Dün, Anadolu nüfusunun üçte birinin yer değiştirdiğini yazmıştık - Ibrahimtenekeci - 16. Sayfa
Bir varmış, iki yokmuş
Dün, Anadolu nüfusunun üçte birinin yer değiştirdiğini yazmıştık. Bir de buna, Osmanlı’nın elinden çıkan yerlerden gelen yüz binlerce muhaciri eklemiştik. Ve ortaya çıkan tablo, görünürde, tam bir karmaşadan ibaretti.
Doğduğum coğrafyaya en son gittiğimde, biraz da ilgili olmanın verdiği merakla, insanların yüzlerine daha dikkatli bakmıştım. Mesela altı hanelik bir köyde karşıma şöyle bir manzara çıkmıştı: Ailenin biri, sarışın ve mavi gözlülerden oluşuyordu. Hemen yanındaki ailenin mensupları esmer ve kara gözlüydü. Kimileri Çerkezler gibi ince, uzun boylu; kimileri de kısa ve şişmandı. Köy adeta yamalı bohçaya benziyordu.
Yine, konuştuğum birçok insan, “bizimkiler galiba Kafkasya’dan gelmiş”, “Dedeme muhacir derlerdi” gibi kaba bilgilere sahipti.
Gerçi insanlar arasında bir sorun olduğu söylenemezdi. Her şey yolunda gidiyordu. Eski defterler, dertler kapanmış, yepyeni bir sayfa açılmıştı. Herkes işinde ve gücündeydi.
Köy dönüşü okuduğum bir kitap, (Fuat Dündar, İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskan Politikası) konu hakkında biraz daha bilgili olmalı sağladı.
Fuat Dündar, gerçekten de iyi bir iş ortaya çıkarmış: Müslüman ahalinin bir yerden başka bir yere nasıl iskan edildiğini haritalarla, belgelerle ortaya koyuyor. Kuşkusuz, bu büyük iskanın tek nedeni, düşmanın işgal ettiği yerlerdeki Müslümanları kurtarmak veya işgal tehlikesinin olduğu yerleri tahliye etmek değil...
İttihat ve Terakki mensupları gelecek felaketleri tahmin etmiş; bir an önce Anadolu’nun Müslümanlaştırılması ve Türkleştirilmesi için çalışmalara başlamıştı. Nitekim, Türkiye’nin etnik ve dinsel yapısının yeniden şekillenmesi, Milli Mücadele’den çok, İttihat ve Terakki’nin tam iktidar olduğu 1913-1918 yıllarına denk düşer.
İskandaki asıl gaye; Arap, Arnavut, Boşnak, Gürcü, Tatar, Çerkez, Kürt, Laz gibi Müslüman unsurların kabile ve aşiret önderlerinden kopartılarak Anadolu’nun dört bir tarafına serpiştirilmesi ve Türklük potası altında eritilmesidir.
Her şey planlı projeli yapılmış, bu iş için büyük bütçeler ayrılmıştı. Ortada “karmaşa” falan da yoktu. Bir anlamda, safları sıklaştırma operasyonuydu bu... Mesela;
Araplar, ağırlıklı olarak Ankara, Sivas, Konya ve Kastamonu’ya yerleştirilmiştir. Arnavutlar, Konya, Kastamonu, Erzurum, Diyarbakır ve Adana’ya... Boşnaklar, Kastamonu, Samsun, Konya, Elazığ, Sivas gibi illere... Çerkezler, Maraş, Antep, Sivas, Diyarbakır ve Elazığ’a... Gürcüler, ağırlıklı olarak Kastamonu ve Samsun’a... Kürtler, Kastamonu, Bursa, Ankara, Trabzon, Niğde, Sivas ve Aydın’a... Lazlar, Bolu, Çatalca ve Biga’ya... Türkler, Edirne, Maraş, Urfa, Aydın ve Antep’e... Bir de bunun daha evveli var. 1859-1879 yılları arasında Ruslardan kaçıp da Anadolu’ya sığınan ve sayıları 1 milyon 800 bin civarında olan Kırım Tatarları...
Bu listeden yola çıkarsak; köyde gördüğüm birbirinden farklı ailelerin Arap, Arnavut, Boşnak, Gürcü veya Kürt olma ihtimali çok fazla... Bu gerçek, Konya veya Ankara için de böyle.
Tabii buna mozaik falan diyemeyiz. Dersek, Alparslan Türkeş’in canlı yayında söylediği “Ne mozaiği ulan!” sözünü karşımızda buluruz.
Burada, Müslümanların kader birliği vardır, başka bir şey yoktur. Unutmadan; güçlüler ve zalimler kader birliği yapmaz, işbirliği yaparlar; kader birliği yapanlar mazlumlardır...
Bir de sizinle ilginç bir şeyi paylaşmak istiyorum: Anadolu’da, sadece Balkanlardan gelenlere “göçmen” derler. Tabii bunun bir anlamı olmalı. Belki de halkımız, Kafkasya’yı İslam toprakları olarak bildiği; buna karşılık, Balkanların Müslümanların elinden tamamen çıktığını gördüğü içindir.
Şimdi son sözümüzü söyleyelim: Birçoğumuz, dedemizin babasından öteye gidemiyoruz. Şecerelerimiz 1910’lardan geriye pek geçmiyor. Kimilerine göre, bunun tek nedeni harf inkılabı. Bazıları da bunu tatsız bir meseleye bağlıyor. Bana kalırsa, bunun en büyük nedeni, yazı boyunca anlattığımız durumdur. O kadar büyük dalgalanmalar olmuş ki, ortada ne şecere kalmış, ne de bir anı...
İslami Okul Okulların En Önemlisi