Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - Fas L 5 - Raful Melam

 

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Fasıl.5

 

Soru: 

Vait (tehdit) hadislerinin şümulüne, sadece haram olduğuna ittifak edilmiş fiillerle, faili lanetlenmiş, gazap veya ceza ile tehdit edilmiş olan fiilleri de haram olduğuna ittifak edilmiş fiiller gibi kabul ederek soksaydınız, haram olan bir fiili helâl itikat ederek işleyen bazı müctehidler söz konusu tehdidin şümulüne girmemiş olurlardı.

Çünkü haram olan bir fiilin helâl olduğuna inanan bir kimse sadece o haramı işleyenden daha tehlikeli bir iş yapmıştır. Çünkü o bizzat fiilin yapılmasını emretmektedir. Şu durumda müctehid dolayısıyla lanet veya gazabın neticesine maruz kalmaz mı?

 

Bu soruya birkaç yönden cevap verilebilir:

1. Bir fiili yasaklayan delilin şümulü altına giren fiillerin yasaklanmış olduğu hususunda bir ihtilaf vardır veya yoktur. Eğer ihtilaf mevcut değilse; o fiilin haram olması gerekir. Haram olduğuna ittifak edilmişse haram, ihtilaf edilmişse helâldir, şeklindeki bir görüş icma'a aykırı olduğu gibi zorunlu olarak İslam dininde batıl olduğu açıktır.

Şayet herhangi bir şekilde ihtilaf mevcut ise müctehidlerden haram olan o fiili helâl itikad edenler veya işleyenler, o fiilin sonucu olan kınama veya cezaya uğrayacaklar mıdır?

Bu soruyu yukarıda ittifakla sabit olan hadisleriyle ihtilaflı bir şekilde sabit olan tehdit hadislerini işlerken uzun uzadıya izah etmiştik.

Tehdidin fail hakkında tahakkuk ettiğine, halbuki haramı helâl itikat edenin cezasının onu helâl itikad etmeden işleyenden daha ağır olduğuna gelince; bir işin yapılmasının haram olduğu hakkında ihtilaf  varsa, müçtehide hadiste bahis mevzu edilen haramı helâl kıldığından ötürü ceza gerekmez; çünkü mazeretlidir. Bunun gibi o fiili işleyen de cezaya müstahak olmaz. Müctehid bu haram kılmaya bağlı olan kınama, ceza, v.s. hükmü altına girmediği gibi, tehdidin hükmü altına da girmez. Çünkü tehdit de kınama ve cezanın bir çeşididir. Bir şeyin şümulünün altına giren bazı nevilerine verilen cevap, diğer kısmına da verilmiş demektir.

Kınamanın azı ile çoğu, cezanın hafifi ile ağırı arasında bir fark yoktur. Bu konuda çoğundan sakındırıldığı gibi azından da sakındırılmıştır. Ancak; müctehide (ictihadından dolayı) bunların ne azı ne de çoğu ulaşmaz; belki bunların zıddı olan ecir ve sevaba nail olur.

 

2. Bir fiil üzerine tereddüp edecek hüküm hakkında ittifak veya ihtilaf edilmiş olması o fiilin kendisinin ve özelliklerinin dışında bir­takım izafi (değişebilen) meselelerdir ki, bazı alimler bunu bilmemişlerdir. Meselâ âmm (genel) bir lafızdan has (özel) bir mânâ kastediliyorsa o genel olan lafzın tahsis edildiğini gösteren bir delilin bulunması gerekir. Bu delil ya lafızla birlikte mevcuttur ve bazılarına göre hemen açıklanması gerekir, veya bu açıklama ihtiyaç duyulan bir zamana kadar tehir edilebilir. Cumhur-i ulema bu görüştedir.

Şüphesiz Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında böyle bir lafza muhatap olanlar o lafzın gerektirdiği hükmü hemen bilmeye muhtaçtır.

Şöyle ki; faiz yiyenler, hülleci, v.s.'ye lanet eden hadisi şerifin umumi lafzından ne kastedildiğini anlamak icmaya bağlı olsaydı, bu lafzın anlamı Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından ve ümmetin bu umumi lafzın tek tek bütün fertleri hakkında konuşmalarından sonra ancak anlaşılmış olacaktı. Bu takdirde Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) 'in sözünün açıklanmasını topyekün ümmetin o sözle ilgili fikirlerini beyan etmesine kadar tehir etmek gerekirdi ki bu da caiz değildir.

 

3. Böyle bir sözle (hadisle) ümmetin muhatap olmasındaki sebep, haramı bilip kaçınmaları, icmalarında (sözbirliği   ettikleri yerlerde) ona dayanmaları ve ihtilafa düştüklerinde de onunla delil getirmeleri içindir. Eğer hadisten kastolunan mânânın ne olduğunu bilmek ve anlamak sadece icma'a bağlı olsaydı, o zaman icmaa bilinmeden hadisle delil getirmek doğru olmazdı. Ve böylece hadis icmanın dayanağı olmamış olurdu. Çünkü icmanın dayanağının kendinden önce bulunması gerekir, sonra gelmesi caiz değildir. Bu durum batıl bir devre (kısır bir döngüye) müncer olur.

Şöyle ki, hadisten kastolunan mânâyı bilmedikçe icma ehlinin o hadisle istidlal etmeleri mümkün olmaz. İcma yapılmadıkça da hadisten kastolunan mânâ bilinmez. Şu halde hadisle istidlal kendinden önce icmaya, icma da kendinden önce istidlale bağlanmış olur. O zaman bir şeyin varlığı kendine bağlanmış olur ki bu da caiz değildir, ihtilaflı konularda hüccet olamaz. Çünkü böyle bir şey varit değildir. Bu durum gerek üzerinde ittifak edilen ve gerekse ihtilaf edilen fiillerde hadisi bir hükme delâlet etmekten uzaklaştırmak demektir. Bu hâl, içinde bir fiil hakkında tehdit bulunan hiçbir nassın o fiili yasakladığını bize ifade etmemiş olur ki bu da kesinlikle batıldır.

 

4. Yukarıda (üçüncü maddede) izah edilen bu durum (yani hadisten ne kastedildiğinin bilinmesinin icmaya bağlı olduğu) herhangi bir konuda icmanın olup olmadığını bilmeden hiçbir hadisle istidlal edilemeyeceğini gerektirir. Bu takdirde birinci asırda yaşayanlar, hatta hadisi Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bizzat ağzından duymuş olanlar bile o hadisle delil getirmeleri caiz olmazdı. Böyle bir hadisi duyup, ulemadan birçoğunun da onunla amel ettiğini gören ve muariz birisine de rastlamayan kimse, acaba yeryüzünde buna muhalif kimse var mıdır, yok mudur diye araştırma yapmadan o hadisle amel etmemesi icab eder.

Nitekim herhangi bir meselede tam bir araştırma yapmadan icma ile delil getirmek de caiz olmaz. Bu durum karşısında müctehidlerden yalnız bir kişinin muhalefetiyle Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in sözü ile istidlal etmek batıl olmuş  olur. Bu da bir kişinin muhalefeti ile Resûlullah'ın sözünün boşa çıkarılmış olması, yine bir kişinin muvafakati ile Resûlullah'ın sözünün gerçekleştirilmiş olması demektir. Bu kişi yanıldığı zaman onun hatası Resûlullah'ın sözünü hükümsüz kılmış olur ki böyle bir görüş zaruri olarak batıldır.

İcma bilindikten sonra delil getirilir denilse o zaman nasslarm delâleti icmaya bağlanmış olur ki bu da icmaya terstir. Çünkü bu takdirde nassların (mânâya) delâleti kalmaz, muteber; olan icmadır, nass ise tesirsizdir.

Şayet muhalif bir görüşün varlığı bilinmediği zaman hadisle delil getirilir denilirse; o zaman da ümmetten birinin sözü (ihtilafı) nassın delâletini hükümsüz kılmış olur ki bu da yine icmaya terstir ve böyle bir iddianın İslâm dininde zaruri olarak batıl olduğu açıktır.

 

5. Lafzın (hadisteki umumi lafzın) şümulüne yasaklanmış ilillerin girmesi husu­sunda bütün ümmetin inanıp bağlanması mı şarttır? Yoksa alimlerin inanması ile yetinilebilir mi?

Birinci şekilde; bütün ümmetin, hatta İslâm merkezinden uzak yerlerde yaşayanların ve İslâmiyete henüz girmiş olanların tehdit hadislerinin şümulüne giren fiillerin yasaklanmış olduklarına inandıklarını bilmeden o hadislerle delil getirmek caiz olmaz.

Hiçbir Müslüman, hatta aklı başında hiç bir kimse böyle bir iddiada bulunamaz. Çünkü böyle bir şeyi bilmek mümkün değildir.

İkinci şekilde ise; (yani alimlerin inanmasıyla yetinmek) bir fiilin yasaklanmış olduğunda bütün alimlerin ittifak etmesinin şart kılınmasındaki sebep içtihadında yanılan bazı müctehidleri, tehdidin şümulüne sokmamak içindir. Alim hakkında böyle olduğu gibi avamdan fiili yasaklayan delili duymayanlar hakkında da durum aynıdır. Birinin ümmetin büyüklerinden ve fazıllarından olmasıyla diğerinin avamdan olması arasında bu hususta bir fark yoktur. Bunların bir yönden birbirlerinden ayrılmaları hükümde birleşmelerine mani değildir. Allahü Teâlâ ictihadında yanılan müçtehidi bağışladığı gibi yanılan ve  öğrenme imkânı da bulamayan cahili de bağışlamıştır. Hatta bir fiilin haram olduğunu bilmeyen ve öğrenme imkânı da bulamayan cahil kişinin irtikap ettiği o haram fiilin meydana getirdiği mefsedet, şariin (şeriat sahibinin) haram kıldığını helâl sayan bazı imamların meydana getirdiği mefsedete göre daha çok azdır. Çünkü cahil o fiilin haram olduğunu bilmemiş ve öğrenme imkânı da bulamamıştır.

Bu sebepten:

"Alimin hatasından sakınınız; çünkü onun hatasıyla bütün alem hata eder" denilmiştir.

İbn-i Abbas (r.a.) da şöyle demiştir:

"Vay o alimlere uyanların haline!"

Bu kadar ağırlığı ile birlikte alimin hatası affediliyorsa, cahilinki gayet tabii affedilir. Evet alimle cahil bir yönden ayrılıyor. Şöyle ki, alim ictihat etmiştir ve içtihadına göre hükmetmiştir. Onun ilmi yayması, sünneti yaşatması ictihadındaki hatasından kaynaklanan mefsedeti kapatmıştır. Bu yönden alimle cahil arasında Allahü Teâlâ fark yaratmıştır. Müçtehide içtihadından, alime ilminden ayrılan bu iki zümre afva uğramada müşterektirler. Ceza -ister az olsun, ister çok olsun- lâyık olmayana tereddüp etmez.

 

6. Bazı kesin hüküm bildiren tehdit hadisleri vardır ki, alimler bunların ifade ettiği mânâda ihtilaf etmişlerdir. Meselâ:  

"Adına hülle yaptırılan kocanın lanetlenmesi" gibi...

Bir kısım ulema birinci akitte hülle rükün (şart) olarak ileri sürülmediğinden bunu yaptıran kimse hiçbir durumda günahkâr olmaz, lanete uğramanın sebebi ise hülleyi (yani nikâhtan sonra boşamayı) yerine getirmenin vacip olduğu inancından ötürüdür şeklinde izah etmişlerdir. Şu halde bir, kimse birinci nikâhın sahih ve şartın (nikâhtan sonra boşamanın) batıl olduğuna inanırsa, zevce ikinci koca için helâldir. Günahtan da uzaktır. Hüllecinin lanetlenmesi ise ya hülle yaptığından veya yalnız akitte ileri sürülen şartın (hüllenin) yerine getirilmesinden vacip oldu­ğuna; ya da her ikisini birden (yani hem hülle yaptığından, hem de nikâhta şart olarak ileri sürülen hüllenin mutlaka yerine getirilmesinin vacip olduğuna) inanıp itikat ettiğinden dolayıdır.

Birinci, ikinci ve üçüncü şekilde maksat hasıl olmuştur.

İkinci şekilde ise lanete uğramaya sebep mücerred itikat (yani nikâhtan sonra boşama şartının yerine getirilmesinin vacip olduğu inancı) dır. Hülle ister yapılsın ister yapılmasın.

Bu durumda hadisi şerifte geçen hülle yapmak ve adına hülle yaptırmak fiili lanete sebep olmamış ve lanetin sebebine dokunulmamış olur ki bu da batıldır.

Sonra nikâhta şart koşulan hülleyi yerine getirmenin vacip olduğuna inanan kimse eğer cahil ise lanete uğramaz. Eğer  böyle bir şartın yerine getirilmesinin gerekmediğini biliyorsa şu halde onun vacip olduğuna itikat etmesi mümkün değildir.

Ancak; Resûlüllah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) rağmen böyle  bir inanç besliyorsa o zaman kâfir olur ve hadisin mânâsı da kafirlere lanete dönüşmüş olur. Halbuki küfrü böyle cüzi bir hükmü inkâra bağlamanın bir mânâsı yoktur. Bu aynen şöyle demek olur:

Resûlüllah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurduğu 

"Nikâhta boşanmayı şart kılmak batıldır." hükmünü yalanlayan kimseye Allah lanet etsin.

Sonra, hadis gerek lafız ve gerekse mânâ bakımından umumidir ve umumi olarak başlamaktadır. Bu gibi umumi sözleri nadir mânalara hamletmek caiz değildir. Çünkü bu hâl sözü mânâsından çıkarır.

Tıpkı bazıların, Resûlüllah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem):  

"Herhangi bir kadın velisinin izni olmadan evlenirse onun nikâhı batıldır." hadisini tevil ederek buradaki kadından maksadın kitabatı kesilen cariye olduğunu iddia etmeleri gibi.

(Şartlı azatedilmiş meselâ: Şu kadar para getirirsen hürriyetine kavuşacaksın şeklinde yarı azat edilmiş demektir.)

Bu şekilde bir yorumun nadir olduğunun izahına gelince; cahil bir Müslüman zaten hadisin şümulüne girmez. Nikâhta ileri sürülen hülle şartının yerine getirilmesinin vacip olmadığını bilen bir Müslüman ise, böyle bir şartı ileri sürmez. Ancak kâfir ise müstesna...

Halbuki kâfir de Müslümanlar gibi evlenmez. Şayet kâfir olduğu halde Müslümanlar gibi evleniyorsa o kimse münafık demektir. Şu halde bu tarzda bir nikâhın yapılması çok nadirattandır.

Eğer nikâhta şart koşulan hülle konusu kimsenin kalbine gelmez, şayet böyle bir şeyi kalbinden geçirseydi, o zaman bunları söyleyen doğru olabilirdi denilirse, buna cevap olarak deriz ki:

Birçok yerlerde delilleriyle birlikte anlattık ki, hadisteki "Hülleci" den maksat akitte boşamayı şart kumaşa bile o niyetle nikâhlanandır.

Bunun gibi bazı fiiller hakkında lanet, ateş  vs. özel tehditler ifade eden hadisler vardır ki, birçok yerlerde açık ve kesin oldukları halde bazı alimler bunlarda da ihtilaf etmişlerdir. 

Meselâ; İbn-i Abbas (r.a.)'ın Peygamberimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet ettiği bir hadiste:

"Allah kabirleri ziyaret edenlere, onların üzerine cami yaptıranlara ve kandil yakanlara lanet etsin" buyurulmaktadır.

Halbuki alimlerden bazıları da mekruh demişlerdir. Haram diyen hiç olmamıştır.

Buna bazı örnekler Ukbe b. Amir'in (r.h.) rivayet ettiği hadiste:

"Kadınlara meşru olmayan yoldan yaklaşan erkeklere Allah lanet etsin."

Enes'in (r.a.) rivayet, ettiği hadiste:

"Müşteri çeken rızıklanmıştır; ihtikârlık yapan melundur," buyurmaktadır.

Keza yukarıda geçen bir hadiste:

"Allah üç kimseyle konuşmaz... Bunlardan biri de yanında fazla su bulunduğu halde onu ihtiyacı olana vermeyendir."

Yine bir hadiste Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): 

"Şarap satana lanet etmiştir."

Halbuki seleften bazıları şarap satmışlardır.

Peygamberimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) sahih olarak gelen bir hadis-i şerifte:

"Kibirlenerek yürürken eteğini çeken kimseye Allah (c.c.) kıyamet günü rahmet nazarıyla bakmaz" buyurulmaktadır.

Bir başka hadiste de:

"Üç kimseyle Allah (c.c.) kıyamet günü konuşmayacak, onlara rahmetiyle bakmayacak ve onları paylamayacaktır. Bunlar için büyük azap vardır.

- (Kibirlenerek) eteğini yerde süründüren,

- (yaptığı bir iyilikte) başa kakan ve

- yalan yere yemin ederek eşyasını satan" buyurulmuştur.

Halbuki fakihlerden bazıları böbürlenerek elbiseyi çekmeyi ve yerde süründürmeyi haram görmemişler, sadece mekruh saymışlardır.

Peygamberimizin en sahih hadislerinin birinde:

"Saçını tepesine toplayan ve toplattıran kadına Allah (c.c.) lanet etsin" buyurulduğu halde fakihler arasında haram olup olmadığı ihtilaflıdır.

Keza bir hadiste:

"Gümüş kaptan su içenlerin karınlarına cehennem ateşi doldurulur." buyurulmuştur. Ulemadan gümüş kaptan su içmeyi haram görmeyenler de vardır.

 

7. Hadisteki umumiliği gerektiren sebep mevcuttur. Bunun karşısındaki yukarıda anlatılan zıd görüş ise hadisin umumiliği ile çatışır durumda değildir. Çünkü bunun varacağı sonuç hadisdeki bu umumiliği üzerinde ittifak ve ihtilaf edilmiş bütün fiillere tatbik edip lanete lâyık olmayan bazı kişileri, lanetin şümulüne sokmayı gerektirir.

Kaide ve prensibe aykırı olarak yapılan tahsis (genel bir hükmün şümulünü daraltmak) yine kaide ve prensibe aykırı olarak çoğaltılmış olur.

Netice; bu umumi hükümden cehaletin­den, içtihadından veya taklidinden dolayı mazeretli olanlar çıkarılır. Halbuki hükmün, üzerinde ittifak edilen fiillerle, mazeretli ol­mayanlara şamil olduğu ifade edilseydi daha az tahsis (özelleştirme) yapılmış olurdu ve daha tabi olurdu.

 

8. Tehdit ifade eden sözü bu şekilde tatbik ettiğimiz zaman lanetin sebebi ifade edil­miş olur ve bir engelden dolayı haklarında hüküm tahakkuk etmemiş olanlar bundan istisna edilmiş olur.

Zıt bir görüşten dolayı haklarına va'd (müjde) veya vait (tehdit) gerçekleşmemiş olanları şüphesiz, bu müjde ve tehdidi yapan istisna edemez. Böylece söz doğru bir yola girmiş olur.

Lanete uğramaya sebep olarak ya haram olduğunda icma yapılmış olan bir fiili işlemek, veya icmaya aykırı itikat taşımak şeklinde ifade edersek; bu durumda lanete uğramanın sebebi hadiste anlatılmamış olur. Bu takdirde yukarıda olduğu gibi, umumu tahsis etmek gerekir. Bu tahsisi iki taraftan biriyle yapmak, icab ederse birinci tarafı tutmak (yani haram olduğunda ittifak edilmiş fiili irtikap) daha uygun olur. Çünkü bu, sözün lafzına daha münasip ve açıktır.

 

9. Bu şekildeki açıklamayı gerektiren sebep, mazeretli olanları lanetin şümulüne sok­mamaktır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, tehdit hadislerinden maksat; bunların yasakladığı filleri işlemenin lanete uğramaya sebep olduğunu beyan etmektir. Şu halde:

Şu fiil lanete sebep olur diyebiliriz. Ancak, her şahıs hakkında bu hükmün tahakkuk etmesi gerekmez. Sebep bulunur da hüküm ona tâbi olmaz. Bunda bir mahzur yoktur. Zira yukarıda da izah ettiğimiz gibi müçtehide (ictihadından ötürü) kınama, ceza ulaşmaz. Hatta haramı işleyenden ise, harama helâl diyenin daha büyük günah işlediğini söylediğimiz halde, bu konuda makbul mazereti olanlar mazur sayılmışlardır.

Şayet denilse ki, haramı işleyen ya müctehiddir veya onu taklid eden kişidir. Her ikisi de cezanın dışında kaldığına göre, cefaya kim uğrayacaktır?

Buna birkaç türlü cevap verebiliriz...

a - Tehdit hadislerinden maksat, muayyen bir fi'lin cezayı icap ettirdiğini açıklamaktır. İster o fi'li işleyenler bulunsun isterse bulunmasın.

Farzedelim ki, o fi'li işleyen var da, ancak onun hakkında cezayı gerektiren şartlar mevcut değil, veya cezayı engelleyici haller var; bu durumlar o fi'lin haram kılınmış olmasına zarar vermez, (onu helâl yapmaz). Bilâkis biz onun haram olduğunu bildiririz ki herkes kendisini bu gibi fiilleri yapmaktan sakındırsın. Böyle bir fi'li makbul bir mazeretinden ötürü işleyenler, Allah'ın rahmetine uğrar. Nitekim küçük günahlar da haram kılınmıştır. Fakat büyük günahlardan sakınıldığı takdirde affedilmiş olurlar. Bütün fiillerde durum böyledir.

Herhangi bir fi'lin haram olduğu belli iken, müçtehit veya onu taklid edenin mazeretlerinden ötürü onu işlemeleri, bizim o fi'li haram itikad etmemize engel olamaz.

b - Bir fiille ilgili hükmün açıklanması o fi'le terettüp edecek cezayı engelleyici görülen şüphenin kalkmasına sebeptir. Çünkü istenilen şey müçtehidin  inancından  ötürü meydana gelen mazeretinin devam etmesi değil, aksine imkânlar ölçüsünde  mazeretinin ortadan kalkmasıdır. Eğer böyle olmasaydı, ilmi açıklamak vacip olmaz, insanlan cehaletleri üzerine terketmek ve şüpheli mesele­lerin delillerini araştırmamak onlan açıklamaktan daha hayırlı olurdu.

c - Bir fiile ilgili hüküm, tehdit ve cezanın açıklanması; o fi'li işlemekten çekinenlerin bu durumlarını devam ettirmelerine sebep olur. Aksi halde o fiilleri işlemek yaygınlaşır.

d - Bir mazeretin, makbul mazeret sayılabilmesi için onu ortadan kaldırmada da kişinin aciz olması lâzımdır. Yoksa hakkı bilme imkânına sahip olupta onu araştırmada kusurlu davrananlar, mazeretli sayılmazlar.

e - İnsanlar içerisinde bazen öyle kimseler vardır ki; haram olan bir fi'li mubah kılacak ne bir içtihadda bulunmuşlardır ne de taklitte. Böyle kimseler hakkında cezayı engelleyici hiçbir özel durum olmadığı gibi ceza ve tehdit sebebi de mevcuttur. Bu gibi insanlar, tehdidin neticesine uğrayacaklardır. Ancak; tevbe, günahları silip süpüren hayır ve hasenet v.s. onlara cezanın ulaşmasına engel olabilir. Sonra (anlatacağımız) karışıktır şu durumda. Bazen insan kendi yaptığı ictihadının veya bir müçtehidi taklid etmenin, bir fi'li yapmayı mubah kıldığını zanneder. Bu konuda bazen doğruyu bulur, bazen de yanılır. Fakat hakkı araştırdığı, heva ve hevesi onu Hakk'a uymaktan alıkoymadığı müddetçe affedilir. Çünkü; Allah insanları gücünün yetmediği şeylerle mükellef kılmaz.

 

10. Tehdit ifade eden bu hadisleri gerektirdiği hükümler üzerine bıraktığımız takdirde de, çıkardığımız takdirde de (her iki halde) bazı müctehitler tehdide dahil olmuş olurlar. Her iki durumda da vaziyet bu olunca, hadis zıt görüşten uzak, sağlıklı bir şekilde kalmış olur ve amel etmek gerekir.

Bunun izahı şudur:

Müctehidlerden bir­çoğu; üzerinde ihtilaf edilen fiilleri işleyenleri lânetlemişlerdir. Bunlardan biri de Abdullah b. Ömer (r.a.)dır.

O'na; kadın ve eşinin bilgisi olmadan, hülle yapmak maksadıyla kadınla nikahlanan kimsenin durumu sorulduğunda:

"Bu zinadır, nikâh değildir, Allah hülle yapana ve kocası için hülle yaptırana lanet etsin" buyurdu.

Bu şekilde rivayet, başkalarından da bize gelmektedir.

Örneğin; Ahmed bin Hanbel, "Hülle yaptırmak isteyen -yani hülle niyetiyle nikahlanan- kimse hüllecidir ve lanetlenmiştir," buyurmuşlardır. İçki, faiz v.s. hakkında da birçok ihtilaflar olmakla beraber imamlardan pek çoğu bunları yapanları lânetlemiştir.

Eğer tehdit hadislerinde geçen şer'i lanet v.s. sadece haram olduğu hususunda üzerinde ittifak edilen fiillere şamil olsaydı; o zaman (yukarıda isimleri geçen) bu zevat, lanetlenmeleri caiz olmayan kişileri lanet etmiş olduklarından ötürü, kendileri lanete ve tehdide  lâyık olmuş olurlardı.  Nitekim  bu mevzuda bir hadis mevcuttur.

Örneğin:

"Müslümana lanet etmek, onu öldürmek gibidir." (Buharî, Müslim)

İbn-i Mes'ud (r.a.) dan rivayet edilen bir hadisi şerifte ise:

"Müslümana sövmek fısk (günah) onunla savaşmaksa, küfürdür," (Buharî, Müslim) buyurulmuştur.

Ebud derda (r.a.) peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)in şöyle dediğini duyduğunu bildirmektedir.

"Ta'n edenler, -kötüleyenler- ve lanet edenler için kıyamet günü ne şefaatçılar ve ne de şahitler olacaktır."

Ebü Hüreyre (r.a.) dan Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in söyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

"Sıddık -doğru insan- lara lanet etmek yakışmaz."

Nasıl Abdullah b. Mes'ud (r.a.) Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem):

"Mümin kötüleyen lanet eden olamaz," (Ahmed, Buharî) buyurduğunu rivayet etmektedir.

Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle denilmiştir:

"Bir kimseye lâyık olmadığı halde lanet edilirse o lanet sahibine -lanet edene- döner."

Lanet hususunda peygamber efendimizden gelen tehditler bunlardır. Hatta denilmiştir ki:

"Lâyık olmayan kimseye lanet edenin kendisi lanetlenmiş olur. Bu lanet onu fasık yapar. Doğruluktan, şefaatten ve şehadetten çıkarır."

Bu tehdit lanete lâyık ve müstehak olmayanlara, lanet eden kimseleri içine almaktadır. Ancak üzerinde ihtilaf edilen bir fi'li işleyen kimse, nass'ta geçen tehdide dahil olmadığı takdirde lanete de lâyık olmaz. O halde, böyle bir kimseye lanet eden kimsenin kendisi, bu tehdide maruz kalmış demektir. Bu durumda, üzerinde ihtilaf edilmiş fiillerinde tehdit hadisine dahil olduğu görüşünde olan müçtehitlerde bu tehdide lâyık olmuş olurlar.

İhtilaflı hükümleri hadisin şümulünden çıkardığımız zamanda da bıraktığımız zamanda da söz konusu mevzu sabit ise böylece hadisle istidlal etmeye bir engel yok demektir. Ve mahzur ortadan kalkmıştır.

Bunun izahı şudur:

İki şey arasında lâzım ve melzum (gerekli ve gerekli kılınan) münasebeti (yani) ihtilâf bulunduğu zaman müçtehitlerin tehdit hadisine dahil olmaları; ihtilaf bulunmadığı zamanda da yine tehdit hadisine dahil olmalarını gerektiriyorsa bu durumda iki şeyden birisi mevcut demektir.

a - Malzum ve lazımın bulunması, bu bütün müçtehitlerin tehdidin altına girmesi demektir.

b - Lâzım ve melzumun bulunmaması, yani tehdidin altına girmemeleri demektir.

Çünkü melzum bulunduğu zaman lâzım da bulunur. Lâzım bulunmadığı zaman melzum da bulunmaz. Bu suali boşa çıkarma (iptal etme) hususunda bu kadarı kâfidir. Ancak biz inanıyoruz ki her iki takdirde de gerçek olan bir şey varsa o da müctehidlerin tehdide girmemeleridir.

Çünkü tehdidin altına girmek için yaptığı işte mazeretli olmamak şartı vardır. Şer'i yönden makbul bir mazereti olan kimse hiçbir durumda tehdidin şümulüne girmez. Müctehid mazurdur. Hatta içtihadından dolayı sevap işlemiştir. Tehdit hadisine girmeyi gerektiren şart onun hakkında yoktur.

İster hadisi zahiri mânâsına göre alsın isterse onu mazeretli kılacak zıt bir görüşe sahip bulunsun tehdide dahil olmaz. Bu kesin ve susturucu bir cevaptır. Bundan ayrılma yoktur. Ancak konunun bir tek yönü vardır. O da şudur:

Suil diyebilir ki; ben ihtilaf konusu olan fiillerin tehdit ifade eden nas (kesin hükümler) ların  şümulüne  girdiklerine inanan ve bu inançlarına dayanarak, tehditte bulunanlar örneğin:

Bu fiilleri işleyenleri lanetleyen müçtehit alimlerin bulunduğunu kabul ediyorum. Fakat, bu müçtehitler inançlarında yanılmışlardır. Bu yanılmalarında mazeretlidirler ve sevapta alırlar. Bunlar haksız yere lanet edenler hakkında gelmiş bulunan tehdide dahil olmazlar. Çünkü bana göre lanet edenler, hakkında gelen tehdit hadisine, ittifakla lanetlemeleri haram olanlara lanet edenler girmektedir. Böyle ittifakla lanetlenmesi yasaklanmış olan kimselere lanet edenler, hadisteki söz konusu tehdide uğrayacaklardır. Yapılması ihtilaflı olan laneti işleyen kimse, bu konuda varit olan tehdit hadislerine dahil olmaz. Nitekim failinin lanetlenip lanetlenmeyeceği ihtilaflı olan, bir fiili işleyen kimse de tehdide dahil olmaz.

Birinci tehditten ihtilaflı olan fiiller çıkarıldığı gibi, ikinci tehdittende yine ihtilaflı olanlar çıkarılır. Ben her iki tarafta da tehdit hadislerinin ihtilaflı konulara şumil olmadığına inanıyorum. Yani bu hadislerin, yasakladığı filleri işlemenin ister caiz olduğuna isterse caiz olmadığına inanılsın, bu fillerin yapılmasının caiz olmadığına ve yine failini de lanetlemenin caiz olmadığına inanıyorum...

Her iki durumda da ben ne fiilleri işleyenleri lânetlemeyi ve ne de bunları işleyenleri lânetleyenlerin kendilerinin lânetlenmeye lâyık olduklarını caiz görmüyorum. Ne bu fiillerin failleri, ne de bunları lânetleyenler haklarında gelmiş olan, tehdit hadislerine bunlar dahil olmazlar. Bu fiillerin faillerini lânetleyenlerin cezaya maruz kalacağı görüşünde olanlar, gibi ağır bir ithamda da bulunamam. Bana göre yapılması haram veya helâl olduğu hususunda ihtilaf edilen bir fiilin failini lanetlemek içtihadi bir meseledir. Ben müçtehidin bu hususta yanıldığına inanıyorum.

Nitekim üzerinde tartışılmış bulunan bir fi'li helâl görenler için de aynı inancı taşımaktayım.

Bu konuda üç görüş vardır.

a - Lanetin caiz olduğuna hükmetmek.

b - Haram olduğuna ve bunu yapanların cezaya uğrayacaklarına hükmetmek...

c - Haram olduğuna, ancak bunu yapa­nın şiddetli bir cezaya uğramayacağına hükmetmek. Ben üçüncü görüşü tercih ediyorum. Çünkü; hem fi'li hem de böyle bir fi'li işle­yene lanet etmeyi yasaklayan delil mevcuttur. Bununla beraber, gerek fail ve gerekse faile lanet eden haklarında gelen tehdit hadisleri­nin bu iki zümreye şamil olmadığına inanıyorum. Bu suale cevap olarak denilebilir ki:

a - Üzerinde tartışılan bir fiili işleyene lanet etmek içtihadi meselelerden olduğu için caiz görülüyorsa o zaman nassın zahiriyle delil getirmekte caizdir. Bu takdirde tehdit hadislerinden ihtilaflı hükümleri murat etmekten başka çare yoktur. Böyle bir şeyin murat olduğunu gerektiren sebep mevcuttur ve bununla amel etmek gerekir. Şayet söz konusu lanet etmenin içtihadi meselelerden olduğu kabul edilmiyorsa o zaman lanet etmek kesinlikle haramdır. Bu durumda lanet etmek kesin haram olduğu halde müçtehide lanet eden kimse te'viline dayanarak bile olsa -te'viline dayanarak bazı selef-i salihine lanet edenler gibi-lanet edenler hakkında varit olan tehdit ve cezaya uğrayacaklardır. Bu durumda ihtilaf konusu olan fiilleri işleyenlere lanet etmek ister kesinlikle haram olsun, isterse caiz görülsün devir (kısır döngü) kaçınılmazdır. Her iki halde de senin izah ettiğin şekilde taşıdığın inanç, tehdit hadislerinin ifade ettiği nass (kesin hükümleri) ları reddedemez. Bu açıktır.

b - Bizim konunun bu yönünü ele alışımızdaki maksadımız tehdit hadislerinin ihtilaflı hükümlere şamil olduğunu ispat etmek değildir. Bizim maksadımız, ihtilaflı hükümler hakkında tehdit hadisleriyle delil getirile­bileceğini ispat etmektir. Söz konusu tehdit hadisleri iki hükmü ifade etmektedirler:

Fiili haram kılmayı ve cezayı gerektirmeyi. Burada maksut olan bu hadislerin o fiilleri haranı kıldığına delâlet ettiklerini açıklamaktan ibarettir Şayet lanet edeni tehdit eden hadislerin lanetlenmeleri ihtilaflı olanları içine almadığı kabul edilirse, o zaman böyle bir laneti yasaklayan delil yok demektir. Halbuki bizim konumuz üzerinde ihtilaf edilen lanetle ilgilidir. Bu lanet haram olmazsa caiz olur.

c - Yahut denilebilir ki; bir fi'lin haram olduğuna delil yoksa onun haram olduğuna inanmak caiz değildir. Halbuki böyle bir inancın caiz olduğunu gerektiren delil vardır. O da bu fiilleri işleyenleri lanetleyen hadislerdir. Ancak ulema bu lanetin caiz olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir. Bu durumda lanetin yasaklanmış olduğuna delil yoktur. Şu halde lanetlemenin caiz olduğunu gerektiren ve muarızı bulunmayan sağlıklı bir delilik amel etmek gerekir. Bu cevap sorulan suali iptal etmiştir. Failin ifadeleri diğer bir yönden de devri gerekir. Bunun sebebi şudur:

Lanet etmeyi yasaklayan bütün nasslar tehdit ifade etmektedir. Bu nass'larla tartışma konusu olan fiillerin yasaklanmış olduğuna delil getirmek caiz görülmüyorsa, yukarıda anlatıldığı gibi o zaman lanet edenler hakkındaki tehdit ifade eden hadislerle de delil getirmek caiz olmaz.

Birisi kalkıpta ben bu lanetin yasaklan­mış olduğuna icma ile delil getiririm diye bir ifadede bulunursa, ona, muayyen bir kişiye lanet etmenin yasaklanmış olduğu hususunda üstün ve faziletli zatlar tarafından icma yapılmıştır deriz. Bu sıfatları taşıyanlar hakkındaki ayrı ayrı görüşlerin bulunduğu malumdur. Yukarıda izah edildiği gibi bu sıfatları taşıyanlar hakkındaki varit olan lanetin, fertlerden her birine tek  tek dokunmasını gerektirmez. Ancak laneti gerektiren şartlar bulunur  ve engellerde ortadan kalkarsa o müstesna. Burada ise iş böyle değildir.

Yine denilir ki, tehdit ifade eden hadisleri sadece üzerinde ittifak edilmiş fiillere tatbik etmenin doğru olmadığını gösteren deliller, bu konuda da varittir. Bu cevap (yukarıdaki) sualin aslını iptal ettiği gibi, bu suali de iptal etmiştir. Bu ifade bir delili, bir başka delilin mukaddimesi yaparak onun konusuna sokmak değildir ki. Bir delili bu kadar uzatılmış olmakla, beraber izah edilen tek bir delilden ibarettir denilsin. Bundan maksadımız, her iki halde de gerekli sandıkları mahzurun olmadığını ve nass'lardan ihtilaflı olan hükümlerin murad edildiğini, bir delille göstermiş olmayı beyan etmektir. Bir başka delilin neticesi içerisinde, bir mukaddimenin neticesine delil getirmek, (lâzım-melzum bile olsalar) garipsenecek bir şey değildir,

 

11. Ulema, bir fiili yasaklamayı gerekli kılan tehdit hadisleri ile amel etmenin gerekli olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak haberi vahit -ravisi tek olan- ile sabit olan tehdit hadisleri ile amel edilip edilmeyeceği hususunda bazı alimler arasında görüş ayrılığı vardır. Bu hadislerle bahis mevzuu edilen fiillerin yasaklanmış olduğunda bir ayrılık yoktur.

Sahabe, tabiin, fakihler ve bunları takip eden neslin alimleri (r.a.) hitabelerinde ve kitaplarında bu hadisleri kaynak ve delil göstermişlerdir. Hatta içinde tehdit bulunan bir -kalplerde alışageldiği üzere- hadisle fili yasaklama bakımından daha tesirli olur. Yukarıda bu hadislere, itikadi yönden inanıp ameli yönden tatbik edenlerin görüşlerinin daha kuvvetli olduğunu izah ettik. Bu görüş cumhurun görüşüdür. Şu halde ulema topluluğunun üzerinde ittifak ettiği bir konu da muhalif sual soranların sualleri makbul değildir.

 

12. Kitap ve sünnette (Kur'an ve hadiste) şiddetle yasaklayan, yasağa uymayanı lanet ve azab ile tehdit eden pek çok nas vardır. Bu nasların ifade ettiği hükmü mutlak ve umumî mânada benimsemek gereklidir. Ancak, muayyen bir şahsı kastederek ve bilhassa bu şahıs fazilet ve iyilikleri (sevapları) olan birisi ise "bu lanetlenmiştir ve Allah'ın gazabına uğramıştır, yahut cehennemliktir (ateşe müstehaktır)" demek caiz değildir;

Çünkü peygamberlerden başkası "sıddîk, şehîd, sâlih" vasıflı iyi kullardan da olsa büyük ve küçük günah işlemeleri mümkündür; ancak, tevbe, istiğfar, günahları silip süpüren iyi ameller, onlara keffaret olan dert ve musibetler, şefaat yahut da sırf Allah (c.c.)'ın rahmet ve iradesiyle, bu günahların netice ve cezası onlara ulaşmaz. (Allah (c.c.)'ın dilemesi ve rahmeti bu günahların gerektirdiği cezayı kaldırabilir.)

Örneğin:  

Allah-ü Teâlâ  şöyle  buyurur:

"Yetimlerin mallarını haksız  yere yiyenler karınlarına ancak ateş tıkamış olurlar. Zaten onlar çılgın aleve atılacaklardır." (Nisa. 14)

Yine bir ayette:  

"Ey inananlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz ki size merhamet eder. Bunu kim aşın giderek haksızlıkla yaparsa, onu ateşe sokacağız. Bu Allah'a kolaydır." (Nisa. 29-30)

Peygamberimiz de şöyle buyurur: 

"İçki içenlere, annesine ve babasına asi olanlara, yerin -sınırını- değiştirenlere Allah lanet etsin."

Diğer hadislerde:

"Hırsıza Allah lanet etsin." 

"Allah faiz yiyene, vekil olana, şahitlerine ve kâtibine lânet etsin,"

"Allah sadakada eğrilik yapanlara ve aşırı gidenlere lanet etsin."  

"Her kim Medine'de yeni bir şey -bid'at- icad ederse, veya böyle bir kimseyi barındırırsa, Allah'ın, meleklerin  ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun."  

"Her kim böbürlenecek yürürken elbisesini yukarı doğru çekerse Allah kıyamet günü ona bakmayacaktır."

"Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremeyecektir."

"Aldatan bizden değildir."

"Her kim babasının dışında başka bir babanın soyundan geldiğini iddia ederse veya köle efendisinden başkasına kendisini nisbet ederse cennet ona haramdır."

"Her kim haksız yere bir Müslümanın malını elinden almak için yalan yere yemin ederse, Allah ona gazaplanmış olduğu halde huzuruna çıkacaktır."

"Yalan yere yemin ederek Müslümanın malını kendine helâl etmek isteyen kimseyi Allah ateşe müstehak kılar ve cenneti ona haram eder."

"Akrabalarıyla ilişkisini kesen cennete giremez." v.s....

İmdi biz, âyet ve hadislerde geçen bu nevi tehditleri te'vilsiz olarak aynen vârid kabul edince, bu fiillerden birini işlemiş muayyen bir şahsı kastederek "bu şahıs şu ağır tehdide maruzdur" diyemeyiz; (bu şahıs bu fiilleri işlediğinden ötürü cezaya uğrayacaktır demek ve lanet etmek caiz değildir.) çünkü tevbe ve benzeri -cezayı düşüren- şeylerden biri bulunabilir.

(en-Nisâ; 4/10,14,29 numaralı âyetler ile faîz alkollü içki, kibir, hile, yalan yere yemin, ana babaya âsi olmak veya onlardan alâkayı kesmek.. İle ilgili lanet hadisleri burada örnek olarak zikredilmiştir.)

Keza:

"Mezkûr nasları te'vilsiz anlamak, müslümanların veya Muhammed ümmetinin, yahut Allah'ın sıddık ve sâlih kullarının bu tehdit altına girmelerini (ve bu kişilere lanet etmeyi) gerektirir" de denemez.

Çünkü Allah'ın sâdık ve sâlih kullarından böyle bir fiil sâdır olursa behemehal -ceza sebebinin bulunmasına rağmen- onu önleyecek, kendilerini cezadan kurtaracak bir engel de bulunacaktır. (ceza ve tehdidin onlara ulaşmasına engel bir sebep bulunduğu için onlar bu tehdide maruz kalmazlar.)

İşte ictihad veya taklîd yoluyla (ictihadına dayanarak veya bir müctehidi taklid ederek) -mezkur nasları bilmemek veya farklı anlamak sebebiyle- caiz ve helal zannederek bu fiillerden birini işleyenler de yukarıda mezkûr sâdık ve sâlih kullar gibidir; onlar cezadan iyilik veya tevbeleri sebebiyle kurtuldukları gibi bunlar da ictihad veya taklid yoluyla yanılmış olmaktan dolayı kurtulmuş olurlar.

(İhtikâr, hülle yapmak için evlenmek, kadınların kabir ziyareti, fazla suyun başkasına verilmesi, saça saç eklemek, gümüş kaptan su içmek gibi mevzularda aynı mahiyette hadisler bulunduğu halde bazı alimler bunları te'vil etmiş veya bir kısmından haberdar olamamış ve mezkûr fiilleri caiz görmüşlerdir.)

 

Şunu bilmek gerekir ki:

Tehditli naslarla ilgili olarak tutulması gereken uygun yol budur; çünkü bunun dışında iki yol vardır ki ikisi de kötüdür:

1 - Tehdidin muayyen her bir ferde ulaşacağına (her bir ferdin şahıs şahıs bu cezalara maruz kalacağına) hükmetmek ve böyle bir hükmün nass'larının gereğiyle amel olduğunu iddia etmek.

Bu görüş (böyle bir iddia), günahları sebebiyle insanları tekfir eden (günah işleyenlerin kâfir olduklarını) hâriciler ile Mu'tezile'nin görüşlerinden daha çirkindir; bozuk bir görüş olduğu apaçık bellidir (İslâm dininde zaruri olarak bunun yeri yoktur.) ve bunu ifade eden deliller başka yerde zikredilmiştir.

2 - Bu gibi hadisleri aynen kabul etmek (gerektirdikleriyle hükmetmek), onlara muhalif davrananların aleyhinde bulunmayı gerektireceği için (gerektirdiğini sanarak) bu naslarla istidlal (hüküm) ve amel etmeyi terketmek.

Bu terk de insanı dalâlete (sapıklığa) ve iki sınıf Ehl-i kitaba benzemeye götürür ki; bunlar hahamlarını, papazlarını (rahiplerini) ve Meryem oğlu Mesih'i "Rab" edinmişlerdir. ("Rab" mertebesine yükseltmişlerdir);

("Onlar; hahamlarını, rahiblerini Allah’tan başka rabler edindiler. Meryem oğlu İsa’yı da (rab edindiler)... Oysa tek ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından yücedir." (Tevbe:31)

Çünkü bunlar hakkında Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):

"Bu Ehl-i kitab, o haham ve papazlara tapmadılar. Fakat hahamlarla papazlar (rahipler) haramları helâl saydılar, onlar da onlara itaat ettiler. Yine onlar helâlleri haram saydılar, onlar da kendilerine itaat ettiler." buyurmuştur.

Ayrıca bu anlayış, "mahlûkun hatırı için halika karşı çıkmaya (Allah'a isyan edip mahlûka (kula) itaat etmeye)" ve kişiyi fena bir akıbete götürür. 

"Ey iman edenler! Allaha itaat edin. Rasulüne ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman etmişseniz onu Allah’a ve Rasulüne götürün. Bu hem hayırlı hem de netice bakımından (veya anlayış olarak) daha iyidir." (en-Nisâ, 4/59)

Mealindeki âyetin muhalif mefhumu olan kötü netice ve anlayışa götürür.

Sonra şunu da unutmamak gerekir ki:

Alimler birçok kere görüş ve anlayış ayrılığına (ihtilafa) düşerler. Eğer mefhumunda ağır tehdit bulunan her hadis, ona bir âlimin görüşü muhalif düştü diye -ya ağır tehdit kısmı veya tamamı ile amel- terkedilirse bunun mahzuru, küfürle tavsif edilmenin mahzurundan daha büyüktür veya bundan aşağı değildir.

(İçinde tehdit bulunan haberlere birisi muhalif bulundu diye, o haberdeki tehditle hükmetmemek veya hiç amel etmemek küfür ve dinden çıkmakla vasıflandırılacak büyük sakıncalar doğurur. Bu sakıncalar biraz önce anlattıklarımızdan daha büyük değilse de onun altında da değildir.)

Bu sebeple bize gereken Kitabın hepsine iman etmek ve Rab'bimizin bize indirdiklerinin hepsine uymaktır.Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak; âdetlere ve arzulara göre (hevaya uyarak) sünnetin bir kısmına uymanın gönlümüze (kalbimize) sinmesi, bir kısmını ise kabulden kaçınmak bizim yapabileceğimiz iş değildir; çünkü bu, dosdoğru yolu bırakıp, gazaba uğrayan ve sapanların (dalâlete gitmiş olanların) yoluna girmek olur.

Allah bizi ve bütün Müslümanları hayır ve afiyet içerisinde sevdiği ve razı olduğu sözlere ve amele muvaffak kılsın.

Hamd alemlerin Rab'bi olan Allah'a mahsustur. (Amin)

 

İÇİNDEKİLER