Seleften
sonra gelenlerden bazıları, muhabbet konusunda o kadar ileri gitti, ki, inşirahlanıp ferahladılar. Hatta onu bir
çeşit ahmaklık ve kulluğa zıd ve ancak Allah (c.c) için caiz olan bir çeşit rubûbiyet mertebesine çıkaran bir mesele haline getirdiler.
Bunlardan bazıları öylesine aşırı gidiyorlar ki enbiya ve resûllerin bile söylediğini aşan, bazı davalar ileri sürüyorlar. Yahut Allah
(c.c)'tan öyle bir şey istiyorlar ki; o, ancak Allah (c.c) hakkında caiz ve mümkün olur. Enbiyalar ve rasûller hakkında bile caiz olmaz.
Bu bahis, bir çok şeyhin ayağının kayıp düştüğü bir bahistir:
Düşüşlerinin sebebi;
Rasûllerin beyan eylediği ve getirdiği emir ve yasakların tespit etmiş olduğu
"ubudiyeti" (kulluğu) yeterince tahkik
ve talim
etmemiş olmalarıdır.
Belki de "ubudiyeti" (kulluğu) anlayacak kafa
yapısına sahip bulunmamaları
onları çukura düşürmüştü.
Elbette ki akıl zayıf olunca, dini anlamak müşkül olur.
Neticede, sapık ve cahilane bir muhabbet
vardır. Nefis, ahmaklığından dolayı bu muhabbetle ferahlık duyuyor. Nasıl ki bir
insan, diğer bir insana olan muhabbetinde, cehalet ve hamakatı (ahmaklığı) ile
birlikte ferahlar ve der ki:
"Ben onu seviyorum; kendisine karşı yapacağım her türlü kötülük ve kabalık sebebiyle muaheze edilemem ve sorumlu tutulamam!
Sevgim beni temizler her
türlü kirlilikten"
İşte bu düşünce, dalâletin zirvesidir. Böyle düşünen ve inanan kimse,
dalaletin en derin gayyasında boğulmuştur. Çünkü bu söz Kur'an'da nakledilen
Yahudi ve hıristiyanların sözlerine bezemektedir:
"Yahudiler ve hıristiyanlar:
"Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" dediler. Yüce Allah onlara
şöyle cevap verdi: "Onlara de ki: O halde
neden günahlarınızdan ötürü Allah size azab ediyor? Hayır, doğrusu siz O'nun
yarattığı insansınız. Dilediğini bağışlar dilediğine azab eder"
(Maide: 5/18)
Bu ayette Allah (c.c) onlara, günahları sebebiyle azab edeceğini, onların Allah
(c.c) katında sevgili olmadıklarını ve oğul nisbeti ile (haşa) Allah (c.c)'a mensub
bulunmadıklarını ortaya koyuyor. Kendilerinin de diğer insanlar gibi,
yaratılmış, büyütülmüş ve tanzim edilmiş bir mahlûk olduklarını ispatlıyor.
Allah (c.c) bir kimseyi severse, onu sevdiği
muhabbet duyduğu işlerde
kullanır.
Allah (c.c)'ın sevgilisi, Allah'ın, küfür, fasıklık ve isyan gibi buğz ve gazab ettiği şeyleri yapmaz. Bir kimse büyük günahları işler, ona devam eder ve tevbe de etmezse; şüphesiz Allah
(c.c) ona da onun yaptıklarına da buğz eder
kızar ve cezalandırır. Nasıl ki, mü'min
kulunu ve onun yaptığını sever
ve razı olursa...
Zira Allahu Teâla, kulunu imanı ve takvası
oranında
sever.
Allah
(c.c) kendisini
seviyor diye, işlediği günahlara devam eden kimse ve hele bunun kendisine bir
zarar vermeyeceğine inanan bir insan;
Zehir içtiği halde, bünyesi
sağlam olduğu için bu zehri
yeneceğine
kendisine zarar vermeyeceğine
inanan ve
ve tedaviye de lüzum görmeyen
ahmak kimse gibidir.
Eğer böyle ahmaklar;
Allah (c.c)'ın Rasûllerinin kıssalarında beyan
buyurduklarını;
Onların devam eden tevbe ve
istiğfarlarını,
İçinde onlar için halisleştirme
ve temizleme bulunan uğradıkları çeşitli bela ve musibetleri,
(Kendilerine indirilen
kitaplardaki emir ve yasaklara uymak için, ne büyük eziyetlere katlandıklarını,
ne acı bela ve zorlukları karşılamak zorunda olduklarını) bilselerdi
(düşünmüş olsalardı),
elbette ki, böyle bir ahmaklığa düşmezlerdi.
Ki o Rasûllerin
insanların Allah
(c.c) katında
çıkacakları en yüksek makamlara çıktıklarını, yücelikte ve Allah
(c.c)'ın
sevdiklerinde müstesna yeri olduklarını bilirler
(işledikleri günahların kendilerine zarar vereceğini anlarlar)
ve belki de doğru yola gelebilirlerdi (birazcık akılları olsaydı).
Bir kimse, bir
mahlûku
(başka kimseyi)
gerçekten sevse bile,
o sevdiğini umursamaz, irade etmez, sevilenin dediklerini yapmaz, onu memnun etmeye çalışmazsa
bir de üstüne üstlük
yaptığı işlerde de cahillik, kabalık, zulüm olursa
(sevdiğine kaba muamele ederse);
Bu durum, sevilen mahlûkun (sevilenin), kendisini
sevene buğz ve nefret etmesine ve hatta ceza
vermesine sebebiyet verir.
Dine bağlı olan bir çok kimse
sırf cahillikleri ve idaresizlikleri sebebiyle, Allah
(c.c)'a kulluğu sadece sevgide
aradılar. Bunlar Allah
(c.c)'ın hududlarına
tecavüz ettikleri
(yasaklarını)
çiğnedikleri, Allah
(c.c)'ın
hukukunu zayi
ettikleri (hakkını vermedikleri), batıl ve sapık iddialar ileri sürdükleri
halde, sevginin kendilerini kurtaracağı (zannederek) sapıklığına düştüler. O
kadar sapık şeyler söylediler ki, bu sözleri Allah
(c.c)'ın affetmesi
mümkün değildir. Mesela:
- "Benim hangi müridim ki bir kimseyi cehennemde bırakırsa ben ondan uzağım"
diyen, meselâ:
- "Benim hangi müridim ki, mü'minlerden bir tanesini cehenneme bırakırsa ben ondan uzağım"
gibi batıl sözler söyleyenler
bile sevgiye sığınmak hatasına
düştüler.
Hepsi Allah (c.c)'ın hududlarını çiğnemişlerdir.
Bunlardan birincisi, müridi, cehennemde
bulunan herkesi oradan çıkarabilecek güçte görüyor.
İkincisi ise, müridini cehenneme girmesine
mani olacak kudrette görüyor.
Burada ihtimal mürid kelimesi şeyh yerine kullanılmıştır: Yahut da şeyh, değil kendisinin, müridinin bile insanları cehennemden kurtarabileceğini ifade etmek istiyor.
(Müridini böyle bir güçte
görmekten daha sapık görüş var mıdır insanlık aleminde. Mürid,
yani talebe bile bu güçde olduktan sonra, siz varın hesap edin, şeyh hangi
güçtedir).
Bazısı da şöyle söyler:
"Kıyamet günü cehennemin
üzerine benim çadırım örtülür ve örtüyü aşıp da hiç kimse cehenneme
gönderilemez"
Çok meşhur şeyhlerden bu ve buna
benzer sapık sözler duyulmuş
ve rivayet edilmiştir:
Bunlar ya o şeyhlere yapılar iftiralardır ya
da
bizzat
kendilerinden sadır olmuş sapık sözlerdir.
Bu gibi sözler bazen insanoğlu
sarhoş haldeyken ağızdan çıkar
ve fena hallerinde sadır olur.
Bu gibi hallerde insan temyiz gücünü, muhakeme yeteneğini kaybeder, ne
söylediğini bilmeyecek kadar güçsüz kalır.
Sekr, yani
sarhoşluk,
temyiz olmaksızın
(iyiyi kötüden ayırma gücünde olunmadığı zamanlarda) tadılan bir
lezzettir. Bundan ötürü, bu sözleri sarfedenler, sekr halinden çıkıp ayıldıkları
zaman, söylediklerinden pişmanlık duyup tevbe
ve istiğfar
etmişlerdir ekseri.
(Burada çok ciddi bir mesele çıkıyor
ortaya. Madem ki sarhoşluk ve fenafillah anında cezbelenen kişi Allah
(c.c)'a layık olduğu zamandan daha yakındır, öyleyse, sarhoşluk ve fena
hallerinde Allah
(c.c)'a isyan dolu sözler değil de, ayık oldukları zaman söylediklerinden daha
doğru sözler söylemeleri lazım gelmez mi? Böyle olmadığına göre demek ki, bu
hallerde Allah
(c.c)'tan uzaklaşma vaki oluyor...)
Sevgiden, şevkden, levmden, (nefsi kötülemekten) melametten ve aşktan
bahseden kasideleri dinlemeye meşreblerinde - tarikatlarında geniş yer veren
bazı şeyhlerin asıl maksadı budur. Çünkü bu çeşit kasideler, neye karşı
(neye ait söylenmiş)
olursa olsun,
dinleyen ve okuyan kişinin
kalbindeki sevgiyi tahrik eder
ve sevgi doğurur.
Yüce Allah ne kadar açık
anlatıyor bu gerçeği:
"Allah sevgisini ve muhabbetini indirdi, onunla
sevenleri imtihan ediyor"
Ve yine;
"De ki; eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olunuz
(ki), Allah da sizi sevsin.."
(Âli İmran: 31) buyuruyor.
Demek ki, ancak Rasûlü'ne
tâbi olanları (uyanları) seviyor Yüce Allah.
Demek ki, Rasûlü'ne
ittiba etmiş
(uymuş) olanlar gerçekten sevmiş oluyorlar Allah
(c.c)'ı
başkaları değil...