Hiç şüphe yok ki, insanoğlu
yaratıkların çokluğuna ve çeşitliliğine şahit olduğu zaman şaşıp kalır. Bu
şaşkınlık kalbini, kalbi bağlarını böler dağıtır. Kalbin çokluk karşısındaki
şaşkınlığı, yaratıklara bağlar onu. Fakat bu bağlılık, ya muhabbet, ya korku
yahut da umut şeklindedir.
Fakat mahlukatı birleşik olarak
tekleşmiş gördüğü zaman, kalbi Allah (c.c)'ın tevhidi, ortağı olmayan o mabuda
kulluk etmek üzere
içtima eder ve
birleşir.
Böylece bütün yaratıklara
iltifat ettiği halde, kalbi tek başına Allah (c.c)'a iltifat eder. Bu iltifat,
Rab korkusu,
ümidi ve yardım isteme şeklinde tecelli eder. Bu durumda bazen yaratan
ile yaratılanın arasını ayırdedebilmek için, yaratığa bakma fırsatı bulamayacak
kadar kalbi Allah (c.c) ile meşguldür. Durum bu olunca, yaratıklardan
nazari ve
kasti olarak yüz çevirir. Bütün düşüncesini bir noktaya, sadece Hakka yöneltir.
Böyle bir hal, fena deyiminin
ikinci tipine girer.
Fakat ikincisinden biraz farkı
vardır. Bu fark kulun, yaratığın Allah (c.c) ile kaim olduğunu, ancak O'nun
emriyle hareket ettiğini bilmesidir.
Yaratıkların çokluğunun ve
çeşitliliğinin Allah (c.c)'ın
vahdaniyeti (birliği)
içinde yok olduğunu; Allah (c.c)'ın bütün yaratılmışların Rabbi, ilahı,
halikı
(yaratanı) ve maliki olduğunu
görür.