Birinci şekil:
Hükümdarın bilmediği halkın bir kısım
ihtiyaçlarını vasıtaların hükümdarlara haber vermesi şeklinde olur. (Hükümdar her şeyi
bilmez. Onun için, halkın isteklerini bildirmesi ancak aracı ile olur. )
Halbuki Allah (c.c), gizli açık
her şeyi bilendir. Bir kimse, Allah (c.c)'a bilgisizlik izafe ederse şirke ve
küfre düşmüş olur.
Melekler, Nebi ve Rasuller,
Şeyhler
ve başkaları
haber verinceye kadar, Allah (c.c) kullarının durumundan haberdar olmaz,
hallerini bilmez, gibi bir itikad sahibi, elbette ki küfrün en
derin gayyasına düşer, (gerçekten
kâfir olur.)
Allah (c.c) her türlü eksiklikten
münezzeh olan mutlak bir kudrettir. Gökte ve yerde her ne oluyorsa, kim ne
yapıyorsa, onu mutlak anlamda bilir. O herşeyi işitir, en küçük bir zerreyi bile
görür. O, ayrı ayrı dillerden kendisine dua edip isteyen kullarının seslerini
duyar, dillerini anlar. Birini dinlerken, öbürünü işitmekten uzak olmaz.
İsteklilerin ve isteklerin çokluğu O'nu asla yanıltmaz.
İkinci şekil:
Hükümdar güçsüz ve
iktidarsız olduğundan, her şeyi bilecek kaabiliyet ve güçde olmadığından,
vasıtalar olmaksızın halkın isteklerini ve halini bilemez. Ve bilemediği için
de, idare etmekten aciz kalır. İşte bundan ötürü hükümdar, bilgi edinmek için,
yardımcılar edinir, onları halkla kendi arasında vasıta olarak kullanır.
Halbuki, yukarda da izah
ettiğimiz gibi, Allah (c.c)'ın haşa böyle bir eksikliği ve zaafı olmadığı için,
yardımcıya ve kulları ile arasında bir vasıta kullanmaya ihtiyacı yoktur. Çünkü
o her şeye kadir, her şeye mutlak anlamda güç yetirendir.
O, bütün mevcudatın, o mevcudad
içindeki bütün külli sebeplerin yaratıcısı,
maliki,
hükmedici, Rabbidir. O yarattığı hiçbir mahlûka
muhtaç değildir,
fakat bütün mahlûkat ancak O'na muhtaçtır.
Yardımcı ve dayanaklarına muhtaç olan hükümdarlar
böyle değildir. Hakikatte,
hükümdarın yardımcıları ve vasıta olarak kullandıkları, onun
mülk ve
sultanlığına ortak olanlardır. Hükümdarlık haklarını bölüşenlerdir.
Halbuki Allah
(c.c)'ın mahlûku
üzerindeki hükümranlığında hiçbir şeriki ve ortağı yoktur.
Allah (c.c) hiçbir
şeriki
ve ortağı olmayan sultandır, Mabud'dur ve mülk mutlak anlamda O'nundur.
Hamdü sena yalnız O'nadır
ve O her şeye (kadirdir)
hükmedecek kudrettedir.
Üçüncü şekil:
Hükümdar, hariçten bir başkası tahrik
ve teşvik etmedikçe, teb'asına (halkına) bir yardımda ve ihsanda bulunmayı
arzulamaz ve düşünmez.
Ne zamanki, emrinden sakındığı ve desteğine muhtaç
olduğu bir kimse hükümdara nasihat ve ikazda bulunur yol gösterirse; o zaman,
ancak o zaman halkının ihtiyaçlarına çare bulmak üzere hükümdarın iradesi
faaliyete geçer. Ama bu hareket, nasihat veren kişinin öğüdünden hükümdarın
kalbinde hasıl olan bir merhamet de olabilir veya ona öğüt verenin ikazından
meydana gelen bir korku da olabilir. Belki de sadece ikaz edenin hatırı...
Allah
(c.c) ise herşeyin sahibi ve Rabbidir. O, kullarına
annenin çocuğuna duyduğu şefkatten çok daha şefkatli ve çok daha merhametlidir.
Herşey O'nun dilemesi ile olur, ancak O'nun istediği
şey
olur,
tahakkuk eder, istemediği hiçbir şey de olmaz.
Allah
(c.c) kullarının bir
kısmının diğerlerine faydalı olmasını irade ettiği zaman, falan, filana yardımda
bulunur, ona dua eder ve şefkat gösterir ve daha birçok iyiliklerde bulunur.
(Bütün yardımlar Allah (c.c)'ın isteği ile olur.Çünkü, aracıların öğüdü ve yol
göstermesi ancak Allah (c.c) izin verirse hükümdarın kalbini yumuşatır. )
Bütün bunların yaratıcısı Odur. O, yardım edenin,
dua yapanın ve şefkat gösterenin kalbinde, yardım, dua ve şefkat etme iradesini
yaratan Allah
(c.c)'tır.
Kâinatta hiçbir kimsenin, Allah
(c.c)'ı iradesinden
başka bir şey yapmaya zorlaması veya Allah
(c.c)'ın (hâşâ)
bilmediği bir şeyi O'na öğretmesi mümkün olamaz.
Kâinatta Allah
(c.c)'ın ümit
beklediği veya (hâşâ) korktuğu hiçbir varlık mevcut değildir.
Bundan dolayıdır ki, Allah'ın Rasûlü
(s.a.v)
:
"Sizden hiçbiriniz
"Allahım beni istersen affet istersen bana rahmet eyle" demesin.
Fakat istediğini kesin olarak söylesin, zira, Allah
(c.c)'ı zorlayıcı hiçbir
(kuvvet)
kudret
mevcut değildir" buyuruyor.
(Buhari, Deavat: 21; Tevhid: 31;
Müslim, Zikir: 7; Muvatta, Kur'an: 28 Tirmizi, Deavat: 79; Ebu Davud, Salat:
358; İbn Mace, Deavat: 8)