|
Müctehidlerden birisinin, kendi ictihad ve görüşüne göre hadisi zayıf saymasıdır.
Halbuki başka bir müctehid aynı hadisi sahih sayabilir.
Bu durumda müctehidlerin hangisi haklı olursa olsun
-hattâ her müctehid isabet edicidir görüşünü savunanlara göre her ikisi de haklı bulunsun- mesele değişmez. Birisi hadise aykırı ictihadda bulunmuş olur. Bunun da birkaç sebebi vardır:
1. Hadisi rivayet edenlerden birini, bir müctehid sika (güvenilir), diğeri ise zayıf telâkki
(kabul) eder.
Hadis râvilerinin durumlarını bilme işi geniş bir ilim dalıdır. Bu durumda da bazan râviyi zayıf telâkki eden
-bu hükmünü ve cerhini gerektiren bir sebebe muttali olduğu için- haklı olabileceği gibi, bazan da
-bu sebebin cerhi gerektirmediğini ileri sürerek- râvîyi sika telâkki eden haklı olabilir. Bir sebebin cerhi (râvînin muteber
(itimada şayan)
olmamasını) gerekli kılmaması da ya buna yeter olmadığı için veya râvîde cerh hükmünü önleyecek bir mazeret bulunduğu içindir. Bu da geniş bir ilim ve inceleme konusudur. Râvîlerin durumlarını inceleyen âlimlerin de diğer ilim adamları gibi ittifak ve ihtilafları vardır.
2. Müctehidlerden biri kendisine rivayette bulunan muhaddisin, söz konusu
hadisi üstadından duymadığına, diğer
müçtehid
ise duyduğuna kani olabilir. Bunun da belli sebepleri vardır.
3. Muhaddisin hayatında iki değişik hal bulunabilir:
- Normal hal (istikamet hali)
- Bozuk hal (ıztırab hali).
Buna örnek olarak hafızasının zayıflamasını veya kitaplarının yanmasını hatırlayabiliriz
(gösterilebiliriz.)
Normal halinde rivayet ettikleri sahih, bozuk
halinde rivayet ettikleri gayr-i sahih
(zayıf)
olur.
Müctehidlerden biri, hadisin muhaddis tarafından
hangi halinde rivayet edilmiş olduğunu bilmez de diğeri iyi (normal)
halinde rivayet ettiğini bilebilir.
4. Muhaddis
önceden
rivayet ettiği hadisi sonradan unutur ve bir daha hatırlayamaz veya rivayet ettiğini inkâr eder. Müctehidlerden
biri bunun hadise dokunduğunu, onu zayıf kıldığını, diğeri ise aksini itikad
eder.
(Müçtehidlerden biri bu durumun hadisi zayıf
kıldığını hadisi almamak için gerektiren bir sebep olduğunu, diğeri ise aksini
iddia ederek hadisle delil getirmenin sahih olacağına kail olur.)
Bu mesele de malumdur.
5. Hicaz mektebi mensuplarının çoğu, kendi kaynaklarında aslı bulunmadıkça Şam veya Iraklıların hadislerini hüccet olarak kabul etmezler. İçlerinden birisi şöyle demiştir:
"Iraklıların naklettiği hadisleri, Ehl-i kitabın
haberleri gibi tutarak, ne kabul ne de reddediniz.
(ne doğrulayınız, ne de yalanlayınız.)"
Bir başkasına şöyle dendi:
"Süfyan Mansur'dan, o İbrahim'den, o da Alkame'den, o da Abdullah'dan rivayet ettiğine göre bir hacc..."
Bunu dinleyen Hicazlı şöyle dedi:
"Bu haberin aslı bizimkilerde yoksa kabul etmem."
Bu davranışlarının sebebi de şudur:
Onlar kendilerinin sünneti gereği gibi zabtettiklerine, hiçbir hususu dikkatlerinden
kaçırmadıklarına, Iraklıların
naklettikleri
hadislerinde ise kabulü için düşünmeyi gerektiren ıztırab
(bozukluk) ve hatalar bulunduğuna inanıyorlardı.
Bazı Iraklılar da Şamlıların hadislerini delil olarak kabul etmezler. Halbuki çoğunluk, bu sebeple hadisin zayıf olduğuna hükmedilemiyeceğini
kabul etmişlerdir. Senet iyi
(sahih)
olduktan sonra hadis delil kabul
edilir. İster Hicaz, ister
Irak, isterse Şamlı olsun önemli değildir.
Sicistanlı Ebû Davud, muayyen şehirlere has hadisler hakkında bir kitap tasnif etmiştir. Bu kitapta, Medine, Mekke, Tâif, Dimaşk, Hıms,
Küfe, Basra
v.s.
gibi şehirlere has, kesiksiz bir senetle başka yerde
değil, yalnız bu şehirlerden birinde bulunan sünnetleri açıklamaktadır.
|