Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - Birinci Sebep - Raful Melam

 

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Birinci Sebep

 

Hadis-i şerifin müctehide kadar ulaşmamış olmasıdır.

Hadis kendisine ulaşmıyan müctehid ise, onun gereğini bilmekle mükellef (yükümlü) değildir. Böylece hadis kendisine ulaşmamış olunca onunla, ilgili meselede ya bir âyetin zahir mânasiyle, ya başka bir hadisle, ya kıyasın gereğiyle yahut da ıstıshaba göre hükmedecektir. Bu hüküm de bazen mezkûr (söz konusu) hadise uygun olabileceği gibi, bazen de aykırı olacaktır.

İşte bu sebep, selefin (ilk büyük din âlimlerinin) hadislere aykırı bazı sözlerinin çoğunda raslanan sebeptir. Zira Rasûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bütün hadislerini bilmek ve ilminin hududu içine almak bu ümmetten hiçbir kimseye nasip olmamıştır.

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir söz söyler, fetva verir, yahut hükmeder veya bir şey yapardı. Bunu o anda (o mecliste) beraberinde bulunanlar görür ve işitirler, sonra da hepsi veya bir kısmı başkalarına ulaştırırlardı. Böylece bu ilim ashab, tabiûn ve daha sonra gelenlerin âlimlerinden Allah (c.c.)'ın dilediklerine ulaşırdı.

Sonra Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) başka bir mecliste yine söz söyler veya fetva verir, yahut hükmeder veya bir şey yapar, bunu da diğer mecliste bulunmayanlardan bir kısmı duyar, onlar da başkalarına imkânları ölçüsünde ulaştırırlardı. Böylece bir kısmında bulunan ilim diğer kısmında bulunmaz, bunlarda bulunan da ötekilerde olmazdı. Ashab ve onları takip eden neslin âlimleri, bilgilerinin çokluğu veya sağlamlığı ölçüsünde birbirlerinden üstün olurlardı.

Ancak; Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bütün hadislerini bilgisi altına toplamış olduğunu iddia etmek, hiçbir kimse için asla mümkün değildir.

Buna örnek olarak;

Rasûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bütün işlerini; sünnet, davranış ve hallerini herkesten daha iyi bilen "Hulefâ-yı râşidîn'i" (ilk dört halifeyi) göz önüne alalım:

 

1- Ebu Bekir (r.a.):

Özellikle Hz. Ebu Bekir (r.a.) Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) den ne seferde, ne de hazarda ayrılırdı. Hemen her vakit beraber bulunur, müslümanların işleriyle meşgul olmak üzere bazı geceleri beraber sabah ederler (birlikte sabaha ererler) di. Hz. Ömer (r.a.) de böyleydi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) çoğu defa şöyle buyurmuşlardır:

"Ben Ebû Bekir ve Ömer... beraber girdik... ben, Ebû Bekir ve Ömer, beraber çıktık..."

Bütün bunlara rağmen Hz. Ebû Bekir'e (r.a.):

"Büyük annenin mirası" konusu sorulunca şöyle demiştir:

"Allah'ın kitabında sana bir şey yok, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in sünnetinde de sana ait bir şeyin olduğunu bilmiyorum, bulamıyorum, fakat başkalarına soralım."

Durum diğer ashaba sorulmuş, Muğîre b. Şu'be ile Muhammed b. Mesleme gelerek:

"Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in büyük annece altıda bir hisse verdiğini" ifade etmişlerdir. Aynı hadis İmrân b. Husayn tarafından da tebliğ edilmiştir.

(Hadisi; Ebû-Davud ve Tirmizi, kubeyse b. Zeyd' ten mürsel olarak rivayet etmişlerdir. Hadis diğer bazı tariklerden de mürsel olarak rivayet edilmiştir. İmran b. Hüseyin'in hadisi bunlardan biridir.)

Halbuki bunların üçü de Hz. Ebû-Bekir ve diğer Halifelerin derecesinde değildir. Bununla beraber -bilahare ümmetin tatbikinde ittifak ettiği- mezkûr sünneti bilmek şerefi kendilerine (bu üç zata) ait olmuştur.

 

2 - Ömer (r.a.):

Hz. Ömer (r.a.) de istizan (bir ev veya iş yerine v.s...  girmek için izin isteme) sünnetini, Ebû Musa Eş'arî'nin haber vermesi ve ansarın da aynı konuya şahitlik etmesine kadar bilememiştir. (Hadisi, Buhari, Ebi-Said' el, Hudri'den rivayet etmiştir. Fethûl Barî 11/43) Halbuki Hz. Ömer (r.a.) kendisine bu sünneti haber verenden daha âlimdir.

Yine Bu büyük halife Ömer (r.a.), maktulün eşinin (kadının), kocası namına verilecek tazminatta hissesi olduğunu da bilmiyor, bu tazminatın (diyetin) tamamen "Akıleye" (baba tarafından akraba olanlara) ait olduğu kanaatini taşıyordu.

Bir bâdiyede Rasûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in valisi bulunan Dahhâk b. Süfyan kendisine şöyle yazdı:

"Rasûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) Eşyem ed' Dabâbî'nin eşini, zevcinin (kocasının) diyetine vâris kıldı." Hadisi, Ahmed, Ebu-Davud ve Tirmizi rivayet etmiştir. Sahih ve hasendir.)

Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) kendi görüşünü terketti ve; "Bunu duymasaydık başka türlü hükmederdik." dedi.

Keza; Mecûsîlerle ilgili cizye hükmü de bilmedikleri arasında idi. Abdurrahman b. Avf (r.a.) Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in şu buyruğunu nakletti (ona haber verdi) :

"Onlara Ehl-i kitap gibi davranınız."

(Hadisi, Şafii  Müsned'inde mürsel olarak rivayet etmiştir. Hadis bu lafzıyla bir çok yollardan da mürsel olarak rivayet edilmiştir. Ahmed  b. Hanbel. Buhari, Ebû Davud ve Tirmizi'nin Hz. Ömer (r.a.) den gelen rivayetlerinde ise: Hz. Ömer (r.a) Abdurrahman b. Avf'dan Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Hicr mecusilerinden cizye aldığını öğreninceye kadar mecusilerden cizye almamıştır.)

Yine Hz. Ömer (r.a.) "Sürğ" mevkiine geldiği zaman kendisine Şam'da taun (veba) salgını olduğu haber verildi. (Sürğ, Şam hududunun sona erip Hicaz hududunun başladığı bir yerdir ki Mağisa ile Tebük arasında bulunur. Aynı zamanda Şam  hacıları burada konaklamaktadırlar. Medine-i Münüvvere'ye  3 konaklık mesafede bulunur. Mucem' el-Büldan.)

Sırayla önce ilk muhacirler, sonra Ensâr ve daha sonra Mekke'nin fethi sırasında Müslüman olanlarla istişare etti. Bunların hepsi kendi görüş ve ictihadlarını söylemiş hiçbiri bu konuda bir sünnet nakledememişti. Nihayet Abdurrahman b. Avf gelerek Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bu konu ile ilgili şu sünnetini rivayet etti:

"Bulunduğunuz yerde bir veba salgını olursa, ondan kaçıyoruz diye, o yerden çıkmayınız. Bir yerde veba salgını başladığını haber alınca da oraya gitmeyiniz." (Hadisi; Ahmet b. Hanbel, Buhari ve Müslim Ab­durrahman b Avf (r.a)'dan rivayet etmiştir.)

Hz. Ömer (r.a.) ile  İbn Abbas (r.a.) namaz kılarken "kaç kıldım?" diye (rekâtların sayısında) şüphe eden kimsenin durumunu müzâkere ettiler. Bu konudaki sünnet de onlara vâsıl olmamış (ulaşmamış)tı. Nihayet Abdurrahman b. Avf (r.a.), Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) den rivayet edilen şöyle bir hadisi nakletti:

"Şüpheyi atar, kesin olduğuna kanaat getirdiği tarafı alarak ona göre bina eder, namazını tamamlar."  

(Hadisi Ahmed b. Hanbel, Müslim, Ebû-Davud ve Tirmizi Ebû Said el-Hudri'den rivayet etmiştir. Abdurrahman b. Avf (r.a)'dan gelen rivayet ise, Ahmed, Tirmizi ve İbn'i Mace tarafından rivayet edilmiş olup, metni şöyledir: 

"Sizden biriniz namazda şüphe eder de bir rekat mı? iki rekat mı? kıldığını bilmezse onu bir rekât saysın." şeklindedir. Bu rivayette müellif merhumun zikrettiği gibi  "şübheyi atar, kesin olan tarafı alarak namazını tamamlar." ibaresi yoktur.)

Bir sefer esnasında fırtına çıkmış, Hz. Ömer:

"Bize fırtına hakkında haber verecek kim var? (Fırtına hakkında kimde bir haber var?)" diye sormuştu.

Ebû Hüreyre (r.a.) der ki:

"Ben kafilenin gerisinde bulunuyordum, bu haberi alınca bineğimi sürdüm. Hz. Ömer (r.a.)'e yetişerek, fırtına çıkınca Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ne buyurduğunu kendisine haber verdim."

(Hadis, Müslim, Sahihinde Hz. Aişe, (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir:

"İlahi bu rüzgârın hayrını, taşıdığı ve getirdiği şeylerin faydalarını diler, bunun şerrinden ve getireceği zararlardan sana sığınırım."

İbn'i Mace ve Ebû Davud'da Eb'u Hüreyre (r.a)den rivayette ise Hadis:

"Rüzgâr Allah'u Taalânın kullarına üflediği bir rahmet ve nimettir. Bazan rahmet, bazen de azap getirir. Rüzgârı gördüğünüzde ona sövmeyiniz. Onun hayrını isteyiniz, şerrinden Allah'a sığınınız." mealindedir Hafız İbn-i Hacer Hadisin Sahih ve Hasen olduğunu söylemiştir.)

Bunlar  Hz. Ömer (r.a.)'in ilgili sünnetleri bilemediği ve kendisi derecesinde olmayan bazı kimselerden öğrendiği mevzu ve yerlerdir.

Öyle yerler de vardır ki ilgili sünnet kendisine ulaşmadığı için başka bir şekilde (başka yolla) hükmetmiş veya fetva vermiştir.

Bazı örnekler:

Parmakların tazminatı (diyeti) konusunda, faydalarına parelel olarak diyetlerinin de farklı (değişik) olacağına hükmetmişti. Halbuki ilim bakımından onun derecesinde olmayan Ebû Musa ile İbn Abbas (r.a.) Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bu konuda şöyle buyurduğunu biliyorlardı:

"Şu ve şu -şehadet parmağı ve küçük parmak- eşittir." (Hadisi Buhari, Ebû Davud, Nesei ve İbn'ü Mace Abdullah b. Abbas (r.a) dan rivayet etmiştir.)

Bu sünnet, hilafeti (emirliği) zamanında Muaviye (r.a.)'a ulaşmış, o da buna göre (hükmetmiş) amel etmiştir. Bütün Müslümanlar da buna uymuşlardır.

Sünnete uymayan (Mezkur hadise aykırı) bu hükmü, Hz. Ömer nâmına bir eksiklik sayılamaz. Çünkü kendisine mezkûr sünnet vâsıl olmamıştır. (söz konusu hadis kendisine ulaşmamıştır.)

Bunun gibi, gerek Hz. Ömer, gerekse oğlu Abdullah ile bazı büyük sahabîler, hacca niyyet eden bir kişinin, hem ihrama girmeden önce, hem de Akabe cemresini attıktan sonra Mekke'ye avdetinden (dönmeden) önce güzel koku sürünmesinin haram olduğunu söylüyorlardı. Kendilerine Hz. Aişe (r.a.)'nın Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) den rivayet ettiği şu Hadis-i Şerif vâsıl olmamış (ulaşmamış) tır.

"Rasûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) ihrama girmek istediğinde - ihramdan önce -, ihramdan çıkmak istediğinde de son tavafı yapmadan önce -haram ve helâlin sınırlarını belirlemek için- güzel koku sürünürlerdi." (Hadisin  sıhhatında Buhari ve Müslim  itifak etmişlerdir.)

Yine Hz. Ömer (r.a.) mest giymiş bir kimseye mesh müddetini vakitle sınırlamaksızın mestlerini çıkarıncaya kadar abdest alırken mesh edebileceğini söylüyordu. Bu konuda seleften birçokları da kendisine uymuştu. Mesih müddetini sınırlayan sahih hadisler, ilim bakımından kendilerinin derecesinde olmayan kişiler tarafından bilindiği halde bu hadisler onlara ulaşmamıştı. Halbuki bu husus, muhtelif yollardan sahih olarak Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) den rivayet edilmiştir.

(Mesih müddetiyle ilgili hadisi, Ahmed b. Hanbel, Müslim, Hz. Ali (r.a)'dan Ahmed, Ebû Davud, Tirmizi, Huzeyme b. Sabit (r.a)'den Nesei,Tirmizi ve İbn'i Huzeyme; Safvan b. Assai (r.a)'dan son ikisi Sahih olduğunu söylemişlerdir. Dar'ı Kutni, İbn-i Huzeyme Hadis  sahihdir, demiştir.

Eb'i Bükre Nabi'b. Haris (r.a)dan rivayet etmişlerdir. Bütün bu hadisler; Mesih müddetini, mukim için bir gün, bir gece; misafir için üç gün üç geçe olarak sınırlandırmaktadır. Tirmizi sırasıyla ashap, tabiin ve bunları takip eden fakihlerin görüşü budur demektedir.)

 

3 - Osman (r.a.):

Hz. Osman (r.a.), eşi (kocası) vefat eden bir hanımın, ölü evinde iddet bekliyeceğini bilmiyordu. Kendisine Ebû Said Hudrî'nin kızkardeşi Füray'a bt. Mâlik, kendi kocası vefat edince Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in verdiği hükmü söyledi (haber verdi).

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ona şöyle buyurmuşlardı:

"İddet zamanı doluncaya kadar evinde bekle."

Hz. Osman bunu öğrenince (bununla hükmetti) gereğine göre hareket etti.

Yine Hz. Osman'a -kendisi için avlanmış olan- bir av hediye edilmiş, oda yemeye niyetlenmişti. Hz. Ali ona:

"Rasûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kendisine hediye edilen bir eti reddettiğini" haber verdi. (İmam Ahmed b. Hanbel'in, Müsned'inde geçmektedir.)

 

4 - Ali (r.a.):

Hz. Ali (r.a.) da böyleydi. Şöyle derdi:

"Ben Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)  den bir hadis işitince Allah (c.c.)'ın faydalanmamı dilediği kadar ondan faydalanırdım. Bir başkası ondan (sallallahu aleyhi ve sellem) bana bir hadis naklederse yemin teklif ederdim. Yemin ederse kabul ederdim. Ebû Bekir bana hadis nakletti -ve Ebû Bekir doğru söyler- "

Sözlerine böylece başlayan Hz. Ali (r.a.) meşhur "Tevbe namazı" ile ilgili hadis-i şerifi anlatmıştır.

(Ahmet, Ebû-Davud, Tirmizi ve İbn-i Mace Hz. Ebû-Bekir (r.a)ın Resûlullah'tan şöyle işittiği rivayet edilmektedir:

"Her kim bir günah işler müteakiben abdest alır, iki rek'at namaz kılar ve istiğfar ederse Allah onu bağışlar"

Hz. Ali, İbn Abbas ve daha bazı ashab (r.a.):

"Eşi vefat eden bir hanım, şayet hâmile ise iki müddetin en uzunu kadar bekler" (çocuğu dünyaya getirmesi için gerekli zamandan, eşi vefat edenin başkasıyla evlenebilmesi için beklemesi gereken zamandan hangisi uzunsa o kadar bekler, sonra evlenebilir.) diye fetva vermişlerdi.

Bunlara, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Sübey'-atü'l-Eslemiyye hakkındaki ifadesi (sünneti) vâsıl olmamış (ulaşmamış)tı. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) mezkûr (adı geçen) hanım için:

"Beklemesi gereken müddet, çocuğunu doğurmasıyla sona erer." buyurmuşlardı. (Hadis, Buharî. Müslim, Ebû Davud ve İbn-i Mace tarafından rivayet edilmiştir.)

Hz. Ali, Zeyd, İbn Ömer ve daha bazıları:

"Müfevvida (mehir konmaksızın nikahlanan hanım)'ın eşi vefat ederse kendisine mehir düşmez" diye fetva vermişler, Rasûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Bürû b. Vâşık hakkındaki sünnetinden haberdar olamamışlardı. (Ahmed b. Hanbel ve "Sünen" yazanlar tarafından rivayet edilmiştir.)

 

İÇİNDEKİLER