Ali Cevat Borçbakan, Avrupa devletlerinin Osmanlı’dan alacaklarını
tahsil etmek için kurulan Duyun-u Umumiye Teşkilatı’nın son genel
müdürüdür.
Uludağ Üniversitesi yayınlarından çıkan hatıralarından öğrendiğimiz
kadarıyla, çok hareketli bir hayatı olmuştur. Öğrencilik yıllarında
Fizan’a sürülmüş; sonra sırasıyla Trablusgarp, Selanik, Üsküp, Yanya,
Hayfa, Bursa, Afyon, Adana, Trabzon, Konya ve Ankara’da bulunmuştur.
Ali Cevat’ın, Osmanlı’nın en kritik yıllarında, 1897’den 1922’ye
kadar çok geniş bir coğrafyayı gezmesi, yazdıklarını önemli
kılmaktadır. Trablusgarp ve Balkan Savaşlarını yaşamış, Birinci
Dünya Savaşı’nı naklen izlemiş, Sevr’in yıkıcı sonuçlarını görmüş,
İstiklal Harbi’ne şahit olmuştur. Bir anlamda, o dönemin kara
kutularından birisidir.
Ali Cevat’ın bir diğer özelliği de öngörüsünün çok kuvvetli
olmasıdır. Mesela, 20 Haziran 1919 tarihinde şu satırları yazmıştır:
“Almanlar kayıtsız şartsız barış anlaşmasını kabul ettiklerini
açıkladılar. Ama bunun intikamını bir gün alacakları kesindir. Belki
ben görmeyeceğim, fakat torunlarım bu intikamın alındığını
göreceklerdir ve yeni bir genel savaşa dünya karışacaktır.”
Nitekim yirmi yıl sonra İkinci Dünya Savaşı çıkmıştır.
Yine, Filistin’de nelerin olacağını önceden görmüştür. İşte, 19
Kasım 1918’de yazdığı satırlar: “Kurulacak Musevi Hükümeti, ihtimale
göre, Kudüs’ü merkez yapacak, Beytüllahim, Halil-i rahman ve Yafa
havalisini de içine alacaktır. Şayet bu havalide mevcut halkın sahip
olduğu arazinin alım satımı kaldırılmazsa, yirmi seneye kalmaz bütün
arazi ve mülkler Musevilerin eline geçecektir. Beş kuruşluk bir mala
elli kuruş vererek satın alacaklardır.”
Nitekim otuz yıl sonra, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmuştur.
Abdülhamid’e muhalefet ettiği gerekçesiyle sürgüne gönderilmesine
rağmen, onun vefat ettiğini öğrenince, 25 Mart 1918’de şunu
yazmıştır: “En büyük mağduru, en büyük düşmanı ben olduğum halde,
zamanında savaşsız geçen günlerimiz için koca sultanı takdire
başladım. Büyük adammış, tarih de bir gün bu fikrimi tasdik
edecektir. Fakat aradan bir elli yıl geçmesi lazımdır. Ne mutlu,
elli yıl sonra sağ kalıp da bu satırları okuyana…”
Nitekim 1960’lardan sonra Sultan Abdülhamid’in lehine olan ve onun
önemini anlatan yayınlar artmıştır.
Borçbakan’ın hatıralarından, Osmanlı toplumunun yapısını,
insanların savaş sırasındaki ruh halini, yapılan haksızlıkları,
yaşanan çelişkileri ve bunlara benzer onlarca şeyi görmek mümkün.
Mesela, Adana’da görevli iken, 15 Aralık 1917’de şu itirazı kaleme
almıştır: “Burada maneviyatım bozuluyor, gelecekten ümidim azalıyor.
Memurların bir kısmı ile halkın çoğunluğu, gece karanlıkta kalarak
emzikteki çocuğuna süt sağlamaktan aciz, odunsuz, kömürsüz, yalnız
alabildiği vesika ekmeği ile hayatını sürdürüyor. Bir yandan da,
gündüz gibi aydınlıklar içinde sabahlara kadar cümbüş ve kumar
partileri içinde eğlenenler var.”
26 Mayıs 1918’de İstanbul’da iken yazdığı şu satırlar da, bazı
şeyleri göstermesi açısından önemlidir: “Trabzon’a gidecek Gülcemal
vapurunda bin bir iltimas ve tavsiye ile yer buldum. Vapura
binecekleri seyrediyorum. Her tarafta bir nöbetçi, bir yasaktır
gidiyor. Kucağı çocuklu kadınlar, göçmenler, eli değnekli ihtiyarlar
itilip kakılıyor; tango hanımlar ise izinsiz giriyorlar.”
Bu satırları günümüzle kıyasladığımız vakit, fazla bir şeyin
değişmediğini göreceğiz.
Birinci Dünya Savaşı biter ve Türk kurtuluş savaşı başlar. Ali
Cevat, bu kez Ankara’dadır. Direnişin merkezi olan Ankara’da birçok
bilgiye ve gelişmeye birinci elden ulaşır. Dolayısıyla, Ankara’da
iken hatıratına yazdıkları, Türk kurtuluş savaşının nasıl
başladığını ve devam ettiğini göstermesi açısından da önemlidir.
Mesela, 21 Mayıs 1921’de şöyle yazmıştır: “Mısır, Arabistan ve
Azerbaycan ile Kuzey Kafkasya’dan bize katılmak için başvurular
oluyor. Fakat Misak-ı Milli sınırları içinde olmadığı için kabul
edilmiyor.”
Bu iki cümlenin ne gibi anlamlar içerdiğini herhalde açıklamama
gerek yok.
11 Temmuz 1921’de yazdıkları da, Kurtuluş Savaşı’nın yokluk ve
ümitsizlik içinde yapılmadığını gösteriyor: “Genel olarak manevi
kuvvetimiz fevkaladedir. Asker ve cephanemiz bol. Artık yardım
Allah’tandır.”
Hatırat, birçok şeyin yanı sıra, Duyun-u Umumiye’nin iç yüzünü de
gözler önüne seriyor: “28 Ağustos 1921. Duyun-u Umumiye’nin İstanbul
teşkilatını gördüm. Bütün memurlar Ermeni ve Rum…”
Kuşkusuz, Ali Cevat Borçbakan’ın hatıralarında, altı çizilmesi
gereken daha birçok bölüm var. Fakat bunun bir köşe yazısı olduğunu
unutmamalıyız. Unutmamamız gereken bir şey daha var: Bu çok önemli
kitabı, Doç. Dr. Saime Yüceer yayına hazırlamıştır. |