Kulliyatlar - 25. Sayfa - Ibrahimtenekeci
Kin
|
Danıştay üyesi Mustafa Yücel Özbilgin’in cenaze töreni vesilesiyle, gazeteci
olmadığımı ve hiçbir zaman da olamayacağımı bir kez daha anladım. Cinayete kurban giden Özbilgin’in cenaze törenini izlemek ve gelişmelerden haberdar olmak için televizyonu açıyorum. Daha ilk dakikada, tahammül sınırlarım yerle bir oluyor. Televizyonu hışımla kapatıyor ve odama çekilip biblolarımın tozunu almaya başlıyorum. Bu nasıl bir şey? Doğrudur, insan olan cinayet işlemez. Fakat insanlığın ölçüsü sadece bu değildir. Cenazeye gelmiş birine, üstelik hükümet üyesi birine pet şişe atmak da insanlıkla bağdaşmaz. Görünen o ki, kararan, sadece Alparslan Aslan’ın gözü değil… Ertesi gün gazetemizi okurken, Genelkurmay Başkanı’nın konuyla ilgili açıklaması dikkatimi çekiyor. Ortamı sakinleştirmesi gereken kişilerden biri olan Sayın General, adeta yangına benzin tankeriyle gidiyor. İşte o sözler: “Gösterilen reaksiyon, halkın duyarlılığı açısından hakikaten takdire şayan. Ancak bu, bir tek güne, bir tek olaya reaksiyon olarak kalmamalı, devamlı olarak herkes tarafından takip edilmeli” diyor. Bu satırları okur okumaz, gözümün önünde bir fotoğraf canlanıyor. Olay günü çekilmiş bir fotoğraf. “Kin” dediğimiz şeyi tüm çıplaklığıyla gösteren bir fotoğraf. İşte bu fotoğraf: Kadının yüzüne bir bakın. Sonra bir daha bakın. Tüyleriniz diken diken olmuyorsa, gönlünüz dönmüyorsa, bazı insani özelliklerinizi kaybetmişsiniz demektir. Özkök’ün “devamlı olarak isteği” herhalde bu değildir. Eğer bu ise, vay halimize… İstiklal Marşımızın “korkma” hitabıyla başlaması, öylesine yazılmış bir şey değildir. “Korkma” diyor. Demek ki ortada korkulan, korkulacak olan bir durum var. Bu “korku” kelimesini biraz açmak gerekiyor. Hüseyin Kazım Kadri, İmparatorluğun Tasfiyesi isimli eserinde; “Başımıza gelenlerden korkmadığımız için, bütün korktuklarımız başımıza geldi” diyor. Yüz sene önce söylenmiş bu söz, harfi harfine, bugün için de geçerlidir. Batılılardan korkuyorduk, bugün, korktuğumuz başımıza geldi. Başımıza geldi, çünkü batı zihniyetine mensup kişi ve kurumlar tarafından yönetiliyoruz. Neyse, diyelim. İkinci Viyana Kuşatması’ndaki bozgundan sonra, bu millet, hep korkuyla beraber yaşamıştır. Bunu olumsuz anlamda kullanmıyorum, fakat bu hep böyle olmuştur. Ruslar ve Bulgarlar iki kez İstanbul önlerine kadar gelmiştir. Milletin tek umudu olan ordusu, defalarca bozulmuştur. Köyünde ekmek bıçağından başka bir şey görmemiş gençlerimizin üzerine, Çanakkale’de yarım tonluk bombalar atılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda topraklarımıza tam 6 milyon düşman askeri saldırmıştır. Şimdi, 6 milyon rakamını yazarken bile ellerim titriyor. Evet, hep korkuyla yaşanmıştır: Sırplar, Yunanlılar veya Bulgarlar her an saldırabilir… Ruslar her an Doğudan taarruz başlatabilir veya Karadeniz üzerinden İstanbul’a gelebilir… İngilizler Basra ve Çanakkale’ye, Fransızlar ve İtalyanlar Suriye, Antalya veya Ege’nin herhangi bir noktasına çıkarma yapabilir… Ermeniler ve Rumlar isyan edebilir… Yahudiler ve Süryaniler düşmanla işbirliğine gidebilir… Almanlar bize ihanet edebilir vs… Bu ihtimallerin hepsi, korkulacak şeylerdir. Nitekim Ruslar Erzincan’ı alıp Sivas önlerine kadar gelmiş, Yunanlılar İzmir’e çıkarma yapıp Sakarya’ya kadar ilerlemiş, Fransızlar Suriye’yi, İngilizler Irak ve Filistin’i, İtalyanlar Antalya ve 12 Adayı ele geçirmiş, başkentimiz bile düşman işgaline uğramıştır. Üsküp ve Budin gibi, Yanya ve İşkodra gibi, Selanik ve Manastır gibi, birçok İslam şehri elimizden çıkmıştır. Aydın Menderes, Devletin Alınyazısı isimli kitabında; “Osmanlı hep savaştı. Maalesef toprak kaybetti. Savaşmasa ne yapacaktı? Çekilip güvenliğini sağlayacağı herhangi bir ricat hattı yoktu. Nereyi bıraksa, oraya yine saldıracaklardı. Savaşmak ve mukadder akıbetini geciktirmekten başka yapacak bir şeyi yoktu” diyor. Bu satırları şöyle de yorumlamak mümkün: Milletimizin yarısına yakını, hem kelle koltukta, hem de bohçası hazır bir şekilde, korku içinde yaşamıştır. Sadece Anadolu’da nüfusun üçte birinin yer değiştirdiğini düşünürsek, bu trajediyi ve Menderes’in satırlarını daha iyi anlarız. Bir anlamda, bizi bir arada tutan şeylerden biri de korkudur. Kürtler, Ermeni ve Ruslardan korktukları için Türklere; Türkler de yine Ermeni ve Ruslardan korktukları için Kürtlere biraz daha yakınlaşmış, biraz daha sarılmıştır. Bundan dolayı, Türklerin ve Kürtlerin birbirlerine karşı işlediği kusurlar, yaptıkları yanlışlar, büyütülmemiş, hoş görülmüş, üstü örtülmüştür. Aynı şey, Çerkezler, Lazlar, Arnavutlar, Gürcüler, Pomaklar, Boşnaklar için de geçerlidir. Cumhuriyetin Osmanlı’dan miras aldığı şeylerden biri de işte bu korkudur. Bu korkuyu yok etmek için, Osmanlı nasıl batıya yaklaşma çabası içine girmişse, Cumhuriyet de aynısını yapmıştır. Fakat bir farkla: Osmanlı, İslam sancağını elinden bırakmadan batıyla iyi geçinmeye gayret etmiştir, Cumhuriyet ise sancağı bırakarak… Evet, bu millet, bu devlet, üç asırdan fazla bir zamandır bölünme, parçalanma korkusuyla yaşıyor; dış güçlerin iç işlerimize yaptığı müdahalelerle boğuşuyor. Ama köprünün altından çok sular aktı. Yüz sene önce, bu topraklarda yaşayan Ortodokslar (Rumlar, Ermeniler) birinci tehdit olarak görülüyorken, şimdi, İslamiyet’i hakkıyla yaşamak isteyenler birinci tehdit olarak algılanıyor. Seksen sene önce, Amerikan mandasını isteyenler “vatan haini” ilan edilirken, şimdi baş tacı ediliyor. Diyarbakır’da yüz binden fazla insanın bir araya gelip Peygamber Efendimizi anması ve birlik mesajları vermesi görülmezken; birkaç bin kişinin yaptığı bölücü gösteriler, manşetlere taşınıyor. Evet, korku yine var. Fakat proje gereği, artık onlardan değil, kendi insanımızdan korkuyoruz. Bir anlamda, korku namlusunu kendimize çevirdik. Kürtçe şarkı söyleyen birinden korkuyoruz, Çerkezlerin kendi dillerini öğrenmesinden korkuyoruz, dindar ailelerin çocuklarını üniversiteye göndermesinden korkuyoruz. Fakat topraklarımızda gözü olan, geleceğimizi ipotek altına alan milletlerden korkmuyoruz. Bence, Batının bize karşı en büyük başarısı budur. İçimizdeki dış güçler “Daha bağımsız ve kişilik sahibi bir dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsinin çevresi ‘uzman’ denilen yabancılarla dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Başaramazlarsa işi sürüncemede bırakmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum, sonucu bana gelmeden Washington’un haberi oluyor. Sonucu memurdan önce, sefirden öğreniyorum. Bağımsızlık savaşından sonra Lozan’da esas mücadele bu uzmanlar konusunda oldu. Yoksa sınırlar zaten fiili durum idi. Tazminat işini iki devlet aramızda çözerdik. Bütün mücadele idaremize yapılmak istenen müdahale yüzünden çıktı. Bir tek uzman vermek için büyük ödünlerde bulunmaya hazırdılar. Dayattık. Biz onların neden ısrar ettiklerini biliyorduk. Onlar bizim neden inatla reddettiğimizi biliyordu. Böyledir bu işler; peygamber edasıyla size dünyaları vaat ederler. İmzayı attınız mı, ertesi gün gelmişlerdir. Personeli gelmiştir, teçhizatı gelmiştir, üsleri gelmiştir. Ondan sonra sökebilirsen sök. Gitmezler. Ancak bu sorunun üzerine vakit geçirmeden gitmek gerek. Yoksa ne bağımsız dış politika, ne bağımsız iç politika güdemezsiniz. Havanda su döversiniz. Fakat sanmayınız ki bu kolay bir iştir. Denediğinizde başınıza neler geleceği bilinmez.” İsmet İnönü, bu konuşmayı, 1963 yılında, Başbakan iken yapmıştır. Nitekim Menderes, Demirel ve Özal döneminde, “imzalar atılmış” ve yabancılar, ülkenin her yerine, her kurumuna yerleşmiştir. Refah-yol döneminde bu sorunun üstüne gidilmiştir. Ve “başımıza neler geleceği bilinmiştir.” Başbakan Erdoğan’ın “bürokrasiyi aşamıyoruz” demesi, ama sadece demesi, boşuna değildir. Bu duruma işaret etmek içindir. Konuya devam edelim: 1975 yılında, ABD, Amerikan Yardım Teşkilatı’nın Türkiye’deki çalışmalarının verimini saptamak için ülkemize bir uzman gönderir. Richard Podol isimli uzman, Washington’a gönderdiği raporda şunları yazar: “Türkiye’de önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmemiş bir Türk’ün bulunduğu bakanlık ya da iktisadi devlet kuruluşu (KİT) hemen hemen kalmamıştır. Müsteşarlık ve genel müdürlük mevkilerinden de daha yüksek görevlere kısa zamanda geçmeleri beklenmektedir.” Soru şu: Bugün, Danıştay cinayeti vesilesiyle, dindar camiaya kin kusanlar, acaba kimlerdir?
Not: Bu derkenar yazılırken, Metin Aydoğan’ın Bitmeyen Oyun isimli kitabından yararlanılmıştır. |
|||||
İslami Okul Okulların En Önemlisi