Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - Dokuzuncu Sebep - Raful Melam

 

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Dokuzuncu Sebep

 

Müctehid bir hadisin;

- ya mensûh olduğunu,

- ya zayıf olduğunu,

- yahut tevili götürürse (tevili kabil ise) müevvel bulunduğunu gösteren ve ittifakla bu kuvveti taşıyan (bunu teyit eden) âyet, hadis ve icmâ gibi diğer bir delil ile karşılaşmış ve çatışmış bulunduğuna inanır. Bu da birkaç türlü olur:

a - Yukardaki üç ihtimalden birinin mevcut olduğuna (kuvvetli bulunduğuna) inanır, fakat hangisi olduğunu kestiremez. (hangisi olduğunu tayin edemez.)

b - Kat'î olarak karşılayan delili tercih eder (üç ihtimalden birini tayin eder) ve eldeki hadisin mensûh yahut müevvel (te'vil edilmiş) olduğuna inanır. Fakat bu mensuh hükmünde, sonra geleni önce gelmiş bilerek; te'vil hükmünde ise bir sözü çekilip götürülemiyeceği (hadisi lafzının muhtemel olmadığı) bir mânada te'vil ederek ve bu te'vili önleyen bir delili göremiyerek (delilin mevcut olduğunu bilmeyerek) hata edebilir.

İlk bakışta iki delil çatışmış gibi göründüğü halde de şu ihtimaller bulunabilir:

a - Hadisin karşısında bulunduğunu sandığı delilde bu zıt delâlet mevcut olmaz.

b - Zıt mâna ifade eden hadis, -metin veya senet (isnad) yönünden- birinci hadisin derece ve kuvvetinde olmaz.

c - Birinci hadis için bundan önce saydığımız sebeplerden birisi bahis konusu olabilir.

d - İddia edilen icmâın sebebi -çok defa- muhalifi (çoğunluktan farklı görüş ileri süren müctehidi) bilememektir:

Biz birçok büyük (meşhur) âlim tanıyoruz ki bazı konulardaki sözlerinin, iddialarının sebep ve dayanağı, aynı konuda başka türlü düşünenleri bilemeyişleridir. Kendi görüşleri, -elde ettikleri deliller sebebiyle- söylediklerinden farklı olduğu (Ellerindeki deliller ileri sürdüklerinin aksini gerektirdiği) halde, hiçbir kimsenin demediğini demiş olmak gibi bir sivrilikten çekinerek asıl görüşlerini ileri sürmemişlerdir. Hatta bazıları ihtimalli konuşarak (sözü askıya alarak) şöyle demişlerdir:

"Eğer bu meselede icmâ varsa uyulmağa en lâyık görüş odur, fakat icmâ yoksa benim görüşüm şöyle ve şöyledir."

Örnek olarak bunlardan bazıları şöyle der:

"Kölenin şahitliğini caiz gören bir kimsenin bulunduğunu bilmiyorum."

Halbuki kölenin şahitliğinin caiz olduğu görüşü Hz. Ali, Enes, Şurayh (r.a.)... gibi zevattan menkuldür. (nakledilmiştir.)

Bir kısmı da:

"Kısmen azâd edilmiş kişinin (kölenin) vâris olamıyacağında icmâ ve ittifak edilmiştir." derler.

Halbuki böyle, bir şahsın varis olacağı Hz. Ali ve İbn Mesud (r.a.) dan nakledilmiştir.

Aynı konuda, Rasûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) den nakledilmiş Hasen hadisde vardır.

Bir başkası şöyle diyor:

"Namazda Rasûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)'e salâvat okumayı farz kılan birinin olduğunu bilmiyorum."

Halbuki bunun farz olduğu görüşü Ebu Ca'fer Bâkır'dan nakledilmiştir. (Daha başka ashab ve tabiûndan da menkuldür.)

Bunun sebebine gelince:

Pek çok âlimin bilgi kaynağı, kendi bulunduğu yerlerdeki (kendi yetiştikleri ülkelerindeki) âlimlerle, diğer bazı âlimlerin bildiklerinden öteye geçmiyor.

Nitekim dikkat edilirse öncekilerden (mütekaddimûn) çoğunun yalnız Medinelilerin ve Kûfelilerin görüşlerini bildikleri anlaşılır. Sonrakilerin (müteahhirûn) de çoğu tâbi olduğu iki-üç âlimden başkasının görüşünü bilmez.

Bildiklerinin görüşüne uymayanı da icmâa aykırı sayar. Çünkü aynı görüşü daha önce de ileri sürmüş kimse veya kimseleri bilmemektedir. İşte bu sebepten böyle birisi, bildiğine uymayan bir hadisle karşılaşınca, icmâa aykırıdır korkusuyla -veya icmâa aykırı bildiğinden (aykırı olduğuna inandığından)- bu hadise göre hükmetmemektedir. Çünkü ona göre icmâ delillerin en büyüğüdür.

İşte bazı hadislerle amel etmeyen (hadise göre hükmetmeyen)lerin çoğunun mazereti bundan ibarettir. Bazıları bu konuda gerçekten mazurdurlar, bazıları ise gerçekte mazur olmadıkları halde kendilerini öyle sanarlar. (kendilerini mazur göstermektedirler) Bundan önceki sebeplerle, bundan sonrakilerin çoğunda da durum böyledir.

 

İÇİNDEKİLER