliyorsa "sınırsız din ve vicdan özgürlüğü adına" diyerek Başkan neye
karşı çıkıyor?
Yargıtay Başkanı'na göre "Sınırsız din ve vicdan özgürlüğü adına devleti devre
dışı bırakmak isteyenlerin amacı önce anarşi, sonra teokratik devlet düzeninden
başka şey olamaz... Din ve vicdan özgürlüğü isteyenlerle, İslamî devlet kurma
heveslilerinin aynı amaçta birleştiği unutulmamalı."
Bir hukuk adamına yakışmayacak ölçüsüz, dayanaksız ve mantıksız sözler. Önce
"sınırsız din ve vicdan özgürlüğü isteyenler" ifadesini ele alalım. Bir kere
sınırsız özgürlük isteyenler yok; ben böyle bir isteğin yazılı veya sözlü olarak
bir yerde dile getirildiğini ne gördüm, ne de duydum. Dünyada hiçbir şey
sınırsız değildir; din ve vicdan özgürlüğü de buna dahildir. Ayrıca din ve
vicdan özgürlüğü bir kesim için istenmiyor ki, bu başkalarına zarar versin; adı
üstünde din ve vicdan özgürlüğü. Bu özgürlükten bütün inananlar ve inanmayanlar
yararlanacağına göre yalnızca şeriat devleti kurma amacı ile bu talep arasında
nasıl bir bağ kurulabilir? "...başka şey olamaz" hükmünün mantıkla ve bilimle
bağdaşması mümkün mü? Her şeyden önce bu talebin amacı niçin "dini
olabildiğince, başkalarına zarar vermeden yaşamak" olmasın. Başkan bütün
özgürlük isteyenleri yalan makinasına koydurdu da böyle bir sonuç mu çıktı? Bir
toplum içinde her düşünce ve inanç bulunabilir; bunlar arasında anarşi,
komünizm, şeriat... isteyenler de olur. Devletin vazifesi, kötü niyetliler
yüzünden masum vatandaşların özgürlüklerini kısıtlamak değil, kötü niyetlerin
fiile dönüşmesini engellemektir. Bunun da yolu eğitimdir, kanunlara göre suç
olan eylemlerin cezalandırılmasıdır; suçsuzların cezalandırılması, kurunun
yanında yaşın da yakılması hukuka sığmaz.
Başkan, "Devletin özgürlük bahanesiyle; bir kesimin din ve vicdan özgürlüğünün
yok sayılmasına, zedelenmesine seyirci kalması varoluş nedenine ters düşer.
Kavram kargaşasıyla insan hak ve özgürlüklerinden söz ederek, laik düzen
hakkında zihinleri bulandırmak, din ve vicdan özgürlüğü ihlallerine zemin
hazırlamaktır..." diyor.
Diyelim ki Türkiye'de şeriat düzeni isteyenler var; yalnızca bu istek
başkalarının özgürlüğünü ortadan kaldırmaz ki... Ancak "belli bir yoruma göre
şeriat devleti" gerçekleştiği zaman "başkalarının özgürlüğü" belli ölçülerde
kısıtlanmış olur. Demokrasilerde bunu engellemenin yolu istemeyi engellemek,
ağızlara ve kafalara kilit vurmak değildir; başkalarına zarar verecek
düşüncelerin fiilen gerçekleşmesine mani olmaktır. Çağdaş demokrasilerde düşünme
ve isteme değil, başkalarına zarar veren eylem yasaklanır.
"Laik düzen hakkında zihinleri bulandırmak" ne demek? Dünyada yalnızca bir tane
laiklik anlayış ve uygulaması mı var? Başkan Anglo-Sakson dünya ile başta Fransa
olmak üzere bazı ülkelerdeki laiklik anlayış ve uygulamalarının birbirinden
farklı olduğunu bilmiyor mu? Şu değil de bu laiklik anlayışının kabulünü ve
uygulanmasını istemek niçin hak ihlallerine zemin hazırlasın? Başkanın, "AB'ye
uyum düzenlemelerini başarılı buluyoruz, ancak bu düzenlemeler Türk halkının hak
ettiği konumdan uzak. Reformların dış dinamiklerin zorlamasıyla değil, Türk
halkının isteklerinin bu doğrultuda olduğu bilinciyle yapılması gerekir"
şeklindeki sözleri yukarıdaki tespit ve talepleriyle çelişmiyor mu? Türkiye'de
Cumhuriyet yılları boyunca uygulanan laiklik anlayış ve uygulaması, Türk
halkının istekleri doğrultusunda mı olmuştur? Halk Partisi'nin iktidardan
uzaklaştırılması ve Demokrat Parti'nin kahir halk oyu üstünlüğü ile kazanmasının
belirleyici amilleri arasında "bu katı, hak ve özgürlükleri yok sayan laiklik
anlayışı"na karşı çıkmak, onu değiştirmek amacı yok mudur? DP ne yaptı, şeriat
mı getirdi? Hayır. Onun yaptığı daha yumuşak bir laiklik uygulaması ve halkın
dine yönelik bazı isteklerini karşılamaktan ibaret. Demokrasi ve özgürlük
istemeyenler orduyu devreye sokup demokrasiyi askıya almasalardı halk DP'yi daha
yıllarca iktidarda tutacaktı. Ondan sonra da olan yine budur.
Sayın Başkan dahil bütün okumuş yazmışların peşin hükümlerden ve
şartlanmışlıklardan kurtulmak için çaba göstermesi kaçınılmaz hale gelmiştir.
Barolar Birliği Başkanı da "bağımsız, yansız, güçlü ve adil bir yargı" için
köklü reformlar yapılmasını istiyor; bu reformların arasında ahlak eğitimi ile
ilgili olanı da var mı? Eğer yoksa hakimler de etten kemikten yaratılmış beşer
değil mi?
10 Yeni Şafak, 12-14.09.2003
Sünni-Alevi ilişkisi
Sevgili Fehmi Koru'nun bir yazısından, Almanya'da Aleviler'e, müslümanlardan
ayrı din dersi verme hakkı tanındığını öğrendim. Bu hakkın tanınması da
Berlin'deki bazı Alevî derneklerinin, "Bizim müslümanlıkla bir alakamız yok,
onlara verilen din dersi hakkı bize verilmiş sayılmaz, biz de ayrıca bu hakkı
talep ediyoruz" mealinde bir başvuruları sonunda gerçekleşmiş.
Önce "Alevîlik nedir?" sorusuna kısa bir cevap verelim. Alevîliğin ne olduğu
konusunda farklı yaklaşımlar ve değerlendirmeler var. Onun bir tarikat, bir
mezhep, farklı bir din olduğunu söyleyenlerin bulunduğunu görüyoruz. Bana göre
Alevîlik aslında kökü itibariyle şîîliğin bir koludur; yani bir İslam
mezhebidir, zaman içinde Alevîler'in dini hayatlarına Bektâşîlik, Mevlevîlik
gibi tarikatlardan, İslam öncesi kültürden bazı inançlar, âdâb, erkân ve
uygulamalar da girmiştir. Türkiye'de inanç ve amel bakımlarından tek tip bir
Alevîliğin bulunduğunu söylemek de zordur. Alevîlik okuma yoluyla değil, şifahî
anlatım yoluyla yayıldığı ve çeşitli sebeplerle bir ölçüde gizli tutulduğu için
çağlara ve bölgelere göre farklı Alevîlik anlayış ve uygulamaları ortaya
çıkmıştır. Dinin siyasete alet edilmesi cümlesinden olarak Alevîlik de dün ve
bugün siyasete alet edilmiştir, edilmektedir; bu vakıa da Alevî-Sünnî
ilişkisinin sağlıklı bir zemine oturmasını zorlaştıran amiller arasındadır.
Bir Alevî, Allah'a, Peygamber'e, Kur'an'a ve âhirete iman ediyorsa onu mümin ve
müslüman kabul etmek gerekir. Hz. Ali, Mehdi ve bazı sahâbiler hakkındaki
inançları ile ibadet ve ameldeki noksanlıkları onları mümin ve müslüman olmaktan
çıkarmaz.
Sünnîlere göre Alevîlerin Hz. Ali ve bazı sahâbîler hakındaki aşırı inaçları
hatalıdır. Namaz, oruç, içki, gusül gibi konulardaki anlayış ve uygulamaları da
kusurludur, muteber değildir. Tabîî onlara göre de Sünnîlerinki muteber
değildir.
Aradaki ortak ve farklı noktalar, bu iki müslüman gurubun bir arada kardeşçe
yaşamalarına engel olmamalıdır. Farklı inanış ve anlayışlar tartışma dışı
bırakılır, taraflar farklılıklarından dolayı aşağılanmaz ve kınanmaz, devamlı
ortak noktalar vurgulanırsa bir arada kardeşçe ve hayırlı işlerde işbirliği
içinde yaşamaları daha da kolaylaşacaktır.
Ben size Türkiye'de, doğup büyüdüğüm Çorum ve çevresindeki durumu aktarayım.
Dinin siyasete ve ideolojik mücadelelere alet edilmediği dönemde11 bizim bölgede
yaşayan Alevî vatandaşlarımız, Sünnî vatandaşlar gibi kendilerini müslüman
biliyorlardı. Onların farklılığı dinde değil, din anlayışında, dinin bazı inanç
ve ibadet konularında idi. Mesela Alevîlerin tamamı değil, bir kısmı
gusletmiyordu, namazlarının Hz. Ali tarafından kılındığını söylüyorlardı, helal
diyerek içki kullanıyorlardı, Hz. Ali'nin beşer üstü bir takım niteliklerinin
olduğuna inanıyorlardı, diğer üç halifenin onun hakkına tecavüz ettiklerini,
Muaviye'nin de zalim olduğunu ileri sürüyorlardı... Alevîlerin bir kısmı tıpkı
sünnîler gibi namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor, haram ve helale riayet
ediyorlardı. Daha sonra seyahatlerimde Türkiye'nin diğer bölgelerinde de durumun
benzer olduğunu gördüm. Yapılan alan araştırmaları12 da Türkiye Alevîleri'nin
müslüman olduklarını, kendilerini İslam'ın bir farklı temsili, tatbiki olarak
gördüklerini ortaya koymaktadır.
Benim yaşadığım zaman diliminde ve bölgede cem evleri yoktu, özel mekanlarda
dedeler dernek yaparlar, bu toplantılarda saz, söz ve ayinler olurdu. Şimdi aynı
şeyler kısmen cem evlerinde oluyor; şu halde cem evleri, camilerin değil,
tekkelerin bir çeşididir. Alevîler kimi beş vakit, kimi Cuma ve Bayram namazları
için hep camilere gelirlerdi, bugün de öyle yapıyorlar. Şu halde camiler, her
iki gurubu, ortak inançları ve uygulamaları yönünden bir araya getiren önemli
İslamî kurumlardır. Cem evlerini, amaçlarının dışına çıkararak camilere
alternatif yapmaya uğraşanlar, bilerek veya bilmeyerek kötülük yapmakta, birlik
ve bareberlik yerine ayrılığı körüklemektedirler.
Eğer Alevîler, kendi özel din anlayışlarını ve kültürlerini yeni nesillerine
aktarmada ve din hayatlarını yaşamada bazı sıkıntılar çekiyorlarsa bunların açık
ve seçik olarak ortaya konması ve -ayrılığı körüklemeden, çatışmayı ateşlemeden-
uygun çözümlere kavuşturulması hiç de zor değildir.
Bir arada nasıl olunur?
Çocukluğumu Alevî komşuların çokça bulunduğu bir mahallede geçirdim. Annemin ve
babamın dostları arasında birçok Alevî müslüman vardı. Benim çocukluk ve gençlik
arkadaşlarım arasında da öyle idi. Birbirimizi hiç etkilemedik diyemem; ama
-işin içine son zamanlardaki çirkin siyaset girmediği sürece- çatışma olmadı,
herkes kendi inancını yaşamaya devam etti. Komşulukta böyle olduğu gibi
akrabalık ve aile ilişkilerinde de böyle olması mümkündür. Taraflar, farklı
inanç, anlayış ve yaşantılarına saygı göstermeli, bunları asla tartışma ve
çatışma konusu yapmamalıdırlar. Bir uygulama bir arada bulunmamayı
gerektiriyorsa; yani bu uygulama sırasında tarafların bir arada bulunmalarında
sakıncalar bulunuyorsa o esnada ayrılmalıdırlar. Bunun dışında, taraflar kendi
anlayışlarına göre helal ve harama, caiz olana ve olmayana riayet ederek bir
arada olur, kardeşilik ve akrabalık ilişkisini kurar, yaşatır, hak ve ödevleri
yerine getirirler.
Türkiye'de bugünkü şekliyle Diyanet kurumu olacaksa bu kurum müslüman oldukları
için Alevîlerin de kurumudur. Alevîler ayrı camiler ve din adamları istiyorlarsa
bunun da yönetimi, hem eşitliği hem de düzeni sağlamak ve kötüye kullanımı
engellemek için Diyanet'e ait olur. Alevîler bir kültür merkezi veya tekke
olarak cemevi istiyorlarsa bu istek hem onlar için hem de Sünniler için eşit
olarak cevaplandırılır. Okullarda din dersine gelince, bunun için özel
toplantılar yapılmalı, eğitimcilerin ve ilahiyatçıların ortak çabalarıyla
tarafları tatmin eden çözümler bulunmalı, programlar ve kitaplar
hazırlanmalıdır.
Alevîlerin müslümanlıkla bir alâkalarının bulunmadığı tezi en azından bütün
Alevîler için doğru ve geçerli değildir. Alevîler adına konuşanlar ve bir takım
taleplerde bulunanlar da bunlara muhatap olanlar da bunu bilmeli ve buna göre
hareket etmelidirler.
11 1950 öncesi diyebiliriz
12 Mesela İSAM'dan İlyas Üzüm'ün araştırmaları
Recim cezalısı13
Bir dergide "Recim cezalısı kadın öldü" başlığı altında şu habere yer veriliyor:
"Yasak ilişki sonucu hamile kalınca ailesi tarafından taşlanarak cezalandırılan
35 yaşındaki Ş. A., 7 aydır tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Mardin'in
Yeşilli beldesinde H. A. ile yaşadığı yasak aşk ve hamileliği ortaya çıkınca
recim cezası sonucu ağır yaralanan Ş. A. ölüme yenildi. Allak, Dicle
Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahi Kliniği'nin ardından rehabilitasyon
tedavisi gördüğü Devlet Hastanesi'nde hayatını kaybetti. Ş. A. tedavisi
sırasında karnındaki 5 aylık bebeğini de yitirmişti. Allak ailesinin taşlı
saldırısı sonucu H. A. da olay yerinde ölmüştü. Olayla ilgili Allak ailesinden
beş kişi tutuklu yargılanıyor. Devlet hastanesi morgunda bekletilen cenazenin,
Kadın Merkezi tarafından toprağa verilmesi bekleniyor."
Buna benzer olaylar Doğu'da sıkça görülür ve duyulur. Doğu insanının namus ve
şeref anlayışı, namusunu temizleme usulü bu gibi trajedilerin sıkça yaşanması
sonucunu doğuruyor. Benim bu haberde takıldığım nokta "recim cezalısı kadın"
ifadesidir. Recim cezası, bilindiği üzere, zina eden evli erkek ve kadının
taşlanarak öldürülmesidir. Genellikle fıkıh kitaplarında bu ceza, İslam'ın
değişmez cezalarından biri olarak gösterilmiş olmakla beraber farklı ictihadlar
da mevcuttur. Kur'an-ı Kerim'de evli bekar ayrımı yapılmadan zina suçunun cezası
recim değil, celde14 olarak ifade edilmiştir. Hz. Peygamber zamanında bir iki
recim uygulaması olmuştur; ancak hüküm ve uygulama şekline bakıldığında bu
cezanın had değil, takdiri ve uygulaması yöneticilere bırakılmış "tazir"
çeşidinden bir ceza olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu cezayı, suçluyu suçüstü
yakalayan koca bile uygulayamaz. Böyle birinin sorusuna Peygamberimiz (s.a.v.).
"Sen bizzat cezayı infaz eder, karını öldürürsen ben de sana kısas uygularım"
demiştir. Suçun sabit olabilmesi için ya itiraf yahut da 4 erkek ve iyi ahlak
sahibi şahidin fiili çıplak yani şeksiz-şüphesiz görmesi ve tanıklık etmesi
gerekir. Bunun ise gerçekleşmesi imkansız gibidir.
Bu kısa açıklamadan çıkan sonuç şudur: 1. Recim cezasının bugün de uygulanacak,
değişmez bir İslâmî ceza olduğu hükümü kesin, tartışmasız değildir. 2. Recim
İslâmîdir diyenlere göre de önce suçun ispat edilmesi sonra da devletin ilgili
kurumlarınca infazı gerekir. 3. Haberdeki olay İslam hukukuna göre de, mevzu
hukuka göre de bir cinayettir. Bu olayın İslam'a yamanması, cinayetin bir İslâmî
ceza uygulaması gibi takdim edilmesi İslam'a iftiradır. İslam ile bir meselesi
olanların iftira, yalan, abartma ve saptırma yollarını terkederek dürüst tenkit
yolunu seçmeleri gerekir; aksi halde inandırıcılık ve ciddiye alınma şanslarını
kaybederler.
Bugün Müslümanların yaşadığı ülkelerin büyük çoğunluğunda Müslümanların recim
vb. cezalara ilişkin bir meseleleri yoktur; çünkü cezayı devlet uygular,
Müslüman ferdin vazifesi suç ve günah işlememek, işlenmesini engellemek için en
uygun ve yapıcı tedbirleri almak, imkan bulduğu ölçüde "iman, ibadet, ahlak,
helal-haram..." alanlarında dinin emir ve yasaklarına riayet etmek, iyi bir
Müslüman olmak için elinden gelen çabayı göstermektir. Bugün Müslümanların
hayatlarının içinde olmayan ve bu bakımdan da gündemlerinde bulunmayan konuları
tartışma alanına çekmek isteyenlerin niyetlerinden şüphe etmek gerekiyor.
Bunların maksadı üzüm yemek değil bekçiyi dövmek, Müslümanları incitmek,
İslam'ın imajını çirkinleştirmektir. Müslümanlar göğüslerini gererek, başlarını
dik tutarak İslam'ın genel ve çoğu evrensel kurallarından, bilgilerinden, emir
ve yasaklarından söz edebilirler; çünkü bunlar insanlık için de rahmettir ve
saadet vesilesidir.
13 Yeni Şafak, 20.06.2003
14 Belli usul ve şekilde 100 sopa
Liberal kul
"Liberal" kelimesinin ifade ettiği özgürlük ile "kul" kelimesinin içerdiği
bağlılık, bağımlılık, tâbilik arasında zıtlığın bulunduğu açıktır. Buna rağmen
"liberal nitelikli kul" nasıl olur, böyle bir sıfat tamlaması nasıl yapılabilir?
İslama göre insanlar "potansiyel olarak eşit yaratıldıkları" için hiçbiri
-yaratılıştan gelme bir üstünlüğe" dayanarak diğerine tahakküm edemez, biri
diğerini iradesi dışında bir tercihe ve eyleme zorlayamaz. Böyle olunca da her
bir insanın diğeri karşısında hür (liberal) olması esastır. Kula kul olmak,
tapınmak mânasında olursa şirktir, baskı altında itaat mânasında olursa
zulümdür. Diğer insanlara eşit ve onlara karşı hür olan insan Yaratıcı
karşısında da hür müdür? Yaratıcının iradesine boyun eğmek, O'na tapmak,
insanlığını O'nun vahyederek öğrettiği hayat programı çerçevesinde
gerçekleştirmek, böyle yaparsa insan için mukadder olan erginlik derecelerini
elde edeceğine inanmak durumunda değil midir? Evet böyledir; böyle olduğu için
de insan ferdi, Yaratcısının karşısında hür (liberal) değil, kuldur. "Liberal
kul", yalnız Allah'a kulluk eden, yalnız O'nun yardımına sığınan, kula kul
olmayı reddeden "İslam insanı" tipidir. Özgürlük ve bağlılık konusundaki
öğretisinin özeti böyle olan İslam, toplum ve siyasetle ilgili bir teori olan
liberalizme nasıl bakar? Libralizmin ne olduğu konusunda, sayın Mustafa
Erdoğan'ın, Liberal Düşünce Dergisi'nin ilk sayısında çıkan bir yazısından
alıntılar yaparak yukarıdaki soruya cevap vermeyi deneyeceğiz.
"Genel olarak toplumsal-siyasal teori ve özel olarak da liberalizm hakkındaki
okumalarım bana, liberalizmin, her şeyden önce, bir bireysel özgürlük öğretisi
olduğunu söylüyor. Özgürlükten, hayatımızı kendi tercihlerimize göre kurma
çabamızın başkalarınca, özellikle siyasi otorite tarafından keyfi olarak
engellenmemesini, başka bir ifadeyle, insanlığımızı gerçekleştirme
potansiyelimizin tanınmasını anlıyoruz. Bu demektir ki, liberalizm, zorlama
yerine serbestiyi, dayatma yerine tercih özgürlüğünü temel değer saymaktadır.
Liberaller olarak, insanlara otorite yoluyla "iyi"nin, "doğru"nun, "yararlı"
olanın dayatılmasını ahlak dışı bir tutum olarak görüyor ve her yetişkin ve
sağlıklı kişinin kedisi için neyin iyi olduğuna yine kendisinin karar verme
hakkına sahip olduğunu kabul ediyoruz."
"...başkalarınca -özellikle siyasi otorite tarafından- keyfi olarak
engellenmemesi" anlamındaki özgürlük İslam'a aykırı değildir. Siyasi otorite
dahil bütün başkaları, kendi düşünce, tercih ve arzularını bireye dayatamazlar.
İslam'ı sosyal düzenin de kaynağı olarak kabul eden bir siyasi otoritenin
dayatabileceği şey, kamusal alanda dinin emirleri ile bu emirlere aykırı olmamak
üzere yapılan kanunlardır, hukuktur. Allah'ın emirlerine, dine aykırı
davranışlar kişinin özel mekanında ve gizli olduğu sürece, dünyada müdahale
konusu olmamak bakımından serbesttir. Günah olan bu davranışların hesabını
sormak ve gerekeni yapmak Allah'a aittir ve ahirette olacaktır.
"Yetişkin ve sağlıklı kişilerin kendileri için iyi ve yararlı olana kendilerinin
karar vermesi" ilkesi, insanın iman öncesi durumu için doğrudur. İman ettikten
sonra müminin, iyi ve kötü, yararlı ve zararlı konularında ilâhî irşadı,
öğretiyi göz önüne almaması, kendini bunlarla bağlı saymaması çelişki olur.
"Özgür toplumun, genellikle sanıldığı gibi, herkesin aynı "iyi" amaçlar
hiyerarşisi etrafında kenetlendiği monolitik bir yapı olmadığını, aksine farklı
amaç ve ideallere göre hareket eden kişi ve grupların barışçı birlikteliğine
dayanan çoğulcu bir toplum olduğunu düşünüyoruz."
Toplumun ve araç-devletin hem oluşması hem de varlığını koruyarak işlevini
yerine getirmesi zorunlu bir takım "ortak iyi" amaçların varlığına bağlı değil
midir? Bu ortak iyiler olmazsa farklı amaç ve ideallere göre hareket eden
bireylerden oluşan bir topluluk nasıl gerçekleşecek? Böyle bir çoğulculuk
anlayışı içinde amaçlar çatışınca "barışçı birliktelik" nasıl sağlanacak?
Sayın Erdoğan'ın yazısında bu soruların şöyle bir cevabını bulmak mümkün:
"Mamafih, liberal program, kamusal ruha hiç yer vermeyen ve toplumu birbiriyle
ilişkisiz atomistik-bireysel varoluşların basit bir yığını olarak gören bir
program da değildir. O sadece, kamusal ruhun ve "ortak iyi"nin topluma otorite
eliyle bir kalıp biçmekle veya toplumsal ilişkilerin nasıl biçimlenmesi
gerektiğini belirtmekle ilgili olmadığını söyler. Bundan tamamen farklı olarak,
"ortak iyi"nin; aslında herkesin birey ve grup olarak kendi bilgisini kendi
amaçları için kullanmasına izin veren ve barışçı varoluşun ortak kurallarını
birlikte tespit etmeyi mümkün kılan yöntemleri geliştirmekten ibaret olduğunu
ileri sürer."
Bu cevapta da açık kalan husus, "barışçı varoluşun ortak kurallarını birlikte
tespit etmeyi mümkün kılan yöntemleri geliştirme" meselesidir. İşte bu ortak
kuralları tespit yöntemlerini seküler sistemlerin ne dereceye kadar bulabildiği
ve bu yöntemlerle üretilen ortak kuralların ne kadar ortak olduğu, barışçı
birlikteliği ne kadar gerçekleştirdiği konuları oldukça tartışma götürecek
konulardır. "İçtenlikle kabule dayalı" yeterince ortak kuralın oluşması
bakımından iman çok önemli bir unsurdur. İnanan ve inanmayanların birlikte
yaşadıkları bir toplumda, genel ahlak ve ortak kurallar zorunlu olarak
çoğunluğun irade ve tercihleri doğrultusunda oluşmaktadır. Bu takdirde azınlıkta
kalanların bu kuralları uygulamaları bir çeşit"dayatma" olmadan mümkün olamaz.
"Liberalizmin bana makul bir teori olarak görünmesinin başka bir nedeni, onun
aynı zamanda insanların eşitliği düşüncesine dayanmasıdır. Gerçi eşitlik pek çok
başka öğretimin, bu arada sosyalizmin de sözde idealidir. Hatta, sosyalistler
eşitliğin liberal doktrinle ilişkisiz olduğunu iddia ederler. Ne var ki, ahlaken
değerli olup da beşeri imkân dahilinde gerçekleştirilebilir yegâne makul eşitlik
anlayışı liberalizminkidir. Bu anlayışın özünde, bütün insanların insan olmak
bakımından aynı ahlaki değere sahip olduklarının kabul edilmesi yatmaktadır. Bu
öncül, siyasi otorite tarafından herkese eşit muamele edilmesini ve dolayısıyla
hiç kimseye ayrımcılık yapılmamasını gerektirir. Liberalizmin özgürlük ve
eşitlik ilkeleri, insan haklarına vücut verir.... "Eşit hak" anlamında eşitlik
öncelikle siyasi bir ilkedir; herkesin haklarının devletçe eşit koruma altına
alınmasını ve yönetimde herkesin eşit söz sahibi olmasını gerektirir. Bu, bir
yandan "hukuk devleti", bir yandan da demokrasi demektir".
İslam'a göre insanlar, yaratılış hikmeti bakımından eşit kabiliyetlerle
donatılarak tek Yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılanların hiçbirinde
Yaratıcı'ya mahsus yetki ve nitelikler yoktur. Hak dine inananlar ilâhî irade ve
talepler çerçevesinde fert ve topluluk olarak kendilerini gerçekleştirebilmek
için zorunlu olan sosyal ve siyasi yapıyı oluştururlar. İnanmayan veya başka bir
dine inananlar ile müslümanlar arasında genel ahlak, genel kurallar ve amaçlar
bakımından önemli farklılıklar bulunduğu için, onlarla ötekiler arasındaki
ilişki, temel insan hakları bakımından eşitlik, liyakat ve ehliyete bağlı haklar
ve yetkiler bakımından farklılık esasına dayanır. Mesela yaşamak, seyahat etmek,
ticari ve iktisadi faaliyette bulunmak, mesken dokunulmazlığı, sosyal
güvenlikten yararlanma hakkı, düşünce ve inanç özgürlüğü... herkes için eşit
olarak vardır; kamu görevinde istihdama gelince hakimlik, devlet başkanlığı gibi
alanlarda eşitlik yoktur. Günümüzde belli bir dine inananların kendi kural ve
değerlerinin hakim olduğu bir siyasi ve toplumsal yapı oluşturmaları mümkün
gözükmüyor; böyle olduğunu iddia eden devletler ve toplumlar ya değişiyor, ya
değiştiriliyor. Bu durumda ideolojik ve otoriter sistemler bütün bireylere ve
guruplara haksız dayatmalarda bulundukları gibi müslümanların da din ve düşünce
özgürlüğü başta olmak üzere birçok haklarına kısıtlamalar getiriyorlar. Böyle
şartlarda liberal demokrasi, mevcutların en uygunu gibi gözüküyor. Liberal
demokrasilerde yaşayan müslümanlar toplumun çoğunluğunu teşkil ediyorlarsa, zora
ve zorlamaya değil, eğitimle sevdirmeye, benimsetmeye, kabullenmeye dayanan
genel ahlak ve kurallar oluşturmak ve bunları yükselen değerler haline getirmek
için gayret göstermeleri gerekecektir.
"Bu durumda, insanlar arasındaki sosyo-ekonomik farklılıklara "eşitleştirme"
saplantısı açısından değil, bir başka liberal değer olan "adalet" açısından
bakmak gerekir. Adalet, insanların bilgi, beceri ve şans etkenlerine bağlı
olarak içinde bulundukları farklı konumların, haksız kazanımların sonucunda15
elde edilip edilmediklerine bakar ve bu açıdan tespit edilen adaletsizliklerin
telafi edilmesini öngörür. Başka bir ifadeyle, adalet, insanların maddi
konumları bakımından eşit olmalarını veya eşit kılınmalarını değil, fakat sadece
adil kuralların herkese aynı şekilde uygulanmasını, kural-dışılıkların bertaraf
ve telafi edilmesini gerektirir. Ayrıca, belki adelet, kuralların adil
uygulanmasına rağmen, kendi kusuru olmaksızın asgari insani yaşama sınırının
altına düşenlere, istisnai olarak toplum adına yardım edilmesini de gerektirir.
Ama iyilikseverlik veya yardımseverlik gibi sivil erdemleri yasal-cebrî kurallar
halinde genelleştirmenin ve devletleştirmenin adaletle ilgisi yoktur."
Yukarıdaki satırlarda tanımlanan "liberalizmin adalet anlayışı" ile İslam'ın bir
problemi yoktur. İslam'a göre de insanların fırsat eşitliği içinde olmaları
gerekir, ancak fiilî ekonomik imkan ve varlıkların eşit olması gerekmez. Toplum
içinde göreceli olarak zenginler ve yoksullar olacaktır. Zenginlerin yoksullara,
yoksunlara, ihtiyaç sahiplerine karşı kimi dinî ve ahlakî kimi hukukî
yükümlülükleri vardır. Topluluk içinde inancı ve hayat tarzı nasıl olursa olsun
herkesin temel ihtiyaçları karşılanmış olarak yaşama hakkı vardır. Birilerinde
fazla var iken diğerleri temel ihtiyaçlarını elde edememiş olurlarsa, "aç, açık,
tedavisiz, tahsilsiz, zorunlu gidiş gelişler için araçsız..." kalmışlarsa ortada
adaletsizlik var demektir; bunun önce iman ve ahlakın sevkiyle, sivil
insiyatifle giderilmesi gerekir. İman ve ahlak yetmiyorsa devlet devreye girer.
Liberalizmin serbest piyasa ekonomisi ilkesi, "bir kümeste hür kurtlar ve
tilkiler karşısında hür tavşanlar ve tavuklar" misali olmadığı sürece İslam'a
göre de uygundur. Medine pazarı uygulamasında spekülasyon, hile, aldatma,
fiyatlarla oynama vb. yasak olmakla beraber üreticiden tüketiciye uzanan tabîî
sürece müdahale yoktur. Fiyatları devletin değil, tabîî ve ahlaki şartları
içinde işleyen piyasanın belirlemesi istenmiştir.
15 Yani, eşit kuralların veya kuralların eşit uygulanmasının ihlali yoluyla
Demo-totaliter siyasiler
Bir terim de ben uydurdum: "Demo-totaliter". Bundan maksadım, demokrat geçinen,
daha doğrusu bu çağda başkası elverişili olmadığı için demokrasiyi kullanan,
iktidarı bu yoldan elde edip bir başka dünya görüşü, düşünce veya menfaat
gurubuna kaptırmamak için -kitabına uygun hale getirerek- her yolu mübah sayan,
seçilmiş veya kendini seçmiş(!) siyasilerdir.
Bu günlerde işi kitabına uydurmak için kullanılan kavramlar "AB, şeriat
tehlikesi, askeri darbe tehdidi, hatta kanunu hukuk yerine koyarak hukuk devleti
ilkesidir.
Yıllarca Amerika'da kalmış, sosyal demokrat olduğunu iddia eden birisi çıkıyor,
"filan parti seçimi kazanırsa şeriat gelebilir, bu tehlikeyi önlemek için ordu
harekete geçer ve bu da onların vazifesidir" diyebiliyor.
Anayasada yapılan değişiklik sebebiyle buna aykırı düştüğü için iptal edilmesi
gereken ve bu yüzden de uygulamada "yok hükmünde olan" siyasi partiler
kanunu'nun 104. maddesine dayanarak bir savcı, seçimlerin galibi olacağına kesin
gözüyle bakılan bir partinin kapatılması için dava açabiliyor; hem de bunu
seçimlere 10 gün kala yapıyor.
Kendisinden 4. kuvvet olarak söz edilen medya -eğer böyle ise- hiçbir partiye
angaje olmaması gerekirken, ülkenin ve halkın yararını önde tutması icap ederken
parçalanıyor, bir kesimi, diğer kesiminin tuttuğu partiye veryansın ediyor,
karşı olduğu siyasilere iftira ediyor, sabit olanı abartıyor, sabit olmayanı
uyduruyor, iddiaları gerçekmiş gibi takdim ediyor, açılan davaları hükme
bağlanmış gibi veriyor, alay ediyor, küçümsüyor...
Zaman zaman yargı siyasete alet olyor; halkın iradesini temsil hakkını seçim
meydanında alamayanlar, bu iradenin karşısına yargıyı koymaya çalışıyor ve ne
yazık ki buna da bazan muvaffak oluyorlar.
Amerika nasıl kendi çıkarlarını koruyabilmek için terörü bahane ediyor,
kendisinin ve desteklediği İsrail'in uyguladığı terörü görmezden gelerek
olmayanı var gösteriyor, ihtimali gerçek gibi değerlendiriyor ve bütün hukuk
kurallarını çiğneyerek ülkelerin iç işlerine karışıyor, hatta silahlı saldırıda
bulunuyorsa, bizim demo-totaliter siyasilerimiz de mesela "abartılar hariç sabit
verilere göre mevcut şartlarda ihtimal dışı bulunan şeriat tehlikesi"ni ileri
sürerek demokarsiyi askıya alabiliyor, insan hak ve özgürlüklerini
çiğineyebiliyorlar.
Bu daha ne kadar böyle devam edebilir?
Bence devam edemez. Amerika "tehlikenin gerçekleşmesini bekleme, ihtimali kendin
belirle ve yok et" siyasetine dayanarak kendi çıkarı için geride kalan dünyaya
zarar vermeye devam edemeyecek, devam ettiği sürece korktuğu terör büyüyerek onu
boğacaktır.
Bizim demo-totaliter rejim taraftarlarımız da bu tutumlarını uzun zaman
sürdüremeyeceklerdir; çünkü tavşan gözünü açmaktadır, halk şuurlanmaktadır, olup
bitenler konusundaki gerçek bilgiler köy kahvelerine kadar yayılmaktadır,
engelleyici meşru tepkinin olmayışının en belirleyici sebebi olan "sivil toplum
örgütlenmesi" eksikliği giderilmektedir, örgütlenme başlamıştır ve
gelişmektedir...
Açılan kapatma davasının reddedileceğine kesin gözüyle bakıyorum. Ancak farz-ı
muhal böyle bir şey olsa bile namuslu, halkın iradesine saygılı, gerçek mânada
demokrat olan siyasilerin meclis toplanır toplanmaz yasakları ve diğer pürüzleri
ortadan kaldırıp derhal yeniden seçime gitmeleri ve demo-totaliter sistemi bir
daha dirilemeyecek şekilde yerin dibine gömmeleri namus borçları olmalıdır,
olacaktır.
Çoğunluğun
hakkı ve Diyanet'in hutbesi
Çağdaş demokrasilerin olmazsa olmaz unsuru insan hak ve özgürlükleridir. Bu
bağlamda insan denilince kastedilen de "birey olarak insan"dır. Demokratik hukuk
devleti bir tek insanın da hak ve özgürlüklerini korumakla yükümlüdür; bunun
için vardır. Ancak bu madalyonun yalnızca bir yüzüdür. Öteki yüzü
çevirdiğinizde, birey ve gurupların hak ve özgürlüklerinin mutlak olmadığını,
bazı sebeplerle kısıtlanabildiğini görürsünüz. Eğer insan tek başına varolup
yaşayabilseydi, kendisi için hak olarak kabul ettiği her şeyi sonuna kadar
kullanırdı, kendi irade ve rızası dışında bir başkası onun hak ve özgürlüğüne
müdahale etmezdi. Ama insan dünyaya gelebilmek için başkalarına muhtaçtır;
yaşamak, korunmak, gelişmek, yetişmek, bilgi görgü edinmek, sosyalleşmek... için
de aileden devlete ve oradan bütün insanlığa uzanan bir geniş "insanlık
ailesine" ihtiyacı vardır. İnsan tekleri topluma ve devlete muhtaç olduklarına,
onlar olmadan kendileri de olamayacağına göre, zorunlu olan yerlerde hak ve
özgürlüklerinden fedakârlık etmek durumundadırlar. Zorunlu olan yer ve durumlar,
devletin bekası, toplumun sağlık ve huzuru ile ilgilidir. Bir fert veya gurup,
insan hak ve özgülüklerini sınırsız kullandıklarında devletin bekası, toplumun
sağlık ve huzuru bozuluyor veya elle tutulur, gözle görülür açıklık ve
kesinlikte bozulma tehlikesine maruz kalıyorsa birey ve gurupların hak ve
özgürlükleri kısıtlanır.
Anayasalarda yer alan ve hakların kısıtlanması için sebep olarak kabul edilen
ilkelerden biri de "genel ahlak"tır. Genel ahlak halkın çoğunluğu tarafından
benimsenen ve bir milletin tarihinden tevarüs ettiği, gelenek haline gelmiş
bulunan ahlak anlayış ve uygulamasıdır. İşte bu ahlakın "ayıp ve çirkin"
gördüğü, böyle değerlendirdiği bir davranış, genel mânada insan hakkı ve
özgürlüğüne dahil olsa bile kısıtlanır. Genel ahlakın ayıp saydığı bir
davranışı, kamuya açık yerlerde yapmak isteyen ve bunun "hakkı olduğunu" ileri
sürenlere karşı şöyle denir: "Haklar mutlak değildir, herkese açık yerlerde
genel ahlaka aykırı davranamazsınız, varlık ve devamınızı borçlu olduğunuz
toplumun huzuru, sağlığı, ülkede âsâyişin korunması, suçun engellenmesi için
fedakârlık etmeye mecbursunuz. Bireysel hak arayıcısı direnir, "bu çağda böyle
ahlak anlayışı olmaz, uygar ülkelerde benim davranışım ayıp sayılmıyor..."
derse, kendisine şu husus hatırlatılır: Genel ahlaktan maksat yalnızca evrensel
ahlak değil, aynı zamanda belli bir anayasanın uygulandığı ülke halkının kahir
çoğunluğunun ahlak anlayışıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığı, iyice zıvanadan çıkan çıplaklık gösterilerinin
dinimiz, ahlakımız ve çocuklarımızın beden ve ruh sağlığı yönünden
değerlendirilmesini içeren bir hutbe hazırlamış ve camilerde okutacakmış. Bunu
haber alan çıplaklık istismarcıları ve dolaylı yoldan dinimize ve ahlakımıza
karşı savaş açmış olanlar yaygarayı kopardılar, bilinen geçersiz argümanlara
sarıldılar, "Bu çağda..., laiklik..., büyük bir skandal..., derhal
engellenmelidir" demeye başladılar. Bunlar hep böyle yapıyorlar, bir avuç
marjinal oldukları halde örgütleri ve imkanları sayesinde sesleri fazla çıktığı
için milletin çoğunluğunu sindiriyorlar ve mel'anetlerini icraya devam
ediyorlar. Ama yağma yok, tarih, kültür, ahlak, hukuk bizden yana ve artık
çoğunluk da demokratik haklarını kullanmayı öğreniyor, bunun yollarını açıyor.
İşte önümüzde bir imtihan; eğer Diyanet'in bu hutbeyi okutması engellenirse
ülkede "azınlığın" sözü geçiyor, demokrasi yalnızca onlara hizmet ediyor,
çoğunluğun hakları çiğneniyor demektir. Çağdaş demokrasilerde hakların
çiğnenmemesi için hak sahiplerinin aktif olması, yönetime sivil örgütler
aracılığı ile katılması, sesini çıkarması gerekiyor. Bu yapılmaz ve bu sayede
hak talepleri arasında denge kurulmazsa ahlaksızlar sokaklarda, park ve
bahçelerde, yayın organlarında boy gösterirler, ahlakına saldırılan ve vicdanı
incitilen çoğunluk ise olan biteni içini çekerek, dişlerini gıcırdatarak
seyretmek durumunda kalırlar. Böyle kalsalar, zarar bundan ibaret olsa yine
hafif sayılır, asıl kötüsü kamu vicdanının giderek hassasiyetini kaybetmesi,
kötüye alışması ve millî kültürün, manevî dokunun bozulmasıdır.
İçki servisi ve
belediyeler
Başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden kendi müslümanlıklarını
olabildiğince tam yaşamak isteyenlerin kamu hizmetinde veya iktidarda olmaları
halinde ya inanç veya uygulama olarak İslam'dan uzak olanların itiraz sesleri
yükseliyor: "Bunlar demokrasiyi araç olarak kullanırlar, demokratız demeleri
samimi değildir, fırsat bulduklarında kendileri gibi inanmayan ve yaşamayanların
hak ve özgürlüklerini kısıtlar, hatta tamamen ellerinden alırlar, bunlara fırsat
vermemeli, dolayısıyla kendilerine kamu hizmeti, görevi ve iktidar da
verilmemelidir..."
Bu itirazı seslendirenler insan haklarına saygılı ve demokrat olduklarını
söylüyor, bu değerleri korumak için inananların hak ve özgürlüklerini kıstlamayı
caiz görüyorlar. Eğer ortada gerçek, ciddi ve fiilî veya hemen fiile dönüşebilir
bir tehlike olsa, birileri memur veya yönetici olduğunda, iktidara geldiğinde
başka birilerinin hak ve özgürlüklerinin son bulacağı kesin veya ona yakın
ihtimal içinde bulunsa bu refleksi makul görmek mümkündür. Ancak kesin olan bir
vehimden, anlamsız ve temelsiz bir korkudan ibaret; böyle bir dayanaktan yola
çıkarak hak ve özgürlük kısıtlamak ise demokrasi ve insan haklarına saygı ile
birlikte olamaz.
İstanbul Büyükşehir yönetimini, yukarıda tanımladığım türden müslümanlar
kazanınca birkaç hafta sokaklar çeşitli dedikodularla çalkalalandı: Otobüslere
başı açık olanlar alınmayacakmış, ince çorap giyenlerin bacaklarına jilet
vuracaklarmış, bunlar şöyle yapacaklar, böyle edeceklerdmiş... Birkaç hafta
sonra balonlar söndü, yalancıların mumları karardı, İstanbul'a 10 yıllardır
yapılmayan hizmetler yapıldı, ülkemizde ve çağımızda olabileceği kadar da dürüst
bir yönetim örneği segilendi.
O günden bugüne İstanbul ve benzeri yerlerde müslüman dünya görşüne sahip
ekiplerce yürütülen yerel yönetimler değerlendirilirken bir tenkit üzerinde
ısrar edildi: "Bunlar, bazı kamuya açık yerlerinde içki servisi yapmadılar, içki
isteyen vatandaşların bu arzularını yerine getirmediler; işte bu onların
kusurudur, içki vermeleri gerekirdi..." dediler. Bunu diyenler farkında olarak
veya olmayarak bir kesimin arzusunu, hak ve özgürlüğünü diğer kesiminkine tercih
ediyorlardı. Çünkü dinin emir ve yasakları konusunda hassas olan müslümanlar
içki içilen yerde oturamaz, yeyip içemez, huzur bulamazlar. Ya oralardan mahrum
olacaklar, ya başkaları onların bu hassasiyetlerine saygı gösterecek, yahut da
bir kesim diğer kesime karşı en azından kalben nefret duyacaktır. Türkiye'de
uzun yıllar içenlerin hak ve özgürlüğü diğerlerine tercih edildi, içmeyen ve
içmek haramdır diyenlere "ya sev, ya terk et" denildi. Halbuki onlar da ikinci
sınıf vatandaş değildi, onların da güzel ve ucuz yerlerde oturmak, yemek-içmek
ve dinlenmek hakları vardı. Bir orta yol bulunabilirdi, bazı yerlerde içki
verilmez, oraya herkesin gelip yararlanması sağlanır, ille de içmek isteyenlere
başka mekanlarda bu imkan tanınırdı. İşte uygulamada hassas müslümanlar bu orta
yolu bulup uyguladılar, yıllarca o güzel yerlerden mahrum olanların da
yararlanmasına imkan verdiler.
Hep hoşgörüden, çoğulcu yaşama tarzından, başkalarının hak ve özgürlüğüne zarar
vermemeye itina göstermekten söz ediliyor. Bunlar, bir tarafın "olmazsa olmaz
neviden olmayan" arzularını yerine getirip, diğerlerini mahrum etmekle
gerçekleşmez, tarafların ortaklaşa yaşayabilecekleri ortamlar ile her bir
gurubun kendi inanç ve dünya görüşü çerçevesinde yaşayabileceği zeminleri
oluşturmakla gerçekleşir. İşlediğimiz konuda hoşgörü ve fedakârlık içmeyene
değil, içene düşer; çünkü içen bunu başka yerde yapabilir, belli bir yerde
başkalarının inançlarına saygı göstererek içmeyi terk ettiğinde maddi ve manevi
olarak zarar görmez. İçmeyen ve içmeyi haram sayanlar ise yanlarında içen
müslümana hoşgörülü olamazlar, onların yanında huzur içinde oturamazlar ve bu
duygular, davranışlar canları böyle istediği için değil, onların hayatlarını
mânalandıran inançları yüzündendir, bundan kaynaklanmaktadır.
İnancı yüzünden içki içmeyen ve yanında içilmesinden de rahatsız olan bir insan,
devlet ve hükûmet başkanlığı da dahil olmak üzere kamu görevine talip olamayacak
mı? İnsan hakları ona bu imkanı vermiyor mu? Veriyorsa ve mesela başbakan
olursa, zaruret hali dışında toplantılarda ve merasimlerde içki ikram
etmeyebilir; başkaları de onun inancına saygı göstererek alışkanlıklarından
geçici ve kısa bir süre için fedâkârlık yaparlar. Bu fedâkârlığı yabancıların
rahatlıkla yapabileceklerini düşünüyorum; bunun örnekleri de var. Problem bizim
kendine yabancılaşmış aydınlarımızla ilgili olsa gerek.
Dayatma yoluyla tektip insan yaratacağız diye insanımızın gönüllerini ve
bedenlerini parçalayanlar, meseleye bir de bu yazılanlar açısından baksınlar.
Barış dini İslam
İslam'ın diğer devletleri bir vakıa, inkarı kabil olmayan bir varlık olarak
tanıdığında, buna göre onlarla çeşitli milletlerarası ilişkilere girdiğinde
şüphe ve tartışma yoktur. Ancak İslam'ın diğer devletlere karşı dinî-hukukî
tavrının ve kurduğu ilişkilerin niteliğinin ne olduğu, ne olması gerektiği
tartışılmış ve ortaya iki görüş çıkmıştır:
Birincisi, İslam'a göre sulh esas, savaş ârızîdir16. İslam devleti, karşı
tarafın tecavüzü, hak ihlali vb. sebepler bulunmadıkça gayr-i müslim devletlerle
devamlı sulh içinde yaşar ve iyi ilişkiler kurar. İslam'da savaş barış içindir
ve savunmaya yöneliktir; ilk taarruz daima karşıdandır...
Buna karşı ikinci görüş şudur: İslam yeryüzünde yalnız ilâhî hükümranlığa boyun
eğmiş ve bunu temsil eden devletin meşruiyet, varlık ve istiklalini tanır; bu
devlet ise İslam devletidir. Diğer devletler gayr-i müslim oldukları müddetçe
müslüman devlet onlarla savaş durumundadır. Barış, ya İslam devletinin
güçsüzlüğünden, ya gayr-i müslimlerin İslam'ı kabul etmelerinden yahut da İslam
devletinin egemenliği altına girmelerinden dolayı tercih edilir.
Bazı eski hukukçular ile muasır İslam hukukçularının çoğu tarafından benimsenen
ve savunulan birinci görüş, delil olarak Kur'an-ı Kerim'in "sulh isteyen
düşmanla sulh yapılmasını"17, "taarruz ve tecavüzde bulunulmamasını"18 emreden
ve "tecavüze uğradıkları için müslümanlara savaşma izni verildiği"ni bildiren19
âyetlerine dayanmaktadır. Bu âyetlerin mealleri şöyledir:
"Eğer barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a güven; O her şeyi
işitendir ve bilendir. Seni oyuna getirmeye kalkışırlarsa kuşkusuz Allah sana
yeter; yardımıyla ve müminlerle seni destekleyen O'dur. Müminlerin gönüllerini
birleştiren de O'dur. Dünyanın bütün servetini harcasaydın onların gönüllerini
birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını düzeltti, O izzet ve hikmet
sahibidir."20
"Size ne oldu da Allah yolunda ve 'Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden
çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!'
diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? İman
edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dâva uğrunda
savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki, şeytanın
tuzağı daima zayıftır."21
"Kendilerine haksız yere saldırılan kimselere savaşma izni verilmiştir. Şüphesiz
Allah onlara yardım etmeye kadirdir. Onlar ki, sadece "bizim Rabbimiz Allah'tır"
dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Çünkü Allah insanların bir
kısmı ile diğer kısmını savunmamış (onlara yönelen haksız saldırıyı
püskürtmemiş) olsaydı şüphesiz içlerinde Allah'ın isminin çokça anıldığı
manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi."22
Eski fıkıhçıların çoğu tarafından benimsenen ikinci görüşün dayanak ve delilleri
ise "fitnenin ortadan kalkmasına ve dinin yalnız Allah'ın dini haline gelmesine
kadar savaşmayı"23, "ehl-i kitab ile, İslam hakimiyetini kabul edip cizye
vergisini ödeyinceye kadar savaşılması"nı buyuran24 ayetler ve bunları teyid
eden hadislerdir. Bunlar, barışı esas alan karşı tarafın delillerini ise "onlar
müslümanların zayıf oldukları zamanlara aittir, geçicidir ve yukarıda işaret
edilen âyetler tarafından neshedilmiştir" şeklinde yorumlamaktadırlar. İkinci
görüşü destekleyen bir husus da İslam devletinin karakteridir. Bilindiği gibi
İslam devleti vatan, ırk vb. maddi değerler üzerine değil, manevi değerler ve
özellikle din temeli üzerine kurulmuş bir devlettir. Din ise belli bir toprak
parçasına veya topluma hapsedilemez; o'nun hedefi cihan hâkimiyetidir; nuru
bütün insanlığı aydınlatacak, kula kulluk son bulacak, insanlar yalnızca Allah'a
kulluk ederek eşref-i mahlukat olduklarını ispat edecek, iki cihan mutluluğunun
kapılarını açacaklardır. Savaşın gayesi -hiç şüphe yok ki- bütün insanları zorla
müslüman etmek değildir; savaş, isteyenlerin İslam'a girmelerini, istemeyenlerin
ise İslam'ın hakimiyeti altında dünya nimetlerinden istifade ederek adalet ve
hürriyet içinde yaşamalarını sağlayacaktır. İşte bu manada ve bütün insanlığa
şamil barış, refah ve mutluluk müslümanların kılıçlarının gölgesi altında
gerçekleşecektir.25 "Ey insanlar! Düşmanla karşılaşıp savaşmayı arzu etmeyin,
Allah'tan afiyet isteyin. Düşmanla karşılaşınca da sabır ve sebat gösterin ve
bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır."26 diyen hadis bu manalara ışık
tutmaktadır. Yine bu hadise göre İslam'da savaş arzu edilen, sadistçe zevk
alınan bir vasıta değil, başka çare bulunmadığı zaman başvurulan, yüce gayelere
yönelik bir vasıtadır
Bu anlayışa karşı, birinci barışçı görüşü destekleyen 12. yüzyıl fıkıhçılarından
Ebû Bekir İbnu'l-Arabî'nin27 ve 10. asrın büyük alimlerinden Cessâs'ın28 tenkit
ve açıklamaları şöyledir: Nerede bulunurlarsa öldürülecek olan müşrikler29,
Arabistan kıtasında o zaman yaşayan ve müslümanların kökünü kazımaya azmetmiş
bulunan müşriklerdir. Âyetlerin devamlı olan hükümlerinin bunlarla alâkası
yoktur. Savaş ve barış müslümanların güçlerine, menfaatlerine ve dinin
amaçlarına bağlıdır. Buna göre savaşmak, teklif ederek veya karşı tarafın
teklifini kabul ederek barış yapmak, barış karşılığında bir şey almak veya
vermek caizdir. Âyetler birbirini neshetmemiş, duruma göre nasıl hareket
edileceğini göstermiştir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.) de buna göre davranarak
Medîne'ye geldiğinde bazı Yahudi ve müşrik guruplarla barış antlaşması
yapmıştır. Aynı şekilde Mekke müşrikleri ile Hudeybiye sulhünu yapmış, karşı
tarafın anlaşmayı bozarak -müslümanlarla ortak savunma antlaşması yapmış
bulunan- Huzâ'a kabilesine savaş açmalarına kadar barışa sadık kalınmıştır.
Necran Hıristiyanları ile barış antlaşması imzalamıştır. "Savaş ve barışın güç,
fayda ve amaç esaslarına göre yürütülmesi, bu konuda Ehl-i kitap müşrik farkının
gözetilmemesi" hükmü, anlayışı ve uygulaması ilk halifeler döneminde de devam
edilmiştir.
Tarihin ortaya koyduğu gerçek şudur ki, Müslümanlar Mekke'ye hicret ettikten
sonra da Mekke müşrikleri, onların peşini bırakmamış, bazen başka kabileler ve
Medineli bir kısım Yahûdîler ile işbirliği yaparak Bedir, Uhut ve Hendek
savaşlarını yapmış, yeni dinin saliklerini hicret yurtlarında yok etmek
istemişlerdi. Ancak bu amaçlarına ulaşamadılar ve hicrî 6. yılda Hudeybiye
sulhünu yapmaya mecbur kaldılar. Bu anlaşmanın bir maddesine göre "bundan sonra
müslüman olup Mekke'den kaçanlar iade edilecekti". Böylece hicret imkanı
bulamayan müslümanlar ile bu madde gereği iade edilen müslümanlar, bunların
eşleri ve çocukları Mekke'de kaldılar. Müşriklerin çeşitli zulüm ve baskıları
altında yaşamaya devam ettiler. Bu müminler, işkence ve baskı dayanılamaz hale
geldikçe Allah'a yalvarıyor ve bir kurtarıcı göndermesini istiyorlardı.
Âyetler30 bunların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber anılan tarihî
ilişkiyi aşan boyutları da vardır. Çünkü savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır.
İdam cezasını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl
mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak barışı ve
uluslararası ilişkilerde adaleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması
gereken savaşın, hukukî ve ahlâki amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan
saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâmın, ancak zulmü, din
yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği
görülmektedir. İşte bu âyetlerden -burada gördüğümüz- ikisi31, savaşın iki
önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızası, b) Zulmü engelleyip adaleti
sağlamak. "Allah rızası" da fayda bakımından kullara raci olmaktadır; Allah
Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O'nun rızası için savaşmak,
kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır; Allah
mutlak adil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığı için "Allah rızası için
savaşmak", adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır. Yine yukarıda meali
verilen âyetlerden32 açıkça anlaşılmaktadır ki hak, hürriyet ve adalet yalnızca
müslümanlar için değil, bütün inananlar, zayıf olduklarından haksızlığa
uğrayanlar için istenmektedir.
Allah'a ve hak dine inanmayanların, bu yüzden haksızlık yapanların da bir
tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri -maddî, manevî- bir önderleri
olacaktır; bu önderler Kur'an'a göre tâğutlardır, şeytanlardır; bunlara tabi
olanların savaş amaçları ise hukuk ve adaletin gerçekleşmesi değil, egoizmin
tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.
Bize göre -yukarıda delillerini de vererek özetlediğimiz- iki görüşü/yorumu
şöyle bir noktada buluşturup birleştirmek mümkündür: İslamda savaşın sebebi
başkalarının zararına maddi menfaat, nüfuz ve hakimiyet sağlamak olamaz. Sebep
haksızlıktır, hukukun çiğnenmesidir; yani din ve vicdan özgürlüğünün ortadan
kaldırılması, insanların yurt ve yuvalarının ellerinden alınması, zayıfların
sömürülmesidir. Bu husus birçok âyette vurgulanmıştır. Eğer bu sebep sulh
yoluyla ortadan kaldırılabilseydi, amaca barış yolundan ulaşmak mümkün olsaydı
savaş "israf, zulüm ve mânasız" olur, dolayısıyla gayr-i meşru hale gelirdi.
Gerek Hz. Peygamber devrinde ve gerekse sonraki İslam devletlerinde fetihler,
barış yoluyla dünyada hakkın ve adaletin korunmasının mümkün olamaması vakıasına
dayanmaktadır. Tarihten öğreniyoruz ki, müslüman olmayan birçok topluluk, kendi
kavimlerinden veya dinlerinden olmayanlara hak ve özgürlük tanımamışlar,
güçlenip fırsat bulduklarında saldırmışlar, akla, hayale, vicdana sığmaz
zulümler yapmışlardır. Bu böyle olduğu müddetçe hakka ve adalete bağlı bir
gücün, savaş yoluyla da olsa önceden tedbir almasında, zulme fırsat
tanımamasında zaruret vardır. Eğer bir gün insanlık, savaşmadan, güç kullanmadan
hakkı teslim edecek, kime karşı olursa olsun zulmü engelleyecek bir olgunluğa
ulaşır ve bunu sağlayacak uluslararası bir örgüt oluşturursa müslümanların buna
katılmayıp savaşa devam etmeleri için bir meşru sebep kalmayacaktır.
İslam'ın, farklı din ve inanç sahibi topluluklara bakışını, onlarla kurulacak
ilişkinin şeklini ve amacını ortaya koyması bakımından şu iki âyet önemli,
aydınlatıcı ve belirleyicidir:
"De ki: Ey Ehl-i Kitab! Sizinle bizim aramızda eşit olan bir inanca gelin:
'Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, Allah'ı bırakıp birbirimizi Rab
edinmeyelim'. Eğer bu çağrıyı kabul etmezlerse onlara 'Şahit olun ki biz
müslümanız; yani bir tek Allah'ın iradesine teslim olmuşuzdur' deyin"33
"Allah, sizinle din yüzünden savaşmayan ve sizi yurdunuzdan çıkarmayanlarla
iyilik ve adalet çerçevesinde ilişki kurmanızı size yasaklamıyor. Allah adalet
ölçülerine göre davrananları sever".34
Birinci âyet, aslı vahye dayanan din mensuplarını, bütün hak dinlerin temel
inancı olan tevhide çağırmakta, bu temel üzerinde bir dinler arası diyaloğun
yolunu açmaktadır.
İkinci âyet ise müslümanları, bir dine inansın-inanmasın bütün insanlar ile
iyilik ve adalet çerçevesinde ilişkiler ve işbirlikleri kurmaya
yönlendirmektedir. Bu âyete göre barış içinde yaşamak ve bütün insanlığın
hayrına olacak faaliyetlerde işbirliği yapmak için diğer toplulukların belli bir
inanca sahip olmaları şartı yoktur; tek şart karşı tarafın barış istemesi,
insanların hak ve özgürlüklerine saygı göstermesi, âyetteki ifadeye göre dinine
ve yurduna tecavüz etmemesidir.
Tarihi zaruretlerle ilgili savaşa izin veren âyetleri, yukarıda meallerini
verdiğimiz bu iki âyet çerçevesinde yorumlamak ve değerlendirmek gerekir. Aksi
halde bilerek veya bilmeyerek İslam'ın savaş ve barış konusundaki duruş ve
tutumu yanlış anlaşılmış ve anlatılmış olur.
Başka çare kalmadığında meşru hale geldiği için başvurulan savaş, İslam'a göre
bir katliam, bir körü körüne imha hareketi değildir; hedefi ve sınırları belli
bir askeri harekettir. Bu hareketten sivillerin, masumların, çevrenin zarar
görmemesi için sınırlamalar ve yasaklar getirilmiştir. Bu da İslam'da savaşın
değil, barışın, intikamın değil, merhametin, imha ve tahrip etmenin değil,
korumanın esas ve amaç olduğunun başka bir kanıtıdır.
Savaş halinde yasak fiiller:
a) İşkence. Öldürülecek olan kimseye dahi işkence edilemez; zulüm ve işkence
bütün çeşitleriyle yasaktır.
b) Savaşçı olmayanların öldürülmesi. Savaşçı, fizik bakımından savaşabilecek
kimselerdir. Bunların dışında kalanlar kasten ve doğrudan öldürülemez. Bu
cümleden olarak kadınlar, çocuklar, savaşçı sahiplerine hizmet için gelmiş
köleler, körler, dünyadan el etek çekmiş din adamları, akıl hastaları, yaşlılar,
hastalar, kötürümler vb. leri öldürülmez.
c) İnsan ve hayvanların uzuvlarının kesilmesi.
d) Verilmiş söze ve yapılmış andlaşmaya aykırı hareket.
e) Savaş zarureti bulunmadıkça zirai mahsullerin, orman ve ağaçların yakılması.
f) Namus ve şereflere tecavüz, zina ve gayr-i meşru münasebetler. Düşman
kadınlarının ırzına geçen sivil ve askerler zina suçu işlemiş olur ve bunun
cezasını çekerler.
g) Düşmandan alınan rehineleri öldürmek. Bunlar misilleme yoluyla dahi
öldürülemez.
h) Ölülerin başını veya uzuvlarını kesip teşhir etmek.
ı) Katliam. Hz. Peygamber ve raşid halifeler zamanlarında savaştan sonra esirler
veya zaptolunan yerlerin ahalisi için katliam emri verildiğine dair bir tek
örnek dahi yoktur. Mekke fethini müteakip Rasulullah (s.a.v.) bazı harb
suçluları ve hainler dışında kalan düşmanlarını affetmiştir.
i) Kesin bir meşru müdafaa söz konusu olmadıkça akrabayı öldürmek. Akraba düşman
saflarında olsa dahi öldürülmez.
j) Çiftçi, tacir, esnaf, işadamı gibi fiilen harbe iştirak etmemiş, savaş ile
ilgili olmayan kimseleri öldürmek.
k) Harb esirlerini rehine almak, kalkan yapmak, onların arkasında düşmana doğru
ilerlemek.
l) Bazı İslam hukukçularının açık ifadelerine göre zehirli ok kullanmak.35
16 Geçici sebeplere bağlı olmak.
17 Enfal: 8/61
18 Bakara: 2/190
19 Hacc: 22/39
20 Enfal: 8/61-62
21 Nisa: 4/75- 76
22 Hacc:22/39-40
23 Bakara: 2/193
24 Tevbe: 9/29
25 Bir çeşit pax islamica
26 Müslim, el-Cihad, 5.
27 Ahkâmu'l-Kur'an, II, 875 vd.
28 Ahkâmu'l-Kur'an, III, 68
29 Bakara, 2/191; Tevbe: 9/5
30 Nisa, 4/75-76
31 Nisa: 4/75-76
32 Hac: 22/39-40
33 Âl-i İmran: 3/69
34 Mümtehine, 60/8
35 Buhari, Cihad, 150 vd.; el-Benna, el-Fethu'r-Rabbânî (Tertibu-Müsnedi-Ahmed),
C. XIV, s. 61 vd.; diğer kaynaklar için bak. Muhammed Hamidullah, İslam'da
Devlet İdaresi, (trc. Kemal Kuşçu), İstanbul, 1963, s. 166 vd.
İslam diyor ki...
İslam'a karşı olanlar onun güzel yüzünü gizlemek ve insanımızı, özellikle
gençlerimizi ondan uzaklaştırmak için "şeriat adına" bazı çarpıtılmış kuralları
ve uygulamaları sıralıyor ve soruyorlar: "Bunları istiyor musunuz?"
Ben de İslam'ın, birçok âyete ve hadise dayanan bazı taleplerini ve kurallarını
sıralayarak soruyorum: "Bunları istemiyor musunuz?"
Hak dine iman ve bir Allah'a kulluk edin ki, dünyada kula kul olmaktan kurtulup
iki cihanda mutlu olasınız.
Dillerinizin ve renklerinizin farklı olması Allah'ın muradıdır ve O'nun
büyüklüğünü, eşsizliğini, taklit edilemez san'atını gösterir. Üstünlük etnik ve
kültürel aidiyette değil, takvâda aranmalıdır. Takvâ ise Hz. Peygamber'in
örnekliğinde gerçekleşen sorumluluk duygusudur ve bunun meyvası olan güzel
ahlaktır.
İzzet, onur ve üstünlük Allah'a, elçisine ve O'nun mümin kullarına aittir.
İnsanı zillete düşüren, geçici mağlubiyetler değil, ümitsizlik ve aşağılık
duygusudur.
Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı korkutarak tecavüzden caydırmak için ilimde,
ekonomide, teknolojide, askerlikte... onlardan daha güçlü olun.
Allah bütün âlemlerde zulmü istemez, zalimler Allah'ın düşmanlarıdır.
Hayvana zulmeden ama namazını da kılan bir kimse cehenneme, hayvan da olsa ona
iyilik eden, canını kurtaran bir günahkâr da cennete girebilir.
Dinde baskı, zorlama, dayatma yoktur. Aklı olanlar, aklını doğru kullananlar
için hak batıldan ayrılmıştır; dileyen inanır, dileyen inkar eder. İmanın ve
inkarın hesabı Allah'a aittir ve ahirette sorulacaktır.
Kamuya açık alanlarda günah, yasak ve ayıbı çiğneyenler engellenir. Özel
mekanlarında, gizleyerek bir şeyler yapanlar araştırılmaz, soruşturulmaz, bu
mânada özel hayatın dokunulmazlığı vardır.
İstibdadı bırakın, bütün işlerinizi danışma yoluyla yürütün.
Kendisinde fazla yiyecek, içecek, giyecek, binek... olanlar bunu yoksun olanlara
vermelidirler. Komşusu aç iken tok yatan "müslümanlardan biri" olamaz.
Allah adaleti, iyiliği, yakınlara yardımı emreder, ferdî, ictimâî ve siyasî
anarşiyi, ahlak ve kural tanımazlığı yasaklar.
Bir fert veya toplulukla aranızda gerginlik, düşmanlık olsa bile onlara karşı
adaletten ayrılmayın.
Temizlik imanın yarısıdır.
İsraf haramdır. İsraftan kaçınmak, Allah'ın verdiği bütün nimetleri korumak,
ölçüsüz harcamamak, tüketmemek ve kirletmemekle gerçekleşir.
Bütün insanlar, can, mal, akıl, din ve nesillerini koruma hakkına sahiptirler.
Devletlerin vazifesi öncelikle bunları korumaktır. Savaş bu değerleri korumak
için kaçınılmaz olduğunda meşru olur.
İslam yanılır mı?1
Hürriyet'te çıkan Ege Cansen imzalı bir yazı üzerinde durmak istiyorum. Sayın
Cansen yazısına "İslam nerede yanılıyor" başlığını koymuş. "İslam" ile "yanılma"
kelimelerini yanyana getirip İslam'a yanılmayı yüklemesi Müslümanlar'ı rahatsız
ediyor; ancak yazarın hemen yazısının başında verdiği tarif onun pozitivist
olduğunu, İslam vahyine inanmadığını ortaya koyuyor ve bu bakımdan rahatsız
olmamak gerekiyor. Cansen'e göre "Bütün dinler, netice itibariyle birer
ideolojidir. İdeoloji, insan yapması fikirleri, tanrısal kanunlar, yani doğal
bilim haline dönüştürme disiplinidir." Yani din, Allah tarafından
vahyedilmemiştir; insan yapısı fikirler, yine insanlar tarafından tanrısal
kanunlar bilim haline dönüştürülmüştür. Müslümanlar'ın inancına göre ise dinin
aslı, esası, temel kuralları, müctehidler tarafından üretilecek kurallara esas
teşkil edecek açıklamalar Allah tarafından vahyedilmiştir. Allah elbette her
şeyi bilir ve yanılmaz; O'nun vahyettiği, vahiy yoluyla bildirdiği bilgiler ve
kurallar da doğrudur, yanlış olamaz. Cansen, Allah'ın vahyettiği ve bilimin de
yanlışladığı, yanlış bulduğu bir tek örnek bile vermiş değildir; verdiği
örnekler -aşağıda açıklanacağı gibi- ya vahyedilmiş değildir veya yanlış
olduğunda bilim dünyası birleşmiş değildir.
İslam'da bir vahyedilmiş bilgi ve kurallar vardır bir de bunlara dayanarak
âlimlerin, müctehidlerin ve müfessirlerin ürettikleri bilgiler, yorumlar vardır.
İslam'a göre yanlış olması mümkün olmayan kısım birincisidir, yani vahyedilendir.
İctihadlar, tefsirler ise yanlış olabilir; yanlış olduğu ilim yoluyla ispat
edilen bir yorum, bir ictihad İslam'ın bir kuralı olmaktan çıkar.
Cansen, "Dinlerin ortaya çıkış sebebi, insanın toplumsal bir canlı olmasıdır"
diyor. Bu önermenin bilimle bir ilgisi yok, yazarın bir kurgusundan ibaret. Daha
doğru bir kurgu, bir temellendirme şöyle olabilirdi: "Dinlerin vahyedilmesinin
sebebi, insanın yaratılmış olmasıdır". Çünkü insandan daha aşağı mertebelerdeki
canlıların dine, ahlaka, estetiğe ihtiyaçlarının olmadığı bilinmektedir; bunlara
ihtiyacı olan, bunlarsız yapamayan canlı, fert ve cemiyet olarak insandır; evet,
yalnızca cemiyet olarak değil, fert olarak da insandır. Eğer bir insanın tek
başına yaşaması mümkün olsaydı onun da dine ihtiyacı, dinle ilgili inanç ve
düşünceleri olacaktı. Bu gerçeği bilmenin yolu iman ve ibadetle dini yaşamaktır;
dini tecrübesi olmayanların, bireyin -cemiyet olma zarureti dışında- dine olan
ihtiyacını ve dinle birebir ilişkisini anlaması, kavraması, yaşaması mümkün
değildir.
Cansen, "Fertle, cemiyet arasındaki ömür süresi farkından doğan bu temel
çelişkiyi, fertle cemiyet arasındaki çatışmayı çözmek dinlere düşmüştür.
Meselenin matematik çözümü, birey ile toplumun ömür sürelerinin sonsuz yani
"eşit" olduğunu kabul etmektir. Bunun için, bu dünyada öldükten sonra hesap
gününe kadar yaşamaya devam edeceğine inanmak imanın şartıdır" diyor. İnanmasa
bile bir İslam ülkesinde yaşayan, üstelik okumuş yazmış bir kimsenin, temel bir
İslam inanç kuralını bile bilmemesi düşündürücüdür. Cansen'in burada iki önemli
hatası vardır: 1. İslam inancına göre fert ile toplumun ömür süreleri sonsuz
yani eşit değildir. Ferdin dünya hayatı sınırlı olduğu gibi ona nisbetle uzun
olan toplumun dünya hayatı da sınırlıdır; kıyamet kopacak ve ferdin akıbeti ne
olacaksa toplumun akıbeti de o olacaktır. 2. İslam inancına göre "dünyada
öldükten sonra ahirette hesap gününe kadar yaşamaya inanmak" şeklinde bir inanç
yoktur; imanın şartı olan inanç şöyledir: İnsanlar dünyada ölünce bedenleri
çürür, ama ruhları ölmez, Berzah adı verilen bir âlemde hayatları devam eder,
dünyadaki inanç ve amellerine bu âlemde mükâfat veya ceza görürler. Sonra
kıyamet kopar, hesap günü gelir, hesap sonunda cennete veya cehenneme giderek
buralarda hayatlarına devam ederler.
Sayın Cansen, "İslam, halen bu iki ana meseleyi çözebilmiş değildir...
Birincisi, hukuk ve iktisat alanının düzenlenmesinde, bilimsel verilerin değil,
elindeki metinlerin esas olmasında direnmektedir. Bu, İslam'ı yeni sorunlar
karşısında aletsiz bırakmaktadır. İkincisi, ahirette cennete gitmek için,
toplumsal kurallara uymayı değil, dinsel şekillere göre hareket etmeyi
vazetmektedir. Mesela, trafik kurallarına uymamak, sahte rapor almak-vermek,
kaçak inşaat yapmak veya vergi kaçırmak ''günah'' değildir. Dolayısıyla bu
suçları işlemek, kişiye cennet kapılarını kapamamaktadır. Buna karşılık kadının
saçının telinin gözükmesi günahtır. Bu da İslam'ın, milli gelir artışına engel
olan kural dışı bencil davranışları caydırmayı önemsemediği anlamına
gelmektedir. Sonuçlar ortadadır. Son Söz: Bilim, din kapısından sığmaz; din,
bilim kapısından sığar." diyor. Burada üç iddia var. Bunları sırayla ele alalım:
1. "İslam'ın, hukuk ve iktisat alanının düzenlenmesinde bilimsel verilerin
değil, elindeki metinlerin esas alınmasında direndiği" hükmü birçok bakımdan
tutarsız, ham, ilim dışı bir hükümdür. a) Hukuk ve iktisat alanındaki bilimsel
veriler, fizik, kimya, matematik... alanlarındaki bilimsel veriler gibi
değildir. Hukuk ve iktisadın bazı konularında ve kurallarında kesinliğe
yakınlıktan, sabit ilişkilerden söz etmek mümkün ise de tamamında bunu söylemek
mümkün değildir. b) Bilimin kesin olarak doğru dediği, insanlığın "doğru, iyi ve
âdil" olduğu konusunda birleştiği hiçbir hukuk veya iktisat kuralını İslam
dışlamamış, ona aykırı bir hükümde ısrar etmemiştir. Ege Cansen bir konuşmasında
"Ben faizin haram olduğuna inanmıyorum" demişti, faiz İslam'a göre haramdır, ama
insanlığın de büyük bir kitlesine göre faiz bir vurgundur, haksız kazançtır ve
emek sömürüsüdür. "Faizin iyi olduğu" üzerinde birleşilmiş bir bilimsel hüküm
değildir, faiz içermeyen risk sermayesi, hisse senedi, diğer çeşitli ortaklıklar
yoluyla, faiz belasına başvurmadan sermaye toplamak mümkündür.
"Bu, İslam'ı yeni sorunlar karşısında aletsiz bırakmaktadır" şeklineki hüküm
veya değerlendirme yanlıştır. Yeni "sorunlar" çıktığında İslam'ın eli kolu bağlı
değildir. Vahiy kaynağı, ferde ve topluluğa zarar veren, onları sıkıntıya sokan,
hayatı çekilmez hale getiren, Müslümanların zayıflaması, zillete düşmesi ve
bağımsızlıklarını kaybetmesi sonucunu doğuran hiçbir hükme ve uygulamaya cevaz
vermez, bunun üzerinde ısrar etmez. Domuz yemek, şarap içmek haramdır, ama
yaşamak için mecbur olana haram değildir. Dini ne olursa olsun insan öldürmek
haramdır ama cana ve mala kasteden bir kimseyi, başka türlü önleme imkanı yoksa
öldürmek caizdir. Fert için olduğu gibi toplum için de zaruri uygulamalar
İslam'a göre meşrudur. Hasılı mevcut vahiy ve bunlar üzerinde yapılacak ictihad
yoluyla her yeni meselenin çözümü ve çaresi bulunur.
2. "İkincisi, ahirette cennete gitmek için, toplumsal kurallara uymayı değil,
dinsel şekillere göre hareket etmeyi vazetmektedir. Mesela, trafik kurallarına
uymamak, sahte rapor almak-vermek, kaçak inşaat yapmak veya vergi kaçırmak
''günah'' değildir. Dolayısıyla bu suçları işlemek, kişiye cennet kapılarını
kapamamaktadır. Buna karşılık kadının saçının telinin gözükmesi günahtır."
cümleleri baştan sona yanlıştır. Cansen ilâhî olduğuna inanmadığı din hakkında,
Allah adına ahkâm kesiyor, fetva vermeye kalkışıyor. "Günah değildir" dediği
fiiller hakkında hükmü nereden, hangi âyetten, hadisten, ictihaddan almış merak
ediyorum. Trafik kuralları insanların mal ve canlarını korumak için
yöneticilerin koyduğu kurallar olup bunlara uymak dinin de emridir.
Yöneticilerin koydukları vergiyi ödemek dince de ödevdir, kaçıran günah işlemiş
olur. Sahte rapor almak yalan söylemektir, hile yapmaktır; din hileyi ve yalanı
şiddetle yasaklamış ve günah saymıştır. Kaçak inşaat yapmak, şer'î-hukuki
kuralara aykırı inşaat yapmaktır; bunun caiz olduğunu kim söylemiş? "Dinsel
şekillerin" içinde toplumu ilgilendiren faydalar da vardır; muâmelat tamamen
böyle olduğu gibi ibadetler bile böyledir; yalnızca zekatı hatırlatmakla
yetinelim. Topluma ait kuralları Allah'a ve dine inanmayanlar koymuş olurlarsa
Müslümanlara göre bunlarda zararlı taraflar bulunabilir ve işte bunlara, zararlı
olanlara Müslümanlar uymazlar.
3. Bilim-din ilişkisi üzerinde ayrıca durmak gerekir; ama şununla yetinelim:
İslam'a göre dini koyan da, tabiat kanunlarını koyan da Allah'tır; bu ikisi
arasında çelişme olmaz
1 Yeni Şafak, 02.05.- 25.04.2003
Dinde taviz
Muhaliflerle anlaşma, uzlaşma, bütünleşme maksadıyla dinde taviz
verilemeyeceğinin birçok delili vardır. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) şu uygulaması
da bunlardan biridir:
Mekke fethedildikten sonra birçok Arap kabilesi Medine'ye akın ederek, heyetler
göndererek ya müslüman oldular veya barış yaptılar. Bu cümleden olarak vaktiyle
Peygamberimizi hakaretler ve işkencelerle yurtlarından kovan Taifliler (Sakif
kabilesi) de barış yapmak için ona geldiler. Peygamberimiz Kur'an'ı
dinleyebilmeleri için onları mescidin yakınına kurdurduğu çadırlarda müsafir
etti. Birkaç gün kalıp İslam hakkında sağlam bilgiler elde edince müslüman
olmaya karar verdiler. Bu kararlarını Hz. Peygamber'e bildirirken bazı tavizler
istediler ve aralarında şu konuşma geçti:
- Biz gurbete çıkıyoruz, zina etmeden yapamayız; bu konuda ne dersin?
- Allah zinayı haram kılmıştır2, yapamazsınız.
- Faiz hakkında ne dersin; bütün kazancımız ondan.
- Faiz haramdır, ancak anaparanızı alabilirsiniz3
- Peki şarap, bizim toprağın ürünü, onsuz yapamayız?
- Allah onu içmeyi haram kılmıştır4
Hz. Peygamber, müslüman olmaları ve barış yapmaları için ileri sürdükleri
şartları, âyetler okuyarak reddedince çekilip aralarında konuştular,
direndikleri takdirde Mekkelilerin başına gelenin onların da başına geleceğini
söyleyerek şartlarından vazgeçmeye karar verdiler, ancak çok önemli bir problem
daha vardı; Lât isimli putları. Hz. Peygamber onu da yıkıp yok etmelerini
istiyordu. "Bunu biz yıkamayız, hem ondan korkarız hem de kabile bizi mahveder"
dediler. Peygamberimiz bunu yapacak birini gönderebileceğini söyledi. Bunu da
kabul ettiler, ancak önce kendilerinin gidip topluluğu buna hazırlamaları için
izin vermesini, yıkıcıyı sonra göndermesini istediler, Peygamberimiz bunu kabul
ettiler. Heyet Taif'e döndü, topluluğa, "Bu adam çok sert, hiçbir şartımızı
kabul etmedi, hiçbir taviz vermedi, Lat'ı da yıkmamızı istedi, biz de kabul
etmedik" dediler. Topluluk savaş için hazırlık yapmaya başladı, ancak Hz.
Peygamber'in gücü hakkında bilgi edindikçe ona güç yetiremeyeceklerini,
direnmenin boşuna olduğunu anladılar, temsilcilerine gelip "teslim ve müslüman
olalım" dediler. Halkın yumuşadığını anlayan temsilcileri bu defa olup biteni
doğru olarak anlattılar ve kendilerinin müslüman olduklarını bildirdiler.
Arkadan putu yıkacak olan sahâbîler geldiler, emir yerine getirildi.
Halid b. Velîd'in başkanlığında vazifelendirilmiş olan sahâbîlerden biri de
Muğîre b. Şu'be idi. Putun dokunulmaz olduğuna, onu yıkmak isteyenlerin
başlarına kötü şeylerin geleceğine inanıp olayı görmek için toplanmış bulunan
Taiflilerin batıl inançlarını da yıkmak için bir plan yaptı. Eline kazmayı alıp
ilk darbeyi vurunca sanki put tarafından çarpılmış gibi yere düşüp çırpınmaya
başladı. Taifliler heyecan içinde "Biz demiştik, ona kimse dokunamaz" diye
bağrışıp şamata yaptılar, tam bu sırada Muğîre ayağa kalktı, onlara yaklaştı ve
"Size yazıklar olsun, alelâde bir taş ve çamur yığınına tapıyor, ondan bir
şeyler bekliyorsunuz, aklınızı başınıza alın ve yalnızca Allah'a tapın, yalnızca
O'na kulluk edin" dedi, sonra dönüp arkadaşlarıyla beraber üstüste vurdukları
darbelerle putu yerle bir ettiler.5
Müslüman olmak, sulh yapmak, kendisini rahat bırakmak için Hz. Peygamber'den
dinde taviz isteyen birçok kişi ve heyet daima ret cevabı almışlardır. O, farklı
inanç sahipleri ile -herkes kendi dinini yaşamak üzere- birlikte yaşamayı, dini
tebliğ edeceği hedef kitlenin durumunu göz önüne alarak bazı şeyleri biraz
ertelemeyi, önceliklere riayet etmeyi kabul etmiştir, fakat herhangi bir sebeple
dinde taviz vermeye asla yanaşmamıştır.
2 İsrâ, 32
3 Bakara, 278
4 Mâide, 90
5 İbn Kayyim, Zâdu'l-Me'âd, III, 595-599
İslamcılık
Bugünlerde "eski-yeni" bağlamında yine tartışma konusu olan İslamcılık üzerine
iki yıl önce, tarih ve tanımla ilgili bir girişten sonra şunları söylemiştim:
Bana "İslamcı" dediklerinde, ister Meşrutiyet dönemindeki, ister günümüzdeki
mânasında İslamcılık ile kendi dâvam ve konumum arasında bir aynılık ve âidiyet
ilişkisi kuramıyorum. Ama benim de İslamcılık diye adlandırabileceğim bir dâvam
vardır, bu dâva şuurlu bütün müslümanların ortak dâvasıdır ve bu tanımlamada
İslamcı ile müslüman aynı kimliktir. Bana göre İslamcı, müslümandır, müslüman da
"düşünce ve inançtan davranışa, ferdi hayattan ictimâi hayata kadar bütün
alanlarda, ilişki ve eylemlerde Allah'ın irade ve rızasını gözeten, buna aykırı
bir inanç, düşünce ve eylem içinde olmamayı hayatının düsturu ve gayesi edinen
kimse"dir. Benim İslamcım dünyayı tanır, başka inançlar, dünya görüşleri, hayat
tarzları hakkında doğru bilgi sahibi olur, ancak bunları büyütmez, kendini
hiçbir alanda geri ve aşağı görmez, "iyi kötü, ileri geri, güzel çirkin"
değerlendirmelerini kendi ana kaynaklarına, değer ölçütlerine göre yapar,
kendine ait değerlendirmelerde geçer not alamazsa kusuru kendinde arar, telâfiyi
kendi ölçütleri ve dinamikleri ile gerçekleştirmeye yönelir. Müslüman vahye ve
İslam aklına dayanır, beşeri ve tarihi katkısı olan kurum, değer ve kuralların
eskiyeni olursa bunları yine kendine ait araçlarla, tecdid ve ictihad yöntemiyle
yeniler.
Meşrutiyet dönemi İslamcılarının hayatlarını araştırdığınızda onlar arasında da
dini pratikleri eksik olanları görürsünüz. İslamcılık inanç, tasavvur ve şuurla
ilgili olduğu için bu bakımdan eksiği olmayan İslamcılar da, dindarlık yönünden
eksiklikler, kusurlar, ihmaller içinde olabiliyorlar.
Günümüze yakın zamanlarda biraz kavram değişikliğine de uğrayan İslamcılığın
mensupları, temsilcileri de böyle. Bunların amelce kusurlu olanlarının kusur
gerekçeleri farklı; kimi eğitim almamış, kimi yaptığı "İslamcılık" faaliyetini
cihad ve en önemli amel olarak biliyor, diğer kusurlarını bunun örteceğini
düşünüyor, kiminin de İslam anlayışı bu gibi kusurları kusur saymıyor.
Benim ilk işaretlerini almaya başladığım bir değişim ve gelişim de İslamcılık
anlayış ve uygulaması alanında gerçekleşiyor, bu değişim, İslamcılığın yaygın
anlamından benim İslamcılık tanımlamama doğru oluyor. İslam ile siyaseti ve
ideolojiyi aynılaştıranlar, İslam'ın siyaset ve ideolojiyi aştığını bilmeyenler
şimdi bunun hatalı olduğunu anlamaya başladılar. Türkiye'de siyasetin kendi
kuralları, kadroları ve söylemi ile, İslamcılığın; yani müslüman kalma ve yaşama
mücadelesinin de kendi mahiyetine ve amacına uygun kurallar, söylemler,
yöntemler ve kadrolarla yapılması gerektiği anlayışına doğru bir gelişmenin
rüzgârını almaktayım.
Siyasal İslamcılık nisbeten yeni bir terim; müslümanlar'ın yükümlülüklerinden
bir kısmının, belli bir dönemin şartları içinde öne alınmasıyla ve
gerçekleştirilme stratejileriyle ilgili. Bu "bir kısmı"ndan maksat da İslam'ın
siyasi, sosyal, hukuki ve ekonomik talepleridir. "Bütün olmadan parça da olmaz"
düşüncesinden yola çıkan siyasal İslamcılar, "inancın, ibadetin, eğitimin,
medeniyetin olabilmesi için siyasi iktidarın da müslümanların elinde olması
gerekir" diyorlardı. Bu düşünce dün de, bugün de yanlış değildir, ancak
müslümanların bütün misyonu, siyasi iktidar şartına bağlı değildir, siyasi
iktidar başkalarının elinde olduğu zaman da hem İslam, hem de müslümanlar ve
onların insanlığa rahmet olan dini temsil ve tebliğ vazifeleri devam eder. Ben
buna da İslamcılık dediğim için "İslamcılık bitmez" diyorum. İslamcılığın
muhtevasını yalnızca siyasi iktidar ile sınırlamak doğru değildir, hiçbir devrin
İslamcısı da dâvasının sınırını böyle çizmemiştir. Dün siyasi iktidar da
müslümanların elinde olsun diye çalışanlar, bu amaçlarına eremedikleri zaman ve
zeminlerde yine İslamcı olarak misyonlarını sürdürüyorlardı. Bugünün müslümaları,
bana göre hepsi aynı zamanda İslamcıdır, işte bunların bir kısmı, yaşadığımız
dünyanın şartları içinde yeni bir siyasî İslamcılık çizgisi belirlediler:
Demokratik, laik, çoğulcu bir düzen içinde, başkalarının hak ve hürriyetlerine
zarar vermedikçe İslam'ı, azami ölçülerde yaşamak. Bunun içinde bütün
şubeleriyle sosyal hayat da vardır.
İnsan hakları
Bugünlerde herkes insan haklarına atıfta bulunuyor, insan haklarına riayet
etmeyen ülkeler dışlanıyor, kendilerine yaptırımlar uygulanıyor. Bizde de insan
haklarından sorumlu bakanlık ve bu hakların uygulanmasını denetleyen kurul var.
Bütün bunlar güzel, insanın elbette hakları vardır, ancak insan hakları kavramı
ve uygulamasının tarihi anlatılırken ve bu evrensel değeri insanlığa kazandıran
merciler araştırılırken başlangıç olarak Magna Carta'nın zikredilmesi, bunu
bizimkilerin de yapması güzel, doğru ve insafla bağdaşır değildir. Çünkü insana
ödevler veren, bu ödevlerini yerine getirebilmesi için hak ve özgürlükler de
bahşeden Allah'tır; Allah bunu ilk peygamberinden itibaren yapmıştır, yarattığı
insanların yine kendi koyduğu kanunlar çerçevesinde gerçekleşen gelişmelerine
paralel olarak -daha sonra gönderdiği peygamberler aracılığı ile- hak ve
ödevleri de genişleterek açıklamıştır.
Önce Magna Carta'ya bakalım:
"Kral", "Yurtsuz" John ile baronlar arasında Runnymede çayırında imzalanmış olan
belge. Kıran kırana bir savaşın sonucunda, kralın baronlara yenilmesiyle kabul
edilmiş olan 'Büyük Özgürlük Fermanı'
Magna Carta'yı oluşturan 63 madde İngiliz feodal toplumunun çeşitli sınıf,
katman ve kurumlarının geleneksel olarak sahip oldukları hak ve özgürlükleri
güvenceye bağlamaktadır. Bu sınıflar içinde en önemlisi baronlardır.
Magna Carta zikrettiği bu temel hak ve özgürlükleri güvenceye de bağlamıştır. Bu
haklar, 1) Adalet satılmaz, reddedilemez, geciktirilemez, 2) Suçsuza ceza
verilemez, 3) Ceza suçla orantılı olmalı, 4) Zor alım yasak, 5) Kendilerinin
izni olmadan uyrukların araçları kullanılamaz, 6) Ülkeye giriş ve çıkış
serbesttir, 7) Tam bir ticaret serbestisi vardır..."
Bu fermanın tarihi 1215'tir. İslam ise 610 yılında vahyedilmeye başlamıştır. 23
yıl devam eden vahiy, hem sözleri hem de içeriği Allah'tan olan Kur'an ile,
sözleri Peygamberimize, içeriği Allah'a ait bulunan hadislerde kaydedilmiştir.
Bu 2 kaynağa baktığımızda şunları görüyoruz:
1. Hz. Peygamber kanalıyla ilan edilen insan hak ve ödevleri, bunu isteyen ve
bunun için savaşan fert ve guruplara yenilerek, mecbur kalınarak değil, insan
buna layık olduğu için verilmiştir ve İngiltere'de olanların aksine, bu hakların
verilmesine karşı çıkanlarla mücadele edilmiştir.
2. Hz. Peygamber'in açıkladığı ve uyguladığı insan haklarına göre, toplumun
lideri ve devletin başı olan kendisi, yakın dostları ve sıradan insanlar
arasında haklar bakımından bir fark, bir ayrıcalık yoktur. Nimetler de külfetler
de eşit paylaşılmaktadır.
3. İslam'ın insan ve insan hakkı anlayışında -temel, insan olmaya bağlı haklar
bakımından- soy, ırk, renk, bölge, ekonomik seviye ve din farkına bağlı ayrımlar
ve ayrıcalıklar yoktur. Her insanı bir tek Allah, aynı maddeden yaratmıştır,
bütün insanlar, kök bakımından bir ana ile bir babanın çocuklarıdır. Renklerin,
dillerin, sosyal gurupların yaratılmasının hikmeti kimlik edinmeyi, tanınmayı,
tanışmayı kolaylaştırmak ve dayanışmayı mümkün kılmaktır. Arab'ın başkalarına,
beyazın siyaha, erkeğin kadına -insan olma, ödev alma ve haklardan yararlanma
yönünden- bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ve fark ancak güzel ahlak ve bazı
haklara, özellikle liyakate bağlı olanlarına kişiyi ehil kılacak niteliklerin
kazanılması ile elde edilebilir.
4. Kişinin canı, malı, namusu, şerefi, özgürlüğü, meskeni, özel hayatı
korunmuştur, dokunulamazdır. Din ve düşünce, seyahat, sığınma, çalışma, ticaret
yapma, kamu hayatına katılma ve görev alma hak ve özgürlüğü vardır. İslam
öncesinden gelen köleler özgürlüğe kavuşturulur. Müslüman olmayanlar İslam'a
girmeye zorlanamaz, kamu düzenini bozmadıkları ve güvenliği tehlikeye
sokmadıkları sürece kendi inanç ve hayat tarzlarını sürdürürler.
5. İçerde ve dışarda haksızlığa uğrayan, güçsüz olduğu için güçlü tarafından
ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulan insanların, müslüman olsun-olmasın,
imdadına koşmak, haklarını korumak müslümanların vazifesidir.
6. Hem İslam toplumunun içinde hem de dünya yüzünde müslüman olmayanların, başta
hayat hakları olmak üzere temel insan hakları vardır, bunlara dokunulamaz,
uluslararası sözleşmelere riayet edilir, barış isteyenle barış yapılır, savaşın
sebebi ne zorla İslama sokmak ne de maddi menfaat elde etmektir; sebep karşı
tarafın haksızlığı, tecavüzü ve barışa yanaşmamasıdır.
Buraya kadar sıraladığım ve sıralamadığım hak ve özgürlüklerin kaynağı vahiydir,
isteyenler bunu kaynaklarda görebilirler. Bu hak ve özgürlükler kağıt üzerinde
de kalmamış, bazı kusurlarla beraber genel olarak İslam tarihi boyunca
uygulanmıştır. 15. yüzyılda, İspanya'dan kaçarak canlarını kurtaran Yahudilerin
Fatih'e sığındıklarını bilmeyen yoktur. Gerçek bundan ibaret iken, tarihte insan
hakları uygulamasını 1215 tarihli bir sözleşme ile ve Batı'dan başlatmak büyük
haksızlıktır. Buna müslüman aydınların katılmaları ise, haksızlığa ek olarak
büyük ayıptır.
Avusturalya izlenimleri
Prof. Ümit Meriç ve Gazeteciler Yazarlar Vakfı'ndan Cemal Uşşak'la birlikte iki
haftalık bir programla Avusturalya'ya gitmiştim. Bu ülkeye ilk defa gittim,
Dubayi ve Malaysiya'nın baş şehri Kualalumpur'da birkaç saatlik beklemelerle
birlikte yaklaşık 24 saat yolculuk yapılarak ve dünyanın çevresinin yarısına
yakın bir yol katedilerek oraya ulaşılıyor. Türkiye'nin 10 misline yakın toprağı
olan bu kıta ülkede 2 milyon insana bir Türkiye kadar toprak düşüyor. Çok
kültürlü demokratik sosyal devlet ilkelerini benimsemişler. Görüştüğümüz bir
milletvekili ve bir de senatörün ifadelerine göre hakim Anglo-Sakson kültürden
çok kültürlülüğe geçişin tarihi oldukça yeni; 15-20 yıllık bir mesele. Bu
dönemde dünyanın hemen her ülkesinden göçmen ve işçi almışlar. Bizim insanımız
60'lı yılların sonlarından itibaren, kendi ifadelerine göre "bir ev parası
kazanıp dönmek üzere" bu uzak diyara gelmişler. Çoğu ev parasını kazanmış,
bazıları Türkiye'ye gelip ev de almışlar, ama çeşitli sebeplerle yine oraya
dönmüşler. Bir süre sonra da oldukça kolay olan vatandaşlığa geçiş hakkını
kullanarak Avusturalya vatandaşı olmuşlar. Şu anda toplam 200 bin kadar Türk'ün
burada yaşadığı söyleniyor.
Toprak geniş ve ucuz, 18 yaşına gelmiş her vatandaşa, ihtiyacı olduğu ve
çalışmadığı takdirde devlet tarafından geçineceği kadar para veriliyor.
Şehirleşme ve yerleşim düzeni mükemmel, tek veya iki katlı, bahçe içinde güzel
evler, çalışmak isteyene iş, iş kurmak isteyene imkan var. Çok kültürlülük
politikası gereği Türklere de iyi muamele diliyor. Birçok Türk boya ve
lokantacılık başta olmak üzere çeşitli işlere girmişler, başarı ile
çalışıyorlar. Büyükler Türkçe'yi bozuk konuşacak kadar İngilizce öğrenmişler,
küçükler ise dilimizi unutmak üzereler. Türkiye'de yapılan yatırımlar ile
yurtdışından para toplayarak Türkiye'de şirket, holding kuran ve ehliyetsizlik
yüzünden batıran şahısların sebep oldukları ümit ve hayal kırıklıkları
vatandaşlarımızın yatırımlarını oraya kaydırmalarına sebep olmuş; artık kimse
Türkiye'de yatırım yapmayı düşünmüyor. İslamî hassasiyeti olanlar ve olmayanlar
oradaki özgürlük ortamı yüzünden Avusturalya vatandaşlığına karar vermişler.
Melbourne'da 40 dilden yayın yapan bir radyoda programa katıldık; ne irtica
korkusu var, ne de bölücülük. Her dilden yayın yapılıyor ve herkes inandığını
rahatça söylüyor; yeter ki başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar verilmesin
ve şiddete teşvik bulunmasın.
Dünya'nın her tarafında okul açan vatandaşlarımız orada da okullar açmışlar.
Türklerin dillerini unutma noktasına geldikleri bir zamanda bu okullarda hem
yüksek seviyeli bir öğretim yapıyorlar hem de İngilizce yanında Türkçe'yi
öğretiyorlar. Diyanet İşlerinin, diğer cemaatlerin, başka müslüman ülkelerin ve
sözünü ettiğim kolejlerin sayesinde, okullarda, camilerde ve kurslarda isteyen
insanımızın çocukları dinlerini de öğreniyor, bu sayede kimliklerini yitirme
felaketinden kurtulmuş oluyorlar. Melbourne ve Sidney'de Işık ve Şule adlarıyla
açılmış kolejlerde, yarıdan fazlası da başka milletlerin çocukları olmak üzere
binlerce çocuk okuyor; öğretmenlerin ve öğrencilerin başları açık olanı da var,
kapalı olanı da, namaz kılmak isteyenler için uygun yerler de ayrılmış.
Buralardan mezun olanlar, puanlarıyla oynanmaksızın her istedikleri üniversiteye
girebiliyorlar.
Çevremizdekilere sordum, "Size farklı muamele yapıyorlar mı, baş örtüsü ile
okumak mümkün mü" diye, bana şunları söylediler: Burada çok sıkı bir şekilde
uygulanan "ayrımcılığı yasaklama" yasası var, bir polis gerekir de "aslen
nereli, hangi etnik guruba mensup" olduğunuzu sormak isterse bunu ezilip
büzülerek ve özür dileyerek sorar. Bu yüzden, farklı inanç ve etnik aidiyet
sebebiyle okulda veya başka yerde bir farklı muamele görürseniz derhal şikayet
edersiniz ve sonuç alırsınız.
'Okullarda din dersi var mı?' diye sordum: "Devlet okullarında isteğe bağlı,
devletçe tanınmış, ilkokuldan üniversiteye kadar mevcut katolik kilise
okullarında ise Hıristiyanlık dersi mecburi, dini ne olursa olsun her öğrenci bu
dersi alır" dediler.
İşin var, aşın var, hürriyetin var, okul açıp çocuklarını kendi inancına ve
kültürüne göre yetiştirme imkanın var... sen olsan memlekete dönmek ister misin?
Diyalog yada
birlikte yaşama sanatı
"Dinlerarası diyalog" adıyla toplantılar yapılıyor. Şüphesiz bu toplantılarda
tarafların ortak veya her birine özel amaçları vardır. Ancak ortada hiçbir
kimsenin görmezlikten gelemeyeceği bir gerçek daha vardır: Bugün insanlar
dünyada ve ülkelerde farklı inançlara sahip veya hiçbir inancı olmayan, inancı
olup da gereğine göre hareket etmeyen bireyler ve guruplar halinde bir arada
yaşıyorlar. Bu "bir arada yaşayış" ya bir anlaşma ve uzlaşmaya dayanır veya her
biri diğerine zoraki katlanıyor, zaman içinde onu (ötekini) eritmek, yok etmek,
tek olarak kendini hayatta bırakmak istiyor. İkinci isteğin ve hedefin tarih
boyunca insanlara nelere mal olduğu bilinmektedir; savaşlar, zulümler, baskılar,
göçler, aile parçalanmaları, zalim gelir dağılımı, terör, anarşi... İkinci
(barışçı, uzlaşmacı) amaç şüphesiz bütün taraflar için en hayırlı olanı, bu
amaca ulaşmanın yolu ise diyalogdur, uzlaşmadır; yani tarafların bir araya
gelmeleri, birbirlerini doğru ve yakından tanımaları, istek ve amaçlarını açıkça
ortaya koymaları, çatışma sebeplerini ortadan kaldırmaları, ortak talepleri,
ihtiyaçları karşılamaya ve amaçları gerçekleştirmeye çalışmaları, farklı istek
ve amaçları ise -birlikte huzur ve barış içinde yaşama zorunluluğu yüzünden-
birbirine dayatmaktan vazgeçmeleridir.
"Dinlerarası diyalog"dan benim anladığım, farklı dinleri masa üzerine yatırıp
bunlardan hiçbirine tam olarak benzemeyen yeni bir din oluşturma ve buna ortak
olarak inanma çabası olamaz; çünkü bu bir ütopyadır, gerçekleşmesi mümkün ve
farklı dinlere göre meşru da değildir. Bu sebeple ben bu toplantılara "dinler
arası" değil, "farklı inançlara sahip guruplar arası" denilmesini tercih ederim.
Nitekim geçenlerde Avusturalya'da katıldığım diyalog toplantısının adı isabetli
olarak "Müslümanlar ve Hıristiyanlar arası diyalog" olarak belirlenmişti.
Bu toplantıların bir faydası var mıdır? Diyalog adı altında yapılmak istenen,
tarafların dinlerini karşı tarafa benimsetmek için zemin hazırlamaları mıdır?
Yoksa itibardan düşmüş, mabetleri boşalmış bazı dinlerin mensupları, insanların
rağbet ettiği dinler ve mensupları sayesinde yeniden gündeme gelmek, itibar
kazanmak mı istemektedirler? Bu kabil sorular samimi olarak sorulmakta, "kaş
yapalım derken göz çıkarma" olmasın kabilinden uyarılar yapılmaktadır. Şüphesiz
bu sorulara kulak vermek ve uyarıları dikkate almak gerekir. Ancak yukarıda
tanımladığımız anlamda bir diyalog da zorunludur. Öte yandan böyle toplantılar
yapılmasa bile davetçi dinlerde zaten misyonerlik vardır. Müslümanlar da bütün
insanlara dinlerini anlatmakla, onları bu dine çağırmakla yükümlüdürler. Diğer
din mensuplarıyla veya inanmayanlarla bir araya gelmeden bu davet ve tanıtma
nasıl yapılacaktır? Başka bir deyişle diyalog toplantıları A dini için
misyonerlik fırsatı ise B dini için de böyle değil midir?
Katılıdığım toplantıda alınan sonuçlara ışık tutması bakımından bazı örnek
olaylara ve diyaloglara yer vermek faydalı olacaktır:
Toplantıda iki taraftan üniversite hocaları ve din adamları vardı. Genel konu da
inananlar arasında diyalogun gerekliliği ve faydaları idi. Sorulara geçildiğinde
bir Hıristiyan dinleyici "Siz müslümanlar Hz. İsa'nın Tanrı'nın oğlu olduğuna
inanıyor musunuz? İnanmıyorsanız diyalog nasıl olacak?" diye sordu. Bizden bir
hoca ona özetle şu cevabı verdi: Bize göre Hz. İsa bir peygamberdir, Tanrı'nın
oğlu değildir. Siz O'nun oğlu diye inanıyorsanız bu inanç aramızdaki farklı
noktalardan birini teşkil eder, ancak bu ve benzeri farklı inançlarımıza rağmen
bir araya gelebilir, dünyanın ortak problemlerine çözüm arayabilir, birbirimize
inanç dayatmadan barış ve huzur içinde yaşamanın yollarını ve usulünü
araştırabiliriz....
Bir müslüman dinleyici "Tanrı'nın oğlu" kavramının tevhide aykırı ve şirk
olduğunu ileri sürerek bunun Hıristiyan temsilciler tarafından açıklanmasını
istedi. Tebliğine İslam selamı ile başlamış olan, Pakistan'da görevli bir
Hıristiyan din adamı şu cevabı verdi: "Bu çok zor bir soru, uzun boylu konuşmayı
gerektirir, ancak kısaca söylemek gerekirse bu "baba-oğul" meselesi bizim
bildiğimiz, insanlara mahsus bir ilişki mahiyetinde değildir, manevi ve
mecazidir, Allah birdir, oğul kavramı bu birliğe aykırı olmayacak bir yorum
içinde kabul edilir..."
Vatikan'da diyalogla görevli bir akademisyen papaz Konya'da kaldığı birkaç ay
içinde komşularından gördüğü iyiliği, güzel ahlakı örneklerle açıkladıktan sonra
"Müslümanları ben böyle gördüm, onlar kana susamış insanlar değil" dedi.
Benim tebliğimin konusu "İslam'da savaş ve barış" idi. Aksine görüşler
bulunmakla beraber İslam'da barışın esas olduğunu, karşı taraf haksızlık
yapmadığı ve saldırmadığı sürece müslümanların, inançları gereği savaşmak
mecburiyetlerinin bulunmadığını, hatta meşru sebebi bulunmadan veya başka çözüm
yolları var iken savaş açmanın İslam'a aykırı olacağını anlattım. Barış ve
diyalog isteniyorsa kutsal kitapların bu amaca göre yorumlanması veya bu
konudaki tavırlarının açıkça ortaya konması gerektiğini de ekledim.
Toplantıya dinleyici olarak katılan Hıristiyanlar "İslam'ı ve müslümanları daha
yakından tanımakla çok yararlandıklarını" ifade ettiler.
Amerika izlenimleri6
27 Mayıs- 8 Haziran arasında, birkaç programa katılmak ve konuşmalar yapmak
üzere ABD'de bulundum; başkent Washington, Atlanta, Tallahasse, Baton Rouge ve
New Orleans şehirlerinde, Türkiye'den buralara gelmiş, lisans üstü tahsil gören
veya master ve doktorasını aldıktan sonra üniversitelerde, şirketlerde iş bulup
çalışan güzel insanlarımızla görüştüm, sohbetler yaptık, hasbihallerde bulunduk.
Adı geçen şehirlerdeki İslam Merkezleri'ne uğradım, mescitlerinde namaz kıldık,
imamları ve yetkilileri ile kısa sohbetler yaptık. Batı Virjinya'da güzel bir
dinleme yerinde aileleri ile birlikte birkaç güzel gün geçirmek üzere biraraya
gelen Müslüman entelektüeller ile 3 gün süren seminerler yaptık, Cuma günü
otelin konferans salonu namaz için düzenlendi, beyler ve hanımlar cemaat
oldular, ezanlar okundu, Asr Sûresi'nin tefsirini konu edinerek bir hutbe irad
ettim ve Cuma namazını kıldırdım. Kusurları olsa da demokrasinin işlediği bir
"Batı" ülkesinde, lüks bir otelde ezan okuyarak kadınlı erkekli, hepsi okumuş
yazmış güzel insanlarla Cuma namazı kılmak insana heyecan vermekle kalmıyor,
derin derin düşünmeye de sebep oluyor. Burada olup bitenler İslam ülkesi olan
Türkiye'de, kendileri olmasa bile ana babaları ve dedeleri Müslüman olan bir
kesim insanın ülkemizi ne hale getirdiklerini, insan hak ve hürriyetlerini bir-
takım vehimler uğruna nasıl gasp ettiklerini, çarpık bir laiklik anlayışı
yüzünden masum dini hayatı nasıl kuşa çevirdiklerini, örtünmeyi, kılık kıyafeti,
sakalı, namazı nasıl irtica sembolü haline getirdiklerini ve neredeyse ayıp
sayılacak davranışlar arasına soktuklarını.... bu yüzden ülkenin sıkıntılar
içine düştüğünü, insanlarının neşesiz ve verimsiz hale geldiklerini...
düşündürüyor.
Bizdeki rejim bekçilerinin bir marifeti de, 28 Şubat'tan sonra, devlet bursu ile
lisans üstü öğrenim görmek üzere yurt dışına gönderilen 1000 kadar gencin bir
kısmını, siyasî ve dinî sebeplerle geri çağırmak, tahsillerini yarıda
bıraktırmak olmuştu. Bu gençlerin damgalanması ve geri çağrılmalarında önemli
bir rol üstlenen "falancı, filancı düşünce ve çağdaş bilmem ne dernekleri" bu
üstün hizmetleri(!) sebebiyle madalyaları hak ediyorlar! Bu mağdur ve
mağdûrelerden bazıları, önceleri büyük sıkıntılar çekerek, mahrumiyetlere
katlanarak ABD'de kalmışlar, kimileri alelade işlerde çalışarak, kimileri de
asistanlık yaparak kıt kanaat bir geçim yolu bulmuşlar ve tahsillerini
tamamlamışlar. Dünyanın en işe yarar beyinlerini kullanan, bu beyinlerin
sahiplerinin örtüsüne, namazına, niyazına, sakalına, saçına... karışmayan ABD,
bizim mağdurları da istihdam ediyor, üniversitelerinde ders verdiriyor,
şirketlerinde iş veriyor, çoğuna vatandaşlık da veriyor. "Senin örtün, senin
sakalın var, sen namaz kılıyorsun..." diye insanları damgalamıyor, sınıflara
ayırmıyor, kanunlarda suç sayılan fiillere bakıyor, suçu sabit olmayanları
masum, dokunulmaz, saygıya layık görüyor ve istifade etmeye bakıyor. Ucu bucağı
ulaşılmaz olan koca ülkede, halkının yarısı aşırı yiyip içerek yağdan çatlayacak
hale gelmiş refah ülkesinde, bilimi ve teknolojiyi kullanarak daha zengin, daha
müreffeh olmanın yollarını arıyor.
"Ucu bucağı ulaşılmaz" dedim de aklıma geldi, gezdiğim gördüğüm yerlerde, uçakla
4 saatte geri geldiğim yerlere karadan binlerce kilometre katederek gittim ama
bir karış işe yaramaz yer görmedim. Ya ekilip dikilen topraklar veya hüdayi
nabit ağaçlar, her taraf yemyeşil, canlı, temiz ve yıpranmamış "yepyeni bir
dünya". İnsanlar taş yığınları içinde oturmuyorlar, mesafe ve mekan kavramı
ülkenin büyüklüğü ölçüsünde değişik olduğu için yerim küçük diyenler bir dönüm
civarında bahçeli, geniş diyenler ise dönümlerce büyük arazi üzerinde yapılmış
ahşap, tek veya iki katlı evlerde oturuyorlar. Dışı tuğla ile örülmüş evlerin de
içleri ahşap. Bir şehire tepeden baktığınız zaman merkezdeki yüksek binalar,
bankalar, şirket merkezleri ve resmi binalar dışında ev göremiyorsunuz. Çünkü
evler bahçeler, sık ve büyük ağaçlar içinde kaybolmuşlar.
Kara yolundan Washington-Atlanta arasını katederken benzin almak ve biraz
dinlenmek üzere bir istasyonda durduk. Yol arkadaşlarım Kosovalı "bizim" Yusuf
Salih, eşi Hatice hanım ve küçük Süheyl. Hatice hanım, Boğaziçi Üniversitesi
Edebiyet mezunu, saliha bir hanımefendi, Türkiye'de başörtüsü yüzünden okuması
yasak olduğu için ABD'de yüksek lisans yapacak. Biz arabadan indik, Hatice Hanım
inmedi, niçin inmediğini sorunca, benzinciyi ve marketçiyi kastederek "Bunlar
ırkçı olabilirler" dedi, "Irkçı olurlarsa ne olur?" dedim, "Belli olmaz, en
azından sözle taciz ederler" cevabını verdi. Marketin kapısında resimler vardı,
bir resim de Üsâme b. Ladin'e aitti, tam alnının ortasından kurşunlanmış bir
Üsame resmi. Örtülü hanımlarda bu tedirginliği başka yerlerde de gördüm. Korku
başörtüsünden değil, Müslüman olmaktan ve "radikal, Üsame yanlısı..."
sanılmaktan kaynaklanıyordu. 11 Eylül'den sonra Amerikalılar'da vatandaşlık ruhu
canlanmış, pekçok kapıda ve bahçede bayrak asılı, Müslümanlara karşı da bir
soğukluk oluşmuş.
A. İzzet Begoviç'in sınıf, dâva ve zindan arkadaşı, savaş sırasında da BM'de
temsilcisi Dr. Necîb Sacirbey'in de aktif üyesi olduğu "American Muslim Council",
ABD'de yaşayan Müslümanlar ile ABD'li halk ve yöneticiler arasında diyalog
kurmak, ilişkileri iyileştirmek, şüpheleri ortadan kaldırmak gibi hayırlı bir
işle meşgul oluyor.
Avrupa ülkelerinde olduğu gibi ABD'de de birçok etnik ve dini gruptan
Müslümanlar var. IKNA ve ISNA hem bu gruplar arasında işbirliğini sağlamak hem
de ABD'de Müslümanlar'ı temsil etmek işlerini yüklenmiş durumdalar, problemleri
yok değil, ama yüklendikleri vazife önemli ve gerekli.
Türkiye'den gidip devamlı veya geçici olarak ABD'de kalan Müslümanlar da,
Türkiye'de olduğu gibi gruplara bölünmüş bulunuyorlar. Bazı yerlerde bu gruplar
arasında diyalog var, biraraya geliyor, okuyor, sohbet ediyor, dertleşiyor,
problemleri birlikte çözmenin yollarını arıyorlar. Bazı yerlerde bu diyalog
zayıf, buralarda grupçuluk hakim görülüyor. Sayılarını vermeyi gerekli
bulmadığım bir "grup" da bağımsız; belli bir İslamî gruba bağlı değil,
aralarında internet aracılığı ile haberleşme, birbirine yakın oturanlarda ise
bir araya gelip okuma, sohbet vb. devam ediyor. Bu son grubun büyük çoğunluğu
lisans üstü öğrenim görmüş veya görmekte olanlardan oluşuyor, birlikteliklerini
bir think-tank grubuna dönüştürmeleri ihtimali güçlü görülüyor, biz de bunu
teşvik ettik, inşaallah gerçekleşir. Türkiye birçok konuda bunlardan
yararlanabilir; diğer Türkiyeliler'in bir kısmı ideolojik ayrımcılık ve jurnal
işleri ile meşgul olurken bunlar memleket meseleleri ile meşgul oluyor, vatan,
millet sevgisi ve Allah rızası saikleri ile gece gündüz gayret sarfediyorlar.
ABD'nin sağladığı hürriyet Türkiye'de de sağlandığı takdirde bu güzel beyinleri
kazanmak her zaman mümkün görünüyor.
Uğradığım bütün şehirlerde (herhalde başka yerlerde de vardır) İslam merkezleri
var bu merkezlerde mescid, okul, kütüphane, gençler için spor ve meşguliyet
araçları... var. Bazı İslam merkezlerinde ise Müslümanlar'ın dini meselelerine
cevap ve çözüm bulmaya çalışan ilim adamları bulunuyor. İslam merkezleri uçsuz
bucaksız bir denizde yemyeşil adacıklara çöllerde can kurtaran vahalara
benziyor. Özellikle kandil geceleri, Bayram ve Cuma namazlarında buralarda
Müslümanlar biraraya geliyor, görüşüp konuşuyorlar.
6 Yeni Şafak, 13-15.06.2003
Avrupa İslam'ı
11 Temmuz 2002 tarihli Le Figaro gazetesinde Hollanda'daki müslümanlar ve
Rotterdam İslam Üniversitesi ile ilgili bir yazı çıktı. Önce bu yazının, Avrupa
İslam'ını ilgilendiren kısmını verecek, sonra da yorum ve değerlendirmelerimizi
kaydedeceğiz. Bu yazı ile ilgilenmemizin sebebi Avrupa Birliği'ne girme
aşamasında olan Türkiye'nin ve müslümanların hangi meydan okumalarla karşı
karşıya olduklarını ve olacaklarını, Avrupa'nın nasıl bir İslam'a razı olduğunu
açıkça ortaya koymasıdır. Yazı, siyah harflerle verilen alt başlıktan sonra
aşağısındaki gibi devam ediyor:
11 Eylül'den beri Avrupa ülkeleri, kendi memleketlerindeki Müslümanların
mutlaka asimile edilmesi gerektiğinin farkına vardılar. Avrupalılar İslam'ı
nasıl entegre edeceklerini merak ediyorlar. Avrupa toplumlarında Müslümanlar
nasıl entegre edilebilirler?
11 Eylül'den beri, Avrupa toplumları için siyasal İslam'ın ne kadar potansiyel
bir tehlike olacağı fikri bütün Avrupa hükümetlerinin gündemine geldi. Bu
yoldaki görüşlerin baskısıyla, siyasi irade göç akımını kontrol etmek ve zorla
da olsa daha iyi uyumu sağlamak için, ekonomik ve siyasi sığınmacıların tolerans
limanı kabul edilen Kuzey Avrupa'daki Danimarka, Hollanda ve İsveç gibi Avrupa
ülkeleri dahi adımlar atmaya hazırlanıyor. 'Biz paralel bir şekilde iki noktaya
da gereken önemi vermek istiyoruz' diyen Hollanda Azınlıklar Bakanı van Boxtel,
Avrupa'daki meslektaşlarının da sempatisini toplamıştır. Bir taraftan
'İstihbarat servislerinin desteğiyle bütün
organizasyonları takip ederek Hollanda'nın düşmanlarını tespit etmek', diğer
taraftan da 'uyumu sağlamak', zira aşırı hareket edenlerin hatalarını bütün
Müslümanlara yüklemek de çok büyük bir hata olur.'
İlk etapta 4 mahalli camide bazı radikal imamlar tarafından okunan hutbeler,
ülke çapında yayın yapan televizyon kanallarına malzeme oldu, kasetleri ise
gizli servis ifşa etti. Bir imam, Bush'a ve Şaron'a meydan okuyordu, bir diğeri
de Filistinliler'in terör saldırılarını övüyordu. Adli soruşturma başlatıldı.
Hollanda Parlamentosu da fundemantalist grupların elinden firsatları almak için
İslami eğitim üzerinde durulmasını istedi.
İkinci etapta Bakan van Boxtel Hollanda İslam'ı zemininde daha iyi bir
entegrasyonun tamamlanabilmesi için, Hollanda'daki Müslüman toplulukların
temsilcisi olabilecek, tüzel bir kisiliğin ortaya çıkması için düğmeye bastı.
Bakana göre, 'Hiç kimse kendisini temsil etmek üzere kimseye yetki vermiyor.' Bu
gayret Fransa İçisleri Bakanı Sarkozy'yi de harekete geçirdi ve Müslüman
grupların seçeçeği ve Fransa İslamını temsil edecek bir organizasyonun kurulması
için harekete geçti. Bütün Avrupa'da şu anda bir Avrupa İslamı rüzgarı esiyor.
Yani İslam ancak Avrupa'nın değerlerine kıymet veren bir İslam. İmamların
eğitimi için üniversiteler veya akademilerin açılması her yerde tartışılıyor.
Freiburg Üniversitesi'nden İslamolog Profesör Tarık Ramazan, bütün Müslüman
entelektüelleri bu işi yapmak üzere göreve davet ediyor.
Avrupa Hükümetleri'nin öncelikli konularının başında İslam'la diyalog
geliyor. Hollanda, imamları eğitmek istiyor.
Rotterdam İslam Üniversitesi'nin Hollanda'da kurulması ve faaliyete
başlamasıyla, şüpheli bir söylenti ve garip bir duygu Hollanda'da yayılmaya
başlıyordu...
İslam Üniversitesi! Hem de Avrupa'nın merkezinde! Bu devrim değil miydi?
Bazı insanlar, Hollanda'da, protestanlıktan sonra ikinci dinin İslam ve 16
milyon insandan 1 milyonunun Müslüman olduğunu söyleyip bunu "gerekli bir proje"
olarak yorumlarken, bazıları da doğrudan fundamentalist Suudi sistemiyle ilgili
şüphelerini savurdular. Diger bir kısım da, Türkler'in projeyle alakalı
rollerinin kritiğini yapıyorlardı...
IUR Araştırma Komisyonu üyesi Doktor Saidi'nin savunması şöyleydi: Evet,
Rotterdam İslam Üniversitesi'nin Hollanda'daki Türk toplumunun teşebbüsü olduğu
doğrudur, fakat bunun yanında biraz geri plandan da olsa Faslılar da
varlıklarını hissettiriyorlar. Buna ilaveten, Üniversite olarak hiç bir ülkeye
bağımlı kalmamak için dışarıdan gelebilecek bütün yardımları
reddettik. Bizim hesaplarımız şeffaftır ve bu konuda Hollanda haber ajanslarının
tatmin olmaları için yeterli zamanlarının olduğuna inanıyorum...
Üniversite Yönetim Kurulu üyesi E. Öztüre hedeflerini, İslam ve modernizmi
birleştirmek olarak ifade etti. "Zaman sur gibidir. Müslümanların entegrasyonu
gibi konuları ilk etapta ele almak isteyen Hollanda hükümetinin, bizim gibi
kuruluşlarla birlikte olmaya acil ihtiyacı vardır" diyen Dr. Saidi, enetegrasyon
konusunda çok kararlı ve titiz olduklarını dile getirdi.
Din işlerine müdahale etmeme prensibi bağlamında, Hollanda devletinin Protestan,
Katolik ve Yahudilere gerekli kolaylığı göstermesiyle, Müslümanlara da gerekli
kapılar açıldı. 15 yıl önce Müslümanların Hollanda'ya aşırı oranda gelmeleri
sonucu İslam okulları kuruldu. İmamlar konusunda Hollanda'da doktora tezi
hazırlayan Oussama Cherribi, "Bu çok normaldi, bazılarına verdiğimiz özgürlüğü,
bazılarından saklayamayız" diyerek bu olayın doğruluğunu tasdik etti. Fakat
ortada bir hata vardı. Şayet onlara, çok az demokrasinin uygulandığı ülkelerden
gelen imamlar aracılığıyla, Hollanda kültürüyle hiç bağlantısı olmayan bir
öğrenim verdiysek entegrasyondan bahsetmemiz mümkün olabilir mi?
11 Eylül 2001'den sonra herşey değişti. Dünya Ticaret Merkezi'ne yapılan
saldırılarla birlikte, aniden siyasi İslam tehdidinin artmaya başlamasının
farkedilmesi, Avrupa toplumunun derinliklerinde geniş çaplı bir yankıya sebep
oldu. Hollanda gizli servisleri, Hollanda topraklarında birçok fundamentalist
kuruluşun hiçbir engelle karşılaşmadan büyüdüğünü fark ettiler. Açılan 33
okuldan 6 tanesi kapatıldı.
Aynı zamanda, birçok eşcinsel temsilcisi, seslerini yükseltmeye başladı. Bazı
Faslılar tarafından homoseksüel bir ilkokul öğretmeni halk arasında
tartaklanırken Hollanda toplumunda birçok Müslüman tarafından eşcinselliğe karşı
iyi bir bakış açısının olmayışı, Hollanda toplumu tarafından çok ciddiye alındı.
Rotterdam'dan imam Al-Moumni'nin eşcinselliği hastalık olarak görmesi ve
eşcinselleri domuz olarak adlandırması polemiğin şiddetini artırdı. Suikasta
maruz kalan, eşcinsellerin temsilcisi ve politikacı Pim Fortuyn, göç olayına çok
katı kurallar getirmeyi hedefleyerek, İslam hakkında gelişmemiş bir din diye
açıklamada bulundu. Partisi, geçen Mayıs ayı seçimlerinde hayret verici bir
başarı sağlarken, Müslümanlar sorunuyla ilgili birçok insanı ikna ettiğinin de
mesajları veriliyordu. İslamcılar aleyhine geniş bir çalışma başlatarak,
Hollanda siyasi otoriteleri Müslümanların entegrasyonunu ilk etapta görüşmeye
başladı. Hollanda'ya davet edilen imamlar için mecburi bilinçlendirme kursları
önerisi, Bakan van Boxtel rehberliğinde Entegrasyon Bakanlığı'nın düşünceleri
arasında yer almaya başladı. Rotterdam İslam Üniversitesi de dahil olmak üzere
birçok kuruluş bu konuda verebilecekleri hizmetleri ifade ettiler. Birçok
Müslüman cemaatin üzerinde ittifak ettiği bir kurumu bulabilmek, siyasi
yetkililerin karşılaştıkları en büyük zorluklardan bir tanesidir.
Amsterdam Üniversitesi'nin bir parçası olarak Hollandaca'ya ağırlık veren bir
oluşum da devlet destekli olarak yaşamaya çalışıyor. Oussame Cheribbi, "İslam'ı
dar bir bakış açısından çıkarıp, modern İslam düşüncesini yerleştirmek acilen
gerekmektedir" diye bu konudaki ısrarını dile getirdi.
Avrupa İslam'ının
değerlendirmesi
Yazıda özetle "Avrupa'da yaşayan müslümanların mutlaka Avrupa kültürüne uyum
göstermelerinin sağlanması, bunun için okul ve camilerin de kullanılması ve
gerekirse zor kullanmak dahil bütün tedbirlerin alınması gerektiği" ifade
ediliyordu. Yazıya göre müslümanların Avrupa kültürüne uyum göstermeleri,
dinlerinin bu kültürü içselleştirmesi ile olacaktı. Bu amaca ulaşmak için
kurumsal desteklere de ihtiyaç vardı; bu kurumlar içinde ikisinin altı
çiziliyordu: Müslüman toplulukların temsilcisi olacak tüzel kişilik ve Rotterdam
İslam Üniversitesi.
Hollanda Azınlıklar Bakanı van Boxtel, bir taraftan 'İstihbarat servislerinin
desteğiyle bütün organizasyonları takip ederek Hollanda'nın düşmanlarını tespit
etmek', diğer taraftan da 'uyumu sağlamak' hedeflerini ortaya koyarak
Avrupa'daki meslektaşlarının da sempatisini toplamıştı. Bu hedeflere ulaşabilmek
için ilk etapta dört mahalli camide bazı radikal imamlar tarafından okunan
hutbeler, ülke çapında yayın yapan televizyon kanallarına malzeme oldu,
kasetleri ise gizli servis ifşa etti. Bir imam Bush'a ve Şaron'a meydan
okuyordu, bir diğeri de Filistinliler'in terör saldırılarını övüyordu. Adli
soruşturma başlatıldı. Hollanda Parlamentosu da fundemantalist grupların elinden
firsatları almak için İslami eğitim üzerinde durulmasını istedi. Buna göre
Holanda'da camilerde imam ve hatiplik yapan müslümanlar, Bush'a ve Şaron'a
meydan okudukları ve Filistinlilerin "terör" saldırılarını övdükleri zaman
"radikal, Holallanda ve Avrupa'nın düşmanı" ilan ediliyorlar. Radikal,
fundamentalist, gelişmemiş bir din mensubu ve Avrupa düşmanı olmanın diğer
belirtileri de yazıya göre şöyle: "11 Eylül 2001'den sonra... Hollanda gizli
servisleri, Hollanda topraklarında birçok fundamentalist kuruluşun hiçbir
engelle karşılaşmadan büyüdüğünü fark ettiler. Açılan 33 okuldan 6 tanesi
kapatıldı. Aynı zamanda, birçok eşcinsel temsilcisi, seslerini yükseltmeye
başladı. Bazı Faslılar tarafından homoseksüel bir ilkokul öğretmeni halk
arasında tartaklanırken Hollanda toplumunda birçok Müslüman tarafından
eşcinselliğe karşı iyi bir bakış açısının olmayışı, Hollanda toplumu tarafından
çok ciddiye alındı. Rotterdam'dan imam Al-Moumni'nin eşcinselliği hastalık
olarak görmesi ve eşcinselleri domuz olarak adlandırması polemiğin şiddetini
artırdı.
Görülüyor ki, Müslümanların Avrupa'da makbul olmaları, "İsraili'in zulmüne,
Amerika'nın bu zulmü desteklemesine ses çıkarmamalarına, yalnızca ses çıkarmamak
değil, bunları benimsemelerine, meşru görüp savunmalarına, İsrail'in
yaptıklarını meşru savunma, Filistinlilerin yaptıklarını terör olarak kabul
etmelerine, eşcinsellik hakkında kötü düşünmemelerine, eşcinsellere karşı iyi
davranmalarına... bağlı. Avrupalılar'a göre Avrupa İslam'ı, böyle "müslümanların"
İslam'ı olmalı, başka İslam anlayışlarına Avrupa'da hayat hakkı tanımamalıdır.
Müslümanları böyle müslüman haline getirmek için de camiler ve Üniversite başta
olmak üzere eğitim kurumları devreye sokulmalıdır.
"Hollanda'ya davet edilen imamlar için mecburi bilinçlendirme kursları önerisi,
Bakan van Boxtel rehberliğinde Entegrasyon Bakanlığı'nın düşünceleri arasında
yer almaya başladı. Rotterdam İslam Üniversitesi de dahil olmak üzere birçok
kuruluş bu konuda verebilecekleri hizmetleri ifade ettiler." ifadesinin de yer
aldığı yazıya göre, "Üniversite Yönetim Kurulu Üyesi E. Öztüre hedeflerini,
İslam ve modernizmi birleştirmek olarak ifade etmiş. Dr. Saidi de, 'Zaman sur
gibidir. Müslümanların entegrasyonu gibi konuları ilk etapta ele almak isteyen
Hollanda hükümetinin, bizim gibi kuruluşlarla birlikte olmaya acil ihtiyacı
vardır' demiş ve enetegrasyon konusunda çok kararlı ve titiz olduklarını dile
getirmiş.
Ben Hollanda'da bulunduğum bir tarihte, eşcinselliğin aleyhinde konuşan bir
İmam'dan söz ediliyor ve İmam'ın işinin zor olduğu söyleniyordu. Ben bir konuşma
yaparken, fazla bir değerlendirme yapmadan eşcinsel örneğini vermiştim, kurumun
sorumluları sıkıntıya düştüler ve bir daha Hollanda'da, umuma açık konuşmalar
yaparken eşcinsel kelimesini ağzıma almamamı rica ettiler.
Bütün bunlardan çıkan sonuç şu oluyor: Batı'da müslümanlara tanınan özgürlük,
onların Batı değerlerini benimsemeleri veya en azından bu değerlere aykırı
konuşmamaları ve davranmamaları şartına bağlıdır.
Gerek kurulacak olan temsil kurumu ve gerekse İslam Üniversitesi, yazıda iddia
edildiği ve bazı mensuplarının sözleriyle desteklendiği gibi İslam ile
modernizmi birleştirecek ve Avrupa'nın istediği mânada bir uyumu/entegrasyonu
sağlamada onlara yardımcı olacaklar mı?
Bu sorunun cevabını Rotterdam İslam Üniversitesi'nin ilan ettiği, internet
adreslerine gönderdiği yazıda yer verilen misyonlarına bakarak alabiliriz:
- İslam'ın temel kaynakları olan Kur'an ve sünnetten taviz vermeden, Hollanda
gibi giderek artan kültürel farklılıkların bulunduğu modern bir toplumda
yaşadığımızı unutmadan ilim öğrenmeyi teşvik etmek;
- Adaleti netice veren iman kuvvetini dayanak alarak akademik kaliteyi yükseltme
yolunda sosyal sorumluluğumuzu unutmamak;
- İslamî perspektifi esas alarak diyalog, harmoni ve barış içinde bir hayatı
sürdürebilmek için ilim öğretmek ve bilim üretmeye katkıda bulunmak;
- Hollanda ve Müslüman topluluklar arasında uyumu temin edebilmek gayesiyle
bilimin prensiplerini temel kabul eden model bir İslami bilim kuruluşu olmak;
- Aklın nurunun müsbet bilimler, kalbin ışığının da dini ilimler olduğunu;
öğrencinin ancak bu iki bilimi birleştirerek geleceğin semasında uçabileceğini,
gelecek milenyumda bilimin ve hakkın hakim olacağını bilmek ve bunu bütün
dünyaya göstermek.
Benim bu misyon açıklamasından çıkardığım sonuç, Üniversite'nin Kur'an ve
sünnet'ten taviz vermeyeceği, ancak içinde yaşadığı toplumun huzur ve güvenini
bozacak, toplum için problem oluşturacak davranışlardan da uzak duracağıdır.
Üstü kapalı da olsa, Avrupa topluluklarının önüne İslam'ın ışığını tutma
hedefinden bile söz edildiğini kabul edebiliriz.
Avrupa'da olsunlar, totaliter veya laik-demokratik idareler altındaki İslam
ülkelerinde olsunlar müslümanların da, onları sindirmek, asimile etmek,
değiştirmek isteyen başka ideoloji ve kültür sahiplerinin de işleri zor. Bu zoru
nisbeten kolaylaştırmanın yolu, insanları zorla değiştirmeye kalkışmamak, hak ve
özgürlüklere riayet etmek, çok kültürlü insan topluluklarına alışmaktır.
Avrupa Birliğinde
Müslümanlar
Avrupa Birliği birkaç devlet arasında yapılan kömür çelik birliğinden başlayarak
Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Avrupa Topluluğu (AT) ve Avrupa Birliği'ne (AB)
doğru gelişmiş bulunan bir uluslararası birliktir. Bu topluluk zaman içinde
hukuk, ekonomi, ticaret, para ve dış siyasette birlik sağlayarak tek bir devlet
olma yolunda ilerlemektedir. Avrupa toplulukları arasında, farklı yönleri
bulunmakla beraber bir kültür birliğinden, bir "Avrupa kültürü'nden" bahsetmek
de mümkün ve tutarlıdır. Durum böyle olunca bir müslüman topluluğun Avrupa
Birliğine girmesi demek, bu birliğin hukuk, ekonomi, dış siyaset, hatta kültür
alanına girmesi, "kendine ait ve farklı olanlarla bunları değişmesi" demektir.
Böyle bir değişimi İslam nasıl karşılar, başka bir deyişle Avrupa birliğine
girmek caiz midir?
Avrupa Birliği, "bir ekonomik topluluk" mahiyetinde iken ben de, birçok başka
fıkıhçılar gibi bu topluluğa girmenin caiz ve faydalı olacağını yazmıştım. Çünkü
bazı koruyucu şartlar ileri sürmekle beraber eski fıkıhçılar da "müslüman
olmayanlarla iş ve ticaret ortaklığını" caiz görüyorlardı. Türkiye zaten
Batı'dan, çoğu işe yaramaz birçok şey almış, çağdaşlaşmayı batılılaşma şeklinde
gerçekleştirme yolunu tutmuştu. Ekonomik işbirliği sayesinde hiç olmazsa
yoksulluktan kurtulur, belki de Batı'ya İslam'ı daha iyi anlatma fırsatını elde
ederdi...7
Topluluğun ismini bile değiştiren kurucu antlaşmalarda önemli değişiklikler
yapıldıkça yukarıdaki hükmü yeniden gözden geçirmek gerekli hale geldi. Yeniden
gözden geçirdikten sonra, "eğer bir zaruret yoksa bu birliğe girmek caiz
değildir" noktasına ulaştım. Aradan yıllar geçti, şimdilerde hemen hemen
tartışmaksızın, bir emr-i vaki olarak bu birliğe girmenin caiz olduğu bir yana,
"denize düşenin yılana sarılması" kabilinden olarak zaruri ve vacip olduğu
söylenmeye başladı. Ama meseleye biraz daha yakından bakıldığında, İslam'ın
hedefi, alternatifler, fayda ve zarar listeleri bir daha gözden geçirildiğinde
böyle bir hükme varmanın en azından çok kolay olmadığı ve huzur içinde "evet"
denemeyeceği görülecektir.
İslam'ın hedefi:
İslam, diğer semâvî dinlerin geldiği kaynaktan, Allah tarafından, vahiy yoluyla
gönderilmiş, en son ve en kâmil dindir. Bu din geldikten sonra Allah, başka
dinleri, bir başka yoruma göre ise aslı ve özü bozulmamış ilâhî dinler demek
olan İslam'dan başka bir dini asla kabul etmeyeceğini bildirmiştir.8 Kur'an'daki
pek çok âyetin ortak ifadesine göre İslam'a inananlar Allah katında
başkalarından üstündür, birbirlerinin kardeşleridir, hür iradeleriyle Allah'a
itaat ve kulluk etme emanetini yüklenmiş, bu yüzden -yalnızca diğer insanlar
gibi potansiyel olarak değil, aynı zamanda fiilen- yaratılmışların en üstünü
olmuşlardır. Kutlu ve kutsal bir misyon yüklenmişlerdir: "Zorlamadan, herkese
din hürriyeti vererek insanlara İslam'ı anlatmak ve sevip benimsemeleri için
çaba sarfetmek". Müminler hem kendi maddî ve manevî değerlerini korumak hem de
bütün dünyada adalet ve din hürriyetini sağlamak için güçlü olmak
durumundadırlar. Allah'ın vahyettiği ve bu vahye dayalı olarak ictihad yoluyla
elde edilen hayat kuralları uygulanacak ve bunlar -zıt, ters ve uyumsuz olan-
başkalarıyla değiştirilmeyecektir. Müslümanların dinden ve buradan beslenmiş
bulunan kültürden oluşmuş değerleri toplumun yüksek değerleri olarak muhafaza
edilecek, bunlara ters düşen değerler toplum tarafından reddedilecek,
dışlanacaktır. İslam toplumu bir erdemli insanlar toplumu olacak, bu
nitelikleriyle diğer insan guruplarına örnek olacaklardır. Müslümanların dinleri
ve şereflerine ilave olarak hayatları, akılları, malları ve nesilleri
korunacaktır. Bir müminin yakından uzağa bütün diğer insanlara karşı ödevleri ve
sorumlulukları vardır ve o bu dünyayı geçici bir imtihan yeri olarak bilir,
nihâî amacı Allah'ın rızasını, O'nun cennet ve cemalini elde etmektir...
Avrupa Birliği'nin hedefleri:
Avrupa Birliği, bir din veya ahlak birliği değildir; dinden bağımsız, laik,
seküler Batı değerleri temeline oturan ekonomik, siyasî, hukukî ve kültürel bir
birliktir. Batılı değerlere göre bireyin özgürlüğü azami ölçüde tutulmalı, din
ve ahlak adına kısılmamalıdır. Liberal kapitalist düzen gereği serbest rekabet
esastır. Dünya, "ekonomi, bilim ve teknoloji" açısından gelişmiş ve gelişmemiş
ülkeler olarak ikiye ayrılmıştır. Gelişmemiş ülkelerin dünya pazarında rekabet
şansları olmadığına göre bunlar, gelişmiş ülkelere ucuz ham madde ve emek temin
edecek, ellerine geçen 3-5 kuruşu da yine gelişmiş ülkelerden alacakları pahalı
tüketim mallarına yatıracaklardır. Bu gidişin sonu kendilerinin gittikçe daha
yoksul, ötekilerin ise daha zengin hale gelmelerinden ibarettir. Ötekiler hali
hazırda tek bir blok değildir, Amerika baş patron olmakla beraber başka
patronlar da vardır ve bunların arasında kıyasıya bir rekabet hüküm sürmektedir.
Avrupa Birliği öncelikle bu rekabette ezilmeme, dünya pazarından yeterli pay
alma arzusunun sonucudur. Temeli ahlakî ve manevî değil maddîdir; adâlete değil,
egoizme ve menfaate yöneliktir. İnsan hakları vurgulanmakta, fakat insanın
ödevleri, özellikle ahlakî ve manevî olanları üzerinde durulmamaktadır. Bir
örnek vermek gerekirse, inancı yüzünden başını örterek okumak isteyen bir kıza
bu imkanı verme konusunda yer yer tereddüt gösteren Avrupa, eşcinsellerin
haklarını titizlikle korumaktadır.
Müslümanların vazifesi:
İslam'ın ve Batı'nın (AB'nin) hedeflerinin örtüşmediği açıkça ortadadır. Buna
göre müslümanların vazifesi kendi güçleriyle ayakta durmak, maddî ve manevî
değerlerini korumak ve bugün var olandan daha güzel, âdil, şefkatli bir dünya
düzenini kurup işletmek için gayret göstermek, formüller ve modeller
oluşturmaktır. Keşke mümkün olsaydı da, müslümanlar şuurlu davransalar, gereken
fedâkârlıklarda bulunsalardı da teker teker güçlü ve gelişmiş olan İslam
ülkeleri arasında bir birlik kursalar, bu birlikten doğan gücü, zayıfları
sömürmek için değil, bütün insanlığın hayrına kullansalardı.
Zaruret:
Burada sayıp dökemeyeceğimiz sebeplerle bu birlik kurulamadı, kurulamıyor. Her
bir İslam ülkesi tek başına kalıp hareket etse amacına ulaşamıyor, ulaşacağını
zannediyor. Bazı ülkelerde İslam'ın yüce ve kapsamlı amaçlarını gerçekleştirmek
için çaba göstermek şöyle dursun, fert, aile ve cemaat olarak İslam'ı gereği
gibi yaşamak bile mümkün olmuyor, bu ülkelerin sistemleri veya bağnaz, totaliter
yöneticileri müminlere imkan vermiyorlar. Bu durum karşısında bunalan, çaresiz
kalan müminlerin bir kesimi, Avrupa'da yaşayan müminlerin nisbeten daha geniş
olan özgürlüklerine bakarak "biz de onlara katılalım, bu daha iyi olur"
diyorlar. Hayalleri geniş olup "Biz bu yoldan Avrupa'ya İslâmî değerleri
taşırız" diyenler de eksik değil..
Sonuç:
Müslümanların Avrupa Birliğine girme arzuları maddi olarak sömürülmekten
kurtulma arzusu, manevî ve dînî olarak da baskıdan kurtulma ümidinden
kaynaklanıyor. Ama sömürülmekten kurtulup sömürenler arasına katılmak, baskıdan
kurtulmak, ama İslam'ın yüce ve kapsamlı hedeflerine veda etmek "güle oynaya
girilecek bir yol, cennet gibi tercih edilecek bir alternatif" değildir. Hiç
olmazsa mümin korku, endişe ve üzüntü içinde olmalıdır.
AB'ne girmeye karşı çıkanlardan "dine ve dindarlığa karşı olanlar, hükmü geçmiş
bir ideolojinin peşinde koşanlar" bu tavırlarını devam ettirdikleri sürece
başarısızlığa mahkumdurlar. İyi niyetle davranan, vazgeçilmez değerlerini
korumak, riske atmamak isteyenler ise gerçeklere, hesap kitaba dayalı, tutarlı,
ikna edici, uygulanabilir seçenekler bulmalı ve bunu ortaya koyabilmelidirler.
7 Altınoluk dergisi, Temmuz, 1987, sayı:17.
8 Al-i İmran: 3/85
İslam ve Batı
medeniyetleri
Amerikan National Review dergisi, batı idealleri için sürdürülen savaşta
Türkiye'ye desteğin, Avrupa ve Amerika için borç olduğunu yazdı. Dergide,
"Türkiye'ye borcumuza karşılık şükran" başlığı ve Ami Horowitz imzasıyla yer
alan yorumda, 11 Eylül'ün, batı demokrasisi ve "İslam teokrasisi" modelleri
arasındaki keskin ayrımı ortaya çıkardığı, Türkiye'nin de batı demokrasisi
ideallerine dayalı bir ülke ve hem ABD'nin, hem de AB'nin en önemli müttefiki
olduğu belirtildi. Yorumda, 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana Türkiye'nin, Batı
dünyasının yanında yer aldığı, şimdi de terörizmle mücadeleye destek verdiği,
desteğinin, Irak harekatı için kilit önem taşıdığı bildirildi. İran'ın, bölgeyi
İslam'a yönlendirmek için milyonlar harcadığı ve Türkiye'nin tek başına bu
tehdide karşı durduğu ifade edildi.
Batı medeniyeti Yahudi-Hıristiyan dinine, Grek-Roma mirasına, sekülerlik ve
demokrasi ilkelerine dayanıyor. Başka alanları da etkileyen çağdaş düzenlerinin
adı da liberal kapitalist düzendir. İslam medeniyeti, Hz. İbrahim'den beri aynı
isimle devam eden İslam vahyine, tevhid gerçeğine, Allah'ın yarattıklarının
insanlara emanet edildiği ve onlara şefkatle muamele etmek gerektiği esasına
dayanmakta, "yöneticilerin seçimle işbaşına gelmeleri, danışma yoluyla
yönetmeleri, yönettiklerine hesap vermeleri, başarısızlık veya ehliyetin kaybı
halinde emaneti ehline teslim etmeleri" şeklinde özetleyebileceğimiz siyaset
usulünü içermektedir. İslam ile Batı medeniyetlerini ayıran farkın "demokrasi ve
teokrasi" farkına indirgenmesi cehalet değil, bilmezden gelmektir, tecahüldür.
Fark çok daha geniş ve derindir. İslam medeniyeti geçmiş asırlarda iyi bir
imtihan vermiş, insanları geliştirip mutlu edebileceğini, dünyaya huzur, adalet
ve hürriyet getirebileceğini ispat etmiştir.
Çağdaş batı medeniyetinin karnesine bakıldığında görülen manzara şudur: Önce
sömürgecilik şimdi ise küreselleşme yoluyla dünyayı sömürmek, yoksulların ve
zayıfların bu durumlarından istifade ederek gücünü ve servetini arttırmak;
emanet olan tabiatle hemhal olacak yerde ona hakim olmaya kalkışarak kirletmek,
tüketmek, bozmak; hesaba gelmez servetin ve canın heba olmasına sebep olan iki
dünya savaşı, Batı ve Doğu için ayrı insan hakları anlayış ve uygulamaları,
çifte standart; insanın aşkın boyutunu yok etmek, onu dünya hayatına mahbus,
nefsani arzularına mahkum kılmak, aklı ve iradesi olmayan canlıların derekesine
indirmek, bu son düşüşün tabîî bir sonucu olarak ensest ilişki ve cinsel
sapıklığın yayılması, aile bağlarının gevşemesi, insanın yalnızlaşması...
İslam'dan hareketle ortaya konabilecek siyasi sistemin teokrasi olması mümkün
değildir; çünkü Peygamber'den başka hiçbir beşer Allah'tan vahiy alamaz, her bir
insan isabet ve hata edebilir, kendi siyasî, dinî, ictimaî, ekonomik... görüşünü
Allah'a izafe edemez, siyasi otoritesini Allah'tan veya aşkın bir kaynaktan
alamaz; idare edilenlerin rızasından alır, Allah'a itaat etmek ve onlara hesap
vermek mecburiyetindedir.
Batı demokrasilerinin ayrılmaz unsuru seküler oluşlarıdır; Allah'ı ve dini
siyasete, dünya işlerinin idaresine karıştırmazlar. Zaten Allah'tan vahiy
yoluyla alınmış ve korunmuş bir dinleri de yoktur; böyle olunca da idareciler
-haşa- tanrı olur, çıkardıkları kanunları, aldıkları kararları insanlara
dayatırlar. Temsil bir aldatmacadan ibarettir, siyasi otoriteyi sermaye
belirler, yönlendirir ve halka illüzyon yoluyla kabul ettirir.
Türkiye yukarıda özelliklerini ve marifetlerini özetlediğimiz Batı uygarlığını
kendi halkına dayatmak, benimsetme amacıyla 2 asırdır mücadele vermek, "Batı
idealleri için savaşmak" yerine keşke dünyaya, insanlığın muhtaç olduğu İslam
medeniyetini çağdaşlaştırarak sunabilseydi.
Türkiye şimdi, çaresizlik içinde AB'ne giriyor. AB'nin idealleri İslam'ın
idealleri ile örtüşüyor mu? Örtüşmüyorsa Türkiye bu idealleri etkileyebilecek,
insanlığın hayrına yöneltebilecek mi? Yoksa kendisi de bu idealleri sorgulamadan
benimseyecek ve "ötekilere" zulmederek kendini "kurtarmanın" yoluna mı
koyulacak? Her aklı, imanı ve vicdanı olanın düşünüp cevap bulması gereken
sorulardır bunlar.
Yeni dünya düzeni ve
İslam
İslam'ı siyasal, ılımlı, modern gibi çeşitlere ayırmak ve birini diğerine
vurarak hepsini birden zayıflatmak, yeni dünya düzeninin önemli hedeflerinden
biri. Fehmi Huveydî, bunu nasıl ve niçin yaptıkları sorusuna ışık tutan önemli
bir yazı kaleme aldı. Şarku'l-Awsat'da yayınlanan yazının bir kısmını buraya
alıyorum9:
11 Eylül felaketinin akabinde bazıları bunun siyasi İslam diye isimlendirilen
olgunun sonu olacağı beklentisi içerisine girdi veya böyle olmasını umdu.
Bazıları ise acele davranıp İslami projenin başarısızlığına ve devrini ilelebet
kapattığına yönelik kesin hükümler çıkardı. Hatta içlerinden bir tanesi, Fransız
araştırmacı Gilles Keppel 450 sayfayı aşkın bir kitap yazarak bu iddiayı
ispatlamaya çalıştı. Bunun dışında birbirini izleyen göstergeler ABD'nin, İslami
cemaatlerin yenilgisi ardından düşüncelerin yenilgisine çağıran sesini
yükseltmesinden bu yana çağrışımların, siyasi İslam'ın sınırlarını aştığını ve
İslam'ın özüne uzandığını ortaya koydu. Hatta bazı sesler işi Müslümanların
sahip oldukları gücün kaynağı olan servetlerinden tecrit edilmesine kadar
götürdü. Onlara göre bu tecrit gerçekleşseydi Müslümanların 'boyun eğdirilmesi'
ve uysallaştırılması imkânı sağlanmış olacaktı...
İslam toplumlarını laikleştirmek
Arap ve İslam dünyasında çeşitli alanlardaki 'reformlar' hakkında konuşmak,
İslam toplumlarındaki aklın ve realitenin yeniden şekle sokulmasını hedefleyen
gizli bir eğilimi bünyesinde barındırmakta ve Türk deneyimini yol olarak
göstermekte ki veriler bu çağrının arkasında Türk deneyiminin olduğuna işaret
ediyor. Amerikan çevreleri, genel şekliyle Batı bu deneyimi demokrasinin sürmesi
ile birlikte İslam toplumlarının laikleştirilmesi için başarılı bir model olarak
sunmakta. Türk modelinin İslam toplumlarının sorununun çözümü için en iyi model
olduğu ve İran Şii modeli, selefi model veya Afganistan'daki Taliban
modellerinden hiçbirinin İslam dünyasında medeni ve modern toplumlar oluşturmak
için uygun olmadığı noktasında hemfikir olan 'uzman' ve teorisyenlerin
yayımlanmış birçok görüşü var. Bu nedenle aday profiline Türkiye uymakta.
Geçtiğimiz Nisan ayı içerisinde Hartford kentinde Türkiye deneyimi etrafında bir
toplantı düzenlenmişti. The New York Times toplantının tutanaklarını yayımladı.
New York Times'in Türkiye muhabiri Amerikalı yazar Steven Kinzer 'İki dünya
arasında Türkiye: Yıldız ve Hilal' adlı bir kitabı da var şöyle diyor: Türkiye
11 Eylül olayları sonrası Batı dünyasının mesajına olumlu yanıt veren tek İslam
devletidir ve bu yanıt, laik-demokratik bir rejimin varlığı sebebiyledir. Beyaz
Saray'da düşüncesine başvurulanlardan birisi olan oryantalist tarihçi Bernard
Lewis'in de sürekli tekrarladığı anlam bu. Lewis şöyle diyor: Türkiye siyasi
İslam'ın laik demokrasi ile uyuşmasının mümkün olmaması sebebiyle İslam
dünyasına model bir devlettir.
Türk modeli toplantıları
11 Eylül sonrası İslam dünyasına aday gösterilmesi üzerinde durulan Türk modeli
etrafında birçok toplantı düzenlendi. Ve bu toplantıları Kaliforniya,
Michigan'daki üniversiteler, Hollanda'daki Rotterdam Üniversitesi organize etti.
Bu öneri ayrıca geçtiğimiz Şubat ayında Türkiye'de Avrupa-İKÖ toplantısında ve
Mart ayında yapılan İstanbul forumunda da sunuldu. Konu Türk modelinin İslam
dünyasının bunalımına bir çözüm olarak sunulması ile kalmayıp İslam'ın özünde
operatörlük yapılmasına kadar vardı. Kuran'ın doğruluğu üzerinde şüphelere yer
verilmesi, şeriattan cihada İslam'ın can alıcı terimlerinin şer terimler
listesine sokulması gibi. Kuran, şeriat ve cihat kavramları ile Ladinizm,
Vahhabilik ve Taliban arasında bir ilişki kurulması sonrası bir kelimenin
silinip yerine başka bir kelimenin konulması. İslam'a bir bütün olarak
saldırmadan önce ılımlısı, aşırısı, dindarı veya dindar olmayanını yani hepsini
kapsayacak şekilde tüm Müslümanların kınanması işlemi tamamlandı ve Batılı
devletler 'istenmeyen göçe' bir sınır koyma fikrini ele aldılar. Tabii bundaki
amaç özel şekliyle Müslümanların Batı'dan göçünün sağlanması idi. Bunun yanısıra
Batı'da Müslüman öğretim görevlilerine çeşitli dayatmalarda bulunuldu.
Gözetlenmelerine ve dinlenmelerine olanak sağlayan kongre kararının çıkmasının
yanısıra üniversiteler bazı hassas uzmanlık alanlarında görev almalarının önüne
geçilmesi ve arkadaşlarının elde ettiği ayrıcalıklardan yoksun bırakılması
kararı aldılar. Müslümanların servetlerinden tecrit edilmeleri konusuna gelince.
Belkide New York patlamalarının kurbanlarından 1000 aile adına 80'den fazla
İslamî kurum ve şahsiyet aleyhine dava açılması ve trilyon doları aşan
tazminatlar istenmesi bu tecridin belirtilerinden. Bu dava tazminat konusu
sonuçlanana kadar Suudi Arabistan'ın ABD'deki mevduatlarının dondurulmasını
isteyen başka seslerle aynı zaman dilimine rastladı.
Müslüman sermayenin bitirilmesi
Burada işaret ettiğimiz düşünceyi James Robin net bir şekilde ortaya koyuyor.
Bazı Amerikan gazeteleri eski ABD Başkanı Clinton döneminin dışişleri sözcüsü
olan Robin İngiliz The Guardian gazetesindeki 'Müslümanların özgür olduklarında
veya zenginleştiklerinde başkaldırmaları sebebiyle fakirleştirilmeleri ve
burunlarının kırılması' gereği üzerinde duran makalesini Batı dünyasına bir
nasihatmiş gibi taşıdılar. Bu bağlamda eski İsrail başbakanlarından Benjamin
Netanyahu'nun ABD Kongresi önünde 'aşırı' İslamcıların bitirilmesinin Körfez
bölgesindeki servetin bitirilmesini ve nüfusunun fakirleştirilmesini kaçınılmaz
kıldığını açık bir şekilde dile getirişi zikredilebilir. Netanyahu
sivrisineklerin sadece bir tanesinin öldürülmesiyle bitmeyeceğini ve bataklığın
bizatihi kendisinin kurutulması gerektiğini ifade ediyordu. Onlar halen hiçbir
bağlantısı olmasa bile İslam'ın ve tüm Müslümanların yaşananların faturasını
ödemesini istemekteler. Bunda şaşılacak bir şey yok aslında. Çünkü daha da
şaşırtıcı olan onların kendilerini adaletin tesisinin öncüleri, liberalizmin
üstatları ve insan haklarının koruyucuları olarak takdim etmeleri.
9 Bu yazı, eş-Şarku'l-Awsat gazetesinde yayımlanmış, 09.08 2002 Radikal
gezetesinde de Türkçesi çıkmıştır.
İslam Dünyası'nın durumu10
Eğer İslam ülkeleri bilgi, teknoloji, ekonomi ve savaş gücü bakımlarından güçlü
olsalardı ve aralarında şöyle veya böyle bir birlik, bir dayanışma olsaydı,
kendilerini korumak için ne ABD'ye, AB'ye, ne de başka bir güce ihtiyaçları
olacaktı. Güçlü olabilmeleri için önce "kendileri olmaları" gerekiyordu, sonra
da ümmet olmaları. Kendileri olmak, kendi medeniyetlerini yeniden inşa etmek ve
böylece Batılılaşmak değil çağdaşlaşmakla gerçekleşecekti. Ümmet olmak da ulusal
egoizm yerine ümmet birlik ve özgeciliğini geliştirmekle vücut bulacaktı. Bütün
bunlar olmadı, olmadığı için parçalanma, tükenme, bozulma, zayıflama ârızaları
başgösterdi, zavallı kuzular kurtlardan medet umar hale geldiler.
Sultan Abdülhamît siyasi alanda, Efgânî fikrî alanda İslam birliğini11
gerçekleştirmek için büyük çabalar sarfettiler. Efganî çizgisinde Osmanlı'da
Sırâtımüstakîm ve Sebîlürreşâd topluluğu; Mısır, Suriye ve Cezayir gibi
ülkelerde diğer İslamcılar aynı ülkü uğruna ömürlerini verdiler. Başta Osmanlı
hilâfeti çerçevesinde bir İslam birliği üzerinde çalışıldı, Osmanlı dağılınca
merkezi Mekke'de olan ve İslam ülkelerinden temsilcileri bulunan bir heyetin
"yönetiminde" birlik, daha yeni zamanlarda ise konfederasyon veya AB'ye benzer
örgütlenme şeklinde İslam birliği formülleri üzerinde duruldu. Ama ne yazıktır
ki, bugüne kadar amaca doğru önemli adımlar atılamadı. Bu başarısızlıkta
yabancıların karşı mücadeleleri kadar İslam ülkelerinin yöneticileri ve
halklarının da tesiri ve dolayısıyla sorumlulukları vardır.
Müslüman halkların "kendileri olmalarının" vazgeçilmez şartı İslam'dır;
hayatlarının ve bütün projelerinin merkezinde İslam'ın yer almasıdır. Bu da
ancak resmi ve sivil bir eğitim seferberliği sayesinde, hem okumuşları, ilim
adamları, siyasileri, bürokratları, hem de fazla okumamış halkı Müslüman, aynı
temel değerlere sahip topluluklar yetiştirmeye bağlıdır.
İslam ülkelerinde böyle bir hedef ve bu hedefe yönelik eğitim, öğretim
seferberliği şöyle dursun idareciler hemen daima bu hedefe yönelenleri düşman
bilmişler, siyasal İslamcı, kökten dinci, terörist... gibi çeşitli yaftalar
takarak suçlamışlar ve yok etmek için amansız bir mücadele içine girmişlerdir.
Bugün İslam adına sahip çıktığımız ve halkı yüzünden böyle yapmamız da tabîî
olan Irak'ta olduğu gibi Suriye'de, Mısır'da, Cezayir'de, Tunus'ta, bazı Türk
Cumhuriyetleri'nde... İslam'ı hayatlarının merkezine almak isteyen düşünce ve
hareket toplulukarına karşı yapılan zulüm âfâkı doldururken, binlerce güzel
insan hunharca işkenceye tâbi tutulurken, öldürülürken, hapishanelerde
çürütülürken, şimdi kahramanlığa, hak ve adalet arayıcılığına soyunanların
çoğunun sesleri bile çıkmamış, bu zulüm, o ülkelerin iç işleri olarak
değerlendirilip geçilmiştir.
Allah Teâlâ cezayı ve mükâfâtı, düşmeyi ve kalkmayı, güçlü ve zayıf, ileri ve
geri... olmayı, ferdin ve toplulukların iradesine, çabasına, hak edişine
bağlıyor; bugün de İslam ülkeleri hak ettiklerini buluyorlar.
Vaktiyle Hindistan'da, sömürgeci İngilizler'in zulmünden şikayet eden halka bir
İslam hareket adamı şöyle demişti: "Keşke siz insan değil de sinek olsaydınız; o
zaman her bir İngiliz'e şu kadar sinek düşerdi, onları canlarından bezdirirlerdi
ve defolup gitmelerini sağlarlardı!"
Evet Müslüman halkların da kusuru büyük, kimse elini taşın altına koymak
istemiyor, Esed'den, Saddam'dan, Ali Zeynelabidin'den, Nâsır'dan, İslam
Kerimof'tan... kurtulmak önce bu ülkelerin Müslüman halklarına düşen vazife idi;
din, hukuk ve vicdan bakımlarından meşru mücadele yolunu tutarak bu kutsal
vazifeyi yerine getirmediler. Sonunda Endülüs'teki o büyük ananın şu sözü
herkese hak oldu: "Erkek gibi mücadele etmeyi beceremediniz, şimdi kadın gibi
ağlamak size yakışıyor!"
10 Yeni Şafak, 16.02.2003
11 İttihâd-ı İslam, panislamizm
Hak kavramı
etrafında bazı düşüncelere
İnsan için söz konusu olan haklar "Kanunla korunan yetkiler" şeklinde
tanımlanmıştır. Bu genel tanımlamaya İslâmî açıdan bir kayıt ekleyerek tarifi
şöyle yapabiliriz: "Allah'ın koyduğu kanunlarla korunan yetkiler". Uygulama ve
gerçekleri göz önüne alarak hakları iki gruba ayırmak gerekir: a) İnsan olduğu
için insana verilen haklar, b) İrade ve çabasıyle belli vasıfları kazandığı için
insana verilen haklar. Bunlardan birincisine "statü hakları", ikincisine ise
"görev ve liyâkat hakları" diyebiliriz. Metinlerde açıkça geçsin geçmesin,
uygulamada bu ayırım kaçınılmazdır. Meselâ hayat hakkı din, vatandaşlık, kültür
farkına bakılmaksızın her insana verilirken, seçme, seçilme, belli kamu
görevlerine alınma hakları için insan olmak yetmemekte, insanın belli vasıfları
elde etmiş bulunması aranmaktadır.
Ferde ve topluma verilen haklar insanların fert ve toplum olarak menfaat ve
ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlamaktadır. Ancak menfaat ve ihtiyaçların
çeliştiği, çatıştığı da bir gerçektir. Toplum veya bir gurup için mesâlih olan
bir şey, fert veya başka bir gurup için zarar olabilir. Eğer haklar ve
menfaatler, fertlerin ve gurupların istek ve arzularına göre verilirse çatışma,
dengesizlik ve haksızlık kaçınılmaz olur. "Eğer hak, onların arzularına tâbi
olsaydı gökler yer ve buralarda bulunanların düzenleri bozulur, altüst
olurdu."12 "Beşerî arzularını tanrı edinmiş ve böylece Allah'ın kendisini
saptırmış bulunduğu kimseyi doğrunun bilgisine sahip mi görüyorsun!"13 Bu
sebeple Allah Teâlâ hakları, insanların beşerî arzularına, şahsî menfaatlerine
göre değil, adâlet ve denge prensiplerine göre bizzat kendisi tevzî etmiştir;
bunu yaparken insanlara hakkın az, yetersiz, buna karşı yükümlülüğün ağır ve
sıkıcı gelmesine değil, fert ve toplum hayatının denge ve düzen içinde
yürümesine bakmıştır.14
Ferdiyetçi düşünce ve sistemler ferdin hak ve hüriyetlerine öncelik vermişler,
bu konudaki aşırılık; "bencillik, sömürü ve anarşi" doğurmuştur. Toplumcu ve
devletçi düşünceler, sistemler ise sömürü ve anarşiyi önleyelim derken ferdin
hürriyet ve kişiliğini yok etmiş, insanı madde boyutuna hapsetmişledir. Bu aşırı
ve karşıt düşünceler, uygulamalar birbirine tesir etmiş, tez, antitez, sentez
sürecinde ortaya, önce siyâsî ve hukukî, sonra iktisâdî ve sosyal yönleriyle
"insan hakları" kavramı, ve düzenlemleri çıkmıştır.
İslâm'ı, aşırı ferdiyetçi veya toplumcu sistemlerden birinin içine koymak mümkün
değildir. İslâm ferd-devlet ilişkilerinde dengeyi öngören, şahsiyetçi bir sistem
oluşturmuştur.
İlgili âyetlere ve hadislere göre müslümanlar kardeştir, birbirine kenetlenmiş
yapı taşları gibidir, bir vücudun, bir yeri ağrıyınca diğer yerleri de rahatsız
olan organları gibidir, bir gemide yolculuk eden, birileri gemiye zarar vermeye
kalkışınca bunu önlemezlerse hepsi birden batacak olan yolcular gibidir,
toplumun fertleri birbirine ne doğrudan, ne de misilleme olarak zarar
verebilirler...
Toplumda iyiliği emretmek ve yaşamak, kötülüğü menetmek ve ortadan kaldırmak,
fert, toplum ve devlet olarak müslümanların vazifesidir ve İslâm'ın ictimâî bir
alametidir. Kur'ân-ı Kerîm bu vazifeden kaçınmayı, ictimâî sorumluluktan kaçma,
isyan ve hakkı çiğneme olarak vasıflandırmış, böyle yapan toplumların acı
akıbetlerinden söz etmiştir.15
İman ve ibâdet sırf Allah'ın kulları arasındaki hakkı olduğu gibi, insanlar
arası veya insan-eşya arası ilişkilerde söz konusu olan hak ve borçlarda da
Allah'ın hakkı vardır. Bunlardan sırf kula ait olan hakları alıp almamakta insan
serbest olabilir. Meselâ bir insan, diğerindeki alacağından vazgeçebilir.
Başkasının ve toplumun kişi üzerindeki veya kişinin topum üzerindeki hakları
aynı zamanda Allah hakkı olduğu için borçlunun onlara riâyet konusunda
serbestliği yoktur.16 Böylece topluma karşı ferdin, ferde karşı toplumun hakları
ilâhi hukukun koruması altına alınmış olmaktadır.
İnsanlara ait ödev ve yükümlülüklerin bir kısmı ferdîdir, teker teker kişilere
aittir (aynî farz), bir kısmı da topluma bırakılmış, birilerinin yapması
istenmiştir (kifâî farz). Bir toplumun, ilâhî muradı gerçeleştirme, yaratılış
hikmetleri doğrultusunda gelişme için muhtaç oldukları her âlet, kurum, kuruluş,
faaliyet, düzenleme ferdin yükümlülüğü dışına taşınca, ikinci neviden yükümlülük
olur. İslâm toplumunda her ferd, bu yükümlülüğün toplumda yerine getirilip
getirilmediğini kontrol ve takip etmek durumundadır. Çünkü getirilmediği zaman,
ülkede doyurulmayan aç, giydirilmeyen çıplak, tedâvî edilmeyen hasta, eğitim ve
öğretim verilmeyen insan, savunulmayan sınır, önlenmeyen haksızlık, tepki
görmeyen ahlâksızlık ve hayasızlık, yolsuzluk bulunduğu müddetçe bütün fertler
bundan teker teker (aynî farz gibi) sorumlu hale gelmektedirler17
Bir hakkı tanımlama ve belirleme konusunda ya bir nas vardır veya yoktur. Nassın
bulunması halinde, aksine bir zorunluluk bulunmadıkça hak bellidir, buna
uyulacak, hak yerine getirlecektir. Nassın bulunmaması durumunda ictihad örf,
teâmül devreye girer; hak bu kaynaklara dayanılarak belirlenir.
Öğrendiğimiz andan itibaren hak olmayan şeyi talep etmemek gerekir. Daha önce
hak olmadığı halde alınmış, yararlanılmış, kullanılmış olan mal ve hizmetler hak
sahibine iade veya tazmin edilmelidir. Hak sahibi bilinemez veya bulunamaz ise
onun adına yoksullara dağıtılmalıdır.
İslam'ı bir hukuk referansı olarak kabul etmeyen sitemlerin hakim olduğu
yerlerde yaşayan müslümanlar işlerini, mecbur kaldıkları sürece mevcut mevzuata
göre yürütürler. İş tamamlandıktan sonra hakkın tarafları arasında İslam'a göre
hak alış-verişi yapılır, haklar ve ve borçlar ödenir.
Günahlar büyük ve küçük diye ikiye ayrılmıştır. Hak ihlali de bir günah olduğuna
göre onun da büyüğü ve küçüğü olur. Küçük günah, "önemsiz, ihlal edilmesi caiz,
müeyyidesiz..." demek değildir. Küçük günah, verdiği maddi ve manevi zarar
bakımından büyüğe nisbetle küçüktür; ama o da günahtır ve terkedilmesi gerekir.
Ceza bakımından da büyük ile küçük haksızlık arasında fark vardır ancak her
ikisinin de cezasının bulunduğu unutulmamalıdır..
"İslâm'da yaratma, emir ve hüküm Allah'a ait bulunudğu için "emir ve hüküm"
çerçevesine giren "hak ve vazife" belirleme işi de Allah'a aittir. Hak ve
vazifeyi belirleme işini bir fert veya zümre, yahut da toplum yerine Allah'ın
üzerine almış bulunması, bir tarafa öncelik ve ağırlık verilerek diğer tarafın
ezilmesini, haksızlığa uğramasını önlemektedir. Adâlet ve hakkaniyet, herkese
hakkını vermek, dengeyi sağlamaktır. Allah Teâlâ haksızlığı kendine de kullarına
da haram kılmış ve pek çok âyette adâleti ve hakkaniyete riayet etmeyi
emretmiştir.
12 Mü'minûn, 23/71
13 Câsiye, 45/23
14 Şâtıbî, el-Muvâfekât, II, 39, 40, 179.
15 Mâide, 5/78-80
16 Şâtıbî, age., II, 179-180.
17 Şâtıbî, age., II, 176-180.
Cemaatler camiası
Müslümanlar cemaatlere18 bölünmüş durumdalar. Cemaatler arasındaki ilişki
konjonktüre göre değişiklik gösteriyor. Zaman zaman rakip, alternatif, muhalif,
düşman, işbölümü anlayışı içinde hizmeti paylaşan "bütünün
parçaları"...oluyorlar. Hepsine birden yönelen tehlike aralarının düzelmesine,
bir bütünün parçaları oldukları şuurunun oluşmasına veya pekişmesine sebep
olabiliyor. Son günlerde yaptığım dış ve iç seyahatlerde gördüklerim ve
yaşadıklarım beni, şu iki sonucun elde edilmekte olduğu kanâatine götürdü:
1. Avusturalya'da ve Avrupa'nın birkaç ülkesinde hizmet veren bazı cemaatlerin
faaliyet merkezlerine veya şubelerine ve mescitlerine uğradım. Buralarda
müslümanlar bir araya geliyorlar, sohbet ediyorlar, dertleşiyorlar, ibadet
ediyorlar, vaaz, konferans ve sohbet dinliyorlar, çay kahve içiyorlar, bir
camiin altındaki kahvehanede sakalı ağarmış müslümanların bilardo oynadıklarını
bile gördüm. Aynı mekanların uygun yerlerinde gençler ve çocuklar Kur'an okuma
ve din dersleri alıyorlar, bilgi ve beceri kurslarına katılıyorlar. Bazı
cemaatlerin ana okulundan liseye kadar okulları var, üniversite açmak için de
teşebbüsler mevcut. Okulları olanlar ve olmayanların bir kısmı, okumak isteyen
gençlere burs ve yurt temin ediyor, gençlerin cemaate ve değerlere bağlılığını
koruyarak öğrenim görmesini sağlıyorlar. Hac ve umre organizasyonu, market
işletmeciliği gibi, hizmetleri finanse etmek amacıyla, ticarete yönelik
faaliyetler de var. Bütün bu faaliyetlerin muhassalası alınınca ortaya şu sonuç
çıkıyor: Müslümanlar cemaat olarak İslam'ı öğrenme ve yaşama yolunda faaliyet
gösteriyor ve mesafe alıyorlar. Öğrenilen ve uygulanan müslümanlık
anlayışlarında bazı farklar bulunmakla beraber çoğunun aralarındaki fark, kişiyi
İslam dairesinin dışına çıkaracak büyüklükte değil.
2. Bazı cemaat mensuplarıyla diğerlerine ziyaretler yaptık. Benim sohbetlerime
farklı cemaatlerden müslümanlar katılıyorlar, bir iki toplantıda konuşan cemaat
ileri gelenleri "Biz hiçbir islâmî gurubun rakibi veya alternatifi değiliz,
Allah İslam'a hizmet eden herkesten razı olsun" mealinde konuşmalar yaptılar. Bu
gelişmelerden de şu sonucun oluşmakta olduğu izlenimini edindim: Din hayatında
belki de kaçınılmaz olan guruplaşmalar, cemaatlere bölünmeler daima tefrikaya
doğru değil, bazan bütünleşmeye doğru da gelişmeler gösteriyor. Guruplar
kendilerini İslam'ın tek ve alternatifsiz temsilcisi olarak değil, temel
meseleler ve değerlerde eşit; rehber, hoca, yol, yöntem, meşreb gibi konularda
farklı "bir bütünün parçaları" gibi de görebiliyorlar. Aynı şeyleri yaparak bir
mânada birbirine rakip olabildikleri gibi, boşlukları doldurarak hizmetin
bütününde vazife taksimini gerçekleştirdikleri de oluyor.
Her bir gurubun samimi ve gayretli mensuplarının şuurlu çabalarıyla aradan
istismarcılar, cahiller, sahtekârlar çıkar da meydan iyi niyetli, iyi ahlaklı,
ehliyetli, gayretli müslümanlara kalırsa yakın gelecekte bir "cemâatler
camiası"ından söz etmemiz mümkün hale gelecektir. Bu kutlu oluşumun
gerçekleşmesini sür'atlendirmek için, bütün gurupların saygı duydukları
alimlerden bir "danışma ve hakem kurulunun" seçilip faaliyete geçmesi elzem gibi
gözükmektedir.
18 Bu kavramın içinde partiler ve tarikatler de var.
Terör
Terör kelimesinin bugünki Arapça karşılığı "irhâb"dır; bu da korkutmak,
yıldırmak, caydırmak mânasına gelir. Terörü, "amaca ulaşmak için, doğrudan
düşman veya suçlu olup olmadıklarına bakmaksızın, insanların can, mal ve başkaca
değerlerine, şiddet kullanarak ve nizami savaş yöntemlerine uymayarak zarar
vermektir" şeklinde tanımlamak mümkündür.
Kur'an-ı Kerim'de "caydırmak, yıldırmak, korkutmak" mânasında "irhâb"
kelimesinin kullanıldığı şu âyet konumuzla da ilgilidir: "Onlara (düşmanlara)
karşı elinizden geldiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın; bununla
Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz,
Allah'ın bildiği düşmanları korkutup caydırırsınız..."19 Bu âyette müminlere iki
vazife veriliyor: 1. Düşmanları korkutup yıldıracak -bu amacı gerçekleştirecek-
ölçüde savaş gücüne sahip olmak. 2. Bu gücü bulundurarak ve gerektiğinde
kullanarak düşmanı korkutmak, yıldırmak, zarar vermesini engellemek.
Bireye ait, bireylerin veya başına buyruk gurupların yaptıkları terör,
kendilerine yönelik bazı amaçlara ulaşmak, faydalar sağlamak, zarara uğramaktan
korunmak içindir. Bu maksatla insanların mallarına ve canlarına zarar vermek
suçtur, cinayettir, tabîî olarak caiz değildir. Bir kimsenin veya gurubun
başkalarından şikayetleri varsa, bir saldırı veya zarara uğramışlarsa bunu
gidermenin ve hakkı almanın yolu, suçlu suçsuz insanları bizzat cezalandırmak
değil, hukuka ve ilgili mercilere başvurmaktır. Soygun ve kaçakçılık yapmak veya
nüfuz alanı açmak gibi maksatlarla teröre başvurmak ise daha büyük bir
cinayettir.
Devlet terörü, devletin hukuk dışına çıkarak ve çoğu kez gizli olarak bazı
vatandaşlarının veya yabancıların mal ve canlarına zarar vermesidir. Devlet
terörünün de amacı, zorunlu savunma değil de menfaat sağlama veya istemediği
kimselerden kurtulma olursa meşru olmaz, cinayet sayılır ve emir verenler ile
buna alet olanlar yani tetikçiler sorumlu olurlar.
İslamcı terör ifadesi, daha önce de kullanılmakla beraber 11 Eylül olayından
sonra daha çok ve özel mânada kullanılır oldu. Yabancıların buna verdikleri
mâna, "köktendinci müslümanların gayr-i müslimleri, farklı inanç ve hayat
tarzları sebebiyle arkadan vurmalarıdır, bunu yapan müslümanların amaçları da
kısa vadede ülkelerinde tam bağımsızlığı sağlamak, uzun vadede dünyaya hakim
olmak, insan hak ve özgürlüklerini ortadan kaldırmaktır". Tanım aşağı yukarı
böyle olmakla beraber örneklemek gerektiğinde gösterdikleri, ABD'de yapılan bazı
bombalama eylemleri ile İsrail'de yapılan benzeri olaylar ve onların deyişi ile
canlı bomba eylemleridir.
ABD'de yapılan bombalama eylemlerinin müslümanlar tarafından yapıldığı ispat
edilmiş değildir. İspat edilmesi halinde de meşru olduğu sölenemez. Aynı şekilde
ABD'nin de, bu eylemleri bahane ederek hukuka, uluslararası kararlara,
teamüllere ve kurallara aldırmadan Afganistan'a girmesi, suçlu suçsuz ayırmadan
insanları öldürmesi, mala ve cana zarar vermesi devlet terörüdür, meşru
değildir.
Filistinliler'in ülkeleri Yahudiler tarafından, güç ve şiddetin her çeşidi
kullanılarak işgal edilmiştir, işgal edilmeyen yerlerde de Filistinliler'in
devlet kurmalarına, hak ve özgürlüklerden yararlanarak yaşamalarına ve
gelişmelerine engel olunmuştur. İsrail'in Filistinliler'e karşı uyguladığı
şiddet tam anlamıyla bir "devlet terörü"dür. Müslüman ve gayr-i müslim halklar
tarafından -gösteriş ve slogandan ibaret olan desteklemeler dışında-
Filistinliler yalnız bırakılmışlardır. Bu durumda onların önünde iki yol
kalmıştır: Ya birer birer ve gurup gurup imha edilmelerini beklemek, yahut da
güçleri neye yetiyorsa onu kullanarak ve yaparak kendilerini korumak. Böyle bir
durum karşısında kalan fertlerin ve gurupların, kendilerini korumak, savunmak ve
zulmü ortadan kaldırmak amacıyla yapabilecekleri ve amaca ulaşmada yarar
sağlayacağı sanılan her şey "meşru savunma hakkı"nı kullanma çerçevesine girer
ve terör olarak değerlendirilemez; tam aksine bunlar, teröre maruz kalmış
insanların kurtuluş için başvurdukları zorunlu eylemlerden ibarettir. Fıkıhta bu
eylemlerin meşru olmasının dayanağı "zaruret" ilkesidir. Zaruretler, bazı
yasakları ortadan kaldırır.
19 Enfâl, 8/60
AKP ve laiklik1
Radikal'den Sayın Alkan, daha önceki "şüpheyi ve güvensizliği öne alan"
yazılarına nisbetle tarafların bazı ortak noktalarda buluşmaları, ülkenin acil
problemlerine çare bulma konusunda işbirliği yapmaları, barış ve istikrarın
korunması bakımından daha olumlu olan bir yazısında şunları söylüyor:
"Asıl bakmamız gereken şey, insanların gizli duyguları değil, uyguladıkları
politika olmalıdır. Bir yıla yaklaşan yönetimi sırasında, AKP'nin laiklik
karşıtı bir politika izlediğini öne sürmek haksızlık olur... Fakat günlük
siyasetin getirdiği kısıtlama ve yönlendirmeler, sanırım bu kadrolaşma
eğiliminden çok daha fazla belirleyici ve etkili oldu. Dış politika, enflasyon,
işsizlik.. gibi konular, dini ideolojinin tartışılmasına ve izlenmesine izin
vermeyecek kadar öne çıktı. AKP, kendisini iktidara getirenlerin çoğunun dinci
ideolojinin neferi olmadığının, ancak insanların günlük yaşamdaki sorunlarını
çözerse iktidarda kalabileceğinin pekâlâ farkındadır. AKP'nin bir dış politika
seçeneği olarak AB ile bütünleşmek istemesi, uzun dönemde laikliğe karşı değil,
laiklik yanlısı bir etki yaratacaktır. Dinci, şeriatçı bir yönetim isteyenlerin
Hıristiyan Batı kulübü gibi gösterilen AB'de ne işi olabilir? Türkiye'de
şeriatçılığı destekleyerek AB'ye üye olmak mümkün müdür? Siyasi geleceğini bu
ölçüde AB'ye bağlamış bir partinin gizliden gizliye dinci politika izlediğini
düşünmek saçma gözükmüyor mu? ... Tabii laikliği, bir yönüyle, başörtüsü gibi
simgesel göstergelerin dışında, siyasal yapının işleyişinde, yasaların
konulmasında ve uygulanmasında dini ilkelerden hareket edilmemesi; diğer yönüyle
de, devletin, dini inanışlara eşit mesafede durarak vatandaşın inanç özgürlüğüne
saygılı olması biçiminde tanımlıyorsak..."
Bu yazıda üç önemli hüküm var:
1. İnsanların gizli niyetlerine değil, çünkü bu bilinemez, yapıp ettiklerine
bakarak değerlendirme yapmak ve tavır almak gerekir.
2. AKP'nin yaptıkları ve yapmak istedikleri ülkeyi şeriat yönetimine değil,
lailiğin pekişmesine ve AB ile bütünleşmeye götürür.
3. Laikliğin elden gidip gitmediğini anlamak için başörtüsü vb. simgelere değil,
devletin referansına ve çeşitli inanışlar karşısındaki tavrına bakmak gerekir.
Sayın Alkan'ın bu üç hükmüne katılıyorum. Asker ve sivil kesimden niyetleri
sorgulayan, güvensizliği ve çatışmayı öne alan, AKP iktidarını içine
sindiremeyenlere karşı ben de hep bunları yazageldim.
Birkaç gün önce, emekliye ayrılan bir general devir teslim töreninde yine bu
çatışmacı ve güvensiz tavrı sergiledi, bu arada hiç münasebeti yok iken İmam
Hatipler'den söz etti. İmam Hatipliler'in söylemi ortada, birçoğu İmam Hatip
mezunu, geri kalanı da dindar Müslüman olan iktidar mensuplarının yapıp
ettikleri de ortada; bu ortada, apaçık, denetlenebilir durumu bir yana bırakıp
hâlâ vehimlere dayanarak çatışma yaratmak vatan ve millet severlikle bağdaşmaz.
Laikliği de Sayın Alkan'ın tanımladığı gibi anladığımız zaman çatışmanın bir
önemli sebebi daha ortadan kalkmış olur. Benim bildiğim ve gerçeği yansıttığı
konusunda şüphem olmayan şudur ki, bugünün Türkiye'sinde Müslümanların kahir
çoğunluğunun istediği, "devletin bütün inanç gruplarına eşit mesafede durduğu,
inanç gruplarının, ilkede eşit, nüfus sayılarına göre farklı miktarlarda
imkanlardan yararlandığı2, kamu kural ve düzenlemelerinin inancı yaşamayı
engellemediği ve gereksiz kısıtlamadığı bir din-devlet ilişkisi"dir.
1 Yeni Şafak, 31.08.2003
2 Bu sebeple yüz bin mevcudu bulunan bir inanç grubu niçin bizim 80 bin
mabedimiz yok diye yırtınamaz ve eşitsizlikten söz edemez.
AKP iktidarı'ndan
beklentiler3
AKP iktidarı kucağında, yılların biriktirdiği bir yığın problem buldu; bunlara
ek olarak bir de, hemen yanıbaşımızda bir işgal yaşadık. Savaşın en azından
ateşli kısmı bitti, bundan sonrasının da birçok probleme gebe olduğu biliniyor.
Hükumet bir yandan savaş ve sonrasının Türkiye'yi ilgilendiren etkilerini ve
bundan sonra olup bitecekleri takip etmek, gerekli tedbirleri zamanında almak,
diğer yandan Kıbrıs meselesi ve AB ile ilişkilerde ortaya çıkan ve çıkacak olan
problemleri çözmek durumunda, diğer yandan da ülkenin yıllanmış meselelerini
çözmek için elindeki imkanları sonuna kadar kullanmak mecburiyetindedir. Çünkü
ondan bunlar beklenmektedir, her beklemenin de bir süresi vardır.
Çözüm bekleyen meselelerin bir "temel" nitelikli olanları var, bir de bu "temel
nitelikli" meselelerin içinde yer alan, bu sebeple bir kısmının çözümlerinin de
temel çözümlere bağlı bulunduğu parça meseleler var. Ekonomi, laiklik gibi
meseleler "temel"e, başörtüsü, meslek liselerinden mezun olanların üniversiteye
girişte uğradıkları haksızlığın kaldırılması gibi meseleler de "parça"ya
örnektir.
Sayın Eser Karakaş, beş yıl önce yazdıklarını 4 Ocak 2003'te tekrarlıyor. Ona
göre Türkiye'nin "7 kriz odağı" var, bunların normalleşmesi gerekiyor: 1-
Türkiye ekonomisinin uzun dönem kişi başına milli gelir büyüme oranının
düşüklüğü, 2- Sivil otorite-asker ilişkisi, 3- Din-devlet ilişkisi, 4-
Cumhuriyet'in resmi ideolojisi (Atatürkçülük), 5- Yurttaş kimliği krizi, 6-
Eğitim ideolojisi sorunu, 7- Ulus-devlet otarşik hukuksal yapılanması.
Sayın Ali Bayramoğlu da 18 Nisan 2003 tarihli yazısında: "Bizi içten içe kemiren
beş önemli sorunumuz var" diyerek bunları şöyle sıralıyor: "Vatandaşlık sorunu",
"laiklik sorunu", "temsili demokrasi sorunu", "etik sorunu", "ekonomi sorunu".
Bayramoğlu 4 konuda Karakaş ile birleşiyor, problemlerin çözümlerinin nasıl
olacağını değil, neden çıktığını, sorumlularının kimler olduğunu ve çözümün de
kimlere düştüğünü açıklıyor; özetle "Siyaseti boğan hegemonya, siyasetçilerin
sorumluluklarını ortadan kaldırmıyor. Artık siyaset tekrar sahneye çıkmalı ve bu
ülkenin sorunları tartışmalı." diyor.
Sayın Karakaş ise hem problemleri açıyor, hem de çözüm teklifini açıklıyor. Buna
göre:
Ekonomi alanında normalleşmek imalat sanayii mallarına ilaveten tarım ve
ürünlerinde ve hizmetlerde de iç piyasaları Dünya ya da AB ülkeleri rekabetine
açmaktan, Gümrük Birliği karar metninde yazılı çeşitli hükümleri uygulamaktan,
örneğin kamu alımları piyasalarını AB ülkeleri rakebetine açmaktan, ticari
nitelikli kamu tekellerinin tekel statülerinin kaldırılmasından, teşvik
sisteminin AB normlarına uyarlanmasından, rekabet hukukunun etkin
işletilmesinden geçmektedir.
Yazar ekonomi uzmanı olduğu için teklifleri önemsenmeli ve başka uzmanlarla
tartışmalı, bir düzen ve denge içinde gerekli tedbirlerin alınarak ekonomide
normalleşme daha fazla geciktirilmemelidir.
3 Yeni Şafak, 20.04.2003
Asker-siyaset
ilişkisinde normalleşme4
Sayın Karakaş'a göre "Sivil otorite- ordu ilişkisinde normalleşme, Yüksek Askeri
Şûrâ kararlarının yargı denetimine alınmasından, sivillerin hiçbir koşulda
askeri yargı kapsamı içine alınmamasından, MGK'nın statüsünün gözden
geçirilmesinden, devlet protokolünün yeniden tanziminden ve nihayet DGM'lerden
askeri hakimlerin çekilmesinden geçmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri'ni bir
biçimde ilgilendiren bu noktaların yaşama geçirilmesi, TSK'nın politika dışında
kalıp güvenlik hizmeti üreten bir kamu hizmeti birimine dönüşmesini ve bu
suretle asli görevi olan ülkenin dış tehdit ve tehlikeye karşı korunması
işlevini daha etkin görebilmesini amaçlamaktadır. İçinde bulunduğumuz
uluslararası konjonktürde bu gereklilik her zamandan daha fazla kendini
hissettirmektedir".
Bize göre bu beklentinin gerçekleşmesi için önce siyaset kurumunun
normalleşmesi, normal işlemesi, seçilenlerin atananlara hakim olması gerekiyor.
Bunun için de iktidarın -gerginlik yaratmadan, eski tabirle fitneye sebep
olmadan- muktedir olması, muhalefeti ve iktidarı ile bütün siyasi partilerin,
milli menfaate aykırı kısır çekişmeleri terk etmeleri, muhalefetin, sırf
hükûmeti yıpratmak için muhalefet yapmaktan vazgeçmesi, parti çıkarını ve
iktidar beklentisini milli çıkarın önüne geçirmemesi, medyanın patronlar medyası
olmaktan kurtulması, sivil toplum örgütlerinin -kendileri için de hayati önemi
bulunan- demokratikleşmeyi, daha az önemli isteklerinin önüne geçirmesi, halkın
da iradesine ve seçtiklerine sahip çıkması gerekmektedir.
Demokratik hukuk devletlerinde en büyük suç silahlı ayaklanmadır, silahlı veya
silahsız kuvvetlerin, millet iradesini ve hukuku hiçe sayarak idareye el
koymasıdır. Demokrasilerde bunun hiçbir meşru gerekçesi olamaz, "talimat, tüzük,
yönetmelik" anayasayı ve kanunları aşamaz; kanunlar anayasaya, anayasa da
evrensel hukuk ve demokrasi ilkelerine aykırı olamaz, hiçbir şahıs ve grup
durumdan vazife çıkaramaz. Eğer birilerine veya bazı kesimlere göre iktidar
meşru yoldan ayrılıyor, ülkenin birlik, bütünlük ve bağımsızlığı veya rejimi
tehlikeye giriyorsa bu takdirde iktidarı yola getirmek veya düşürmek için
demokrasilerde meşru mekanizmalar ve yollar vardır. Bunlar işletilir, işler
normale döner. İhtilal demokrasinin ölümüdür; hiçbir bünye ölümle tedavi
edilemez, ölüm bir tedavi aracı olamaz.
İktidarın icraatının değerlendirilmesi ve meşruiyet bakımından hükme bağlanması
hukuk çerçevesinde yapılır. Hukuk kanunu aşar, ama kanun hukuku aşamaz; eğer
hukuka aykırı bir kanun veya daha aşağı seviyede bir mevzuat varsa bunlar da
yine usulü dairesinde ve yetkili kurumlarda hukuka göre değiştirilir,
düzeltilir, yeni kanunlarla kanun-hukuk paralelliği sağlanır.
Devletin hukuk devleti olması, "yargıçlar devleti olması" anlamına gelmez;
yargının da bunu gözden uzak tutmaması, millî iradeyi akılda bulundurması
gerekir.
4 Yeni Şafak, 11.05.2003
Din-devlet
ilişkisinde normalleşme5
Sayın Karakaş, din-devlet ilişkisi bakımından normalleşme konusunu yalnızca
Diyanet'in konumu bakımından ele almıştır. Ona göre "Diyanet İşleri
Başkanlığı'nın genel idare içinde yer alacağı Anayasa'nın 136. maddesinde de
ifadesini bulmaktadır. Kamu hizmetinin olmaz ise olmaz koşulu söz konusu
hizmetin tüm yurttaşlara ulaşma olasılığının sıfır olmamasıdır. Hıristiyan,
Musevi ya da tanrıtanımaz bir yurttaşın da vergisi ile finanse edilen Diyanet
İşleri Başkanlığı'nın ağırlıklı olarak Sünni yurttaşlara hizmet götürmesi
devletin laik niteliği üzerinde ciddi kuşkular uyandırmaktadır. Türkiye'de
din-devlet ilişkilerinin normalleşmesi Diyanet İşleri Başkanlığı ya da benzer
kurumların tümü ile gönüllü katkılarla finanse edilmesinden geçmektedir. Bu
gönüllü katkıların toplanma biçimi vergi benzeri yöntemlerle devlet tarafından
yapılmalı, ancak mükellefiyet gönüllülük temelinde olmalıdır."
Başka yazarlar arasında, Diyanet'in konumu dışında okullardaki zorunlu "Din
kültürü ahlak bilgisi" dersini ve İmam-Hatip okullarını da laikliğe aykırı
bulanlar olmuştur.
Laik devletin vatandaşlarına din hizmeti vermesi, dinle ilgili bazı hizmetleri
mali yönden desteklemesi, bütün vatandaşları bir inanca veya inançsızlığa
zorlamadıkça laikliğe aykırı olmamalıdır. Belli bir dine inanmayan veya o dinin
hizmetlerinden yararlanmayan vatandaşların, din hizmetlerini de finanse eden
vergiye katılmaları laikliğe veya adalet ve hakkaniyete aykırı mıdır? Sayın
Karakaş, bazı vatandaşların bu hizmetlerden yararlanmaları ihtimalinin sıfır
olduğu gerekçesine dayanarak "bunun haksız ve laikliği zedeleyici" olduğunu
düşünüyor. Türkiye'de vergi ödeyen bazı vatandaşların yararlanma ihtimali sıfır
olan daha birçok hizmet ve devlet harcaması var. Birlikte yaşamanın zorunlu
sonuçlarından biri de "Bazı vatandaşların kendilerne yararı olmayan bazı
hizmetlerin giderine, karşılıklılık esasına göre katılmaları"dır. Yani A
hizmetinden ben yararlanmam ama, benim yararlandığım B hizmetine katkı
sağladıkları için ondan yaralananlara da ben vergimle katkı sağlarım.
Çok istismar edilmesine rağmen Diyanet'in yalnızca Sünni Müslümanlara hizmet
verdiği iddiası da gerçeğe uymamaktadır. Ben kendi memleketimden yaşayarak,
başka yerlerden de okuyarak ve duyarak biliyorum ki, azımsanamayacak sayıda
Alevî vatandaşlarımız da, onlar da müslüman oldukları için tabii olarak camilere
gelmekte, Cuma, Bayram ve diğer namazları kılmakta, dinin esasına ait
bilgilenme, cenaze, hac vb. konularda Diyanet hizmetinden yararlanmaktadırlar.
Diyanetin genel idare dışına alınması ve harcamalarının gönüllü vergilerle
karşılanması yoluna gitmek, mevcut şartlar içinde mümkün ve yararlı ise bu
takdirde devletin, vaktiyle el koyduğu, din hizmetlerine tahsis edilmiş vakıf
mallarını da iade etmesi gerekir.
Bize göre din-devlet ilişkisinin normalleşmesine yönelik en önemli değişiklik,
bütün vatandaşlara belli bir inancı veya dini uygulamayı dayatmaksızın inanca
göre yaşamak isteyenlere kolaylık ve imkan getiren düzenlemelerin laikliğe
aykırı telakki edilmemesidir. Her kızın ve kadının başını zorla örtmek laikliğe
aykırıdır, ama inancı gereği örtmek isteyenlere bu imkanı sağlamak laikliğin
gereği olmalıdır. Dinî bayram günlerini resmi tatil yapmak nasıl laikliğe aykırı
değilse, mümkün olduğu, önemli bir aksaklık ve haksızlığa sebep olmadığı zaman
ve yerlerde öğle tatilinin Cuma namazlarına göre ayarlanması da laikliğe aykırı
telakki edilmemelidir
İmam Hatip okulları dileyenlerin okudukları okullardır. Zorunlu "Din kültürü ve
ahlak bilgisi" ise insanımızın birbirini anlamaları için zorunlu olan bir kültür
dersidir, belli bir dini ve mezhebi telkin ve uygulama dersi değildir.
Belli bir dinin ve mezhebin hem detaylı bir şekilde öğrenilmesi hem de uygulama
eğitiminin yapılması için öngörülen ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın da yer
verdiği6 din eğitim ve öğretimi ise halen engellenmekte, uygulama imkanı
verilmemektedir.
5 Yeni Şafak, 16.05.2003
6 24. madde
Cumhuriyetin resmi
ideolojisi konusunda normalleşme7
Bu konuda normal olmayan ile normalleşmenin nasıl gerçekleşebileceği
konularında, sayın Karakaş'ın, genellikle katıldığım düşüncelerini, kendi
ifadesinden aktarmakla yetinecek, sonunda küçük bir katkıda bulunacağım:
"Anayasa'nın başlangıç bölümünün ilk satırlarının 'Türkiye Cumhuriyeti'nin,
başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm kurucu kadrosunu sevgi, saygı,
minnet ve şükranla anarak......' diye başlaması kanımızca Atatürk'ün mevcut
hukuk sistemimiz içindeki yeri için düzeyli, gerekli ve yeterli bir konum
oluşturacaktır.
Ancak; mevcut hukuk sistemimiz içinde 'Atatürkçülüğe' verilen konum bugün
yukarıdaki öneriden farklıdır ve yine kanımızca bu sözkonusu konum Anayasa'nın
'demokratik devlet' ibaresi ile çelişebilmektedir.
Anayasa'nın başlangıç metnindeki8 'Hiçbir düşünce ve mülahazanın... Atatürk
Milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma
göremeyeceği...' ve benzeri ifadelerin örneğin: '...ve O'nun inkılap ve ilkeleri
doğrultusunda' çağdaş demokratik toplumlarda kabullenilmesi adeta olanaksızdır.
2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 4. maddesinin birinci paragrafında
'Yükseköğretimin amacının öğrencileri Atatürk inkılapları ve ilkeleri
doğrultusunda, Atatürk milliyetçiliğine bağlı olarak yetiştirmektir' diye bir
ibare bulunmaktadır. Üniversite gibi temel işlevi 'yerleşik olana alternatif
üretme' olması gereken bir kurum için yukarıdaki ifadenin ne ölçüde
anlaşılabilir olduğu çok şüphelidir...
Bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti yurttaşı Atatürkçü olabilir, bu nitelikte
milyonlarca yurttaşımız vardır ama bu dünya görüşünün anayasal bir
bağlayıcılığının olması demokratik toplum düzenlerinde kabul edilebilir bir olgu
değildir.
Ülkemizde son yıllarda hızla yayılan 'Atatürkçü Düşünce Derneği' adlı bir
kuruluş mevcuttur. Sözkonusu derneğin kurucuları Atatürkçülüğün bir düşünce
olduğunu kabul ediyorlarsa ki kanımızca Atatürkçülük kapsamlı bir düşünce
yapısıdır, bu düşüncenin alternatifinin de meşru olduğunu demokratik bir
toplumda kabul etmek zorundadırlar.
Unutulmaması gereken temel olgu tersi meşru olmayan bir düşüncenin kendisinin de
meşruiyetinin sorgulanır hale geleceğidir. Türkiye, insan hakları kavramına
bağlılık dışında tümü ile ideolojik belirlenmelerden arındırılmış bir Anayasal
düzen özlemektedir ve normal olanı budur."
Küçük bir katkı: Farklı inanan ve düşünenlerin hak ve özgürlükleri korunmak
şartıyla çoğunluğun kültür ve medeniyet değerlerini korumaya yönelik tedbirler
"özlenen anayasal düzene" aykırı bulunmamalıdır. Örnek olarak dili alalım:
Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dili, aynı zamanda çoğunluğun dili ve çok önemli
bir kültür değeri olan Türkçe'dir. Türkçe'yi bütün Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşları okullarda zorunlu olarak okur ve öğrenirler. Farklı etnik ve
kültürel gurupların da dilleri vardır; bu dillerin aralarında konuşulması,
öğretilmesi, bununla her türlü yayın yapmaları... engellenemez; ancak bütün
vatandaşların bu dileri öğrenmeleri de zorunlu hale getirilemez. "Onlar resmi
dil olmadığı için böyledir" denirse, biz de: "Niçin onlardan biri değil de
Türkçe resmi dil olmuştur?" sorusu üzerinde düşünmek gerekir deriz.
Demokrasilerde az sayıda farklı gurupların hakları vardır; ama bir de çoğunluk
hakkı vardır.
7 Yeni Şafak, 18.05.2003
8 Anayasa'nın 176. maddesine göre söz konusu Anayasa'nın dayandığı temel görüş
ve ilkeleri belirten başlangıç metni Anayasa'ya dahildir.
Yurttaş
kimliği konusunda normalleşme9
Sayın Karakaş'ın bu konudaki tespitleri ve normalleşme ile ilgili düşüncesi
şöyle: "Türkiye'nin 15 yıla yaklaşan bir süredir içinde debelendiği iç savaş
ortamının nedenleri çok sayıdadır. Kimileri konunun tümü ile kürt kimliğinin
ifadesi ile ilintili olduğunu söylerken diğer bir kesim konunun tümü ile
ekonomik nedenlerden kaynaklandığını söylemektedir... Kanımız odur ki,
Türkiye'nin içinde bulunduğu düşük yoğunluklu iç savaş koşullarından tümü ile
bağımsız olarak, Anayasa'nın 66. maddesindeki yurttaşlık tanımı Türkiye gibi
etnik yapısı çok büyük çeşitlilikler arzeden bir ülkede iç barışın sağlanıp
kalıcı bir biçimde sürdürülmesine olanak vermemektedir. Anayasa'nın 66. maddesi
"Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür" diye
başlamaktadır. Bu maddede söz konusu edilen "Türk" kavramının etnik bir amacının
olmadığı bu satırların yazarının malumudur, ancak yurttaşlık kavramı tümü ile
hukuksal bir kavram olduğu/olması gerektiği için söz konusu formülasyonun
yaptığı çağrışımlar Türkiye gibi bir ülkede sürekli bir sorun olmayı
sürdürecektir. Sayın Demirel'in de bir dönemler ısrarla üzerinde durduğu gibi
Türkiye artık "Anayasal vatandaşlık" kavramına kendini alıştırmalıdır. Mevcut
formülasyon, majoriter etnik grubun etnik sıfatının yurttaşlık sıfatı olarak
benimsetilmesi izlenimini ister istemez vermektedir. Vatandaşlık ilişkisi etnik
bir çağrışım yapmayacak türde hukuksal temelde formüle edilmelidir."
Katkımız:
Etnik aidiyet, alt kültür ve inanç... farklılıkları içinde bir arada yaşayan
bireyler ve guruplar bir millet (ulus) oluşturdukları zaman bir bakıma çelişik
gözüken iki ihtiyaç söz konusu olmaktadır: a) Gurupların farklılıklarını koruma
ihtiyacı, b) Farklı bireyler ve guruplar arasında, onları bir ulusun mensupları
kılan ortak şuur ve değerlerin korunması ihtiyacı. Buna bir de insanlık
camiasının üyesi olma şuuruna sahip olma ve bunu koruma ihtiyacı eklenmelidir.
Bütün mesele, bu üç ihtiyacın bir bütünlük içinde karşılanması ve
uzlaştırılmasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak için Türk ve Müslüman olma şartının
bulunmadığı bilinmektedir. Türk kelimesinin belli bir etnik ve kültürel
aidiyetten arındırılması da hem mümkün, hem doğru değildir. Kendilerini Türk
olarak hissetmeyen ve tanımlamayan vatandaşlara, Türk kelimesini kavram
değişikliğine uğratarak "Türk" demenin, bunda ısrar etmenin anlamlı ve yararlı
olmadığını düşünüyorum. Müslümanlık da böyledir; kelimenin sahih anlamını
bozarak, mesela "Hak ve hakikate teslim olan veya iyi ahlak sahibi olan... her
insan müslümandır" şeklinde bir tanım yaptıktan sonra, gayr-i müslimlere
Müslüman demek de anlamsızdır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Medine'ye hicret edince, halkı Yahudiler,
müşrikler ve kabilesi farklı Müslümanlardan oluşan bir devlet kurmuş, bu
devletin 52 maddelik anayasasına, halk unsuru için "Arap", "Müslüman" vb.
dememiş, "bu sözleşmeye bağlı insanlar ayrı bir ümmetttir" kaydını koymuştu.
Buna göre topluluğun fertleri, "Medine site devleti vatandaşı" oluyor, hukukî ve
siyasî kimlikleri böyle tanımlanmış bulunuyordu. Bu anlayış ve uygulama,
günümüzdeki "anayasal vatandaşlık" kavramına uygun düşmektedir.
Bu vatandaşlık anlayışının, hem ortak, hem çoğunluğuna ait, hem de sayıları daha
az olan etnik ve dini guruplara mahsus değerleri korumayı, zorunlu ölçüdeki
birlik ve bütünlüğü sağlamayı engellemeyeceğini düşünüyorum.
Bir Çerkes'e, bir Kürt'e, bir Boşnak'a, bir Arnavut'a... şu veya bu anlamda "Sen
Türksün" demek ve böyle bir şuur içinde millî birlik ve bütünlük sağlamak için
bir asra yakındır çaba gösterildi; alınan sonuç nedir? Bu soru üzerinde düşünmek
gerekiyor. Müslüman manasında Türk deme teklifi de, keşke tutsa ama pek tutar
gözükmüyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan insanların büyük çoğunluğu
müslümandır, bu bir. Müslüman olmayanların hemen tamamı TC. vatandaşıdır, aynı
dili konuşurlar ve aynı tarihi mirası paylaşırlar, bu iki. Dini, dili, etnik
aidiyeti ne olursa olsun bütün TC. vatandaşlarının ortak çıkarları vardır, bu
üç. Bütün vatandaşlar insan olarak, bu bakımdan, Hz. Adem'in çocukları oldukları
için kardeştirler, bu da dört. İşte bu 4 bağ, dengeli bir bütünlük içinde
şuurlara yerleştirilince millî birlik ve bütünlüğü sağlamak için yeter de artar
bile!
9 Yeni Şafak, 23.05.2003
Eğitim ideolojisi
ve normalleşme10
Prof. Karakaş şöyle diyor: "Eğitim-öğretim sürecinin öneminin ne ölçüde yaşamsal
olduğunu tekrarlamak anlamsız olacaktır. Söz konusu sürecin genel hatları ile
iki temel amacı vardır: Bunlardan birincisi toplumsal değerler kümesinin bir
sonraki nesle aktarılması, ikincisi ise bireylere beceri ve meslek
kazandırmaktır. Üniversite ve sonrası düzeyinde gündeme gelecek olan araştırma
işlevi ise kanımca ikinci amaca bağlı ama ayrı bir konumda ele alınmalıdır.
Başarılı eğitim-öğretim süreçlerinde bu iki amaç da birlikte yürütülür; ancak,
birinci amacın, toplumsal değerlerin bir sonraki nesle aktarılması gibi,
gerçekleşmesine yönelik çabalar çok ince yöntemlerle ve sorumluluk toplumla
paylaşılarak yürütülür. Çağdaş ve ileri toplumlarda ikinci amaç eğitim-öğretim
kurumlarının asli görevi olmaya dönüşmektedir. Burada millî gelir ve insan
haklarına saygı kriter olarak alınmalıdır.
Türkiye'de ise cumhuriyet döneminin tümünde ve özellikle 1980 sonrası "iyi
yurttaş" yetiştirme işlevi her düzeyde eğitim-öğretim kurumunun temel amacı
haline gelmişken, beceri ve meslek verme işlevlerinde büyük aksamalar
olmaktadır.
Süreç hızla işini çok kötü yapan "iyi yurttaşlar" yetiştirmektedir. Sanki işini
çok kötü yapan biri iyi yurttaş olabilirmiş gibi.
Türkiye eğitim-öğretim sürecine ayırdığı kaynak ve enerjinin ağırlıklı bir
bölümünü mesleğini iyi icra eden kişiler yetiştirmeye ayırmalıdır. İyi yurttaş
olmanın ön koşulu budur."
Katkımız:
"Toplumsal değerler kümesinin bir sonraki nesle aktarılması", bize göre de
"sorumluluk toplumla paylaşılarak" yapılmalıdır. Cumhuriyet döneminde, topluma
sorulmadan, toplumun iradesi dışlanarak önce "bizim öz değerlerimizle çatışsa
bile Batı değerleri esas alınarak, batılaşma hedeflenerek toplum değerleri
belirlenmiş, sonra da bütün araçlar kullanılarak bu değerlerin topluma ve
sonraki nesillere maledilmesi, özümsetilmesi için çaba gösterilmiştir. Demokrat
Parti döneminden bu yana toplumun ortaya koyduğu muhalefetin kaynağında bu
"halktan kopuk değer dayatması" da vardır.
Çağdaş toplumlarda "bireylere beceri ve meslek kazandırmanın, eğitim-öğretim
kurumlarının asli görevi olmaya dönüşmesi", değerlere başkaldıran postmodern
düşünce ve hayat tarzının beklenen bir sonucu olmalıdır; ancak bu yönelişin
insanlığa iyilik getireceğini düşünmüyorum. İnsanda maddi ihtiyaçları aşan,
başka canlı türlerinde bulunmayan düşünce, duygu ve ihtiyaç boyutlarına uzanan
özellikler vardır. Bunları köreltmek, insanı yalnızca maddi ihtiyaçları en iyi
bir şekilde karşılayan makinalar haline getirmek ona kötülük etmektir, yani
özünü çürütüp zayi etmektir.
Türkiye'de yeni nesli meslek ve beceri sahibi etme amacı da, değerleri
kazandırma amacıda gerçekleşmemektedir; çünkü değerler konusunda toplum ile
toplum mühendisleri arasında uçurumlar vardır. Burada "İyi vatandaş", resmi
ideolojiye iman etmiş, bunu hayatının amacı kılmış vatandaş demektir. Samimi
veya istismarcı olarak resmi ideolojinin müminleri her makama ve nimete
layıktırlar; onların ehliyetli ve beceri sahibi olmaları çok önemli değildir.
Yine bu ideoloji tutkusu yüzünden temel eğitim kesintisiz, yönlendirmesiz,
geçişciz olarak düzenlenmiş, meslek liselerinden mezun olanların yüksek öğrenim
hakları kısıtlandığı için bu liselere rağbet azalmış, bilgisi kıt, becerisi
sıfır yığınların üniversite kapısında beklemelerine yol açılmıştır.
Muhammed Hamidullah hoca'ya, "İslam'a nasıl daha iyi hizmet edebiliriz?" diye
sormuştuk. Öğrenci olduğumuzu öğrenince "şimdi en iyi öğrenci, sonra da ne
yapacaksanız onu en iyi yaparak İslam'a en iyi hizmet edersiniz" demişti. Hem
İslam'a hizmet, hem de yaptığını en iyi yapmak; işte Müslümanlar için gerçek
başarının sırrı.
10 Yeni Şafak, 25.05.2003
Ulus-devlet
otarşik hukuk yapılanmasında normalleşme11
Türkiye'de mevcut 7 kriz odağında normalleşmenin analizi ve yolu konusunda Sayın
Prof. Eser Karakaş'ın görüşlerini aktarıp katkılarımıza yer veriyoruz. Yine önce
Sayın Karakaş'ı dinleyelim:
"1920'li yıllarda yaşanan başarılı hukuksal dönüşümlere karşın, Türkiye'nin
hukuk yapılanmasının özellikle Avrupa belgeleri ile test edildiğinde, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Sosyal Şartı vs. otarşik bir görünüm arzettiği
ortaya çıkmaktadır. Türkiye kamusal alana giren konularda hukuksal yapılanmasını
tümü ile Avrupa kurumları ile uyumlaştırmak durumundadır. Özel alana giren
konularda ise yurttaşların "alaturka" olabilme özgürlüğüne saygı duyulmalıdır.
"Batılılık" kamusal alanın özelliği olmalıdır.
"Globalleşme" kavramı da kanımızca dışsallığı olan eylemlerin Avrupa düzeyinde
uyumlaştırılmasından başka bir şey değildir. Gümrük duvarları, teşvikler,
faizler, sosyal güvenlik, vergileme, insan hakları standartları gibi konuların
artık ulus-devlet düzeyinde ele alınıp çözümlenmesi olanaksızlaşmıştır.
"İnsanın nasıl giyineceği, ne tür müzik dinleyip ne yiyip içeceği gibi konular
ise tümü ile özel alana inhisar eden konular olduğundan kamusal karar
süreçlerinin dışında kalmaktadır. 21. yüzyıl'ın insan ve toplum mozaiği farklı
ekonomik örgütlenme biçimlerinde ya da farklı insan hakları standartlarında
değil kültürel konularda oluşacaktır."
Katkımız:
"Ekonomi ve hukuk alanı ile kültürü, özel alanı bu denli birbirinden ayırmak,
birini diğerinin etkisi dışında tutmak mümkün müdür?" Bu soruya biz "Evet"
diyemiyoruz. Ekonominin mi kültürü, kültürün mü ekonomiyi belirlediği,
hangisinin temel olduğu konusu tartışılmıştır; "belirleme, alt yapı ve temel
olma" nitelemeleri bir yana konursa karşılıklı etkileşimi inkar etmek mümkün
değildir. Batı'daki mevcut ekonomik örgütlenme, üretim araçlarının sahipliği,
üretilen değerin adil paylaşımı problemsiz değildir. Kapitalizm, başta ahlak
olmak üzere insanî değerlerle yeniden yapılanmadıkça insanlığı felakete
sürüklediğinden, dünyayı yaşanamaz hale getirdiğinden söz etmek bile mümkündür.
Globalleşme "dışsallığı olan eylemlerin Avrupa düzeyinde uyumlaştırılması"
noktasında kalmıyor; dünyanın patronu olan devletin ulusaşırı şirketlerin
çıkarlarıyla "uyumlaşma" amacına yöneliyor. Bu uyumlaşmaya itiraz edenler
terörist oluyorlar, düşman ilan ediliyorlar.
"İnsanın nasıl giyineceği, ne tür müzik dinleyip ne yiyip içeceği gibi konular
ise tümü ile özel alana inhisar eden konular olduğundan kamusal karar
süreçlerinin dışında kalmaktadır" hükmüne, din ve ahlak hayatını da katarak
katılıyorum; yani "demokrasilerde bu böyle olmalıdır" diyorum. Laiklik yalnızca
dinin devlete değil, devletin de dine müdahalesini engellemelidir. Devlet bütün
vatandaşları bağlayan kararları dine dayandıramaz, ama aynı zamanda devlet, din
kuralı koyamaz, dini yorumlayamaz, laiklik adına dindarların, dini uygulama
hürriyetlerini, başkalarının hürriyetine zarar vermedikçe kısıtlayamaz.
Özel ve kamu alanları arasındaki etkileşim göz önüne alındığında ve daha önceki
yazılarda belirtilen "kültürün korunması ve gelecek nesillere aktarılması"
ihtiyacı da hatırlandığında ortaya bir başka zorunluluk daha çıkmaktadır:
Anayasalarda yer alan ve "hürriyetlerin belli ölçülerde kısıtlanmasına dayanak
teşkil eden" genel ahlakımız, bizim kültürümüzden beslenmelidir.
11 Yeni Şafak, 30.05.2003
Meydandan kaçanlar12
Bizim kültürümüzde hem savaş hem de güreş meydanından kaçanlar makbul değildir.
Demokrasilerde meydan siyasettir; siyasetin nasıl, hangi kurum ve kuruluşlarda
ve hangi usul ile yapılacağı da bellidir. Bu meydanda başarı şansı olmayanlar,
deneyip başarılı olamayanlar veya halkına yabancılaştığı için denemeye cesareti
bulunmayanlar meydandan kaçarlar, ama meydanı ehline bırakma olgunluğunu da
gösteremezler. Bunların içinde bazı "seçkin geçinenler" de vardır ki, belli bir
ideolojinin veya taassubun bağlısı haline gelmişlerdir, onlar için asıl olan bu
bağlantı merkezidir; demokrasi, insan hakları, ahlaki değerler, çağdaş
yönelişler hep birer araçtır; kendi davalarına hizmet ediyorsa ne alâ, etmiyorsa
bunların üzerine "bir siyah şal" örtülebilir; demokrasi askıya alınabilir, insan
hakları çiğnenebilir, çağın gerisine düşülebilir.
Bu satırları kaydetmemizin sebebi son MGK ve YAŞ toplantıları üzerine bazı medya
organlarının kopardıkları gürültüdür. Ne olmuş efendim, filan veya falan paşa13
toplantıda Başbakan'a karşı sert çıkışlar yapmışlar; kadrolaşma, irticanın
yayılması, askere karşı tavırlar, laikliğin tehlikeye düşmesi gibi konularda
uyarılarda bulunmuşlar ve bu da bir muhtıra demekmiş ve aslında askerler haklı
imişler... Meydandan kaçanlar safında yer alan bazı köşe yazarları, belki de
tamamen yalan olan bu haber üzerine yazılar döktürmekte, iktidarı tehdit ve
askerleri de teşvik etmekteler. Söylediklerini tahlil edince şu sonuç çıkıyor:
Laiklik tehlikeye düşerse asker müdahale eder, cumhuriyeti ve laikliği korur, bu
müdahale de meşrudur, gereklidir. Bunları açık veya imalı olarak söyleyebilen
kimselerin Türkiye'de itibar görmeleri, gazete köşelerinde yer almaları, hatta
bazılarının önemli makamlarda danışman olarak istihdam edilmesi ülkenin kötü
talihidir.
"Türkiye'nin normalleşmesi" üzerinde durmuştum. Sayın Prof. Eser Karakaş'tan
iktibas ettiğim bir parça şöyleydi: "Sivil otorite-ordu ilişkisinde normalleşme,
Yüksek Askeri Şûrâ kararlarının yargı denetimine alınmasından, sivillerin hiçbir
koşulda askeri yargı kapsamı içine alınmamasından, MGK'nın statüsünün gözden
geçirilmesinden, devlet protokolünün yeniden tanziminden ve nihayet DGM'lerden
askeri hakimlerin çekilmesinden geçmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri'ni bir
biçimde ilgilendiren bu noktaların yaşama geçirilmesi, TSK'nın politika dışında
kalıp güvenlik hizmeti üreten bir kamu hizmeti birimine dönüşmesini ve bu
suretle asli görevi olan ülkenin dış tehdit ve tehlikeye karşı korunması
işlevini daha etkin görebilmesini amaçlamaktadır. İçinde bulunduğumuz
uluslararası konjonktürde bu gereklilik her zamandan da daha fazla kendini
hissettirmektedir".
Evet asker-sivil otorite ilişkisi konusundaki normalleşme ancak Sayın Karakaş'ın
tespit ettiği çözümle olacaktır; asker yalnızca güvenlik hizmeti üretecek,
ülkeyi dış tehdit ve tehlikeye karşı koruyacaktır. Bunu da yapabilmesi için
Anayasa'da ve kanunlarda yer alan hiyerarşi içinde sivil iktidarın karar alması
ve orduya görev vermesi gerekmektedir; yani ordu kendi başına karar vererek ülke
savunmasını bile yapamaz. Ama bizde, meydandan kaçan ve arkadan vuranların
tavsiye, tahrik ve teşvikine göre- ordu, kendi başına iç tehlikeyi
değerlendirmeli, rejimi korumak için harekete geçmeli ve demokrasiyi askıya
almalıdır! Bunca acı ve pahalı tecrübeden sonra Türk askerinin böyle bir
maceraya kalkışacağını aklımızdan bile geçirmiyor, akl-ı selim sahibi
komutanları da bu düşüncelerden tenzih ediyoruz. Ülkede korunması gereken
değerleri korumak için gerekli ve meşru görülen kurumlar, kurullar, kurallar
vardır ve her şeyin üstünde de vesayete muhtaç olmayan, kendini koruma
olgunluğuna ulaşmş bulunan bir millet vardır. Bunları yok sayan, taassup ve
bağımlılık yüzünden gözleri dönmüş, ağızlarından köpükler saçarak konuşan,
kalemlerinden zehir akıtan bazı "seçkin geçinenlere" kızmak yerine acımak
gerekiyor; çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar, halkın nefretine hedef oluyorlar,
olmayan itibarları biraz daha eksi mesafe kaydediyor.
12 Yeni Şafak, 08.08.2003
13 Aslında bu paşa kelimesi yasak değil mi, onlara general demek gerekmiyor mu?
Adaleti teşvik14
Önce süre tanıyalım dediler, bu tavrın gerekçesi insaf, iyi niyet, ülke yararı
olmadığı için, başka çareleri bulunmadığından böyle bir yol seçtikleri için
-süre tanımak adına- pusuya yatıp fırsat beklediler. Meclis başkanı, gelişmiş
ülkelerde kimsenin dikkatini bile çekmeyecek bir uğurlama yaptı diye yaygarayı
bastılar, arkadan acil eylem planını ele aldılar, satırlarda bir şey bulamayınca
satır aralarını okuyup, "gizli niyetleri" keşfedip "üniversiteyi ele
geçirecekler, başörtüsünü serbest bırakacaklar, kaynak bulmadan şunları şunları
yapacakları için ekonomiyi çökertecekler" diye dedikodu yapmaya koyuldular. Bir
ilahiyatlı milli eğitime veya YAŞ kararı ile atılmış bir asker milli savunmaya
komisyon başkanı olmuşsa bunu, "milli eğitimi dinciler, milli savunmayı irticaya
bulaşmış olanlar istila etti, bu iktidar askere cephe alıyor" diye verdiler.
Parti başkanının, meclis başkanının, dış işleri bakanının sözlerini çarpıttılar,
sözleri, bağlamından çıkararak istedikleri gibi yorumlanacak hale getirip öyle
verdiler, tecrübesiz hükumetin bilahare telafi ettikleri ufak tefek kusurlarını
dev aynasına tutarak yansıttılar... Bütün bunlar, süre tanımak, -başarılarına
yardımcı olmak şöyle dursun- ummak ve beklemekle bile ilgisi olmayan, hazımsız
tahammülsüz, ben merkezli şahıs ve gurupların tavırları ve davranışlarıdır. Son
olarak da YAŞ kararlarının yargıya açılması konusunu istismar ile meşgul
olmaktalar.
Bir köşe yazarı yargıya açma teşebbüsünü konu edindiği bir yazısına "irticâya
siyasal teşvik" başlığını atıyor. Sonra da şu satırlara yer veriyor: "1- Orduda
astın, üstün emrini yerine getirmesi temel ve tartışılmaz kuraldır. Tarikatlarda
ise, üst konuma geçen bir ast, aynı tarikattaki üstüne, komutanına manevi
önderlik yapabilmektedir. Bu durumun ordudaki hiyerarşi ve disiplin ile
bağdaşması olanaksızdır. 2- Tarikat ilişkisi nedeniyle disiplinsizliği görülen
ordu mensupları önce uyarılmakta... izleme süreci sonucunda da bir düzelme
olmazsa, ordudan çıkarılması yoluna gidilmektedir. Görülüyor ki, özde dini
inançlara bir baskı söz konusu değildir; çünkü yüz binlerce ordu mensubu dinine
bağlı olarak görev yapmaktadır. Bir başka deyişle sorarsak, ordudan
çıkarılmayanlar Müslüman değil midir, onların inançları yok mudur?"
Köşe yazarı, atılanların irticaî faaliyetlerde ısrar etmelerini, ordudan
atılarak başka bir yerde daha iyi şartlarda iş bulma, ikbal elde etme niyetine
bağladıktan sonra milli savunma komisyonu başkanını örnek veriyor ve hükmünü
bastırıyor: "Bütün bunları bilmesi gereken Başbakan Gül'ün koyduğu "muhalefet
şerhi" irticaya "siyasal teşvik" olmaktan öte bir anlam taşımıyor."
Ben de bu yazıyı okuyunca şu hükme vardım: Sayın Gül'ün yaptığı bir "adâleti
teşvik" teşebbüsüdür, yazarın ve benzerlerinin yaptıkları ise asker ile
hükumetin arasını açmaya yönelik saptırmalardan ibarettir; çünkü:
1. Tarikat disiplininin ordudaki disiplin ve hiyerarşiyi bozacağı iddiası
tutarsızdır, böyle bir olay yoktur ve olamaz.
2. İrtica sebebiyle atılanların tamamı bir tarikata mensup diye atılmıyorlar.
Ayrıca bir kimsenin tarikat mensubu olduğunu tespit etmek de imkansız gibidir.
Çoğu kez delil, tarikatle ilişkisi olsun olmasın dindar siviller ile görüşmek,
onların evine gitmek vb.den ibarettir.
3. Hiçbir kimse orduda kalan, irtica suçlaması ile atılmayan askerlerin dinsiz
olduğunu iddia etmiyor. Ancak namazını kılan, orucunu tutan, eşinin başı örtülü
olan, içki içmeyen subay ve astsubayların da irtica ile suçlandıklarını herkes
biliyor. Bunun böyle olmadığı yetkili ağızlardan açıklanırsa mesele kalmaz.
4. Üçüncü maddede zikrettiğimiz vakıa dini hayata, bir baskıdır, din özgürlüğünü
kısıtlamadır.
5. Yapılmak istenen, kararı yargıya açmaktan ibarettir, ilgili kurumun bağımsız
yargıdan kaçacağını düşünmek bile istemeyiz.
14 Yeni Şafak, 05.01.2003
Birlik, beraberlik,
çoğulculuk
1. İslam'a göre insanların birlikteliğini ikiya ayırıyorum: Birlik ve
beraberlik. Birlik müslümanlar arasındaki sosyal ilişkinin veya bağın adıdır.
Müslümanlar birbirlerinin kardeşleridir; bu kardeşlik ilişkisi laf olsun diye
söylenmemiştir, onun hukukî, ahlakî, dinî ve ictimâî yükümlülükleri vardır.
Beraberlik ise müslümanlar ile ötekilerin; yani başka din, inanç ve dünya görüşü
sahiplerinin ilişkisidir veya aralarındaki birliktelik bağının adıdır.
Müslümanlar bir yerde iktidarı ele geçirip kendi ilkeleri ve değerlerine dayalı
bir sisteme göre ülkeyi yönetmeye başladıklarında birlik ve beraberlik bağları
bakımından insanları 4 guruba ayırmak gerekir:
a) Ülkede yaşayan müslümanlar. Bunlar ülkenin müslümanlara mahsus kanunlarına
tabidir ve haklardan tam olarak yararlanır, ödevlerini de yerine getirirler.
b) Ülkede devamlı yaşayan gayr-i müslimler: Bunlarla anlaşma yapıldığı ve
kendilerine bir takım haklar verildiği için kendilerine, teahhüt verilmiş gayr-i
müslimler anlamında "ehl-i zimmet veya zimmî denir. Zimmîler müslümanların eşiti
ve kardeşleri değildirler, ancak onlara temel haklar, liyakat ve ehliyete bağlı
olanlar değil, insan ve vatandaş olmaya bağlı olanlar tanınır, bu haklardan
yararlanarak Müslümanlarla beraber yaşarlar. Temel haklar içinde din ve düşünce
özgürlüğü de vardır.
c) Başka ülkelerde yaşayan müslümanlar: Bunlar İslam ülkesine gelip yerleşerek
bugünkü deyişle vatandaş olmadıkça devletin koruma ve sahiplenmesi hakkından
yararlanamazlar, ama uluslararası kurallar çerçevesinde onların da hakları
korunmaya çalışılır.
d) Bu 3 guruba girmeyen insanlar başka ülkelerin başka inançtaki vatandaşları ve
sakinleridir. Bunlarla ilişki kural olarak barış ilişkisidir; ancak barış içinde
yaşarken insan hak ve özgürlüklerini çiğnemeleri muhtemel yabancılara karşı
İslam ülkesinin uyanık ve hazırlıklı olması gerekmektedir. Çünkü Müslümanlar,
bütün insanlara karşı yapılan zulmü engellemekle yükümlüdürler.
İşte İslam'ın beraber yaşama kuralları kısaca yukarıda özetlendiği gibidir.
Küreselleşme terimi, teorik olarak bütün dünyayı bir ülke gibi, bütün insanlığı
da kendi insanı gibi görerek, bilerek, bu hedefe yönelerek, bunu
gerçekleştirmeyi planlayarak yaşamak, ilişkileri böyle bir anlayış içinde kurmak
ve geliştirmektir. Gerçekleşene bakıldığında ise dünya kalkınmış ve kalkınmakta
olan diye ikiye ayrılmıştır. Kalkınmış ülkeler aralarında birlikler kurarak
rekabet etmekte, dünya patronluğunu elde etmek ve bu patronluğun haram
meyvesinden yararlanmak için üstü örtülü bir mücadele sürdürmektedirler. Bugün
Amerika patrondur, kendi menfaati nasıl gerektiriyorsa öyle bir dünya düzeni
teklif etmiştir, bunu yerleştirmek ve uygulamak için çalışmaktadır, adına da
-insanları kandırmak için- "küreselleşme" demektedir. Dün Rusya, bugün Amerika,
yarın Çin veya başkası patron olduğunda, bir yerde egemenlik kurduğunda yapacağı
şey zulümdür, hakkı güçlüye tanımak ve vermektir, zayıfı ya açıkça veya
kandırarak, iğfal ederek ezmektir, sömürmektir. Evet böyledir; çünkü beşer
egoisttir, onu özgeci ve adil kılacak olan saik, yaşanan bir hak dindir, böyle
bir dini olmayan veya olup da yaşamayanlardan insanlığa hayır gelmez.
2. Yeni dünya düzeninde patron Amerika'dır. Birleşmiş Milletlerde ve özellikle
Güvenlik Konseyi'nde onun dediği olur, kararları veto eden Konsey'de hiçbir
İslam ülkesi yoktur, BM Genel Kurulu'nda ise oyları hem dağınıktır, hem de
yetersizdir. İslam ülkeleri kalkınmakta olan ülkeler arasında yer almaktadır.
Patron veya patronların talimatı dışına çıkan İslam ülkeleri "terörist ülke"
ilan edilmekte ve cezalandırılmaktadır. Anlaşılacağı üzere "terörist ülke",
patrona itaat etmeyen ülke demektir. Asya Kaplanları örneğinde olduğu gibi,
patrona isyan etmemekle beraber kendileri için çizilmiş kalkınma veya ekonomik
güç sınırını aşma istidadı gösteren ülkeler de başka yollardan
engellenmektedirler.
3. Birçok İslam ülkesi vatandaşı, Türkiye'yi ağabey, kurtarıcı, dağılan ümmeti
toparlamaya namzet birikimi olan topluluk... olarak görmekte iken Türkiye
onlardan uzaklaşmakta, İsrail ile çeşitli -bu arada askeri- anlaşmalar yapmakta,
Avrupa Birliğine girmeye can atmaktadır. Diğer İslam ülkelerinde de hem halk hem
de aydınlar ve yöneticiler, kendileri olmak ve kendi menfaatleri için
dayanışmak, güç toplamak, çalışmak bakımından henüz uygun kıvama gelmemişlerdir.
Resmi eğitim ve öğretim böyle bir kıvamı vermek için uygun değildir. Dünyada
kurtlar ve kuzular oldukça, kurdun kuzuyu yemesini engelleyecek çobanlar da
bulunmadıkça kuzu yenir, kurt da yer. Kuzuların koç, hatta arslan olabilmesi,
Müslümanların dünyada adalet ve hakkaniyetin bekçisi konumuna geçmesi için sivil
hareketlere ve gayretlere ihtiyaç vardır.
4. Fert olarak her müslüman yapabileceklerini yapmalıdır. Neyi nasıl yapacağını
bilmek için öğrenmek, öğrenmek için okumak ve dinlemek, bunun için de Müslüman
cemaatçikler olarak bir araya gelip çalışmak ve dayanışmak gerekir. Bugün cami
cemaatleri, şehir içi veya şehirler arası yolcu otobüslerinde bir araya gelmiş
yoculara benziyorlar; namaz bitiyor yol bitiyor, camiden çıkıyorlar otobüsten
iniyorlar, evli evine yocu yoluna ayrılıp gidiyorlar. Cami cemaati bu değildir,
küçük Müslüman cemaatçikleri bu değildir; cemaat, Medine'ye ilk hicret eden
müslümanlar ile oralı olanlar arasındaki ilişkiyi veya benzerini yaşayanların
birliğidir. Fertler bu birliklerin üyesi olmaya bakmalıdırlar.
ABD'nin Irak'ı işgali
üzerine
İslamî, dolayısıyla ahlaki ve ilkesel bakımlardan Irak'ın ABD ve İngiltere
tarafından işgal edilmesine ilişkin tavrımız nasıl olmalı?
- İslam'a göre, başka türlü engellenemeyen bir zulüm bulunmadıkça bir ferdin
veya topluluğun özel mülküne, alanına girilemez, bir hakkı elinden alınamaz,
kısıtlanamaz, onlara bir zarar verilemez.
Bir Müslümana başkası tarafından haksız olarak zarar verildiğinde bunu
engellemek bütün müslümanlara farzdır.
Şu halde ABD ve İngiltere'nin bir İslam ülkesini işgal etmesini engellemek için
elinden geleni yapmak üzerimize farz olduğunu düşünerek, bilerek, böyle inanarak
tavır almamız gerekir.
Öte yandan şunu da unutmamamız gerekir ki, birçok İslam ülkesi şu veya bu
şekilde, asker ve üslerinin bulunması, alacakları sebebiyle iç işlerine karışma,
hakimiyet onlarda olmak üzere yapılan ikili veya çoklu antlaşmalar... yoluyla
gayr-i müslim ülkelerin işgali ve hegemonyası altındadır. ABD'nin yıllardan beri
bizde üsleri vardır; Küveyt, Suudi Arabistan, Katar gibi İslam ülkelerinde
üsleri ve çok sayıda askeri vardır, Irak yıllardan beri bölünmüştür ve kısmen
işgal altındadır, Afganistan işgal altındadır, birçok İslam ülkesinde gayr-i
müslim devletlerin işbirlikçileri iktidardadır... Bütün bunlara karşı tavrımız
müslümanca olmalıdır.
Milletimizin büyük çoğunluğu Irak'ın işgal edilmesine ve ABD askerlerinin
Türkiye'ye konuşlandırılmasına karşı duruyor. Son günler de siz de yazılarınızda
bu konulara değindiniz. Yine de görünen o ki, bu işgale iştirak etmemiz ihtimali
büyük. Nitekim Türkiye'deki üslerin ABD askerlerine tahsis edilmesine dair
tezkere Meclis'te onaylandı. Siz, iktidar partisi AKP'nin çabalarını "samimi"
bulduğunuzu yazmıştınız. Peki ama Tayyip Erdoğan'ın "Ahlaki önceliğimiz barıştır
fakat siyasi önceliğimiz Türkiye'nin güvenliği ve çıkarlarıdır" şeklindeki
demeci siyaset ve ahlakı birbirine karşıt olabilecek kavramlara dönüştürmüyor
mu? İktidar sahiden samimi olsa bile siyasi sıhhatine ilişkin sorunlar yok mu?
- Türk askeri epeyi bir zamandan beri Irak'ın bazı mıntıkalarına girmiş
bulunmaktadır. ABD Irak'ı vurursa bir miktar daha asker Irak'a girecek ve orada
Iraklı kardeşlerimize karşı savaşmayacak, Türkmenleri korumak, Kuzey'de bir Kürt
devletinin kurulmasını ve ülkemizi perişan edecek bir göç dalgasını...
engellemek gibi vazifeler yapacaktır. Bugüne kadar olanlar işgal değilse bu da
değildir, bugüne kadar olanlar zarurete bağlı ise bu da ona bağlı olacaktır.
Siyasilerin sözlerini bizzat dinlemeden ve hem bağlamını hem de bütününü
bilmeden onlar hakkında yorum ve değerlendirme yapmama gibi bir ilkem vardır.
AKP'liler öteden beri ısrarla "değiştiklerini söyledikleri; laikliğin yanlış ve
katı yorumlarına dayalı uygulamalardan doğan15 problemleri çözmeye
yeltenmedikleri halde, sizce neden hâlâ AKP'ye prim veriliyor?
- Kimse kimseye prim vermeye mecbur değildir. Prim verenleri kınayabilmek ve
İslam'a göre hataya ve günaha düştüklerini söyleyebilmek için de elinizde kesin
kanıtların bulunması gerekir. Birçok vatandaş, iktidarın henüz yeni olduğunu,
önünde birçok önemli meselenin, karşısında birçok güçlü engelin bulunduğunu,
yapmak istediklerinin bir kısmını şu anda yapamadıklarını, ama zamanı gelince,
fırsat elverince yapacaklarını, kötülük ve haksızlıkları kısmen de olsa ortadan
kaldıracak daha iyi bir siyasi kadronun ortada gözükmediğini... göz önüne alarak
iktidara prim vermektedirler.
Ayrıca, şu anki iktidarın yerinde sözgelimi CHP olsaydı ve bilhassa Irak'la
ilgili olarak aynı politikaları yürütseydi, dindarlar aynı müsamahayı
gösterirler miydi?
- Dindarlar, hadi daha öncelerini bir yana bırakalım, 28 Şubat'tan bu yana
nelere müsamaha etmediler ki! Daha doğrusu neler ve neler karşısında elleri
kolları bağlı gibi kalmadılar ki! Konu ile ilgili bir misali hatırlayalım:
İsrail ile çeşitli anlaşmalar ve birçok alanda işbirliği yapıldı. Bunların hangi
iktidarlarda yapıldığını bir hatırlayın! Dindarların tavrını bir müsamaha, bir
de acizlik ve pısırıklık açısından değerlendirmek gerekir. İkincisi kınanmayı
hak eder, birincisi farklı, tartışılabilir bir yorumla da olsa meşru bir sebebe
dayanıyorsa kınanamaz.
Irak konusuyla ilgili olarak sık sık "komşunun yanan evi" metaforu kullanılıyor.
Deniyor ki "Komşumuzun evi yanmasın diye uğraşalım ama bizim evimiz de zarar
görmesin..." Burada asıl mesele, komşumuzun evini yakmak isteyen kundakçılarla
birlikte hareket etmek ve bizi de olumsuz etkileyecek bir sabotaja kalkışmak
değil mi?
- "Kundakçılarla birlikte hareket etmek, sabotaja kalkışmak" ifadeleri ağır
suçlamalardır ve yoruma dayanır. Önce yakma diyorsanız, yakmaması için mevcut
şartlarda elinizden gelen çabayı sarfediyorsanız, sonra ne yapsanız yakacağını
anlayarak zararı asgariye indirmek için tedbirler almak üzere sabotajcıyı takip
ediyorsanız Yani yaptıklarınızı bu çerçevede görüyorsanız, böyle
değerlendiriyorsanız size kundakçı, sabotajcı denemez.
Almanya'da, sonuçları bir süre önce açıklanan bir kamuoyu araştırması,
Almanlar'ın % 54'ünün George W. Bush'u "Dünya barışı için 'öncelikli' tehdit"
olarak algıladıklarını ortaya koydu. Bush'un "Terörle uluslararası mücadele" adı
altında İslam ülkelerini terörist ilan ettiği herkesin malumu. Bu durumda Tayyip
Erdoğan'ın defaatle "Irak Savaşı'nın sorumluluğunun Saddam'a ait" olduğunu
söylemesi ve Amerika ile ittifakımızı bu yorumla desteklemesi ne derece akla
uygun?
- Tayyip Bey'in nerede, neyi, nasıl söylediğini bilmiyorum. Bu sözlerin,
"Amerika ile ittifakımızı desteklemek" için söylenmesi mümkün olduğu gibi,
Saddam'ın sorumluluğuna dikkat çekmek ve çözümü bu yandan da zorlamak maksadıyla
söylenmiş olması da muhtemeldir.
Bana göre de dünya barışı için bugün en büyük ve etkili tehlike Bush yönetimidir
ve bütün dünya halkları el ele vererek bu tehdidi engellemek için olanca
gayretlerini sarfetmelidirler. Meydanlarda toplanıp "savaşa hayır" demenin
yanında, siyasi, iktisadi, ticari, psikolojik... alanlarda yapılabilecek daha
çok şey vardır.
Bana göre de Saddam ve benzerlerinin müslümanların başında bulunmaması gerekir.
Şimdi haklı olarak yaptığımız "zulme karşı duruş" istemediğimiz halde Saddam
gibilerin iktidarlarını pekiştirmekte, durumlarını güçlendirmektedir.
Müslümanlar dün, bu zalimlerin, bu despotların iktidarına ses çıkarmadılar, bu
kriz atlatılsa yine çıkarmazlar; işte bunu yaparlarsa, İslam ülkelerinin
derlenip toparlanmasını, dayanışma içine girmelerini de dolaylı olarak
engellemiş olacakları için büyük bir hata içine düşmüş olacaklardır.
14 Şubat 2003 günkü Yeni Şafak'ta yayınlanan yazınızda "Bütün çabaların ortaya
konmasına rağmen savaş çıkarsa hem Türkiye'nin hem de Irak'ın ve diğer
komşuların bundan en az zararla çıkması, savaş sonrası oluşacak düzende
ülkemizin ve bölge halklarının haklarını korumak için Türkiye'nin devrede olması
şarttır." diyorsunuz. Körfez Savaşı'ndan bu yana, hattâ İran-Irak Savaşı'ndan bu
yana ABD'nin bölgedeki politikaları hesaba katıldığında, ülkemizin korunması
gereken tehlikelerin bizzat ABD tarafından üretildiği görüşüne katılıyor
musunuz? Neden?
- En büyük pay ABD'ne ait olmak üzere diğer Batılı ülkeler ve İslam ülkelerinin
"bu tehlikelerin üretilmesine" katkıda bulunduklarına inanıyorum. İnanıyorum,
çünkü stratejik raporlar, yetkili kişiler tarafından yapılan açıklamalar ve olup
bitenler bunu açıkça gösteriyor.
Dönemin Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, ABD Dışişleri Colin Powell'ın beyanını
destekleyen bir beyanda bulunmuştu: "Birleşmiş Milletler kararı kadar, ABD ve
İngiltere'nin kararları da uluslararası meşruiyet kaynağıdır". Yakış, son olarak
da ABD askerlerinin Türkiye'ye geliş tarihlerinden ziyade, konuya ilişkin
tezkerenin onaylanmasına çalışılmasının önemli olduğunu belirtti. Dışişleri
bakanımızın bu yaklaşımlarına ne diyorsunuz?
Dışişleri Bakanı'na bundan önce de bazı sözler izafe edildi, sonra ben bu
sözleri kendi ağzından TV'den dinledim, arada büyük farklar ve saptırmalar
gördüm.
Sayın Yakış böyle bir şey söylemiş ise ben buna katılmıyorum; köşemde de yazdım,
bana göre değil İngiltere ve ABD, BM bile karar verse Irak'a saldırmak meşru
değildir. Çünkü BM ve GK hür, tarafsız ve âdil değildir. Bunun böyle olduğu
birçok karar, uygulama ve veto ile sabit olmuştur. Ayrıca BM kararlarının
bazıları ve özellikle GK nin bazı karar ve vetoları evrensel hukuk kurallarına
aykırıdır ve bu kurumlar İslam'ı bir referans olarak hesaba katmamaktadırlar.
Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan yapılan bir açıklamada "Irak'la yapılan savaşta
ölenler şehit olmazlar" denildi. Demek ki burada bir 'nizamî savaş' söz konusu
değil. Ne dersiniz?
- Hangi savaşta kimlerin şehit olarak öldüklerini ancak Allah bilir. Şahıslardan
ve belli savaşlardan söz etmeksizin "kim şehit our" diye sorulursa, "Allah
yolunda; yani Allah'ın dinini ve kullarını haksız bir tecavüzden korumak için
savaşırken ölenler şehit olurlar" diye cevap verilir.
Hükümet'in Irak barışı için düzenlediği 'Ortadoğu turları'nı birçok kimse
dikkate değer "barış çabaları" sayıyor. Oysa Türkiye yıllar yılı ve hâlâ bölgede
İsrail yanlısı bir tavır takındı. Ortadoğu temaslarının derhal karşılık
bulmaması normal değil mi? Ayrıca, Ortadoğu ülkelerine somut bir öneride
bulunduk mu? Bulunmadı isek bu turların ciddi ve işlevsel "barış arayışları"
olduğu düşünülebilir mi sizce?
- Bizim gibi Ortadoğu ülkelerinin de, İsrail'e karşı tavır alma ve Filistin
direnişini destekleme konusunda büyük ihmalleri, kusurları ve günahları vardır.
Herkes kendi yüzündeki karayı görsün, yeter!
Bütün görüşmelerde bulunmadan, neler konuşulduğunu bilmeden "Bir öneri
götürmediler" demek nasıl mümkün ve doğru olur?
Yazınızda "Üzüm yemekten ziyade bağcıyı dövme niyeti ön plana çıkıyor. İktidarın
elbette tartışmaya açık tedbirleri tartışılacak yerde, beyanları kaale
alınmıyor, tedbirler de niyetlere göre okunuyor ve 'iktidarın savaş istediği,
savaşanlardan önce buna karar verdiği' ilan ediliyor." diyorsunuz. Hükümetin,
Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesine iştirak etmemesi gerektiğini ve bu
konuda esaslı politikalar üretmesini yüksek sesle dile getirmek gerekmez mi?
Hükümet, eğer kendisi de bu işgali istemiyor ise, sonuna kadar çare aramalı
değil mi? Bazı entelektüeller, Fransa ve Almanya ile birlikte hareket
edebileceğimizi söylediler fakat buna hükümetten bir cevap gelmedi. Ne
yapılmalı? Hükümet sahiden haksız yere dövülen bağcı konumunda olabilir mi?
- Ben muhalefetin ve hükümeti yıpratmak için fırsat arayan bazı çevrelerin
tutumundan söz ettim. Samimi çabalara ve tenkitlere elbette katılıyorum.
"İstemediğiniz halde, zorunluluk yüzünden bazı şeyleri yaparsınız; içinize
sinmediği halde zaruret bunu mubah kılabilir" şeklindeki sözünüz, bazı
çevrelerde, Irak'ın işgaline cevaz verdiğiniz şeklinde algılandı. Böyle mi sahi?
Türkçesi, aklı ve insafı kıt olmayanlar benim söylediklerimden böyle bir sonuç
çıkaramazlar. Bu konuşmanın da başında işgal hakkındaki görşümü açıkladım. Ben,
islam ülkelerinin ve müslümanların, zaman zaman zarurete düşerek, mecbur kalarak
karşı tarafa verdikleri tavizlerden söz ettim. Böyle zaruretlere düşmemek için
neler yapmamız gerektiğini de yıllardan beri yazıyor ve söylüyorum. Kitaplarımı
okusunlar.
15 Başörtüsü yasağından kurban derilerinin THY'ye bağışlanması mecburiyetine
varıncaya kadar
ABD'nin postmodern
sömürgeciliği16
Darbenin postmoderni olur da sömürgeciliğin olmaz mı! Bir zamanlar başkentin
kritik mekanları tanklarla çevrilir, sakıncalı kişiler enterne edilir, radyo
veya televizyondan millete hitap edilerek "büyük bir fedâkârlık ve vatanseverlik
duygusunun sevki ile yönetime el konduğu, ülkenin kurtarılacağı, artık her şeyin
eskisinden daha iyi olacağı..." ilan edilirdi. Bundan önceki darbe "muhtıra
verilerek" yapıldı. Tavsiye niteliğinde olması gereken kararlar hükumete
dayatıldı, milli irade hiçe sayıldı, siyasi iradeye el kondu ve her ay, patronun
çalışanlarına hesap sorduğu gibi iktidar hesaba çekilmeye, azarlanmaya,
uyarılmaya... başlandı. En sonunda iş biraz daha gevşedi, kokteylde aba altından
sopa gösterildi. Bu süreç inşaallah giderek sona erecek ve ülke
normalleşecektir.
Eskiden sömürgecilik de bir ulus devletin, ordularını ve arkasından
yöneticilerini, zayıf ama sömürülecek zenginlikleri bulunan ülkeye, orayı ıslah
etmek ve medenileştirmek gibi bahanelerle sokup istila etmesi, sonra da yıllarca
sömürmesi şeklinde oluyordu. Şimdi, ulusaşırı, küresel yayılmacı şirketlerin
örtük yönetimindeki devletler, bunların da başında ABD, evrensel değerler veya
tehditleri istismar ederek ülkelerin iç işlerine karışıyor, işine geldiğinde
buralarda karışıklıklar çıkarıyor, yönetimleri değiştiriyor, bunları ülkelerin
kendilerine yaptıramazsa askeri operasyon düzenleyerek bizzat yapıyor, istediği
işbirlikçi yönetim oluşunca da sömürü düzenini kurup işletiyor.
Mark Thomas'ın Noam Çhomsky ile yaptığı ve sf.indymedia.org adlı internet
sitesinde ve Yeni Şafak'ta yayınlanan, aşağıya bazı kısımlarını aktaracağımız
söyleşi, ABD'nin Irak'a saldırı, küresel enerji harekatı, petrol ve silah
lobisinin çalışmaları, yeni Ortadoğu projesi, savaş karşıtlığının yaygınlaşması
ve yeni emperyalizm konularında ilginç değerlendirmeler içeriyor:
"- Devasa bir savaş makinesi olan Amerika, daha nereye kadar savaşı kendi silah
ve ekipmanlarının bir reklam ve tanıtım aracı olarak kullanacak?
"-Savaş endüstrisi aslında Hi-Tech17 endüstrisidir. Devletin ekonomideki bir tür
kılıfı-ambalajıdır askeriye. Ben MIT'te çalışırken18 birkaç sektör hariç her şey
bu plana göre işliyordu. MIT gibi yüksek teknoloji üreten kurumların mali
kaynağı askeri ihaleler ve kontratlardan sağlanır. Ayrıca bu gibi kurumlarda
yüksek teknolojinin gelecek nesilleri yetiştirilir.
"Amerika'nın petrol kaynaklarını kontrol etmek istemesindeki önemli nedenlerden
biri de buradan elde edilen kazancın geri dönebilmesidir. Tek amaç petrolden
elde edilen kâr değildir. Amerikan ve İngiliz silahlarının en büyük alıcıları
dünyadaki iki önemli petrol üreticisi olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap
Emirlikleri'dir. Elde edilen kazanç Amerika'daki yüksek teknolojinin en büyük
finansmanını sağlamaktadır. Bu para doğruca ABD hazinesine oradan da Amerikan ve
İngiliz ekonomisine pompalanmaktadır.
"Irak, 1958 yılında petrol üretimi üzerindeki Anglo-Amerikan mülkiyet haklarını
kaldırdığı zaman İngilizler çılgına döndü. Bu yıllarda Britanya, hâlâ Kuveyt'ten
gelen petrol kazancına mahkumdu. En büyük kâbusu ise Irak'ta meydana gelen
millileştirmenin Kuveyt'e sıçramasıydı.
"Bu tür kaygılardan hareketle ABD ve İngiltere, Kuveyt'e sözde otonomi vermeyi
kararlaştırdılar. Kuveytliler'e kendi resmi kurumlarınızı açabilir, bir
bayrağınız varmış gibi davranabilirsiniz dediler. Ama bir sürpriz gelişme
karşısında şiddetle müdahale edeceklerini ilave ettiler. ABD aynı şartları Suudi
Arabistan ve Emirlikler için uygulayacağını açıkladı. Yani Amerika ve
İngiltere'nin Ortadoğu politikalarındaki işbirlikleri o günlerden belirlendi."
19
"ABD eski Başkanı Clinton BBC'de, bizimkiler gibi yılbaşı sabahı mahmurluğu ya
da akşamdan kalmışlığı ile değil, en azından dünyanın acılı yanlarını görebilmek
gibi bir farklılığı sergiliyor:
"Bugün dünyada yaşayan insanların yarısı küresel ekonominin parçası değil.
Yeryüzünde yaşayan insanların yarısı günde 2 doların altında bir gelirle
yaşıyorlar. Bir milyar insan günde bir dolardan azıyla yetinmek zorunda. Bir
milyar insan her gece yatağına aç giriyor ve birbuçuk milyar insan -ki
yeryüzündeki insanların dörtte biri- hiçbir zaman bir bardak temiz su
içemiyorlar. Her bir dakikada, doğum yaparken bir kadın ölüyor."
"Bugün dünyada 40 milyon, AIDS vak'ası var. Yani günde 8 bin 200 kişi AIDS'ten
ölüyor. Dünya Sağlık Örgütü, 2005 yılında 100 milyon AIDS vak'ası olacağını
hesaplıyor."
Bu acı, bu insanlık ayıbı tabloyu kısmen de olsa değiştirmek ve iyileştirmek
mümkün; ama bunun birinci şartı bireyden ulus-devletlere kadar herkesin ve her
gurubun bencillikten vazgeçmesidir, insanlığı bir aile, insanları da Allah'ın
emanetleri olarak görmektir. ABD, İngiltere, İsrail ve ötekiler kendi
çıkarlarını öne alır, evrensel ahlak ve hukuk kurallarına aykırı da olsa
başkalarına zarar vererek kendi menfaatlerini koruma ve yeni -gayr-i meşru,
haram- menfaatler edinme yoluna giderlerse olacak şey kandır, gözyaşıdır,
istikrarsızlıktır, insanlığın geriye gitmesidir, bilinen ve açık savaş
yöntemleriyle zulmü önlemeye gücü yetmeyenlerin -birilerinin işine gelmediği
için ayrım yapmadan- terör diye nitelendirdiği eylemlere yönelmeleridir, bu
sebeple kurunun yanında yaşın da yanmasıdır...
I. Wallerstein'in dediği gibi, ya herkesin geçim, eğitim ve sıhhî yardımdan
yeterince yararlanabilmesi için dünyanın kaynaklarını bugünkünden kesin olarak
farklı bir şekilde paylaştıracak bir sistem bulunacak yahut da dünyanın bundan
sonraki 50 yıllık geleceği felaket üstüne felaket olacaktır.
Bugün köy kahvelerinde sohbet eden vatandaşlardan, okur-yazar olmayan
insanlarımıza kadar herkesin bildiği, konuştuğu, dile getirdiği gerçek, ABD'nin
Irak harekâtının, kendisinden ve bir iki yandaşından başka hiçbir topluluğa
fayda getirmeyeceği, büyük zararlara sebep olacağı, ortaya sürülen bahanelerin
kandırmaca olduğudur. Bu savaş, zulmü, baskıyı, başkaca kötülükleri ortadan
kaldırmaya değil, kendi menfaati için zulmetmeye yöneliktir. Evrensel hukuk ve
ahlak yanında İslam dini de zulme şiddetle karşı çıkmakta, zalimin yanında
değil, mazlumun yanında yer almayı emretmektedir. Namık Kemal'in deyişiyle
"Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insafa hizmetten"; yani insafsız avcıya hizmet
etmekten zevk alan yalnızca köpektir.
ABD'nin Irak operasyonuna karşı olmak, bu zulmü engellemek için elden gelen her
çabayı sarfetmek varken menfaat hesabına girenleri, "realist yaklaşım" adına
insanlığın yüksek değerlerini hiçe sayanları nefretle kınıyorum ve bazan bu
insanlarla aynı coğrafyayı paylaşmanın utancını hissediyorum.
Hükümetin bu zalim operasyonu engellemek için çabaya girmesini tebrik ve
takdirle karşılıyor, bu yolda başarılar diliyorum.
16 Yeni Şafak, 19.01.2003
17 Yüksek teknoloji
18 Massachusetts Institute of Technology- Massachusetts Teknoloji Enstitüsü
19 Yeni Şafak, 24.01.2003
Zulmün bahanesi ve
meşruiyet20
ABD'nin Irak'ı vurmasına karşı olanlar ikiye ayrılıyorlar: Mutlak manada karşı
olanlar, şartlı olarak karşı olanlar.
Mutlak mânada karşı olanlar21 BM Güvenlik Konseyi karar verse de bu harekâta,
mevcut konjonktürde karşı duruyorlar. Çünkü yapısı, şimdiye kadar aldığı
kararlar, kullanılan veto yetkileri ve üyelerinin, daimi olanı, olmayanı, her
birinin yetkilerinin farklılığı göz önüne alındığında Konsey kararlarının
meşruiyet dayanağı olamayacağını savunuyorlar; karşı olanlar arasında tam olarak
böyle düşünmeyenler varsa da ben böyle düşünüyorum.
İkinci grup Güvenlik Konseyi'nin kararını meşruiyet dayanağı olarak kabul ediyor
ve "karar alınırsa ABD'nin vurması meşru olur, bu takdirde Türkiye de onun
yanında yerini alır, almalıdır" diyorlar.
Dünyada hakkaniyet ve adaletin değil, gücün egemen olduğunu, güçlü neyi isterse
onu yapabildiğini bilmemek için uyur gezer olmak gerekiyor. Eskiden güçlü birden
fazla idi, şimdi ise ekonomik açıdan birden fazla güçlü ve aralarında amansız
bir rekabet varsa da askerî açıdan bir tane güçlünün olduğu da apaçık ortada. Bu
sebeple güç dengesine dayanarak zalimi, haksızı, saldırganı engellemek mümkün
olmuyor.
Dünyada yüzlerce "bağımsız" ülke ve bunların hemen tamamı BM üyesi oldukları
halde bu kuruldan, zayıflardan yana olup güçlülerin istemediği bir karar
çıkmıyor, kazara çıkarsa etkili olmuyor, uygulanmıyor. Daha etkili gibi gözüken
Güvenlik Konseyi'ne gelince bunun da veto yetkisi bulunan 5 daimi üyesi
bulunuyor ve bunların tamamı ekonomik ve askerî açıdan güçlü ülkelerden
oluşuyor. Bu 5 daimi ve veto yetkili üyenin22 tamamı Müslüman olmayan ülkeler,
genel kurulda da Müslümanlar azınlıkta. Veto yetkili Konsey üyelerinin
kararlarında ve vetolarında adalet ve hakkaniyetin değil, çıkarlarının hakim
olduğu şimdiye kadar geçen uygulamalarda açıkça ortaya çıkmıştır. Mesela vicdanı
olan ve hukuku tanıyan herkesin üzerinde birleştiği İsrail zulmünü kısmen
engellemeye yönelik bütün kararlar ABD tarafından veto edilmiştir. Afganistan
harekâtı meşru olmadığı halde yapılmıştır. 50 yıldan fazla zaman geçtiği halde
Keşmir'de halk oylaması yapılarak ihtilafın sona ermesi sağlanmamıştır...
Haksız saldırılara, hak ihlallerine karşı bir dünya gücü olarak bilinen NATO'nun
komutanı, Baba Bush'a paralel olarak siyasal İslam'ı potansiyel tehlike olarak
ilan etmişti. "Neye karşı tehlike?" sorusunun resmi cevabı "demokrasiye, hak ve
hukuka, insanların güvenliğine" şeklinde verilmekle beraber uygulamaya
bakıldığında "Batı'nın çıkarlarına, postmodern sömürgeciliğe karşı" cevabının
daha doğru olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bazı İslam ülkelerinde demokrasinin
askeri darbe ile yıkılmasına, diktatörlerin halklarını ezmelerine, hak ve
özgürlükleri çiğnemelerine göz yumulmuş, "sömürgeciler"in çıkarlarına ters
düşmediği için bunlara karşı çıkılmamış, hatta destek verilmiştir.
Bütün bu olup bitenler ortada iken Güvenlik Konseyi karar alınca ABD'nin tek
başına veya bazı destekçileri ile Irak'a vurması meşru mu olacak? Peki gerekçe
ne? Irak'ın elinde kitle imha silahlarının bulunması mı? Kitle imha silahları
Irak'ın elinde olunca ona karşı uluslararası topluluğun savaş açması meşru
oluyor da İsrail'in elinde aynı silahlar bulununca ona karşı savaş açmak, dur
demek niçin meşru olmuyor? "Irak bu silahı masumlara karşı kullanabilir"
deniyorsa, "İsrail, ABD, Hindistan... şu anda, fiilen kullanıyor veya
kullanmakla tehdit ediyor" diye cevap verilmez mi?
Silah veya yönetim meselesi zulmün bahanesidir, hukuka değil, haksız çıkara
dayanan bahane, meşruiyetin dayanağı olamaz; kararı kim alırsa alsın!
Ben, ABD'nin Irak'ı vurmasına, bu konjonktürde mutlak mânada karşı çıkanları,
Konsey kararı bulunmadıkça karşı çıkanlardan daha tutarlı buluyorum.
20 Yeni Şafak, 09.02.2003
21 Ben de onlar arasındayım.
22 ABD, Çin, Fransa, İngiltere ve Rusya
Irak konusunda
Türkiye'nin yaklaşımı23
Almanya Başbakanın'nın konuşmasını dinledim, o da ısrarla ABD'nin silahlı
müdahalesinin meşru olmadığını, barış arama yollarının bitmediğini, 1441 sayılı
kararın silahlı müdahaleye imkan ve cevaz vermediğini, silah denetçilerinin
vazife başında olduklarını, onların sayılarının artırılmasının ve kitle imha
silahları bulunursa onların da imha edilmesinin mümkün olduğunu, Güvenli
Konseyi'nin kararının da bundan ibaret bulunduğunu, silahlı müdahalenin hem
bölgede barışı sağlama hem de terörü engelleme amaçları bakımından olumsuz
sonuçlar doğuracağını açık ve kesin bir dille ifade etti. Böylece ABD'nin
müdahale için öne sürdüğü sebeplerin geçersiz olduğu, AB'nin liderliğine oynayan
bir devletin başbakanı tarafından da bir daha vurgulanmış oldu.
Türkiye'de halkın kahir ekseriyeti savaşa karşı. Peki iktidar, savaşı ve bu
meşru olmayan harekâtta ABD'nin yanında yer almayı istiyor mu? Apaçık
beyanlarına göre istemiyor. İstemediğini açıklamakla da kalmıyor, şu ana kadar
barış yoluyla krizi aşmak için elinden gelen çabayı sarfediyor. Ama iktidarın
durumu, birinin evini yakmak isteyen bir zalim ile yanacak eve bitişik komşunun
durumuna benziyor. Haksız olarak evi yakmak isteyene ev sahibinin gücü yetmiyor,
komşunun da gücü yetmiyor, uzak başka komşular da bu haksız saldırıya karşı
çıkıyorlar, ama caydırıcı güçleri yok; haktan, hukuktan, daha önce aralarında
yaptıkları sözleşmelerden hareket ederek yangını engellemeye çalışıyorlar.
Yangın çıktığında en büyük ve öncelikli tehlike bitişik komşuya yönelik olduğu
için o, bir yandan engellemeye çalışırken diğer yandan bu zorba yangın çıkarırsa
hem komşunun daha az zarar görmesi, hem de kendisinin evini koruyabilmesi için
tedbirler almak durumunda kalıyor. Esasen zorbanın istediği de evi yakmak değil,
aile reisini değiştirip ev yönetimini, kendi istek ve çıkarlarına uygun bir
rotaya sokmak.
Ülkemizde savaşa karşı olanlar arasında siyasi muhalefet de var. Bunların karşı
oluş sebepleri ile ilgili açıklamalarına ve bu açıklamaların üslubuna bakılınca
samimiyeti zedeleyen noktalar zuhur ediyor; üzüm yemekten ziyade bağcıyı dövme
niyeti ön plana çıkıyor. İktidarın elbette tartışmaya açık tedbirleri
tartışılacak yerde, beyanları kaale alınmıyor, tedbirler de niyetlere göre
okunuyor ve "iktidarın savaş istediği, savaşanlardan önce buna karar verdiği"
ilan ediliyor.
İktidarın savaşı engellemek için gösterdiği çabanın oyun değil, samimi ve kısmen
de etkili bir çaba olduğuna inanıyorum. Hatta bu konu ile ilgili bir müsamere
seyretmek gerekiyorsa, muhalif partinin grup toplantısındaki sanal oylamanın
buna güzel bir örnek teşkil ettiğini düşünüyorum.
Bu iktidara yakışan, Güvenlik Konseyi karar alsa dahi savaşa karşı tavrını,
mümkün olan boyutlarda ve platformlarda sürdürmesidir. Çünkü GK daha önce bütün
bölgenin kitle imha silahlarından temizlenmesi kararını almıştır, İsrail'de bunu
yapmadan Irak'a bu yüzden savaş açmanın adalet neredesindedir? Ama bütün
çabaların ortaya konmasına rağmen savaş çıkarsa hem Türkiye'nin hem de Irak'ın
ve diğer komşuların bundan en az zararla çıkması, savaş sonrası oluşacak düzende
ülkemizin ve bölge halklarının haklarını korumak için Türkiye'nin devrede olması
şarttır. Şimdi soru şudur: Bunu sağlamak, bu amaca ulaşmak için ne yapmak, neye
ne kadar katılmak zorunludur? İşte bütün tarafların samimiyetle tartışmaları,
makul, açık tarafı kalmamış, ikna edici bir cevap bulmaları gereken soru budur.
İstemediğiniz halde, zorunluluk yüzünden bazı şeyleri yaparsınız; içinize
sinmediği halde zaruret bunu mübah kılabilir. "Zarurete rağmen ruhsatı
kullanmayalım, azimetle amel edelim, sonuç ne olursa olsun göze alalım..."
diyenler varsa onlara şunu hatırlatmak gerekir: Kendiniz için, elinizi taşın
altına koyarak, gerektiğinde her şeye katlanmayı göze alarak bunu söylüyorsanız
davranışınız tebrik ve takdire şayandır; 70 milyon adına konuşuyorsanız ağır
olun; çünkü kimsede böyle bir yetki yoktur ve kimse böyle bir sorumluluğun
altına giremez.
23 Yeni Şafak, 14.02.2003
Hem savaşa hem
de Saddamlara hayır!24
Halkın kahir ekseriyeti savaşa hayır diyor. İktidar milletvekilleri, Başbakanı,
Ak Parti'nin lider kadrosu da savaşa hayır diyorlar. Aksine iddia ve imalarda
bulunanlar varsa da ben, bunlardan bir tekinin bile, "savaş olsun, biz de
girelim, ganimetten pay alalım" dediklerini duymadım, diyeceklerini de hayal
bile etmiyorum; çünkü onların da bizler kadar, iman, ahlak, vicdan ve sorumluluk
duygusu sahibi olduklarına inanıyorum. Onların, diğer "savaşa hayır" diyenlerden
önemli bir farkı, sırtlarında taşıdıkları 70 milyon yumurta ihtiva eden sepetle
ilgilidir. Son gayretlerini sarfettikleri halde ki bunu yapmak din, hukuk ve
ahlak gereğidir, savaşı durduramayacaklarını anlarlar, buna kani olurlarsa,
sırtlarında taşıdıkları ve onlara emanet edilen yumurtaları korumak için almak
durumunda kalacakları, zaruri olduğuna inandıkları tedbirlerle ilgilidir. Bize
düşen onlara ahlak dersi vermek değil, çifte sorumluluğun yükü ve baskısı
altında doğru karar vermelerine yardımcı olmaktır.
Yıllarca beraber olmuş, birbirini tanımış, inanmış ve güvenmiş insanların, bir
olay, bir karar üzerine bir günde insanların değiştiğine, ahlaklı iken ahlaksız,
iyi iken kötü olduklarına inanmaları veya böyle inanmışçasına birbirlerini
"hıyanet, ahlaksızlık, inançsızlık" ile suçlamaları da düşündürücüdür.
Suçlayanlar dönüp kendilerini de sorgulamak durumundadırlar.
Sağımızda solumuzda "savaşa hayır" naraları atarak yürüyen kimselere de dikkat
etmemiz gerekiyor. Bizler müminleriz, inanma alışkanlığımız olduğu için şüphe
etmemiz gereken konularda da gerektiği kadar düşünmeden, araştırmadan, ihtiyat
payı bırakmadan hemen inanıveririz. Kadıköy'de yapılan "savaşa hayır"
mitinginden biraz sonra Rıhtım Caddesi'nden geçtim, milli servete verilmiş
zararları, işinde gücünde, ekmek parası peşinde olan insanların perişanlığını
gördüm. Akşam da televizyonlarda, işyerlerine saldıranları ve onların yanlarında
bulunan eli yüzü düzgün insanları izledim; anladım ki, saldıranların meselesi
savaşı durdurmak filan değil, fırsattan istifade ederek bulanık suda balık
avlamak, kendi gayr-i meşru emellerine hizmet etmek.
Bazı muhaliflerin de konuşmalarındaki saptırmalar, abartmalar, başkalarının
sözleri üzerinde yaptıkları eksiltme veya artırma tasarrufları, savaşa hayır
derken samimi olsalar bile aynı zamanda iktidarı yıpratmayı hedeflediklerini,
yani bu önemli dâvayı iç politika malzemesi yaptıklarını gösteriyor.
İster laik-demokrat ister islamcı olsun herkesin, bu haksız savaşa hayır demesi
yanında, daha çoğu İslam dünyasında bulunan despot, zalim, diktatör yöneticilere
de hayır demeleri gerekiyor. ABD'nin bu savaştan asıl amacının kendi çıkarı ile
İsrail'in çıkarı olduğunda şüphe yok, ama ortada "göstermelik de olsa meşru" bir
gerekçesi de var: Irak vb. ülkelere demokrasiyi, hukuka saygıyı getirmek, dünya
barışını tehdit eden unsurları ortadan kaldırmak... Peki ABD'nin bu göstermelik
gerekçe ile harekete geçmesinden önce, bugün savaşa hayır diyenler niçin aynı
gerekçeden yola çıkarak bunlarla mücadele etmediler; hukukun, adaletin, barışın
hakim olması ve yeryüzünde zulme uğrayan bir ferdin, bir topluluğun kalmaması
için elele vererek bugünki gibi, hatta daha da güçlü olarak çaba göstermediler?
İşte bu ihmal bile, samimi olanların gafil ve tutarsız, diğerlerinin de çıkarcı
olduklarına delildir. Korkarım ki, çıkarcılar umduklarını elde eder etmez tavır
ve taraf değiştirirler, gafil samimleri ise harekete geçirmek için dünyanın
başka yerlerinde sürmekte olan zulümler ve haksız savaşlar yeterli değildir,
yine gaflet uykusuna dalar giderler!
İnşaallah bu çabalar ABD'yi durdurur, bu badireyi de atlatırız, ama sonuç ne
olursa olsun bu bize ders olmalı ve bundan sonra din, bölge, renk gibi farklara
bakmadan bütün dünyada zulme karşı ayağa kalkmalıyız. İşte buna da bir başlangıç
olsun diye ben şöyle haykırmayı tercih ediyorum:
"Şimdi ve gelecekte, Irak'ta, Filistin'de, Çeçenistan'da... haksız savaşa,
zulme, zalimlerin iktidarına, Saddamlara hayır!"
Barış ve adalet için bir dakika ışık söndürülecekse bu da, ABD'nin geri adım
atmasıyla -ki, pek mutemel görmüyorum- sona ermemelidir.
24 Yeni Şafak, 21.02.2003
Uluslararası meşruiyet25
Daha önce de yazmıştım, ben BM ve GK'nin karar alması, veto etmesi veya
etmemesinin, bu kuruluşa üye olan devletlerce bir meşruiyet dayanağı sayıldığını
biliyorum, ancak bir Müslüman olarak bu kararların, bazen güçlü, veto hakkı
bulunan ülkelerin çıkarlarına hizmet ettiği, İslam'ın da bir meşruiyet ölçütü
olarak kaale alınmadığını bildiğim için "evrensel ve İslâmî meşruiyet"in
şartlarını taşımadığına, ortada göreceli bir meşruiyetin bulunduğuna inanıyorum.
Bazen BM ve GK kararlarına dayanarak, bazen böyle bir karar da aramadan yapılan
kimi silahlı müdahalelerin, yazılı uluslararası belgelere aykırı olduğunu iddia
eden önemli şahıslar ve kurumlar da her zaman bulunuyor. Afganistan savaşı
örneğinden hareket ederek aşağıda bu değerlendirmemin kanıtlarını vermiş
olacağım. Başta muhalefet partisi olmak üzere "kan, vahşet, zulüm" edebiyatı
yapan, ama "uluslararası meşruiyet"; yani BM ve GK kararı olunca kanı, vahşeti,
zulmü mübah sayanların tutarsızlıklarını ortaya koymaktır. Kaldi ki, Afganistan
savaşında da GK kararı yoktur. O savaşta da binlerce masumun kanı akmıştır, ama
bugün gösterilen tepkinin yüzde biri o gün gösterilmemiştir.
ABD'ye göre, SSCB'ye karşı yürütülen mücadelenin sona ermesiyle birlikte, Afgan
savaşı sırasında mücahitlerin eğitimi ve barınması için oluşturulan kampların
birçoğunun kapandığı, geriye kalanların ise ülkelerine dönemeyen eski ve yeni
nesil mücahitler tarafından kullanılmaya başlandığı, böylelikle Afganistan'ın,
radikal İslamcı terörün dünyaya yayıldığı, sığınma ve eğitim merkezlerinden
birisi haline geldiği bilinmektedir. Bunun yanısıra, şeriat esaslarına dayalı
bir devlet oluşturulmasını amaçlayan, başta Usame Bin Laden ve örgütü el-Kaide
ile Özbekistan İslami Hareketi (İDU) olmak üzere pek- çok terörist organizasyona
ev sahipliği yapan ve destek veren Taliban'ın Afganistan'ın büyük bir bölümüne
hakim olması Afganistan kaynaklı mevcut riski artırmıştır. 7 Ekim 2001 tarihinde
ABD tarafından başlatılan harekat sonucunda, el-Kaide örgütü saflarına katılmış
mücahitlerden bazıları ölü ele geçirilmiş, bazıları da tutuklanmış, bir kısmı
ise çeşitli ülkelere kaçmıştır. ABD'nin ve Afganistan savaşında ona destek
verenlerin meseleye bakışı böyledir.
Buna karşı Ankara, İstanbul, İzmir ve Ankara Baroları'nın başkanları, Türkiye
Cumhuriyeti'nin destek kararının iptali için açtıkları dâvada, önemli birçok
iptal gerekçesi arasında şunlara da yer vermişlerdir:
1) 11 Eylül günü ABD'nin New York ve Washington kentlerinde yapılan organize
terör saldırısında, binlerce insan ölmüş ve ABD, teröre karşı savaş adı altında,
İngiltere ile bir koalisyon kurmak suretiyle Afganistan'a karşı askeri harekata
başlamıştır.
2) TBMM, 10 Ekim 2001 gün ve 722 sayılı karar ile ABD'nin Afganistan'a karşı
yürüttüğü askeri harekata destek verilmesi amacıyla Anayasa'nın 92. maddesi
uyarınca hükümete yetki verilmesine karar vermiştir.
3) 01.11.2001 günü Başbakan Bülent Ecevit ve Başbakanlık basın merkezi,
Türkiye'nin Afganistan'a asker göndereceğine ilişkin Bakanlar Kurulu kararı
aldığını kamuoyuna açıklamıştır. Hükümet açıklaması aynen aşağıya çıkarılmıştır.
... ancak bu karar, Birleşmiş Milletler sözleşmesi'ne ve Güvenlik Konseyi
kararlarına ve NATO sözleşmesi'ne aykırıdır.
Birleşmiş Milletler sözleşmesi'ne göre, ulusların hükümranlık haklarına aykırı
olarak bir devletin, başka bir devlete karşı askeri silah gücü kullanması
yasaktır. Bunun, tek istisnası, BM sözleşmesi'nin 51. maddesinde belirtilen
meşru müdafaa hakkıdır. ABD'nin, New York ve Washington'da yapılan terörist
uçaklı intihar saldırılarını gerekçe göstermek suretiyle Afganistan'a savaş ilan
etmesi ve silahlı güç kullanması BM Sözleşmesi'nin 51. maddesindeki "meşru
savunma hakkının" son derece sınırlı kapsam ve ilkelerine aykırıdır. Ayrıca
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin, bu konuda bir kararı yoktur.
İnsan Hakları Derneği de, 31 Ekim 2001 tarihli basın açıklamasında, "Bu ülkenin
evlatlarının, böylesine daha şimdiden kirliliği anlaşılmış bir savaşa
gönderilmesine karşı çıkıyoruz. Savaş hukukuna aykırı olarak sürekli siviller
vurulmakta, misket bombaları ile çocuklar öldürülmektedir. Her savaş, bir
bataklıktır. Afganistan savaşı ise, büsbütün bir bataklıktır. Türkiye, savaşa
girmemelidir. Türkiye'yi yönetenler, çocukları babasız bırakmamalıdır. Bu
savaşın, yurdumuzun savunulması ile bir ilişkisi bulunmamaktadır. Bu savaş,
Türkiye halkı açısından, bir zorunluluk değildir. Türkiye savaşta taraf olmak
yerine, Afganistan'a yapılmakta olan operasyonların durdurulmasını istemelidir.
Bunun için çalışmalıdır. Türkiye savaşa değil, barış sürecine katkı sunmalıdır"
diyerek Afganistan savaşının meşru olmadığını ileri sürmüş ve bu savaşa karşı
çıkmıştır.
Meşru savunma dışında savaşa kim ve neresi karar verirse versin o savaş meşru
değildir. Meşru olmayan bir savaşı engellemek ve bundan en az kirlilik ve
zararla çıkmak için çaba göstermek de hükumetlere ve dünya halklarına düşen bir
ödevdir.
25 Yeni Şafak, 28.02.2003
İsrail zulmüne de hayır26
İsrail yıllardan beri, uluslararası meşruiyet şartı aramadan, hak, hukuk, ahlak,
insaf gibi kuralları ve ilkeleri çiğneyerek Filistinliler'e zulmediyor;
topraklarını zorla ellerinden alıyor, kendilerine bıraktığı toprakları ve bu
topraklarda bulunan suları kullanmalarını engelliyor, nereden baksanız devlet
terörü olan "operasyon"larla masum insanların evlerini yıkıyor, çoluk, çocuk,
yaşlı, hasta, sakat, kadın demeden insanları öldürüyor. Bütün bunları yaparken
kendisini koruduğunu ve meşru savunma hakkını kullandığını ileri sürüyor;
Amerika Başkan'ı da bunu tekrarlıyor ve destekliyor.
Eğer bir fert veya topluluk kendi menfaatlerini korumak için suçlu olup
olmadıklarına bakmaksızın ve gerekli mercilerden hüküm, meşruiet kararı
almaksızın insanlara zarar verme hakkına sahip olsaydı ve bunun adına da "meşru
savunma" denseydi dünyada terör diye bir suç olmazdı. Çünkü bütün teröristlerin
buna benzer gerekçeleri vardır.
Eğer birileri canlı bomba oldu ve masum insanları öldürdü, yaraladı diye zarar
gören taraf da karşı tarafın masum, suça iştirak etmemiş veya edip etmediği
belli olmayan insanlarına "öldürme, yaralama, evini yıkma" şekillerinde zarar
verme hakkına sahip olsaydı, bir devletten veya topluluktan zarar gördükleri
için onlara, adına terör denilen usule başvurarak zarar verenlerin eylemlerine
de "meşru savunma" denirdi, denmeliydi. Filistinli yaparsa terör, İsrailli
yaparsa meşru savunma öyle mi? Hadi canım sen de!
Bizim medya Filistin haberlerini, nasıl da soğukkanlı ve aldırmaz bir tavır
içinde veriyor: "İsrail bugün de operasyonlarına devam etti, Cenin... kentine
tanklar ve zırhlı araçlarla girdi, aşırı dincilerin evlerini yıktı ve 5 kişiyi
öldürdü..." Evet, bizim medya haberi böyle veriyor, ülkede ve dünyada da çıt
çıkmıyor. Muhtemel Irak operasyonu yüzünden sokakları dolduranlar, söylenmedik
laf bırakmayanlar, yıllardan beri sürüp gelen İsrail zulmü karşısında suskunlar.
İnsanın canını korumayı her şeyden üstün görenler, "tek başına Türk askerinin,
uluslararası meşruiyet de aramadan Irak'a girmesine de itiraz etmelidirler;
halbuki mesela CHP buna itiraz etmiyor, hatta teşvik ediyor. İnsanların hayat
haklarına saygısı olanlar İsrail zulmüne de karşı çıkmalı ve bu zulüm sona
erinceye kadar, çeşitlendirerek eylemlerine devam etmelidirler.
BM, İsrail'i kınayan, işgal ettiği topraklardan çekilmesini isteyen kararlar
almıştır; ama geçenlerde bir yerlerde okuduğuma göre bu kararlar-başkalarının
aksine- müeyyidesiz kararlarmış, bu yüzden İsrail bunlara uymadığında bir baskı
görmüyor.
Amerika Irak'ı vurma kararını açıklamadan yıllar öncesinden bu güne kadar
İsrail'de zulüm devam ediyor ve Amerika da bunu destekliyor. Hatta Irak
harekâtının sebeplerinin başında da İsrail'in güvenliğinin geldiği söyleniyor.
Peki yıllardan beri dünya buna niçin tepki vermiyor? Rusya, Çin, Fransa,
Almanya... buna karşı çıkmıyor, etkili muhalefet sergilemiyor. Ayrıca Rusya
Çeçenler'e, Çin yirmi milyon Müslüman Türk'e zulmediyor...
Bütün bunları düşündüğümde, samimi çıkışlar müstesna, özellikle Fransa, Rusya
gibi devletlerin ve bazı solcuların savaş karşıtı eylemlerini, çifte standartlı
ve başka amaçlara yönelik olarak değerlendiriyorum. Nasıl ve niçin olursa olsun
meşru olmayan bir savaşa karşı çıkmayı, savaşı engelleyecek her tedbiri almayı
destekliyorum, ancak bu çifte standardı, istismarı ve Müslüman Filistinliler'e
ve diğerlerine reva görülen zulüm karşısındaki duyarsızlığı kınıyorum.
26 Yeni Şafak, 16.03.2003
Büyük Abdülhamid
küçük Saddam27
Yazarlar, çizerler, bilgiç geçinenler, siyasi yorumculuğa soyunanlar astılar
kestiler, Türkiye sıkı durur, Amerika'ya yardımcı olmazsa ABD bu savaşı yapamaz
dediler, dünyadaki büyük tepkinin, Rusya, Almanya, Fransa ve Çin'in karşı
duruşlarının, uluslararası meşruiyetin(?) bulunmamasının bu savaşı
engelleyeceğini söylediler. Hepsi boş çıktı. Maalesef Bush bu menfur savaşı
yapacak diyenler haklı çıktılar. Yoğun baskı ve hükumetin ve milletvekillerinin
kimyalarını bozduğu için onlar da yerinde ve zamanında alınması gereken
kararları alamadılar. Bizim kenarda kalmamızın uzun vadede hayrımıza olacağını
savunanlar, kısa vadede başımıza nelerin geleceği konusunda sağlam bilgiye ve
gerçeğe dayalı açıklamalar yapamadılar. Dilerim o "kısa vadedeki" muhtemel
krizleri önemli bir arıza bırakmadan atlatırız. Benim derdim para filan değil,
tutumumuzun kardeşlerimize bir yararı olmadığı gibi bize de zararının olması,
birçok yönden sıkıntı içinde bulunan ülkemizin daha fazla sıkıntı içine düşmesi,
bu arada ekonomi, iç ve dış siyaset fırsatçılarının kötü emellerini
gerçekleştirmek için harekete geçmeleridir.
Bazıları "Saddam çekilse bile Bush saldıracaktı" diyorlarsa da onun resmî
açıklaması ve dünyaya taahhüdü, Saddam ve yakınlarının ülkeyi terk etmeleri
şartıyla saldırının yapılmayacağı şeklindeydi. Hem Saddam hem de onun, ülkeyi
soyan yandaşları buna razı olmadılar, halk yıllardır baskı ve korku içinde
yaşıyor, gerçeğin bilgisinden yoksun ve aciz. Komşu ülkelerin çoğunda ya askeri
veya askerle işbirliği içinde dikta rejimleri hüküm sürdüğü için, yarın sıra
kendilerine gelir diye bu formüle, Saddam'ın iktidardan çekilmesi çözümüne
ağırlık vermediler. Şimdi olan oldu, Saddam soygun düzeninin başında kalsın diye
binlerce insan ölecek, yaralanacak, servetler heba olacak, ileriye dönük çevre
kirlenmeleri olacak, belki haritalar değişecek... İşte bunları düşündükçe büyük
sultan Abdülhamid Han'ın şu asil davranışını hatırladım. Merhum İsmail Hami
Danişmend'in muhteşem eseri Osmanlı Tarihi Kronolijisi'nden takip edelim:
İttihad ve Terakki fırkasına bağlı Hareket Ordusu, Sultan Abdulhamid'i tahtından
indirmek üzere İstanbul'a doğru ilerlemekte iken bir iki müşir ve ferik28 Sultan
Hamîd'in ayaklarına kapanarak Hareket Ordusu'na mukavemet edilmesini istirham
ettikleri halde Padişah kabul etmemiş asabi bir sesle:
- Paşalar, ben halîfe-i İslam'ım, Müslüman'ı, Müslüman'a kırdırmam(!) deyip
bitişik odaya çekilmişti. İ. Hami Danişmend bu olayı şöyle değerlendiriyor: "O
sırada Sultan Abdulhamid'in ağzından çıkacak tek bir kelime, Hareket Ordusu
denilen derme çatma güruhu bir anda mahvetmeye ve Türkiye'nin en mükemmel
kuvveti olan birinci ordunun başına iyi bir kumandan koyup "vur" emrini vermesi,
devletin bütün mıukadderatını değiştirmeye kâfidir...
Evet büyük Abdülhamid, yalnızca kendi saltanatını değil, devleti de büyük bir
badireden, hatta dağılıp yıkılmaktan kurtarması muhtemel bulunduğu halde sırf
Müslüman kanı akmasın diye saltanattan çekilmeye razı oluyor. Küçük Saddam ise,
halkın katılımıyla kurulacak daha iyi bir yönetime iktidarını terketmemek ve
ülkeyi yıllardan beri yaptığı gibi demir yumrukla yönetmeye devam etmek,
maceradan maceraya sürüklemek için koltuğunu terketmiyor, çoluk çocuk, kadın
erkek yüzbinleri ölümün kucağına atıyor ve bir mânada "canlı kalkan" olarak
kullanıyor.
Yazık, çok yazık.
Osmanlı'ya hıyanet ettikleri için başları beladan kurtulmayan bazı "İslam
ülkeleri" de, İstanbul'da zirve teklif edildiği zaman, Osmanlı mirasıdır diye
çekince koyuyorlar, hâlâ hiyanet duygularının dipdiri olduğunu gösteriyorlar.
Uzun vadede çare aklı başında halk önderlerinin inisyatifi ele almaları ve
"İslam ülkeleri arasında sivil bir iş ve güç birliğine doğru" süratli adımlar
atmalarıdır.
27 Yeni Şafak, 21.03.2003
28 Büyük komutanlar
Savaş hakkında29
Wilson, 8 Ocak 1918'de Kongre'ye gönderdiği mesajda, barışın ve ondan sonra
dünyada demokrasinin ve küçük milletlerin bağımsızlığının esaslarını tespit
etmeye çalışıyordu. Başkan Wilson'un bu çabalarından haberi olan Fransa
Başbakanı ve Dışişleri Bakanı, 27 Aralık 1917'de Fransa'nın savaş amaçlarını
açıklarken, Fransa'nın istila amacı gütmediğini, köle hayatı yaşayan Doğu
halklarına kendi kaderlerini kararlaştırmak hakkını verecek "uluslarası
prensipler" için savaştıklarını belirtiyordu.
Bunlardan da önemlisi bu bildirinin arkasında yatan başka bir gerçek daha vardı.
ABD, 20. yüzyılda, emperyalist bir aşamaya erişmiş ve deniz aşırı ticaret yapmak
için imkanların kısıtlanmış olduğunu görmüştü. Çünkü Dünya'nın 2/3'ü İngiliz,
Fransız ve diğer devletlerin sömürgesi halinde idi. Sömürgelerde ticaret yapma
imkanları sınırlıydı. Eğer sömürgecilik yıkılırsa, bunun yıkılışını sağlayan
ABD, bu sayede dünya ticaretine kolaylıkla ağırlığını koyabilecekti.
Yakın tarihle ilgili yukarıdaki bilgi, bugün de tarihin, aktörlerin değişerek
tekerrür ettiğini gösteriyor. Ne ABD, Ortadoğu'ya barış, huzur, adalet ve
demokrasi getirme amacında samimi, ne de ona karşı çıkan Avrupa ülkeleri ve
diğerleri, sırf zayıf ülkeleri korumak için hareket ediyorlar. Bugün herkes
biliyor ki, Fransa'nın ve Rusya'nın, Irak'tan elde ettiği önemli petrol
imtiyazları var. Çin geleceğin süperi olma yolunda, Japonya enerjinin
kontrolünün ABD'nin tekeline geçmesinden korkuyor...
Eğer ABD halkı, Avrupa ve İslam ülkeleri gerçekten bu savaşı engellemek
isteselerdi, engellemek için-başta ticari ve ekonomik olmak üzere- alınabilecek
bütün tedbirleri alsalardı bu savaş engellenirdi. Savaşı engellemek yalnızca
Türkiye'nin elinde değildi; Türkiye, içinde bulunduğu şartlar düşünülürse yine
de iyi direndi, diğerleri bu kadarını bile yapmadılar. Her biri kendi
çıkarlarını korumayı ön planda tutuyor, bu çıkarlar ABD ile ne kadar yakın
olmayı gerektiriyor, hangi ölçüde kopmaya izin veriyorsa ona riayet ediyor, o
ölçüler içinde hareket ediyorlar.
Türkiye'nin yaptığı "pazarlık" bazı çevrelerce kasten saptırıldı. Bu
müzakerelerde önce barış için çaba sarfediliyordu, barış mümkün değilse, ABD
kendi çıkarı için bu savaşı mutlaka yapacaksa, o zaman ülkenin bu savaştan fazla
zarar görmemesi için şartlar ileri sürülüyor, bu arada Türkiye'nin uğrayacağı
zararların telafi edilmesi isteniyordu. Bir ferde, gruba, kuruma veya ülkeye
haksız yere zarar verenin bu zararı tazmin etmesinden daha tabîî, ahlakî, hukukî
ne olabilirdi?
Olan oldu, güçlünün zayıfı yeme savaşı başladı. Dünya bu zulüm karşısında
aslında aciz değil, ama herkes kendi hesabını yaptığı için aciz durumda.
Birleşmiş Milletler Teşkilatı, herkes kendi hesabını yapmasın, başkasının
zararına da olsa kendi çıkarı için hareket etmesin, uluslararası bir barış ve
adalet düzeni oluşsun, anlaşmazlıklar tarafsız kurumlar tarafından çözüme
kavuşturulsun diye kurulmuştu. Güçlü devletler onu da kendi çıkarları için
kullandılar, şimde ise ABD, işine gelmediği için onu devre dışı bıraktı. Ancak,
bu saldırı, bir Müslüman ülkeye değil de mesela İsrail'e veya Avrupa'da,
Balkanlar'da bir ülkeye yapılsa idi dünyanın tavrı aynı mı olacaktı? Hayır, aynı
olmayacaktı, mutlaka durdurulacaktı. Şu halde Müslümanlar'ın akıllarını
başlarına toparlamaları, yönetimleri zorlamaları ve mutlaka İslam ülkeleri arası
dayanışma, işbirliği, yardımlaşma ilişkilerinin kurulmasını sağlamaları son çare
olarak görülüyor.
Çoğu kere musibet, nasihattan iyi sonuç verir. Allah ve Resülü'nün nasihatini
dinlemeyen, ulus ulus bölünerek ümmeti parçalayan, ümmet bilincini kaybeden,
küçük lokmalar halinde canavarlara yem olan İslam ülkeleri belki ve inşaallah bu
musibetten sonra toparlanırlar.
29 Yeni Şafak, 23.03.2003
Irak istîlası30
Aldatıcı bahanelerle Irak'ı istîlâ eden Amerika, İngiltere ve destekçisi İspanya
dünyanın gözü önünde cinayetler işliyorlar; cana, mala, çevreye, tarihe ve nice
değerlere zarar veriyorlar. Bütün dünyada bu zalim saldırıya karşı tepkiler var,
ama ne yazık ki yetersiz; çünkü Rusya, Almanya ve Fransa gibi güçlü olanların
hesapları var, tepkiyi ölçülü tutuyorlar; güçsüz olanlar da ellerinden gelenin
tamamını yapmıyor, daha ziyade meydanlarda boy gösteriyorlar. Eğer savaşa karşı
olduklarını söyleyenler, gerçekten engellemek isteseler, bu amaçla alınabilecek
siyasi ve ekonomik tedbirleri alsalar bu saldırıyı mutlaka engelleyebilirler.
Taha Yasin Ramazan'ın da dediği gibi, yalnızca İslam ülkeleri, sadece petrolü bu
maksatla kullansalar, onlar bile bu saldırıyı engelleyebilirler.
Irak'a yapılan zulüm karşısında vicdanı bunalan bir müslüman bir vatandaş bana
gönderdiği mektupta şöyle diyor:
"Merhaba efendim. Ben sizin en yakın okurlarınızdan biriyim. Gelin şu Amerikan
belasını çökertelim. Bütün Amerikan ve İngiliz mallarını protesto etme
kampanyası başlatalım. Ne Coca-Cola, ne Pepsi ne Mc Donalds... Bu gibi şeyleri
protesto kampanyası başlatalım. Eğer biz Müslümanlar olarak birleşirsek kimse
bize kafa tutamaz. Ve sizden bir dileğim var: Iraklı halk için yardım kampanyası
başlatalım, bütün bankalarda hesaplar açıp Iraklı kardeşlerimize yardım edelim."
Hiç şüphesiz bunların gerçekleşmesi güçlü ve etkili sivil toplum örgütlerinin
varlığına bağlıdır. Bu örgütler önce halkı bilinçli ve duyarlı hale getirmek
için gayret göstermeli, sonra da bu halkı arkalarına alarak, okuyucumun sözünü
ettiği boykotları ve yardımlar da dahil olmak üzere çeşitli tepkiler ortaya
koymaları gerekiyor.
Konya'dan gelen iki mektupta da bir yazımda geçen, "Saddam ile Abdülhamid
merhumun davranışlar arasındaki bir karşılaştırma" eleştirilmiş. Eleştirenler
benim yazdıklarımı ve maksadımı değil, kendi anladıklarını veya söylemek
istediklerini esas alarak eleştiri yapıyarlar.
O yazıda tarafların Müslüman veya birinin başka dinden olması kıyas, konusu
değildi; kıyas konusu, mukayese edilen iki davranış, "kendi menfaatini, saltanat
ve iktidarını korumak için Müslümanlar'ın kanının akmasına sebep olmak"tı.
Abdülhamid buna razı olmamıştı, Saddam ise bunu istiyordu.
Saddam iktidardan çekilseydi, ailesini de alıp İran Şahı gibi başka bir ülkeye
gitseydi de belki Bush yine Irak'a saldıracaktı, ama yine de bu yol
denenebilirdi. Ben inanıyorum ki, Bush nasıl Irak'ın ve Ortadoğu'nun çıkarını
korumak için hareket ettiğini açıklarken samimi değilse, Saddam da Irak'ın ve
Iraklılar'ın çıkarı için iktidarda kaldığını söylerken samimi değildir; Irak'ın
ve Ortadoğu'nun çıkarı, Saddam gibilerin iktidardan uzaklaştırılmasındadır,
halkın istediği yönetimlerin işbaşına gelmesindedir.
İslam ülkeleri daha önce kendi evlerini temizleselerdi, birbirleriyle savaşacak,
ulusal egoizme tapacak yerde kardeşçe birlik ve dayanışma yolunu seçselerdi,
başkaları Müslümanlar'ın evlerini temizleme bahanesiyle onların harimine
giremezdi.
Her ne ise, bugün her Müslüman'ın her vicdanlı insanın yapacağı şey, bu zalim
saldırıyı engellemek için elinden geleni yapmaktır.
30 Yeni Şafak, 28.03.2003
Savaş
karşısındaki muhtemel tavırlar31
ABD'nin savaş adı altında yürüttüğü haksız saldırının, terörün, insanlık suçunun
karşısında 5 tavır düşünülebilir:
1. İngiltere'nin ve daha az ölçüde başka birkaç ülkenin yaptığı gibi, ganimetten
pay almak için zalimlerin yanında yer almak. Bunu ülkemizin yapmasını düşünmek
bile caiz değildir.
2. Tam olarak tarafsız kalmak, ne katkıda bulunmak, ne de engellemeye çalışmak.
Bizim bunu da yapmamız caiz değildir. Çünkü ortada bir haksızlık, bir zulüm, bir
hukuka karşı başkaldırı vardır; böyle bir davranış karşısında susmak, mümine
değil, şeytana ve onun tâbilerine yakışır.
3. Katkı sağlamamak, destek vermemek, yardımcı olmamakla beraber zalime karşı
savaşma imkanı yoksa başka yollardan engellemeye çalışmak ve bunu da iş ve
gösteriş olsun diye değil, samimi olarak yapmak; samimiyetin kanıtı elden
gelenin yapılmasıdır. Bizim en azından bunu yapmamız din, ahlak ve vicdan
borcumuzdur.
Biz halk olarak bunu yaptık mı?
Benim ısrarla cevabım "Hayır"dır. Biz halk olarak ABD'yi durdurmak için
yapılabileceklerin onda birini bile yapmadık, yapmıyoruz. Bunu dünya da yapmadı
ve yapmıyor.
Yöneticilerimiz bunu yaptılar mı?
Kendileri yaptıklarını söylüyorlar, inşaallah öyledir.
4. Mazlumun yanında yer alarak zalime karşı savaşmak. Aslında hukuka ve insan
haklarına saygısı olan bütün ülkelerin bunu yapması gerekiyor. Müslümanlar'a ise
bu vazife iki katlı vacib oluyor: a) Hukuka saygılı insanlar oldukları, zulme
karşı çıkma vazifeleri için. b) Din kardeşleri saldırıya uğradığı için.
Peki Müslüman ülkeler bunu yapıyorlar mı? Hayır, bazıları aksini yapıyor,
zalimin yanında yer alıyor, onunla birlikte hem de din kardeşi olan mazluma
karşı savaşıyorlar.
5. Savaşı engellemek için elinden geleni yaptıktan sonra engelleyemeyeceğini
anlayınca hiç değilse kendileri zarar görmemek veya en az zararla kurtulmak için
bazı tedbirler almak. Bu son tavır, detaylandırılmadan, çerçeve olarak ele
alınırsa "zaruret olarak" caiz görülebilir. Ama detaylandırıldığında, alınacak
tedbirler ortaya konduğunda karşımıza birçok mesele, soru, tartışılacak nokta
çıkmaktadır:
a) Bu şartlarda da olsa, fiilen savaşa girmeden zalime bazı kolaylıklar
sağlanabilir mi? Tedbir böyle olabilir mi? Bu kolaylıklar sağlanarak bir kardeş
ülke yanarken az zararla kurulmak zaruret çerçevesine girer mi, zarurete
dayanılarak fetva yönünden caiz denirse takva ve ahlak yönünden de caiz olur mu?
b) Eğer ülkemizin insanları, "Kardeşlerimize bir yardımda bulunamıyorsak bile
hiç değilse düşmanlarına yardımcı olmayalım, bunun bedeli de, büsbütün veya
kısmen yok olmak değil de birtakım sıkıntıların içine düşmek ise ona da
katlanalım; gerekirse az yiyelim, az giyinelim, az harcayalım, devlete çok
verelim, çok çalışalım, alacaklarımızı istemeyelim..." derlerse, bunu demekle
kalmaz yapacakları da anlaşılırsa yine zaruretten söz edilebilir mi?
Bence bu takdirde zaruretten, çaresizlikten söz edilemez. Ama bunu diyen ve
yapacak olan halka ihtiyaç vardır.
31 Yeni Şafak, 30.03.2003
İşte böyle bir halk
gerekiyordu32
Hükumeti, zalim saldırı karşısında daha etkili tavır almaktan alıkoyan ve ahlaki
olmayan bir davranışı, zaruret ölçüsünde bile olsa zalime yardımcı olmayı sineye
çekmek mecburiyetinde bırakan en önemli sebep, savaşın getireceği ekonomik zarar
ve kriz yüzünden içeride meydana gelecek ve altından kalkılamayacak sosyal ve
siyasi krizlerdi. Hukuka ve ahlaka aldırmadan ganimet peşinde olanlar, kurdun
arkasından giderek artıklarını yemeye razı olan çakalları taklit edenler,
"ABD'nin yanında yer almayacağımızı, bu savaşa girmeyeceğimizi belli ettiğimiz
gün Türkiye ekonomisi çöker, bunu da bir sosyal kriz izler" diyorlardı. Tezkere
geçmediği gün ekonomi çökmedi, sosyal kriz de çıkmadı; ama hükumet "bunun bedeli
var" deyince, "savaşa hayır" deriz, ama "bedelini ödemeye hazır değiliz"
kabilinden bazı itiraz sesleri de yükseldi. Bu arada hükumete sövenler, son 50
yılın en büyük fırsatı kaçırıldı diye çakallar gibi uluyanlar da oldu. İşte
yöneticileri tereddüde sevkeden, kafalarını karıştıran da bu davranışlardı.
Ülkenin bir ucundan diğer ucuna kadar her bölgeden mektup yazanlar, zarfa para
koyup gönderenler, işini gücünü bırakıp kendisi gibi tüccar ve iş adamı olan
vatandaşları ziyaret ederek bir yardım kampanyası için nabız yoklayanlar... çığ
gibi büyümeye başladı. Fark edebildiğim kadarıyla artık yöneticilerin de boynu
bükük değil, ellerinin mahkum olmadığına dair güçlü kanıtlar ortaya çıktı.
Aslında bu savaş olsa da olmasa da Türkiye'nin, yalnızca ekonomisini değil,
bağımsızlığını bile etkileyen borçlara bir çare bulması gerekiyordu. Ama ortaya
konan, uygulanabilir, hayali olmayan, ayağı yere basan bir çare de yoktu. Akla
ilk gelen çarelerden biri, devletin iç borçlarının faizlerini vermemesi, veya
hem faizlerini hem de ana paralarını, ekonomi düzlüğe çıkıncaya kadar ertelemesi
idi. Bunu hükumet telaffuz bile edemiyordu. Partide olmayan sivillerin, ilim
adamlarının tartışmalarında birisi kazara böyle bir çareden söz edecek olsa,
sözü ağzına tıkanıyor, bunun yapılması şöyle dursun, söylenmesinin bile caiz
olmadığı ifade ediliyordu. Geçenlerde dinlediğim bir tv. tartışmasında, önem
verdiğim bir ekonomi hocası, beni hiç de tatmin etmeyen bir gerekçe ileri sürdü:
"Hükumet borcunu ertelerse bankalar da ertelermiş, bankalar erteleyince de
faizle geçinen dar gelirli vatandaşlar perişan olurmuş..."
Şu anda borç ertelemeyi tartışmıyorum, ama şu kadarını da söylemeden
edemeyeceğim: a) Bedel ödenecekse herkes üzerine düşeni öder. b) Faizle
geçinenler yoksullar değil, rant yiyenlerdir; bunların bankaya yatırıp faizi ile
geçinecek kadar paraları vardır. c) Devleti iflasa, ülkeyi krize sürükleyen bela
borçtur ve faizdir; hiçbir gerekçe ile bu iflas ve kriz sebebi tefecilik
savunulamaz.
Kuvây-ı milliyye vârisi büyük halk, sen var oldukça, sende bu değerler yaşadıkça
ülkemin sırtı yere gelmez. Sen, değerlerinle var ol!
32 Yeni Şafak, 04.04.2003
Savaş ve İslam33
Tarihin ortaya koyduğu gerçek şudur ki, Müslümanlar Medine'ye hicret ettikten
sonra da Mekke müşrikleri onların peşini bırakmamış, başka kabileler ve Medineli
bir kısım Yahûdîler ile işbirliği yaparak Bedir, Uhut ve Hendek savaşlarını
yapmış, yeni dinin saliklerini hicret yurtlarında yok etmek istemişlerdi, ancak
bu amaçlarına ulaşamadılar ve hicrî 6. yılda Hudeybiye sulhunu yapmaya mecbur
kaldılar. Bu anlaşmanın bir maddesine göre "bundan sonra Müslüman olup Mekke'den
kaçanlar iade edilecekti". Böylece hicret imkanı bulamayan Müslümanlar ile bu
madde gereği iade edilen Müslümanlar, bunların eşleri ve çocukları Mekke'de
kaldılar, müşriklerin çeşitli zulüm ve baskıları altında yaşamaya devam ettiler.
Bu müminler, işkence ve baskı dayanılamaz hale geldikçe Allah'a yalvarıyor ve
bir kurtarıcı göndermesini istiyorlardı. "Size ne oldu da Allah yolunda ve
'Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip
gönder, bize katından bir yardımcı yolla!' diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve
çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? İman edenler Allah yolunda savaşırlar,
inanmayanlar ise bâtıl dâva uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına
karşı savaşın; şüphe yok ki, şeytanın tuzağı daima zayıftır."34 mealindeki
âyetler, bu mazlumların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber anılan
tarihî ilişkiyi aşan boyutları da vardır; çünkü savaş nerede ise insanlıkla
yaşıttır. İdam cezasını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını
korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak
barışı ve uluslararası ilişkilerde adaleti sağlamak da öyle mümkün değildir.
Yapılması gereken savaşın, hukukî ve ahlâki amaçlarını belirlemek ve onu bu
amaçtan saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm'ın, ancak
zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin
verdiği görülmektedir. İşte yukarıda mealleri verilen iki âyet, savaşın iki
önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızası, b) Zulmü engelleyip adaleti
sağlamak. "Allah rızası" da fayda bakımından kullara raci olmaktadır; Allah
Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O'nun rızası için savaşmak,
kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır; Allah
mutlak adil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığı için "Allah rızası için
savaşmak", adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır. "Kendilerine haksız
yere saldırılan kimselere savaşma izni verilmiştir. Şüphesiz Allah onlara yardım
etmeye kadirdir./ Onlar ki, sadece "bizim Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için
haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Çünkü Allah insanların bir kısmı ile
diğer kısmını savunmamış (onlara yönelen haksız saldırıyı engellememiş) olsaydı
şüphesiz içlerinde Allah'ın isminin çokça anıldığı manastırlar, kiliseler,
havralar ve mescitler yıkılıp giderdi."35 mealindeki âyetlerden açıkça
anlaşılmaktadır ki hak, hürriyet ve adalet yalnızca Müslümanlar için değil,
dinler farklı da olsa bütün inananlar, zayıf olduklarından haksızlığa uğrayan
bütün insanlar için istenmektedir.
Nisa sûresinin 76. âyetine göre, Allah'a ve hak dine inanmayanların, bu yüzden
haksızlık yapanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri -maddî,
manevî- bir önderleri olacaktır; bu önderler Kur'an'a göre tâğutlardır,
şeytanlardır; bunlara tâbi olanların savaş amaçları ise hukuk ve adaletin
gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.
33 Yeni Şafak, 06.04.2003
34 Nisa, 4/75-76
35 Hacc, 22/39-40
Eleştiri mektupları1
Her yazar gibi ben de, birçok yazımdan sonra mektup ve telefonlar alıyorum,
övenler ve yerenler, hatta hakaret edenler oluyor. Bu işin katlanılması gereken
taraflarından bir de bu olsa gerek. Her mektuba cevap veremiyoruz, ama belli bir
konuda yoğunlaşma olursa onu de es geçmek olmuyor.
ABD'nin kendisi, yandaşları ve özellikle de İsrail'in çıkarları için
gerçekleştirdiği Irak istilası ve bu istila karşısında dünyanın, islam
dünyasının ve Türkiye'nin tutumu üzerine birkaç yazı yazdım. Okuyucu "kendi
sahanızda yazın" diyor, ben de "kendi saham açısından bakarak" yazdığımı
sanıyorum. Okuyucu: Belirttiğiniz konunun bizlerce anlaşılmadığı gibi bir
ifadeniz beni şaşırttı. Geçmişinde dünya saadeti için hiçbir müsbet noktası
olmayan ABD'nin şimdi Ortadoğu'da mazlum Irak halkı için özgürlüğü getireceğini
beklemek her halde saf dillilik olur kanaatindeyim. Irak halkının saadeti için
kararı hiç kimsenin hatta Birleşmiş Milletler'in bile vermeye hakkı olmasa
gerek. Halkın kendisi karar verirse daha iyi olmaz mı? diyor, elbette iyi olur,
ben de bunları yazdım.
Okuyucu: "Aynı gün Basra'da bir bombalamada 55 sivil insan öldürülüyor ve
bunların hiç biri asker olmuyor ama siz hala Saddam'ı eleştirip ABD için kalem
oynatmıyorsunuz. Aynı TV kanalında Iraklı kadın ağlayarak "bir tane ABD askeri
elime geçirirsem parçalarım" diyor ama siz ABD'nin oraya gelmesi denebilir
diyebiliyorsunuz. ABD nin Ortadoğu'ya gelişinin İsrail güvenliği ve Siyonist
Yahudi zihniyetinin eseri olduğu aşikar olduğu halde kalkıp kartel medyasının
besleme yazarlarının söylemlerine yakın bir yazı yazıveriyorsunuz." diyor ve
yazılarımı okumadığı, insafı da elden bıraktığı anlaşılıyor. Çünkü ben daha önce
yazdığım yazılarda şunları söylemiştim:
"Olan oldu, güçlünün zayıfı yeme savaşı başladı. Dünya bu zulüm karşısında-
aslında aciz değil, ama- herkes kendi hesabını yaptığı için aciz durumda.
Birleşmiş Milletler Teşkilatı, herkes kendi hesabını yapmasın, başkasının
zararına da olsa kendi çıkarı için hareket etmesin, uluslararası bir barış ve
adalet düzeni oluşsun, anlaşmazlıklar tarafsız kurumlar tarafından çözüme
kavuşturulsun diye kurulmuştu. Güçlü devletler onu da kendi çıkarları için
kullandılar, şimdi ise ABD, işine gelmediği için onu devre dışı bıraktı. Ancak,
bu saldırı, bir Müslüman ülkeye değil de mesela İsrail'e veya Avrupa'da,
Balkanlar'da bir ülkeye yapılsa idi dünyanın tavrı aynı mı olacaktı? Hayır, aynı
olmayacaktı, mutlaka durdurulacaktı. Şu halde Müslümanlar'ın akıllarını
başlarına toparlamaları, yönetimleri zorlamaları ve mutlaka İslam ülkeleri arası
dayanışma, işbirliği, yardımlaşma ilişkilerinin kurulmasını sağlamaları son çare
olarak görülüyor."
"İster laik-demokrat ister İslamcı olsun herkesin, bu haksız savaşa hayır demesi
yanında, daha çoğu İslam dünyasında bulunan despot, zalim, diktatör yöneticilere
de hayır demeleri gerekiyor. ABD'nin bu savaştan asıl amacının kendi çıkarı ile
İsrail'in çıkarı olduğunda şüphe yok, ama ortada "göstermelik de olsa meşru" bir
gerekçesi var: Irak vb. ülkelere demokrasiyi, hukuka saygıyı getirmek, dünya
barışını tehdit eden unsurları ortadan kaldırmak... Peki ABD'nin bu göstermelik
gerekçe ile harekete geçmesinden önce, bugün savaşa hayır diyenler niçin aynı
gerekçeden yola çıkarak bunlarla mücadele etmediler; hukukun, adaletin, barışın
hakim olması ve yeryüzünde zulme uğrayan bir ferdin, bir topluluğun kalmaması
için elele vererek bugünkü gibi, hatta daha da güçlü olarak çaba göstermediler?
İşte bu ihmal bile, samimi olanların gafil ve tutarsız, diğerlerinin de çıkarcı
olduklarına delildir. Korkarım ki, çıkarcılar umduklarını elde eder etmez tavır
ve taraf değiştirirler, gafil samimleri ise harekete geçirmek için dünyanın
başka yerlerinde sürmekte olan zulümler ve haksız savaşlar yeterli değildir,
yine gaflet uykusuna dalar giderler!"
"İsrail yıllardan beri, uluslararası meşruiyet şartı aramadan, hak, hukuk,
ahlak, insaf gibi kuralları ve ilkeleri çiğneyerek Filistinliler'e zulmediyor;
topraklarını zorla ellerinden alıyor, kendilerine bıraktığı toprakları ve bu
topraklarda bulunan suları kullanmalarını engelliyor, nereden baksanız devlet
terörü olan "operasyon"lara masum insanların evlerini yıkıyor, çoluk çocuk,
yaşlı, hasta, sakat, kadın demeden insanları öldürüyor. Bütün bunları yaparken
kendisini koruduğunu ve meşru savunma hakkını kullandığını ileri sürüyor;
Amerika başkanı da bunu tekrarlıyor ve destekliyor."
"Eğer bir fert veya topluluk kendi menfaatlerini korumak için suçlu olup
olmadıklarına bakmaksızın ve gerekli mercilerden hüküm almaksızın insanlara
zarar verme hakkına sahip olsaydı ve bunun adına da "meşru savunma" denseydi
dünyada terör diye bir suç olmazdı. Çünkü bütün teröristlerin buna benzer
gerekçeleri vardır."
"Eğer birileri canlı bomba oldu ve masum insanları öldürdü, yaraladı diye zarar
gören taraf da karşı tarafın masum, suça iştirak etmemiş veya edip etmediği
belli olmayan insanlarına "öldürme, yaralama, evini yıkma" şekillerinde zarar
verme hakkına sahip olsaydı, bir devletten veya topluluktan zarar gördükleri
için onlara, adına terör denilen usule başvurarak zarar verenlerin eylemlerine
de "meşru savunma" denirdi, denmeliydi. Filistinli yaparsa terör, İsrailli,
Amerikalı yaparsa meşru savunma öyle mi? Hadi canım sen de!"
Okuyucunun da sorumlulukları vardır!
1 Yeni Şafak, 11.04.2003
Firavun tedbiri2
"Hatırlayın ki sizi Firavun'un adamlarından kurtardık. Onlar size işkencenin en
kötüsünü revâ görüyorlar, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlar, kızlarınızı sağ
bırakıyorlardı. Bu size reva görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık; Firavun ve adamlarını
da siz bakıp dururken denizde boğduk."3
Hz. Musa'nın zamanında Hiksoslar dönemi kapanmıştı, Mısır'ı kıptî soyundan gelen
bir Firavun yönetiyordu. İsrâiloğulları'nın, ülkesi için bir tehlike
oluşturacağı endişesiyle erkek çocuklarını öldürüyor, kız çocuklarını hayatta
bırakıyordu. Ama sonunda Allah Mûsa'yı Firavun'un katliamından kurtardı, üstelik
kendi sarayında besletip büyüttü, onu peygamber yaptı, Firavun'la mücadeleye
memur etti, Firavun din konusunda yapılan tartışmalarda Musa ile başedemeyince
kuvvete başvurdu, onu ve topluluğunu imha etmek istedi, sonunda kendisi ve
adamları boğularak helak oldular. Yûnus sûresinde açıklandığı üzere (10/92)
Allah, Firavun'un cesedini de çürümekten korudu, aynı politikayı takip edenlere
ibret olsun diye onu insanlara mumyalattı ve günümüze kadar cansız bedeni ile
gelmesini sağladı.
Tarih için Akif, "Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi" diyor. Firavun'un da
akibetinden ibret alınmamış olmalı ki, bugün bile tedbir adına insan haklarına
tecavüz ediliyor, vehme dayalı tehditlerden söz edilerek "belki bir gün bize şu
kötülükleri yapar" gerekçesine dayanılarak çocuklar katlediliyor. Burada
çocuktan maksadım "din eğitimi ve öğretimi kurumları ve faaliyetleri"dir,
dindarlığını muhafaza ederek eğitim ve öğretimden yararlanmak isteyen
çocuklarımızdır. Başta İmam Hatip okulları olmak üzere din eğitimi ve öğretimi
yapan kurumların ya kapatılması veya altının üstünün budanması, kaynaklarının
kurutulması, başını örterek okumak isteyen kızlarımızın okullarından
uzaklaştırılmaları, dindar insanların devlet hizmetinde istihdam edilmelerinin
olabildiğince sınırlandırılması işte böyle bir tedbir ve politikanın sonucudur.
Bunlara yaşama ve gelişme imkanı verildiğinde birgün iktidar olup, "yetkiyi
kendilerinden alarak" halka zulmedenleri yerlerinden etmelerinden, hak ve
adâleti hayata sokmalarından korkanlar, onları daha "beşikte iken" katletme
yoluna girmektedirler. Bunu yaparken ele âleme karşı geçerli gerekçelere ihtiyaç
bulunduğu için de "irtica" gerekçesine sığınmaktadırlar. Kendileri tarif
etmekten kaçınsalar da irticadan maksadın, yalnızca "şiddet ve kuvvete
başvurarak başkalarının hak ve özgürlüklerini kısıtlamak olmadığı, zaman içinde
buna yol açabileceğinden korktukları dindarlığın da irtica içinde mutâlaa
edildiği anlaşılmaktadır. Çünkü polisiye, adlî ve idari tedbirlerle önü kesilmek
istenen faaliyetler yalnızca şiddet kullanan gurupları değil, dindar insan
yetiştirmek için çalışan şahıs ve gurupları da içine almaktadır.
Bu Firavun politikası daha ne kadar sürecek?
Demokratikleşme başarıya ulaşırsa bu politikanın da sona ermesi bekleniyor;
inşaallah öyle olur. Çünkü gerçek demokrasilerde, hukukun üstünlüğüne dayanan
yönetimlerde suç; fiil, bütün unsurlarıyla oluşmadan kimseyi cezalandırmak ve
haklarından mahrum etmek mümkün değildir. Yine bu yönetimlerde düşünce suçu
yoktur, düşünceyi şiddete başvurarak başkalarına dayatma suçu vardır.
Türkiye'de İmam Hatip okulları ve dindar insan yetiştirmeyi hedefleyen diğer
eğitim ve öğretim kurumlarının şiddet eylemcileri yetiştirdiklerine dair hiçbir
kanıt yoktur. Eğer bazı marjinal ve nadir örneklerden söz edilirse hatırlamak
gerekir ki, Milli Eğitim Bakanlığının diğer okullarında okuyup mezun olmuş
çocuklarımız içinden, ne yazık ki böyleleri daha çok çıkmıştır.
2 Yeni Şafak, 26.01.2003
3 Bakara, 2/49-50.
Gürüz'ün güvendiği dağlar4
AKP iktidarı YÖK Kanunu'nu değiştireceğini ve üniversite sistemini çağın
gereklerine göre ıslah edeceğini söyleyegeldi. Bundan önceki bakan Meclis
dışından geniş bir danışma çerçevesi oluşturdu ve en uygun YÖK sistemini
danışarak ortaya koymaya çalıştı. Şimdiki bakan ise bu tecrübeden de
yararlanarak makul bir zaman içinde sonuç almak amacıyla danışma çerçevesini
biraz daralttı, ama bu konuda olması gerekeni ihmal etmedi. YÖK Başkanı ve
adamları baştan beri bu danışma halkasına girmediler, önce YÖK'ün ıslah edilecek
bir tarafının olmadığını, hükumetin niyetinin, İmam Hatip mezunlarına
üniversitenin kapısını açmak, başörtüsünü serbest bırakmak gibi kötü olduğunu
ileri sürdüler. Belli kesimlere mesajlar verdiler, sonra da yapılacak ıslahı
uzun vadede kendilerinin yapacağını söylediler. Bu arada Gürüz, o meşhur meydan
okumasıyla gürledi: "Meclis'te büyük çoğunlukları var, güçleri yetiyorsa
yapsınlar!" Bu tehdit kokan sözleri söylerken Gürüz'ün neye güvenip dayandığını,
neye sığınma, neyi devreye sokma niyetinde olduğunu son olay5 ortaya çıkardı.
Normalleşme ve demokratikleşme sürecine giren Türkiye'de bu sürece öncülük ve
rehberlik etmesi beklenen akademyanın, bu skandal karşısında hâlâ
suskunluklarını korumaları, YÖK imparatoluğunun kurduğu korku dengelerini açığa
çıkarması bakımından ilgi çekici. Medyaya gelince, benim takip edebildiğim
kadarıyla bu konuda medya iyi bir imtihan vermiş ve geçer not almıştır. Bir
zamanlar "komutanlar yapmışsa bir şey denemez" psikolojisi hakimdi, şimdi ise
nezaket dahilinde güzel değerlendirmeler ve tenkitler var.
CHP sözcüsünün "Komutanlar herkesle görüşebildiği gibi YÖK Başkanı ve
rektörlerle de görüşebilir, normaldir" diyerek, işin demokratik hukuk devletinde
olması gereken usul yönünden vahametini görmezden, anlamazdan gelmesi, bu
partinin demokrasi ve muhalefet anlayışını anlamamız bakımından oldukça yardımcı
bir davranış.
Diyeceklerimi benden önce diyen bazı köşe yazarlarından birkaç cümle aktarmakla
yetineyim:
"Aman sayın paşam, bu şeriatçılar, irticacılar, Atatürk düşmanları YÖK'ü ve
üniversiteleri ele geçirmek, türbanı serbest bırakmak istiyorlar, bizi
kurtarın!..." yakarışları ve paşadan da, "YÖK Kanun Tasarısı"nı MGK'ye götürme
sözü... Demokratikleştirilmeye çalışılan bir sistemde, bu konuda en fazla
duyarlı olması gereken üniversite yöneticilerinin, çıkış yolunu kuvvet
komutanlıklarında ve Genelkurmay'da aramasından daha hazin ne olabilir?... Her
fırsatta istismar edilen Atatürk şimdi hayatta olsaydı, koltukları için
militarizme sığınan sözümona profesörlerden ve buna müsamaha gösteren
generallerden hoşnut olur muydu dersiniz?!" (Hasan Celal Güzel)
"Hükümetlerin çıkardığı yasalar berbat şeyler olsalar dahi -ki genellikle
hükümetlerin çıkardığı yasaların berbat olduğunu, faşistçe olduğunu düşünen
geniş kitleler hep vardır ve olmalıdır- o yasaların meşruluğunu tartışamayız,
tartışmamalıyız. Hükümetler parlamentodan her bize göre 'berbat' yasa çıkarmaya
kalkıştığında onu engellemesi için Silahlı Kuvvetler'i göreve çağıracaksak ya da
biz çağırmasak bile Silahlı Kuvvetler kendiliğinden göreve koşacaksa, seçim
yapmanın, parlamentoyu yenilemenin ve hatta bir anayasaya sahip olmanın ne
anlamı kalır ki? O zaman bırakalım, 12 Eylül dönemindeki gibi beş kişi bir
konsey oluştursun ve yasama faaliyetini yapsın, olsun bitsin. Bu toplum sadece
küçük çocuklardan oluşmuyor ki bir veliye ya da vasiye ihtiyacı olsun" (İsmet
Berkan).
YÖK yasa taslağıyla ilgili olarak YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz'ün
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ü, Gürüz başkanlığındaki bir grup
rektörün de Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman'ı ziyaretine tepki
gösteren "Tüm Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Tahir Hatipoğlu",
"Askerler ziyaret edebilir ama Türkiye'de üniversite, kurum olarak hiçbir zaman
komutanları ziyaret ederek yardım istemedi. Bu hatalı" dedi. Hatipoğlu,
Genelkurmay'ın açıklaması için de, "TSK'nın 'bizim de yüksekokullarımız var'
demesi yanlışı hafifletmiyor. YÖK yasası 'Emniyet ve askeri okullar kapsam
dışıdır' der" açıklamasını yaptı.
4 Yeni Şafak, 19.09.2003
5 Gürüz ve bazı rektörlerin komutanlarla görüşmesi olayı
Çağdışı, gerici, ayrımcı
rektör ve yardımcısı6
YÖK başkanı başta gelen misyonu olarak başörtüsüne karşı mücadeleyi seçmiş
bulunuyor. İçinden gelerek veya gelmeyerek onun isteklerini uygulamayan rektör
de yok gibi. Mesela M.Ü.nin eski rektörlerinden sayın Ö. Faruk Batırel bu haksız
kararı uygulamadığı için görevinden ayrılmak mecburiyetinde kalmıştı. Boynuzun
kulağı geçtiği gibi bu misyonu, âdeta bir mistik heyecanla uygulayanlar da var;
bunların başında İ.Ü. rektörü ile onun bayan yardımcısı geliyor.
Yeni iktidar döneminde acil eylem planı ilan edilip de YÖK'nda ve
üniversitelerde bazı haksız, çağdışı, verimi engelleyici mevzuata ve
uygulamalara son verileceği, YÖK'nun yeni baştan ele alınıp düzeltileceği, iyi
taraflarının bırakılacağı, aksayan ve devamlı şikayet konusu olan taraflarının
ise değiştirileceği açıklanınca; irticayı, Atatürkçülüğü, laikliği... istismar
ederek dine ve dindara karşı savaş açmış bulunan çevreler telaşa düştüler,
kendileri için vazgeçilemez bir araç olan makamlarını koruyabilmek maksadıyla
istismarı abartarak uygulamaya koydular. Acil eylem planında asla yer
verilmediği halde bütün yapılacak olanları, "İslam ülkelerinde eğitim görmüş
insanlarımızın denkliğinin yeniden tanınması, İmam Hatip liselerinden mezun olan
gençlerin üniversitelere eşit şartlarda girme imkanlarının sağlanması ve
başörtüsü yasağının kaldırılmasına" odakladılar. Açtıkları ısyan bayrağı, YÖK ve
üniversitelerle sınırlı kalırsa amaçladıkları etkiyi uyandırmaz diye âdeta bir
muhalefet partisi gibi hükumeti hedef tahtası haline getirdiler. Demokrasilerde
herkesin hükumeti usulünce tenkit hakkı elbette vardır; ama bu bayların ve
bayanların tenkitleri, saldırıları, hakaretleri, taşlamaları... ülkenin acil
ihtiyaç ve menfaatleriyle uzaktan yakından ilgili değil. Bayan rektör
yardımcısının son saldırısını örnek olarak alırsak konu, İmam Hatip liselerinden
veya Yüksek İslam Enstitülerinden mezun olmuş milletvekillerine tanınan haklar
ve özellikle de Milli Eğitim Komisyonunda başkan ve üye olmalarıdır. Bayana göre
bunlar "kara düşünceli" imişler ve kendilerinin yaptığı da bunlara karşı laik,
demokratik cumhuriyeti, Atatürk ilke ve inkılaplarını koruma mücadelesi imiş.
Şimdi bu baylara ve bayanlara bazı şeyleri hatırlatmanın zamanı geldi:
Sözü edilen değerleri korumanın demokrasilerde hukuk ile belirlenmiş usulü,
kuralları ve kurumları vardır. Yaptıklarını iddia ettikleri mücadele bu usul ve
kurallara aykırıdır.
İmam Hatip okullarına girip çıkan veya mezun olan iki milyon civarında insanımız
vardır. Bunların birer anneleri, birer babaları, en az birer kardeşleri, önemli
bir kısmının birer eşleri ve asgari birer çocukları vardır. Bir de bunları
tutanları, sevenleri, kendilerinden istifade edenleri hesaba katarsanız on
milyondan fazla vatandaşımız İmam Hatiplidir. İmam Hatipliler bu ülkeye
dışarıdan gelmiş bir avuç yabancı değildir. Herkes ağzından çıkan sözün nereye
kadar vardığını düşünmek, hesabını doğru yapmak durumundadır.
Yurt içinde ve dışında okuyup mezun olmuş bir vatandaşın istihdamı, diplomasının
tanınması, insan hak ve özgürlüklerinden yararlandırılması... okuluna, okulun
ülkesine, mezunun inancına ve hayat tarzına dayandırılamaz, bağlanamaz; bunların
hukukta belirlenmiş kuralları vardır ve bu kurallar ayrım yapılmaksızın
uygulanır.
Ayrımcılık bir insanlık suçudur.
Bu gerçekleri göz ardı eden, gelecek yazıda bir kısmına yer vereceğimiz,
uluslararası insan hakları belgelerini tanımayan, ayrımcılık yapan, bir kısım
değerleri şahsı veya gurubunun menfaati için istismar eden gurupçu, bağnaz,
insafsız, hukuksuz insanlar kaç fakülte bitirmiş olurlarsa olsunlar çağdışı ve
gericidirler.
6 Yeni Şafak, 31.01.2003
Ayrımcı YÖK ve Rektör7
Bir yanda ayrımcılık yapan bir YÖK ve onun hukuka aykırı emirlerini yerine
getiren rektörler çoğunluğu, bir yanda da milli irade ve altına imza attığımız
uluslararası bağlayıcı hukuk kuralları ve belgeleri. YÖK ve rektörler, özellikle
İ.Ü. rektörü ve onun bayan yardımcısı İmam Hatip lisesi mezunlarının
üniversitelere girme haklarını kısıtladıkları, inancı yüzünden veya kıyafet
tercih hakkını kullanarak başını örten kızlarımızı eğitim ve öğrenim hakkından
mahrum ederek, İslam ülkelerinde öğrenim görerek diploma almış insanlarımızın
denkliğini, objektif ölçülere göre değerlendirme ve tanıma yoluna gitmeyerek,
hatta Türkiye'de imtihana girip lisans üstü öğrenim hakkı elde etmiş, master
veya doktora yapmış veya yapmakta olan öğrencilerin ve öğretim üyelerinin,
öğrenim ve öğretim haklarını iptal ederek... ayrımcılık yapmaktadırlar.
İ.Ü. rektörü ve onun bayan yardımcısı, meclis milli eğitim komisyonu üyelerine,
dini eğitim almış, öğrenim görmüş olmaları yüzünden hakaret etmek, yetkilerini
tanımamak suretiyle milli iradeye ters düşmekte, daha ötesi milli iradeye karşı
mücadele bayrağı açmaktadırlar. Evet milli iradeye karşı; çünkü o komisyon
üyelerini seçen millettir, komisyon üyesi yapan da milletin temsilcisi olan
meclistir.
Peki bu baylar ve bayanlar nasıl bu kadar pervasız davranabiliyorlar, cesareti
nereden alıyorlar?
Şahsi karakterleri dışında bu davranışın ve gidişin en önemli sebepleri, milli
iradeyi temsil edenlerin gevşekliğidir, çekingenliğidir; milletin yeterince
örgütlenerek haklarını meşru yollardan koruma imkanına kavuşmamış olmalarıdır,
seçilmedikleri ve görevlendirilmedikleri halde durumdan vazife çıkararak haklara
ve yetkilere müdahale eden derin güçler ve çevrelerdir.
Peki belgeler ne diyor?
BM Genel Kurulu'nun 25 Kasım 1981 tarihli kararıyla ilan edilen "din ya da
inanca dayalı her türlü hoşgörüsüzlüğün ve ayrımcılığın kaldırılması
bildirgesi":
Madde-1. Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır...
Hiç kimseye, bir dini ya da dilediği bir inancı benimseme özgürlüğünü
zedeleyecek baskıda bulunulamaz...
Madde-2. Hiç kimse din ya da başka inançları gerekçesiyle herhangi bir devlet,
kurum, grup ya da bir kimse tarafından ayrımcılık konusu olamaz.
Bu bildirgenin amaçları bakımından "din ya da inanca dayalı hoşgörüsüzlük ve
ayrımcılık" deyişi, din ya da inanca dayalı olarak insan hakları ve temel
özgürlüklerin, eşitlik temeli üzerinde tanınmasını, kullanılmasını ve
yararlanılmasını önlemek ya da zedelemek amaç ya da sonucuyla herhangi bir
ayrım, dışlama, kısıtlama ya da yeğlemede bulunmak anlamına gelir....
1962'de yürürlüğe giren ve 9. maddesinde "çekince konamayacağı" hükme bağlanan
"eğitimde ayrımcılığa karşı sözleşme":
Madde-1. Bu sözleşmenin amacı bakımından ayrımcılık terimi; ırk, renk, cinsiyet,
dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, ekonomik
koşul ya da doğuş temeli üzerinde eğitimde davranış eşitliğini kaldırmak ya da
bozmak amacı ya da sonucuyla ve özellikle,
a) Herhangi bir kişi ya da grubu herhangi bir tür ya da düzeyde eğitim görmekten
yoksun bırakmak;
b) Herhangi bir kişi ya da grubu, düşük standartlı bir eğitimle sınırlamak...
üzere yapılan herhangi bir ayırım, dışlama, sınırlama ya da yeğlemeyi içerir.
Sözleşmenin 2. maddesinde, bir devlet izin verdiği takdirde, "iki ayrı cinsten
öğrenciler için ayrı eğitim sistem ve kurumlarının kurulması ya da
sürdürülmesi", "katılma ya da yazılmanın isteğe bağlı olması şartıyla din ve dil
gerekçeleriyle... uygun bir eğitim vermek üzere, ayrı eğitim sistem ve
kurumlarının kurulması ya da sürdürülmesi", "kamu makamlarınca sağlananlara ek
eğitim kolaylıkları sağlama amacına yönelik özel eğitim kurumlarının
kurulması"nın, bir ayrımcılık uygulaması sayılmayacağı hükme bağlanmıştır.
İşte çağdaş, ileri, uygar dünyanın geldiği nokta, işte bizdeki ayrımcıların
davranışları.
Şimdi sormak gerekiyor: Kara düşünceli olanlar kimler?
7 Yeni Şafak, 02.02.2003
Orman arazisi8
Osmanlı idaresinde çıkan ve İslam Hukukuna uygun bulunan arazi kanunnamesi
toprakları kısımlara ayırarak tanıtırken "ölü (mevat) ve kamu yararına
terkedilmiş (metrûke)" isimli iki toprak çeşidinden söz ediyor. Orman arazisi
"metrûke" çeşidine girer; bu topraklar bütün halkın yararlanması için ayırılmış
ve özel mülkiyete geçirilmesi yasaklanmıştır. Bu topraklara hile yoluyla sahip
olmak için mesela ormanı yakmak büyük bir suçtur ve günahtır. Ormanı yakan,
söken, yok eden kimse ona sahip olma emeline ulaşamaz ve caydırıcı ceza görmesi
gerekir. İşe yaramaz hale gelmiş sahipsiz toprakları ise yeniden işe yarar hale
getiren (ihya eden) ona malik olur. Buraya kadar mesela sayın Haluk Şahin gibi
ülkesini seven yazarlarımıza katılıyorum. Ancak meclisten geçen ve orman arazisi
olma niteliğini kaybetmiş, fiilen işgal edilmiş ve büyük bir kısmına da yaklaşık
400 bin bina yapılmış toprakların zilyedlerine satılması konusuna gelince, kanun
değişikliğine karşı çıkan yazarlara katılmıyorum. Onların itirazları şu
gerekçelere dayanıyor:
"Anayasa değişikliği 367 oyu bulup geçerse, Türkiye'nin vahşice talan edilmesi,
çirkinleştirilmesi, doğasının yok edilmesi sürecinde korkunç bir adım daha
atılmış olacaktır."
Bunu hiçbir vatandaş istemez, ancak kanun değişikliği böyle bir sonucu hem
amaçlamıyor, hem de buna kapı açmıyor. Olup bitmiş, kangren haline gelmiş, bunca
sivil ve askeri iktidarlara rağmen çare bulunanamış (mesela zilyedlerinden
alınarak binaları yıkılmamış, tekrar ormanlaştırılmamış) konuya çözüm getiriyor;
bu çözümün bundan sonra da orman yakmaya ve tarla açmaya vesile olmaması için
kesin tedbirler alınmış ve alınıyor.
"Birdenbire tüm ülkeyi saran orman yangınlarına rağmen konunun uzmanlarının
önemli buldukları şu sorular yeterince sorulmadı ve yanıtlanmadı: İstanbul'un
Sultanbeyli, Çavuşbaşı ve Gebze; Antalya'nın Kepez, Bursa'nın sanayi sitesi vb.
yerlerdeki ormanlar kimler tarafından nasıl yok edilmiş ve işgal edilerek böyle
yapılaştırılabilmiştir?
6831 sayılı Orman Kanunu'nun 14, 15 ve 17. maddelerine açıkça aykırı olan bu
gibi eylemleri gerçekleştirenler için bugüne değin aynı yasanın cezalandırıcı
yaptırımları neden uygulanmamıştır; şimdi bu arazilerin para karşılığında da
olsa işgalcilere verilmesi; dahası devredilmesi, terk edilmesi ve kiralanması bu
işgalcilerin paralı olanlarının affedilmesi anlamına gelmeyecek midir ve bu da
Anayasamızın 169. maddesinde yer verilen 'Orman suçları için genel ve özel af
çıkarılamaz' hükmüne açıkça aykırı bir işlem değil midir? Ülkemizde ormanların
yok edilip yerlerinin tarım alanı ve yerleşme yerlerine dönüştürülmesi olup
bitmiş ya da durmuş bir süreç midir?"
Madem yeterince tartışılmamış deniyor9 tartışalım:
1. Orman yangınları her yıl olandan daha fazla değil, ayrıca kanun orman yakanı
affetmiyor ve kimseye yaktığı ormanın üzerine konma hakkı vermiyor.
2. Sayılan yerlerdeki eski orman arazilerini yıllarca önce kimlerin nasıl işgal
ettiklerini tespit etmek mümkün değildir. Bu topraklar bugün, ilk işgal
edenlerin ellerinde de değildir; defalarca el değiştirmiş, satın alanlar
tarafından kullanılmış, üzerine bina yapılmış, devlet bunlardan vergi almış,
elektrik ve su verilmiş, diğer belediye hizmetleri götürülmüştür.
3. İlk işgalcileri hangi iktidar ve bürokrasi cezalandırmamış ise onların
yakasına yapışmak gerekir. Bugün yapılan, asıl işgalcileri ve orman
tahripçilerini affetmek değil, ormanlıkla alakası kalmamış toprakları
zilyedlerinden satın alan ama bir türlü de tapu alamadıkları için mağdur olan
suçsuzları, hak etmedikleri cezadan kurtarmak, tasarruflarını meşru hale
getirmek ve bu arada devletin hakkını, toprakların maddi bedelini onlardan alıp
kamu yararına harcamaktır.
4. Yapılan değişiklik (3. madde), 31.12.1981 tarihinden önce orman niteliğini
yitirmiş arazilerin satışını öngörmektedir. Şu halde "olmuş, bitmiş, durmuş bir
süreç" söz konusudur, daha sonraki tahribata bir taviz verilmiş ve verilecek
değildir.
5. Devletin bu iş sonucunda önemli bir gelir elde edeceği de açıktır. Bazı
muhaliflerin, başka konuları istismar ederek asıl "iktidarı rahatlatacak bu
geliri" engelleme amacına yönelmeleri ihtimali de akla gelmiyor değildir.
8 Yeni Şafak, 01.08.2003
9 Bence tartışıldı ve izlediğim tv programlarında başta sayın Bakan olmak üzere
ilgililer bu sorulara doyurucu cevaplar verdiler.
On bin yoksul
öğrenciye yardım10
Cumhurbaşkanı Necdet Sezer, özel okullarda 10 bin fakir talebenin okutulmasına
imkân veren kanunu veto etti. Sezer, Anayasa'nın 42. maddesine de atıf yaptığı
gerekçesinde şöyle diyor: "Eğitim kalitesini ve çağdaşlığını kanıtlamış kimi
özel okullara ilginin büyük olduğu, giriş sınavının ardından kontenjanlarını
doldurdukları bir gerçek. Bu okullarda, hizmet satın alma yoluyla öğrenci okutma
olanağı bulunmamakta. Bu durumda, öğrencilerin, kontenjanlarını dolduramayan,
kimi çevrelerce değişik amaçlarla kurulmuş özel okullara gönderilmesi
kaçınılmazdır. Bu suretle, bir yandan, bu özel okullar devlet kaynaklarıyla
desteklenecek, öte yandan, laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti niteliklerine
uygun olmayan düşünce yapısında insanlar yetişmesinin önü açılacak. Devletin
sınırlı imkânlarının, kimi özel okulların desteklenmesi amacıyla bu okullara
aktarılması, kamu yararı yönünden uygun görülmemiştir... İncelenen Yasa'nın 1.
maddesiyle getirilen, maddi olanaklardan yoksun başarılı öğrencilerin, karşılığı
genel bütçeden ödenmek üzere özel eğitim kurumlarında okutulmasına ilişkin
düzenleme, devletin temel görevinin, hizmet satınalma yoluyla özel eğitim
kurumlarına devredilmesi anlamı taşımaktadır."
Önce 42. maddeye bakalım:
"Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile
erişilmek istenen seviyeye uygun olarak, kanunla düzenlenir. Devlet, maddi
imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı
ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları
sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri
alır."
Kanunun açık ifadesine göre özel okulların "devlet okullarıyla erişilmek istenen
seviyeye ulaşması" amaçlanıyor. Bugün Türkiye'de devlet okulları birçok özel
okulun ve kursun gerisinde kalmıştır; vatandaşın milyarlar sarfederek buralara
yönelmelerinin sebebi budur. Kanun "Devlet, maddi imkanlardan yoksun başarılı
öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla
gerekli yardımları yapar" dediğine göre iktidarın yaptığı Anayasa'ya aykırı
olmak şöyle dursun, onun istediğini yerine getirmekten ibarettir. "Ve başka
yollardan" ifadesi "masrafını yüklenerek eğitim seviyesi daha yüksek olan özel
okullarda okutmayı da içine almaktadır. Devlet kendisi için öngördüğü, üslendiği
bazı görevleri tamamen, bazılarını da kısmen özel kesime bırakabilir. Kamu
yararı gördüğü zaman özel kesimi teşvik için bütçeden yardım da yapabilir".
"Bu durumda, öğrencilerin, kontenjanlarını dolduramayan, kimi çevrelerce değişik
amaçlarla kurulmuş özel okullara gönderilmesi kaçınılmazdır. Bu suretle, bir
yandan, bu özel okullar devlet kaynaklarıyla desteklenecek, öte yandan, laik,
demokratik Türkiye Cumhuriyeti niteliklerine uygun olmayan düşünce yapısında
insanlar yetişmesinin önü açılacak..." ifadesi asla kabul edilemez talihsiz
sözlerdir. Alınacak karar ve tedbirlerle bu öğrencilerin, en iyi özel okullara
yerleştirilmeleri mümkündür. Burada "en iyi"den maksat, standart, objektif
ölçülere göre eğitim ve öğretim seviyesi en iyi demektir. Okulları ideolojik
olarak kısımlara ayırmak, bazılarını gericilikle suçlamak, kara listeye almak ve
onlara öğrenci gönderilmesini tehlikeli bulmak hiçbir devlet yöneticisine
yakışmaz. Eğer bazı okullar tehlikeli ise devletin vazifesi o okullara hiçbir
öğrencinin girmemesini sağlamaktır. Binlerce vatandaş çocuğunun okuduğu okullara
yalnızca yoksul öğrencilerin girmesini engellemek tedbir değildir. Türkiye'de
bütün okullar M.E.B.'na bağlıdır, özel okullar da devamlı teftiş geçirmekte ve
denetlenmektedir. Hukuk devletinde sübjektif değerlendirmeye dayalı ve hukuka
aykırı işlemin, ayrımcılığın, ithamın yeri olamaz. "Mezunlarının yüksek öğretim
kurumlarına girmede şansları yüksek olan özel okullarda hep zengin çocukları
okuyor, yoksullar mağdur oluyor, fırsat eşitliği yok..." diye feryad edenler
şimdi seslerini çıkarmıyorlar; bu sükut da gösteriyor ki, onların maksadı üzüm
yemek değil, bağcıyı dövmekmiş. Yani siyasi ve ideolojik propaganda yapmakmış
10 Yeni Şafak, 17.08.2003
I. Abant toplantısı notları
Vahiy ve akıl ilişkisi
Vahiyciler ve akılcılar diye iki fikrî yaklaşımı ele alırsak, vahiyciler vahyin
mahiyetini tam bilmedikleri halde onu kutsal, dokunulmaz, üzerinde yorum
yapılmaz, akılla müdahale edilmez telakki ediyorlar. Akılcılar ise vahyi
varsaymıyorlar. Aklın mahiyeti hakkında bu kadar ihtilaf bulunmasına ve
birbirinden farklı birçok görüş ileri sürülmüş olmasına rağmen, yani kimi zaman
mabudlaştırılan, kimi zaman da ayaklar altına alınan akıl, akılcılar tarafından
kutsallaştırılıyor ve o akıl dedikleri şey her ne ise, ona muhalif gördükleri
vahyi bu sefer ona uydurmaya çalışıyorlar.
Benim şahsî kanaatim, akıl ile vahiy iki ayrı bilgi kaynağıdır. Vahiy dediğimiz
bilgi yolunun kaynağı Allah'tır, vahiy üzerinde beşerin hiçbir müdahalesi yok.
Akıl ise beşerî'dir, Allah'ın insanlara verdiği bir melekedir. O olmasaydı,
insanların mükellefiyeti olmazdı. Fakat akıl da sonsuz, sınırsız selahiyet
sahibi bir meleke, bir güç, bir bilgi aracı değildir. "Âlem-i gayb", "âlem-i
şehadet" diye iki âlem tasarlar isek, "âlem-i gayb"la alakalı aklın söyleyeceği
hiçbir şey yoktur. Çünkü aklın bilgi yolları "âlem-i gayb"a açık değildir.
"Âlem-i şehadet" konusunda da akıl tek başına yeterli değildir. Allah'ın din
göndermesinin, peygamber göndermesinin sebebi, aklın sadece "âlem-i gayb" için
değil, "âlem-i şehadet" için de yeterli olmadığındandır.
Akıl, çok değerli bir varlıktır, insanlığımızın vazgeçilmez şartıdır. Akıl, bizi
insan kılan özelliklerimizden biridir ama yeterli değildir. "İnsanın tuğyanı
kendini müstağni kılmasıyla başlıyor" der İhlas Suresi'nde Allah. Bu istisna
işlem, "Bize akıl yeterli, biz yolumuzu göksel güçlerle bulacak değiliz"le
başlıyor ve devam ediyor. Bu Firavun'da var, bu Ebu Cehil'de var, bu vahyî
dışlayan, İlahi irşada kendisini muhtaç hissetmeyen bütün düşünürlerde var.
Fakat ben bunun da yanlış olduğunu düşünüyorum. "Âlem-i gayb" konusunda "sem'iyat"
esastır. Akıl, aklın genel ilkelerine aykırı olmadıkça, kulağı yoluyla yani
"haber-i sadık" yoluyla elde ettiği bilgiyi alır, inanca dönüştürebiliyorsa
dönüştürür ve iman hasıl olur. "Âlem-i şehadet" mevzuunda ise, akılların ittifak
ettiği konular vardır. Onlara din muhalif olmamıştır. Zaten böyle bir vak'a
yoktur. Akılların ihtilaf ettiği konularda ise dindarlar vahyin irşadı ve
ışığını kullanarak akıllarını devreye sokmalıdırlar.
Laiklik tanımı üzerine
Müslümanlar her önemli işe besmeleyle başlarlar. O anlamda laik değildirler.
Yani Allah'ı karıştırmadıkları hiçbir iş yoktur. Ben de onunla başlıyorum.
İkincisi, top hep bizim sahaya atılıyor ve diğerleri seyrediyorlar. 'Şu topu
bizim istediğimiz gibi oynayın, vereceklerinizi verin, daha neler vereceğimizi
düşünün' diyorlar. Mesela Ankara'da sizinle söz konusu ettiğimiz ve hayretle
karşılayıp "yahu bu kadar da olur mu?" dediğimiz bir yüksek mahkeme kararı var.
Burada hayretle karşıladığımız bir laiklik tanımı var. Bu tanıma göre din,
Türkiye'de sadece siyasal alandan değil, sosyal ve kültürel alanlardan da
uzaklaştırılıyor. Bu alanların dinden arındırılması, dinin bu alanlara etkisine
izin verilmemesi öngörülüyor. Bir tarafta böyle bir laiklik anlayışı var. O
halde bunu şöyle ifade edebilirim; biz bu dünyada bir hayat yaşıyoruz, bunlar şu
dünya hayatından dinin dışlanmasıdır. Biz bu insanlara; "Siz yanlış yoldasınız,
yani laiklik buysa bu insanî değil, bu insan hak ve hürriyetlerine aykırı. Bütün
kurumlar, kuruluşlar, kurallar insanların mutluluğu içindir. Sizin anladığınız
bu laiklik anlayışı inanan insanı mutsuz kılar, baskılara, sıkıntılara sokar.
Siz bu fikrinizi tashih edin, düzeltin. Din ve vicdan hürriyeti, insan hakları
dünyada nasıl algılanıyorsa siz de o noktaya gelin" diyecek yerde hemen telaşa
kapılıyoruz. Bu sefer bence laiklikle hiç alakası olmayan ve Müslümanların bir
iç problemi olan şu meseleleri tartışmaya açıyoruz: Kur'an ayetleri ve sünnet ne
kadar bağlar bizi, hangisi bağlayıcıdır, hangisi değildir? Bizi Peygamber
Efendimiz'in (s.a.v.) uygulaması, sahabenin uygulaması, müçtehidlerin
içtihadları ne ölçüde bağlar? Biz bugünkü problemlerimizi çözmek isterken
bunlara nasıl bakacağız, bunları da değişmez ayetler gibi mi okuyacağız? Ben
bundan hiç rahatsızlık duymuyorum ama bu bize dayatılanla alakalı olmayan bir
konu ve bugünkü problemimizle de alakası yok.
Şimdi bakınız Kur'an-ı Kerim'de 277 hüküm ayeti var deniyor. Nasıl sayılıyorsa
bu hüküm ayeti? Tabii doğrudan diyor Yunus Vehbi Yavuz Bey. Ben de besmeleden
başladım mesela besmelede yok.
Mevzuyu çok dağıtmak istemiyorum da, Kur'an'daki ahlakî hükümleri, dünyevî
hükümlerin dışına nasıl çıkarıyorsunuz? Mesela Fazlur Rahman hocam aklıma geldi,
aslında bizim Allah'ın iradesine uygun ve fakat çağdaş yaşayabilmemiz için
Kur'an'ın ahlakî ve içtimaî ilkelerini kavramamız gerekir. Fazlur Rahman hoca
merhum, laik değildir ve İslam'da laikliğin olmayacağını ifade eder. Madem ki
Fazlur Rahman hocaya çok atıf yapıyoruz, o halde bir atıf da ben yapayım. Fakat
o çok önemli bir şeye işaret eder, der ki: "Eğer Müslümanlar Müslüman kalarak
çağdaşlaşamazlarsa zorunlu olarak laiktirler. Böyle bir ikilemle karşı
karşıyasınız, unutmayın". Bu bizim iç meselemizdir, bunları tartışalım.
İslam'ın referans
alınması
İslam'dan referans alacak mıyız, almayacak mıyız? konusunda büyük bir
müşkilatımız var. Yani bazı meselelerimizi çözerken, hatta devlet yönetirken,
yasa yaparken Müslümanları ve inananlara göre İslam'ı kaale alacak mı, almayacak
mı? Konu bu. Ben almayacağını düşünüyorum. Çünkü bu laikliğe aykırıdır. Şimdi bu
onların yanlışı. Bizim yanlışımız, meşhur olan İslamcı yazarlar, düşünürler,
yani İslam adına konuşanlar var ya, onların da yanlışı şu: Kendilerinin bir
İslam anlayışı var ve bu İslam anlayışını benimsesin benimsemesin "Müslüman'ım"
diyen bütün insanlara kendi İslam anlayışlarını dayatmak istiyorlar. Bunu
dayatabilmek için de bir güce sahip olmaları lazım. O halde bu güç neyse, onu
elde etmeye çalışıyorlar. Yani zorla insanları kendi anladığı manada Müslüman
kılmak istiyorlar. Bu da bir yanlıştır. Bunun bir ortası yok mu? Bunun bir
ortası var. Örnek vereyim: Osmanlı uygulaması... Osmanlı Devleti Hukuk-u Aile
Kararnamesi hazırlıyor. Burada her konuyla alakalı üç bölüm vardır. Mesela
boşanma, evlenme, nişan, iddet vs. "Müslümanlar için olan hükümler" der ve
maddeler sıralar. Arkasından "Museviler için " der ve maddeler sıralar. Onun
arkasından "İseviler için" der ve yine maddeler sıralar. İslam'ı referans alan
Osmanlı Devleti kanun hazırlıyor, kanunda Musevileri, İsevileri kaale alıyor ve
onları bağlayan dinî kuralları kanunlaştırıyor. Burada önemli olan husus şu: Bir
tane madde koyup "İsevi, Musevi, Müslüman, dinine uysun uymasın bana uymaya
mecburdur" demiyor Osmanlı ama bugün bir kısım çevreler bunu diyor, demek
istiyor, yanlış olan bu. Bu yanlışı vurgulayalım diyorum ben.
Mesela bir bayan inanıyorsa başını örtebilmeli, sırf başını örttü diye onu kamu
görevinden, tahsilinden mahrum etmemeli ve önüne bahaneler çıkarmamalı. "Benim
bacım, anam, ninem şunun için örtünüyor, sen şunun için örtünüyorsun" diye
gülünç bahaneler çıkartılmamalı. Elbette öyleleri de vardır ama öyle olmayanlar
da vardır. Siz asıl öyle olmayanların hukukunu koruyacaksınız, suistimalleri
engellemek için de ayrı tedbirler alacaksınız. Suistimalleri engellemek için hak
ve hürriyetler ortadan kaldırılmaz, bu son derecede yanlıştır ve hukuk
anlayışına uymaz.
Hakimiyet meselesine geçiyorum. Biz bugün eğer laik, demokratik, sosyal devlet,
hukuk kavramlarından vazgeçmiyorsak ve bunların bir kısmının değişmesinin dahi
teklif edilemeyeceğini öngörmüşsek, bu da temel yasada yerini almışsa, biz
Müslümanlar olarak böyle bir çatı içinde yaşayabiliriz. Yalnız bunun şartı
şudur: Devlet dine müdahale etmeyecek, dini tanımlamayacak, insanların din ve
mezhep anlayışı seçimini belirlemeyecek, bir din anlayışını bütün insanlara
dayatmayacak. Ama bunun yanında, devlet olmanın gereği olarak kamu düzenini,
kamu sağlığını, devletin âli menfaatlerinin gereğini de koruyabilecek bir düzen
kuracaktır. Öyle namaz kıldı diye, hanımının başı örtülü diye insanları mürteci
saymayacak ve bu imkânı onlara tanımayı laikliğe aykırı telakki etmeyecek. Öyle
bir laiklik anlayışı tanımı getireceksiniz ki, ateist ateistliğini, Hıristiyan
Hıristiyanlığını, Müslüman Müslümanlığını yaşayacak. Peki burada düzen olur mu?
Derseniz, olur derim.
"Hakimiyet bila kayd u şart milletindir." Bu cümle neye göre söyleniyor? Ben
buradan başlamak istiyorum. Bunun alternatifi ne? Yani hakim olan Allah değil,
halk mı demek istiyorlar? "Hakim olan, Allah adına kilise, Allah adına bir
şahıs, Allah adına bir grup değildir. İnsanların mukadderatını yasama, yürütme,
yargı vs. alanlarında belirlerken, ne Allah'dan selahiyet aldığı kendinden
menkul bir kilise, ne de bir şahıs, millet iradesine ambargo koyamaz. Millet
iradesi bir yanda, onun iradesi bir yanda olup, onun iradesiyle kanun yapılamaz,
karar alınamaz, milletin mukadderatı tayin edilemez ve millet yönetilemez" mi
demek istiyorlar? Yoksa karşılarına Allah'ı alıp "Tekvinde ve teşride Allah'ın
hakimiyeti diye bir şeyi biz tanımıyoruz"mu demek istiyorlar?
Eğer birincisini kasdediyorlarsa Müslümanların o konuda hiçbir problemi yok.
Çünkü Müslümanların da ona katılmaları şarttır. Zaten bizde kilise yok. Saltanat
da merduddur. Müslümanlar zaten ona da karşıdır.
Lakin hakimiyet, Allah'a karşı bir tavır almak anlamında kullanılıyorsa, orada
Müslümanların problemi vardır. Bir mümin Allah'a karşı bunu söyleyemez. Çünkü
herkes biliyor ki Allah hem tekvinde hem teşride "hakim-i mutlaktır". Şimdi bizi
teşri, yani yasama, kanun yapma daha çok ilgilendiriyor. Bizim bu konuda
söyleyeceğimiz sözleri kısaltan şey daha önceki konuşmalardır. O konuşmaları
tekrarlamıyorum ama, bu bizim Kur'an'ı okuma ve anlama biçimimize bağlı bir
şeydir. O, 3'lü tasnifte lafız, hüküm ve maksat üçlüsünü nasıl kullanacağımıza
bağlıdır. Ama sonuçta hiç şüphe yok ki, Müslümanlar kanun yapar, nizamname,
kararname çıkarır; lakin bağımsız yapmaz. Allah'la, dinle alakasını tamamen
kopararak, onu dışlayarak yapmaz. Bir şekilde ondan izin alır. O şeklin sonuna
kadar tartışılmasına ben varım. Ama bir şekilde, yaptığınızı Allah'ın rıza ve
iradesine bağlamak durumundasınız. Kendinizi bu zorunluluk içinde hissettiğiniz
anda, "Siz laik değilsiniz" demektir.11
11 Bu bölüm, 16-19 Temmuz 1998 tarihleri arasında gerçekleşen 1. Abant
toplantısında müzakere'lerinden alınmıştır.
I.
Abant sonuç bildirisi'ndeki bazı maddeler
16-19 Temmuz 1998'de Abant'ta, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın tertip ettiği
ve masraflarını üstlendiği bir toplantı yapıldı. Toplantıya çeşitli düşünce,
inanç ve kanaat gruplarından 50 civarında akademisyen, uzman veya konu ile
ilgili şahıs yanında bir o kadar da basın mensubu davet edilmişti. Birinci gün 3
çalışma gurubu oluşturuldu, birinci grup "din-devlet, din-dünya ilişkisi ve
İslâm'da ferdin hak ve özgürlükleri", ikinci grup İslâm'da akıl-vahiy ilişkisi,
hakimiyet ve yönetim", üçüncü grup da "Türkiye'de ve dünyada laikliğin gelişim
ve değişimi, ferdin dini hak ve özgürlükleri" konularını konuştular,
tartıştılar, genel toplantıda yeniden tartışılıp sonuca bağlanmak üzere bir
metin ortaya çıkarmaya çalıştılar. Takip eden günlerde ise bu grup metinleri
üzerinde konuşuldu, tartışıldı ve hemen her maddesinde büyük veya ona yakın
ekseriyetin bulunduğu 10 maddelik bir nihai bildiri ortaya çıktı. Maddelerle
ilgili muhalefet ve muvafakat, fikir ve kanaat gruplarına göre değil, tartışmaya
katılanların orada oluşan vicdani kanaatlerine ve fikri tercihlerine göre
oluyordu. Bir maddede bir kısım ilahiyatçılar ile mesela liberal düşünce grubu
birleşiyor, bir başka maddede aynı ikili farklı reyler izhar ediyorlardı.
Ülkemizin içinden geçerek geldiği sıkıntılı ve zikzaklı dönemlerin birini daha
yaşadığımız bu günlerde, fikirleri ve zihniyetleri farklı bu kadar okur-yazar
düşünürün bir araya gelip böyle kimselere yakışan bir üslupta konuşup
tartışmaları -yalnızca bu- bile- güzel bir olaydı ve yeterdi, toplantının
hasılası bundan ibaret olmadı, ortaya bir de bildiri çıktı. Bildirinin her
maddesinde ittifakın bulunmaması da bize göre sonucu olumsuz kılmıyor; çünkü
maddeye muhalif olanlar, farklı düşünenlere saygı duyuyorlar, bu farklılığa
rağmen güzel insanî ilişkileri devam ediyor, her biri diğerinin fikir ve
kanaatine göre varolmasını, yaşamasını vazgeçilmez bir insan hakkı olarak
telakki ediyorlar, "Katılmadığı fikir, inanç ve kanaate sahip olma ve buna göre
yaşama hakkını sonuna kadar savunacaklarında" birleşiyorlar.
Sonuç bildirgesinin 4, 7 ve 9. maddeleri önemli şeyler söylüyor.
"4. ... Devlet bütün dinlerin, inançların ve dini yorumların önündeki engelleri
kaldırır; din ve vicdan özgürlüğünü, dini inançların gereklerinin serbestçe
yerine getirilmesini herkes için güvence altına alır."
"7. Türkiye'nin bir kısım güncel sıkıntılarının kaynağında vatandaşların yaşam
tarzlarına müdahale ve bu konudaki hassasiyetleri yatmaktadır. Laiklik din
karşıtlığı değildir ve insanların yaşam tarzlarına müdahale edilmemesi biçiminde
anlaşılmalıdır. Laiklik bireyin özgürlük alanını genişletmeli, özellikle kadına
karşı ayrımcılık şeklinde sonuç doğurmamalı, onu kamu alanındaki haklarından
mahrum etmemelidir."
"9. İnsanların dinî ve felsefî inanç ve kanaatleri ile inançlarına göre yaşama
haklarını kullanmaları; açık ve yasallığını hukukun üstünlüğü ilkesinden alan
bir kamu düzeni kuralı olmadıkça kimsenin cezalandırılmasına, kamu görevinden
uzaklaştırılmasına, eğitim ve diğer kamu hizmetlerinden yoksun bırakılmasına
sebep veya gerekçe kılınamaz. Laiklik ilkesi insan haklarında mutlak eşitlik
ilkesi ile adalet ilkesinin tarafsız uygulanmasından hiçbir dinî veya felsefî
görüşe ödün vermeme anlamında bir anayasal tanıma kavuşturulmalı, ikinci aşamada
da bütün mevzuat gözden geçirilerek vatandaşların ciddi boyutlara varan endişe
ve ıztırapları giderilmelidir."
Bize göre de İslâm'ı laikleştirmeye veya laikliği İslâmîleştirme'ye çalışmak
abesle meşgul olmaktır; çünkü İslâm bir dindir, kaynağı ilâhîdir, aşkındır,
beşer üstüdür; insanlığa yol göstermek, dünya hayatlarını Allah rızasına uygun
yaşamalarını ve ahirette de mutlu olmalarını sağlamak için gelmiştir,
karışmadığı, ilgi dışı bıraktığı bir alan yoktur. Ancak çağrısını ilim, hikmet,
ikna ve güzel öğütle yapar, kimseyi dini benimsemeye ve yaşamaya zorlamaz...
Laiklik ise başka bir tarihin, felsefenin ve bunalımın eseridir, dini daha
doğrusu kiliseyi devlet ve siyasetin dışına çıkarmayı hedeflemiş, bunda da
muvaffak olmuştur.
Laiklik ilkesini benimsemiş bir ülkede Müslümanlar yaşıyorlarsa devletin yapması
gereken şey, laikliği din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde tanımlamak; devletin
varlık ve bütünlüğüne, başkalarının hak ve özgürlüklerine, kamu düzenine zarar
vermedikçe her türlü inanç ve kanaatin benimsenmesini, ifade edilmesini,
öğretilmesini, yaşanmasını ve örgütlenmesini serbest bırakmaktır. Böyle bir
ortamda Müslümanlar, başkalarıyla bir arada uyumlu yaşayacaklar ve kimsenin hak
ve özgürlüklerine tecavüz etmeyeceklerdir; böyle yapacaklardır; çünkü dinleri
onlardan bunu istemektedir. Bunu istemektedir; çünkü "dinde zorlama yoktur" ve
Allah Teâlâ kullarını, güçlerinin yetmediği bir fiil veya talep ile yükümlü
kılmaz.
II. Abant toplantısı
notları
Din, devlet ve toplum
Din-devlet, İslam-demokrasi, İslam-laiklik ilişkisi bulunup bulunmadığı, örtüşüp
örtüşmediği, çatışıp çatışmadığı konusu bildiğiniz gibi yıllardır tartışılıyor
ve daha da tartışılacak. Tartışılmasına karşı değilim, bu tartışmalar sonucunda
üzerinde uzlaşılmış maddelere de ulaşamadık ama zaruri değil zaten. Ben bu
toplantıda biraz pratiğimize girelim diyorum ve pratiğimize girmekten de şunu
kastediyorum. Din-devlet değil. Dini yaşayan, dini yaşamak isteyen, bir inancı
olan-olmayan insanlardan biri Allah'tan talimat alıyor, biri vicdanından talimat
alıyor. Bu bir vakıa, bir teori değil. Bu insanlardan vicdanlarının ya da
dinlerinin talebi var. Devlet bu talebin neresinde duruyor? Devlet bu talebe
karşı nasıl bir tavır alıyor? Türkiye'de problemimiz bununla alakalı. İnanan
insanın dinin kendisinden talepleriyle devletin bu talepler karşısındaki
konumunun ortaya çıkardığı problem. İşin düğüm noktası burada. Mesela İslam
laikliğe nasıl bakar, demokrasiye nasıl bakar? Karşı mı değil mi? sözü bugünkü
Müslümanların problemi değil. Bugünkü Müslümanların problemi; devletine karşı
gelmeden dinin kendisinden taleplerini yerine getirme arzusudur. Fakat bugün
devlet bir takım kanunlarla ya da idari tasarruflarla dindarın başkasının
hukukuna zarar vermeden sadece dini yaşama arzusunun karşısına geçiyor, bunu
engelliyor. İnancına göre yaşama hürriyeti, olması lazım gelenden fazla
sınırlandırılıyor.
Peygamberimiz, biz inananlara göre Allah'tan vahiy yoluyla aldığı bilgileri,
bulunduğu şehirde, bulunduğu topluma tebliğ etmeye başladığında yalnızca dini
tebliğ ediyordu. Yani devlet talebiyle başlamadı, iman, inanma, ibadet, ahlak
talebiyle başladı. İçinde yaşadığı toplum buna izin vermedi, yani orada bir
devlet vardı. Orada cemaat-cemiyet arası bir oluşum vardı, bunun bir idaresi de
vardı. Buna tırnak içinde "devlet" diyebilirsiniz. Devlet, otorite tebliğe izin
vermedi. Din hürriyetinin unsurlarını bir düşünelim. Din hürriyetinin
malumaliniz ikinci önemli unsuru ibadettir. Kabe'nin içinde saklı putlar ve
herkes kendi putuna tapıyor. Peygamberimiz inananlarla birlikte, Kabe'nin bir
köşesinde Allah'ına ibadet etmeyi talep etti, otorite buna da izin vermedi.
Peygamberimiz başka yerlere, mesela Taif'e giit. "Benim dinimi tebliğ edip
yaşamama izin verir misiniz?" dedi, onlar da izin vermediler. Geri döndü, şehre
sokmadılar. Birinin himayesinde12 şehre girdi, bunun üzerine sıkıştırma, tehdit,
baskı devam etti. Sonunda onları yurtlarından çıkarmaya, imha etmeye karar
verdiler.
İslam-devlet ilişkisinde bu 2 unsur çok önemli. Hangi 2 unsur? Biri, din
hürriyetine izin vermek veya vermemek. İkincisi, vatanınızda oturmanıza izin
verip-vermemek. İşte Kur'an-ı Kerim Müslümanlarla ötekilerin ilişkisini
düzenleyen bir çok ayette bu iki unsurdan hareket ediyor. Eğer ötekiler size din
hürriyeti tanımazlarsa, dininize karşı savaş açarlarsa, birinci madde bu. İki;
sizi yurdunuzdan, yuvanızdan çıkarırlarsa o zaman bu iki olumsuz sonucu olumluya
çevirinceye kadar onlarla savaşın diyor. Savaşmanın sebebi budur. Buna "fitne"
diyor, "fitne yeryüzünden kalkıncaya kadar", "Allah için oluncaya kadar" diyor.
Bu, din hürriyetinin ve vatanı başkalarıyla paylaşma hakkının tanınması anlamına
geliyor. Bu hak tanınmadığı için Peygamberimiz biliyorsunuz kendi cemaatiyle
birlikte bir başka yere giderek bu hakkın tanındığı yeni bir siyasî-sosyal
oluşum meydana getirmeye çalıştı. Oraya gittiğinde şöyle bir şartla gitmedi: ben
buraya geliyorum, bir devlet kuracağım, bu devletin hakimi de ben ve Müslümanlar
olacak....
Burada Mekke izin verseydi, Peygamber efendimiz orada cemaatiyle birlikte, dini
yaşayarak devam etseydi ne olacaktı? sorusunu sormamız gerekir. Sonra gelelim
Medine'ye. Medine'de (içeriğine girmiyorum) bu vesika (Medine Vesikası)
çerçevesinde hayat devam etseydi ve ihanetler olmasaydı, yani sözleşmeyi bozup
Müslümanları arkadan vuran, dolayısıyla din hürriyetini ve bir yerde oturma
hakkını engelleyen davranışlar olmasaydı o zaman ne olacaktı? İkinci soru bu.
Belki de çok farklı bir siyasi-sosyal oluşum içerisinde Müslümanlar ve
Müslümanlık yaşayacaktı diğerleriyle birlikte. Bu da olmayınca o zaman
zaruretten hareketle Müslümanlar bu iki ilkeyi herkes için tesis etmek üzere
devlete talip oldular. İnsanları yurtlarında yuvalarında oturtmak, din ve vicdan
özgürlüğünü sağlamak üzere hakimiyete talip oldular. Dolayısıyla İslamın devlet
talebi direkt değil, dolaylı bir emirdir. Bir kural var, gerekli olan bir şey,
bir başka şeyi gerekli kılıyorsa o da gereklidir.
Şimdi pratiğe buradan gelmek istiyorum. Bunu yerine getireceğim, ama bunu yerine
getirmeme bir engel varsa yani bunu yerine getirmek benim için farz ise, o
engeli ortadan kaldırmak da farz. Peki bunu engelleyen devletse ne olacak?
Bunları tartışmamız lazım.
Burada fikir ve inanç düzeyiyle sosyal ve siyasal düzeni daha ziyade
ilgilendiren devlet-halk ilişkisini birbirinden ayırmak gerekiyor. İslam, tevhid
dinini getiriyor ve tevhide aykırı olan bütün inançları reddediyor, buna
katılıyorum. Lakin, o inanca sahip olanlara ne yapıyor, yani ötekine karşı tavrı
nedir? Bu önemli. Mesela Mekke'de inanç ve zihniyet bakımından büyük bir devrim
yapıyor ama "Sizin dininiz size, benim dinim bana" diyor. Tekrar altını
çiziyorum, eğer onlar bu dini ortadan kaldırmak ve insanları oradan kovmak için
onlara savaş açmasaydı, o da onlara savaş açmayacaktı. Bunu nereden biliyoruz
derseniz, şuradan derim: İslam, hakim olduğunda ne müşrikleri yok etmek
istemiştir, ne de başka inanç sahiplerini. Batıl demiştir fakat hayat hakkı
vermiştir. Burası çok önemli.
Muamelata uzatmamak için girmiyorum, ama burada düğüm noktası bu. Buradan da
pratiğe gelmek istiyorum. Biz eğer inançta farklı isek, bana göre benim inancım
isabetlidir, size göre sizin inancınız isabetlidir. Bu, insanın tabiatı icabı
böyledir. Ama burada ikinci aşama; peki ben sizinle nasıl bir ilişki kuracağım?
Farklı inanışlar içindeyiz, farklı hayat tarzımız var ama sizinle nasıl bir
ilişki kuracağım? Ben sizin inancınızı yok mu edeceğim? Sizi bu memleketten
atacak mıyım, yoksa farklılık içinde sizinle birlikte yaşamak için bir düzene
talip miyim? Bir formülüm var mı? İşte İslam bu noktada büyük farklılık
arzediyor diyorum ben. Tarihe baktığınızda da büyük farklılık arz ediyor. Yani
birçok dinler, inanışlar var ki, ötekini yok etmeyi hedef alıyor. İster o dinin
kitabının aslında olsun, ister katkılı kısmında olsun ötekini yok etmeyi
hedefliyor. İslam için bunu söylemenin doğru olmayacağını düşünüyorum.
12 O sistemde bir himaye ilkesi vardır, o himaye ilkesine başvurarak Taif'e
girdi.
Devletin ideolojisi
Devletin ideolojisi ya yoktur denilmeli yahut da demokratik hukuk devleti ilkesi
korunarak millete hizmet etmelidir denilmeli; aslında devletin bir ideolojisi
yoktur denmesine taraftarım ama mutlaka devlete bir ideoloji belirlenecekse
bence sadece şu olmalıdır: Demokratik hukuk devleti ilkesi korunarak millete
hizmet.
Bizde devletin ideolojisi vardır ve Kemalizmdir, Atatürkçülüktür veya bir
başkası da İslamcılıktır, bir başksı Marksizmdir, Kominizmdir denildiği zaman
mutlaka o ideolojiye inanç, vicdan ve fikir olarak katılmayan insanlarla -ki o
insanlar da elbette millet içerisinde vardır- devlet veya devleti temsil eden
kurumlar arasında kırılma meydana gelir. Devleti bunun dışında mücerret bir
varlık olarak düşünmeyelim. Devlet mücerret bir varlık değil, bu kurumlar ve
kurallar çerçevesinde vardır. O kurumlar ve kurullar ve bunu yönetenler bir
takım sakatlıklar yapıyorlarsa devlet denildiği zaman o mücerret kavram değil
bunlar kasdediliyordur ve tenkit ona yöneliktir.
Bu tehdit ve tehlike meselesi istismara, kötüye kullanmaya ve belli bir kuruluşa
yıkmaya, yok etmeye çok müsait kavramdır. Onun için böyle analizler yaparak
mesela bağımsızlık savaşı verdiğimizde Türkiye neredeyse bugünkünün aynıydı,
demek çok tartışma götürür bir şeydir. Objektif, elle tutulur bir şekilde
tehlikeden korunması lazımdır Türkiye'nin ve hangi özgürlükler tanındığında o
tehlike gerçekleşecekse o özgürlükler sadece sınırlanmalı veya askıya
alınmalıdır. O da fevkalade hallerle sınırlı olmalıdır. Bunun dışında genel
kural olarak "bugün Türkiye bir tehdit içerisindedir. Sevr hortlatılmak
isteniyor. O halde biz insan hak ve özgürlüklerini biraz askıya alalım. Önce
ekmek, sonra din, önce ekmek sonra demokrasi" gibi bir yaklaşımın çok tehlikeli
olduğunu düşünüyorum. İnancı yaşama hürriyeti, insan haklarına sahip diğer inanç
sahiplerinin veya genel olarak insan haklarına zarar vermeksizin azami ölçüde
tanınırsa İslam manasında bir çatışma olmaz. Bizim ülkemizde inancı yaşama
hürriyeti Müslümanlar ve müslüman olmayanlar, inancı olanlar veya olmayanlar o
inançlarını yaşamayı, din hürriyetini talep ediyorlar. Din hürriyetinde 4 unsur
vardır: İnanma, ibadet, ifade, örgütlenme. Bugün sadece müslümanlar değil,
Türkiye'de yaşayan insanlar da bunları talep ediyor. Bunlar çağdaş dünyaca kabul
edilmiş evrensel demokratik hukuk devleti ilkeleri çerçevesindedir; onlara karşı
bir tehlike oluşturmadığı sürece de İslam manasında din ile Türkiye Cumhuriyeti
Devleti manasında devlet arasında bir problem yoktur.13
13 Bu bölüm, 9-11 Temmuz 1999 tarihinde yapılan II. Abant toplantısı
müzakerelerinden alınmıştır.
Abant toplantıları'nın
amacı
8-11 Temmuz 1999 tarihinde yapılan II. Abant toplantısına katılanlardan biri
olarak kısa bir değerlendirme yapmam gerektiğini düşünüyorum.
Birinci toplantıya katılanlardan merhum olan gazetecimiz hariç çağırıldıkları
halde katılmayanları, sebep bakımından ikiye ayırmak gerekiyor: 1. Gerçekten
mazereti olanlar, 2. Toplantıyı tertip eden 5 sivil toplum kuruluşundan biri
olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfını'nın ilişkili olduğu camiaya yöneltilen
ithamların ve bunlara bağlı söylentilerin etkisinde kalanlar, bu sebeple
katılmayı riskli sayanlar. Sebep ne olursa olsun katılmayan veya katılamayanlar
bir yana, bu toplantıya katılanların da sayı ve liyakat bakımlarından yeterli
olduklarını söylemek gerekir. Esasen bu platformun sonuçları ayrıntılarıyla
birlikte yayımlanacağı için ilgilenen bütün fikir ve ilim adamlarımızın yazarak
buna katılmaları mümkündür.
Toplantının mahiyet ve amacı ile katılanların nitelikleri konularında farklı bir
anlayış ve algılayış içinde olanların, hem benim gibi ilahiyatçıların orada ne
işleri olduğunu sorduklarına hem de sonuçları amacı dışında değerlendirdiklerine
şahit oluyoruz. Bana göre Abant toplantısı, başka birçok sivil toplum
kuruluşunun yapageldiği ilmi toplantılardan birisidir. Bunun diğerlerinden
farkı, inanç, kanaat, düşünce, duruş ve hayat tarzı bakımlarından tek tip
olmayan, birbirine benzemeyen oldukça çok sayıda ilim ve fikir adamını bir araya
getirmesi, tartışılan konular üzerinde, mümkün olursa görüş birliği ve ortak
noktalar, bu mümkün olmazsa karşılıklı olarak birbirini anlama, saygı ve hoşgörü
aramasıdır. Ayrıca bu toplantılar uzun solukludur, yıllarca devam etmesi,
sonuçların yayımlanması, daha geniş ölçüde tartışılması, ülkemizin ve
insanımızın bir kısım meselelerinin uygun çözümlere kavuşması uğrunda çaba
sarfedilmesi, kamuoyu oluşturulması arzu edilmektedir. Böyle toplantıları hangi
kurum ve kuruluş tertip ederse etsin imkan bulduğumda katılırım, konular
üzerinde kendi düşünce ve kanaatimi açıklarım, başkalarıyla tartışırım, bir
karar veya sonuç çıkacaksa ve ben buna katılmıyorsam muhalif olduğum noktayı da
açıklarım, kaydederim.
Geçen yılki toplantıdan sonra yazılan değerlendirme yazılarının birinin başlığı
"Abant konsili" idi. Bilindiği gibi konsil, Hıristiyanlıkla ilgili bir terim
olup dinin inanç ve ibadet kısmları da dahil olmak üzere bütünü üzerinde
değiştirici, düzeltici, açıklayıcı kararlar alabilen rûhânî meclis demektir.
Meclise katılanlar yüksek dereceli din (kilise) adamlarıdır ve bu meclisin
aldığı kararlar bağlayıcıdır. İslam'da ise din adamı yoktur, bütün müminler
kabiliyet ve imkan bakımlarından eşit derecede, hem dine hem de dünyaya
aittirler, camide imam, hatip, vâiz, müezzin... olmaları, aile kurmalarına da,
ticaret, ziraat, zenaat gibi işlerle meşgul olmalarına da engel değildir,
müminler dünya hayatını dinin bağlayıcı kurallarına göre yaşamak
durumundadırlar, dini öğrenmek, vahyi anlamak ve yorumlamak hiçbir sınıfın
tekelinde değildir, bunun için gerekli olan şey ilimdir, bilenler kendi
bilgilerine göre, bilmeyenler ise bilenlerden öğrendiklerine göre hareket
ederler. Dinin ictihada dayalı olmayan, naslarla ve bunlar üzerinde oluşmuş icma
ile sabitleşmiş kısmında ictihad da yapılamaz, değiştirme, düzeltme ve ıslahata
da gidilemez. Ehli tarafından, yerinde yapılmış yorum ve ictihadlara gelince
hiçbir müctehidin ictihadı diğerini bağlamaz, yeni ve farklı ictihadı
engellemez. Bu bilinen gerçeklerden ve kurallardan bakılınca Abant
toplantılarına konsil demek kötü ve münasebetsiz bir yakıştırmadır. Ne Abant bir
konsildir, ne de ittifakla veya ekseriyetle kamu oyuna duyurulmasına karar
verilen düşünceler ve kanaatler birer bağlayıcı din kuralıdır. Orada inanan ve
inanmayan, inancını belli bir şekilde yaşayan ve yaşamayan, belli bir konuda
uzman olup diğer konulara yabancı bulunan 50 ilim ve fikir adamı toplanmışlar,
uzmanı oldukları konularda bilgi ve düşüncelerini dile getirmişler,
tartışmışlar, diğer konulara ise kendi dünya görüşleri, temel inanç ve
düşünceleri açısından bakmışlar; ileri sürülen hüküm ve kanaate katılmışlar veya
muhalif kalmışlardır. İlan edilen sonuçlar da yalnızca üzerinde düşünülsün ve
tartışılsın diye oluşturulmuş ve ilan edilmiştir. Bunların ne kadarı üzerinde
yeterli mutabakat oluşursa o kadarı kamuoyuna mal olmuş bulunur ve uygulamaya
aday hale gelir; bundan sonrası siyasi iradeye ve sivil topluma ait olur.
Farklı inanç ve düşüncede oldukları halde mutlak veya izafi (göreceli) olarak
iyi olan bir sonuca varmak ve bunu hayata sokmak, gerçekleştirmek üzere bir
araya gelmenin İslamî yönü ile son toplantıda alınan kararların bir önceki ile
mukayeseli tahlili ve değerlendirilmesi işi başka yazılara kalmaktadır
Din-devlet ilişkisi üzerine bazı düşünceler14
1. Devletin ve hükumetin beşeri bir ihtiyaçtan doğduğu doğrudur, elbette toplu
halde yaşayan insanların buna ihtiyaçları vardır, ancak "devlet ve hükumetin
Kur'an'da bahis konusu olmadığı ve İslam'ın, bu konularda bir talebinin
bulunmadığı" iddiası isabetli değildir. Bize göre doğru olanı vaktiyle şöyle
ifade etmiştik:
İslam'ın devlet talebinin olup olmadığı, daha geniş bir ifade ile İslam ve
devlet ilişkisi son yıllarda sıkça gündeme gelmiş ve tartışılmıştır. Bu
tartışmada İslam'ın laik karakterli bir din olduğunu savunanlar doğrudan naslara
ve özellikle Kur'an'a bakmışlar, bu kaynakta mahiyet ve niteliklerini Allah'ın
belirlediği bir devleti aramışlardır. Gerçi Kur'an doğru okunduğunda nitelikleri
dolaylı ve genel hatlarıyla belirlenmiş bir devlet kavramını onda bulmak da
mümkündür, ancak biz burada dinin müminlerden istediklerini hareket noktası
yaparak "İslam'ın devlet talebi" konusuna yaklaşmayı deneyeceğiz. Bunun için de
fazla uzaklara gitmeden iki örnek üzerinde duracağız: Örtünme ve Kur'an
öğretimi.
İslam, kendisine inanan ve hayatını inancına göre yaşamak isteyenlerden -ferde
veya topluma yönelik birçok şey arasında- belli ölçülerde örtünmelerini ve
dinlerini, onun ana kaynağını öğrenmelerini, öğrendiklerini hayata geçirmek için
gerekli bulunan din eğitimini almalarını da istemektedir. Bir müslüman İslam'ın
bu taleplerini yerine getirmek için örgütlenmeye muhtaçtır. Bu örgütlenmeyi ya
devlet yapacaktır, yahut da müslümanların sivil olarak örgütlenmelerine izin ve
imkan verecektir. Devlet bir yandan örtünenlerin okumalarını ve kamu görevi
almalarını, diğer yandan da din eğitimini ve Kur'an öğrenimini engeller,
sınırlar ve yasaklarsa İslam ile devlet, müminlerin yerine getirmek
mecburiyetinde oldukları "dinin emir ve talepleri" ile devletin talepleri
arasında çatışma ortaya çıkar. Müminler açıkça dinin taleplerine aykırı bulunan
devlet emirlerine uymakta zorlanırlar, ikileme düşerler; devletin emri usulüne
göre yapılmış ictihada dayanmaz da, laiklik ilkesi gerekçe gösterilerek din kâle
alınmadan, din ve vicdan hürriyetinin gereğine uyulmadan verilmiş olursa bu emre
uyamazlar, bu emri veren devlete karşı yabancılaşmaya başlarlar.
Böyle bir durumda müslümanların şunları yapmaları muhtemel hale gelir: a) Sivil
itaatsizlik, yani kanunun hukuka aykırı olması sebebiyle ona uymamak, ceza alsa
da dinin talebini yerine getirmeye devam etmek. b) Kamil manada din ve vicdan
hürriyeti veren bir iktidar talep etmek, bunun için elden gelen meşru gayretleri
göstermek. c) Başka inanç ve hayat tarzı sahipleri ile anlaşarak böyle bir
iktidarın oluşturulması mümkün olmazsa, başkalarına da din ve vicdan hürriyeti
tanımakla beraber İslam'ı önceleyen, onu hak ve ona aykırı olanları batıl olarak
değerlendiren, bâtılın değil, hakkın gelişip yayılmasını hedefleyen devleti ve
iktidarı oluşturmak.
2. İslam devleti veya İslamî devletin terim olarak farkı oturmuş değildir,
bunları ayrı mânalarda kullanan kimselerin maksatlarını açıklamaları gerekir.
Nisbeten oturmuş olan iki terim, İslam ülkesi devleti ile İslam veya İslamî
devlettir. Bunlardan birincisi halkının çoğu müslüman olan, müslüman nüfusun
hakim bulunduğu devleti ifade etmektedir; böyle bir devletin İslamî
tanımlamasına uyması da, uymaması da vaki olmaktadır. İslam devleti veya İslamî
devletten maksat ise devletin temel referansının İslam olduğu bir yapıdır.
İslam bugüne kadar bilinen ve uygulanan siyasi sistemlerden birini isim vererek
ve tanımlayarak öngörmemiş, emretmemiştir. Ancak bu, her siyasî sistemin İslam'a
uygun düşeceği mânasına da gelmez. İslam'ın ortaya koyduğu, iman edenleri
bağladığı esaslar, kurallar, amaçlar siyasi sistemlerin de İslam'a uygun ve
meşru olup olmadıklarını belirlemede yol göstericidir, belirleyicidir. İslamî
siyaset sisteminin ve devletin yapısında, her biri Kur'an'da defalarca
zikredilen ve Kur'ânî anlamları da belli olan şu unsurlar vardır: Tevhîd, itâat,
hilâfet, bey'at, şûrâ, emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker, velâyet, mülk,
hüküm, adalet, ehliyet ve emanet. Bunları ihtiva eden sistemler İslamî'dir,
meşrûdur.
3. Medine Vesikasından yola çıkılarak oluşturulan ve teklif edilen siyasî-sosyal
model, vaktiyle denenmiş, müslümanlar dışındaki tarafların hiyanetleri
(sözleşmeye bağlı kalmamaları) yüzünden bozulmuş, yerine İslam'ın amaçlarını -ki
bunların içinde din ve vicdan hürriyyeti de vardır- müslümanların hakim
bulunacakları bir siyasi sistem içinde gerçekleştirme yolu ve usulü ikame
edilmiş olan bir modelin, günün şartlarında başka türlüsü mümkün görülmeyerek
yeniden devreye sokulma projesidir. Hedef din, düşünce ve vicdan hürriyeti
üzerindeki baskıları kaldırmak, toplu hayatın zaruri kıldığı ortak alan, bu
alana mahsus mevzûât ve uygulamalar dışında bütün din ve düşünce mensuplarına
özgürlük getirmektir. Bu projeyi savunanların düşünce ve tekliflerinde, 28
Şubat'tan sonra ne gibi değişiklikler olduğunu net ve tam olarak bilmiyorum.
Projenin, müslümanların yaşadıkları realiteye uygun olup olmadığı konusunda
kesin bir şey söylemek bana göre mümkün değildir, bunu deneme ortaya
çıkaracaktır. Bu arada müslümanların maruz bulundukları baskıların
hafifletilmesi veya ortadan kaldırılması için başka modellerin/projelerin olup
olmadığı, var ise bunların imkan, meşruiyet ve uyumu da sorgulanmalıdır.
4. İslam'a yakınlık veya uzaklık isme değil, ismin ifade ettiği mahiyete
bağlıdır. Hangi yapının İslam'a uygun olacağı konusu yukarıda açıklanmıştır.
5. Velâyet-i fakih kavramını ait olduğu mezhebin bağlamından çıkararak İslam
alimlerinin siyasî ve sosyal selahiyet ve sorumlulukları olarak anladığımız
takdirde, 2 mezhebin alimlerinin böyle bir anlayışta birleşmeleri halinde mesele
kalmaz. İslamî-siyasî model içinde özellikle şûrâ, ictihad ve denetim
fonksiyonlarında alimlerin başkasıyla ikame edilemez yerleri vardır.
6. Hz. Davûd ve Hz. Süleyman Allah tarafından peygamberliğe layık görülmüş ve
zamanı gelince de vahye mazhar olmuş seçkin insanlardır. Bunlar hükümdar olsalar
bile ehliyet, emanet, adalet gibi ilkeler zayi olmaz. Başkalarını bunlara kıyas
etmek mümkün değildir. Bu sebeple peygamber olmayan şahıslar devletin başına
geçerken ümmetin rızasını almak ve onların denetimlerine teslim olmak
durumundadırlar. Saltanat bu iki unsuru reddettiği için meşru değildir.
7. İslamî düzen kurduklarını ve bu düzenin ana kanunu olmak üzere islamî anayasa
yaptıklarını iddia eden bazı İslam ülkelerinin yapıp ettikleri, ictihadın geniş
ölçüde rol oynadığı denemelerden ibarettir. İctihadın isabet etmesi kadar hata
etmesi de ihtimal dahilindedir. İyi niyetli ve ehliyetli kadroların
rehberliğinde yapılan tecrübeler hem müslümanlar hem de insanlık için bir
kazançtır. Müslüman olmayanlar, müslüman olup da ictihadları farklı bulunanlar
taassubu bir yana bırakmalı, bu tecrübelerin sağlıklı yapılabilmesi için olumsuz
müdahaleler yapmamalı, kendilerine göre hatalı olan yönleri açıklayıp
tartışmalıdırlar.
8. Yeni bağımsızlıklarına kavuşan İslam ülkelerine her inançtan insanlar ve
guruplar akın etmekte, halka ve yöneticilere karşı yoğun bir telkin ve
propaganda kampanyası yürütmektedirler. Bunların içinde inanç bakımından samimi
olanlar yanında, bu ülkelerden elde edecekleri menfaate göre bir politika takip
edenler de vardır. Şaşırmış ve başları dönmüş, kafaları karışmış bulunan bu "
İslamî bilgi ve kültür altyapısı zayıf" müslümanların sağlıklı bir İslamî-siyâsî
yapı oluşturmaları oldukça zor görünüyor. Menfaat ve taassuptan uzak bir İslamî
rehberlik de ortada gözükmüyor. Deneyerek, yanıldığını anlayıp yeniden deneyerek
iyi bir sonuca ulaşmalarını diliyorum. Bu arada samimi ve ehliyetli İslam
alimleri de sorumluluklarını unutmamak durumundadırlar.
9. Bu gibi konularda bütün müslümanları kastederek hüküm vermek ve değerlendirme
yapmak mümkün ve doğru olmaz. Şöyle olanlar, böyle olanlar var denilebilir;
bunların da nisbetleri belli değildir. Şöyle bir genel değerlendirme yanlış
olmasa gerektir: Müslümanların sivil kurum ve kuruluşları ile yaptıkları
faaliyetler, evrensel kriterlere göre de hakları olan şeyleri almaları ve
korumaları için yeterli olmamıştır.
10. Abant toplantılarını ben hiçbir zaman bir inanç ve zihniyet uzlaşması
arayışı olarak görmedim ve böyle algılamadım. Bana göre böyle bir uzlaşma
arayışı, mesela ateistin biraz müslüman, müslümanın da bir parça ateist olması
arayışı kadar paradoksaldır, imkansızdır. Faraza böyle bir uzlaşma olsa ortaya
çıkan şey ne ateizm olur ne de İslam. Abant'ta şunlar hedefleniyor ve ben bunun
için oraya gidiyorum: a) Aynı ülkede yaşayan farklı inanç ve hayat tarzına sahip
insanların birbirlerini tanımaları, dinlemeleri, anlamaları yani diyalog. b)
Hepsinin birleştiği olumlu fikir ve oluşlar varsa desteklenmesi, olumsuz olaylar
ve oluşlar varsa bunlara da karşı çıkılması. Herkesin haksız olduğunda
birleştiği dayatmalara karşı ortak mücadele zemininin oluşturulması. c)
Farklıların bir arada, farklılıklarını koruyarak; adalet, eşitlik ve özgürlük
çerçevesinde yaşamalarının mümkün olup olmadığının araştırılması, mümkün
görülürse bunun modelinin, projesinin hazırlanmasına katkıda bulunulması.
"Abant toplantıları amacına ulaşsa bu ideal bir İslamî model mi olur?" şeklinde
soru soranlara vereceğim cevap şu karşı sorulardan ibarettir: Bin yıldan fazla
İslam âlemine hakim olan saltanat modeli İslâmî ve ideal miydi? İslam alimleri,
zalim, fasık, gayr-i müslim idarecilerin yönetimi altında bulunan müslümanların
dinlerini nasıl yaşayacakları konusuna eğilmediler mi? Zulme ve haksızlığa karşı
ötekilerle iş ve güç birliği yapmak İslam'a aykırı mıdır?
Bu toplantılar, amacından saptırılmaz, kötü zannın hakimiyeti altında
değerlendirilmez, inançtan ve ilkeden taviz vermeye dönüşmez ve böyle algılanmaz
ise fayda getirebilir.
14 Bu bölüm, yazarın Laik Düzende Dini Yaşamak - II isimli kitabından
alınmıştır. Bknz. s. 253 vd.
III. Abant toplantısı
notları
Demokratik hukuk devleti
Öncelikle usul hakkında kısaca durmak istiyorum. Ana konu demokratik hukuk
devleti. Demokratik hukuk devleti kavramını açabilmek için bazı maddeleri
arkadaşlar ön hazırlık olarak bir metin halinde yazmışlar. Bu maddeleri teker
teker okuyup her biri üzerinde konuşursak, geçmiş tecrübelerden biliyorum ki
bunu bugün derleyip toparlayamayız. Arkadaşlarımızın çoğu akademisyendir.
Konuları anlatırken akademik tahlillere giriştikleri takdirde amacın dışına
çıkarız. Bu toplantının amacı, akademik bir tartışma değil. Böyle yaparsak işin
içinden çıkamayız ve zamanında tamamlayamayız. Bu sebeple şunu teklif ediyorum:
Demokratik hukuk devleti tanımını, olmazsa olmaz şartlarını ortaya koyalım.
Türkiye'deki uygulamayı, bu uygulama ile demokratik hukuk devleti kavramının
uyan ve uymayan yönlerini ortaya koyalım ve tekliflerimizi yani yapılması lazım
geleni ifade edelim diyorum. Bu çerçevede yürütürsek eğer müzakereleri, daha
derli toplu gider ve zamanında bitirebiliriz. Usul hakkında görüşlerim bu.
Şimdi biraz da bu toplantının amacını nazar-ı itibare alarak meseleleri ele
almamız gerektiğini, gerek demokrasi, gerek cumhuriyet, ekonomi ve bunların
birbiriyle ilişkisi gibi mevzuları, mesela bugün dünyada uygulanan ve bilinen
demokrasi ve hukukun problemleri, o halde demokrasi ve mevcut hukuk dışında bir
sistemin düşünülmesi gibi, insanı daha mutlu kılacak mevzuların ele alınması
mümkün olmakla beraber onlar bizim toplantının amacını aşar. Bu toplantıda
istişare edilen iki hususun önemli ve acil olduğunu düşünüyorum. Bunlardan bir
tanesi, toplumumuzdaki bölünmüşlük, Soli Bey'in "kültürel çatlak" dediği başka
arkadaşların başka ifadelerle ortaya koyduğu bu meselenin nasıl aşılabileceği
mevzuu. İkincisi devleti ve ekonomiyi, bu anlamda iktidarda olan insanların
biraz sonra adını koyacağım gerekçelerlebugün dünyada tutulan, kabul edilen,
evrensel bir kabule mazhar olan demokrasi anlayışı, hukukun üstünlüğü anlayışı
ve demokratik hukuk devleti anlayışına ters düşen bir tutumları, bir baskıları
var. Bu baskıdan da sadece İslamcılar, dinciler değil, başkaları da zarar
görüyor. Bu baskıyı, bu zalimâne, bu gayri insani, gayri hukuki baskıyı ortadan
kaldırmak için neler yapabiliriz? Bu iki husus bu toplantıda amil oluyor. Bu
pratik cepheyi gözümüzden uzak tutmamamız gerekiyor. Bu toplantıda akademik
yönden ziyade bu pratik yön -tabii benim algılayışıma göre- ön plandadır.
Onun için şöyle demiştim: demokratik hukuk devletini yeniden keşfetmek, bir adı
demokratik hukuk devleti olmayan yönetim biçimi teklif etmek yerine bizden daha
değerli ya da kusurlu olan ama zarar görecek ölçüde kusurlu olan devlet
anlayışını tadil edecek, iyileştirecek bir demokratik hukuk devleti tanımı ve
böyle bir demokratik hukuk devletinin olmazsa olmaz şartlarını ortaya koyalım.
Bu konuda bence güzel şeyler söylendi. Daha da derinleştirmek gerekmiyor. Yani
bugün içinde bulunduğumuz şartlarda önümüzü biraz açacak, sıkıntımızı biraz
giderecek bir imkanı, bu tanım bize verebilir. Arkasından demiştim ki bu teorik
tanımla Türkiye'deki uygulama arasındaki farklılıkları ortaya koyalım. Bunları
da arkadaşlar ortaya koydu. Şimdi neden farklı, yani neden demokrasi İskandinav
ülkelerinde şöyle uygulanıyor? Amerikada böyle uygulanıyor, Avrupada böyle
uygulanıyor? Avrupa Birliğinin demokratik ölçüleri, Kopenhag kriterleri, şunlar
şunlar. Bizde bu kusurlar niçin var? Mevcut anayasaya göre meşru, mevcut
kanunlara göre, meşru, devleti yöneten meşru iktidarlar, gayri meşru iktidarlar
bizim burada konuştuklarımızı bilmedikleri için mi bize bu baskıyı yapıyorlar?
Ya da hiç de kabul edilebilir olmayan bir demokrasi anlayışını uyguluyorlar,
burada bir bilgi sorunuyla mı karşı karşıyayız?
Hayır. Bana göre öyle değil. Bu milletten bu hakların esirgenmesinin bence 3
sebebi vardır. Bir tanesi o kültürel çatlak. Kültürel çatlak da şu anda iktidarı
elinde tutanların karşı tarafı yok etme arzuları, yok etme kararlarıdır.
İkincisi, ekonomik menfaattir, ekonomiyi ve devleti idare edenler, hepsinde aynı
sıfatlar var demiyorum, üçünü de kendinde toplayanlar vardır, birini-ikisini
temsil edenler vardır. Menfaati paylaşmak istemiyor. Üçüncüsü korku. Nedir bu
korku? Bu sefer menfaatle ilgili değil bu korku; gerçek anlamda samimiyetle iyi
olduğuna inandığı bir sistemin bozulma korkusu. İşte her zaman söylediğimiz
dinciler iktidara gelirlerse şöyle yaparlar, böyle yaparlar korkusu. O halde
bizim bu toplantıda hakları vermeyen, baskıları uygulayan, anti-demokratik
yönetimde ısrar eden insanların bu gerekçelerine de temas etmemiz gerekiyor.
Mesela ekonomik menfaati adilane paylaşmayı istemediği için bunları yaptıklarını
söylemek bir yanadır ve bu işe yarar bir şeydir. Başkalarının bunu bildiğini
ifade eder, ama iş korku meselesine geldiğinde, bu korku anlamlıysa bu anlamın
ortaya konması lazım, anlamsızsa anlamsızlığın ortaya konması lazım. Elbetteki
uygulanmış biçimiyle mevcut rejimi tehdit ettiği iddia edilen tek cephe İslamcı,
dinci cephe değildir. Başka cepheler de vardır. Anarşiyi kullanarak
gerçekleştirilmek istenen etnik ayırımcılık vardır. Daha başkaları da vardır,
içinde bulunduğum atmosferden hareketle İslamcılık açısından bu korkuya değinmek
istiyorum. Şimdi diyorlar ki bu hak ve özgürlükler artırılırsa ve Batı tipi bir
demokrasi verilirse, ülkenin birliği ve bütünlüğü tehlikeye düşecektir.15
15 Bu bölüm, 21-23 Temmuz 2000 tarihli III. Abant toplantısı müzakere'lerinden
alınmıştır
Demokratik Tevbe
Burada "demokratik tövbe" üzerinde durmak istiyorum. Bütün kesimlerin bir
demokratik tevbeye ihtiyaçları vardır. Yani sadece İslamcılar değil, bu ülkede
bir çok ideoloji mensubu karşı tarafı bastırarak, susturarak, gerekirse imha
ederek kendi değerlerini hakim kılmak istemiştir. Bunu ortaya koyalım efendim,
bunu koministler de İslamcılar da istemiştir. İslamcılar bundan vazgeçer mi?
İslamcılar tövbe eder mi, mümin tevbe eder mi? Bu soruyu da buraya koyayım.
Madem ki burada açıklıktan bahsediyoruz, bunların açıklıkla ortaya konması
lazım, Müslümanlar ya da İslamcılar öyle laflar etmişlerdir ki, sadece laf
etmekle kalmamışlardır, bazı örgütlenmeler ve bazı faaliyetler öyle gelişmiştir
ki, samimi olan başka ideoloji mensuplarının korkmasına zemin hazırlanmıştır.
Böyle bir korkunun makul zemini de vardır. Yok değildir, bunu ortaya koymak
lazım.
Bütün kesimler hepsi birlikte varolarak nasıl yaşayabilirler? sorusunun cevabını
aramak gerekiyor. Hepsinin tarzlarını olabilecek azami özgürlükler içerisinde
nasıl yaşayabileceklerini ortaya koymamız gerekiyor. Bu hak ve özgürlükler
yaşanırken, ülkenin halkı ve toprağıyla bölünmez bütünlüğünün nasıl
kurulabileceği konusunun konuşulup formüllerinin oluşturulması icap eder. Teorik
olarak söylemek istediğim bunlar. Bir de pratik teklifim var: Madem ki
yalvarmakla, acındırmakla hak alınamıyor ve madem ki samimi olmayan birtakım
kutsallar yada birtakım evrensel değerleri istismar eden ama bunun arkasında
ekonomik menfaatini korumayı hedefleyen insanları ikna etmek mümkün değildir.
Yani bilimle, sözle, hikmetle ikna etmek mümkün değildir. O halde onların
sultasını kırmanın çaresi nedir?
Bizde devleti yönetenlerin iradelerini gerçekleştirmek için kullanacakları
güçler belli. Sivil toplum olarak biz o güçleri elde edemeyiz. Bizim yegane
gücücmüz sivil toplumdur. O halde biz sivil toplumda fertler olarak demokratik
bilinci ve demokratik tepkiyi nasıl oluşturacağız? Sorunumuz budur. Bu noktada
iki şey teklif ediyorum: Abant Platformu, yılda bir toplantı ile kalmamalı.
Aydınları zaman zaman toplamak suretiyle halkı demokratik açıdan bilinçlendirme,
hatta demokratik tepkiyi oluşturma ve baskılara karşı koyma eğitimini vermenin
tedbirini düşünmeli. Eğitime çok temas edildi. Bugünkü liselerde, ortaokullarda
ve üniversitelerde demokratik bilinçli insan yetiştirmek son derece zordur.
Hepimiz oralarda çalışıyoruz, biraz ileri geri konuşursanız atarlar.
Konuşamazsanız, elinize verilmiş program vardır. Ders kitabı vardır, onun dışına
çıkamazsınız. Bunun için sivil toplum örgütleri aynı zamanda eğitim meselesini
de ele almalı, yani yaygın eğitimi.16
16 Bu bölüm, 21-23 Temmuz 2000 tarihli III. Abant toplantısı müzakere'lerinden
alınmıştır
IV. Abant
toplantısı notları Çoğulculuk ve toplumsal uzlaşma
Tarihten bu tarafa gelecek olursak, Osmanlı'da çoğunluk mu var, çoğulculuk mu
var? Bu tartışılıyor. Osmanlı'da değil sadece, Osmanlı sonrası Cumhuriyet
Türkiye'sinde de büyük şehirlerden küçük yerlere, köylere ve kasabalara doğru
gidildikçe bir çoğulcu dünya görüşü ya da yapı var mıydı? Nasıldı? Doğrusu
Osmanlı'da da çoğulculuk yoktu; Osmanlı'dan Cumhuriyete geçtiğimizde de uzun
süre Türkiye'de sosyal hayatta bir çoğulcu yapı olmadı. Ülkemiz insanlarının hem
gerçeklik hem değer alanında hükümleri vardı. Bu hükümler, köylüsünden
münevverine kadar insanımız tarafından şu ya da bu seviyede algılanmış ve
kabullenilmişti. Bu gerçeklik ve değer hükümleri dışında kalanlara bizim
toplumumuz katlanıyordu, onlarla beraber yaşıyordu, onlara birtakım haklar
veriyordu. Fakat onları, sosyal itibar ya da değer açısından eşit telakki
etmiyordu. Ve umumiyetle cumhuriyet döneminde ister muhafazakarlar olsun, ister
milliyetçilik kavramını ön plana çıkaranlar olsun, isterse İslami/İslamcı
kavramlarını öne çıkaranlar olsun; bu böyleydi. Muhafazakarları şöyle bir
programları vardı: "Bizi biz yapan değerleri muhafaza etmeliyiz. Aslında
toplumumuzun yükselen değerleri de bu değerler olmalı. Diğer değerleri
benimseyen insanların o değerlerle yaşamalarına imkan vermeliyiz. Fakat onlar
yükselen değerler olmamalı. Onlar geçici olmalı. Mümkünse onlar ihtida etmeli
bir anlamda asimile olmalı. Din değiştirmeyebilirler ama "kültür Müslümanlığı"
ya da "kültür milliyetçiliği" gibi onlar da bizim kültürümüzü hazmetmeli". Böyle
bir hedef vardı. Bu hedef doğrultusunda çalışmalar da oldu. Yazıldı, çizildi
hatta hareketlere dönüştü.
Tarihini tam olarak belirleyemeyeceğim, ama şu kadar yıldan beri, işte bu konuda
Türkiye'de çok önemli bir değişim yaşanıyor. İş tersine döndü. Muhafazakarların
yükselen değerler olarak ortaya koydukları ve siyaseti de devreye sokarak
"öteki"lere karşı bunu bir misyon, bir davet olarak kullandıkları değerler
sistemi ve müdafiileri, şimdi geri çekilmek durumunda kaldılar. Ama bunun yerine
bir başka ideoloji kendini dayattı Türkiye'de. Önceki ideoloji de tekçiydi,
şimdi bahsettiğim ideoloji de tekçidir. Bu da, belirli bir ideoloji tanımlıyor
ve ona intibak etmeyenlere belki de diğerlerinden daha farklı bir ayrımcılıkla
yaklaşıyor.
Özel alan ile kamusal alan üzerinde duruyorsunuz. Bunlara birde mahrem alan
ilave edenler var. Bugün mahrem ya da özel alanın üzerine kamusal alanın
istilası söz konusudur. Onun için insanlara özel değerleriyle, farklılıklarıyla
kamusal alanda varolma imkanı tanımadığınız zaman, onlara varolma imkanı
tanımıyorsunuz demektir. Dolayısıyla bir çoğulculuktan söz etmek de mümkün
olmuyor.
Osmanlı'dakine bir dayatma denebilirmiydi bilmiyorum ama bugün Türkiye'de bir
dayatmayla karşı karşıyayız. İster seçilmiş olsunlar ister seçilmemiş olsunlar,
özellikle de seçilmemiş olduğu halde bugün Türkiye'yi yönetenler, çoğulculuğu
kabul etmiyorlar. Kendilerine biz Abant Platformu'nda hukukun üstünlüğüne
dayalı, laik, çoğulcu, demokratik bir sistemden söz ediyoruz. Bunun da
unsurlarını onlara duyuruyoruz. Fakat bu dayatmacılara çadaşlıktan, bilimden,
bizim dışımızdaki dünyanın mesela laiklikten ne anladıklarından bahsettiğinizde,
aynen şunu diyebiliyorlar: "Bize bilim gerekli değil. Bizim ilkelerimiz ve
aldığımız kararlar var. Biz bu kararları yürüteceğiz." Bugün Türkiye böyle bir
dayatmayla karşı karşıyadır. Ve bunun çoğulculuk, demokrasi, din ve vicdan
özgürlüğü ve laiklikle hiçbir alakasının olmadığı muhakkaktır.
Peki, bu kadar total bir dayatma İslam'da var mı, Osmanlı'da var mıydı? Ben bu
konuda sadece şunu söyliyeyim. Ben bir Müslüman olarak meseleye bir
değerlendirme, bir de tanıyıp hak verme zaviyesinden bakabilirim. Değerlendirme
açısından baktığımda, ben bir imam camiasına mensup olduğumdan, inanmış bir
insan olduğum için, yani vahye, Kur'an'a inandığım için ve inandığım dinin hak,
ona uymayanların da batıl olduğuna inandığım için; inandığım dinin kurtarıcı
olduğuna, ona uymayan inanışların ve hayat tarzlarının ebedi hayat bakımından
kurtarıcı olmadığına inandığım için; ben teorik olarak bütün dinlere, sistemlere
eşit değerde bakamam. Anladığıma göre, benim dinim de bakmaz. Bu dini eğer uygun
gördüyse, Osmanlı'da bakmamıştır. Osmanlı halkının bir prototipini ele aldığınız
zaman, o bir Müslüman ile bir Gayrimüslimi ya da ateisti bir tutmaz,
tutmamıştır. Yahut, ahlak alanına geçtiğiniz zaman, adına fasık ya da ahlaksız
diyebileceğimiz bir insanla ahlaklı olanı eşit tutmamıştır, eşit bilmemiştir.
Gel gör ki, değerlendirme bakımından eşit bulmadığı inanışlara ve hayat
tarzlarına, hayat hakkı ve başkaca haklar vermiştir. Ama eşit görmemiş ve bütün
hakları vermemiştir.
Bugün bunun tam tersi söz konusu. Ve ben bir Müslüman olarak, ötekileri kendi
itikadım ve inancıma eş bilemem, böyle inanamam. Bu manada bir çoğulculuğu kabul
edemem. Diğer tarafta İslam'da aslolan, kulun gücünün neye yettiğidir. Eğer bir
Müslüman gücü yetiyorsa, kendi inanç ve değerlerini en yükseğe taşımaya çalışır.
Yetmiyorsa, farklı inanış ve hayat tarzına sahip olan insanlarla bir arada eşit
bir şekilde yaşamaya talip olur. Ama kendi olarak kalmaktan da ödün vermez.
Bu birlikte yaşama çerçevesinde, bir ortak alan problemi ortaya çıkmaktadır. O
ortak alanda taviz verecektir. Çünkü o bir zorunluluktur. Aksi takdirde toplum,
memleket, vatan, birlik olmaz. O ortak alanda herkes taviz verecek, taviz
vermenin zorunlu olmadığı alanlarda da herkesin kendi inancını -karşısında ki
inancın kendisininkine eşit olduğuna inanmaksızın- yaşama hakkı olacaktır,
olmalıdır. Bu çoğulculuğun temeli, yalnızca hak ve vecibede eşit olma anlamında
bir çoğulculuktur. Bunun sosyal ve siyasal uzantılarını da kabul etmek kaydıyla
bu anlamda bir çoğulculuk, benim gibi inanan insanlara zıt düşmeyen bir şeydir.
Ve bugünkü Türkiye'nin şu anki gerçeklerine pek değil, ama menfaatine uygun
gördüğüm çoğulculuk anlayışı budur.17
17 Bu bölüm, 13-15 Temmuz 2001 tarihli VI. Abant toplantısı müzakere'lerinden
alınmıştır
Dini çoğulculuk
Bütün dinler halihazırdaki durumlarıyla, yani siz yaşanan dinleri yok sayıp,
kafanızda bir din icat edip, "onun aslı şöyledir" diye yorumlayıp, onları tecrit
edemezsiniz. Bu, tamamen hayalidir. Halihazırda din var, bunların mensupları
var. Bunların akideleri, haram-helal telakkileri ve buna dayalı olarak oluşmuş
dünya görüşleri var. Siz filozofça düşünüp tamamen hayali olarak çıkıp, hatta
kendi egzistansiyel durumunuzu bile aşıp konuşuyorsunuz. Böyle konuşmak kolaydır
da, fakat kendi yaşantınıza indiğiniz zaman bunu söyleyemezsiniz.
Burada bir gerçeklik var. O gerçeklik şudur: Dini çoğulculuk konusunu
konuşuyorsanız, yalnızca İslam değil hemen bütün dinler, kendi temel
inançlarının hak olduğunu ve buna zıt olan inançların da batıl olduğunu ifade
ederler. Ve doğru olan da budur. İslam açısından da durum budur. Arkadaşın biri
"Kaç tane İslam var, İslam dediğiniz hangisi? Bu sözler dogmatizm kokuyor" dedi.
Ne koktuğunu bilmem, fakat dinde iman ve akide esastır. Siz ona dogma demekle
onun değerini düşüremezsiniz. Bunun bilimle de alakası yoktur. Bilim, ayrı bir
kategori, ayrı bir seviye alanıdır. Din ise ayrı bir alandır ve iman/inanç
esastır. Ve sadece biz değil, Yahudiler, Hıristiyanlar, Budistler ve diğerleri
de böyle inanıyorlar. Onun için siz eğer sosyal çoğulculuk değil ama sosyal
çoğunluktan bahsediyorsanız, bu tabii bir şeydir. İşte, bu sosyal çoğunluk
vakıasından yola çıkarak, bu sosyal çoğunluğu kamusal alana aktaracaksınız.
Ben bu ideolojik nötralizasyonu kasdederek diyorum ki; "Yurttaşlıktan başka
kimliğin olmadığı alanda yalnızca İslam değil insan da yoktur." Yine bu kamusal
alanın nötürleştirilmesi, kamusal alanı yöneten ya da oluşturanların kendilerine
mahsus bir ideolojiyi o kabın içine doldurmamaları anlamına geliyor. O kabın
bomboş olması anlamına geliyor. Fakat o kabın, bir sosyal realite olan
çokluğun/çoğunluğun oraya yansımasına imkan verme anlamına geliyor. İşte bu
imkan verildiği zaman sosyal çoğunluğa dayalı bir uzlaşma, birlikte barış içinde
yaşama imkanı oluşur. Başka türlü oluşmaz. Diğerleri sun'idir.
Gerçi burada "bu siyasettir, bilimsellik değil" denebilir. Bu konuların
bilimselliği de ayrıca tartışılır. Hangi bilimsellik? Ve bu bilimsellik,
matematik bilimlerdeki kesinlik derecesinde kesin bilgi veren bir bilimsellik
midir? Bu çoğulculuk konusunda onlarca yaklaşım, tanım söz konusudur. Kamusal
alanın nötürleştirilmesi konusunda yine çok farklı yaklaşımlar söz konusudur. O
halde, burada iki kere iki dört eder gibi bir bilimsellikle de karşı karşıya
değiliz. Eğer siyaset ya da siyasî bir yaklaşım içinde konuşuyorsak, o zaman
benim söylediklerim de bir yaklaşımdır. Ve bence buna ihtiyacımız var,
problemimiz bununla alakalıdır. Çünkü Türkiye'deki kavga, insanların
kimliklerinin kamusal alana yansıtılması önündeki anti-demokratik engellemeden
kaynaklanıyor. Böyle bir problemle karşı karşıya olduğumuz için ister istemez
meseleyi siyasî boyut da aktarmış oluyoruz.18
18 Bu bölüm, 13-15 Temmuz 2001 tarihli VI. Abant toplantısı müzakere'lerinden
alınmıştır
VI. Abant toplantısı'nın genel bir değerlendirmesi
Gittikçe gelenekleşen, oturan ve kurumsallaşmaya doğru gelişen Abant
Platformu'nun 4.cüsü de bu Temmuz ayında yapıldı. Gazeteciler ve Yazarlar
Vakfı'nın, başka birkaç sivil toplum kuruluşunun da desteği ile tertiplediği
toplantının bu seneki konusu "Çoğulculuk ve Toplumsal Uzlaşma" idi.
Vakıf yalnızca organizasyon ve finansman işini üsleniyor, danışma kurulunun
tavsiyeleri istikametinde katılacaklar listesi hazırlanıyor, katılacaklar
seçilirken konu ile ilişki, tartışma kültürü, kişinin toplumdaki yeri ve konumu
göz önüne alınıyor. Mümkün olduğu kadar farklı görüşleri savunanların bir araya
getirilmesine çalışılıyor. Toplantının amacı farklı kimlik ve kişiliklerin
yaşadığı, bu farklılık içinde bir birlik ve berberliğin vâkıa olarak
gerçekleştiği ülkemizde "birlik ve beraberliği sağlam bir teorik zemine
oturtmak"tır. Bu zeminin "Hukukun üstünlüğüne, insan hak ve özgürlüklerine
dayalı demokratik, laik bir sistem" olduğu öngörülmektedir. Bundan önceki
toplantılarda "din-devlet, akıl-vahiy ilişkileri, hukukun üstünlüğü ve demokrasi
konuları görüşüldü. Görüşler ve tartışmalar kitaplaştırıldı, ya ittifakla veya
çoğunluğun reyi ile ortaya çıkan sonuçlar da bildiriler halinde kamunun
bilgisine sunuldu.
Biz daha önceki yıllarda tartışılan konularda görüş ve düşüncelerimizi
yazmıştık. Bu yıl tartışılan konunun ana hatları ile bunlara ilişkin
görüşlerimiz şöyledir:
1. Toplumsal uzlaşma: Sağlanan mutabakata göre bundan maksat, farklı toplum
kesimlerini birleştirmek, farkları ortadan kaldırmak ve tektip bir toplum yapısı
oluşturmak değildir. Uzlaşma, diğer kesimi tanıma, ona hakkını verme, karşılıklı
anlayış ve güven içinde bir arada yaşamaya karar vermedir.
2. Çoğulculuk: Devletin belli bir dini veya ideolojisi bulunması halinde "farklı
kimliklerin, kültür guruplarının eşit hak verme ve değerlendirmeye tabi
tutulmayacakları, devletin dini veya ideolojisi yönünde bir tektipleştirme karar
ve faaliyetinin kaçınılmaz olacağı tabîîdir. Modernitenin getirdiği ulus devlet
modelinde de kimlik ve nitelikleri ile ulus esas alınmış, ulusal ideoloji
yönünde bir tektipleştirme söz ve fiil konusu olmuştur. Buna karşı posmodernite
çoğulculuk düşüncesini savunmuştur. Çoğulculuğun felsefi temelinde "bütün din ve
düşüncelerin eşitliği" vardır; hiçbir din, düşünce, ahlak diğerinden üstün veya
aşağı değildir; hepsi eşit değerdedir ve eşit derecede gerçektir; çünkü mutlak
bir gerçeklik ve değer yoktur.
Platformda bu maddenin mıuhtevası çeşitli başlıklar altında ve farklı yönlerden
tartışılmıştır. Bizim inanç, görüş ve değerlendirmemiz şudur:
Dinlerde ve ideolojilerde ötekine bakışın, öteki ile ilgili değerlendirme ve hak
tanımanın olumsuz olduğu, ötekine ya tahammül edilmediği veya geçici olarak
tahammül edilse bile tektipleştirme ve değiştirme amacı güdüldüğü bir gerçektir.
Ancak din olarak İslam'a geldiğimizde ötekinin varlığının tanındığı, din ve
ahlakına göre ona bir değer verildiği, temel insan haklarından onun da eşit
olarak yararlanmasının sağlandığı görülmektedir. Bu iddiamızın delili hem teorik
bilgiler hem de uzun İslam tarihi boyunca görülen uygulamadır. Bir müslümana
göre onun inancı mutlak hakikati yansıtır, ahlakı ve hayat tarzı da buna zıt
olanlardan güzeldir, değerlidir. Tevhid ile şirk, evlilik ile zina, helal kazanç
ile haram eşit değildir. Ancak yine bir müslümana göre kendisi gibi inanmayan ve
yaşamayanların da topluluk içinde, temel insan haklarından yararlanarak yaşama
hakları vardır. İslam'daki çoğulculuğu ve toplumsal uzlaşmayı bu çerçeve içinde
anlamak gerekir.
3. Farklılıklar ve kamusal alan: Platformda çok tartışılan ve mutabakat
sağlanamayan bir konu da farklılılların kamusal alana yansıması, burada temsil
edilmesidir. Az sayıda katılımcıya göre kamusal alanda "yurttaşık" dışında bir
kimlik yoktur ve olamaz; kamusal alan "dilsiz, dinsiz, ahlaksız, etnik
aidiyetsiz...dir." Ben bu yaklaşıma karşı şunu söyledim: "Böyle bir kamusal
alanda yalnızca İslam değil, insan da yoktur." Katılımcıların çoğuna göre
kamusal alana farklı kimliklerin, kültürlerin, taleplerin yansıması mümkündür,
çoğulculuk kamusal alanın kimliklerden arındırılması ve farklılıkların yalnızca
özel alanda tanınması ile gerçekleşemez; çünkü mevcut şartlarda özel alan diye
bir şey kalmamaktadır. Tartışılması gereken husus, farklılıkların kamusal alana
nasıl taşınacağıdır. Hala birlik ve beraberliğimizi sağlayan ortak tarihi ve
kültürel değerlerimiz bu konuda rehber olabilecek niteliktedir.
Bana göre demokrasiye ve çoğulculuğa aykırı olan şey, belli bir kuralı veya
değeri ötekine dayatmak, onu uyum göstermeye ve değişmeye zorlamaktır. Dayatma
ve zolama bulunmadığı takdirde devletin farklı kesimlere haklar tanıması,
yalnızca onların yararlanabileceği, başkalarını mecbur etmeyen düzenlemeler
yapması demokrasiye, insam haklarına ve çoğulculuğa aykırı olmak bir yana
bunların gereğidir.
V. Abant
toplantısı notları Küreselleşme
Abant'ta çok değerli konuşmalar yapıldı. Ben bu konuşmaları takip edebildiğim
kadarıyla bazı notlar aldım. Bu notlar bana göre soru sormam ya da katkı yapmam
gereken öğelerle ilgili. O notlarıma, bakarak bazı şeyler söyleyeceğim.
Bu küreselleşmenin tanımlanabilip tanımlanamayacağı konusu, önceki oturumda
tartışılmıştı. Bu tanımlanamaz, bunun ne olduğu belli değil ve bu konuda kafalar
karışık. Hatta tanımlamayalım ama üzerinde konuşalım demiştik. Eski
mantıkçıların ifadesiyle söylersek, bazı şeyler var ki hat şeklinde tarif
edilemezler ama resmedilebilirler. Yani onların temel belirleyici nitelikleri
söylenir, bir resim çıkar, o da bir tanım sayılır. Küreselleşme konusunda böyle
bir tanımlama yapılabileceğini düşünüyorum.
Bu açıdan da bir-iki şey söylemem gerekirse, küreselleşme beşerin, dünya
insanlarının, dünya insanlığının, bütün hakların ürettiği maddi manevi
varlıkları ve değerleri tabii bir bakış içinde dünyaya sunma manasına gelmiyor.
Böyle bir küreselleşme mevcut değil. Bugün mevcut küreselleşmede -ister
karteller deyin, ister Amerika'nın ya da Avrupa'nın patronluğundan bahsedin-
küreselleşme patronlarının maddi çıkarları var. Ya da yeni dünya düzeninde
engelsiz olarak dünyada dolaşması, istediği yere gitmesi ve maksimum kârı elde
etmesi icap eden bir sermaye var. O halde bugünkü küreselleşmenin temelinde
ekonomi var. Fakat bu tek başına yetmiyor. Ürettiğimi pazarlayabilmem için ve
kendilerinin bana rakip olmalarını istediğim insanlara kültürel olarak da,
gerektiğinde siyasal olarak da müdahele etmeyelim. İşte küreselleşme bu
çerçevede cereyan ediyor ve ben küreselleşmeyi böyle anladığım içindir ki
insanlığın hayrına kabul etmiyorum. Zaten böyle bir şeyin içinde olamıyacağımız
için yönetemeyiz. Ayrıca içinde olup yönetilmeye de müsait değildir bu. Bunun
iki patronu olmaz, bir tane patronu olur.
Bir araba teşbihi yapacak olursak, örneğin sizin bir arabanız olur. Başkalarının
da arabaları vardır ve doğru bildiğiniz ya da amaçladığınız yolda ilerlersiniz.
Sizi amacınızdan alıkoyacak alanları engelleyecek kadar da gücünüz vardır.
Başkalarının da gücü vardır, dengelemişsinizdir. Herkes arabayla dilediği yere
doğru gider. Bir başkasının arabasına binersiniz ama o sizi de dinler. Ara sıra
dersiniz ki, bu yol yanlış, şurasını tercih edelim. Üçüncüsü, bir çocuk tasavvur
edelim; arabayı kullanmaya çok meraklı ama siz vermiyorsunuz, veremiyorsunuz
direksiyonu. O oturmuş bakıyor size. Siz direksiyonu ne tarafa kırsanız o da
eliyle, hayali olarak direksiyonu o tarafa kırıyor. Bu işin içinde yönetme ancak
böyle olur. Bu da bir aldatmacadır. Neyin içindeyiz? Olabilirmiyiz? Evvela bu
soruların cevabını almak lazım.
Bizim manevi değerlerimiz diyor ki: "Zulme rıza zulümdür, küfre rıza küfürdür."
Ben burada kafirlikten söz etmiyorum ama zulümden söz ediyorum. Eğer benim
tanımlamaya çalıştığım küreselleşme olgusu içinde zulüm veya sömürü varsa o
zaman biz bunun içinde olabilir miyiz? Küreselleşme ve küreselleştirme ayrımı
konusunda da benim aklıma takılan hususlar var. Küreselleşme kendiliğinden olan
bir şey mi? Arkadaşların çoğu küreselleştirmeyi yağmurun yağması, deprem olması,
çocuğun doğması gibi kendi başına olan, engellenemez, önlenemez bir olay olarak
tasvir ettiler. Halbuki küreselleşmenin böyle olmadığı belli. Yine benim başta
yaptığım küreselleşme tanımlarına geliyoruz. Ben buradan da görüyorum ki, bunun
böyle olmadığı belli.
Sermayesi küreselleşen bir patron, bunu küreselleştirmeye aynı zamanda da
mecburdur. Yani bu küreselleşmenin yürüyebilmesi için aynı zamanda
küreselleştirmenin onun zorunlu sonucu olarak gereklidir. Onsuz olur mu? O
bakımdan da bunun birine karşı çıkmam ama diğerine karşı çıkmamak mümkün mü? Hep
karşı çıktık. Meşrutiyete karşı çıktık. Cumhuriyete karşı çıktık, demokrasiye
karşı çıktık, denildi. Tabi karşı çıkarız. Nereden çıktı? Soru budur, nereden
çıktı? Karşı çıktık dediğinize göre birisi getirdi dayattı, biz de karşı çıktık.
Bu ne kadar olumlu, ne kadar sağlıklı bir tavır? Bunun normali, birilerinin
getirip bunu size dayatması değil, bizim kendi değer ve dinamiklerimizden yola
çıkarak çağdaş, çağa katkı yapan, çağa alternatif sunan siyasî, sosyal,
kültürel, ilahî bir medeniyet projesi ortaya koymaktı. Bunu koymadığımız için
garip bir durum ortaya çıkıyor.
Örneğin benim bir elbisem vardı. Biraz boyum uzamış, şişmanlamışım, elbise
üzerimde acayip gözüküyor. Değiştirmem lazım ama bir başkası da getirmiş bana
bir elbise giydirmek istiyor, ona bakıyorum o benimkinden de kötü. Ya da ben
yabancıyım ona alışmamışım. Onunla vücudumda daha başka cinsten uyumsuzluklar
var ve itiraz ediyorum. Çok sağlıklı bir tavır. Ben bu karşı çıkışlarla, "Bir
çift koyun alalım, dağa çekilelim, orada ölelim" demek istemiyorum. "La ilahe
illallah" demekle "La ilahe" demek çok önemli değer farklılıklarını içerir.
Hayır demesini öğrenmek, insanlara hayır demeyi, reddetmeyi, beğenmemeyi, kabul
etmememyi bir hak olarak tanımak çok önemlidir. Ve insanımızın bazı şeylerin
kendine uymadığını bilmesi, ona itiraz etmesi "Bunu kabul etmiyorum" demesi
haklıdır. Bunu demek için ille de hemen uygulamaya koyabileceği bir projesinin
olması şartını ileri süremeyiz. Biz ne yapabiliriz? Tedbiri kim alacak? Biz
neyiz? Önce şuradaki biz neyiz? Şuradaki biz, insanlardan oluşan bir topluluğuz.
Biz burada tartışırız, konuşuruz, fikir üretiriz. Çok da heyecanlanmamız
gerekmez. Yani biz burada bir karar alacağız, yarın Türkiye bunu uygulayacak,
ertesi gün de dünya bunu kabul edecek. Böyle bir şey yok. Burada tartışıp
konuşurken çok rahat olmalıyız. Biz burada çok ters bir karar alsak, bir düşünce
ortaya sürsek de mahvolmayız. Ama önemli olan, buradaki biz böyleyiz. Buradaki
biz müsbet-menfi, işe yarar-yaramaz bir karar aldık diyelim. Türkiye bağlamında
konuşmamız gerektiğine göre; çoğunlukla biz olan bizle örtüşen, bizim kabul
edeceğimiz türden bir karar aldığımızı farz edelim.
Değerlendirmeler yaptık, kararlar aldık. Bu siyasi iradeye yansır mı? Halkın
iradesi, "biz"in iradesi parllamento'ya, siyasî irade'ye yansıyor mu?
Yansıdığını kabul edelim, halkı temsil eden siyasî iradenin iktidarı var mı?
Peki iktidar, seçilmişlerin elinde değilse, halk iktidarı belirleyemiyorsa bu
"kararlar" ne işe yarayacak? Yani toplanmayalım, konuşmayalım anlamında değil,
tedbiri bu açıdan da düşünelim anlamında söylüyorum.
Son olarak eğer kaza, kader, tarih, tarihin şartları bize imkan verseydi, biz
farklı bir dünya düzeni oluştururduk. Bu liberal kapitalizm olmazdı. Cumhuriyet,
demokrasi, insan hakları gibi konularda 40 tane demokrasi lehine 40 tane
aleyhinde argüman var dendi. Onlara itiraz etmek de Allah'ın varlığına itiraz
etmek manasına gelmiyor. Kaldı ki ona da itiraz ediyorlar. Yani biz olsaydık,
bunu çoğaltabiliriz ama burada alelacele hazırladığım 5 temel değere dayalı bir
küresel dünya düzeni oluştururduk.
Bu 5 temel şudur: 1. İslam: Hak dini küreselleştirmek ister, ama zorlamaz.
İslam'ın böyle bir misyonu vardır, ama zorlamaz. Onun için de iradenin
hürriyetini insanların inanma, inanmama özgürlüğünü ve bunun yolunu açık tutmak
ister. Ve bu hak ve özgürlüklere götürür insanı. 2. Allah "rezzak-ı âlem"dir.
Allah "rezzak-ı mü'minin" değildir, sadece müminlerin rızkını vermez. Allah
Teala yeryüzünde bütün canlıların rızkını verir. Yaratmıştır. Bugün olan
zulümdür. Yani falanın rızkını onun cebinden, onun ağzından alıp israf etmekten
ibaret olan bir zulüm söz konusudur. Yoksa global olarak baktığınızda Cenab-ı
Hakk'ın yarattığı rızık bütün canlılara yeter ve de artar. O halde Allah "rezzak-ı
âlem"dir. Kimse aç veya açık kalmaz. 3. Varlık, insan ve tabiat; emanettir,
korunur. 4. Allah, adaleti emreder. 5. Bir tek Allah'a ibadet ve onun
yarattıklarına şefkat İslam'ın temel iki esasıdır.
İşte biz bu 5 esasa dayalı bir dünya düzeni kurardık ve bu daha insanî olurdu.
İtiraz edelim, bunu savunalım; gücümüz yetmezse de bunu yapalım. İtiraz etme
hakkımızı, savunma hakkımızı açık tutalım. Zaruretler ölüm-kalım meselesine
geldiğinde kendilerine mahsus hükümleri vardır. O zaman zaruret kapıları açılır.
O zaman dersin ki; "Şu zaruret, şunu kabul ediyoruz, bunu alıyoruz, bunu
veriyoruz." Yine de itirazımız bakidir.19
19 Bu bölüm, yazarın 12-14 Temmuz 2002 tarihli V. Abant toplantısı
müzakere'lerinden alınmıştır
Bir şiir (Küreselleşme)20
Her canlıya yeter ilâhî nimet
Âdil dağıtmaya eden yok gayret
Dünyaya benciller hakim olmazsa
Rızıksız fert kalmaz, buyur hesap et
Küresel olan ne, ilmü irfan mı
Herkese ulaşmış rızk-ı Rahman mı
Dünyayı bir köye hatta bir eve
Çeviren ahlak mı yoksa iman mı?
Hayır hayır sakın aldanma kanma
Her yüze güleni dost olur sanma
Zenginin çıkarı küreselleşen
Aldatır perdeler sakın inanma
Kuzey'de köpekler saltanat sürer
Batı'da bir insan dünyaya değer
Doğuda, Güney'de açlık, sefalet
İnsandan insana fark varmış meğer!
Açlıktan kemiği sayılanlar var
Ölenler, sürünen, bayılanlar var
Sömürgecilerin sofrası zengin
Güçlüyü her yerde kayıranlar var
Hukuk, servet, refah küresel midir
Yoksa zenginlere akan sel midir
Zulümle saltanat payidar olmaz
Batılı kardeş de Doğu el midir?
Küreselcilik bir göz boyamadır
Patron tarafından bir dayamadır
Ehl-i hikmet değil teorisyenler
Bir örnek istersen Fukuyama'dır
Liberal kapital kazanca doymaz
Dine sırt çevirir ahlaka uymaz
Tavukla tilkiyi hür bir kümese
Koyar da vicdanı ıztırap duymaz
Küresel sömürü can çekişiyor
Şiddet kol geziyor, kin pekişiyor
Yoksulun kanını emip semiren
Bir gün patlayacak, balon şişiyor.
Sorumlu sayarsan bir gün kendini
Bütün insanlıktan ne olsa dini
Merkeze insanı alırsan eğer
İkna da edersin sen Hayreddin'i
20 Yazar bu şiiri, 23 Nisan 2002 tarihinde Avusturalya'da yazmıştır: "23 Nisan
günü Avustralya'da idim, orada da küreselleşme konusu üzerine konuşulmuştu,
düşünce ve duygularımı bir şiir ile ifade etmiştim."
V. Abant
toplantısı'nın değerlendirmesi
Gazeteciler Yazarlar Vakfı ile daha başka birkaç vakfın işbirliği ederek birkaç
yıldır tertip ettikleri Abant toplantıları farklı kesimlerden farklı sesler
getirdi. Söylenen ve yapılanları yok sayarak, satırların arasından anlam
çıkararak, oralarda bulamazlarsa "hava bulutlanıyor demek ördek Hasan demektir"
mantığını kullanarak toplantının amacı ve alınan kararlar hakkında olumsuz
yorumlar yapıldığı gibi olup biteni tarafsız olarak değerlendirenler de oldu.
Daha önce de söylediğim gibi bu toplantının temel amacı, "Türkiye'de yaşayan,
farklı kesimlere mensup ilim, fikir ve sanat adamlarının önemli bir kısmını bir
araya getirmek, ülkenin ve dünyanın önemli meseleleri üzerinde konuşmalarını,
tartışmalarını, yorumlar ve teklifler oluşturmalarını, bu arada birbirlerini
daha yakından tanıyıp anlamalarını" sağlamaktır.
Bu sene tartışılan konu küreselleşmedir; bu olgu, sosyal, ekonomik, siyasî,
kültürel ve hukukî yönlerden ele alınmış; ne olup ne olmadığını, amacını,
etkilerini ve ülkemize düşen vazifeyi açıklığa kavuşturmak üzere çaba
gösterilmiştir..
5 değerli bilim adamımızın21 hazırladıkları tebliğler, konunun bir düzen ve
disiplin içinde ele alınıp tartışılmasına yardımcı olmuştur.
"Küreselleşme ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel anlamda bazı ortak değerlerin
yerel ve ulusal sınırları aşarak dünya çapında yayılmasını ifade etmektedir..."
"Kimi taraftarlarına göre insan haklarını, liberal demokrasiyi ve piyasa
ekonomisini garanti altına alan... Bir süreç ve insanlığın mutlak hayrına olan
bir gelişmedir. Kimi sert muhaliflerine göre ise uluslararası sermayenin,
yerküreyi daha bir genişliğine ve derinliğine fethetme gayretinin süslü bir
kamuflajı ve bir başka türden neo-koloniyalizmdir."
Şu ana kadar olup bitene bakıldığında küreselleşmenin, bütün insanlığın hayrına
olmadığı, zengin, kalkınmış, üreten ve satan ülkelerin lehine ve halkı dünya
nüfusunun büyük çoğunluğunu teşkil eden öteki ülkelerin de aleyhine işlediği
rahatça söylenebilir. Küreselleşme yeni dünya düzeni denilen kapitalizmin
kaçınılmaz sonucudur. Kapitalizme özgecilik, merhamet, adalet, çevreyi koruma,
adil paylaşım gibi ahlaki erdemler aşılanırsa ve böylece daha insanî bir
"kapitalizm" ortaya çıkarsa o zaman belki küreselleşme de daha ziyade "maddi
mânada" insanlığın hayrına olabilir.
İslam dünyaya, kasabın etlik hayvana baktığı gibi bakmaz. Hz. Peygamber'in
(s.a.v.) mesajı belli bir bölgeye, çağa, ırka, kültüre mahsus olmayıp geneldir,
küreseldir, evrenseldir. O, dini tebliğ etmeye başladığı andan itibaren bütün
dünya insanları onun ümmeti olmuştur; İslam'ı kabul edenler "icabet ümmeti", ya
işitmediği veya ikna olamadığı için henüz kabul etmeyenler ise "davet
ümmeti"dir. Müslümanlar yeryüzünde iktidarı ele geçirdikleri zaman onlar için
önemli olan insanların ellerindeki maddi değerleri alıp onlara "müslümanlar
olarak" sahip olmak, başkalarına mümkün olduğu kadar azını bırakmak değildir.
İslam hakimiyetinin amacı mümkün ise bütün dünyada hak ve hürriyeti hayata
geçirmek, bütün insanların bunlardan yararlanmasını sağlamak, zulmün kökünü
kazımaktır. Allah dünyada refahı, rızkı, serveti imana bağlamış değildir;
inansın inanmasın gereğini yapan herkes bunlara sahip olur. İnansın inanmasın
hiçbir kimse aç ve açık kalamaz; birilerinde ihtiyaç fazlası bulunduğu sürece
muhtaç olanların onda hakkı vardır ve İslam hakimiyeti bu hakkı sahibine
ulaştırmakla yükümlüdür.
İslam hakimiyeti bilimi ve teknolojiyi bu yüce amaçlara ulaşabilmek için
kullanır. Başkaları daha üstün, daha güçlü olduklarında küresel adalet ve
hürriyete zarar verir korkusu yüzünden de en güçlü olmayı vazife bilir. Şu halde
bugün insanlığın selameti, İslam ahlâkının ve insanî amaçlarının
küreselleştirileceği bir dünya düzenine bağlıdır.
21 Mehmet Aydın, Mustafa Erdoğan, Mehmet Altan, A. Yaşar Sarıbay ve S. Hayri
Bolay.
AB'den küreselleşmeye22
Bir gazetenin manşetinde "Abant'tan AB çıktı" ifadesini okudum. 15 maddelik
sonuç bildirgesinin yalnızca son maddesinde AB'ye temas edilmekte ve şöyle
denmektedir: "Türkiye'nin küreselleşme sürecine katılmasının önemli
aşamalarından birisi Avrupa Birliğidir. Esasen bu, Türkiye'nin 2 asırlık
yönelimine uygun bir hedeftir. Bu süreçte Türkiye'nin varlık ve çıkarlarını
gözeten bir anlayışla üyelik için gerekli hazırlıkların yapılması uygundur."
Görüldüğü gibi bu madde, her biri ayrı önemi haiz olup doğrudan AB ile ilgili
olmayan 15 maddeden bir maddedir ve "Türkiye AB'ne mutlaka girmelidir, girmezse
mahvolur" filan dememiştir. Madde bir gerçeği ifade etmekte, bir de -şartlı
olarak- giriş için gerekli hazırlıkların yapılmasını uygun bulmaktadır.
Türkiye'nin en azından Tanzimat'tan bu yana resmi olarak gözünü Avrupa
medeniyetine diktiğini ve kurtuluşunu bu medeniyete dahil olmakta bulduğunu kim
inkar edebilir? Doğrudan Batılılaşma'yı savunanlar bir yana, Türkçüler ve
İslamcılar da "İslam-Batı", "Türk-İslam-Batı" sentezlerinden söz etmişler; yani
Batılı olmayı reddetseler bile Batı'dan bazı şeyleri almayı savunmuşlar, bu
alışverişin öz benliklerine zarar vermiyeceğine kani olmuşlardır. İşte madde bu
gerçeğe işaret etmektedir.
"Üyelik için gerekli hazırlıkların yapılması uygundur" derken Abant'a katılanlar
bir de şart ileri sürmektedirler: "Türkiye'nin varlık ve çıkarlarını gözeten bir
anlayışla." Bu şarta göre; AB'ye giriş Türkiye'nin çıkarına değilse veya onun
varlığına derhal, yahut zaman içinde ortadan kaldıracaksa giriş hazırlığı yapmak
bile uygun değildir.
Abant toplantısında olsun, başka toplantılarda konuşma ve yazılarda olsun
çeşitli gerekçelerle AB'ye girmeye karşı olanların şu sorulara makul ve gerçekçi
cevaplar bulmaları gerekiyor.
Türkiye AB'ye girerken bir şeriat ülkesi mi AB'ye giriyor, yoksa demokrasisi de
laikliği de arızalı bir ülke mi, demokrasi ve laikliği daha sağlıklı bir ülkeler
topluluğuna giriyor?
2. Türkiye - teorik veya hayali olarak değil, pratik ve gerçekçi olarak - içinde
bulunduğu maddî ve manevî bir yığın problemi tek başına kalarak veya dünyada
mevcut alternatif güçlerle/kutuplarla işbirliği yaparak çözebilir mi?
"Çözebilir" diyenler varsa - ki oluyor - "Hangi kadro, hangi programla ve ne
zaman" sorularının tatmin edici cevabı nerede?
3. Hiç şüphe yok ki ilk akla gelen ve olması gereken birlik, İslam'ın rahmetini
bütün insanlığa sunmak ve İslam medeniyetini dünyaya alternatif bir medeniyet
olarak takdim etmek üzere Müslüman ülkelerin oluşturacakları birliktir. En
azından Sultan Abdülhamit zamanından beri siyasî ve ideolojik alanlarda bu
birliği oluşturmak için gösterilen bunca çaba semere verdi mi? "Şimdiye kadar
olmadı ama uygun bir yakın gelecekte bu birlik şu yoldan gerçekleşecektir"
müjdesini verecek bir Allah kulu var mı?
İslam "hayatı, aklı, nesli, malı ve dini" korumayı hedefliyor. AB'ye
girmediğiniz takdirde bunları koruyamıyorsanız girmeniz gerekir,
koruyabiliyorsanız girmeniz caiz olmaz. Bütün hesapların, değerlendirmelerin bu
esasa göre yapılması zorunludur.
22 Yeni Şafak, 19.07.2002
VI. Abant toplantısı
notları23
Farklı branş, inanç ve düşünce sahibi aydınların toplanarak ülkenin ve dünyanın
önemli bir meselesini konuşup tartıştıkları, müzakere sonuçlarını bir bildiri
ile halka duyurdukları, başından beri Türkiye kamuoyunun ve bir ölçüde Batı'nın
ilgisini çeken Abant Toplantıları'nın 6.'sı da 11-13 Temmuz 2003 tarihleri
arasında yapıldı. İlgi ve fonksiyonları bakımından birden fazla toplantıya
katılan şahıslar yanında her toplantıda olduğu gibi sonuncusunda da yeni yüzler
vardı. Üniversite öğretim üyeleri ile lisansüstü öğrenim yapan gençlere de imkan
ölçüsünde bir kontenjan ayrılmıştı.
Konu, "Savaş ve Demokrasi" idi. Genel olarak savaşın sebepleri daha az, yakın
zamanlarda gerçekleşen savaşların ve özellikle ABD saldırılarının sebepleri ise
daha çok üzerinde durulan konu oldu. Dinlerin, kültürlerin, güvenliğin de savaş
sebebi olabileceği ama son savaşlarda baş sebebin ekonomi olduğu fikri daha
ziyade kabul gördü. Ekonomik çıkarın elde edilmesi ve korunmasının, belli
bölgelere hakim olmayı da gerektirdiğine dikkat çekildi (jeo-stratejik sebep).
Son toplantı vesilesiyle oluşan intiba ve düşüncelerimi şöylece özetlemek
mümkündür.
İçeride nasıl irtica bazı operasyonlar için bahane kılınıyorsa son savaşlarda da
demokrasi ve kitlenin can güvenliği aynı şekilde bahane kılınmıştır. ABD'nin son
savaşlarda bölgeye bıraktığı bombalar ve kullandığı silahlar yüzünden ölen
masumların haddi hesabı yok, ayrıca bu ateşlerin bıraktığı radyoaktif etki uzun
süre atmosferi kirletiyor ve insanların sağlığını olumsuz etkiliyor. Yine
ABD'nin, dış dünyada demokrasinin tesisi ve korunması ile ilgili karne notunun
çok düşük olduğu da herkesin malumu. İşine geldiği zaman ve yerde anti
demokratik, monarşik, totaliter yönetimleri destekliyor, bunlara karşı mücadele
veren İslamcı demokratik gurupları terörist ilan ederek çökertiyor, işine
geldiği zaman da "şu bölgeye demokrasiyi getireceğim" diye savaş açıyor. Kitle
imha silahlarını (kitlenin hayat ve sağlığını) anında veya zaman içinde tehdit
eden silahları) son zamanlarda en fazla ABD ve İsrail kullanıyor; sıra
temizlemeye gelince, elinde bu silahlardan bol miktarda bulunan ülkelere ses
çıkarılmıyor, kitle imha silahı ya hiç bulunmayan veya devede kulak kabilinden
olan ülkelere ise baskı yapılıyor, saldırı düzenleniyor. Savaşın sebebi ve
müsebbibi ortada; ancak buna dur diyecek bir "uluslararası güç" ufuklarda
görülmüyor.
Demokrasi ile savaş arasında ilişkinin bulunduğu tartışılamaz bir gerçektir,
ancak meşru savaş dışındaki savaşların engellenebilmesi için ulusal
devletlerdeki demokrasinin gerçek olması, uluslararası düzenin de adalet temeli
üzeinde kurulmuş bulunması gerekiyor. Ülkelerin içinde demokrasi "sözde" olursa,
başta medya olmak üzere çeşitli illüzyon araçları ile halk kolaylıkla yanlış
yönlendirilebiliyorsa haksız savaşlara yine "evet" denebiliyor.
Uluslararası kurum ve kuruluşların güçlü ve adil olması gerekiyor. Son savaşta
da görüldüğü gibi bu kuruluşlar zayıf veya güdümlü olurlarsa, onların varlığı
haksız savaşı engellemeye yeterli olamıyor.
ABD'nin ekonomik menfaati ve vazgeçilmez partneri olan İsrail'in güvenliği başta
Ortadoğu olmak üzere İslam ülkelerine egemen olmasını kaçınılmaz kılıyor.
Aslında ABD ve İsrail, egoizmden vazgeçerek adil bir düzene ve barışa razı
olsalar, zorla egemenlik yerine adil paylaşıma dayalı karşılıklı rıza ile
"barışı tesis etmek ve korumak" mümkündür. ABD şimdilik buna yanaşmadığına göre
iş karşı tarafa, İslam ülkelerine ve menfaatleri ABD'ye dur demeyi gerektiren
diğer ülkelere düşüyor. Yapılması gereken çok şey var, ama öncelikli olanı İslam
ülkelerinde halkın yönetime el koyması, totaliter yönetimlere son verilmesi,
Müslüman halkların istediğini bildiğimiz "İslam ülkeleri arası işbirliğinin"
kurulması ve kurumlaşmasıdır. Arkasından diğer ülkelerle de ortak amaçlara
yönelik işbirlikleri kurulmalıdır.
İslam'ın adı barışla ilgili olduğu gibi, Kitabı da barışı esas almakta, savaşı
ancak zorunlu hallere münhasır kılmaktadır; İslam'ın zorunlu dediği haller ile
çağdaş düşünürlerin "haklı, meşru" dedikleri savaş ise büyük ölçüde
örtüşmektedir.
23 Yeni Şafak, 18.07.2003
İslami Okul Okulların En Önemlisi