Özentinin sınırları - Ibrahimtenekeci - 22. Sayfa
Özentinin sınırları
Özentimiz sınır tanımıyor. Kime/neye özenmişsek, bir zaman sonra, onun kötü
bir kopyası/taklidi oluruz. Bu gerçek...
Mesela Amerika’ya özendik ve Küçük Amerika olduk. Bu durum, onlardan daha
aşağıda olduğumuzu kabul ettiğimiz anlamına da geliyor.
Haberleri izliyorum. Bir at çiftliğini gösteriyorlar. Çiftlikte, ata binme
dersleri veriyorlarmış. Spiker, “artık siz de kovboylar gibi ata binebilirsiniz”
diyor. “At bağladım nergise” diye şiirler yazmış bir milletin mensubu söylüyor
bunu.
Kovboy, sığır çobanı demek...
Kovboy, o diyarın sakinlerine zulmeden, onları katleden demek...
Eğer özenti denilen illet bütün hücrelerimizi sarmamış olsaydı, spiker hanım,
“siz de akıncılar gibi ata binebilirsiniz” diye sunacaktı haberini.
Eli kanlı kovboylardan değil, o anlı şanlı Mızraklı Süvari Alayımızdan
bahsedecekti. Ekrana da cirit oynayan o yaman, o becerikli adamları getirecekti.
Şurası gerçek ki, cirit oyunlarını seyreden biri, Türklerin Amerikalılardan daha
iyi ata bindiğini görmekte zorlanmaz. (Cirit demişken, Bayburt cirit takımını
tuttuğumu da hatırlatırım.)
Evet, kime/neye özenmişsek, bir zaman sonra, onun kötü bir kopyası/taklidi olup
çıkarız.
Şu sıralar İstiklal Caddesine (Beyoğlu) yolu düşenler, bu sözün ne anlama
geldiğini daha iyi anlayacaktır. Caddenin adına uygun olarak her on bayandan
sekizi istiklalini ilan etmiş. Daha anlaşılır bir ifadeyle söyleyecek olursak;
evlerinden çıkarken giyinmeyi unutmuşlar.
Yetmiş senede buraya gelen bir toplum, yetmiş sene sonra, acaba buradan nereye
gider? Bence, bu sorunun acilen cevaplanması gerekiyor.
Sözgelimi, bu kötü gidişatı, Refah partisinin veya AKP’nin Beyoğlu Belediye
Başkanlığını kazanması da değiştirmiyor. Size sadece, onların işini
kolaylaştırma görevi düşüyor. Kaldırımları yeniliyor, sokakları temiz tutuyor,
loş yerleri aydınlatıyor, ağaç dikiyorsunuz falan.
İnsanların ahlak kurallarını yerle bir ederek sokağa çıkmasına, batıdan/batıldan
gelen her şeyi sorgusuz sualsiz kabul etmesine, nü resimler çizen Kenan Evren
bile itiraz ediyorsa, durum hakikaten vahim demektir.
Davranış biçimleri
Arayan, hanım okuyuculardan biri. Bir şeyler söylüyor, bazı sorular soruyor ve
“kendinize iyi davranın” temennisiyle konuşmasını tamamlayıp telefonu kapatıyor.
Konuşma bittikten sonra, “kendinize iyi davranın” temennisiyle baş başa
kalıyorum.
Eğer tinerci, jiletçi gibi bir şey olsaydım, bu sözün bir karşılığı olurdu.
Olmadığıma göre, oturup düşünmek gerekiyor.
Mesela “kendine iyi bak” diyenlere, “aynaya bakmak terk-i edeptir” karşılığını
veriyorum. Bilenler bilir: Aynaya Bakarken Okunacak Dua vardır.
Bir insanın kendine iyi davranması elindi midir? Sözgelimi, çok dikkatli bir
hayat yaşayan, her şeyin en iyisine kendini layık gören, moda ifadeyle
kendisiyle barışık bir hayat süren Ercan Arıklı, işte, ömründe bir kez olsun
binmediği Halk Otobüsü’nün altında kalarak can verdi.
Okuyoruz, seyrediyoruz: İnsanlar, kendine iyi davranmak adına, hayatlarını
gönüllü olarak cehenneme çeviriyorlar. Kimi, “kibarlık budalası” olup çıkıyor,
kimi de yirmisinde görünmek için yirmi yılını gözden çıkarıyor.
Mesela “doymadan kalkınız” nasihatini ihmal ediyorlar, sonra da zayıflamak için
olmadık yollara başvuruyorlar. Şimdi, biri bana “diyet” dese, aklıma sadece Ömer
Seyfettin’in Diyet’i gelir. Hani, hikayenin kahramanı bir kolunu kesip veriyor
ya, o Diyet...
Kendine iyi davranmak, beden sağlığıyla ilgili bir şeydir. Haşmet Babaoğlu
geçenlerde, böylelerine esaslı bir cevap verdi: “Uzun bir yaşama değil, anlamlı
bir yaşama inanıyorum. Bedenin sağlığı üzerine odaklanmış ve onu yaşam
sevgisinden koparıp çileci bir ‘sağlık sevgisi’ne odaklandıran anlayışları
sağlıkçı olsalar bile sağlıklı bulmuyorum. Alttan alta ‘hiçbir şeyi fazla dert
etme, yoksa bedenin dert üretir’ tezine dayalı tuzu kuru yaklaşımlara gelince,
fena halde huylanıyorum.”
Söz uzuyor, uzamasın. “Kendinize iyi davranın” temennisi bize ait değildir. Bize
ait olan, “Allah’a emanet ol”dur.
Ayrıca, insanın ara sıra kendisiyle küs gezmesi de iyidir. Şöyle ki:
Açıyor çiçekleri fani dünyanın
Elimden çok çektin, değil mi canım?
Nereye gidiyoruz?
Bazı kesimler, her fırsatta şu tekerlemeyi söylüyor: “Türkiye Cumhuriyeti
hedefine doğru emin adımlarla ilerlemektedir ve bu ilerleyişi kimse
engelleyemeyecektir.”
Özentinin Sınırları başlıklı yazımızı okuyanlar, nereye doğru ilerlediğimizi
herhalde görmüşlerdir.
Görmemişler ise, kendimiz soralım, kendimiz cevaplayalım: Acaba cumhuriyetimizin
hedefi ne ola?
Dış politikada iflas ettik. Ülkemizi ABD’nin uydusu haline getirdik. Büyük
fedakarlıklarla kurulan fabrikalarımızı yabancılara sattık. Çiftçileri ve
işçileri neredeyse açlığa mahkum ettik. Toplumsal şiddet ilkokullara kadar indi.
Her yer sapık, hırsız ve cani kaynıyor. Vs.
Bu konularda “emin adımlarla” ilerleyemediğimize göre, “emin adımlarla”
ilerlenen şeyler nelerdir, bir bakalım: Eğer hedef, en çok borçlanan, en çok
yolsuzluğun olduğu, en çok rüşvetin döndüğü ülkeler sıralamasına girmek ise,
bunu gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Eğer hedef, kendi insanını tehlike gören veya
bölünme tehlikesi yaşayan bir devlet olmak ise, maalesef bunu da başarmış
bulunuyoruz.
Eğer hedef, dindar insanlara eziyet etmek, çimlere gösterilen hassasiyeti
gençlerimize göstermemek, ülkenin her yerini Bodrum’a çevirmek ise; evet, emin
adımlarla ilerliyorlar.
Ama bu, bizden birinin isteyeceği, arzu edeceği bir şey değildir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi