Gerçek sevgi, sevgiliyi dost
edinmekle sonuçlanır.
Bir dost da, dostun sevdiğini
sever,
buğz ettiği (sevmediğini)
sevmez. Sevgide ve nefrette dostunun yanında olur daima.
Allah
(c.c)
iman etmeyi ve
takvayı
(imanın gereğini yaşamayı) sever, küfür, fasıklık
ve isyandan ise nefret (buğz)
eder. Onun için, O'nun kulu, O'nu kendisine efendi ve sevgili yapmış bir kimse,
Allah
(c.c)'ın
sevmediği küfür, fasıklık
ve isyanı elbette ki
buğzeder
sevmez.
Herkes, bilir ki sevgi insanın
kalbinin
iradesini
tahrik eder. Sevgi kalpte
kuvvetlendiği
derinleştiği ve iyice
yerleştirdiği zaman, sevgi oranında sevilenin istediklerini yapmayı arzular.
Şayet sevgi kesin bir hal alınca her emri, her isteği itirazsız yerine
getirilir.
(Sevgi tamamlandığı zaman, sevilenin elde edilmesini
arzulayan kesin bir irade gerekir. Bu durumda eğer kul gücü yeterse, onu meydana
getirir).
Kul gücünün yettiği son noktaya
kadar, sevgiliye yaranmak için uğraşır didinir. Eğer
güçsüz olursa, gücünün yettiği kadarını ifaya çalışır.
Sevgilinin her istediğini bütün gayretine rağmen yerine getirememişse, sırf o
samimi gayretinden ötürü, yapamadıklarını da yapmış sayılır, ve bütün ecirleri
alır.
Bu konuda Allah Rasulü
(s.a.v)
bir sahih
hadislerinde şöyle buyurmuştur:
"Bir
kimse başkalarını, doğru yola, hidayet yoluna davet ederse, böyle bir kimseye
kendisine uyanların sevabı kadar ecir verilir; davetine icabet edenlerin
ecirlerinde de bir şey eksilmez. Bir kimse de insanları eğri yola, delalet
yoluna davet ederse, kendisine uyanların günahları kadar günah kazanır ve bu
durum iştirak edenlerin günahlarını eksiltmez"
(Müslim, Zekat:
69; Nisai, Zekat: 64.)
Bir başka hadislerinde Allah'ın
Rasulü
(s.a.v)
şöyle buyurmuştur:
"Medine'de
öyle kimseler vardır ki, siz hayır için hangi dereyi geçerseniz, hangi yolda
yürürseniz, kazandığınız sevabda sizinle aynı dereceyi kazanırlar!"
"Onlar Medine'den hiç hareket
etmedikleri halde mi, kazanacaklar sevabı ey Allah'ın Rasulü?" diye sordular
sahabiler. Allah'ın Rasulü:
"Evet, çünkü
oları Medine'de alıkoyan özürleri, sebepleri vardı"
diye cevap verdiler."
(Müslim, İmaret: 159.)
Cihad; Yüce Allah'ın
(sevdiğinin yapılması),
sevdiği şeylerin insan hayatına hakim olması,
(sevmediğinin terkedilmesi),
sevmediklerinin de defolması için, insanın bütün kudretiyle çalışmasıdır.
Kul gücünden daha aşağı bir
gayret sarfederse, gücü yettiği halde bazı işleri yapmaktan kaçınırsa, böyle bir
kulun kalbinde Allah
(c.c) ve Rasulü'nün
(s.a.v) sevgisi yeteri kadar yok demektir.
Herkes bilir ki,
şüphesiz sevilenlere, ekseriya sevilmeyen şeylerin vukuu ihtimali ile nail
olunur.
(insanoğlu sevdiği şeylere,
genellikle sevmediği işleri yaparak ulaşır.)
(Muhabbette)
sevgide ister
salih (samimi)
olsun, isterse de
fasık olsun,
bu böyledir.
Demek ki, dünyada mal,
riyaset,
makam, mansıp ve
çeşitli
suretleri sevenler,
ancak bu arzularına, dünyada kendilerine gelecek bir
zarar karşılığı
ulaşırlar. (Sevdiklerine ulaşmak için, bazı zararları göze almalıdırlar. Sevdiklerinden bazılarını terketmek zorunda kalırlar çünkü.
)
Tabii
ki dünyada zarara uğrayanlar ahiretde de zarara uğramışlardır.
İşte Allah
(c.c)'ı
ve Rasulü'nü (s.a.v) seven bir
kimse:
Birçok sevdiklerinin
zarara uğramasını göze alarak; mal, makam ve suret arkasında koşanların
katlandığı ve
tahammül
ettiği eziyet ve cefa kadarını göze almalıdır en azından.
Dünyalık elde
etmeye çalışanların terketmek zorunda kaldıkları, feda etmek mecburiyetinde
oldukları diğer sevdiği şeylerden vazgeçerken duydukları ızdırapları çektikleri
eziyetleri duymalı ve çekmelidir.
Böyle eziyet ve cefalara
tahammül etmez ve katlanmaz ise; bu o kimsenin Allah
(c.c)'a
ve Resulüne olan sevgisinin
zayıflığına
ve samimi olmadığına
delâlet eder.
Bu durumu aklı olan herkes böyle bilir ve inanır.
Yine herkes bilmektedir ki,
mümin, diğer insanların sevdiği şeyleri sevme derecesinin çok üzerinde Allah
(c.c)'ı
seven kimsedir. Diğer insanların dünyalık sevgisinden çok üstün derecede olmayan
Allah
(c.c)
sevgisi müminlik sayılamaz.
İşte bu konudaki Allah
(c.c)'ın
kelamı:
"İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah'ın
dışındaki sevdiği şeyleri, Allah'ı sever gibi severler. Ama iman edenlerin Allah
sevgisi, onların Allah'tan gayrilerine duydukları sevgiden çok daha şiddetli ve
çok daha sağlamdır" (Bakara: 2/165)
Bazen seven kişi akıl zayıflığı
ve düşünce kısırlığı içinde bulunduğundan, Allah
(c.c)'tan
başka sevdiği şeylere ulaşma işinde yanlış yollara sapar ve sevdiğini elde
edemez. Bu çeşit sevgi sahipleri, yani sevgilisine ulaşacak aklı olmayan, yanlış
yollara sapan kişi, samimi sevse de, riya yapsa da, övgüye layık bir iş yapmış
sayılmaz.
Sorulacaktır. Salt sevgi,
bilinen bir yolda kullanıldığı halde arzu edilene ulaştırmazsa, mal çokluğu ve
riyaset (iktidar
makamı) nasıl olur da insanı maksada ulaştırabilir?
Elbette ulaştıramaz. İnsanoğlu
her şeye aklı selimle bakarsa, iyi düşünerek hareket ederse ancak ulaşabilir.
Salt sevgi, yahut mal,
riyaset
(makam) ve suret aşkı insanoğlunu akıl ve düşünce sahibi olmadan hiçbir yere
götürmez.
Maksut
(İstenilenin elde edilmesi),
ancak
akl-ı selim
sahibi olan insanların takip ettikleri yolu takip etmekle mümkündür.
Anlattıklarımız eğer
anlaşılmışsa, iyi kavranılmışsa;
Kalpte Allah
(c.c)
sevgisi ne derecede yerleşmiş ve sağlamlaşmışsa, o derece de kulluğun arttığı
anlaşılmış olacaktır.
Allah
(c.c)'a
kulluk ne derecede
artarsa,
diğer
mahlûkları,
nesneleri sevmek yüzünden düşünülen kölelik o derece azalır, hürriyete o
derecede ulaşır insanoğlu.