İşte her kim dini
hakikatlerden
ayrı bir biçimde, sadece
kevnî hakikatleri
(varlıklar aleminde olanları) hesaba alır, onları istediği biçimde kullanmaya
kalkışırsa, Allah (c.c) da onu, varlık alemini Allah
(c.c)'ın dini üzere keşfedip kullanan gerçek anlamdaki kulundan ayrı
tutar ve hakkı olan cezayı verir.
Çünkü varlık aleminde olanları
kendi istediği biçimde kullananlar, onlara kendilerince bir değer biçenler,
Allahu Teâla'nın aralarını son derece hassas bir
şekilde tefrik ettiği bu çeşitli sınıfların hepsini eşit sayar; hatta bu kanaat
sonuçta
Allah
(c.c)
ile putları denk görmeye kadar gider
(Allah (c.c) ile kendince
güya varlığını ellerinde tutanlara kulluğa kadar varır iş).
Yüce Allah bu tür insanları
şöyle haber veriyor:
"Allah'a andolsun, gerçekten
biz apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü biz dünya metaı olan putlarla,
kainatın haliki Allah'ı bir tutmaktaydık" (Şuara:
26/97-98)
Daha doğrusu bunlar, Allah ile bütün mahlukatı birbirinin aynı sayıyorlar;
(tabii ki bu sapıklık sonucu)
yalnız Allah
(c.c)'ın lâyık olduğu ibadet ve taata bütün varlıklar içinde hak tanıyorlar.(Burada bahsi edilen sapıklık,
yaratıcıyı yaratılanın içinde sanmak; yaratıcının yarattığı ile birlikte vücut
bulması; Allah'ın, mahlukunun varlığında tecelli etmesi gibi; sonradan var
edilmiş olanla var edeni bir görme sapıklığıdır)
Çünkü bunlar bütün mahlukatın vücudunu Allah
(c.c)'ın
bizzat kendisi olarak kabul ediyorlar. Bu ise alemlerin Rabbi olan Allah
(c.c)'a
karşı en büyük küfür ve inkârdır. (Şu koca, uçsuz bucaksız kainatın
yaratıcısına yapılacak bundan daha büyük küfür olabilir mi?)
Bunların küfürleri o mertebeye, (o
boyutlara) çıkıyor ki; hem abd ve hem de mabud olmak üzere, Allah'ın kulu olduklarını inkâr eder duruma düşüyorlar.
(bunlar kendilerini hem abd hem de mabut sayıyor; böylece Allah
(c.c)'a kulluğu ortadan kaldırıyorlar.) Zira kendi nefislerinin bizzat Hakk'ın kendisi olduğuna inanıyorlar.
(Bir kişi kendi nefsini halikten
bir parça olduğuna
inanıyorsa,
O'nun
kulluk görevlerini yerine getireceği mabut nerede kalıyor?)
Bu hususu, tağutları olan "Füsusu'l Hikem"
yazarı Muhyiddîn-i Arabi ve İbni Seb'în gibi iftiracı mülhitler apaçık söylüyorlar; ve kendilerinin bizzat hem
abidler ve hem de mabudlar olduklarını iddia ediyorlar.
Bu telâkki, (iddia) ne kevnî ve ne de dînî bir
hakikatin müşahedesi değildir. (ne kevni (varlıklar,
sonradan yaratılmış olanlar) ne de dini hiçbir
hakikate dayanmamaktadır elbette.)
Belki bu
(tersine), Hâlık'ın vücudunu mahlûkun vücudu saydıkları ve her türlü güzel ve çirkin sıfatları Hâlık'ın ve mahlûkun sıfatı kabul ettikleri için, kevnî
hakikatin müşahedesinden sapmak ve körleşmektir.
Çünkü bunlara göre; bir şeyin vücudu, aynı şekilde
ayrı şeylerin de vücududur. Yani Allah
(c.c)'ın
vücudu aynı zamanda mahlûkun vücududur diyorlar.
(Yani, Allah
(c.c)'ın vücudu aynı zamanda mahlukatın da vücududur demekle, varlık
aleminin, yaratılmış alemin gerçeklerinden de bihaber oluyorlar)
Kevni varlığın, yaratılmış bütün
mevcudun vücudu bir olunca,
yani;
İster
Allah
(c.c)'ı
mahlûkun kendisi, ister mahlûku Allah
(c.c)'ın
aynısı olarak kabul ederek, varlığı bir adet kabul ettikleri için,
İslâm
dininin iman
edilmesini emrettiği
(bütün gerçekleri ve)
Allah
(c.c)'ı
inkâr etmiş oluyorlar.