Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - Mazeretli Terkin Cezas Yoktur - Raful Melam - Mazeretli Terkin Cezas Yoktur

 

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Mazeretli Terkin Cezası Yoktur

 

Müctehidlerce Bir hadisle amel etmeyi terkin bazı sebepleri olduğu anlaşılınca; içinde helâl veya haram hükmü bulunan bir sahih hadisle karşılaşılır ve terk sebeplerini anlattığımız âlimlerden birinin de bu hadisle amel etmediği görülürse, haramı helâl kıldığı, yahut helâli haram kıldığı veya Allah'ın inzal ettiğinden (indirdiğinden) başka bir şeyle hüküm ve amel ettiği için mezkûr âlimin, ceza göreceği itikadına (inancına) kapılmamalıdır.

Keza bir hadiste, bir fiil hakkında lanet, Allah'ın gadabı veya azabı v.b. gibi bir tehdit bulunur, mezkûr (yukarıda izah edilen) sebeplerden dolayı bir âlim de bu hadisi tatbik sahasına koymamış olursa, bunun o tehdide müstahak olduğu da sanılmamalıdır.

Bu hususlar, Bağdat Mutezilesinden Bişr el-Müraysî ve benzeri birkaç kişi müstesna, bütün İslâm âlimlerince ittifakla kabul edilmiştir.

(Bişr el-Müraysi; Mutezile görüşe sahip fakih, felsefeye vakıf, ircaiye ekolunun başı sayılan bir kişidir Cehmiye fikirlerini de benimseyen bu zatın bir çok eserleri vardır. Osman b. Said ed' Drami bunun görülerini reddeden bir kitap yazmıştır. H.312 yılında vefat etmiştir.)

Bu berikiler (Bişr ve benzerleri), içtihadında yanılan kimsenin ceza göreceğine kani olmuş (inanmış) lardır. Bu görüş sakattır, yanlıştır.

Çünkü haram işleyen kimsenin, ceza tehdidinin şümulüne (kapsamına) girebilmesi için, haram hükmünü (tahrimiyeti) ya bi'l-fiil bilmeli, yahut bilme imkânına sahip bulunmalıdır.

İslâmî merkezlerden (kırsal kesimde şehirden) uzak yerlerde yetişen veya yeni Müslüman olan bir kimse, haram olduğunu (tahrimiyetini) bilmediği bir şeyi işlerse günahkâr olmaz ve kendisine had (şer'î ceza) tatbik edilmez.

Haram fiili bilmeden işlerken, şer'î bir delile dayanmış olmasa dahi durum böyle olunca; (bir işi) haram kılan hadis kendisine ulaşmamış, zıddını işlerken de dini bir delile dayanmış bulunan kimsenin (mazur kabul edilerek) ceza görmemesi akla ve hakka daha yakındır.

İşte bu sebepledir ki ictihadında hata eden bile övgü ve sevaba lâyık görülmüştür. (Şer'i delile dayanarak içtihat ettiğinden içtihadı sebebiyle onun ecri vardır.)

Cenâb-ı Mevlâ şöyle buyurur:

"Davud ve Süleyman da, bir kavmin koyunları tarafından, geceleyin tahrip olunan ekin tarlası hakkında hüküm vermişlerdi. Biz de şâhid olmuştuk. Biz bu hükmü Süleyman'a öğretip anlattık. O'na da (Davud'a da) hikmet, ilim ve marifet verdik..." (el-Enbiyâ, 21/78-79)

Bu âyette Allah Tealâ, doğru anlayış ve hükmü (bu hükümde isabeti) yalnız Süleyman'a verdiğini ifade buyurmakla beraber, her ikisini de ilim ve hüküm yönünden övmektedir.

Buharî ve Müslim'de, Amr b. Âs (r.a.)'tan rivayet edilen şu hadis-i şerif vardır; Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular:

"Hâkim içtihadıyla hüküm verir ve isabet ederse kendisine iki ecir (sevap, karşılık), içtihadında hata ederse bir ecir vardır."

Hadis-i şeriften anlaşılıyor ki müctehid hata bile etse ecir kazanmaktadır. Bu ecir içtihadından dolayıdır, hatası da affedilmektedir. Çünkü her hâdisenin hükmünde isabet (doğruyu bulmak) ya imkânsız, yahut da çok güçtür. Halbuki Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ:

"Allah dinini size güç kılmamıştır." (el-Hacc, 22/78),

"Allah sizin için kolaylık olsun ister, güçlük istemez." (el-Bakara, 2/185) buyuruyor.

Buharî ve Müslim'de Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) den şu rivayet edilmektedir:

Hendek savaşı yılında Peygamber Efendimiz -bir münasebetle- ashabına:

"Hiç biriniz, Beni-Kurayza'ya varmadan ikindi namazını kılmasın", buyurmuştu.

Ashab yolda iken ikindi namazının vakti geldi. Bazıları:

"Benî Kurayza'ya varmadan kılmayız." dediler.

Bir kısmı da Peygamberimizin maksadı bu değildir, diyerek yolda ikindiyi kıldılar. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bu iki gruptan hiçbirini suçlamadı, kınamadı...

İmdi bunlardan birinci grup peygamberimizin hitabını bütün hallere şâmil (umumi) olarak almışlardı, onlara göre namaz vaktinin geçmesi de bu hallerden biriydi.

İkinci grup ise dayandıkları (ileri sürdükleri) bir delille namazın geçirilmesini bu emrin içine sokmuyorlardı. (emrin şümulünden hariç tutuyorlardı) Çünkü bunların anlayışına göre Peygamberimizin maksadı:

"Bir an önce oraya gidiniz", demekti. (Bir an önce Rasûlullah tarafından muhasara edilen yere gitmekten ibaretti.)

Bu, fukahanın (fakihlerin) meşhur ihtilâflarına konu teşkil eden:

"Genel hitap ve hüküm, kıyasla tahsis edilebilir mi?" meselesidir. Bununla beraber namazı yolda kılmış olanlar daha doğru hareket etmişlerdir.

Bilâl (r.a.) iki "sâ" lık bir şeyi bir "sâ" karşılığında satın aldığında Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu geri vermesini emretmiş fakat kendisine faizcilik muamelesi yapmış gibi ceza yermemiş; acı söylememiş, lanet ve fısk ifadesi kullanmamıştır; çünkü Bilâl (r.a.) bu işi yaparken onun haram olduğunu bilmiyordu.

(Ebi Said el'Hudri'den rivayet edilmiştir. Hadisin sıhhatinde Buhari ve Müslim ittifak etmişlerdir.) (Bir "sâ" 2917 gram ağırlığında buğday alan bir ölçektir.)

Keza Adiy b. Hatim ile bazı sahabîler, oruçla ilgili olan;

"Fecrin beyaz ipi, siyah ipinden ayırdedilinceye kadar yiyip içiniz..." (Bakara: 187) âyetindeki "beyaz ve siyah ipin" gerçek ip olduğuna kani olmuşlardı. (maddi ip olduğunu sanmışlardı.) Bu sebeple bir siyah, bir de beyaz ip edinir, (yanlarında bulundurur) bunların birbirinden ayrılması mümkin olacak aydınlığa kadar yer ve içerlerdi.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bu durumdan haberdar olunca Adiy'e şöyle buyurdu:

"Öyleyse senin kafan kalın (anlayışın kıt); bunlar gündüzün aydınlığı (beyazlığı) ile, gecenin karanlığı (siyahlığı) manasınadır." (Hadis, Adiy b. Hâtem'den rivayet edilmiştir. Buhari ve Müslim Hadisin sıhhatinde ittifak etmişlerdir.)

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sözleriyle onun anlayışsızlığına (ayetin anlatmak istediği mânâyı kavramadığına) işaret buyurmuşlar, fakat büyük günah olan kasten oruç yeme cezasını vermemişlerdir.

Bunun aksine soğuk bir günde, başından yaralanan -ve şer'an yıkanması da (boy abdesti alması) gereken- bir kişiye, (teyemmüm yerine) bütün abdest alman (gusül) gereklidir, diye fetva verenlerin durumu böyle olmamıştır. Bu adam -mezkûr fetva üzerine- yıkanıp vefat ettiği için Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) fetva verenlere:

"Allah onları kahretsin, adamı öldürdüler; madem bilmiyorlar, bilene sorsalar ya! Aczin, bilgisizliğin çare ve ilâcı sormaktır." buyurmuştu. (Hadisi; Ebû Davud hadisi Zübeyr b. Harik Ata'dan oda, Cabir'den rivayet etmiştir.)

Bu adamların, mezkûr cezaya (Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hitabına) uğramalarının sebebi, içtihada ehliyetli olmadıkları halde fetva verip hataya düşmüş olmalarından dolayıdır.

Keza; Üsâme b. Zeyd (r.a.) Hurekât savaşında, "Lâ ilahe illallah" diyen birini öldürdüğünde Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona kısas, keffaret veya tazminat (diyet) cezası vermedi. Çünkü Üsâme (r.a.), korkudan dolayı, samimi olmaması muhtemel bulunan ihtidalara (kelime-i şehadet getirdiğine) kulak asmadan -savaşta- böylelerinin öldürülebileceğine kani bulunuyordu. Halbuki bu hareket dinen haramdır.

Selef ve cumhur-u fukuha bu hadise ile istidlal ederek:

"ehl-i hakkın kanlarının akıtılmasını kendilerince şer'i sandıkları bir delile dayanarak helâl sayan ve onlara kılıç çeken bağilerin (eşkiyaların) kısas, diyet ve kefaret cezalarına çarptırılmamalarının gerektiğine" kail olmuşlardır. Halbuki onların yaptıkları bu iş haram kılınmıştır.

Bir kimsenin, bir nassa (şer'i bir delile) aykırı hareket ettiğinde, gerekli cezaya müstahak olabilmesinin şartını yukarda söylemiş ve delillerini vermiş olduk. Bu şartın her hitapta, ayrı ayrı söylenmiş olmasına ihtiyaç yoktur, çünkü bir çok benzer vak'alarda söylenmiş, kesin bir, ilim ve kaide olarak zihinlerde yerleşmiştir.

Dinin (İslâm'ın) emirleriyle amel eden bir kimsenin de Allah Taâlâ'nın va'd buyurduğu mükâfata nail olabilmesi için, yaptığını yalnız Allah rızası için yapmış olması (ihlâs), sonradan dinden dönerek yaptıklarını iptal etmemiş bulunması şartları vardır. Bu şartlar da, mükâfat vâdedilen her hadiste söylenmemiştir, çünkü lüzum yoktur, bilinmektedir.

Bir kimsenin, bir nasla amel etmediği için ceza göreceğini tasavvur etsek (düşünsek) bile, bu cezayı önleyecek; çeşitli başka mâniler (engeller), vardır:

Tevbe, istiğfar, kötülük ve günahları affettiren iyi iş ve ameller, çekilen çeşitli musibet ve felaketler, şefaati makbul olanın şefaati, En Büyük Merhamet Sahibi'nin rahmeti... bunlar arasındadır.

Bir insan hakkında bu sebep ve mânilerden hiçbiri yoksa -ki bu ancak Allah'a açıktan isyan eden ve direten birisi hakkında düşünülebilir -işte o zaman bu adam ceza hududuna girer. (cezaya müstahak olur.) Bunun mânası şudur:

Şu işi yapmak, filân cezayı gerektirir. Bundan da o işi yapmanın çirkin ve haram olduğu anlaşılır. Fakat, bu işi yapan her şahsın gerekli cezayı çekeceği hükmü sakattır. (ceza göreceğine hükmetmek kesinlikle batıldır.)

Çünkü -yukarıda da anlatıldığı üzere- cezaya müstahak olabilmek (cezayı çekmek) için onu gerektiren şartın bulunması (yani onu mazur kılan sebeplerin bulunmaması) ve yukarıda zikredilen suçu affettiren mânilerin de bulunmaması, yok olması gereklidir.

Bunu biraz daha açıklıyacak olursak:

Bir hadisle amel etmeyen, onu tatbik mevkiine koymayan kimseleri üçe ayırabiliriz:

1. Bütün müslümanların ittifakıyla caiz görülen terk (amel etmemek).

Bunun örneği:

Kendisine hadis ulaşmayan, bu konuda fetva veya hükme ihtiyacı olduğu halde bunu araştırıp, araştırmada kusur etmeyen kimsenin terki. (hadisle amel etmemesi) Buna benzer durumları, Hulefâyı râşidîn'den olsun, başkalarından olsun daha önce naklettik. Böyle birisine hadisi terk kusurundan dolayı bir ceza terettüp etmeyeceğinde hiçbir Müslüman şüpheye düşmez.

2. Caiz olmayan terk.

Bu türlüsünün mezhep imamlarından ve büyük müctehidlerden vaki olmadığı hemen hemen kesin olarak söylenebilir. Fakat bazı âlimlerden aşağıda açıklayacağımız şekillerde meydana gelmiş olmasından korkulur:

a - Nazar ve ictihadına dayanarak görüş beyan eder fakat mesele ile ilgili hükmü anlamakta kusurlu olduğundan hükmün bütün sebep ve şartları bulunmadan söylemiş olur.

b - Bir delile dayanarak mütalaa beyan eder (görüşünü ortaya koyar). Yalnız  ictihad ve inceleme işi tam olarak derinliğe ulaşmamış olur. (meselenin derinliğine nüfuz edememiştir.)

c - İctihad ve istidlale (bir delile) dayanarak söz söylemiş olmakla beraber, âdeti veya başka bir hedefi, maksadı sebebiyle meseleyi daha derinden tetkik edip (inceleyip), kendi sözüyle karşılaşan bir hadisin bulunup bulunmadığını hakkıyle araştıramamış olur.

Müctehidin, ictihad ederken, araştırma yaparken sarfedeceği gayret ve kudretin ölçüsü her zaman muayyen olamaz. İşte bu sebeple âlimler, çözmeye çalıştıkları meselede muteber içtihadı yapamamanın korkusu içinde olurlardı. Yukardan belirtilen kusurların günahları vardır, ancak günaha ait cezanın suç sahibini bulması için onun tevbe etmemiş olması gerekir. Bazan da bu günahı tevbe, istiğfar, iyilik, ibtilâ (bir belâya uğramak), şefaat ve rahmet yok eder, siler götürür.

Bu af ve rahmetten şu iki sınıf istifade edemez (yararlanamazlar):

1 - Nefis ve hevasına tâbi olup, haksız ve bâtıl olduğunu bildiği şeyi müdâfaa eden,

2 - Bir de; bir söz ve görüşün, müsbet veya menfi delillerini bilmeden onun doğru veya yanlış olduğu hakkında kesin hüküm verenler. Bunların her ikisi de cehennemdedir.

Nitekim Rasûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır:

"Kadılar (hâkimler) üç kısımdır; bunlardan ikisi ateşte, birisi cennette olacaktır.

Cennetlik olan; Hakkı bilen ve onunla hükmeden hâkimdir.

Ateşte olanlar ise; bilmediği halde hüküm verenle, hakkı bildiği hak de ona aykırı hükmedendir."  (Hadisi Ebu Davud ve İbn-i Mace rivayet etmiştir. Hadisi sahihtir.)

Müftüler de böyledir. Ancak muayyen bir şahsın cezayı bilfiil görmesinin yukarıda söylediğimiz, açıkladığımız gibi bazı engelleri vardır.

Yine biraz önce anlatılan kusurlar ve hatalar nevinden bir kısmının büyük imamların bazılarında vâki olduğunu farzetsek bile -ki bu gibi şeyler onlardan uzaktır veya vâki olmamıştır- bütün ümmetin sevgisini kazanmış bulunan bu büyük zatların dayandığı sebepler de vardır. Böyle birkaç hata onları imamet mevkiinden düşürmez. Çünkü biz onları zaten masum (hata ve günah işlemez) kabul etmiyoruz. Onlar da günah işleyebilirler. Bununla beraber kendilerinin en yüksek derecelere erdiklerini umarız. Çünkü Allah onlara, başkalarına nasip etmediği iyi iş ve ibadetlerle güzel haller lütfetmiştir. Aynı zamanda kendileri hiçbir günah ve hata üzerinde ısrar etmemişlerdir.

Nihayet bu imamlar, ashabdan daha yüksek değildirler. Halbuki ashab-ı kirâm'ın verdikleri fetvalar, hükümler, aralarında cereyan eden kanlı olaylar hakkında da diyeceklerimiz aynıdır.

3. Biz bir taraftan, kasten olmaksızın ve kendince bir delile dayanarak muayyen bir hadisle amel etmemiş (ameli terketmiş) olan müctehid ve imamın mazeretli ve ecirli olduğuna inanmakla beraber, diğer taraftan sahih hadislere rasladıkça ve bunlarla çelişen başka hadis ve âyetleri de görmedikçe onlarla amel ederiz.

Birinci inancımız bizi bu amelden alakoyamaz. (Müçtehitler hakkındaki inancımız bizim hadisle amel etmemize mani olamaz.) Hattâ bu hadislerle bütün ümmetin amel etmesinin gerekli (farz) olduğuna, bunları ümmete duyurmanın da keza aynı derecede bir vazife bulunduğuna inanmamız icabeder. Bu hususlarda âlimler arasında görüş birliği (ittifak) vardır.

 

İÇİNDEKİLER