Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 45. Sayfa - Ibrahimtenekeci

İstiklâl’in ölümü

  Eski eserlere biraz meraklı olduğumdan, bazı boş vakitlerimi nümizmatik dükkanlarında geçiriyorum.
Çok sık oluyor: Bazı insanlar, dedelerinden kalma İstiklal madalyalarını getirip satıyorlar.
“İhtiyacı vardır, satıyordur” diyemeyiz. Çünkü satanların neredeyse hepsi, hali vakti yerinde insanlar. Hem giyim kuşamlarından belli, hem tavırlarından…
İstiklal madalyasını, “ortalıkta dolaşıyor, kaybolacağına bir işe yarasın” gibi gerekçelerle satıyorlar. Ve satarken çok rahatlar. Gereksiz bir şeyden kurtulmuş gibi mutlular.
Hadi, iyi niyetli olalım ve “ihtiyaçları var, onun için satıyorlar” diyelim. Lakin bu madalya, en fazla kırk elli dolar ediyor. Elli dolar, hangi ihtiyacı karşılar ki? Veya şöyle soralım: Koskoca bir tarih, elli dolara gözden çıkarılır mı?
Bence, geçmişine, tarihine, atalarına saygısını yitirmiş insanların işi bu. Dedesi, bu madalyayı almak için canını ortaya koymuş, cepheden cepheye koşmuş, her türlü fedakarlığa ve cefaya katlanmış. Ve savaş bittiğinde, madalyasını göğsüne gururla takmış. Fakat bütün bunlar, madalyayı üç kuruşa satanlar için hiçbir şey ifade etmiyor.
“Hatıra” deyince, onların aklına, Bodrum’da veya başka bir yerde yaşadıkları geliyor. Ya da buna benzer şeyler.
Değil mi? Elli doları harcarsınız, geriye bir şey kalmaz. Fakat İstiklal madalyası, daima kalır… Kuşkusuz, bu bahsi uzatıp meseleyi bazı yerlere bağlamak mümkün... Fakat bu, ne işe yarayacak?
Kimsenin görmediği
Annem, sık sık “biz hiçbir şey görmedik, siz çok şanslısınız” derdi. Hala da diyor. Ona da mutlaka annesi böyle şeyler demiştir.
Anneme göre ‘şanslı’ olan ben, şimdi, çocuklarıma şunu söylüyorum: “Biz çocukken pek bir şey görmedik, siz ise çok şanslısınız. Şimdi her şey var. Canınız ne isterse, onu alabiliyoruz. Ayrıca çizgi filmler, marifetli oyuncaklar…” Eminim ki, çocuklarım da çocuklarına, ‘kendi zamanlarında bir şeyin olmadığını, her şeyin şimdi olduğunu’ söyleyecekler.
Bu, böyle sürüp gider. Sadece bu örnek bile, dünyanın boş ve yalancı olduğunu göstermesi için yeterli. Dünya yalancı olmasaydı, hepimiz iyi kötü bir şeyler görürdük. Ama kimse bir şey görmüyor, anlamıyor…
İğne ve nutuk
Hikaye, Halil Cibran’ın Deli isimli kitabında geçiyor: Bir zamanlar, bir adamın milyonlarca iğnesi varmış. Kadının biri, oğlunun parçalanan giysisini dikmek için ondan bir tane iğne istemiş. Adam, sadece iğneyi vermekle kalmamış, kadına, ‘verme’ ve ‘alma’ konusunda uzun bir nutuk çekmiş.
Sayfamıza ‘yayınlanmak üzere’ dışarıdan gönderilen yazıların önemli bir kısmı da maalesef böyle… Söz konusu yazının okuyucuya vereceği bir veya iki tane iğne… Fakat o iğneyi almak için, sayfalar dolusu ‘nutuk’ dinlememiz gerekiyor…
Fransız romancı Balzac, “yapacak bir işi olmayanlar, hemen kaleme sarılırlar” demiş. Biz böyle yapmayalım…
Onların üslubu
Televizyon, bir motosiklet fuarının haberini veriyor: Son model motosikletler ve onları seyreden, inceleyen meraklı bakışlar…
Haberi hazırlayan muhabir, bir yandan yeni motosikletleri tanıtıyor, bir yandan da motosiklet tutkunlarına sorular yöneltiyor. Derken, birini fark ediyorlar ve kamera, hemen o kişiye odaklanıyor. Sakallı, takkeli, cübbeli bir Müslüman… Belli ki, bu vatandaşımız da bir motosiklet tutkunu. Merak edip gelmiş.
Muhabir, define bulmuş gibi seviniyor. Ve bu kişiye soru sormadan önce, şu girişi yapıyor: “Gördüğünüz gibi, motosiklet fuarına farklı kesimlerden de ilgi var.”
Haliyle, “farklı kesim” deyimine takılıyorum. Şimdi, bu ne demek?
Nüfusun yüzde doksan dokuzunu Müslümanların oluşturduğu bir ülkede, yüzde birlik dilimden biri olsaydı, ona “farklı kesim” diyebilirdik. Bir Süryani, Yezidi, Musevi, Rum veya Ermeni Ya da sırf bu fuar için Kutuplardan birkaç Eskimo, Moğolistan’dan birkaç Moğol gelseydi, onlara da “farklı kesim” derdik.
Fakat bu ülkenin ezici çoğunluğunu oluşturan insanlara “farklı kesim” demek; bir anlık şaşkınlıkla, dil sürçmesiyle veya hafiflikle açıklanabilecek bir durum değil... Bu, başka bir şey…
Saflık ve iyi niyet
Müşterilerini minibüsçülerin oluşturduğu bir lokalde oturuyorum. Bir yandan çayımı içip Selman Cahit’in hazırladığı bulmacayı çözüyor, bir yandan da yan masadaki hararetli konuşmayı dinliyorum.
Şoförün biri, okkalı küfürler eşliğinde, başından geçen bir kazayı anlatıyor.
Şöyle: Büyük bir kaza yapmış ve minibüsteki iki yolcu ağır yaralanmış. Ayrıca, hamile bir kadın, çocuğunu düşürmüş. Kendisi de yaralanmış ve yüzü gözü kan içinde kalmış. Maddi zarar da büyük; minibüs hurdaya dönmüş. 
Devam ediyor: “Ortalık can pazarına döndü. O hengame içinde, minibüsten indim. Ne yaptığımı bilmiyorum. İnsanlar bağırıyor, ağlıyor. Sonra, ceketimi hatırladım. İçi para doluydu. Şoför koltuğunun yanına asmıştım onu. Almak için tekrar minibüse bindiğimde, ceketimi yerinde bulamadım. Çalmışlar. Bir insan, nasıl bu kadar şerefsiz olabilir? Biz canımızın derdine düşmüşüz, o ise hala hırsızlık peşinde!”
Adam öfkeyle bunları anlatırken, masadakilerden biri, şöyle bir cümle kurdu: “Öyle deme, belki ihtiyacı vardır, onun için almıştır.”
Şoförün bu kişiye neler dediğini elbette yazamam. Fakat şunu yazabilirim: İyi niyetin ve saflığın bu kadarı, ancak bizim milletimizde olur…