|
Müctehidlerce
Bir hadisle amel etmeyi terkin bazı sebepleri olduğu anlaşılınca;
içinde helâl veya haram hükmü bulunan bir sahih hadisle karşılaşılır ve terk
sebeplerini anlattığımız âlimlerden birinin de bu hadisle amel etmediği
görülürse, haramı helâl kıldığı, yahut helâli haram kıldığı veya Allah'ın inzal
ettiğinden
(indirdiğinden)
başka bir şeyle hüküm ve amel ettiği için mezkûr
âlimin, ceza göreceği itikadına (inancına)
kapılmamalıdır.
Keza bir hadiste,
bir fiil hakkında
lanet, Allah'ın gadabı
veya azabı v.b. gibi bir tehdit bulunur, mezkûr
(yukarıda izah edilen)
sebeplerden dolayı bir âlim de bu hadisi tatbik sahasına koymamış olursa, bunun o tehdide müstahak olduğu da sanılmamalıdır.
Bu hususlar, Bağdat Mutezilesinden
Bişr el-Müraysî
ve benzeri birkaç kişi müstesna, bütün İslâm âlimlerince ittifakla kabul edilmiştir.
(Bişr el-Müraysi; Mutezile
görüşe sahip fakih, felsefeye vakıf, ircaiye ekolunun başı sayılan bir kişidir
Cehmiye fikirlerini de benimseyen bu zatın bir çok eserleri vardır.
Osman b. Said ed' Drami bunun görülerini reddeden bir kitap yazmıştır. H.312
yılında vefat etmiştir.)
Bu berikiler
(Bişr ve benzerleri),
içtihadında yanılan kimsenin ceza göreceğine kani olmuş (inanmış)
lardır. Bu
görüş sakattır,
yanlıştır.
Çünkü haram işleyen kimsenin, ceza tehdidinin şümulüne
(kapsamına) girebilmesi için, haram hükmünü
(tahrimiyeti) ya bi'l-fiil
bilmeli, yahut bilme imkânına sahip bulunmalıdır.
İslâmî merkezlerden (kırsal
kesimde şehirden)
uzak yerlerde yetişen veya yeni Müslüman olan bir
kimse, haram olduğunu (tahrimiyetini)
bilmediği bir şeyi işlerse günahkâr olmaz ve
kendisine had (şer'î ceza) tatbik edilmez.
Haram fiili bilmeden işlerken, şer'î bir delile
dayanmış olmasa dahi durum böyle olunca;
(bir işi)
haram kılan hadis kendisine ulaşmamış, zıddını
işlerken de dini bir delile dayanmış bulunan kimsenin
(mazur kabul edilerek)
ceza görmemesi akla ve hakka daha yakındır.
İşte bu sebepledir ki ictihadında hata eden bile övgü ve sevaba lâyık görülmüştür.
(Şer'i delile dayanarak içtihat ettiğinden içtihadı
sebebiyle onun ecri vardır.)
Cenâb-ı
Mevlâ şöyle buyurur:
"Davud ve Süleyman da, bir kavmin koyunları tarafından, geceleyin tahrip olunan ekin tarlası hakkında hüküm vermişlerdi. Biz de şâhid olmuştuk. Biz bu hükmü Süleyman'a öğretip anlattık. O'na da
(Davud'a da) hikmet, ilim ve marifet verdik..."
(el-Enbiyâ, 21/78-79)
Bu âyette Allah Tealâ, doğru anlayış ve hükmü (bu hükümde isabeti) yalnız Süleyman'a verdiğini ifade buyurmakla beraber, her ikisini de ilim ve hüküm yönünden övmektedir.
Buharî ve Müslim'de,
Amr b. Âs
(r.a.)'tan rivayet edilen şu hadis-i şerif vardır;
Nebi
(sallallahu aleyhi ve sellem)
şöyle
buyurdular:
"Hâkim içtihadıyla hüküm verir ve
isabet ederse kendisine iki ecir (sevap, karşılık), içtihadında hata
ederse bir ecir vardır."
Hadis-i şeriften anlaşılıyor ki müctehid hata bile etse ecir kazanmaktadır. Bu ecir içtihadından dolayıdır, hatası da affedilmektedir. Çünkü her hâdisenin hükmünde isabet
(doğruyu bulmak)
ya imkânsız, yahut da çok güçtür. Halbuki
Kur'an-ı Kerim'de
Allah Teâlâ:
"Allah
dinini size güç kılmamıştır."
(el-Hacc, 22/78),
"Allah sizin için kolaylık olsun ister, güçlük
istemez."
(el-Bakara, 2/185)
buyuruyor.
Buharî ve Müslim'de Rasûlullah
(sallallahu aleyhi ve sellem) den şu rivayet edilmektedir:
Hendek savaşı yılında Peygamber Efendimiz -bir
münasebetle- ashabına:
"Hiç biriniz, Beni-Kurayza'ya varmadan ikindi namazını kılmasın", buyurmuştu.
Ashab yolda iken ikindi namazının vakti geldi. Bazıları:
"Benî Kurayza'ya varmadan kılmayız."
dediler.
Bir kısmı da Peygamberimizin maksadı bu değildir, diyerek yolda ikindiyi kıldılar. Peygamber
(sallallahu aleyhi ve sellem) bu iki gruptan hiçbirini
suçlamadı,
kınamadı...
İmdi bunlardan birinci grup peygamberimizin
hitabını bütün hallere şâmil
(umumi)
olarak almışlardı, onlara göre namaz vaktinin geçmesi de bu hallerden biriydi.
İkinci grup ise dayandıkları
(ileri sürdükleri) bir delille
namazın geçirilmesini bu emrin içine sokmuyorlardı.
(emrin şümulünden hariç tutuyorlardı)
Çünkü bunların anlayışına göre Peygamberimizin maksadı:
"Bir
an önce oraya gidiniz", demekti.
(Bir an önce Rasûlullah tarafından muhasara edilen yere
gitmekten ibaretti.)
Bu, fukahanın (fakihlerin) meşhur ihtilâflarına konu teşkil eden:
"Genel hitap ve hüküm, kıyasla tahsis edilebilir mi?" meselesidir. Bununla beraber namazı yolda kılmış olanlar daha doğru hareket etmişlerdir.
Bilâl (r.a.) iki "sâ" lık bir şeyi bir
"sâ" karşılığında satın aldığında Peygamber
(sallallahu aleyhi ve sellem) bunu geri vermesini emretmiş fakat kendisine faizcilik muamelesi yapmış gibi ceza yermemiş; acı söylememiş, lanet ve fısk ifadesi kullanmamıştır; çünkü Bilâl (r.a.) bu işi yaparken onun haram olduğunu bilmiyordu.
(Ebi Said el'Hudri'den rivayet edilmiştir. Hadisin
sıhhatinde Buhari ve Müslim ittifak etmişlerdir.)
(Bir "sâ" 2917 gram ağırlığında buğday alan bir ölçektir.)
Keza Adiy b. Hatim ile bazı sahabîler, oruçla ilgili olan;
"Fecrin beyaz ipi, siyah ipinden ayırdedilinceye kadar yiyip içiniz..."
(Bakara: 187) âyetindeki
"beyaz ve siyah ipin" gerçek ip olduğuna kani olmuşlardı.
(maddi ip olduğunu sanmışlardı.) Bu sebeple bir siyah, bir de beyaz ip edinir,
(yanlarında bulundurur) bunların birbirinden ayrılması mümkin olacak aydınlığa kadar yer ve içerlerdi.
Hz. Peygamber
(sallallahu aleyhi ve sellem)
bu durumdan haberdar olunca
Adiy'e
şöyle buyurdu:
"Öyleyse senin kafan kalın
(anlayışın kıt);
bunlar gündüzün aydınlığı
(beyazlığı)
ile, gecenin karanlığı
(siyahlığı)
manasınadır."
(Hadis, Adiy b. Hâtem'den
rivayet edilmiştir. Buhari ve
Müslim Hadisin sıhhatinde ittifak etmişlerdir.)
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)
bu sözleriyle onun anlayışsızlığına
(ayetin anlatmak istediği mânâyı kavramadığına)
işaret buyurmuşlar, fakat büyük günah olan kasten
oruç yeme cezasını vermemişlerdir.
Bunun aksine
soğuk bir günde, başından yaralanan -ve şer'an yıkanması da
(boy abdesti alması)
gereken- bir kişiye,
(teyemmüm yerine) bütün abdest alman (gusül) gereklidir, diye fetva verenlerin durumu böyle olmamıştır. Bu adam
-mezkûr fetva üzerine- yıkanıp vefat ettiği için Peygamberimiz
(sallallahu aleyhi ve sellem) fetva verenlere:
"Allah onları kahretsin, adamı öldürdüler; madem bilmiyorlar, bilene sorsalar ya! Aczin, bilgisizliğin
çare ve ilâcı sormaktır." buyurmuştu.
(Hadisi; Ebû Davud hadisi Zübeyr b. Harik
Ata'dan oda, Cabir'den rivayet etmiştir.)
Bu adamların, mezkûr cezaya
(Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hitabına)
uğramalarının sebebi, içtihada ehliyetli olmadıkları halde fetva verip hataya
düşmüş olmalarından dolayıdır.
Keza;
Üsâme b. Zeyd (r.a.)
Hurekât
savaşında, "Lâ ilahe illallah" diyen birini öldürdüğünde Peygamberimiz
(sallallahu aleyhi ve sellem) ona kısas, keffaret veya tazminat
(diyet)
cezası vermedi. Çünkü Üsâme (r.a.), korkudan dolayı, samimi olmaması muhtemel bulunan ihtidalara
(kelime-i şehadet getirdiğine) kulak asmadan
-savaşta- böylelerinin öldürülebileceğine kani bulunuyordu. Halbuki bu
hareket dinen
haramdır.
Selef ve cumhur-u fukuha bu hadise ile
istidlal ederek:
"ehl-i
hakkın kanlarının akıtılmasını kendilerince şer'i sandıkları bir delile
dayanarak helâl sayan ve onlara kılıç çeken bağilerin (eşkiyaların) kısas, diyet
ve kefaret cezalarına çarptırılmamalarının gerektiğine" kail olmuşlardır. Halbuki
onların yaptıkları bu iş haram kılınmıştır.
Bir kimsenin, bir nassa
(şer'i bir delile)
aykırı hareket ettiğinde, gerekli cezaya müstahak olabilmesinin şartını yukarda söylemiş ve delillerini vermiş olduk. Bu şartın her hitapta, ayrı ayrı söylenmiş olmasına ihtiyaç yoktur, çünkü bir çok benzer vak'alarda söylenmiş, kesin bir, ilim ve kaide olarak zihinlerde yerleşmiştir.
Dinin (İslâm'ın) emirleriyle amel eden bir kimsenin de Allah
Taâlâ'nın va'd buyurduğu mükâfata nail olabilmesi için, yaptığını yalnız Allah rızası için yapmış olması (ihlâs), sonradan dinden dönerek yaptıklarını iptal etmemiş bulunması şartları vardır. Bu şartlar da, mükâfat vâdedilen her hadiste söylenmemiştir, çünkü lüzum yoktur, bilinmektedir.
Bir kimsenin, bir nasla amel etmediği için ceza
göreceğini tasavvur etsek (düşünsek)
bile, bu cezayı önleyecek; çeşitli başka mâniler
(engeller), vardır:
Tevbe, istiğfar, kötülük ve günahları affettiren iyi iş ve ameller, çekilen çeşitli musibet ve felaketler, şefaati makbul olanın şefaati, En Büyük Merhamet Sahibi'nin rahmeti... bunlar arasındadır.
Bir insan hakkında bu sebep ve mânilerden hiçbiri
yoksa -ki bu ancak Allah'a açıktan isyan eden ve direten birisi hakkında
düşünülebilir -işte o zaman bu adam ceza hududuna girer.
(cezaya müstahak olur.)
Bunun mânası şudur:
Şu işi yapmak, filân cezayı gerektirir. Bundan da o işi yapmanın çirkin ve haram olduğu anlaşılır. Fakat, bu işi yapan her şahsın gerekli cezayı çekeceği hükmü sakattır.
(ceza göreceğine hükmetmek
kesinlikle batıldır.)
Çünkü
-yukarıda da anlatıldığı üzere-
cezaya müstahak olabilmek
(cezayı çekmek)
için onu gerektiren şartın bulunması (yani onu mazur
kılan sebeplerin bulunmaması) ve yukarıda zikredilen suçu
affettiren mânilerin de
bulunmaması,
yok olması gereklidir.
Bunu biraz daha açıklıyacak olursak:
Bir hadisle amel etmeyen, onu tatbik mevkiine
koymayan kimseleri üçe ayırabiliriz:
1. Bütün müslümanların ittifakıyla caiz görülen
terk (amel etmemek).
Bunun örneği:
Kendisine hadis ulaşmayan, bu konuda fetva veya hükme ihtiyacı olduğu halde bunu araştırıp,
araştırmada kusur etmeyen kimsenin terki.
(hadisle amel etmemesi) Buna benzer durumları, Hulefâyı râşidîn'den olsun, başkalarından olsun daha önce naklettik. Böyle birisine
hadisi
terk kusurundan dolayı bir ceza terettüp etmeyeceğinde hiçbir
Müslüman şüpheye düşmez.
2. Caiz olmayan terk.
Bu türlüsünün mezhep imamlarından ve büyük müctehidlerden
vaki olmadığı hemen hemen kesin olarak söylenebilir. Fakat bazı âlimlerden
aşağıda açıklayacağımız
şekillerde meydana gelmiş olmasından korkulur:
a - Nazar ve ictihadına dayanarak görüş beyan eder fakat mesele
ile ilgili hükmü anlamakta kusurlu olduğundan hükmün bütün sebep ve şartları
bulunmadan söylemiş olur.
b - Bir delile dayanarak mütalaa beyan eder (görüşünü
ortaya koyar). Yalnız
ictihad ve inceleme işi tam olarak derinliğe ulaşmamış olur.
(meselenin derinliğine nüfuz edememiştir.)
c - İctihad ve istidlale
(bir delile) dayanarak söz söylemiş
olmakla beraber, âdeti veya başka bir hedefi,
maksadı sebebiyle meseleyi daha derinden tetkik edip
(inceleyip),
kendi sözüyle karşılaşan bir hadisin bulunup bulunmadığını hakkıyle araştıramamış olur.
Müctehidin, ictihad ederken, araştırma yaparken sarfedeceği
gayret ve kudretin ölçüsü her zaman muayyen olamaz. İşte bu sebeple âlimler,
çözmeye çalıştıkları meselede muteber içtihadı yapamamanın korkusu içinde
olurlardı. Yukardan belirtilen kusurların günahları vardır, ancak günaha ait cezanın suç sahibini bulması için onun tevbe etmemiş olması gerekir. Bazan da bu günahı
tevbe, istiğfar, iyilik, ibtilâ
(bir belâya uğramak),
şefaat ve rahmet
yok eder,
siler götürür.
Bu af ve rahmetten şu iki sınıf istifade edemez
(yararlanamazlar):
1 - Nefis ve hevasına tâbi olup, haksız ve bâtıl olduğunu bildiği şeyi müdâfaa eden,
2 -
Bir de;
bir söz ve görüşün, müsbet veya menfi delillerini
bilmeden onun doğru veya yanlış olduğu hakkında kesin hüküm
verenler. Bunların her ikisi de cehennemdedir.
Nitekim Rasûlüllah (sallallahu aleyhi
ve sellem) şöyle buyurmuşlardır:
"Kadılar (hâkimler) üç kısımdır; bunlardan ikisi ateşte, birisi cennette olacaktır.
Cennetlik olan; Hakkı bilen ve
onunla hükmeden hâkimdir.
Ateşte olanlar ise; bilmediği
halde hüküm verenle, hakkı bildiği hak de ona aykırı hükmedendir." (Hadisi Ebu Davud ve İbn-i Mace rivayet etmiştir.
Hadisi sahihtir.)
Müftüler de böyledir. Ancak muayyen bir şahsın cezayı bilfiil görmesinin yukarıda
söylediğimiz,
açıkladığımız gibi bazı
engelleri vardır.
Yine biraz önce anlatılan kusurlar ve hatalar nevinden bir kısmının büyük imamların bazılarında vâki olduğunu farzetsek bile
-ki bu gibi şeyler onlardan uzaktır veya vâki olmamıştır- bütün ümmetin sevgisini kazanmış bulunan bu büyük zatların dayandığı sebepler de vardır. Böyle birkaç hata onları imamet mevkiinden düşürmez.
Çünkü biz onları zaten masum (hata ve günah işlemez) kabul etmiyoruz. Onlar da günah işleyebilirler. Bununla beraber kendilerinin en yüksek derecelere erdiklerini umarız. Çünkü Allah onlara, başkalarına nasip etmediği iyi iş ve ibadetlerle güzel haller lütfetmiştir. Aynı zamanda kendileri hiçbir günah ve hata üzerinde ısrar etmemişlerdir.
Nihayet bu imamlar, ashabdan daha yüksek değildirler. Halbuki ashab-ı
kirâm'ın verdikleri fetvalar, hükümler, aralarında cereyan eden kanlı olaylar hakkında da diyeceklerimiz aynıdır.
3. Biz bir taraftan, kasten olmaksızın ve
kendince
bir delile dayanarak muayyen bir hadisle amel etmemiş
(ameli terketmiş)
olan müctehid ve imamın mazeretli ve ecirli olduğuna inanmakla beraber, diğer taraftan sahih hadislere rasladıkça ve bunlarla çelişen başka hadis ve âyetleri de görmedikçe onlarla amel ederiz.
Birinci inancımız bizi bu amelden alakoyamaz.
(Müçtehitler hakkındaki inancımız bizim hadisle amel
etmemize mani olamaz.)
Hattâ bu hadislerle bütün ümmetin amel etmesinin gerekli (farz) olduğuna, bunları ümmete duyurmanın da keza aynı derecede bir vazife bulunduğuna inanmamız icabeder.
Bu hususlarda âlimler arasında görüş birliği
(ittifak)
vardır.
|