Bu yazıyı yazmak zorundayım - Ibrahimtenekeci - 21. Sayfa
Bu yazıyı yazmak zorundayım
Teröristler her gün birkaç askerimizi şehit ediyor. Günlük kaybımız, işgalci
Amerika’nın Irak’ta verdiği zayiattan daha fazla.
Şehit cenazelerini televizyonlardan seyrediyor, gazetelerden okuyoruz. Üzüntümüz
büyük.
Yalnız, dikkatimizi bir şey çekiyor: Şehit olan asker, ya bir işçinin ya da bir
çiftçinin oğlu... Üçüncü şık, neredeyse yok.
Türkiye’de on binlerce zengin, binlerce bürokrat, binlerce subay var. Ama ne
hikmetse, hep işçi ve çiftçilerin çocukları şehit oluyor.
Tesadüfün bu kadarına ne denir, bilmiyorum... Aslında biliyorum da bilmiyorum.
Bugüne kadar oğlu şehit olmuş bir işadamına, milletvekiline, subaya, bürokrata
rastladınız mı? Ben rastlamadım.
Sözlerim yanlış anlaşılmasın; herkesin çocuğuna uzun ömür diliyorum. Ama şunu da
söylemek zorundayım: Sık sık “toplumsal mutabakat”tan bahsediliyor. Bence,
toplumsal mutabakatın yolu, herkesin çocuğuna eşit muamele yapmaktan geçiyor.
Bugün “vatan sağ olsun” diyenler, yarın başka bir şey diyebilir.
Benim babam işçi emeklisi. Ben askerliğimi Muş, Bitlis, Bingöl ve Ağrı’da
yaptım. Yine, görev icabı birçok ilçede bulundum. Yanımda olanların hepsi fakir
fukara insanlardı.
Bir ülkede üçüncü sınıf popçular, sıradan futbolcular, sosyetik simalar bile
torpilli ise, gerisini varın siz düşünün.
Bu satırlardan sonra, “halkı askerlikten soğutmak” suçlamasıyla karşı karşıya
gelebilirim.
Benim bu tepkim, vatanımı çok sevmemden kaynaklanıyor. Çünkü çevreme baktıkça,
birçok arkadaşımın, sözünü ettiğim nedenden dolayı askere gitmek istemediğini
görüyor ve üzülüyorum. Öyle ki, askere gitmemek için olmadık yollara
başvuruyorlar.
Biz, “vatan sevgisi imandandır” nasihati uyarınca askerliğimizi severek yaptık.
Kimseye gönül koymadık.
Atışta tabur, tugay ve kolordu birincisi oldum. Keskin nişancı beratı aldım.
Koşuda tabur, tugay, kolordu birinciliği ve 3. Ordu ikinciliği elde ettim.
Takdirnameler eşliğinde kupalar, plaketler verdiler. Babama da “böyle bir evlat
yetiştirdiğin için” cümlesiyle başlayan bir sürü takdirname gönderdiler.
Çavuşlar arası bilgi yarışmasında 8. Kolordu birincisi oldum. Beni kırmızı
terhis belgesiyle ödüllendirdiler. Bu belge sayesinde kolayca devlet memuru
olabiliyordum. Birçok konuda öncelik bana tanınıyordu. Ama böyle bir şeye asla
tenezzül etmedim. Sayemde, sadece bölük komutanım değil, tabur ve tugay
komutanım bile ödül aldı. Başka ne gibi başarılara imza attığım, o dönemin
kayıtlarından bulunabilir.
Bunların hepsini, nefsimi hoş tutmak, size kim olduğumu göstermek için
söylemiyorum. Şunun için söylüyorum: Bu yazıdan dolayı birileri başımı
ağrıtırsa, tertemiz ve başarılı sicilim de onların başını ağrıtır... Hepsi bu
kadar...
Müze soygunları
Uşak, Maraş ve Erzurum müzelerindeki sahtecilik ve soygun olaylarını bilmeyen
kalmadı. Toprak altındakileri tükettik, cami ve vakıflardaki paha biçilemeyen
birçok eseri iç ettik, şimdi sıra müzelerde...
Biz de kendi çapımızda bir şeyler biriktiriyoruz. Haliyle, sadece basına
yansıyanları değil, yansımayan birçok şeyi de biliyoruz.
Bir arkadaşım, Karun hazinelerini kastederek, “böylesine değerli eserlerin Uşak
gibi yerlerde ne iş var” dedi. “Bu eserler İstanbul’da olsaydı, başlarına kötü
bir şey gelmezdi.”
Arkadaşıma ne anlattıysam, aynısını size de anlatayım: Bir yılı aşkın bir
zamandır, koleksiyon camiasında dolaşan bir söylenti var. Adı üstünde; bir
söylenti...
Önce haber: Bundan bir sene önce, İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergilenen
Türk-İslam paraları, müze müdürlüğünün aldığı ani bir kararla, teşhirden
kaldırıldı. Ve hâlâ paralar yerine konmadı.
Şimdi de söylenti: İddiaya göre, İstanbul Arkeoloji Müzesi envanterinde bulunan
bazı çok nadir paralar, ya sahtesi ile değiştirilmiş ya da çalınmıştı. Paraların
apar topar teşhirden kaldırılmasının nedeni, bu durumun ortaya çıkmamasına
yönelik bir önlemdi.
Aylar önce, bu durumu ve iddiayı yazmak, yetkililerin dikkatini çekmek
istemiştim. Neden bilmem, sonra vazgeçtim. Şimdi, kamuoyunda bir hassasiyet
oluştuğunu görüyor ve bu iddiayı sizlerle paylaşıyorum.
İslami Okul Okulların En Önemlisi