|
Şer'î hüküm ve amellerde bunlarında
(İfade ve delâleti zahir fakat kesin olmayan hadislerinde)
mesnet ve kaynak olabileceğinde muteber olan âlimlerin ittifakı vardır. Uhrevî bir cezayı haber vermek ve benzeri gibi ilmî (ilim ve itikad ifade eden) meselelere aitse, bu hususta görüş ayrılıkları vardır:
1. Fukahadan
(Fakihlerden)
bazıları şu görüşü ileri sürerler:
Râvîsi tek fakat âdil olan
kişinin rivayet ettiği hadis (haber),
eğer bir fiille ilgili
vaid (dünya veya âhirete
âit şer'î ve ilâhî ceza) ifade ediyorsa, bu haberde (hadiste) bahis mevzuu olan fiilin haram olduğuna hükmedilir. (amelî bakımdan hadis tatbik edilir, mesned ve kaynak olur). Ancak itikad ve ilim bakımından kesin olmadıkça mesnet ve kaynak olamaz.
Keza
senet
(kesin)
kat'î (hadisin Peygambere
(sallallahu aleyhi ve sellem) ait olduğu sabit) olmakla beraber ifade kesin olmazsa durum yine böyledir.
Hz. Aişe (r.a.) Eb'i İshak es' Sabii'nin
hanımına söylediği şu sözünü (haberini)
böyle tatbik etmişlerdir.
"Zeyd'e söyleyin, tevbe etmediği takdirde, Rasûlüllah
(sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber yaptığı cihadı iptal ve zayi
etmiş olur."
(Hz. Aişe'nin böyle söylemesine sebep:
Zeyd Erkani'nin sekiz
yüz dirheme sattığı bir cariyeyi altıyüz dirheme almaya kalkışması olmuştur.
Dar-e Kutni )
Bu haberin izahında derler ki:
Hz. Aişe (r.a.), kendisi
(Zeyd'in işlediği
suçun böyle bir cezayı gerektirdiğini)
bildiği için vaîdi ifade ediyor.
Biz onun bu haberini -bir işi- haram kılma hususunda
tatbik ederiz. Fakat bu vaîd ve tehdidin (Zeyd için) tahakkuk edeceğine kani ve kail olmayız. Çünkü hadis bize göre tek râvînin
rivayeti (tek kişinin haberi)
ile sabittir.
Bunların dayandığı delil de şudur:
Vaîd, ilim ve itikad mevzuuna girer. Bunlar ise, ancak ilim ifade eden yol ve vasıtalarla sabit olabilir. Aynı zamanda, herhangi bir fiil ictihad konusuna girerse, onu işleyene ceza gerekmez. (İctihadında yanılan da ecir alır.)
İşte bunların görüşüne göre vaîd hadisleriyle ancak o fiillerin haram olduğuna hükmedilir, fakat delâlet ve ifade kesin olmadıkça vaîdin tahakkuku da kesin olmaz.
(ceza
gerekmez.)
Bunun bir başka örneği de, Hz. Osman
(r.a.)'ın teksir ettirdiği mushaflarda bulunmadığı halde, bazı ashabdan sahih olarak nakledilen kıraatler ile bir kısım âlimlerin ameli ve bunları delil olarak ileri sürmeleridir.
İmdi bu kıraatlerin "ilmî ve amelî"
olmak üzere iki cephesi vardır. Nakil yolu da sahih olan haber-i vahiddir (tek râvînin
rivayetidir.) Bu kıraatlerle amel (onları okuma) hususunda mezkûr haberlerle
(zikredilen
hadislerle) amel etmişler, fakat Kur'an-ı Kerim'e
idhâl
(dahil) etmemişlerdir. Çünkü bunların Kur'an'dan
olması,
ancak
kesin bilgi yollarına ihtiyaç gösteren
(kesin bilgi ile sabit olabilecek)ilmî
bir meseledir.
2. Fukahanın çoğunluğu ise -ki bütün selef de aynı şeyi söylemiştir- şu görüştedirler:
Bu gibi hadisler, ifade ettikleri vaîd mevzuunda da delil ve kaynaktır. Çünkü Rasûlüllah
(sallallahu aleyhi ve sellem)'in ashabı ve onlardan sonra gelen tâbiûn; bu hadislerle amel ettikleri (bunları fiil konusunda tatbike mesned yaptıkları) gibi, devamlı olarak aynı çeşit hadislerin ifade ettiği vaîdlerin
de sübut ve tahakkukunu kabul eylemişler, hadiste geçen işi yapan adamın, mezkur
cezayı göreceğini umumî olarak açıklamışlardır. Bu husus onların hadis ve
fetvalarında yaygın olarak görülmektedir.
Bunların ileri sürdükleri delile gelince:
Vaîd de şer'î hüküm ve kaidelerin bir kısmını teşkil eder. Mezkûr şer'î hükümler ise bazan kesin, bazan da zahir (burada zahir, kesine karşı olarak kullanılıyor) delillerle sabit olur ve bilinir. Çünkü matlub olan vaîdin, her işleyen hakkında kesin olarak tahakkuk edeceğine şüphesiz olarak inanmak değil, ister kesin, ister zann-ı ğâlib derecesinde bir inanç elde etmektir.
Nitekim amelî ve fiilî hükümlerde de durum aynıdır. Bir kimsenin; muayyen bir fiili Allah Teâlânın yasak ettiğine ve işleyeni de umumî mânada, tam açıklanmamış bir ceza ile tehdit ettiğine inanması ile, mezkûr fiili Allah Teâlâ'nın haram kıldığına ve işleyeni de muayyen ve kesin bir ceza ile cezalandıracağını bildirdiğine inanması arasında bir fark yoktur.
Bunlar
(Her ikisi de), Allah
(c.c.)'tan nakledilen birer haber olma hususunda birleşirler. Herhangi bir delille Allah Teâlâ'dan, gerek birinci, gerekse ikinci neviden haberler nakledilebilir. Hattâ birisi, bu çeşit haberlerle vaîd
hususunda da amel daha yerinde ve kuvvetli bir harekettir dese gerçeğe uygun
olur.
Bu yüzden tergib (teşvik)
ve terhib (tehdit) (hadislerinin isnatlarında gösterdikleri kolaylığı,
müsamahayı), ahkam
hadislerinde göstermezlerdi. Çünkü vaide itikad. o işi terk etmeye sebep olur.
Aynı sebepledir ki
(ulema)
terğib
(teşvik) ve
(tehdit)
terhîb (Allah Teâlâ'dan, mükâfat veya ceza bildiren) hadislerinde, ahkâm
ve muamelât hadislerinde olduğu kadar titizlik göstermezlerdi.
(ahkâm
ve muamelât hadislerinin isnatlarında gösterdikleri kolaylığı,
müsamahayı
göstermezlerdi.)
Çünkü tehdit ve ceza haberinin (vaîd) tahakkuk edeceğine inanmak, insanları bazı fiillerin terkine sevkeder. Eğer bu vaîd gerçek ise insan kurtulmuş olur. Eğer vaîd aynen gerçek değil de ceza biraz daha hafif ise; bu cezanın daha ağır olduğuna inanmak suretiyle meydana gelmiş olan hata, bundan dolayı kötü bir fiili
terketmiş kişiye zarar vermeyecektir.
Çünkü aynı şahsın, mezkûr cezanın daha hafif olduğuna inanması veya hiç inanmaması halinde de gerçeğe nisbetle hata etmesi muhtemeldir. Bu ikinci hata ise inananın nazarında yasak fiili küçümseteceğinden onu
işlemesine sebep olacak, dolayısıyle de
-eğer ceza onun inancından daha fazla idiyse- ona çarpılacak veya müstehak olacaktır. Şu hale göre, cezanın varlık veya yokluğunda hata eşit, halbuki cezanın ve vaîdin varlığına inanç bulunduğu takdirde, kurtuluş daha çok mümkündür. Buna göre de inanmanın daha hayırlı olduğu ortaya çıkmaktadır.
İşte bu delile dayanarak, âlimlerin çoğu, haram kılan ve yasaklayan delili, mubah kılan delile tercih etmişlerdir. Keza birçok fukaha gerektiğinde
(buna dayanarak birçok
hükümlerde) ihtiyat yoluna girmişlerdir. Fiilde
ihtiyatın güzel olduğu hususu, bütün akıl sahipleri arasında ittifakla kabul edilmiş gibi bir şeydir.
Bir kimsenin, vaîdin inkârı hususundaki
hataya düşmesinden korkusu karşısında, vaîd'in
varlığını kabuldeki hatasının korkusu bulununca (bunlar birbirini karşılar ve),
inanmasını gerektiren delil ile inancından meydana gelecek olan kurtuluş,
zıtları olmayan iki sıhhatli
(sağlam)
delil olarak kalır.
Bir kimse çıkıp da şöyle diyemez:
Vaîdin varlık ve tahakkukuna dair kesin delilin bulunmaması, vaîdin de bulunmadığına delildir; nitekim bazı (zâid) kıraatler hakkında mütevâtir haberin bulunmaması da buna benzer.
Bunu derse hata etmiş olur.
(Böyle bir iddia sakattır.)
Çünkü delilin bulunmaması, delille isbat edilmek istenen (medlulün aleyh olanı) şeyin de bulunmadığını göstermez. Her kim, ilmi mesele ve şeylerden birini, kesin delil yoktur diye inkâr ederse
-ki bu bazı kelâmcıların yol ve davranışıdır- açıkça hata işlemiş ve yanılmış olur.
Yalnız şu vardır ki; bir şeyin varlığı, onun delilinin de varlığını gerektirince ve biz de delilin olmadığını bilince, onu gerektiren şeyin de olmadığını biliriz.
Çünkü lâzımın yokluğu melzûmun da yokluğunu gösterir,
İmdi biz biliyoruz ki Allah
Teâlâ'nın Kitabını ve dinini nakletmeye sevkeden sebepler pek çok ve kuvvetlidir. Herkes
(Umum)
için delil ve hüccet olacak hususlarda onların
naklinin gereğini ümmetin gizlemesi caiz ve mümkün değildir. Bu sebeple, bize
tevatür yoluyla altıncı bir namaz veya başka bir sûre nakledilmediği için, bunların aslında mevcut olmadığına (yani altıncı bir namazın, 114 ten başka sûrenin zâten bulunmadığına) kesin olarak inandık ve bunu böylece bildik. Fakat vaîd mevzuu bu kabilden değildir. Çünkü her fiille ilgili vaid ve tehdidin mütevâtir olarak nakli gerekli değildir.
Nitekim bu gereklilik bizzat o fiilin kendisi için de bahis mevzuu
(söz konusu) değildir.
Netice olarak sabit oluyor ki;
Vaîd ifade eden hadislerin
icab ettirdiği gibi, onlarda bahis mevzuu
(söz konusu) olan
işi, fiili, işleyen kişinin tehdit ve cezaya maruz kalacağına inanmak gereklidir.
Fakat bu cezanın bi'l-fiil kişiye ulaşabilmesinin şartları ve cezayı önleyen birtakım maniler bulunduğu da ayrıca sabittir.
Bu kaide bazı örnekler yardımı ile daha iyi anlaşılacaktır:
Rasûl-i Ekrem
(sallallahu aleyhi ve sellem) den sahih olarak şu hadis nakledilmiştir:
"Allah faiz yiyen ve yedirene,
şahitlerine ve kâtibine lanet eylesin (veya eyler)."
Çeşitli senetlerle yine O'ndan (sallallahu
aleyhi ve sellem) şu hadisler rivayet edilmiştir:
"Peşin olduğu halde iki ölçüyü bir ölçü karşılığı satan için şöyle buyurdular:
"Hah işte bu ribanın ta kendisidir!"
(Hadisi, Müslim Cabir'den rivayet etmiştir.)
"Buğday ile buğdayı... satmak peşin -ve müsavi- olmadıkça ribadır."
(Hz. Ömer (r.a)'den rivayet edilen hadis Müttafakün-aleyh'dir.)
Bu hadisler faizin her çeşidinin (ister riba'l-fadl, ister
riba'n-nesîe olsun) riba ve faiz muamelesi sayıldığını gösterir.
Ayrıca Rasûlüllah (sallallahu aleyhi
ve sellem)'in:
"Riba ancak nesîede olur"
(Hadis Ahmed b. Hanbel, Nesei, Müslim İbn'i Mace
tarafından Abdullah b. Ömer'den rivayet edilmiştir.)
(Riba'l-fadl: Aynı cins eşyayı, biri diğerinden fazla ve peşin olarak satış yoluyla değişmektir.
Riba'n-nesîe: Aralarında ya cins veya ölçü, tartı, sayı ile muamele
hususlarında birlik bulunan iki şeyi veresiye olarak satış yoluyla değişmektir.
Bu durumda, iki şeyin eşit veya farklı olması neticeyi değiştirmez. )
Hadisi kendisine vâsıl (ulaşmış)
olan bazı zevat, araya zaman girmeden
-peşin olarak- iki ölçüyü bir ölçü karşılığı satmayı faiz telâkki etmeyerek helâl saymışlardır.
Bunlar İbn Abbas (r.a.) ile
Ebu'ş-Şa'sâ, Atâ, Tâvûs, Said b. Cübeyr, İkrime ve benzerleri gibi İbn
Abbas'a tâbi olan kişilerdir.
Bunlar Mekkenin ileri gelenleri, ilim ve amel bakımlarından ümmetin seçkin kişileridir. Hiçbir
Müslümanın, bunlar hakkında veya bunları
-caiz olacak şekilde- taklit edenler için, Allah Teâlâ'nın faiz yiyenlere ait olan lanetinin tahakkuk edeceğine inanması helâl ve caiz olmaz. Çünkü bu zevat, kendi bilgileri
ölçüsünde bir anlayışla bu sonuca varmışlardır.
(ictihatları neticesinde böyle bir görüşe sahip
olmuşlardır.)
Aynı şekilde bazı Medineli büyük âlimlerden, kadınlara dübürlerinden yaklaşmanın caiz olduğu hakkında rivayetler vardır. Halbuki
Ebu Davud, Nebiyy-i Ekrem
(sallallahu aleyhi ve sellem) den şu hadisi rivayet eder:
"Kim bir kadına dübüründen yaklaşırsa
-cinsî münasebette bulunursa- Allah'ın, Muhammed'e indirdiğini inkâr etmiş olur."
(Hadisi Ahmet b. Hanbel İbn-i Mace Ebû-Davud ve Tirmizi,
rivayet etmiştir. Senedi sahihtir. Ahmed b. Hanbel İbni Abbas (r.a)'den rivayet
etmiştir.)
Şimdi hangi müslüman
-kendilerinden yukarıdaki husus ve cevaz rivayet edilenler için- filân ve filân, Muhammed
(sallallahu aleyhi ve sellem)'e ineni inkâr etmiştir diyebilir?
Yine Rasûlullah
(sallallahu aleyhi ve sellem)'den, şarapla (içki
ile) ilgili olarak on nevi kimseyi (şırayı sıkıp çıkaran, sıktıran, şarap olunca içen...) lanetlediği sahih olarak rivayet edilmiştir.
"Üç kişiye lanet etmiştir. Üzümü sıkana, sıktırana ve içene..."
Yine birçok senet ve yollardan
Resûl-ü Ekrem
(sallallahu aleyhi ve sellem) :
"Her sarhoş eden içki şarap gibidir", buyurduğu,
"Her sarhoşluk veren hamrdır",
dediği rivayet edilmiştir.
(Buhari Müslim Ebu-Davud Tirmizi ve Nesei Abdullah
b. Ömer (r.a)'den rivayet etmiştir.)
Hz. Ömer (r.a.), muhacirlerle ansar arasında, Rasûlullah
(sallallahu aleyhi ve sellem)'in minberi üzerinden şöyle hitabetmiştir:
"Hamr, aklı örten
(sarhoş eden) her içkidir."
Cenâb-ı Hak hamr (şarap ve sarhoş eden içkiler) âyetini indirdiği zaman bunun nüzulüne sebep olan içki Medine'de içtiklerinden ibaretti. O zaman Medine'de fadih (hurma şarabı) den başka içki yoktu. Üzüm şarabı onlarda bulunmazdı.
İşte buna dayanarak, bazı ileri gelen, faziletli, ilim ve amel sahibi Küfe âlimleri, Şarabın (hamrin) ancak üzümden olacağına, hurma ile üzümden başka şeylerden yapılan nebîzin, sarhoşluk veren miktarından daha azının haram olmadığına inanıyor, helâl saydıkları bu gibi içkileri içiyorlardı.
(Buradaki içkiden maksad Hanefîlerin "nebiz"
dedikleri
bir nevi şerbet ve içkidir.)
İmdi bu zevat, yukarda geçen inanç ve amellerini yanlış da olsa, samimiyetle bir te'vil, anlayış ve delile istinat ettirdikleri için, veya daha başka mâniler bulunduğundan,
(onları mazur görmek gerektiği gibi)
şarap içenlere ait olan ceza ve vaîde
müstahak oldukları söylenemez.
Bu denemediği (söylenemediği)
gibi, içtikleri içkilerin, lanetlenen şarap cümlesinden olmadığı da söylenemez.
"Çünkü umumî olan bir söz ve hükmün içine onun bütün cüzlerinin girmesi asıldır
(gerekir)".
Ayrıca o zaman Medine'de üzüm şarabının
olmadığı da
bir gerçektir,
bilinmektedir.
Yine Peygamberimiz (sallallahu aleyhi
ve sellem),
Hamr (şarap)
satanı lânetlemiştir. Halbuki sahabeden bazıları (bu hükmü bilmeyerek) şarap
satmışlardı.
Bu haber Hz. Ömer
(r.a.)'e ulaşınca şöyle
buyurdu:
"Allah filânın hakkından gelsin,
onlar Rasûlullah
(sallallahu aleyhi ve sellem)'in:
şöyle buyurduğundan haberi yok mu?:
"Allah Yahudi milletini
lanetledi, (çünkü) onlara hayvani yağ yemeyi yasak ettiğinde onlar satıp
parasını yediler."
(Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir.)
Şüphesiz, şarabı satan sahabi bu satışın haram
olduğunu bilmiyordu. Amma bu bilmeyiş, Hz. Ömer
(r.a.)'in, bu işi
yapanlara ait cezayı, çekinip vazgeçmeleri
için
hikmetine binâen açıklamasına mâni olmamıştır.
(bu suçun cezasını açıklamadan çekinmemiştir.)
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve
sellem) şarap sıkan ve sıktıran (şarap imâl eden ve ettireni) de lânetlemişlerdir.
Halbuki birçok fakihler, bir kimsenin, diğeri nâmına, şarap yapacağını bile bile üzüm şırası çıkarmasını
(üzüm sıkmasını) caiz görmüşlerdir. Şarap
yapmak
için üzüm suyu çıkarmanın lanetlenmiş olduğu nass
ile sabittir, ancak bir engel dolayısı ile mazeret sahibi olabilen kişiye hükmün (fiilen) şâmil olmaması mümkündür.
Yine Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve
sellem), birçok sahih hadislerinde vâsıla ve mevsûleyi (takma saç-peruka- takan
ve taktıranı) lânetlemiştir.
(Hz. Aişe (r.a.), "vasile ve mevsûle veya müstevsıle" yi şöyle açıklar: Gençliğinde fahişelik, ihtiyarlığında da fahişe ticareti yapan kadın...
İbn Esîr, en-Nihâye, IV, 214.)
Bazı fakihler ise bunu yalnız mekruh görürler.
Hz, Peygamber
(sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:
"Gümüş kaptan içen kimse karnına
ancak cehennem ateşi yuvarlar."
Halbuki bazı fakihler bunu sadece tenzîhen mekruh görürler.
Peygamber (sallallahu aleyhi ve
sellem)'in şu sözü de böyledir:
"İki müslüman kılıçları ile karşı karşıya gelince ölen de, öldüren de ateştedir."
(Buhari, Müslim)
Bu hadise göre, haksız olarak müminlerin
birbiriyle
savaşmalarının haram olması gerekir. Halbuki biz Cemel ve Sıffîn
savaşlarında bulunan kimselerin ateşte olmadıklarını biliyoruz. Çünkü onların savaşma mevzuunda mazeret ve te'villeri
(içtihada dayanan anlayışları) var. Ayrıca yaptıkları işin, cezasının
kendilerine vusulünü
(verilmesini)
önleyecek sayısız iyi amelleri mevcuttur.
Rasûlullah
(sallallahu aleyhi ve sellem) sahih bir hadislerinde şöyle buyurdular:
"Üç kimse vardır ki Allah kıyamet günü onların yüzüne bakmaz, kendilerine hitap etmez, onları temize çıkarmaz ve onlara acı bir azâb vardır;
1. Yanında fazla su bulunduğu halde onu yolcudan esirgeyen; Allah ona şöyle der: kendi elinin emeği olmayan lutfu
onlardan esirgediğin gibi ben de senden lutfumu esirgiyorum.
2. Devlet başkanına ancak dünya menfaati için bey'at
eden (rey veren) kimse; istediğini verirse razı olacak, vermese kızacak.
3. İkindiden sonra
-vakit daralınca- bir mal için, yalan olarak, teklif edilen fiattan daha
fazlasını verdiler diye yemin eden kimse."
(Buhari, Müslim, İmam Ahmed b. Hanbel.)
Bu hadis, elindeki fazla suyu başkalarından esirgeyen kimse için büyük bir tehdittir. Halbuki bazı âlimler bunu caiz görürler.
İmdi bu âlimlerin muhalif ictihadları, hadisi delil olarak ileri sürüp bu işin haram olduğuna hükmetmemize engel olmadığı gibi, böyle bir hadisin varlığı, ictihad ve te'vil
sahibi (kendi ictihadına dayanarak
tevil yapan)
âlimin mazeretli bulunduğuna ve bu tehdidin ona
şâmil olmadığına inanmamıza da mâni (engel)
olmaz.
Nebi
(sallallahu aleyhi ve
sellem) şöyle buyurdu:
"Allah hülleciye ve kendisi, için hülle yapılan kocaya lanet etmiştir."
(İmam Ahmed, Neseî, Tirmizi,
İbn-i Mace.)
Bu Resûllullah (sallallahu
aleyhi ve sellem)
ve ashabından, sayısız yollarla rivayet edilmiş
sahih bir hadistir. Halbuki bazı âlimler mutlak olarak, bazıları da akit
sırasında şart koşulmazsa hüllecinin nikâhını sahih kabul etmişlerdir. Kendilerinin bu hususta malum olan mazeretleri vardır:
Çünkü Birinci görüşte olanlara göre kaidelerden kıyas yoluyle çıkan netice şudur:
İki bedelden birini bilmemekle bozulmadığı gibi ileri sürülen şartlarla da nikâh bozuk
-bâtıl- olmaz,
İkincilere göre ise:
Akit esnasında ileri sürülmüş şartlar bulunmadıkça akitlerin hükmü değişmez. Bu görüşü ileri sürenler mezkûr hadisi görmemişlerdir. Anlaşılan budur, çünkü eski kitaplarında bu hadis yoktur,
yer almamıştır.
Eğer bu hadis onlara ulaşmış olsaydı
(görselerdi) ya alarak veya almadıklarının sebebini açıklayarak onu söz konusu ederlerdi.
Hadis onlara ulaştığı
(gördükleri) halde te'vil etmiş olmaları, mensûh
olduğuna inanmaları veya ona muhalif
(onunla çelişen başka)
bir delillerinin bulunması da muhtemeldir.
Biz biliyoruz ki
herhangi bir kimse
bu şekilde
hüllenin
helâl olduğuna inanarak hülleyi yapsa bile böyle
kimselere sözü geçen tehdit şâmil değildir. Bazı şahıslar hakkında, ya şartı
bulunmadığı veya bir engel bulunduğu için tahakkuk etmese bile hüllenin bu
tehdide sebep olduğuna inanmamıza da bu durum mâni değildir.
Anası Haris b. Kelede'nin nikâhı altında bulunduğu zaman dünyaya gelmiş olan Ziyâd b. Ebîhi'yi, Ebu, Süfyan
"bu bendendir" dediği için onun kütüğüne
(nüfusuna)
geçiren Muaviye (r.a.) nin bu işi de misâllerimizden birisini teşkil eder. Halbuki Rasûlüllah
(sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kim kendisini, babası olmadığını bile bile bir kimseye nisbet
eder, babam budur derse cennet ona haramdır."
(Buharî, Müslim, Ahmed b. Hanbel, Ebû Davud.)
"Her kim babasından başkasına kendisini nisbet
eder, (köle) sahibinden başkasını sahip edinirse Allah'ın, meleklerin ve
insanların laneti onların üzerinedir; Allah ondan ne fidye, ne de şefaatçi kabul
eder."
(Müslim C. 2 Sy. 998)
Bunlar sahih hadislerdir.
Peygamberimiz
(sallallahu aleyhi ve sellem) doğan çocuğun yatak sahibine (nikâhlı kocaya) ait olduğuna hükmetmiştir. Bu üzerinde ittifak edilmiş bir hükümdür.
Bu sebeple biz biliyoruz ki çocuk dünyaya gelene kadar kadının, nikâhlısı olan kimseden başkasına çocuğu nisbet ederek ona baba diyen Rasûlullah
(sallallahu aleyhi ve sellem)'in sözündeki tehdide dahildir.
Bununla beraber, değil sahabe, onlardan
başka nesillerden olan bir kimse için bile -şahıs göstererek- bu tehdit şuna şâmildir diyemeyiz; çünkü onlara Rasûlullah
(sallallahu aleyhi ve sellem)'in mezkûr hükmü ulaşmamış olabilir, çocuğun,
anasını kim gebe bırakmışsa ona ait olduğuna inanabilirler. Ziyâd'ın anasını
Ebu Süfyan'ın gebe bırakmış olduğu inancında olabilirler, çünkü bu hüküm,
bilhassa
(özellikle)
sünnetin yayılmasından önce pek çok kimseye ulaşmamış olabiliri
Bu arada cahiliyyet devrinde âdetin böyle olduğunu da unutmamak gerekir...
Bütün bunlar veya Allah'ın razı olduğu iyi ameller
gibi, tehdit ve cezanın tahakkukunu önleyen bir takım mâniler araya girebilir.
Bu mevzu oldukça geniştir, çünkü
(kitap ve sünnette haram olupta)
ümmetin bir kısmına haram haberi ulaşmadığı için helâl saydıkları veya haram kılan delillere karşı, kendi akıl ve bilgileriyle ictihad ederek tercih ettikleri helâl kılan delillere sahip bulundukları için böyle kabul ettikleri bütün meseleler buraya girer.
Haram kılmaya bağlı olan günahkâr kabul etme, kınama, ceza, fâsık olma... gibi daha başka hükümler vardır. Fakat bunların şartları ve mânileri de vardır. Haram kılma sabit olduğu halde ya şartları bulunmadığı veya bir engel bulunduğu için diğer hükümleri bulunmayabilir. Keza aynı sebeplerle bir şahıs için haram olmayan bir başkası için olabilir.
|