İtalya, Osmanlı toprağı olan Trablusgarp’ı işgal etmek için kıyı şeridine
asker çıkarır. Osmanlı, gerek yolladığı asker ve gönüllülerle, gerek
bölgedeki Müslüman ahaliyle, kuvvetli bir direniş hattı oluşturur.
İtalyanlar çok zorlanır ve içeriye doğru ilerleme kaydedemezler. Tam o
sırada Balkan Harbi patlak verir. Osmanlı, Trablusgarp’ta İtalya ile
mücadele edecek pozisyonunu kaybeder. Çünkü Balkan devletleri birleşmiş ve
İstanbul’u tehdit eder hale gelmiştir.
Trablusgarp direnişi umutsuz bir hale gelir. Ve Osmanlı, çaresiz kalıp 18
Ekim 1912’de, Trablusgarp’ı İtalya’ya bırakan Uşi antlaşmasını imzalar.
Buraya kadar her şey normal görülebilir. Bir ülke, başka bir ülkeye savaş
açmış ve bir şekilde galip gelmiştir. Asıl dikkat çekici ve ibret verici
olan, Uşi antlaşmasındaki şu maddedir: “Osmanlılar düşmanca hareketleri
hemen kesecek ve bütün Osmanlı askerleri ve görevlilerini bölgeden
çekecektir.”
Gerçekten de çok tuhaf. Saldıran taraf İtalya, düşmanca tutum sergileyen
İtalya, bir ülkenin toprağını işgal eden İtalya; fakat “düşmanca hareketler”
yapan Osmanlı.
Şaşırdınız, değil mi? İlk okuduğumda ben de çok şaşırmış ve bu tuhaf durumun
nasıl olduğuna, oluştuğuna bir anlam verememiştim.
İtalyanlara göre; bir Müslümanın vatanını savunması, canını ve namusunu
korumaya çalışması, belli ki “düşmanca hareketler” kategorisine giriyordu.
Bazı Avrupa ülkeleri de böyle düşünüyor olmalıydı ki, antlaşmaya taraf olup
İtalya’nın Trablusgarp’ı işgal etmesine rıza göstermişlerdi.
Bu durumu diplomatik lisanla nasıl açıklarız, bilemem. Ama kendi aramızda
şöyle açıklayabiliriz: “Adamlar amma da arsızmış haaa!”
Sözü Filistin’deki seçimleri kazanan Hamas’a getirmek istiyorum.
1900’lü yılların başında, Filistin topraklarındaki Yahudiler parmakla
gösterilirken, İngilizlerin Filistin’i işgal etmesiyle birlikte, bölgeye
büyük bir Yahudi göçü yaşandı. Ve Yahudi nüfusu, kısa zamanda devlet kuracak
sayıya ulaştı. O andan itibaren, bölgenin yerli halkı olan Müslümanlara
zulümler yapıldı, Müslümanların gözünün korkup bölgeden kaçması sağlandı.
Kaçmayanlar da yaka paça dışarı atıldı.
Filistin halkına yönelik katliamların soykırım boyutuna ulaştığını
rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bölgeye dışarıdan gelen Yahudilerdi. Saldıran, zulmeden taraf da onlardı.
Müslümanların elindeki toprakları da onlar aldılar. Yetmedi, Lübnan’a
saldırdılar. Dünyanın dört bir yanına gönderdiklerini ajanlarına sayısız
cinayet işlettiler. Ve İsrail devletinin Müslümanlara yönelik düşmanca
hareketleri, 1948’den bugüne kadar hız kesmeden devam etti.
Müslümanlar da güçleri yettiğince refleks gösterip direniş grupları
kurdular. Hamas da bu gruplardan biriydi. Gün geldi, seçimi kazandı.
Şimdi bakıyorum da, sadece İsrail değil, bütün Batı dünyası, Hamas’a
“düşmanca hareketlerini” kesmesi yönünde baskı yapıyor.
Hıristiyan ve Yahudi dünyasına göre, bölgedeki gerilimin, savaşın, akan
kanın tek sorumlusu Hamas.
Bir anlamda, 1912’deki tablo tekrar yaşanıyor: Saldıran taraf İsrail,
düşmanca tutum sergileyen İsrail, bir halkın toprağını işgal eden İsrail;
fakat “düşmanca hareketler”de bulunan Müslüman Filistin halkı…
Aynı mantığı Irak ve Afganistan için de yürütebiliriz.
Ortada Müslümanlara karşı bu kadar adaletsiz ve “düşmanca” bir tutum varken,
Avrupa Birliği’ne girmeye çalışmak veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni
muhatap kabul etmek, bana pek hoş görünmüyor. Eminim, siz de aynı şeyleri
düşünüyorsunuzdur.
Okuyucu mektubu
İbrahim Ağabey,
Gazeteyi elime aldığımda ilk baktığım sayfa, “düşünce sayfası” oluyor. Tabii
bunda, bir yıldan beri bu sayfanın editörü olarak sizin payınız büyük.
Bizlere böyle bir sayfa hazırladığınız için çok teşekkür ediyorum.
İki hafta önceydi. Uzun bir yazınızın sonunda “bu millete olay lazım”
demiştiniz. Bu sözünüzün doğruluğu, son dönemde yaşanan olaylarla anlaşıldı.
Gündemde Avrupa’da yayınlanan hakaret karikatürleri var. Geç de olsa İslam
dünyası bu hakaretlere büyük tepki gösterdi, gösteriyor, gösterecek.
Ülkemizde, toplumun her kesiminden insanlar bu çirkinliğe karşı seslerini
yükselttiler. Hatta “ne hallere kaldık” dedirten bir durum bile oldu ve
Posta gazetesi tepki göstermekle kalmayıp Danimarka’daki gazeteye dava açtı.
Tabii bu çirkinliğe geç ve cılız tepki gösteren başbakanımızı da
unutmayalım(!) Cumhurbaşkanı ise hiçbir zaman cumhuruyla olmadığı için, onu
geçiyorum.
Bu “olay” bizi ve ümmeti bir noktada buluşturdu. Şunu da unutmamak gerek:
Danimarka’daki kadar olmasa da, bu ülkede de seksen yıldır dine, inanca,
kültüre saygısızlık, hatta bu değerlerin tümünün yok olması için neler
yapılmadı ki? Bunları benim saymaya gücüm yetmez ama en son Danıştay’ın
vermiş olduğu iki karara bakmamız bile yeterli.
Danimarka’ya karşı çıkarken, neden yanı başımızda yapılan hakaretlere ses
çıkarmıyoruz? Bunun cevabını tam anlamıyla bulabilmiş değilim.
Ömer Kantarcı |