|
Bu soruya birkaç yönden cevap verilebilir:
1. Bir fiili yasaklayan delilin şümulü altına giren fiillerin
yasaklanmış olduğu hususunda bir ihtilaf vardır veya yoktur. Eğer ihtilaf
mevcut değilse; o fiilin haram olması gerekir. Haram olduğuna ittifak edilmişse
haram, ihtilaf edilmişse helâldir, şeklindeki bir görüş icma'a aykırı olduğu gibi
zorunlu olarak İslam dininde batıl olduğu açıktır.
Şayet herhangi bir şekilde ihtilaf mevcut ise müctehidlerden
haram olan o fiili helâl itikad edenler veya işleyenler, o fiilin sonucu olan
kınama veya cezaya uğrayacaklar mıdır?
Bu soruyu yukarıda ittifakla sabit olan hadisleriyle ihtilaflı bir
şekilde sabit olan tehdit hadislerini işlerken uzun uzadıya izah etmiştik.
Tehdidin fail hakkında tahakkuk ettiğine, halbuki
haramı helâl itikat edenin cezasının onu helâl itikad etmeden işleyenden daha ağır olduğuna
gelince; bir işin yapılmasının haram olduğu hakkında ihtilaf varsa,
müçtehide hadiste bahis mevzu edilen haramı helâl kıldığından ötürü ceza
gerekmez; çünkü mazeretlidir. Bunun gibi o fiili işleyen de cezaya müstahak
olmaz. Müctehid bu haram kılmaya bağlı olan kınama, ceza, v.s. hükmü altına
girmediği gibi, tehdidin hükmü altına da girmez. Çünkü tehdit de kınama ve
cezanın bir çeşididir. Bir şeyin şümulünün altına giren bazı nevilerine verilen
cevap, diğer kısmına da verilmiş demektir.
Kınamanın azı ile çoğu, cezanın hafifi ile ağırı arasında bir
fark yoktur. Bu konuda çoğundan sakındırıldığı gibi azından da sakındırılmıştır.
Ancak; müctehide (ictihadından dolayı) bunların ne azı ne de çoğu ulaşmaz; belki
bunların zıddı olan ecir ve sevaba nail olur.
2. Bir fiil üzerine tereddüp edecek hüküm hakkında ittifak veya
ihtilaf edilmiş olması o fiilin kendisinin ve özelliklerinin dışında birtakım
izafi (değişebilen) meselelerdir ki, bazı alimler bunu bilmemişlerdir. Meselâ
âmm (genel) bir lafızdan has (özel) bir mânâ kastediliyorsa o genel olan
lafzın tahsis edildiğini gösteren bir delilin bulunması gerekir. Bu delil ya
lafızla birlikte mevcuttur ve bazılarına göre hemen açıklanması gerekir, veya bu
açıklama ihtiyaç duyulan bir zamana kadar tehir edilebilir. Cumhur-i
ulema bu görüştedir.
Şüphesiz Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve
sellem) zamanında böyle bir lafza muhatap
olanlar o lafzın gerektirdiği hükmü hemen bilmeye muhtaçtır.
Şöyle ki; faiz
yiyenler, hülleci, v.s.'ye lanet eden hadisi şerifin umumi lafzından ne
kastedildiğini anlamak icmaya bağlı olsaydı, bu lafzın anlamı
Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından ve ümmetin bu umumi lafzın tek tek bütün fertleri hakkında konuşmalarından sonra ancak anlaşılmış olacaktı. Bu
takdirde Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) 'in sözünün açıklanmasını topyekün ümmetin o sözle
ilgili fikirlerini beyan etmesine kadar tehir etmek gerekirdi ki bu da caiz
değildir.
3. Böyle bir sözle (hadisle) ümmetin muhatap olmasındaki
sebep, haramı bilip kaçınmaları, icmalarında (sözbirliği ettikleri
yerlerde) ona dayanmaları ve ihtilafa düştüklerinde de onunla delil getirmeleri içindir. Eğer hadisten kastolunan mânânın ne olduğunu bilmek ve
anlamak sadece icma'a bağlı olsaydı, o zaman icmaa bilinmeden hadisle delil
getirmek doğru olmazdı. Ve böylece hadis icmanın dayanağı olmamış olurdu. Çünkü
icmanın dayanağının kendinden önce bulunması gerekir, sonra gelmesi caiz
değildir. Bu durum batıl bir devre (kısır bir döngüye) müncer olur.
Şöyle ki,
hadisten kastolunan mânâyı bilmedikçe icma ehlinin o hadisle istidlal etmeleri
mümkün olmaz. İcma yapılmadıkça da hadisten kastolunan mânâ bilinmez. Şu halde
hadisle istidlal kendinden önce icmaya,
icma da kendinden önce istidlale bağlanmış olur. O zaman bir şeyin varlığı
kendine bağlanmış olur ki bu da caiz değildir, ihtilaflı konularda hüccet
olamaz. Çünkü böyle bir şey varit değildir. Bu durum gerek üzerinde ittifak
edilen ve gerekse ihtilaf edilen fiillerde hadisi bir hükme delâlet etmekten
uzaklaştırmak demektir. Bu hâl, içinde bir fiil hakkında tehdit bulunan hiçbir nassın o fiili yasakladığını bize ifade etmemiş olur ki bu da kesinlikle
batıldır.
4. Yukarıda (üçüncü maddede) izah edilen bu durum (yani hadisten
ne kastedildiğinin bilinmesinin icmaya bağlı olduğu) herhangi bir konuda icmanın olup olmadığını bilmeden hiçbir hadisle istidlal edilemeyeceğini
gerektirir. Bu takdirde birinci asırda yaşayanlar, hatta hadisi Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bizzat ağzından duymuş olanlar bile o hadisle delil getirmeleri caiz
olmazdı. Böyle bir hadisi duyup, ulemadan birçoğunun da onunla amel ettiğini
gören ve muariz birisine de rastlamayan kimse, acaba yeryüzünde buna muhalif
kimse var mıdır, yok mudur diye araştırma yapmadan o hadisle amel etmemesi icab
eder.
Nitekim herhangi bir meselede tam bir araştırma yapmadan icma ile delil
getirmek de caiz olmaz. Bu durum karşısında müctehidlerden yalnız bir kişinin
muhalefetiyle Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in sözü ile istidlal etmek batıl olmuş olur. Bu da bir kişinin muhalefeti ile Resûlullah'ın sözünün boşa çıkarılmış olması,
yine bir kişinin muvafakati ile Resûlullah'ın sözünün gerçekleştirilmiş olması demektir. Bu kişi yanıldığı zaman onun
hatası Resûlullah'ın sözünü hükümsüz kılmış olur ki böyle bir görüş zaruri
olarak batıldır.
İcma bilindikten sonra delil getirilir
denilse o zaman nasslarm delâleti icmaya bağlanmış olur ki bu da icmaya
terstir. Çünkü bu takdirde nassların (mânâya) delâleti kalmaz, muteber; olan icmadır, nass ise tesirsizdir.
Şayet muhalif bir görüşün varlığı bilinmediği zaman hadisle
delil getirilir denilirse; o zaman da ümmetten birinin sözü (ihtilafı) nassın
delâletini hükümsüz kılmış olur ki bu da yine icmaya terstir ve böyle bir
iddianın İslâm dininde zaruri olarak batıl olduğu açıktır.
5. Lafzın (hadisteki umumi lafzın) şümulüne yasaklanmış ilillerin girmesi hususunda bütün ümmetin inanıp bağlanması mı şarttır? Yoksa
alimlerin inanması ile yetinilebilir mi?
Birinci şekilde; bütün ümmetin, hatta İslâm merkezinden uzak
yerlerde yaşayanların ve İslâmiyete
henüz girmiş olanların tehdit hadislerinin şümulüne giren fiillerin yasaklanmış
olduklarına inandıklarını bilmeden o hadislerle delil getirmek caiz olmaz.
Hiçbir Müslüman, hatta aklı başında hiç bir kimse böyle bir
iddiada bulunamaz. Çünkü böyle bir şeyi bilmek mümkün değildir.
İkinci şekilde ise; (yani alimlerin inanmasıyla yetinmek) bir
fiilin yasaklanmış olduğunda bütün alimlerin ittifak etmesinin şart kılınmasındaki sebep içtihadında yanılan bazı müctehidleri,
tehdidin şümulüne sokmamak içindir. Alim hakkında böyle olduğu gibi avamdan
fiili yasaklayan delili duymayanlar hakkında da durum aynıdır. Birinin ümmetin
büyüklerinden ve fazıllarından olmasıyla diğerinin avamdan olması arasında bu
hususta bir fark yoktur. Bunların bir yönden birbirlerinden ayrılmaları hükümde
birleşmelerine mani değildir. Allahü Teâlâ ictihadında yanılan müçtehidi
bağışladığı gibi yanılan ve öğrenme imkânı da bulamayan cahili de
bağışlamıştır. Hatta bir fiilin haram olduğunu bilmeyen ve öğrenme imkânı da
bulamayan cahil kişinin irtikap ettiği o haram fiilin meydana getirdiği mefsedet, şariin (şeriat
sahibinin) haram kıldığını helâl sayan bazı imamların meydana getirdiği
mefsedete göre daha çok azdır. Çünkü cahil o fiilin haram olduğunu bilmemiş ve
öğrenme imkânı da bulamamıştır.
Bu sebepten:
"Alimin hatasından sakınınız; çünkü onun hatasıyla
bütün alem hata eder" denilmiştir.
İbn-i Abbas (r.a.) da şöyle demiştir:
"Vay o alimlere uyanların haline!"
Bu kadar ağırlığı ile birlikte alimin hatası affediliyorsa,
cahilinki gayet tabii affedilir. Evet alimle cahil bir yönden ayrılıyor. Şöyle
ki, alim ictihat etmiştir ve içtihadına göre hükmetmiştir. Onun ilmi yayması,
sünneti yaşatması ictihadındaki hatasından kaynaklanan mefsedeti kapatmıştır.
Bu yönden alimle cahil arasında Allahü Teâlâ fark yaratmıştır. Müçtehide içtihadından, alime
ilminden ayrılan bu iki zümre afva uğramada müşterektirler. Ceza -ister az
olsun, ister çok olsun- lâyık olmayana tereddüp etmez.
6. Bazı kesin hüküm bildiren tehdit hadisleri
vardır ki, alimler bunların ifade ettiği mânâda ihtilaf etmişlerdir. Meselâ:
"Adına hülle yaptırılan
kocanın lanetlenmesi" gibi...
Bir kısım ulema birinci akitte hülle rükün (şart)
olarak ileri sürülmediğinden bunu yaptıran kimse hiçbir durumda günahkâr olmaz,
lanete uğramanın sebebi ise hülleyi (yani nikâhtan sonra boşamayı) yerine
getirmenin vacip olduğu inancından ötürüdür şeklinde izah etmişlerdir. Şu halde
bir, kimse birinci nikâhın sahih ve şartın (nikâhtan sonra boşamanın) batıl
olduğuna inanırsa, zevce ikinci koca için helâldir. Günahtan da uzaktır.
Hüllecinin lanetlenmesi ise ya hülle yaptığından veya yalnız akitte ileri
sürülen şartın (hüllenin) yerine getirilmesinden vacip olduğuna; ya da her
ikisini birden (yani hem hülle yaptığından, hem de nikâhta şart olarak ileri
sürülen hüllenin mutlaka yerine getirilmesinin vacip olduğuna) inanıp itikat
ettiğinden dolayıdır.
Birinci, ikinci ve üçüncü şekilde maksat hasıl olmuştur.
İkinci şekilde ise lanete uğramaya sebep mücerred itikat (yani
nikâhtan sonra boşama şartının yerine getirilmesinin vacip olduğu inancı) dır.
Hülle ister yapılsın ister yapılmasın.
Bu durumda hadisi şerifte geçen hülle yapmak ve adına hülle yaptırmak fiili lanete sebep olmamış ve
lanetin sebebine dokunulmamış olur ki bu da batıldır.
Sonra nikâhta şart koşulan hülleyi yerine getirmenin vacip olduğuna inanan kimse eğer cahil ise lanete uğramaz. Eğer böyle bir
şartın yerine getirilmesinin gerekmediğini biliyorsa şu halde onun vacip
olduğuna itikat etmesi mümkün değildir.
Ancak; Resûlüllah'a (sallallahu aleyhi
ve sellem) rağmen
böyle bir inanç besliyorsa o zaman kâfir olur ve hadisin mânâsı da
kafirlere lanete dönüşmüş olur. Halbuki küfrü böyle cüzi bir hükmü inkâra
bağlamanın bir mânâsı yoktur. Bu aynen şöyle demek olur:
Resûlüllah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem)
buyurduğu
"Nikâhta boşanmayı şart
kılmak batıldır." hükmünü yalanlayan kimseye Allah lanet etsin.
Sonra, hadis gerek lafız ve gerekse mânâ bakımından umumidir ve
umumi olarak başlamaktadır. Bu gibi umumi sözleri nadir mânalara hamletmek
caiz değildir. Çünkü bu hâl sözü mânâsından çıkarır.
Tıpkı bazıların, Resûlüllah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem):
"Herhangi bir kadın velisinin izni olmadan evlenirse
onun nikâhı batıldır." hadisini tevil ederek buradaki kadından maksadın kitabatı kesilen cariye
olduğunu iddia etmeleri gibi.
(Şartlı azatedilmiş meselâ: Şu kadar para getirirsen
hürriyetine kavuşacaksın şeklinde yarı azat edilmiş demektir.)
Bu şekilde bir yorumun nadir olduğunun izahına gelince; cahil bir
Müslüman zaten hadisin şümulüne girmez. Nikâhta ileri sürülen hülle şartının yerine getirilmesinin vacip olmadığını bilen bir
Müslüman ise, böyle bir şartı ileri sürmez. Ancak kâfir ise müstesna...
Halbuki
kâfir de Müslümanlar gibi evlenmez. Şayet kâfir olduğu halde Müslümanlar gibi
evleniyorsa o kimse münafık demektir. Şu halde bu tarzda bir nikâhın yapılması
çok nadirattandır.
Eğer nikâhta şart koşulan hülle konusu kimsenin
kalbine gelmez, şayet böyle bir şeyi kalbinden geçirseydi, o zaman bunları
söyleyen doğru olabilirdi denilirse, buna cevap olarak deriz ki:
Birçok yerlerde delilleriyle birlikte anlattık ki,
hadisteki "Hülleci" den maksat akitte boşamayı şart kumaşa bile o niyetle
nikâhlanandır.
Bunun gibi bazı fiiller hakkında lanet, ateş vs. özel tehditler ifade eden hadisler vardır ki, birçok yerlerde açık ve kesin oldukları halde
bazı alimler bunlarda da ihtilaf etmişlerdir.
Meselâ; İbn-i Abbas (r.a.)'ın
Peygamberimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet ettiği bir hadiste:
"Allah kabirleri ziyaret edenlere, onların üzerine
cami yaptıranlara ve kandil yakanlara lanet etsin" buyurulmaktadır.
Halbuki
alimlerden bazıları da mekruh demişlerdir. Haram diyen hiç olmamıştır.
Buna bazı örnekler Ukbe b. Amir'in (r.h.) rivayet ettiği hadiste:
"Kadınlara meşru olmayan yoldan yaklaşan erkeklere Allah lanet etsin."
Enes'in (r.a.) rivayet, ettiği hadiste:
"Müşteri çeken rızıklanmıştır; ihtikârlık yapan melundur," buyurmaktadır.
Keza yukarıda geçen bir hadiste:
"Allah üç kimseyle konuşmaz...
Bunlardan biri de yanında fazla su bulunduğu halde onu ihtiyacı olana
vermeyendir."
Yine bir hadiste Peygamberimiz (sallallahu aleyhi
ve sellem):
"Şarap satana lanet etmiştir."
Halbuki seleften bazıları şarap satmışlardır.
Peygamberimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) sahih olarak gelen bir hadis-i şerifte:
"Kibirlenerek yürürken
eteğini çeken kimseye Allah (c.c.) kıyamet günü rahmet nazarıyla bakmaz"
buyurulmaktadır.
Bir başka hadiste de:
"Üç kimseyle Allah (c.c.)
kıyamet günü konuşmayacak, onlara rahmetiyle bakmayacak ve onları paylamayacaktır. Bunlar
için büyük azap vardır.
- (Kibirlenerek) eteğini yerde süründüren,
- (yaptığı bir
iyilikte) başa kakan ve
- yalan yere yemin ederek eşyasını satan" buyurulmuştur.
Halbuki fakihlerden bazıları böbürlenerek elbiseyi çekmeyi ve yerde süründürmeyi
haram görmemişler, sadece mekruh saymışlardır.
Peygamberimizin en sahih hadislerinin birinde:
"Saçını tepesine toplayan
ve toplattıran kadına Allah (c.c.) lanet etsin" buyurulduğu halde
fakihler arasında haram olup olmadığı ihtilaflıdır.
Keza bir hadiste:
"Gümüş kaptan su içenlerin
karınlarına cehennem ateşi doldurulur." buyurulmuştur. Ulemadan gümüş kaptan su içmeyi haram
görmeyenler de vardır.
7. Hadisteki umumiliği gerektiren sebep mevcuttur. Bunun karşısındaki yukarıda anlatılan zıd görüş ise
hadisin umumiliği ile çatışır durumda değildir. Çünkü bunun varacağı sonuç hadisdeki bu umumiliği üzerinde ittifak ve ihtilaf edilmiş bütün fiillere
tatbik edip lanete lâyık olmayan bazı kişileri, lanetin şümulüne sokmayı
gerektirir.
Kaide ve prensibe aykırı olarak yapılan tahsis (genel bir hükmün
şümulünü daraltmak) yine kaide ve prensibe aykırı olarak çoğaltılmış olur.
Netice; bu umumi hükümden cehaletinden, içtihadından veya
taklidinden dolayı mazeretli olanlar çıkarılır. Halbuki hükmün, üzerinde
ittifak edilen fiillerle, mazeretli olmayanlara şamil olduğu ifade edilseydi
daha az tahsis (özelleştirme) yapılmış olurdu ve daha tabi olurdu.
8. Tehdit ifade eden sözü bu şekilde tatbik ettiğimiz zaman
lanetin sebebi ifade edilmiş olur ve bir engelden dolayı haklarında hüküm
tahakkuk etmemiş olanlar bundan istisna edilmiş olur.
Zıt bir görüşten dolayı haklarına va'd (müjde) veya vait (tehdit)
gerçekleşmemiş olanları şüphesiz, bu müjde ve tehdidi yapan istisna edemez.
Böylece söz doğru bir yola girmiş olur.
Lanete uğramaya sebep olarak ya haram olduğunda icma yapılmış
olan bir fiili işlemek, veya icmaya aykırı itikat taşımak şeklinde ifade
edersek; bu durumda lanete uğramanın sebebi hadiste anlatılmamış olur. Bu
takdirde yukarıda olduğu gibi, umumu tahsis etmek gerekir. Bu tahsisi iki taraftan biriyle yapmak, icab
ederse birinci tarafı tutmak (yani haram olduğunda ittifak edilmiş fiili
irtikap) daha uygun olur. Çünkü bu, sözün lafzına daha münasip ve açıktır.
9. Bu şekildeki açıklamayı gerektiren sebep, mazeretli olanları
lanetin şümulüne sokmamaktır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, tehdit
hadislerinden maksat; bunların yasakladığı filleri işlemenin lanete uğramaya
sebep olduğunu beyan etmektir. Şu halde:
Şu fiil lanete sebep olur diyebiliriz.
Ancak, her şahıs hakkında bu hükmün tahakkuk etmesi gerekmez. Sebep bulunur da
hüküm ona tâbi olmaz. Bunda bir mahzur yoktur. Zira yukarıda da izah ettiğimiz
gibi müçtehide (ictihadından ötürü) kınama, ceza ulaşmaz. Hatta haramı
işleyenden ise, harama helâl diyenin daha büyük günah işlediğini söylediğimiz
halde, bu konuda makbul mazereti olanlar mazur sayılmışlardır.
Şayet denilse ki, haramı işleyen ya müctehiddir veya onu taklid
eden kişidir. Her ikisi de cezanın dışında kaldığına göre, cefaya kim
uğrayacaktır?
Buna birkaç türlü cevap verebiliriz...
a - Tehdit hadislerinden maksat, muayyen bir fi'lin cezayı icap
ettirdiğini açıklamaktır. İster o fi'li işleyenler bulunsun isterse
bulunmasın.
Farzedelim ki, o fi'li işleyen var da,
ancak onun hakkında cezayı gerektiren şartlar mevcut değil, veya cezayı
engelleyici haller var; bu durumlar o fi'lin haram kılınmış olmasına zarar vermez, (onu helâl yapmaz).
Bilâkis biz onun haram olduğunu bildiririz ki herkes kendisini bu gibi fiilleri
yapmaktan sakındırsın. Böyle bir fi'li makbul bir mazeretinden ötürü
işleyenler, Allah'ın rahmetine uğrar. Nitekim küçük günahlar da haram
kılınmıştır. Fakat büyük günahlardan sakınıldığı takdirde affedilmiş olurlar.
Bütün fiillerde durum böyledir.
Herhangi bir fi'lin haram olduğu belli iken, müçtehit veya onu
taklid edenin mazeretlerinden ötürü onu işlemeleri, bizim o fi'li haram itikad
etmemize engel olamaz.
b - Bir fiille ilgili hükmün açıklanması o fi'le terettüp
edecek cezayı engelleyici görülen şüphenin kalkmasına sebeptir. Çünkü istenilen
şey müçtehidin inancından ötürü meydana gelen mazeretinin devam etmesi değil,
aksine imkânlar ölçüsünde mazeretinin ortadan kalkmasıdır. Eğer böyle
olmasaydı, ilmi açıklamak vacip olmaz, insanlan cehaletleri üzerine terketmek
ve şüpheli meselelerin delillerini araştırmamak onlan açıklamaktan daha
hayırlı olurdu.
c - Bir fiile ilgili hüküm, tehdit ve cezanın açıklanması; o fi'li işlemekten çekinenlerin bu durumlarını devam ettirmelerine sebep olur.
Aksi halde o fiilleri işlemek yaygınlaşır.
d - Bir mazeretin, makbul mazeret sayılabilmesi için onu
ortadan kaldırmada da kişinin aciz olması lâzımdır. Yoksa hakkı bilme imkânına
sahip olupta onu araştırmada kusurlu davrananlar, mazeretli sayılmazlar.
e - İnsanlar içerisinde bazen öyle kimseler vardır ki; haram olan
bir fi'li mubah kılacak ne bir içtihadda bulunmuşlardır ne de taklitte. Böyle
kimseler hakkında cezayı engelleyici hiçbir özel durum olmadığı gibi ceza ve
tehdit sebebi de mevcuttur. Bu gibi insanlar, tehdidin neticesine
uğrayacaklardır. Ancak; tevbe, günahları silip süpüren hayır ve hasenet v.s.
onlara cezanın ulaşmasına engel olabilir. Sonra (anlatacağımız) karışıktır şu
durumda. Bazen insan kendi yaptığı ictihadının veya bir müçtehidi taklid
etmenin, bir fi'li yapmayı mubah kıldığını zanneder. Bu konuda bazen doğruyu
bulur, bazen de yanılır. Fakat hakkı araştırdığı, heva ve hevesi onu Hakk'a
uymaktan alıkoymadığı müddetçe affedilir. Çünkü; Allah insanları gücünün
yetmediği şeylerle mükellef kılmaz.
10. Tehdit ifade eden bu hadisleri gerektirdiği hükümler üzerine
bıraktığımız takdirde de, çıkardığımız takdirde de (her iki halde) bazı
müctehitler tehdide dahil olmuş olurlar. Her iki durumda da vaziyet bu olunca,
hadis zıt görüşten uzak, sağlıklı bir şekilde kalmış olur ve amel etmek
gerekir.
Bunun izahı şudur:
Müctehidlerden birçoğu; üzerinde ihtilaf
edilen fiilleri işleyenleri lânetlemişlerdir. Bunlardan biri de Abdullah b. Ömer
(r.a.)dır.
O'na; kadın ve eşinin bilgisi olmadan, hülle yapmak maksadıyla
kadınla nikahlanan kimsenin durumu sorulduğunda:
"Bu zinadır, nikâh değildir,
Allah hülle yapana ve kocası için hülle yaptırana lanet etsin" buyurdu.
Bu
şekilde rivayet, başkalarından da bize gelmektedir.
Örneğin; Ahmed bin Hanbel, "Hülle yaptırmak
isteyen -yani hülle niyetiyle nikahlanan- kimse hüllecidir ve lanetlenmiştir,"
buyurmuşlardır. İçki, faiz v.s. hakkında da birçok ihtilaflar olmakla beraber
imamlardan pek çoğu bunları yapanları lânetlemiştir.
Eğer tehdit hadislerinde geçen şer'i lanet v.s.
sadece haram olduğu hususunda üzerinde ittifak edilen fiillere şamil olsaydı; o
zaman (yukarıda isimleri geçen) bu zevat, lanetlenmeleri caiz olmayan kişileri
lanet etmiş olduklarından ötürü, kendileri lanete ve tehdide lâyık olmuş
olurlardı. Nitekim bu mevzuda bir hadis mevcuttur.
Örneğin:
"Müslümana
lanet etmek, onu öldürmek gibidir."
(Buharî, Müslim)
İbn-i Mes'ud (r.a.) dan rivayet edilen bir hadisi
şerifte ise:
"Müslümana
sövmek fısk (günah) onunla savaşmaksa, küfürdür,"
(Buharî, Müslim)
buyurulmuştur.
Ebud derda (r.a.) peygamberimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem)in şöyle dediğini
duyduğunu bildirmektedir.
"Ta'n edenler, -kötüleyenler- ve lanet edenler için
kıyamet günü ne şefaatçılar ve ne
de şahitler olacaktır."
Ebü Hüreyre (r.a.) dan Rasûlullah (sallallahu aleyhi
ve sellem)'in söyle buyurduğu rivayet edilmektedir:
"Sıddık -doğru insan- lara lanet etmek yakışmaz."
Nasıl Abdullah b. Mes'ud (r.a.) Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem):
"Mümin kötüleyen lanet eden olamaz,"
(Ahmed, Buharî)
buyurduğunu rivayet etmektedir.
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle denilmiştir:
"Bir kimseye lâyık olmadığı halde lanet edilirse o lanet sahibine
-lanet
edene- döner."
Lanet hususunda peygamber efendimizden gelen tehditler
bunlardır. Hatta denilmiştir ki:
"Lâyık olmayan kimseye lanet edenin kendisi
lanetlenmiş olur. Bu lanet onu fasık yapar. Doğruluktan, şefaatten ve şehadetten
çıkarır."
Bu tehdit lanete lâyık ve müstehak olmayanlara, lanet eden
kimseleri içine almaktadır. Ancak üzerinde ihtilaf edilen bir fi'li işleyen
kimse, nass'ta geçen tehdide dahil olmadığı takdirde lanete de lâyık olmaz. O
halde, böyle bir kimseye lanet eden kimsenin kendisi, bu tehdide maruz kalmış
demektir. Bu durumda, üzerinde ihtilaf edilmiş fiillerinde tehdit hadisine
dahil olduğu görüşünde olan müçtehitlerde bu tehdide lâyık olmuş olurlar.
İhtilaflı hükümleri hadisin şümulünden çıkardığımız zamanda da
bıraktığımız zamanda da söz konusu mevzu sabit ise böylece hadisle istidlal
etmeye bir engel yok demektir. Ve mahzur ortadan kalkmıştır.
Bunun izahı şudur:
İki şey arasında lâzım ve melzum (gerekli ve gerekli kılınan) münasebeti (yani)
ihtilâf bulunduğu zaman müçtehitlerin tehdit hadisine dahil olmaları; ihtilaf
bulunmadığı zamanda da yine tehdit hadisine dahil olmalarını gerektiriyorsa bu
durumda iki şeyden birisi mevcut demektir.
a - Malzum ve lazımın bulunması, bu bütün müçtehitlerin tehdidin
altına girmesi demektir.
b - Lâzım ve melzumun bulunmaması, yani tehdidin altına
girmemeleri demektir.
Çünkü melzum bulunduğu zaman lâzım da bulunur. Lâzım bulunmadığı
zaman melzum da bulunmaz. Bu suali boşa çıkarma (iptal etme) hususunda bu
kadarı kâfidir. Ancak biz inanıyoruz ki her iki takdirde de gerçek olan bir şey
varsa o da müctehidlerin tehdide girmemeleridir.
Çünkü tehdidin altına girmek için yaptığı işte mazeretli olmamak
şartı vardır. Şer'i yönden makbul bir mazereti olan kimse hiçbir durumda
tehdidin şümulüne girmez. Müctehid mazurdur. Hatta içtihadından dolayı sevap
işlemiştir. Tehdit hadisine girmeyi gerektiren şart onun hakkında yoktur.
İster hadisi zahiri mânâsına göre alsın isterse onu mazeretli
kılacak zıt bir görüşe sahip bulunsun tehdide dahil olmaz. Bu kesin ve susturucu
bir cevaptır. Bundan ayrılma yoktur. Ancak konunun bir tek yönü vardır. O da
şudur:
Suil diyebilir ki; ben ihtilaf konusu olan fiillerin tehdit ifade eden nas (kesin
hükümler) ların şümulüne girdiklerine inanan ve bu inançlarına
dayanarak, tehditte bulunanlar örneğin:
Bu fiilleri işleyenleri lanetleyen
müçtehit alimlerin bulunduğunu kabul ediyorum. Fakat, bu müçtehitler
inançlarında yanılmışlardır. Bu yanılmalarında mazeretlidirler ve sevapta
alırlar. Bunlar haksız yere lanet edenler hakkında gelmiş bulunan tehdide dahil
olmazlar. Çünkü bana göre lanet edenler, hakkında gelen tehdit hadisine, ittifakla lanetlemeleri haram olanlara
lanet edenler
girmektedir. Böyle ittifakla lanetlenmesi yasaklanmış olan kimselere lanet
edenler, hadisteki söz konusu tehdide uğrayacaklardır. Yapılması ihtilaflı
olan laneti işleyen kimse, bu konuda varit olan tehdit hadislerine dahil olmaz.
Nitekim failinin lanetlenip lanetlenmeyeceği ihtilaflı olan, bir fiili işleyen
kimse de tehdide dahil olmaz.
Birinci tehditten ihtilaflı olan fiiller çıkarıldığı gibi, ikinci tehdittende yine
ihtilaflı olanlar çıkarılır. Ben her iki tarafta da tehdit hadislerinin
ihtilaflı konulara şumil olmadığına
inanıyorum. Yani bu hadislerin, yasakladığı filleri işlemenin ister caiz
olduğuna isterse caiz olmadığına inanılsın, bu fillerin yapılmasının caiz
olmadığına ve yine failini de lanetlemenin caiz olmadığına inanıyorum...
Her iki durumda da ben ne fiilleri işleyenleri
lânetlemeyi ve ne de bunları işleyenleri lânetleyenlerin kendilerinin lânetlenmeye lâyık olduklarını caiz görmüyorum. Ne
bu fiillerin failleri, ne de bunları lânetleyenler haklarında gelmiş olan,
tehdit hadislerine bunlar dahil olmazlar. Bu fiillerin faillerini lânetleyenlerin
cezaya maruz kalacağı görüşünde olanlar, gibi ağır bir ithamda da bulunamam.
Bana göre yapılması haram veya helâl olduğu hususunda ihtilaf edilen bir fiilin
failini lanetlemek içtihadi bir meseledir. Ben müçtehidin bu hususta
yanıldığına inanıyorum.
Nitekim üzerinde tartışılmış bulunan bir fi'li helâl
görenler için de aynı inancı taşımaktayım.
Bu konuda üç görüş vardır.
a - Lanetin caiz olduğuna hükmetmek.
b - Haram olduğuna ve bunu yapanların cezaya uğrayacaklarına
hükmetmek...
c - Haram olduğuna, ancak bunu yapanın şiddetli bir cezaya
uğramayacağına hükmetmek. Ben üçüncü görüşü tercih ediyorum. Çünkü; hem fi'li
hem de böyle bir fi'li işleyene lanet etmeyi yasaklayan delil mevcuttur.
Bununla beraber, gerek fail ve gerekse faile lanet eden haklarında gelen tehdit
hadislerinin bu iki zümreye şamil olmadığına inanıyorum. Bu suale cevap olarak
denilebilir ki:
a - Üzerinde tartışılan bir fiili
işleyene lanet etmek içtihadi
meselelerden olduğu için caiz görülüyorsa o zaman nassın zahiriyle delil
getirmekte caizdir. Bu takdirde tehdit hadislerinden ihtilaflı hükümleri murat
etmekten başka çare yoktur. Böyle bir şeyin murat olduğunu gerektiren sebep
mevcuttur ve bununla amel etmek gerekir. Şayet söz konusu lanet etmenin içtihadi meselelerden olduğu kabul edilmiyorsa o zaman lanet etmek kesinlikle
haramdır. Bu durumda lanet etmek kesin haram olduğu halde müçtehide lanet eden
kimse te'viline dayanarak bile olsa -te'viline dayanarak bazı selef-i salihine lanet edenler gibi-lanet edenler
hakkında varit olan tehdit ve cezaya uğrayacaklardır. Bu durumda ihtilaf konusu
olan fiilleri işleyenlere lanet etmek ister kesinlikle haram olsun, isterse
caiz görülsün devir (kısır döngü) kaçınılmazdır. Her iki halde de senin izah
ettiğin şekilde taşıdığın inanç, tehdit hadislerinin ifade ettiği nass
(kesin hükümleri) ları reddedemez. Bu açıktır.
b - Bizim konunun bu yönünü ele alışımızdaki maksadımız tehdit
hadislerinin ihtilaflı hükümlere şamil olduğunu ispat etmek değildir. Bizim
maksadımız, ihtilaflı hükümler hakkında tehdit hadisleriyle delil
getirilebileceğini ispat etmektir. Söz konusu tehdit hadisleri iki hükmü ifade
etmektedirler:
Fiili haram kılmayı ve cezayı gerektirmeyi. Burada
maksut olan bu hadislerin o fiilleri haranı kıldığına delâlet ettiklerini
açıklamaktan ibarettir Şayet lanet edeni tehdit eden hadislerin lanetlenmeleri
ihtilaflı olanları içine almadığı kabul edilirse, o zaman böyle bir laneti
yasaklayan delil yok demektir. Halbuki bizim konumuz üzerinde ihtilaf edilen
lanetle ilgilidir. Bu lanet haram olmazsa caiz olur.
c - Yahut denilebilir ki; bir fi'lin haram olduğuna delil yoksa
onun haram olduğuna inanmak caiz değildir. Halbuki böyle bir inancın caiz
olduğunu gerektiren delil vardır. O da bu fiilleri işleyenleri lanetleyen
hadislerdir. Ancak ulema bu lanetin caiz olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir.
Bu durumda lanetin yasaklanmış olduğuna delil yoktur. Şu halde lanetlemenin
caiz olduğunu gerektiren ve muarızı bulunmayan sağlıklı bir delilik amel
etmek gerekir. Bu cevap sorulan suali iptal etmiştir. Failin ifadeleri diğer bir
yönden de devri gerekir. Bunun sebebi şudur:
Lanet etmeyi yasaklayan bütün nasslar tehdit ifade etmektedir. Bu nass'larla tartışma konusu olan fiillerin yasaklanmış olduğuna
delil getirmek caiz görülmüyorsa, yukarıda anlatıldığı gibi o zaman lanet
edenler hakkındaki tehdit ifade eden hadislerle de delil getirmek caiz olmaz.
Birisi kalkıpta ben bu lanetin yasaklanmış olduğuna icma ile
delil getiririm diye bir ifadede bulunursa, ona, muayyen bir kişiye lanet
etmenin yasaklanmış olduğu hususunda üstün ve faziletli zatlar tarafından icma
yapılmıştır deriz. Bu sıfatları taşıyanlar hakkındaki ayrı ayrı görüşlerin
bulunduğu malumdur. Yukarıda izah edildiği gibi bu sıfatları taşıyanlar
hakkındaki varit olan lanetin, fertlerden her birine tek tek dokunmasını
gerektirmez. Ancak laneti gerektiren şartlar bulunur ve engellerde ortadan kalkarsa o müstesna. Burada ise iş böyle değildir.
Yine denilir ki, tehdit ifade eden hadisleri sadece üzerinde
ittifak edilmiş fiillere tatbik etmenin doğru olmadığını gösteren deliller,
bu konuda da varittir. Bu cevap (yukarıdaki) sualin aslını iptal ettiği gibi,
bu suali de iptal etmiştir. Bu ifade bir delili, bir başka delilin mukaddimesi
yaparak onun konusuna sokmak değildir ki. Bir delili bu kadar uzatılmış
olmakla, beraber izah edilen tek bir delilden ibarettir denilsin. Bundan
maksadımız, her iki halde de gerekli sandıkları mahzurun olmadığını ve nass'lardan ihtilaflı olan hükümlerin murad
edildiğini, bir delille göstermiş olmayı beyan etmektir. Bir başka delilin
neticesi içerisinde, bir mukaddimenin neticesine delil getirmek, (lâzım-melzum bile
olsalar) garipsenecek bir şey değildir,
11. Ulema, bir fiili yasaklamayı gerekli
kılan tehdit hadisleri ile amel etmenin gerekli olduğu hususunda ittifak
etmişlerdir. Ancak haberi vahit -ravisi tek olan- ile
sabit olan tehdit hadisleri ile amel edilip edilmeyeceği hususunda bazı alimler
arasında görüş ayrılığı vardır. Bu hadislerle bahis mevzuu edilen fiillerin
yasaklanmış olduğunda bir ayrılık yoktur.
Sahabe, tabiin, fakihler ve bunları takip eden neslin alimleri
(r.a.) hitabelerinde ve kitaplarında bu hadisleri kaynak ve delil göstermişlerdir. Hatta içinde tehdit bulunan bir
-kalplerde alışageldiği üzere-
hadisle fili yasaklama bakımından daha tesirli olur. Yukarıda bu hadislere, itikadi yönden inanıp ameli yönden tatbik edenlerin görüşlerinin daha kuvvetli
olduğunu izah ettik. Bu görüş cumhurun görüşüdür. Şu halde ulema topluluğunun
üzerinde ittifak ettiği bir konu da muhalif sual soranların sualleri makbul
değildir.
12.
Kitap ve sünnette
(Kur'an ve hadiste) şiddetle yasaklayan, yasağa uymayanı lanet ve azab ile tehdit eden pek çok nas vardır. Bu nasların ifade ettiği hükmü
mutlak ve umumî mânada benimsemek gereklidir. Ancak, muayyen bir şahsı kastederek
ve bilhassa bu şahıs fazilet ve iyilikleri
(sevapları)
olan birisi ise "bu lanetlenmiştir
ve Allah'ın gazabına uğramıştır, yahut cehennemliktir
(ateşe müstehaktır)" demek caiz değildir;
Çünkü peygamberlerden başkası "sıddîk, şehîd, sâlih" vasıflı iyi kullardan da olsa büyük ve küçük günah işlemeleri mümkündür; ancak, tevbe, istiğfar,
günahları
silip süpüren
iyi ameller, onlara keffaret
olan dert ve musibetler, şefaat yahut da sırf Allah
(c.c.)'ın rahmet ve
iradesiyle, bu günahların netice ve cezası onlara ulaşmaz.
(Allah (c.c.)'ın dilemesi ve
rahmeti bu günahların gerektirdiği cezayı kaldırabilir.)
Örneğin:
Allah-ü Teâlâ şöyle buyurur:
"Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler
karınlarına ancak ateş tıkamış olurlar. Zaten onlar çılgın aleve
atılacaklardır." (Nisa. 14)
Yine bir ayette:
"Ey inananlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla
değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin, haram ile nefsinizi
mahvetmeyin. Allah şüphesiz ki size merhamet eder. Bunu kim aşın giderek
haksızlıkla yaparsa, onu ateşe sokacağız. Bu Allah'a kolaydır."
(Nisa. 29-30)
Peygamberimiz de şöyle buyurur:
"İçki içenlere, annesine ve
babasına asi olanlara, yerin -sınırını- değiştirenlere Allah lanet etsin."
Diğer
hadislerde:
"Hırsıza Allah lanet etsin."
"Allah faiz yiyene, vekil olana,
şahitlerine ve kâtibine lânet etsin,"
"Allah sadakada eğrilik yapanlara ve
aşırı gidenlere lanet etsin."
"Her kim Medine'de yeni bir şey
-bid'at- icad ederse, veya böyle bir kimseyi barındırırsa, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun."
"Her kim böbürlenecek yürürken
elbisesini yukarı doğru çekerse Allah kıyamet günü ona bakmayacaktır."
"Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremeyecektir."
"Aldatan bizden
değildir."
"Her kim babasının dışında başka bir babanın soyundan geldiğini
iddia ederse veya köle efendisinden başkasına kendisini nisbet ederse cennet ona
haramdır."
"Her kim haksız yere bir Müslümanın malını elinden almak için yalan
yere yemin ederse, Allah ona gazaplanmış olduğu halde huzuruna çıkacaktır."
"Yalan yere yemin ederek Müslümanın malını kendine helâl etmek isteyen kimseyi
Allah ateşe müstehak kılar ve cenneti ona haram eder."
"Akrabalarıyla ilişkisini kesen cennete giremez."
v.s....
İmdi biz, âyet ve hadislerde
geçen bu nevi tehditleri te'vilsiz olarak aynen
vârid kabul edince, bu fiillerden birini işlemiş muayyen bir şahsı kastederek
"bu şahıs şu ağır tehdide maruzdur" diyemeyiz;
(bu
şahıs bu fiilleri işlediğinden ötürü cezaya uğrayacaktır demek ve lanet etmek
caiz değildir.)
çünkü tevbe ve benzeri -cezayı düşüren- şeylerden biri bulunabilir.
(en-Nisâ; 4/10,14,29 numaralı
âyetler ile faîz alkollü içki, kibir, hile, yalan yere yemin, ana babaya âsi
olmak veya onlardan alâkayı kesmek.. İle ilgili lanet hadisleri burada örnek
olarak zikredilmiştir.)
Keza:
"Mezkûr nasları te'vilsiz anlamak, müslümanların veya Muhammed ümmetinin, yahut Allah'ın sıddık ve sâlih kullarının bu tehdit altına girmelerini
(ve bu kişilere lanet
etmeyi) gerektirir"
de denemez.
Çünkü Allah'ın sâdık ve sâlih kullarından böyle bir fiil sâdır olursa behemehal
-ceza sebebinin bulunmasına rağmen- onu önleyecek, kendilerini cezadan kurtaracak bir engel de bulunacaktır.
(ceza ve tehdidin onlara ulaşmasına engel bir sebep
bulunduğu için onlar bu tehdide maruz kalmazlar.)
İşte ictihad veya taklîd yoluyla
(ictihadına dayanarak veya bir müctehidi taklid ederek)
-mezkur nasları bilmemek veya farklı anlamak sebebiyle- caiz ve helal zannederek bu fiillerden birini işleyenler de yukarıda mezkûr sâdık ve sâlih kullar gibidir; onlar cezadan iyilik veya tevbeleri sebebiyle kurtuldukları gibi bunlar da ictihad veya taklid yoluyla yanılmış olmaktan dolayı kurtulmuş olurlar.
(İhtikâr, hülle yapmak için evlenmek, kadınların
kabir ziyareti, fazla suyun başkasına verilmesi, saça saç eklemek, gümüş kaptan su içmek gibi mevzularda aynı mahiyette hadisler bulunduğu halde bazı alimler bunları te'vil etmiş veya bir kısmından haberdar olamamış ve mezkûr fiilleri caiz görmüşlerdir.)
Şunu bilmek gerekir ki:
Tehditli naslarla ilgili olarak tutulması gereken uygun yol budur; çünkü bunun dışında iki yol vardır ki ikisi de kötüdür:
1 - Tehdidin muayyen her bir ferde ulaşacağına
(her bir ferdin şahıs şahıs bu
cezalara maruz kalacağına)
hükmetmek ve
böyle bir hükmün nass'larının gereğiyle amel olduğunu iddia etmek.
Bu görüş
(böyle bir iddia), günahları sebebiyle insanları tekfir eden
(günah işleyenlerin kâfir olduklarını) hâriciler
ile Mu'tezile'nin görüşlerinden daha çirkindir; bozuk bir görüş
olduğu apaçık bellidir
(İslâm dininde zaruri olarak bunun yeri yoktur.)
ve bunu ifade eden deliller
başka yerde zikredilmiştir.
2 - Bu gibi hadisleri aynen kabul etmek
(gerektirdikleriyle hükmetmek), onlara muhalif davrananların aleyhinde bulunmayı gerektireceği
için (gerektirdiğini sanarak) bu naslarla istidlal
(hüküm)
ve amel etmeyi terketmek.
Bu terk de insanı
dalâlete (sapıklığa) ve iki sınıf Ehl-i kitaba benzemeye götürür ki; bunlar hahamlarını, papazlarını
(rahiplerini) ve Meryem oğlu Mesih'i
"Rab" edinmişlerdir. ("Rab"
mertebesine yükseltmişlerdir);
("Onlar; hahamlarını, rahiblerini Allah’tan başka
rabler edindiler. Meryem oğlu İsa’yı da (rab edindiler)... Oysa tek ilaha
ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. O,
onların ortak koştuklarından yücedir." (Tevbe:31)
Çünkü bunlar hakkında Peygamberimiz
(sallallahu aleyhi ve sellem):
"Bu Ehl-i kitab,
o haham ve papazlara
tapmadılar. Fakat
hahamlarla
papazlar
(rahipler) haramları helâl saydılar, onlar da onlara itaat ettiler. Yine
onlar helâlleri haram saydılar, onlar da kendilerine itaat ettiler."
buyurmuştur.
Ayrıca bu anlayış,
"mahlûkun hatırı için halika karşı çıkmaya
(Allah'a isyan edip
mahlûka
(kula) itaat etmeye)"
ve kişiyi fena bir akıbete götürür.
"Ey iman edenler! Allaha itaat edin. Rasulüne ve
sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa
düşerseniz Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman etmişseniz onu Allah’a ve
Rasulüne götürün. Bu hem hayırlı hem de netice bakımından
(veya anlayış olarak)
daha iyidir."
(en-Nisâ, 4/59)
Mealindeki âyetin muhalif mefhumu olan kötü netice
ve anlayışa götürür.
Sonra şunu da unutmamak gerekir ki:
Alimler birçok kere görüş ve anlayış ayrılığına (ihtilafa) düşerler. Eğer mefhumunda ağır tehdit bulunan her hadis, ona bir âlimin görüşü muhalif düştü diye
-ya ağır tehdit kısmı veya tamamı ile amel- terkedilirse bunun mahzuru, küfürle
tavsif edilmenin mahzurundan
daha büyüktür veya bundan aşağı değildir.
(İçinde
tehdit bulunan haberlere birisi muhalif bulundu diye, o haberdeki tehditle
hükmetmemek veya hiç amel etmemek küfür ve dinden çıkmakla vasıflandırılacak
büyük sakıncalar doğurur. Bu sakıncalar biraz önce anlattıklarımızdan daha büyük
değilse de onun altında da değildir.)
Bu sebeple bize gereken
Kitabın hepsine
iman etmek ve Rab'bimizin bize
indirdiklerinin hepsine
uymaktır.Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak; âdetlere ve arzulara
göre (hevaya uyarak)
sünnetin bir kısmına uymanın gönlümüze (kalbimize)
sinmesi, bir kısmını ise kabulden kaçınmak bizim yapabileceğimiz iş değildir;
çünkü bu, dosdoğru yolu bırakıp, gazaba uğrayan ve sapanların
(dalâlete gitmiş olanların)
yoluna girmek olur.
Allah bizi ve bütün Müslümanları hayır ve afiyet içerisinde
sevdiği ve razı olduğu sözlere ve amele muvaffak kılsın.
Hamd alemlerin Rab'bi
olan Allah'a mahsustur. (Amin)
|