Sapıklar ise; Allah
(c.c)'ın
her şeyi yaratmasından ve terbiye etmesinden ibaret olan kevni hakikatları
görüyor ve bunu
dalâletteki
mertebelerine göre, Allah
(c.c)'ın dini ve şer'i emirlerine uymaya engel sayıyorlar.
Aşırı
dalâlet
(sapıklık) içinde olanlar
ise, kevni hakikatları, dini hakikatlara uymaya engel saymayı, mutlak manada
genel bir kaide olarak kabul ediyorlar. Şeriata uygun olmayan bütün işlerinin
doğruluğuna da kader ölçüsünü delil olarak getiriyorlar.
Bütün bu sözler, yahudi ve
hıristiyanların sözlerinden besbeter küfürdür ve
şerlidir. (kötülük
getiricidir).
Böyle sözler aynen müşriklerin
sözlerine benzemektedir. Onlar şöyle demişlerdi:
"Allah dileseydi, ne biz ve
ne de babalarımız Allah'a şirk koşamaz ve hiçbir helali haram sayamazdık"
(En'am: 6/148)
Ve yine o müşrikler:
"Eğer Rahman isteseydi, biz
onlara, yani putlara ilah nazarıyla bakamazdık"
(Zuhruf: 43/20)
demişlerdi.
Bunlar yeryüzünün, sözleriyle en çok çelişkiye
(gerçeklere ters)
düşen kimseleridir. Daha doğrusu, şeriata uymayan
fiiline kaderi delil gösterirse, böyle bir kimse mutlaka tezada düşmüş olur.
(Şeriata uymayan
işlerine kaderi şahit getiren insandan daha şedid sapık yoktur yeryüzünde.)
Çünkü bütün insanların yaptıkları işin doğruluğunu
ikrar etmek mümkün değildir. (insanların
yaptığı herşeyin doğru olduğunu iddia etmekten daha korkunç bir hata olamaz.
İnsanoğlu
yapmış olduğu her işin doğru olduğunu kabul ederse, o zaman yaptıkları bütün
zulümler de meşru duruma girer)
Aksi halde; kendisine ve halka zulüm yapan bir
zalim, yeryüzünde bozgunculuk yapan, halkın kanını döken, namusunu çiğneyen ve
nesli helak eden, halkın takat getiremeyeceği çok ağır yükler yükleyen bir
kimsenin bütün bu hareketlerini kadere yükleyerek bu zalimlere ceza vermemek
lâzım gelirdi.
Bu zalimlere ceza vermek isteyen düşmanlarına da:
"Şayet kader bir hüküm ve hüccet ise, sana ve başkasına istediği herhangi bir şeyi yapan kimseyi bırak ve onu cezalandırma; çünkü bu senin ve başkalarının kaderi imiş; yok eğer, kader bir hüküm ve hüccet değilse, o zaman senin sözlerin ve iddiaların bâtıl olur ve yıkılır" denilmesi gerekir.
İşte, bu kevnî hakikatler (kader) ile hüccet (delil) getirenler bu iddiada bulunurlar, fakat onu iltizam etmezler. Yani, iddialarının icab ettirdiği neticelere razı olmazlar
(Kendileri böyle sonuçları kaderden kabul edip boyun
eğmezler). Bunlar sadece kendi arzu ve hevalarına
uyuyorlar (Demek ki bunlar sadece kendi
işlerine geldiği yerde heva ve heveslerine kullanmak için kaderi o şekilde
mütalaa ediyorlar).
Bu insanlar hakkında bazı alimlerin şu tanımlamaları
ne de uygundur:
"Sen itaat ederken kaderiye, isyan ederken cebriye oluyor; heva ve hevesine hangi mezheb uygun düşüyorsa
(işine hangisi geliyorsa)
sen onu kendine mezheb ediniyorsun."
Dalâlet erbabından bir grub da; kendilerinin hakikat ve marifet ehli olduklarını iddia ediyor ve yasakların haramların kendi nefsini fail görüp ona sıfatlar tanıyan kimselerle alakalı olduğunu zannediyor; fakat fiillerinin mahlûk olduğunu veya o fiile cebredildiğini ve -Allah
(c.c)'ın diğer hareketleri meydana getirdiği gibi- kendisinin o fiilinin de bizzat Allah
(c.c)'ın tasarrufunda olduğunu müşahede eden kimseden emir ve vaidin kalkacağını ileri sürüyorlar.
Bazen de külli iradeye şahit olanlardan emir ve vaadin
kalkacağını ileri sürüyorlar. Hızır olayında, hızır külli iradeyi müşahede
ettiği için ondan teklifin kalktığını zannediyorlar.
Bunlar bir de, sade bir insan,
avam bir fertle, -kevnî hakikatleri müşahede edip Allah'ın, kullarının fiillerinin halikı
(yaratıcısı), bütün kâinatın irade ve tedbir edicisi olduğuna şehadet eden
- havasın arasını tefrik ediyorlar (birbirinden
ayırıyorlar);
Bunu ilmen bilen ile şuhûden görenin
(bizzat müşahede edenin)
arasını tefrik ederek (birbirinden ayırarak),Bu
mütalaa ile kevnî hakikata yalnız iman eden kimseden teklifi kaldırmıyorlar; fakat onu müşahede edib de kendi nefsi için asla mükellefiyet kabul etmeyen kimseden teklifi kaldırıyorlar.
Bunlar bu şekilde cebrî ve kaderin ispatını teklife engel saymıyorlar. Tevhid,
tahkik ve marifet ehli olduklarını iddia eden bu taifelerin hepsinin ayakları
kaydı ve beyin üstü düştüler.
Bunun sebebi ise, kulları
üzerine takdir edilen şeye muhalif bir işle emrolunacağına dair
sarfettikleri sözlerinin,
mutezilenin ve kaderiyenin sözleri gibi eksik
kısır
ve yanlış olmasıdır. (Yani
bu ayağı kayan kimseler; kul kendisine takdir edilen şeyin zıddı ile emrolunmaz
diyerek veya zannederek delalete
düşüyorlar.)
Sonra
Mutezile şer'î emir ve yasakları, Allah
(c.c)'ın
umumi (genel) irade ve kulların fiillerini yaratmasından ibaret olan kaza ve
kaderin dışında olarak kabul ediyor.
Bunlar ise kaza ve kaderi kabul
ediyor ama, kadere bizzat şahit olan insanlar hakkında, emir ve yasakların
olamayacağını iddia ediyorlar. Bunu böyle söylemelerinin, sebebi yani "avamı nas
ve basit insan için; kaza ve kaderi ilmen bilen ve inanan için emir ve yasak
vardır" demelerinin sebebi, yasak ve emirleri mutlak anlamda kullanmaktan
çekinmeleridir.Çünkü
emir ve yasakları mutlak surette inkâr etmeleri mümkün olmuyor.
Aslında bunların sözleri
mutezilenin sözlerinden daha çirkindir. Bundan ötürü bunların içinde seleften
büyüklerimizin hiç birini göremezsin. Çünkü bu (taife) sapıklar emir ve yasakları, kevni
hakikatleri bizzat müşahede edemiyen bilgisiz avam için lüzumlu görmektedirler.
Böylece bu hakikatları görenlerin üzerinden bütün kulluk yükümlülüklerini
(emir ve yasakları)
kaldırıyorlar:
"Artık bu kimse havâsdan oldu ve emir ve yasaklar kendinden düştü
(hiç bir
teklif bunlar için değildir) "
diyorlar.
Bundan çirkin bir söz, Allah
(c.c)'a yapılmış iftira olur mu?
Çok defa:
"Sana yakın (ölüm) gelinceye kadar
Rabbine ibadet et"
Mealindeki ayet-i kerimeyi tevil ediyor ve ayetteki
"yakînin" kevnî hakikati bilmekten ibaret olduğunu iddia ediyorlar.
Bu kimselerin sözleri apaçık bir küfürdür. Her ne kadar birçok kimse bunun küfür olduğunu bilmeyerek taklid
ile bu itikada düşüyorlarsa da, mazur değillerdir, çünkü gene küfür oluyor.
Zira hiçbir mazeret küfrü
ortadan kaldırmaz.
Zira, aklı başında olduğu
müddetçe, herkes ölünceye kadar emir ve yasaklara uymak mecburiyetindedir. (Elbette
ki Şeytan, yahut
Yahudi müstesna )
Bu (keyfiyet)
kaide İslam dininin hiç değişmeyecek temel kaidelerindendir ve de bunu herkes
bilmektedir.
Hiçbir kimseden emir ve
yasaklar, ne kaderi müşahede etmekle ve ne de başka bir şeyle düşmez (kaldırılmaz,
kaldırılamaz).
Herhangi Bir kimse bu
esası
(gerçeği) bilmezse, ona iyice anlatılır,ve
bu kaide bütün açıklığıyla izah edilir;
Buna rağmen hala eski
(emir ve yasakların düşeceğine dair)
itikadında
ısrar eder,devam ederse, kendisi mürted kabul edilerek öldürülür.
Bir kısım insanlardan emir ve
yasakların düşeceğine dair sözler, sonradan gelenlerin (müteahhirin) yazılarında
pek çoktur.
İlk Müslümanların, yani sahabe
ve onların arkasından gelen tabiin devrinde (tavrının içinde) yaşayan hiçbir kimsenin,
böyle sapık sözler söylediğini hiç kimse ne duydu ve ne de gördü. Çünkü onlar
(Allah ve Rasulünün dostları ise) böyle düşmanca sözler söylemezler. Onlar
insanları Allah
(c.c)'ın tayin ettiği doğru yoldan sapıtmaktan şiddetle kaçarlardı.
Çünkü bu sözler, Allah
(c.c)'a ve Rasûlüne
düşmanlık, Allah
(c.c)'ın
tayin ettiği yoldan sapıtmak, O'na karşı gelmek, peygamberini yalanlamak ve
hükümlerine aykırı düşmektir. Bu sözleri söyleyen bir kimse, her ne kadar küfür
olduğunu bilmese de üzerinde bulunduğu halin, peygamber ve hak ehli evliyaların
yolu olduğunu zannetse de, netice yine değişmez...
Bu sözleri söyleyenler,
kendisinde kalbi bir takım haller vehmederek namaza muhtaç olmadığını,namazın
kendisine farz olmadığına itikad eden veya kendisinin havasdan olup zarar
vermediği için ona şarabın helâl olduğuna
itikat eden,
veya kendisinin bir deniz,
bir umman gibi olup
onun için de her kirin ve pisliğin umman içinde kayboluşu gibi, bütün günahların
kendisinden kaybolduğunu;
onu kirletemediği için zinanın kendisine helâl
olduğuna iman eden kimse mesabesinde
(parelelinde)
sayılır.
Hiç
şüphe yok ki, Rasûlü ekremi tekzib eden (yalanlayan)
böylesi müşrikler, Allah
(c.c)'ın şeriatına aykırı uydurdukları bid'atlara
ve Allah
(c.c)'ın
emirlerine muhalif işler üzerine kader ile delil getirme çabasındadırlar.
Bahsi geçen bu taifeler tıpa tıp müşriklerin benzeridirler. Zira, onlar ya bid'at uyduruyor, ya kaderle delil ve hüccet getiriyor veya bu iki hususu birleştiriyorlar.
(günahları, yasakları, emirleri, hülasa insan için taşıması gerekli görevleri
kader ve kaza gibi iki önemli hususu delil göstererek, ortadan kaldırıyor,Yani
bir bakıma iki hususu birleştiriyorlar.)
(Bid'at ehlini ve küfrü ikiz kardeş
yapıyorlar.)
Yüce Allah bu müşriklerin
hallerini mealen şöyle açıklıyor:
"O iman etmeyenler bir
hayasızlık yaptıkları zaman: "Biz atalarımızı da bunu yaparken bulduk, Allah
bize de bunları yapmamızı emretti" dediler. Onlara söyle:
"Allah hiçbir zaman
kötülük emretmez, bilmediğiniz şeyleri işinize geldiği için Allah'ın üzerine mi
atmak istiyorsunuz?"
(A'raf: 7/28)
Bir başka Kur'an ayetinde de
mealen şöyle buyrulmaktadır:
"Allah'a eş ve ortak koşanlar
diyecekler ki: "Eğer Allah dileseydi, ne biz ne de atalarımız Allah'a ortak
koşamazdık. Kendi kendimize hiçbir şeyi haram kılamazdık"
(En'am: 6/148)
Yüce Allah, helali haram sayma,
Allah
(c.c)'ın şeriatında olmayan, hatta ona aykırı ibadetleri yapma gibi sapıklıklar,
müşriklerin din adına uydurdukları bid'atlar hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Onlar batıl zanlarıyla
dediler ki: "Bu davarlarla ekinler haramdır; onları bizim izin verdiklerimizden
başkası yiyemez. Şu hayvanların sırtına binmek de haram edilmiştir. Bir takım
davarlar da vardır ki, üzerlerine Allah'ın ismini anmazlar. Onlar Allah'a karşı
iftira ederek uydurdular. Allah onları yapagelmekte oldukları iftiraları
yüzünden cezalandıracaktır" (En'am: 6/138)
Bu hususta Yüce Allah'ın bir
başka ifadesi:
"O iman etmeyenler bir
hayasızlık yaptıkları zaman "biz babamızı da bu hal içinde bulduk. Allah da bize
bunu böyle emretti" dediler. Onlara söyle: "Allah hiçbir zaman kötülük emretmez.
Bilemediğiniz şeyleri işinize geldiği için Allah'ın üzerine mi yıkmaya
çalışıyorsunuz?" De ki: "Rabbim adaleti emretti, her secdeye yönünüzü kıbleye
döndürün" De ki: "Allah'ın kulları için yarattığı zineti, temiz ve hoş rızıkları
kim haram etmiş?" De ki: "Rabbim ancak hayasızlıkları, onların açığını
gizlisini, bununla birlikte her türlü günahı, haksız isyanı, Allah'a hiçbir şeyi
ortak koşmamanızı, bilmediğiniz şeyleri Allah'a isnat etmenizi haram kılmıştır"
(A'raf: 7/26-32)
Bunlar kaderden olan bazı
tecellilere, şahit oldukları bazı şeylere
hakikat dedikleri gibi, bazen kendi
uydurdukları bid'atlara da hakikat nazarıyla bakmaktadırlar. Bunlara göre,
hakikatin yolu
(gerçeğe giden yol), riyazet, halktan ayrılmak, az yemek yemek ve şeriatın
sahibinin yasaklarıyla
kayıtlı olmayan, bağdaşmayan, fakat Allah
(c.c)'tan gafil kalbin de gördüğü zevk
ve vecd ile mukayyed
(kayıtlı) olan
sülukdur.
Bunlar her zaman kaderle
hüccet
göstermezler (delil
getirmezler).
Daha doğru bir deyimle, dayanakları rey ve hevalarına uymak, arzu ve heveslerine uygun gördüklerini hakikat saymaktır. Allah
(c.c)'ın ve Rasûlünün
(s.a.v) emirlerine değil, kendi heva ve heveslerine uyulmasını isterler.
Bu kelâmcılardan
Cehmiyye fırkası ve diğer fırkaların bid'atlarına benzer ki, bunlar kitab ve sünnete aykırı bid'at olarak uydurdukları bir kısım sözlerini, dînî hükümlerin delâlet ettiği esaslar değil, uyulması vacib olan aklî hakikatler olarak saymaktadırlar.
Sonra kitap ve sünnetteki hükümleri, ya te'vil veya tahrif ederek maksadından uzaklaştırıyorlar;
Ya da onlardan büsbütün yüz çeviriyorlar. Onlar düşünerek anlayamadıkları ve zıddına itikad ettikleri halde;
"bu ayet ve hadisin manasını Allah
(c.c)'a havale ederiz" derler.
Nasıl ki bu Cehmiyye fırkasının; Kur'an'a ve hadise muhalif aklî hakikat dedikleri fikirlerin mahiyeti incelendiği zaman, bu fikirlerin birer cehalet ve batıl inanç unsuru olduğu görülürse;
Sûfilerin de aynen, Allah
(c.c)'ın evliyalarına ait hakikatlar olduğunu zannettikleri Kur'an'a ve sünnete muhalif fikirler de incelendiği zaman; bunların Allah
(c.c)'ın evliyalarının değil de, düşmanlarının tâbi olduğu birer heva
ve hevesten ibaret olduğu
açıkça
anlaşılır.