Her kim dînî hakikatların bir kısmını terkederek diğer bir kısmı veya bazı mertebe ve hallerini terkederek diğer bazı mertebe ve halleri ile iktifa ederse, dînî hakikatlerden terkettiği
nispette imanından ve Allah
(c.c)'a
yakınlığından kaybetmiş olur.
Bu mesele çok önemlidir. Nice nice kişiler bu konuda büyük
hatalara düştüler. Bu konu da birçok kimse şüphe bataklığına daldılar, şaşkınlık
içine girdiler. O kadar ki, tevhid, hakikat ve irfan ehli olduklarını iddia eden
büyük şeyhlerden, sayısını ancak Yüce Allah'ın bildiği sayısız kişilerin ayağı
kaydı bu konuda.
Şeyh Abdülkadir Geylani
(Allah (c.c) ona rahmet eylesin) kedisinden nakledilen şu sözünde konuya temas
edip diyor ki:
"Bu ricalden birçoğu kaza ve
kadere razı oldular ve durdular. Ancak bana hakikatin pencerelerinden bir
pencere açıldı. Hakkın kaderlerine gene hak ile mücadele açtım. Er kişi kader
ile mücadele eder. Kadere
muvafakat eden,
evet diyen, boyun eğen er kişi
değildir"
Rahmetli şeyhin bahsini ettiği
şey Allah (c.c)'ın ve rasûlünün söylediği ve istediği (emrettiği)
şeydir.
Fakat sayısız insan bu hususta
hataya düştü ve yok oldu. Bunlar insanların yaptıkları bazı suçları yok etmek
için kullanıyorlar kaza ve kaderi.
Bunlar kendilerinden veya halktan bir kimseye, günah, isyan ve hatta küfürden takdir edilen şeylere bazen şehadet ediyorlar ve bunun Allah
(c.c)'ın dilemesinde, kaza ve kaderinde cereyan ettiğini, rubûbiyet
hükmüne dahil bulunduğunu ve ilahi dilemenin sonucu olduğunu ileri sürüyorlar
da; teslim ve razı olmanın ve muvafakat etmenin, din, tarikat ve ibadet olduğunu
zannediyorlar. Böylece müşrikler gibi düşünmüş oluyorlar
(Bu şekilde inkarcı cehennem ehlinin sözlerine çok
yaklaşmış oluyorlar).
O müşrikler ki;
"Allah'a hüküm ve emirde
ortak koşanlar ve böylece küfre düşenler şöyle diyecekler: Eğer Allah dileseydi,
ne biz ortak koşucu müşrik olurduk, ne babalarımız. Ne de tek bir haram
işleyebilirdik!" (En'am: 6/148)
Yine o
müşrikler (ortak
koşucular):
"O kimseye biz mi yedireceğiz
ki? Allah dileseydi ona yiyeceğini verirdi"
(Yasin: 36/47)
Ve yine:
"Eğer Rahman dileseydi, bizde
kendinden başkalarına itaatla ibadet etmezdik"(Zuhruf:
43/20)
Şayet müşrikler
ortak koşmayan doğrulayıcılar
olsalardı (hidayet
olunsalardı),
kesinlikle bilirlerdi ki, her şey Allah (c.c)'ın emirlerini tatbik
etmediklerinden ötürü kötüye gider.
Fakirlik, korku ve hastalık gibi
kaderden olan işler sadece kendilerini yaratan ve terbiye eden Allah (c.c)'ın
emirlerini yerine getirmemekten dolayı sık sık başlarına gelmektedir.
Allah (c.c)'ın emirlerini yerine
getirdiği halde bazı kötülüklere duçar olursa insanoğlu, bunu kader kabul
etmesi, genel ilahi kanunlar içinde bulunduğunu kabul etmesi gerekir. Böyle
telakki ettiği zaman, başına gelen hesap dışı felaketleri selametlere çevirecek
sabrı gösterebilir.Böyle bir sabır göstermekle emrolunduk çünkü:
"Allah (c.c)'ın izni olmadıkça,
hiçbir şey kendiliğinden ortay çıkmaz. Kim Allah (c.c)'a inanırsa, Allah (c.c)onun kalbini
doğru yola sevkeder"
Seleften
bazıları demişlerdir ki:
"Er kişi odur ki, kendisine bir
kötü iş isabet ettiğinde, bunun Allah'ın genel adetleri içinde bulunduğunu
bilir, kusuru kendinde arayıp sabreder"
Yüce Allah buyuruyor:
"Kıtlık, kuraklık, hastalık
ve tabiat afetleri gibi, bütün felaketlerin hepsi, daha yaratılmadan Allah
indindeki bilgi defterinde kayıtlıdır. Böylesi Allah için çok kolay bir iştir"
(Hadid: 57/22)
Buhari ve Müslim'de olan bir
hadisi şerifde Allah'ın Rasûlü şöyle buyurmaktadır:
"Adem
(a.s.) ile Musa (a.s.) ruhlar aleminden karşılıklı konuştular; birbirlerine
delil getirdiler.
Musa
(a.s.) dedi ki:
"Sen o
Ademsin ki, Allah seni eli ile yarattı, sana ruhundan üfledi, sonra sana
melekleri secde ettirdi, her şeyin ismini öğretti. Böyleyken neden bizim
cennetten kovulmamıza sebep oldun?"
(yani
cennette neden günah işledin?)
Adem
(a.s.) Musa'ya (a.s.) şu cevabı verdi:
"Sen de
Musa'sın ki, Allah sana kitap ve kelam verdi, bu nimete layık kıldı ve seni elçi
olarak seçti. Böyle olduğu halde beni suçladığın konunun, daha ben yaratılmadan
önce
üzerime
yazılı olduğunu görmedin mi?"
Musa
(a.s.):
"Evet,
gördüm!" dedi.
İşte
Adem (a.s.) Musa'ya (a.s.) böyle delil getirdi"
(Buhari, Kader: 11; Müslim, Kader: 13.)
Adem (a.s.), günah işleyenlerin
günahlarına mazeret olarak kaderi getireceğini bildiği için, kaderi kullanmadı.
Yani "Allah takdir etti, istedi ve ben de yaptım, benim
suçum yok" demedi. Çünkü böyle bir sözü hiçbir Müslüman, hatta akıl
sahibi hiçbir mahluk söylemez, söyleyemez. Şayet kaderde var olduğu için yaptım
denebilseydi, böyle bir özür bulunsa idi, bu özrü şeytan da, Nuh ve Hud kavmi
de, hatta bütün kafirler de der ve yakayı kurtarırlardı. Böyle olunca da
küfürlerinde haklı olurlardı.
Yukarda zikredildiği gibi, Musa
(a.s.) günah işlediğinden ötürü Adem'i (a.s.) suçlayıp çekiştirmemişti. Adem
(a.s.) işlediği suç için Rabbine tevbe etmiş ve yeniden doğru yola girmesine
izin vermişti. Fakat Musa (a.s.) O'nun işlediği suçta bizlere kadar ulaştığı
için "neden kendini ve biz evlatlarını cennetten
çıkaracak bir suç işledin" diyerek, bir merakını gidermeye
çalışmıştır. Adem'de (a.s.) ona,"beni
suçladığın konunun, daha ben yaratılmadan önce
üzerime
yazılı
olduğunu görmedin mi?" diyerek,
sınanmak için yaşanılacak dünyaya gönderilmek bahanesi içinde göstermiştir
işlediği suçu.
İşte bu takdirde, böyle bir
kadere rıza göstermek icab eder. İnsan için genel olarak takdir edilmiş, ve
yapılması yahut yapılmaması kulun insiyatifine bırakılmış kadere, bu kaderin
insan için var olan musibetlerine rıza göstermek kulluğun bir gereğidir.
Bu teslimiyet, Allah (c.c)'ı
"Rab" kabul etmenin sonucudur.