Bunları, nebi ve Rasûllerin
ümmeti arasında, Rasûllerin getirdiği emirleri ümmete
tebliğ
edip (açıklayıp) talim ettiren,
onlara edeb ve terbiyeyi öğreten ve ümmet tarafından
(iktida edilen)
dinlenen birer vasıta olarak
kabul
(ve ispat)
eden kimseler bu inançlarında
isabet kaydetmişlerdir, doğruyu görmüşlerdir.
Bu, din ve ilim adamları, bir mesele üzerinde icma
ve ittifak ettikleri zaman,
böyle bir
ittifak kâfi (yeterli)
bir hüccet ve şüphe edilmeyecek delil hükmüne girer.
(delil niteliği kazanır.)
Çünkü Allah (c.c)'ın dininin gerçek alimleri (hata)
dalâlet
üzere
ittifak etmezler.
Şayet ilim ve din adamları bir
mesele üzerinde
ittifak etmişlerse (birleşmişlerse);
Onu Allah (c.c)'ın kitabına ve Rasulü'nün (s.a.v) hadislerine havale etmiş, bu iki mutlak
kaynağa dayanarak, (bunların
hükümleriyle fasletmiş ve) halletmişlerdir.
Çünkü,
gerçek din ve
ilim adamlarından hiçbiri,
şahsen, ferdi bakımdan,
mutlak surette masum değildirler. Zaten insanlar, hemen hepsinin, sözlerinin
(ve hükümlerinin)
bir kısmını kabul ve bir kısmını reddedebilirler.
Fakat Allah Rasûlü'nün
(s.a.v) hiçbir
sözü ve hükmü asla reddedilemez.
Onun için de din ve ilim
adamları, ihtilafa düştüğü bir meseleyi Allah (c.c)'ın ve Rasulü'nün (s.a.v) hükmüne müracaat
ederek çözümlerler.
Din ve ilim adamları hakkında
Allah'ın Rasulü
(s.a.v)
şöyle buyurmaktadır:
"Alimler nebi ve Resûllerin
mirasçılarıdır. Muhakkak ki Nebi ve Rasuller insanlara altını ve
dirhemi
(parayı)
miras olarak
bırakmazlar. Onların mirası sadece ilimdir. Kim onların bıraktığı ilmi elde
ederse, çok büyük bir nasib elde etmiş demektir"
(Buhari, İlim:
10; Ebu Davud; İlm: 1; İbn Mace, Mukaddime: 17)