Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Türkler ve Araplar - Ibrahimtenekeci - 56. Sayfa

Türkler ve Araplar: Farklı yollar, ortak kaderler

  Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti yıkılmıştır. Türkler, bağımsızlık mücadelesi verip Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarlar. Araplar ise bu kadar şanslı değildir. Irak’tan Suriye’ye, Filistin’den Mısır’a, Libya’dan Cezayir’e kadar neredeyse bütün İslam coğrafyası, İngiliz, Fransız ve İtalyanlar tarafından işgal edilir.
Lübnanlı bir Hıristiyan olan Albert Hourani’nin Arap Halkları Tarihi (İletişim yayınları, 608 sayfa) isimli eserini okurken, karmakarışık duygular içerisinde kaldım. Kafamda o kadar çok soru işareti oluştu ki, bunların ancak birkaç tanesinin cevabını bulabildim.
Arap coğrafyasını işgal eden Avrupalılar, ilk olarak eğitime el atarlar. Mısır, Suriye, Lübnan, Filistin, Tunus ve Fas’ta kurulan “modern” okulların çoğu, Avrupalı ve Amerikalı dinsel ya da kültürel misyonların elindedir. Kız öğrencilerin önemli bir kısmı ise Fransız Katolik rahibelerin ya da Amerikan Protestan öğretmenlerin bulunduğu okullara gönderilirler.
“Pek çok orta ve yüksek öğretim kurumunun yabancıların elinde olması çeşitli sonuçlar doğurdu: Bir Arap erkek ya da kızın bu okullarda eğitim görmesi başlı başına bir toplumsal ve psikolojik değişime yol açıyordu. Çocuk, içinden geldiği toplumun geleneklerine yabancı bir yöntem ve müfredata göre eğitiliyordu. Yeni okullardan mezun olanları, değişmekte olan toplumlarında yerine getirilmesi gereken bazı görevler bekliyordu.”
Batılıların eğittiği Araplar, tam bir şaşkınlık içindedir. Şair ise, “geçmişe isyan” eden şiirler yazar. Yönetici olmuş ise, kendi insanını hor görür. Kadın ise, yaşantısına itiraz eder. 
Ve aynı süreçte, “kadın hakları” da piyasaya sürülür.
Avrupa tarzında eğitim almış birçok kadın, “kadınların kurtuluşu” için mücadele vermeye başlar. Mesela Hüda Şaravi, 1923’de Roma’da yapılan bir kadın konferansından dönüşünde, Kahire garına vardığında trenin merdivenlerinde durur ve yüzündeki peçeyi çıkarır. Alkışlar eşliğinde, bazı kadınlar da onu takip ederler.
Eğitimden sonra, batılıların el attığı ikinci alan, Arap coğrafyasının sömürülmesiydi. İngiliz ve Fransız yatırımlarının büyük bir bölümü hammadde çıkarmaya ve ihraç etmeye yönelikti. İngiliz ve Fransız şirketler, Mısır, Suriye veya Irak’tan çıkardıkları madenleri, “uygun fiyatlarla” kendi ülkelerine ihraç ediyordu(!) Bereketli topraklarda yetiştirilen ürünler, mesela pamuk, Avrupalıların hizmetine sunuluyordu.
Bu işgal dönemi, Araplar arasında hızlı bir değişimin yaşandığı yıllardı. Aile bağları zayıflıyor, kötü alışkanlıklar yayılıyor, Avrupa tarzı yaşam kabul görüyor, günlük hayatta önemli değişiklikler oluyordu.
İşgal edilen Arap coğrafyasında durum bu iken, bağımsızlığını kazanan Türkiye’de işler nasıldı?
Türkler, savaşmışlar ve binlerce şehit vererek vatanlarını kurtarmışlardı.
İşin tuhaf tarafı, Türkiye’deki yeni rejimin uygulamaları ile Avrupalıların Arap coğrafyasındaki uygulamalarının neredeyse aynı olmasıydı. Bağımsızlığını kazananlar ile işgal altında olanlar, adeta aynı kaderi yaşıyorlardı.
Albert Hourani, Türkiye ile ilgili ilk olarak şu yorumu yapıyor: “Mustafa Kemal tarafından yönetilen Türkiye, geçmişinden ve geçmişte çok sıkı bağlara sahip olduğu Arap ülkelerinden uzaklaşan bir yol izledi. Bu yol, Ortadoğu dünyasından bilinçli bir uzaklaşma girişimini ve Avrupa’nın parçası haline gelmeyi amaçlıyordu.”
Yeni rejim de ilk olarak eğitime el attı. Latin alfabesi kabul edildi ve eski usul eğitim terk edilip Batı tarzı eğitime başlandı. Türk insanının yabancısı olduğu ne varsa, hepsi rejim tarafından sahiplenildi: Batı müziği, opera, bale, şapka vs…
Arap coğrafyasını işgal eden Avrupalılar, birçok yetenekli genç Arap’ı “eğitmek” için Avrupa’ya göndermişti. Türkiye Cumhuriyeti de aynı yolu izledi ve Avrupa’ya yüzlerce öğrenci gönderildi.
Ve batı tarzı eğitim gören Türkler de Araplar gibi yapmaya başladı: Şair ise “geçmişi kötüleyen” şiirler yazıyordu. Yönetici ise, halkını hor görüyordu. Kadın ise, eski yaşantısını terk ediyor ve “modern bir görünüme” kavuşuyordu.
Sonra “kadın sorunu”na el atıldı. Kadınlar kurtarılmalıydı. Ve işe, tıpkı Mısır veya Suriye’de olduğu gibi peçeden başlandı.
Bu süreçte Hilafet de kaldırıldı. Eğer Hilafet makamı Mısırlıların veya Suriyelilerin elinde olsaydı, İngilizler ya da Fransızlar da aynı şeyi yapacaklardı.
Yine, İngiliz ve Fransızlar, işgal ettikleri yerlerde, hızlı bir “memurlaştırma” operasyonuna giriştiler. Öyle ki, Mısır’da hükümet memurlarının sayısı, sanayide istihdam edilen işçilerin neredeyse iki katıydı. Türkiye de bir memurlar cenneti yapılmıştı. Ankara, adeta bir “memur şehri” olmuştu. İnsanları memur yapmanın, saymakla bitmeyecek kadar avantajı vardı. Mesela, daha uslu oluyorlardı.
Benzerlikler yazmakla bitecek gibi değil.
İşgal altındaki Arap coğrafyasında, ilk bağımsızlık talepleri, “Osmanlı ordusunda yükselmiş kişilerin köklü ailelerine mensup olan, Osmanlı hizmetinde çalışmış eski memur ve subaylardan” geldi.
Türkiye’de, yeni rejimin uygulamalarına itiraz eden de aynı zümreydi. Neyse ki İstiklal Mahkemeleri vardı, itirazlarını fazla sürdürmeleri mümkün olmadı.
Evet, ortada bir tuhaflık vardı. Türkler İslam için savaşmışlardı, fakat zaferden sonra şeriat kaldırılmıştı. Hilafeti korumak için mücadele etmişlerdi, fakat zaferden sonra hilafet kaldırılmıştı. Batı dünyasının değerlerini kabul etmemek için işgale direnmişlerdi, fakat zaferden sonra batı dünyasının değerlerini “gönüllü” olarak kabul etmişlerdi.
Bu işe, Arap Halkları Tarihi’nin yazarı bile çok şaşırmıştı: “Yeni Türk cumhuriyetinde şeriat resmen ortadan kaldırılmış ve yerine Avrupalı modellerden üretilen pozitif hukuk kuralları getirilmişti. Hiçbir Arap ülkesi ve Araplara hükmeden hiçbir Avrupalı güç, bu kadar ileri gitmemişti.”